Ana Sayfa Blog Sayfa 3641

Beraber yürüdük biz bu yollarda – Karin Karakaşlı

Geçen Pazar günü saat dörtte, Kadıköy’deki Karaköy İskelesi’nin önünde coşkulu bir kalabalık vardı. Kalabalık dediysem, lafın gelişi değil. Keza coşkulu sıfatı da rastgele seçilmiş değil. Rengârenk kıyafetleri, saçları ve ruhlarıyla mutlu bir kalabalık, ek sefer düzenletecek bir yoğunlukla Kabataş ve Karaköy’e doğru şarkılar ve danslarla yola çıktı. O ki, gökkuşağının altında herkese yer vardı.

İşte bu herkes sözü de naif bir özne değil. Zira, 13.Onur Yürüyüşü sadece LGBTİ’lerin görünürlüğü ve varlık mücadelesi açısından değil, hareketin her kesimin sesi olabilen geniş muhalefet alanı açısından da çok kıymetliydi. Gel gör ki, kiminin kıymeti berikinin tehdidi olarak algılanabiliyor. Hele de mevzubahis, her şeyi kendi egemenliği altında tek tipleştirmeye azimli ve bu uğurda hiçbir hedef gösterme hamlesinden geri durmayan bir iktidarsa, vay gelmiş hepimizin başına.

Bu vay da kısaca polisin tazyikli su, biber gazı ve plastik mermisine tekabül ediyor. Zira başımıza gelen bunlardı. Sebep ise hâlâ muamma. Valilik, Ramazan ayı ‘hassasiyeti’ni gerekçe gösterdi, sanki bir önceki hafta yapılan Trans Onur Yürüyüşü, Ramazan’a denk gelmemiş gibi. Yetmedi, kendilerine gelmiş herhangi bir bildirimin olmadığı ileri sürüldü. Sanki 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve Anayasa’nın ilgili maddesi yeterince açık değilmiş gibi. Oysa malûm, bu tür yürüyüşler valiliğin iznine bağlı değil, hatta resmî makamlara bildirme yükümlülüğü dahi bulunmuyor. Gelenekselleşmiş bu özel günün de yasaklanabilecek iler tutar bir yanı yok.

14

Ama devlet aklında mantık aramak, hele de o mantığı bulmak kimin haddine… Onur Haftası Komitesi, yaptığı basın açıklamasında, kurulmaya çalışılan o akıllara ziyan kutuplaştırma oyununa da dikkat çekerek şöyle diyordu: “LGBTİ olmanın karşısına Müslüman kimliğini koymak ve bunlar iki zıt kimlikmiş gibi algılanacak kararlar almak, yapay bir gerilim üretmektedir. Bu durum, LGBTİ’lere yönelik saldırılara zemin oluşturmaktadır. LGBTİ’lerin her kesimden olabileceği bilgisi göz ardı edilerek alınan bu karar, bizleri toplum nezdinde düşmanlaştırmayı hedeflemektedir. Hükümet ve Valilik, bundan sonra LGBTİ’lere yönelik gerçekleştirilecek her türlü saldırıdan doğrudan sorumlu olacaklardır.”

Birleşmiş Milletler’de LGBTİ hakları konusunda güvence veren hükümetin, iki gün sonra İstanbul LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne saldırması, memleketin çıldırtıcı çelişkilerine güncel bir örnek oldu. Yürüyüşe saldırma emrini veren İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve İstanbul Emniyet Müdürü hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Gel gör ki, bütün bu saldırıları mümkün ve meşru kılan siyasi toplumsal atmosfer mahkûm edilmeden, faşizme göz kırpan muhafazakâr politikalar ifşa edilip zihniyet dönüşümü tamamlanmadan, huzur bulmak mümkün olmayacak.

Hâlihazırdaki düzende, dilde ve eylemde şiddet, en gözde tercih. Cumhuriyet yazarı Çiğdem Toker’in haberine göre, biber gazının da dahil olduğu mühimmat harcamalarına, yılın ilk beş ayında 94.6 milyon lira bütçe ayrılmış. Bu oran da geçen yıla göre yaklaşık 4 kat daha fazla harcamaya tekabül ediyor.

Türkiye’de ilk yürüyüşün denendiği ve polisin izin vermeyip evlere baskın yaparak organizasyon komitesinden LGBTİ’leri gözaltına aldığı 1993’ten bu yana, çok büyük mücadele verildi. O tarihin içinde nice eşcinselin baskılar sonucu intihar edişi, nice transın erkek şiddetine kurban gidişi var. Bugün hareket, Ermeni Soykırımı’ndan Kürt halkının mücadelesine kadar, ülkenin en temel meselelerine dair söz ve siyaset üretiyor. Keza bir yandan da sırf kimlik politikası nedeniyle muhalif olma zorunluluğunda olmadığını, içerisinde AKP’den MHP’ye geniş bir yelpazede milliyetçi, İslami görüşü savunanları da barındırabildiğini göstermeye çalışıyor. Çünkü hayatta olan her şey Ermeni, Kürt ve LGBTİ kimlikleri içerisinde de mevcut.

Gel gör ki, Türklüğü tahkir ve tezyif ve şu malum hassasiyetler dışında her nevi nefret serbest. Anayasa’da eşitliğin sağlanması, nefret suçları yasasının çıkarılarak layıkıyla uygulanması ve haksız tahrik indiriminin ortadan kalkması, bir nefeste sayabileceğimiz acil ihtiyaçlar. Hem de sadece ataerkil düzenin şiddeti sonucu hayatını kaybeden, taciz ve tecavüze uğrayan kadınlar, çocuklar, LGBTİ’ler, yok edilmeye ve yok sayılmaya çalışılan etnik ve dinî halk ve topluluklar açısından değil, adına ülkemiz denen şu coğrafyada insan gibi yaşamak isteyen her bir vatandaş için elzem. Zira başkasının canı, kanı, hayatı, mutluluğu, varoluşu ve onuru üzerinden bir hayat inşa edemezsiniz. O haksız hayat, gelir başınıza yıkılır. Ve o zaman hepimize kısaca enkaz denir.

Devlet ve iktidar tahakkümü altında enkaz olmaya direnen hepimiz, AKP’nin pek sevdiği ve seçim dönemi sıkça kullandığı şarkıyı, şimdi değişik bir versiyonuyla söylüyoruz kol kola girmişken: “Beraber yürüdük biz bu yollarda / Beraber ıslandık tazyikli suda / Şimdi dinlediğim tüm anonslarda / Bana her şey seni unutturuyor!”

Hadi siz de katılsanıza… (AGOS)

Bu yazı kaosgl.org/ ‘dan alınmıştır

 

‹MRAN AVCI EDEB›YAT S÷YLEY›fi›LER› FOTO–RAFLARI

 

Karin Karakaşlı

Bugün 2 Temmuz, Sivas Katliamı’nın 22. yıldönümü #unutMADIMAKlımda

35 kişinin öldürüldüğü Sivas katliamının 22. yıldönümünde Sivas’ta anma etkinlikleri düzenlenecek.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması sonucu öldürülen 35 kişi bugün Sivas’ta anılacak.

58

Sivas katliamının 22. yıldönümü kapsamında yürüyüşün yapılacağı güzergah üzerinde bulunan Mehmet Akif Ersoy Caddesi, Mevlana Caddesi, Meçhul Asker Sokak, İstasyon Caddesi, 50.Yıl Kavşağı Cumhuriyet Meydanı arası, Atatürk Caddesi’nin bir bölümü ile Hikmet Işık Caddesi’nin bir bölümü trafiğe kapatılacak.

Alevi Dernekleri ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının katılacağı büyük anma programına katılacak gruplar ise Seyrantepe Mahallesi’nde toplandıktan sonra, Mevlana Caddesi üzerinden yürüyüşe geçerek kent meydanını takiben eski Madımak Oteli’nin bulunduğu, eski Belediye Sokak önüne gelecek. Burada anma programı gerçekleştirilecek.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte 60 vekilin de Sivas’taki anmaya katılacağını duyurdu.

Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) yapılan yazılı açıklamada da Eş Genel Başkan Figen Yüksekdağ ile birlikte bir grup milletvekilinin Sivas’ta olacağı duyuruldu.

2 Temmuz 1993, Sivas Madımak Oteli

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin organize ettiği Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli yakıldı. Çoğunluğu Alevi 33 yazar ve ozan ile iki otel çalışanı yanarak ve dumandan boğularak hayatlarını kaybetti.

60

Olaylar sonucunda aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 gösterici yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.

Sivas Katliamı ile ilgili 124 kişi tutuklandı. Yedi yıl süren dava sürecinde 33 kişi idama 85 kişi 2 ila 15 yıl arasında hapis cezasına mahkum edildi.

37 sanık beraat etti. İdam cezası alan 33 kişinin cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarına dönüştürüldü.

2004 Kasım’ında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Sivas Davası’nda “Anayasal düzeni zorla bozmaya kalkışmaya iştirak” suçundan 7 yıl 6’şar ay ağır hapis cezasına mahkum ettiği dokuz hükümlüyü, yeni TCK’ya göre tahliye etti.

Sivas davası hükümlülerinden üç kişi de daha önce yeni TCK’daki lehte olan hükümlerden yararlanarak, tahliye olmuştu.

(T24, Bianet)

Yeşiller / Sol : Sivas ateşini birlikte söndürelim

sivas93Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 2 Temmuz 1993’te Sıvas’ta yakılarak öldürülenlerin hesabının sorulmamış olduğunu hatırlatarak, hala süren ateşi söndürme çağrısı yaptı. YSGP’nin açıklamasında Alevilein eşit yurrtaşlık beklentilerini karşılayacak yasal düzenlemelerin yapılması ve katliamlarla ilgili dosyaların açılarak tarihle hesaplaşma ve adaletin sağlanması yönünde samimi girişimlerde bulunulması talep ediliyor.

Yeşiller/Sol eşsözcüleri sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

22 Yıldır Yanan Ateşi Birlikte Söndürelim!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Sivas’ta düzenlediği Pir Sultan Abdal şenliklerinde aydın, yazar, ozan ve çoğu alevi katılımcının kaldığı Madımak Oteli ve çevresini kuşatan binlerce kişi tarafından ateşe verilerek yakılmalarının üzerinden tam 22 yıl geçti.

2 Temmuz 1993 günü organize olarak öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinden çıkan gruplar tarafından gerçekleştirilen bu katliamın üzerinden geçen bunca yıldan sonra, Katliamın yüreklerde bıraktığı acıyı dindirecek ne hukuki nede siyasi bir sonuç bugüne kadar gerçekleşmemiş ve 2 Temmuz 1993 ile hesaplaşacak bir siyasi iradede ortaya çıkmamıştır.

Sınırlı sayıda zanlıya açılan davalar ve davalardan çıkan kararlar toplumsal vicdanlarda hiç bir şekilde kabul görmemiş ve olayın üstündeki sis perdesi aralanamamıştır. 22 yıldır ısrarla bu katliamın peşinden koşanlar, katliamın sorumlularının açığa çıkarılmasını isteyenlerin mücadelesi devam etmiştir.

22 yıldır; ne otelde yanarak ölen aydın, yazar ve şair yakınlarının içindeki ateş söndü ne de aleviler bu ülkede kendilerine reva görülen muamelenin acısını unutabildiler. Sivas hâlâ yanmakta ve Alevilerin canları 22 yıldır acımaya devam etmektedir.

Başta devlet olmak üzere bu ülkede yaşayan Sünni, inançlı, inançsız ve alevi olmayan tüm halklar üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli ve bu acının aşılmasında Alevilerin yanında olmalıdırlar. Aleviler bu yaranın ancak dost eliyle sarıldığında kapanabileceğini bilmektedirler.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak insani ve siyasi sorumluluğumuzun farkında olarak diyoruz ki;

Öncelikle; ısrarlı talebimizi sürdürerek, Madımak oteli utanç müzesi olmalıdır. Utancın mabedi olan o otel gelecek tüm nesillere yapılan katliamın acısını ve gizli özrünü hatırlatmalıdır.

Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri esas alınarak, alevi toplumun bütün beklentilerine karşılık gelecek yasal düzenlemeler hızla yapılmalıdır.

Devletin, inanan ve inanmayan tüm kimliklerin kendilerini özgürce ifade etmesinin güvencesi olması anlamında ‘eşitlikçi ve özgürlükçü laiklik’ ilkesine sahip çıkılmalıdır. Alevi halkında oluşan güven krizini aşmak için, Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları devlet ve toplum tarafından ciddiyetle ele alınmalıdır.

Bunun için Alevi örgütlerinin rehberliğinde başta Madımak Oteli’nin gerçek bir yüzleşme müzesi yapılması olmak üzere önemli sembolik adımların atılması ve katliamlarla ilgili dosyaların açılarak tarihle hesaplaşma ve adaletin sağlanması yönünde samimi girişimlerde bulunulması gerekmektedir.

Alevilerin talepleri bizim de taleplerimizdir. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, bu taleplerin gerçekleşmesi ve kalıcı çözüm için, asimilasyoncu politikalara karşı Alevilerin eşit ve özgür yurttaş olarak yaşama taleplerinin güvencesi olan tüm yasal düzenlemelerin yapılması için birlikte mücadele eder.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak; Gerçek anlamda laik olmayı başaramamış ülkemizde, küçük siyaset hesaplarına kurban edilmek istemeyen ve kendi inançlarını devlet tekelinden kurtarmak isteyen ayrımcı politikaların mağduru olan Alevi ve diğer tüm inanç gruplarının özgürce ve huzur içinde yaşamaları için şart olan eşitlikçi ve özgürlükçü laik Türkiye’nin yaratılması için herkesi ortak mücadeleye davet ediyoruz.

Sivas’ta yanan lanetli ateşi birlikte söndürelim.

***

Sevil Turan – Naci Sönmez

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Mersin’de kadınlar sokakta, “Kadın ve Trans cinayetleri politiktir”

Mersin Kadın Platformu,  1 Temmuz  Çarşamba günü (dün) 20:30’ta son dönemde kadına yönelik baskıcı uygulamalara karşı basın açıklaması okudu. Platform üyesi Manolya Sayın tarafından okunan basın açıklamasında sağlık bakanlığının kadınları dışlayan uygulamaları, Mersin’den seçilen AKP milletvekili Muhsin Kızılkaya’nın eşini bıçakladığının ortaya çıkması, Sümeyye Erdoğan’ın başkanı olduğu KADEM’in (Kadın ve Demokrasi Derneği) Mersin’in Tarsus ilçesinde erkek şiddeti sonucu katledilen Özgecan Aslan ile ilgili eylemler yapan feministleri hedef alan açıklamaları ve 13. İstanbul Onur Yürüyüşü’nün kanun dışı şekilde engellenmesine vurgu yapıldı.

56

Sağlık Bakanlığı’na bağlı Aile Hekimlikleri’nin erkek egemen sistem içerisinde ‘baskı aracına dönüştüğünü ifade eden Manolya Sayın;

“Mersin’de 22 yaşındaki bir kadın 5 senedir aile hekimliği tarafından bekaret sorusuna maruz bırakılıyor. Türkiye’de kadınlar üzerindeki baskı göz önüne alındığında Sağlık Bakanlığının bu tutumu açıkça kadınlara yönelik bir istismardır. Sağlık Bakanlığının görevi halkın tamamının sağlık hizmetinden yararlanmasını güvence altına almaktır. Tüm bu cinayetler, istismar ve tacizlere sebep olan eril zihniyettir” şeklinde konuştu.

AKP Mersin Milletvekili Adayı Muhsin Kızılkaya’nın 2002 yılında eşini bıçaklamış olduğunu, Tarsus’taki  Özgecan davasında kadınların “Kadın cinayetleri politiktir” sloganına karşı Sümeyye Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı KADEM üyelerinin “Özgecan masumdur.Siyasete karıştırmayın” sloganını hatırlatan Sayın ;

“Görüyoruz ki AKP zihniyeti de bu zihniyetten bağımsız değildir. 2015 genel seçimlerinde Mersin’den aday gösterdikleri Muhsin Kızılkaya’nın 2002 senesinde eşini bıçaklamış olması onlara hiçbir anlam ifade etmemiş ve bu olayı görmezden gelmişlerdir. Muhsin Kızılkaya’yı aday gösteren zihniyet iki gün önce KADEM’in iftar yemeğinde masumiyet ve namus kavramlarını ön plana çıkararak erkek şiddetini yükselttiklerini ve mücadelemizin karşısında olduklarını yineledi. Onlar sakladıkça biz haykıracağız. Çünkü biliyoruz ki; kadın cinayetleri politiktir” dedi.

Biliyoruz ki nefret değil; danslarıyla, aşklarıyla, şarkılarıyla direnen insanlar kazanacak. Aşk kazanacak!

57

Her sene izin problemi yaşanmadan gerçekleşen bu sene ise 13. İstanbul Onur Yürüyüşü’ne Valilik’in izin vermemesi sonucu yürüyüşe katılanlara yapılan saldırılara da değinen Sayın’ın, “Sevgilerini ve yaşam haklarını savunan insanlara TOMA’larla, biber gazlarıyla, plastik mermilerle müdahale edildi. Sınıfsız, sömürüsüz, cinsiyetsiz bir dünyanın hayalini kuran bizler, devletin ayrımcı ve homofobik söylemleri bırakmasını, özgürlük ve eşitlik taleplerini haykıran LGBTİ bireylerini duymasını ve gerekenin yapılmasnı talep ediyoruz. Kadınlara ve LGBTİ bireylerine olan düşmanlığı örgütleyen ve nefreti büyütüp bize saldıranlar aynıdır ve bellidir. Biliyoruz ki nefret değil; danslarıyla, aşklarıyla, şarkılarıyla direnen insanlar kazanacak. Aşk kazanacak” diyerek basın açıklamasını noktaladı.

Basın açıklamasının ardından Mersinli Kadınlar, “Okulda, işte, mecliste, eşcinseller her yerde”, “Trans cinayetleri politiktir.”, Kadın, yaşam, özgürlük” sloganları atan kadınlar alkışlar ve zılgıtlar eşliğinde eylemi sonlandırdı.

 

Haber ve Fotoğraflar: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Gökkuşağı ile dayanışmak için 12:30’da Çağlayan Adliyesi önüne

İstanbul LGBTİ Onur Haftası Komitesi, 2 Temmuz Perşembe (bugün) 12:30’da 13.Onur Yürüyüşü’ne kanunsuz şekilde engel olan İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk , İstanbul Valisi Vasip Şahin ve kanunlara aykırı emri uygulayan İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok hakkında suç duyurusunda bulunacak. Onur Haftası Komitesi tarafından yapılan yazılı açıklamada bireysel dilekçeler teslim edilirken, “Siyasi partileri, sendikaları, demokratik kamuoyunu ve uluslararası sivil toplum örgütlerini bizimle dayanışmaya çağırıyoruz. Desteklerinizi bekliyoruz” denildi.

51
Foto: Özgecan Aşlamacı Şahin

İstanbul LGBTİ Onur Haftası Komitesi tarafından yapılan yazılı açıklamanın tam metni şu şekilde,

Bir kez daha söylüyoruz: Vardık, varız, her zaman var olacağız!

13 yıldır düzenlenmekte olan İstanbul LGBTİ Onur Yürüyüşü, bu sene İstanbul Valiliği tarafından Ramazan ayı gerekçe gösterilerek engellendi.Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ve ifade özgürlüğünün Ramazan ayı gerekçesiyle engellenmesi, hukuk devletiyle ve kanunlarla bağdaşmamaktadır. Valilik hukuka ve kanuna aykırı karar verdi, suç işledi.

Kolluk kuvvetleri, Valiliğin kanuna aykırı bu emrini uygulayarak suça iştirak etti. Polis, tıpkı geçen sene olduğu gibi bu sene de barışçıl gösterilerini düzenlemek üzere gelen on binlerce kişiye biber gazı, TOMA’lar ve plastik mermilerle saldırdı. Valiliğin anayasaya aykırı ve kanunsuz emrini yerine getiren kolluk kuvvetleri, yasal yükümlülüklerini ihlal etti. Dahası, saldırının gerçekleştiği gün polislerin pek çoğunun kaskları ve sicil numaralarının olmadığı görüldü.

LGBTİ olmanın karşısına Müslüman kimliğini koymak ve bunlar iki zıt kimlikmiş gibi algılanacak kararlar almak yapay bir gerilim üretmektedir. Bu durum LGBTİ’lere yönelik saldırılara zemin oluşturmaktadır. LGBTİ’lerin her kesimden olabileceği bilgisi gözardı edilerek alınan bu karar, bizleri toplum nezdinde düşmanlaştırmayı hedeflemektedir. Hükümet ve valilik bundan sonra LGBTİ’lere yönelik gerçekleştirilecek her türlü saldırıdan doğrudan sorumlu olacaktır.

Foto: Özgecan Aşlamacı Şahin
Foto: Özgecan Aşlamacı Şahin

Daha sonra yaptığı açıklamada İstanbul Valiliği, kendilerine gelmiş herhangi bir bildirimin olmadığını ve yürüyüşe bazı grupların tepki göstereceği duyumunu aldıklarını belirtmiştir.

Öncelikle böyle bir istihbarat varsa valiliğin ve kolluk kuvvetlerinin yapması gereken, gelebilecek saldırılara karşı önlem almak olmalıdır, gösteri hakkını kullanan gruba saldırmak değil.

İkinci olarak ise 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve Anayasanın ilgili maddesi açıktır. Şöyle ki bu tür yürüyüşler valiliğin iznine bağlı değildir, hatta resmi makamlara bildirim yükümlülüğü dahi bulunmamaktadır. Yani 28 Haziran Pazar günü Taksim’de yapılması planlanan 13’üncü LGBTİ Onur Yürüyüşünün kanuna aykırı bir tarafı yoktur. Engellenen yürüyüş sonrası hala sokaklarda bulunan insanlara yönelik saldırılar devam etmiş, polisin kapanış partilerinin olduğu sokaklara ve mekanlara gaz kapsülleri ve plastik mermilerle saldırısı gece yarısına kadar sürmüştür. Polisin bu tavrı bildirimde bulunulmayan bir yürüyüşe müdahaleden öte kimliklerimize ve varoluşumuza yönelik bir saldırı olduğunu gösterir niteliktedir.

Yapılan saldırılar neticesinde yürüyüşe katılmak isteyen yüzlerce insan zarar görmüş, pek çoğu darp raporu alacak seviyede saldırıdan etkilenmiş ve yaralanmıştır. Pazar günü polis şiddetinden etkilenen bütün arkadaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimizi gönderiyoruz.Yıllardır bize uygulanan sistematik şiddeti görmezden gelen ve hatta kanunlar eliyle bize yönelik suçları hafifleten devlet, bu yıl fiziksel olarak doğrudan LGBTİ’lere saldırdı.

Üstelik 26 Haziran Cuma günü Birleşmiş Milletler’de LGBTİ hakları konusunda güvence veren hükümetin, 28 Haziran Pazar günü 13’üncü İstanbul LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne yasal bir gerekçe göstermeksizin saldırmasını anlaşılmaz bulmaktayız. Türkiye, cuma günü gerçekleşen toplantıda Norveç’in sunduğu “Türkiye’nin insan haklarına bağlı yükümlülüklerini uygularken, LGBTİ’leri de içerecek şekilde, sivil toplumun sürece dahil edilmesinin sağlanması” tavsiyesini kabul etmiş ve Birleşmiş Milletler çatısı altında kabul ettiği tavsiyeleri uygulayacağını duyurmuştur. Fakat bu tavsiyeye iki gün sonra aykırı davranmıştır.

Bir kez daha söylüyoruz: Vardık, varız, her zaman var olacağız!

54
Foto: Özgecan Aşlamacı Şahin

LGBTİ Onur Yürüyüşü Türkiye’de on üç yıldır düzenlenen bir yürüyüştür. 23 yıldır 1969’daki Stonewall İsyanının yıldönümüne denk gelen ve Haziran ayının son haftası yapılan İstanbul LGBTİ Onur Haftası etkinliklerinden sadece biridir. Bundan sonra da aynı şekilde her yıl gerçekleştirilecektir. Hangi hükümet gelirse gelsin biz varoluş mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz. Yıllardır süren baskılara karşı nasıl direndiysek bundan sonrakilere de aynı şekilde direnmeye devam edeceğiz.
Buradayız, alışın, gitmiyoruz!

13. İstanbul LGBTİ Onur Yürüyüşüne saldırma emrini veren İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk , İstanbul Valisi Vasip Şahin ve kanunlara aykırı emri uygulayan İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok hakkında Perşembe günü 12.30’da Çağlayan Adliyesi’nde suç duyurusunda bulunacağız. Siyasi partileri, sendikaları, demokratik kamuoyunu ve uluslararası sivil toplum örgütlerini bizimle dayanışmaya çağırıyoruz.

İstanbul LGBTİ Onur Haftası Komitesi”

 

Fotoğraflar: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Devletin bölücülük, kin ve savaş nârası – Oya Baydar

Devlet konuşuyor: O kadim ceberrut devlet; savaşı, kanı, ölümü kutsayan, vatanı böldürtmeyiz nâraları atarken halkı lime lime ayırıp bölen,  şoven milliyetçi, militarist, eril devlet konuşuyor. Kimin sesiyle, kimin maskesini takmış olarak, kimler adına, önemli değil; biz bu ürkütücü sesi, bu ulumayı, bu vahşi savaş nârasını tanıyoruz. Yeni değil, geçmişten; unutmak istediğimiz acılarla, çatışmalarla, cinayetlerle dolu bir dönemden yankılanıyor. Kimilerinin artık dişlerinin döküldüğünü, çağın ruhuna uyup yumuşadığını, barut ve kan kokusunun serhoşluğuna kapılmayacağını sandıkları bir anda, büründüğü/büründürüldüğü kuzu postundan sıyrılıp, çürümüş ama hâlâ sivri dişlerini gösteriyor. Kadim devlet, Osmanlı’dan bu yana özü değişmemiş devlet…

Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür

Yukardaki cümleyi genç kuşaklar için tercüme edelim: İnsan hafızası unutkanlıkla sakatlanmıştır. Gençler yaşamadılar, bilmiyorlar; bizler yaşadık o günleri. Ama insanız; acıları, kötülükleri unutmaya eğilimliyiz, unutuyoruz. 70’li yıllar boyunca Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adlı parti ve onun gençlik örgütü Ülkü Ocakları, (derin) devletin vurucu gücüydü. Yükselen sola ve emek hareketine karşı, Batı emperyalizminin CIA başta çeşitli gizli-açık örgütlerinin Türkiye’yi destabilize ederek askerî darbeye sürükleme planlarının baş uygulayıcıları Ülkücü timlerdi. 1975-80 arasında sağ-sol çatışması görünümü altında çoğu genç binlerce insanımızın öldürülmesinde, Alevî katliamlarında, aydınlara, sendikacılara, yazarlara, siyasî figürlere yönelen suikastlerde MHP’nin vurucu timleri hep önplandaydı. Susurluk olayından hatırlanan derin devlet ajanı Çatlı’nın emri ve planı dahilinde Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li gencin evlerinde kurşunlanarak, telle boğularak öldürülmesi olayı (cinayete karışanların tümü Ülkü Ocaklıydı, katillerin başı Haluk Kırcı cinayeti yıllar sonra ayrıntılarıyla anlattı, cinayette kullanılan arabayı süren kişi ise MHP’de milletvekilliğine kadar yükseldi); Bedrettin Cömert, Kemal Türkler, Abdi İpekçi, Prof.Cavit Orhan Tütengil, savcı Doğan Öz (katili üç defa idama mahkum edildi ve üç defa salıverildi), Tâlip Öztürk; daha onlarca aydının, binlerce gencin, işçinin öldürülmesi, 78-80 arasında en kanlıları Malatya, Çorum, Sivas, Maraş olan Alevî ve solcu katliamları, delili ispatıyla ortaya konduğu ve tarihe geçtiği gibi, o dönemin MHP’si ve Ülkü Ocakları ile ilişkiliydi. Şiddet ve terör, o günlerde MHP ve ideolojik benzerlerinin tekelindeydi. İşe ustaca karışan derin yapıların yönlendirmesi, kışkırtması, provokasyonuyla sağlı sollu gençler birbirlerine kırdırılırken MHP’nin şiddet gerekçesi; vatanın komünist hainler tarafından bölüneceğiydi.

Amaçlanan darbe, 12 Eylül 1980’de geldi. Askerî darbe haberini alan Baba Bush’un “bizim çocuklar becerdi” diyerek sevinmesi hatırlardadır. Artık kendisine iktidar yollarının açıldığını düşünen MHPnin sevinci ise kursağında kaldı. 12 Eylülcü askerler iktidarı paylaşmaya niyetli değillerdi, Başbuğ Türkeş ve önde gelen MHP’liler tutuklanırken, Türkeş’in “fikirlerimiz iktidarda ama kendimiz zindanlardayız” diye sızlanması da hatırlarda.

Kuzu postu yırtıldı, kurt göründü  

Son seçimler öncesinde sağlı sollu çevrelerden yükselen Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP güzellemelerini izlerken düşündüm bütün bunları. Bahçeli MHP’yi ehlileştirdiği, 1970’lerin eli silahlı Ülkücü güruhlarını dizginlediği, kendini şiddetten arındırdığı için övülüyor, yere göğe konulmuyordu. Evet, Kürt fobisi vardı; evet; içerde ve dışarda savaş öneriyordu, devletin demir yumruğunu farklı olana, farklı düşünene indirmesinden yanaydı, evet; çoğulculuktan nefret ediyor, ustası Başbuğ Türkeş’in veciz ifadesiyle “Ne mozayığı ulan! Mermer” zihniyetini benimsiyordu ama o kadar kusur kadı kızında bile bulunurdu. Sağ kesim gibi sol ulusalcılar, hatta ülkenin normalleşmesinden, çatışmacı üslubun yerini uzlaşma üslubunun almasından yana olan iyi niyetli kişiler de, geçmişi unutup MHP’yi neredeyse bağırlarına bastılar. Gazeteler, televizyonlar Bahçeli’nin gülen yüzünü, insan yanını -biraz zorlanarak da olsa- yansıtmaya çalıştı. Kimse çıkıp da, demokratları, barışçıları, Kürtleri terörist ilan eden Bahçeli’nin partisinin kanlı terörist geçmişine bir kez bile özeleştirel yaklaşmadığını hatırlamadı, sorgulamadı. Kuzu postuna sarınmış kurdun şuradan buradan dışarı fırlayan dişleri, pençeleri, kuyruğu görmezden gelindi.

Ne var ki, seçim sonuçları belli olur olmaz, kurt büründüğü postu yırttı, fıtratının tabiatının bütün özellikleriyle meydana çıktı. Kan kokusu duymuşcasına, iktidar şikârına doğru sol gösterip sağ vuran, hesaplı adımlarla yürümeye başladı.

MHP’li hükümet savaş hükümetidir

Yarınlar ne getirecek bilemeyiz, bugünden bakıldığında olası görünen bir AKP-MHP koalisyonu içerde ve dışarda savaş tamtamları demektir. MHP bunu hiç gizlemiyor zaten. 6 milyondan fazla oy almış HDP’yi ve 80 milletvekilini yok sayarken, kendi kırmızı çizgisinin çözüm sürecinin sona erdirilmesi, yani Kürt sorununun çözümünde barışçı yöntemlere son verilmesi olduğunu açıkça belirtiyor. Erdoğan AKP’si de gönül düşürdüğü müstakbel gelin adayına yüz görümlüğü olarak Dağlıca’ya, oraya buraya birkaç bomba, Roboski’de ölü katırlar armağan ediyor.

MHP, Suriye’ye asker sokmak, en azından Rojava’yı kontrol ve tehdit etmek, oradaki Kürt oluşumunu geriletmek konusunda AKP’den bile hevesli görünüyor. Ne uluslararası hukuk kuralları, ne NATO ilkeleri, ne Türkiye halkının böyle bir savaşa ezici çoğunlukla karşı olması, ne de savaşın insanî trajedisi, ekonomik yıkımı umurunda.

Aslında demokratikleşme sürecinden başka bir şey olmayan çözüm sürecinin fikrine, telaffuzuna bile karşı olan MHP’nin demokrasiden ne anladığı da 6 milyondan fazla oy almış ve Meclis’e 80 milletvekili sokmuş bir siyasal partiyi yok saymasıyla apaçık ortaya çıkıyor.  Milletin iradesini hiçe sayan, seçtiği vekilleri tanımayan bir zihniyetin demokratik meşruiyetinin tartışılacağı umurunda değil.

1970’lerin MHP’si “komünistler vatanı bölüyorlar” diyerek vatan-millet edebiyatına sığınıp az kan dökmedi, az yıkım yaratmadı. 2015’in MHP’si “Kürtler vatanı bölecekler” diye nâralanırken asıl bölücünün kendisi olduğunu fark etmiyor. Uzlaşma kültürünün U’sundan habersiz Bahçeli ve mermer blok gibi partilileri, çatışmacılığı, uzlaşmazlığı tutarlılık ve ilkelilik sanıyor, öyle yutturmaya çalışıyor. 2000’ler Türkiye’sini okuyamamayı, toplum nereden nereye geldi sorusunu sormayan, kendi yarattığı öcülerden korkan ve o sanrı ürünü öcülerle korkutmaya çalışan bu siyasal çizgi, siyaset tarihinin taş devrinin biryerlerinden sesleniyor.

Şimdi koalisyon hesapları yapılıyor, belki de iş kapalı kapılar ardında çoktan bağlandı. Kaba bir deyim vardır: İmam ölüden, deli deliden hazzeder, diye. Önümüzdeki günler ne gösterecek bilemeyiz ama Erdoğan AKP’si ile Bahçeli MHP’si birbirlerine yakışırlar doğrusu. Ne ki bu evlilik günümüz Türkiye’sine hiç yakışmaz. Uzun da sürmez zaten. Uzun sürecek olursa, bilin ki MHP tükürdüklerini yalayıp AKP’lileşmiştir.

 

Not: Yazının ilk paragrafındaki devletle Devlet Bahçeli’nin sözcük benzerliğinden başka ilgisi yoktur!

Oya Baydar – t24.com.tr

Paris İklim Zirvesi hakkında bilmeniz gereken her şey

Dünya, 30 Kasım – 11 Aralık 2015 tarihleri arasında Paris’te gerçekleşecek iklim zirvesine(COP21 Zirvesi) hazırlanırken The Guardian gazetesinde Fiona Harvey imzalı yazı iklim değişikliğinin ve hükümet görüşmelerinin geldiği durumu soru-cevap şeklinde açıklıyor. Yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Ersoy‘un çevirisi ile sunuyoruz.

Paris’te bu Aralık ayında neler olacak?

190’dan fazla devletin hükümeti, küresel sera gazı emisyonlarının azaltılması ve böylece iklim değişikliği tehdidini önleme amacıyla olası bir yeni küresel anlaşmayı görüşmek üzere Paris’te bir araya gelecek.

Neden şimdi?

Sera gazı emisyonları ile ilgili güncel taahhütler 2020 yılında sona erecek. Bu yüzden, hükümetlerin Paris’te en azından 10 yıllık anlaşmalar üretmeleri bekleniyor.

Neden önemli?

Bilim insanları, sera gazı emisyonları artmaya devam ederse, küresel ısınmanın geri döndürülemez hale geleceği ve eşiğin aşılacağı konusunda uyarıyor. O eşik sanayi öncesi seviyelerin üzerinde 2 °C ‘lik  bir sıcaklık artışı olarak tahmin edilmekte ve mevcut emisyon düzeylerine bakıldığında yaklaşık 5°C bir artış  beklenmektedir.  Bu rakam, çok fazla bir artış gibi gözükmeyebilir, fakat bugünün dünyası ve son buzul çağı arasındaki sıcaklık farkı 5°C’nin üzereydi. Bu yüzden sıcaklıkta görünüşteki küçük değişiklikler Dünya için büyük farklar anlamına gelebilir.

paris1
C02 emisyoları için olası senaryolar. Fotoğrag:The Guardian. Kaynak: Küresel Karbon Projesi 2013

Neden daha önce bu konuda küresel bir anlaşma sağlamayı kimse düşünmedi?

Aslında düşünüldü: iklim değişikliği ile ilgili küresel müzarekeler 20 yıldan fazla süredir devam ediyor. İklim değişikliğinin tarihi çok daha eskilere gidiyor: 19. yüzyılda, fizikçiler, başlıca karbondioksit olmak üzere atmosferdeki sera gazlarının rolü hakkında teorilerde bulundu ve ısınma etkisiyle birlikte atmosferdeki bu gazların düzeylerinin artacağını öne sürdü . Ama bunların tümü teorikti.

Bilim insanları mevcut karbon seviyeleri ve sıcaklık arasında bir ilişki kurmak için gerekli ölçümlere sadece son birkaç on yıl içinde başlamış ve o zamandan beri yapılan bilimsel çalışmalar sürekli belli bir yöne işaret etmiştir: Fosil yakıt kullanımından kaynaklanan yükselen sera gazı emisyonları, yüksek sıcaklıklara yol açmaktadır.

Küresel ısınma durmadı mı?

Hayır. Küresel sıcaklıklar yükselmekte. Sıcaklıkların düşük  -ama hala önceki yıllardan daha sıcak- olduğu 1998 yılında, bazı iklimciler dünyanın soğumakta olduğunu iddia etti.

1998 yılından bu yana, küresel sıcaklıklar 30 yıl öncekinden daha yavaş bir düzeyde artmıştır. Bu durum da bazı şüpheciler tarafından küresel ısınmanın durakladığının kanıtı olarak değerlendirilmiştir.

Ama, sıcaklık artışının düşmüş ya da durmuş olmadığına, tam tersine artmaya devam ettiğine dikkat etmek gerekir. Hava sistemlerinin özelliği olan varyasyonlar göz önüne alındığında, ısınma oranının yavaşladığı bir dönem beklenmedik değil.

Son iki yıldır, ısınma oranı yeniden hızlanmış gibi görünüyor, ama bundan çok az şey yorumlanabilir.

paris
Haziran 1992’de gerçekleşen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı (UNCED)’nda insanlar Earth Pledge-Dünya Yemini’ni imzalıyor.

Küresel bir anlaşmada nasıl ilerlemeler gördük?

1992 yılında, hükümetler Rio de Janeiro’da buluştu ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni oluşturdu. Hala yürürlükte olan bu anlaşma, iklim değişikliği tehlikesini önlemek amacıyla hükümetleri harekete geçmeleri için birleştirdi, fakat hangi eylemleri uygulayacakları konusu belirtilmedi. Beş yıl boyunca, hükümetler neler yapmaları gerektiği ve gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere karşı rolünün ne olması konusunda tartıştılar.

Bu tartışmalar, 1997 yılında Kyoto protokolünün oluşmasında etkili oldu. Bu anlaşma ile 2012 yılına kadar, dünya çapında 1990 seviyeleri ile karşılaştırıldığında yaklaşık % 5 emisyon kesintisi yapılması ve gelişmiş ülkelerin emisyon indiriminde hedefler kararlaştırıldı. Ama Çin, Güney Kore, Meksika ve diğer hızla gelişmekte olan ülkelere hedef verilmedi ve kendi iradeleriyle emisyonlarını arttırmak için izin verildi.

Daha sonra ABD başkan yardımcısı Al Gore, protokole kaydoldu, fakat protokol ABD Kongresi tarafından onaylanmadı. Küresel emisyonların % 55’ini temsil eden ülkeler bunu onaylayana dek, protokol yasal olarak yürürlüğe giremedi. Dünyanın en büyük emisyonunu yapan ABD katılmadan bu protokolün uygulanması olamayacaktı.

Yani şu on yıl içinde, Kyoto protokolü sürüncemede kaldı ve küresel iklim değişikliği müzakereleri toprağa gömüldü. Ancak 2004 yılı sonlarında, Rusya beklenmedik bir şekilde anlaşmayı kabul etmeye karar verdi ve hareketin bir parçası olarak Avrupa Birliği tarafından Dünya Ticaret Örgütü üyeliği başvurusu kabul edildi. Yani gerekli ağırlık oluştu ve protokol nihayet yürürlüğe girdi.

Peki küresel bir anlaşmaya varıldı mı?

Tam değil. George W. Bush başkanlığındaki ABD, Kyoto protokülünün dışında kaldı. Bu yüzden, yıllar yılı devam eden BM müzakarelerine rağmen, ABD müzarekecileri, hep dünyanın geri kalanının dışında kaldı. ABD’yi ve gelişmekte olan büyük ekonomileri-özellikle en yüksek emisyona sahip Çin’i- teşvik etmek için  yeni yaklaşımlar gerekliydi.

Daha sonra, 2007 yılında Bali‘de bayrağı Kyoto’dan devralacak yeni bir anlaşmaya yol açacak eylem planı hazırlandı.

Sonra ne oldu?

Yeni bir anlaşmaya uzanan yol çok uzun sürdü. Ama, 196 ülkeyle anlaşma sağlamak çok da kolay değildi. Bu uzun soluklu drama sonunda 2009 Kopenhag Konferansı gerçekleştirildi.

paris2
ABD başkanı Barack Obama 2009 Kopenhag zirvesinin son gecesi Avrupa liderleri ile birlikte. Fotoğraf: Pool/Getty Images

Kopenhag’da ne oldu?

Anlaşmanın dışında her şey oldu. Dünyanın en gelişmiş ülkeleri ve  gelişmekte olan en büyük ülkelerinin tamamı ilk defa sera gazı emisyonlarını sınırlamayı kabul etti. Bu durum, dünyanın en çok sera gazı emisyonu yapan ülkelerinin tek bir hedefe doğru birleştiği bir dönüm noktası oldu.

Üzerinde anlaşmaya varılan emisyon indirimleri hala bilimsel olarak yeterli değil, fakat tüm iş faaliyetlerinin şu andaki gibi devam ettiği iklim değişikliği senaryoları ile karşılaştırıldığında emisyonlarının azaltılmasında büyük bir ilerleme oldu.

Ama STK’ların ve basının üzerinde durduğu nokta toplantıda nelerin olmadığıydı. Toplantıda tam açıklanmış ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma sağlanmadı.

Bu önemli mi?

Bu sizin bakış açınıza bağlı. Kyoto protokolü güzel yazılmış, tam hukuken bağlayıcılığı olan uluslararası, benzer bağlayıcılığı olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin bir alt anlaşmasıydı. Fakat, ABD tarafından onaylanmadığı ve Rusya tarafından çok geç olana kadar imzalanmadığı için, hedeflerine hiç  ulaşamadı. Ve Kyoto kapsamındaki taahhütlerini karşılamayan başarısız ülkelerin hiçbiri için bir yaptırım olmadı.

Diğer taraftan, Kopenhag anlaşması 2009 yılında BM tarafından tam olarak kabul edilmedi. Fakat ertesi yıl Cancun anlaşmaları şeklinde onayladı. Bu nedenle, Kopenhag anlaşması yeşil gruplar tarafından bir başarısızlık olarak görüldü.

Ama  dünya liderleri tarafından imzalanan bir belge şeklinde Kopenhag’da kabul edilen hedefler hala ayakta duruyor.

Paris’te neler konuşulacak?

En büyük emisyona sahip ülkelerin zaten taahhütte bulunduklarını biliyoruz. AB ülkeleri, 2030 yılına kadar emisyonlarını, 1990 seviyelerine göre %40 oranında azaltacaklar. ABD ise 2025’e kadar, emisyonlarını 2005 seviyelerine göre %26-28 oranında azaltacak. Çin, 2030’da emisyonlarının zirve yapacağını kabul edecek.

Mart sonunda sürenin dolmasına rağmen, Hindistan dahil diğer önemli ülkelerin, kendi hedeflerini ortaya koyması gerekiyor.

Eğer başlıca ülkelerden taahhütler cepte ise, bu Paris’te anlaşmaya varılacağı anlamına mı geliyor?

Durum hiç de öyle değil. Emisyon azaltmalarının dışında diğer bir önemli konu: finans. Yoksul ülkeler, zengin ülkelerden sera gazı emisyonlarını azaltmak için yeşil teknolojiye yatırım yapmalarını sağlamak ve iklim değişikliğinin olası hasarlarına karşı altyapılarını geliştirmek için mali yardım talep ediyor.

Bu, oldukça tartışmalı bir konu. Finans durumunun yalnızca son birkaç dakikada konuşulduğu Kopenhag’da, zengin ülkeler 30 milyar dolar finansal destek sağlayacaklarını ve 2020 yılına kadar da yılda en az 100 milyar dolar finansal akım sağlanacağını bildirdiler.

Yoksul ülkeler 2020 yılından sonra da benzer taahhütler duymak istiyorlar ama bunun nasıl yapılacağı konusunda güçlü anlaşmazlıklar var. Bazıları, tüm paranın zengin ülkelerce sağlanmasını istiyor, fakat bu hükümetler ise sadece kamu gelirlerinden böyle bir finansmanı sağlayamacakları konusunda kararlılar. Dünya Bankası gibi uluslararası kalkınma bankalarının bu finansmanı saptamada rol oynamalarını ve  gelecek finansmanın çoğunun özel sektörden gelmesini istiyorlar.

Bu konuda anlaşmak hala mümkün, ama bu durum Paris anlaşması önündeki en temel engellerden biri olacak gibi gözüküyor.

paris3
Peru’da gerçekleşen Lima iklim zirvesi, Aralık 2014

Dünya liderleri Paris’e gidecek mi?

Hayır. Barack Obama ve Çin Başbakanı Wen Jiabao da dahil olmak üzere dünya liderleri, Kopenhag zirvesine katıldı ama bu konferans sonundaki kaos ve suçlamalarla yeterince utanç yaşadılar. Bu yüzden geri gelmeyecekler. Paris zirvesine, ülkelerinin adına bir anlaşma imzalama gücüne sahip, tüm dünyanın hükümetlerinin, üst düzey bakanları katılacak.

Fransız hükümeti adına, konferans, dışişleri bakanı Laurent Fabius ve çevre bakanı Segolene Royal önderliğinde yürütülecek, ancak Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande de önemli bir rol oynayacak. Bir anlaşma sağlanabileceğine inanıyorlar.

Paris’ten önce başka ne bekleyebiliriz?

Pek çok şey. Konferanstan önce bir dizi toplantı olacak. Mayıs ayı sonlarında, önde gelen özel sektör şirketleri ve hükümet yetkilileri iş ve iklim zirvesinde toplandı. Haziran ayında, Bonn’da müzakere metninin temel ayrıntılarını tartişmak için toplanılacak. Temmuz ayında bilim insanlarından oluşan bir kurul, Eylül ayında ise BM yılılık genel kurul toplantısının bir parçası olarak dünya liderleri toplanacak. Sonbahar boyunca da yetkililer, sivil toplum kuruluşları, bakanlar, müzakerecilerden oluşan pek çok toplantı düzenlenecek.

BM ayrıca bu sonbaharda, ülkelerin “sürdürülebilir kalkınma hedefleri” koymaları için baskı yapıyor. Bu hedefler, temiz suya ve temizlik hizmetine erişim, enerji, cinsiyet eşitliği, eğitim ve sağlık gibi konuları içeriyor. Bu sürdürülebilir kalkınma hedefleri, dünyanın iklim değişikliği hedeflerini karşılayıp karşılamadığı ve bunu yoksul ülkeler için de adil bir şekilde sağlayıp sağlayamadığı konusunda derin bir etkiye sahip.

Bu yıl, uluslararası ilişkiler için önemli bir yıl olacak. Eğer ülkeler iklim, ekonomik kalkınma, sosyal ve çevresel konularda üzerinde adil hedeflerde anlaşabilir ve bunu işbirliği ruhu içinde yapabilirlerse,  bu gelecekteki gelişim için iyi bir işaret olacaktır.

Ancak, Fransız Cumhurbaşkanı François Hollande’nin Mayıs ayı sonunda delegelere söylediği gibi, bu ancak “mucize” olmasını ummaktır.

Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Yeşil Gazete için çeviren: Zeynep Ersoy

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Belgesel Gösterimi – Gezi tarih olur mu?

gezi tarihiGezi olaylarına şimdinin tarihi nasıl yazılabilir sorusu çerçevesinden yaklaşan Tarih Vakfı hazırladığı belgesel bir filmle bu soruyu yeniden gündeme taşıyor.

Tarih Vakfı Ekim 2013’te düzenlediği “şimdi, tarih olurken…” atölyesiyle Gezi Parkı sürecini tarih yazımı açısından tartışmaya açmıştıı,. Şimdi de bu atölyenin çıktılarını bir belgesel filme dönüştürdü.

Tarih Vakfı tarafından 5 Ekim 2013 tarihinde düzenlenen atölyede, önce “Siyaset, İsyan ve Tarih Yazımı” konuları dünyadaki güncel olaylar üzerinden değerlendirilmiş, daha sonra Gezi Parkı sürecinde aktif rol almış sivil gruplar, deneyimlerini katılımcılara aktarmışlardı. İzleyiciye kapalı olarak gerçekleşen ikinci bölümde ise Gezi süreci “şimdinin tarihyazımı” çerçevesinde masaya yatırılmıştı. Bu atölye çıktılarından yola çıkarak hazırlanan belgesel, Gezi’nin aktörleriyle yapılmış röportajları bir araya getiriyor ve Gezi Parkı sürecini “şimdi’nin tarihi” penceresinden kayıt altına alıyor.

“Gezi Tarih Olur Mu? ‘Şimdi’yi İzlemenin Ötesine Geçmek” isimli belgeselin ilk gösterimi 4 Temmuz 2015, Cumartesi günü saat 18:30’da Tarih Vakfı Eminönü binasında gerçekleşecek.

Tarih: 4 Temmuz 2015, Cumartesi
Saat: 18:30
Yer: Tarih Vakfı, Ragıp Gümüşpala Caddesi No: 10, Eminönü (Marmara Belediyeler Birliği Binası)

* Etkinlik herkese açık ve ücretsizdir.

Bahçeli’nin istediği oldu, Meclis Başkanı AKP’den

meclisyeniHDP konusunda olumsuz tavrını açıkça sürdüren ve HDP’nin yaptığının tam tersini yapacaklarını ilan eden MHP lideri Devlet Bahçeli’nin isteği oldu. MHP’nin geçersiz oy kullanarak verdiği örtülü destekle T.B.M.M. kendine AKP’li bir başkan seçti.

Meclis Başkanlığı için yapılan seçimlerin ilk üç turunda hiç bir aday gerekli sayıya ulaşamadığı için dördüncü ve son tura  kalan iki adaydan en çok oy alan AKP adayı İsmet Yılmaz Meclis Başkanı oldu.

İsmet Yılmaz, dördüncü turda 258 oyla TBMM Başkanı oldu. Deniz Baykal, 182 oy alırken, 547 milletvekilinin katıldığı oylamada 78 oy geçersiz sayıldı. Oylamada 29 boş oy kullanıldı.

Meclis Başkanlığı seçiminin dünkü ilk tur oylamasında, Milli Savunma Bakanı ve AKP Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz 256, CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal 125, MHP İstanbul Milletvekili Ekmeleddin İhsanoğlu 81, HDP Mersin Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat 81 oy aldı. 2 oy boş çıktı.

İkinci turda Deniz Baykal 128, Ekmeleddin İhsanoğlu 80, Dengir Mir Mehmet Fırat 80 oy aldı.

Bugün yapılan üçüncü tur oylamada İsmet Yılmaz 259 Deniz Baykal 129, Ekmeleddin İhsanoğlu 80, Dengir Mir Mehmet Fırat  78 oy aldı. İki oy da boş çıktı.

 

Yeşil Gazete

Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı atıklarla ilgili suçlu bulunamadı

gaziemir1İzmir Gaziemir’de bulunan kurşun fabrikasında nükleere bulaşıklı atıkların bulunmasıyla ilgili yürütülen soruşturma sonucu açılan davada mahkeme 2004 yılından önceki yasalarda çevreyi kirletme suçu olmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi.

Dava Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin duyurusuyla başlamış, ancak YSGP’nin davaya müdahillik başvurusu mahkemece kabul edilmemişti.

Bugün yapılan duruşmada İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi, bütün davayla ilgili sanıkların beraatına karar verdi.

Kararın gerekçesinde  “…Çevre Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü kurşun farikasına 15.01.2004 tarihinde (atık) ara depolama lisansı verdiği, bu tarih itibariyle suçun son bulduğu, 2004 yılından önce de ceza yasasında çevreyi kirletme suçu olmadığı…”  söyleniyor.

Davayı başından itibaren takip eden çevre avukatlarından Arif Ali Cangı soruyor:

  • Ara depolama lisansı verilmiş olması, atıkların bu lisansa dayanılarak fabrika sahasına gelişigüzel atılması hakkını verir mi?
  • Çevrede yaşayan insanları ve canlıların hayatını tehlikeye sokan lisanslı atık depolanması suç değil mi?
  • Çevre kirlenmesinin mevcut olması karşısında lisans verilmiş olması suçu ortadan kaldırır mı?
  • Kirlenmenin sürdürülmesine yol açan lisansı veren kamu görevlilerinin sorumluluğu yok mu? (Kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmedi)
  • Alandaki radyoaktif atıklar da lisans kapsamında mıdır?
  • Türkiye’de radyoaktif atıklar için depolama izni verilebilir mi?

Cangı’ya göre bu kararla Mahkeme, lisans verilmiş olması nedeniyle kirletme eylemini suç saymadı, bunun içtihat haline gelmesinin anlamı; çevreyi kirletme suçunun fiilen ve hukuken ortadan kalkmasıdır. Mahkeme, ihracı, ithali ve depolanması yasak olan alanda radyoaktif atıkları yok saymış oldu.

Bu kararla, nükleer santral olmadan nereden geldiği, nasıl getirildiği açıklanmayan atıkların sorumluları cezasız bırakıldı. Karar kesinleşirse yasadışı atık ticareti ve depolamasının önüne geçilemez. “Herkesin sağlıklı çevrede yaşama hakkının olduğu, devletin ve vatandaşın çevre kirlenmesini önleme ödevi bulunduğuna” dair anayasanın 17. ve 56.maddeleri yok sayıldı.

Davanın müdahillerinden  Egeçep şimdi Gaziemir/ Karabağlar’da yaşayanların İzmirlilerin, Türkiyelilerin, Dünyalıların, tüm canlıların sağlığı, yaşamının daha büyük tehlikede olduğu konusunda uyarıyor.

Müdahale istemi reddedilen YSGP  ve Egeçep ve çevre avukatları açıkça hukuka aykırı olan kararı temyiz edeceklerini belirttiler.

 

Yeşil Gazete