Ana Sayfa Blog Sayfa 3602

Onarıcı tarım ve gezegen mühendisliğinin şafağı

J.S. McDougall ABD’nin Vermont eyaletindeki çiftlikte ailesi ile birlikte yaşayan bir çiftçi.  Aynı zamanda yazar ve danışman olan J.S. McDougall’ın onarıcı tarım uygulamasının sonuçlarını  paylaştığı The Huffington Post’da yayınlanan yazısını Yeşil Gazete okurları için çevirdik.

***

Onarıcı tarım, gezegen mühendisliğinin şafağı olacaktır. Bu aynı zamanda gezegenin geleceği için de çok iyi bir haber. İşte bunu nasıl bildiğimin cevabı.

18

Çiftliğimizde beş ayrı çayır var. Vermont’un tipik yeşil dağları gibi inişli çıkışlı, yeşil ve muhteşem araziler bunlar. Bu beş arazinin tamamı konvansiyonel yöntemler uygulanarak yani düzenli olarak sürülerek, mısır rotasyonu yapılarak, kimyasal gübreleme kullanılarak kırk yıldır çok yüksek verimlilikte ürün vermekte ve bölgenin en iyi arazilerinden biri olarak gösterilmektedir.

Ancak 2012’de toprağı sürmeyi, kimyasal püskürtmeyi, mısır rotasyonu yapmayı bıraktık. Sonuç olarak önceden 3 kere biçilen geniş yapraklı, yeşil, uzun otlar yetişirken artık 2 kere biçilen zayıf, kuru ve sararmış otlar yetişiyordu. Yani arazimizde üretim çöktü.

Buna rağmen idealist duruşumuzu sürdürdük; toprağı sürmeden, kimyasal kullanmadan, mısırla değiştirmeden üretime devam ettik. Ve şimdi üç yıl sonunda tüm arazilerde ot büyümesinde sıkıntı devam ediyor…biri hariç.

Bu bir tek arazide (büyük çoğunluğu doğu bölgesinde olan) ot üretiminde sorun yok. Hatta bu arazi önceki konvansiyonel yöntemden daha verimli bir halde.  Bu yıl kuzeydoğuya kadarki tüm arazilerde ot üretimi alarm seviyesinde düşükken bu arazi 4 kere biçilen geniş yapraklı, olabildiğince yeşil, gür ve uzun otlarla kaplı. Ve bu gelişme tek bir çiftçi ile yani benim çalışmam ile gerçekleşti.

Bu alandaki yüksek büyümeyi, arazi yönetimindeki ve düşünmemizdeki değişime bağlıyorum.

Öncelikle yönetimimizdeki değişikliği açıklayacağım. Önce arazide kimyasal gübrelemeyi bıraktık. Biliyorduk ki üretimimiz düşecekti ve gübrelemenin yerine ne koyacağımızı, kimyasallar olmadan büyümeyi nasıl sağlayacağımızı bilmiyorduk. İnternet araştırmaları sonucunda Allan Savory, Joel Salatin, Allan Nation, Courtney Smith ve Judith Schwartz’ın çalışmalarına ve yazılarına rastladık. Bu insanlar onarıcı tarımın öncüleridir yani mahsül yetiştirirken doğanın ayrıntılarını kullanarak ve saygı duyarak toprağı onaran ve atmosferdeki karbonu toprağa gömen bir tarım formunun öncüleridirler.

Bu yönteme şüpheci yaklaşarak beş alanın tamamı yerine sadece küçük bir alanda test etmeye karar verdik ve sadece tek bir arazide uyguladık. Bir sonraki yıl alanı genişlettik.

Önceki doğal ortamda (çitler ve yollar olmadan) arazilerimiz sıklıkla otçul hayvanların, kuşların, tavukların ziyaret ettiği, gezdiği arazilerdi. Bundan dolayı biraz tereddütle otlanmayı seven hayvanlar satın aldık. Zaman içerisinde otlar hayvanlara, hayvanlar da otlara bağlı hale gelerek evrimleşti.

Şimdi bu doğuda kalan arazimiz 60 koyunun, 40 hindinin, 100 tavuğun ve şişman, tatlı mı tatlı eşeğimiz Ben’in evi oldu. Fotoğraflar için özellikle Ben’in fotoğrafları için Instagram hesabımıza bakabilirsiniz.

studiohill
Fotoğraf: Instagram’da studiohillvt hesabından

Koyunlar mobil çitleme ile yer değiştiriliyor. Otluyorlar. Gübre bırakıyorlar. Toprağı havalandırıyorlar ve otları eziyorlar. Tavuklar ve hindiler, koyunların rotasyonundan bir kaç gün sonra bölgeye alınıyorlar. Onlar da otluyorlar. Gübre bırakıyorlar. Böcekleri yiyorlar. Ve ayrıca toprağı eziyorlar.

Her defasında koyunlar ve kümes hayvanları yer değiştirildiğinde toprak üstü otla gölgelenmiş, gübrelenmiş, havalandırılmış ( su tutması için ve mikroorganizma, mantar ve yosun aktiviteleri için olmazsa olmaz) oluyor. Toprak iyi gübrelenmiş ve uygun seviyede otlatılmış oluyor. Her şey hızlı bir yeniden büyüme için öncü oluyor.

Her defasında hayvan aktivitesi sonrası otlar coşuyor ve atmosferdeki karbondioksiti adeta içiyor. Bitkiler karbondioksitteki karbon molekülünü parçalayıp oksijen açığa çıkarıyor ve karbonu yapısını kurmak için kullanıyor; bitki yapısını yükseltmek, kök sistemini oluşturmak. Aynı zamanda üst toprağı oluşturuyor ve toprağı mikroorganizmalarla besliyorlar. Özellikle bitkiler şu an çok ihtiyacımız olan bir şeyi daha yapıyor. Atmosferdeki karbonu işleyerek büyük bir oranını toprağın altında saklıyor ki orası yüz yıllardır karbonun güvenle saklandığı yer.

İyi yönetilen otlatma bunu sıklıkla yapabilir ve çok hızlı bir şekilde iklim değişikliğini tersine çevirecek ideal kampanya olabilir.

Yönetimimizdeki değişiklik, düşünüşümüzde değişiklik yapmadan mümkün olmayacaktır. Kendimizi olabildiğince fazla ot yetiştirmeye odaklanan ot yetiştiricisi olarak görmeyi bırakmamız gerekiyor. Onun yerine toprağın hizmetkarı gibi düşünmeliyiz çünkü doğal sistemde yöneticiler, yardımcılar zaten var. Bu, odak noktamızı yetiştirdiğimiz ottan otun yetiştiği toprağa çevirmektir. Düşüncede zekice bir kaymadır ve devasa pratik sonuçları barındırır. Açıkça görülecektir ki daha öncekinden daha çok ot yetiştirilir, arazinin besin içeriğini arttırır, toprağı gelecek mahsül için zenginleştirir ve karbonu toprağa gömer.

Bu tarz onarıcı tarım yöntemleri gezegen mühendisliğinin yükselişini işaret etmektedir.

Atmosferde olması gereken karbon üst sınırını biliyoruz (Bill McKibben 350 ppm’in aldında olması gerektiğini söylüyor). Bu karbon salımlarını nasıl durduracağımızı da biliyoruz (temiz enerji, pulluksuz tarım vs.). Ve tarımsal verimliliği arttırarak aynı zamanda sağlıklı hayvanlar ve bireyler yetiştirerek karbonu toprağa nasıl gömeceğimiz de artık biliyoruz. Karbon döngüsünün hizmetkarı olmayı öğreniyoruz. Yani doğal sistem ile çalışarak atmosferdeki karbonu toprağa geri kazandırmayı. Şimdi iş bunu uygulamakta.

İklim değişikliğine yönelik yapılan küresel tartışmaların yönü yakında değişecek. Artık kıyamet senaryoları yerine şu an yapılması imkanlı olanları konuşacağız. İnsanlık artık başka bir evrimsel adımı atıyor ve bunu izlemek heyecan verici. Toprak şimdi geniş ölçekli araçlar ve küresel stratejiler ile modern insanın ve doğanın birlikte yaşamasına izin vermek için bekliyor. Gezegen mühendisliği hepimizin faydası için başlıyor.

 

Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Yeşil Gazete için Çeviren: Zeliha Yıldırım

(Yeşil Gazete)

[Manzum Serzenişler] Define

Manzum serzenişlere devam…

Define

23

Gömülüyüz bu hayatlara be, Francis?
Gömülüyüz “POS slipleriyle” şımarttığımız
gusto egolarımıza…

Gömülüyüz fena halde
dilenen kavruk derili göçmenlerin önünden geçerken…
bozuğumuz yok tabii ki… bozuğuz çünkü…

Şen miyiz Francis?
kaçıncı votka-enerjide
iki asgari ücreti geçti masanın hesabı sahi?

Bana karbon izinden bahsetme, Francis!
Yoğurt almaya gitsen bile
o arabaya ihtiyacım var
tımam mı?

Anlamıyorum, Francis?
Bir oy verdik ama…
iyi çocuklara mı?
kötülerine mi?
bilemedim…

7 güne evden çıkmamayı anlarım da
internet yokmuş be Francis!?!?
aklım almıyor
Allah yardımcıları olsun valla…

“Gömülüyüz bu hayatlara be Francis?”
dedim ya, Francis?
geçen gün mezarlığa gittim…

Çok huzurluydu…

Ne dersin?
Böyle mi kalsak?

 

11/9/2015 18:50
Kadıköy

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Panzanella ve Limonata

Yeşil mutfak denemelerinin yıldız yemeği varsa o da açık ara salata. Bu başlık altında paylaşılan salata tariflerine bir yenisini daha ekliyoruz bugün: İtalya Toskana bölgesinde özellikle yaz aylarında meşhur olan Panzanella.

Panzanella yapımı çok kolay domatesli ekmek salatası. Nedense bana hep babannemin yaptığı çocukken ayıla bayıla yediğimiz paparayı hatırlatır. İkisinde de bayat ekmekler değerlendirildiği için sanırım.

Vereceğim tarif temel bir panzanella tarifi, tarif başka malzemelerle zenginleştirmek tamamen damağınıza kalmış.

Sıcakların bir numaralı kurtarıcısı limonata da bu salatanın yanına çok yakıştı, onun da tarifini bulacaksınız ilerleyen satırlarda.

Panzanella (Domatesli ekmek salatası)

20

Malzemeler:

2 dilim ekmek, bayat olanı daha makbul

1 orta boy soğan

1 orta boy domates

1 orta boy salatalık

50 gram mozerella ya da dilediğiniz başka bir peynir

6-7 yaprak yeşillik, kıvırcık ya da roka

Zeytinyağı, balsamik ya da üzüm sirke, tuz

Hazırlanışı: 

İnce halkalar şeklinde doğradığım soğanları ve kalınca gelişigüzel lokmalar halinde kestiğim ekmekleri tavada yaklaşık 5-10 dakika çevirdim. Amacımız soğanları öldürmek değil ekmeği kıtırlaştırmak. Kıtırlaşan ekmekleri ve soğanları genişçe bir salata kabına alıp üstlerine göz kararı zeytinyağı ve balsamik sirke döktüm. Domatesleri ikiye bölüp çekirdikli sulu kısımlarını bu karışımın üstüne sıktım. Eğer vakitiniz varsa domatesin suyunu iyice çekmeleri için 1 saat kadar bekletebilirsiniz. Ben beklemeden domatesi, salatalığı ve 6-7 yaprak kıvırcığı salata kasesinin içine doğradım. En son peynirleri ekleyip biraz daha zeytinyağı ve balsamik ilave ettim.

Limonata

21

Malzemeler:

4 orta boy limon

3- 4 su bardağı su

3-4 çorba kaşığı toz şeker

Hazırlanışı: 

Limonları yıkayıp sularını süzdürdükten sonra kabuklarını bir kaba rendeledim. Bir limonu küp küp doğrayıp kabukların içinde kattım. Limon ve kabukların suyunu bırakması için üzerine toz şeker ilave edip elimle iyice ovaladım ve karışımı yaklaşık iki saat beklettim. Sularını saldıktan sonra 1 su bardağı sıcak suyu karışıma kattım ve ince tel süzgeçten geçirdim. Kalan limonların suyunu ve suyu karışıma ilave edip bir şişeye aktardım. Buzdolabında soğuttuktan sonra zevkinize göre buz ve nane ile servis edebilirsiniz. Damak tadınıza ya da kişi sayınıza göre su ve şeker oranını ayarlayabilirsiniz.

 

 

ama düşünüyorsun…

Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları, bağıra çağıra acıları gözümüze sokma çabasında değil, yaraları gösteriyor sonra bir kedi gibi yalıyor.

Kısa kısa cümlelerle, çaresizlikten sebep aldırmaz gözüken karakterlerle,

az konuşup çok susarak dilsiz bir kedi gibi sürünerek anlatıyor derdini.

 

Minimal öykü, küçürek öykü, kısa öykü… gün geçtikçe çeşitli adlarla birlikte edebiyat dünyamıza daha fazla girmeye başladı. Minimal öykünün bunca görünür olmasının çeşitli sebepleri var; en başta dergilerin daha fazla ürüne yer verebilmek için yazarların uzun öykülerine itibar etmemeleri, yazı atölyelerinin öyküde sarkmalara karşı öyküleri neredeyse belli kalıplara sokmaları (ortalama 4 A4 sayfasıyla sınırlamaları, son dönem yayınlanan öykü kitaplarının ve içindeki öykülerin sayfa sayılarının enteresan biçimde yakın olmalarını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum), M. Uçan dostumun yerinde tespitiyle şiirden uzaklaşan şairlerin öyküye yönelmeleri, 140 karakterli Twitter’ın kelebek etkisi gibi sebeplerle açıklanabilir.

Minimal öykünün; eksiltmeli yapısı, fazladan tek bir sözcüğe bile tahammülünün olmaması, anlatacaklarını bir sayfa, bir paragraf hatta bazen tek bir satırda anlatması karşısında yüreğimizde senelerce çarpan iyi şiirler gibi zor yazıldığını düşünenlerdenim. Gene şiir gibi çok yazıldığı halde, nitelikli örneklerine az rastlamaktayız. Minimal öykünün Zeus’u Ferit Edgü, Apollon’u Murathan Mungan’sa bence Afrodit’i de Sine Ergün’dür. Uzun zamandır üç tanrılı devam eden kısa öykü inancıma Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları kitabıyla Demeter olarak Ayşegül Kocabıçak da eklendi. (Demeter anne sevgisi tanrıçasıdır öte yandan Kocabıçak da kitabını annesine ithaf etmiştir.)

ayşegül kocabıçak

            Kitap; Sessiz Çocuklar, Dilsiz Anneler, Ve Biz…Her Birimiz isimli üç bölümden oluşuyor, adınıysa ilk iki bölümden alıyor. Nevin Hirik’e ait nefis kapak resmindeki kadınlar, içerdeki sayfalarda karşılaşacaklarımız hakkında bilgi verir gibi üzgünce bakıyor. Sessiz Çocuklar bölümündeki öyküler çocukların ağzından anlatılıyor. İlk bölümde, Soma faciasında babasını yitiren, annesinin dedesi tarafından istismarına şahit olan, arkadaşının ölümüne sebep olan, babasının annesine uyguladığı şiddeti gören çocukların kayıtsız bir kabulleniş altındaki sessiz çığlıklarını duyuyoruz. “Köyümüze kömürü Allah getirmiş, nenem şükreder hep. Babamı da Allah öldürdü, amca öyle diyor. Annemi de O hasta etti ama ben dua edersem iyileşecek. Ne güzel! İstediğini alıyor, istediğini veriyor, istediğini hasta ediyor. Hep yalvaralım istiyor. Şimdi bana uzun ömrü de O verecek. Ben babamsız uzun ömür istemiyorum ki. Onun çoraplarını yıkamadan, kokusunu duymadan, her gün bir liramı onun elinden almadan uzun ömürlü olmak istemiyorum. Başımı yana çevirip yanağım ıslak çoraplardayken sakallı amcanın eteğini çekiştiriyorum. “Amca o Allah’a söyle, bir daha bizim köye gelmesin. Olmaz mı?”

Dilsiz Anneler isimli ikinci bölümdeki öyküler ise annelerin (daha doğrusu evli ve çocuklu kadınların) ağzından aktarılıyor. Adana Pozantı Çocuk Cezaevi’nde oğlu istismara uğrayan annenin çaresizliği, kocasından dayak yiyen kadının anne eliyle her seferinde kocasına teslim edilişi, cinsel tercihi gizleme kisvesi altında yapılan evliliğin yükünün ağırlığı, kız kardeşlerin yarım kalmış anneye olan özlemleri, kendileri de zamanında çektiği halde gelinlerine çektiren oğul annelerinin fiziksel şiddetten beter sosyal şiddeti anlatılıyor. “Üç gün sonra geldi abim. Üç gün boyunca tutmuşlar, aç susuz. Sormadan. Konuşmadan. On dört yaşındaki abim üç gün sonra geldiğinde kırk yaşındaydı. Genç olmaya çalışırken üç günde yaşlı başlı herif olmuştu. Babamdan yaşlıydı sanki. Sokakta oynamayı bıraktı. Pazar yerinde kızları seyretmeyi bıraktı. Bütün gün bağdaş kurup oturdu. Elinde tespih. Gülerdim. Gözlerindeki hüznü görmemek için, bağdaş kurmuş ayağının başparmağını sürekli oynatmasına gülerdim işte.”

Ayşegül Kocabıçak - Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları

            Son bölüm, Ve Biz…Her Birimiz’de; ölen bir annenin ardından giden kızın, evli sevgilisini gömen üniversitelinin, müşterisine aşık olan kuaför çırağının, patronuna aşık sekreterin, şefkatini yanlış kişilere gösteren kadının yani bizlerin hikâyeleri anlatılıyor. “Tren istasyonundayım şimdi. On gün oldu. Kedi de geldi benimle. Ne bulursam yiyip, uykum gelince bir kenara kıvrılıp uyuyorum kedicikle. Öykü satıyorum istasyondakilere. Gözlerimden okunuyor mu hikâyem bilmiyorum ama buradayım, alan(anlayan) olursa diye bekliyorum.”

Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları, bağıra çağıra acıları gözümüze sokma çabasında değil, yaraları gösteriyor sonra bir kedi gibi yalıyor. Kısa kısa cümlelerle, çaresizlikten sebep aldırmaz gözüken karakterlerle, az konuşup çok susarak dilsiz bir kedi gibi sürünerek anlatıyor derdini. Kitap insanı kalbinden yakalıyor, şöyle bir dokunuyor, sonra bırakıyor… sen yoluna git diyor. Giderken de düşün ama, bile demiyor. Ama sen düşünüyorsun. Ama düşünüyorsun… Güzel olan bu ama düşünüyorsun…

Ayşegül Kocabıçak, Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları, Nota Bene, Öykü, 79 Sayfa, 2015

Mehmet Fırat Pürselim

3mehmet fırat pürselim

Atmosferdeki karbon emisyonunu azaltmanın yolu: Sağlıklı toprak ve organik metodlar

Maria Gaura tarafından Organic Farming Research Foundation‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Kübra Köprülüoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Araştırmacılar, eğer dünya çapında çiftçiler zarar verici teknikleri bırakıp toprak sağlığını geri kazanım için çalışırlarsa, tarım arazilerinin yıkıcı iklim değişikliğine sebep olan karbon salımını emebileceğini söylüyorlar.

12

Massachusetts Kuzeydoğu Organik Tarım Derneği’nin (Northeast Organic Farming Association of Massachusetts- NOFA-MASS) yayınladığı, onlarca bilimsel çalışmaya atıfta bulunan rapora göre, küresel ölçekteki otlaklar ve ekili tarım arazileri atmosferdeki karbon oranının 400 ppm’den 350 ppm’e düşmesini sağlayacak kadar yeterli karbon emme ve depolama kapasitesine sahip. Teoriye göre bu değişim, eğer çiftçiler dünya çapındaki uygulamalarını biran önce değiştirirlerse 5 yıl içerisinde gerçekleşebilir.

The NOFA-MASS’ın Toprak Karbon Restorasyonu: Biyoloji bu işi yapabilir mi? adlı raporu, çiftçilik ve arazi yönetimi pratiklerinin atmosferik karbon artışını geri çevirme potansiyelini sorguluyor. Rapor, toprak mikropları ve bitkilerin bir güçlerini birleştirerek karbon restorasyonunda işe yarama süreçlerini ve biyoçeşitliliğin karbon tutma sürecindeki önemini açıklıyor.

Rapora göre atmosferdeki karbon yoğunluğunun en önemli sebebi yanan fosil yakıtlar. Sanayi devriminin başlangıcından bu yana tarım arazi takası ve ekimi ile havaya 136 gigaton karbon karıştığı tahmin ediliyor. (1 gigaton: 1 milyar metrik ton.)

Dünyadaki toprağın ilk üç ayağı hala 1.500 gigaton karbon tutmakta ve her yıl daha fazlası tekrarlanan arazi sürme işlemleri, kimyasal gübre kullanımı ve erozyon gibi toprağa zarar verici tarım pratikleri yüzünden gökyüzüne sızmakta.

Ancak araştırmalar gösteriyor ki havadaki karbon, örtücü ve çok yıllık bitkilerin ekimi, ekim nöbeti uygulaması, ekin çeşitliliği, bütüncül hayvancılık yönetimi ve az sürülmüş hatta sürülmemiş tarla yönetimi ile hızlıca düşürülebilir. Raporda, bu pratiklerin birçoğunun organik tarımda kullanılmakta olduğu belirtiliyor.

Karbon, bitkiler ve toprak mikroplarının birlikte çalışmasıyla toprağın içine çekilir ve toprağa yapı ekler. Zarar verici tarım yöntemlerinin aksine, toprağı besleyen ve topraktaki mikropları koruyan tarım pratikleri tonlarca karbonu havadan çeker.

İyi yönetilmiş meraların da atmosferik karbonu etkileyici oranlarda toprağa çektiği görülmüştür. Bir araştırmada monokültür ekimden yönetimsel ekime dönüştürülmüş arazilerde dönüm başı 3,2 ton karbonun toprağa aktarıldığını kaydedilmiştir

Organik pratikler, topraktaki karbonu tamir etmeyi sağlayan stratejiler barındırır. Ancak rapor, “tarlayı sürme yöntemi” yabani ot kontrolü için bel bağladıkları tek şey olan “toprağı sürmeyi” azaltmanın, bu yönteme yabani ot kontrolü için bel bağlamış olan birçok çiftçi için zor olmayı sürdürdüğünü belirtmektedir. Rapor tarlanın az sürüldüğü, hatta hiç sürülmediği sistemlerin araştırılmasını ve özellikle az zarar verici ekim dikim hasat makinelerinin araştırılması için çağrıda bulunmaktadır.

Raporu buradan, ya da the NOFA-MASS websitesini ziyaret ederek okuyabilirsiniz.

Haberin İngilizce Orijinali

Yazar: Maria Gaura

Yeşil Gazete için çeviren: Kübra Köprülüoğlu

(Yeşil Gazete, Organic Farming Research Foundation)

Nafarat: trip from Turkey to Germany – Part 1.2 The Smugglers.

This is the story of 11 Syrian and 1 French friends. The journal from their trip, between July 15 and August 15, passing the borders,  from Turkey to Syria.

***

(Nafar in arabic is the one without name, without right, a number in the mass, and it is how the smugglers are calling their clients, in arabic. “He is only a pocket of money”).

Part 1: Izmir. Destination: Greece.

The smugglers. (2/3)

For the first part of the journal, Basmane, İzmir (1/3) click here.

Güncenin Türkçesi için burayı tıklayınız.

nafarats

The more common way to pass from Turkey to Greece is by boat. There are several Greek islands that are only a few kilometres away from the continent. The main destinations are Chios, Samos, Kos (those ones are less than 10 km away) and Lesbos islands. But there are also some small islands that are used as alternatives.

Two friends from the group were mainly dealing with the smuggler issue. They began to contact in priority as the ones that have been “recommended” by friends that already passed. In total, they talked in the phone with around 30 different guys and met in Izmir directly 15 of them. The smugglers always use nicknames: the Tunisian, the Palestinian Abu Ali (father of Ali), etc… They have a very hierarchic system, with a lot of different intermediates.

When we arrived to Izmir, the average price to cross was 1,000 dollars. 6 days later, it was more likely to be asked for 1,200 or 1,300 dollars. The reason of the rising of prices might be the high influx of migrants in the last weeks, or the increase of intervention from Turkish police.

To choose the smuggler, our criterias were mainly: Finding one that we could trust at least a minimum. They are obviously all lying, but some lies are really too big… We met Abu S. for example, a typical mafia gangster coming straight from the Godfather movie. According to his saying, he always sends first an empty boat to Greece that comes back and check the road; he would never let the boat leave if there is the smallest wave in the sea; and even better: another boat would be following us, with a frog man inside that could either repair our boat if we have a problem with the motor, or even transfer us to his boat if the first one get broken. Well, as we said, the smugglers are all liars but some more that others… The second criteria is the island: to take as little risk as possible, we wanted to go to an island that won’t be more than 15 km from the shore. Chios and Kos were our favourite choices. Some islands are also military islands, or without immigration offices, which would make the legal process once in Greece harder and longer. And finally the number of people that would travel with us in the boat. The size of the inflatable boats (Balem in arabic) are between 6m to 9m long (for around 1.5m large). And usually, in the bigger ones, there is between 35 and 55 persons (up to 60).

Finally, we can say that even after all the research and criteria we had, we finally got in a boat that was supposed to bring us to Chios but was actually getting to Lesbos (the further island), and we were only 33 persons in the boat, but in a small one, that was only 6.5m long.

The driver of the boat is always one of the passengers. He travels for free, but he takes more risks. If he gets caught by the police he can get until 8 years of jail.

This is the usual proceedings of the crossing:

After choosing and accepting the conditions of a smuggler, you get a meeting point and a time of departure. For the payment, there are 2 options: the more common one is to let your money to an unofficial office. You will have to pay a fee of 50 dollars per person. And if you can’t cross as planned, you will take your money back. If you pass, the smuggler gets it. Of course you can never completely trust those offices and be sure that you would get your money back, but most of the time, you have no other choice. The second option though, is to let the money with a person that you trust and who will stay with the smuggler during all the time of the crossing. This is a better option, but can still be dangerous for this trustful person, as smugglers are not really what we could call angels… Once the money issue is solved, you packed your bag as small as possible, you ripped all your things into a plastic bag and stretch film (to protect it from the water) and you got enough water and food to survive for the next hours or days, you meet with your new travel companions and get by taxi or bus to a hidden spot, in the forest, to get to the boat. There, while the smugglers that sell the trip are usually Arabic, this is the turn of Turkish smugglers to work. They can be very violent, and it’s not rare that they force people to enter in the boat with guns, if those people want to cancel at the last moment. The police also catches a lot of groups at those spots, arresting the Turkish smugglers and usually letting the rest of the group there, or arresting them only for 2 days. If it’s not the case, you will get in a very crowded boat, and go to your destination, hoping that the sea will be quiet and that the police of the sea won’t catch you and force you back to Turkey.

***

“11 Nafar and 1 human”

We are a group of 12 people, 12 young persons full of hope and dreams, that met in Syria or in Turkey, and decided to go together to Europe. In the group, there is a doctor, a judge, 2 architects, a lawyer, 1 painter, 1 designer, a film maker, a social worker, a cook, an actor and a first-aider. Half of the group couldn’t continue their studies because of the war. Most of them escaped to Turkey some years before the decision to try their chance and cross the sea. But staying in Turkey means accepting to stay where there is no opportunity to work legally or to study. It means accepting to wait, only wait, for the situation to change. But our youth won’t last that long. In the group there are 11 Syrians and one French. For her, with her passport, the borders are open. In this system she is a human, she has the right and the possibility to be wherever she wants to. For different reasons, but with the common will of living this experience all together, we left Istanbul and are now on our way to a country where the nafarats could be humans again. At least, this is the goal.

(Yeşil Gazete, Migrant Solidarity Kitchen)

Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Bölüm 1.2: Kaçakçılar.

11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesini sizlerle  paylaşıyoruz. 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında Türkiye’den Almanya’ya yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günceyi.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini Arapça böyle adlandırıyor: “Sadece bir para kesesi”)

Bölüm 1: İzmir. İstikamet: Yunanistan.

Kaçakçılar (2/3)

Bölüm 1.1 Basmane, İzmir (1/3) için burayı tıklayınız.

For the English version of the journal click here.

nafarats

Türkiye’den Yunanistan’a yaygın olarak gemiyle geçiliyor. Anakaradan sadece birkaç kilometre uzaklıkta birçok Yunan adası var. Tercih edilen varış yerleri Sakız, Sisam, İstanköy (bunlar 10 km’den daha da yakın) ve Midilli adaları. Fakat bazı küçük adalar da alternatif olarak tercih edilebiliyor.

Grubumuzdaki iki arkadaş genellikle kaçakçı işiyle ilgileniyordu. Bu arkadaşlar öncelikle halihazırda Yunanistan’a geçmiş olan başkaları tarafından “önerilen” kişilerle iletişime geçmeye başladılar. Toplamda 30 civarında kişiyle telefonda konuştular ve bunlardan 15’iyle İzmir’de doğrudan görüştüler. Kaçakçılar daima takma isimler kullanıyorlar: Tunuslu, Filistinli Abu Ali (Ali’nin babası), vs… Ayrıca pek çok farklı aracıyı da içeren oldukça hiyerarşik bir sistemleri var.

İzmir’e vardığımızda, geçiş için ortalama ücret 1000 dolardı. 6 gün sonra ise daha çok 1200 ya da 1300 dolar istenmeye başlanır oldu. Fiyattaki artışın sebebi geçen haftalardaki yoğun göçmen trafiği ya da Türk polisinin artan müdahaleleri olabilir.

Kaçakçıyı seçmek için bizim temel kriterimiz en azından minimum düzeyde güvenebileceğimiz birini bulmaktı. Hepsinin yalan söylediği aşikar, ama bazı yalanlar gerçekten fazlasıyla büyük. Örneğin, Abu S.’yle, Baba filminden fırlamış mafya kılığıyla tipik bir gangsterle buluştuk. Söylediğine göre, daima önden Yunanistan’a gidip geri gelen boş bir gemiyle yol durumunu kontrol ediyormuş, denizde ufacık bir dalga olduğunda geminin yola çıkmasına izin vermezmiş, hatta ve hatta başka bir gemi bizi takip edecek ve bu gemideki balık adam gemimizin motorunda bir sorun olması durumunda gelip tamir edecek ya da bizi kendi gemisine transfer edecekmiş. Yani dediğimiz gibi, kaçakçıların hepsi yalancı ama bazıları diğerlerinden daha da fazla. İkinci kriterimiz gideceğimiz adaydı: olabildiğince az risk almak için kıyıdan 15km’den daha fazla uzak olmayan bir adaya varmak istiyorduk. Sakız ya da İstanköy bizim tercih ettiğimiz adalardı. Bazı adalar aynı zamanda askeri bölgeler, ya da bir göçmen ofisine sahip değiller. Bu da Yunanistan’a girişimizdeki yasal süreci daha zor ve uzun hale getirebilir.

Son kriterimizse gemide bizimle birlikte seyahat edecek kişi sayısıydı. Şişme botların (Arapça’da Balem) ebatı 6 metre ila 9 metre arasında değişiyor (genişlikleri yaklaşık 1,5 metre) ve genellikle büyükçe olanlarında 35 ila 55 kişi oluyor (en fazla 60). Nihayet, ve diyebiliriz ki onca araştırmaya ve kritere rağmen, sonunda biz de Sakız adasına gitmesi gerekirken Midilli’ye (en uzak adaya) doğru yol alan bir botta bulduk kendimizi. Sadece 33 kişiydik, fakat 6,5 metrelik küçük bir botta… Botun sürücüsü her zaman yolculardan biri oluyor. Bu kişi bedava seyahat ediyor ama daha çok risk alıyor. Eğer polis tarafından yakalanırsa 8 yıla kadar hapse mahkum olabilir.

Geçiş genellikle şu şekilde gerçekleşiyor: Bir kaçakçı bulup koşullarda anlaştıktan sonra size bir buluşma noktası ve yolculuk saati bildiriliyor. Ödeme için 2 farklı seçenek var: yaygın olan yöntem paranızı gayriresmi bir ofise bırakmak. Bunun için kişi başı 50 dolar ödemeniz gerekiyor ve eğer geçiş planlandığı gibi gerçekleşmezse paranızı geri alacağınız söyleniyor. Eğer geçebilirseniz parayı kaçakçı alıyor. Tabi ki bu ofislere tamamen güvenmek ve paranızı geri alabileceğinizden emin olabilmek mümkün değil, fakat çoğu zaman başka bir şansınız da yok. İkinci yöntem ise paranızı güvendiğiniz ve bütün bu geçiş süreci boyunca kaçakçının yanında kalacak bir üçüncü kişiye bırakmak. Bu yöntem daha iyi ancak üçüncü kişi için tehlikeli olabilecek bir durum. Sonuçta kaçakçıların melek gibi insanlar olduğu söylenemez.

Para meselesi çözüldükten, çantanızı olabildiğince küçük olacak şekilde hazırladıktan, bütün eşyalarınızı (sudan korumak için) plastik poşetlere ve streç filme sardıktan, ve gelecek saat veya günlerde hayatta kalabilmek için gerekli su ve yemeği yanınıza aldıktan sonra yeni yoldaşlarınızla tanışıyorsunuz ve bir taksi veya otobüsle ormandaki gizli bir noktaya doğru yola çıkıyorsunuz. Bota binmek için. Seyahati satan kaçakçılar çoğunlukla Arapken bu noktadan sonra sıra Türk kaçakçılara geliyor. Bu kişiler oldukça sert olabiliyor, son anda vazgeçmeleri riskine karşı insanları silah zoruyla bota bindirmeleri hiç de az rastlanan bir şey değil. Polis de genellikle bu noktada grupları yakalıyor, Türk kaçakçıları tutukluyor ve çoğunlukla grubun geri kalanını ya orada bırakıyor ya da iki günlüğüne gözaltına alıyor. Eğer böyle bir şey başınıza gelmezse kalabalık bir bota binip varış noktasına doğru yola koyulacak, bu sırada denizin sakin olmasını ve deniz polisinin sizi yakalayıp Türkiye’ye geri dönmeye zorlamamasını umut edeceksiniz.

***

“11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.

 

(Yeşil Gazete, Göçmen Dayanışma Mutfağı)

CHP’den Cizre açıklaması, “7 günde 14 sivil öldü”

CHP Grup Başkanvekili Levent Gök ve Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu,TBMM’de basın toplantısı yaparak Cizre’de 7 gündür devam eden sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını istedi. Tanrıkulu, “Cizre, basın mensuplarına kapalı, milletvekillerine kapalı, hatta bakanlara kapalı. Hiç kimse haber alamıyor” dedi.

CHP Grup Başkanvekili Levent Gök ve Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu
CHP Grup Başkanvekili Levent Gök ve Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu

7 günde 14 sivil öldü

Dünyanın hiçbir yerinde 7 gün süren bir sokağa çıkma yasağı olmayacağını belirten Tanrıkulu, “150 bin nüfusu olan Cizre’de 150 bin tutuklu insan var, 150 bin evinde gözaltına tutulan insan var. Sokağa çıkma yasağının kaldırılması lazım. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan aldığım verilere göre 7 günlük süre içinde ölen sivil yurttaş sayısı 14. Cenazelerin yerde kaldığı, kaldırılamadığı ortam yaşanıyor. Elektrik yok, su yok, vatandaşlar ekmek ve su ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Bu ortam hiçbir hukuk devletinde kabul edilemez.”

Milletvekillerinin, parti genel başkanlarının hatta bakanların Türkiye’nin bir bölgesinde Şırnak, Mardin’de seyahat edemez konumda olduğunu vurgulayan Tanrıkulu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bakanlara nasıl seyahat yasağı konulabilir? Ben dün itibarıyla Meclis Başkanı’yla görüştüm, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ile görüştüm. Eğer bu Meclis’in itibarına biraz özen gösteriyorsanız milletvekilinin bu durumunu ortadan kaldırmanız lazım ya sokağa çıkma yasağını kaldırın ya da milletvekillerinin bakanların ulaşmasını engellemeyin.”

Cizre’de haberleşme yok

Levent Gök ise “Cizre’de neler olup bittiğini bilmiyoruz. Çünkü Cizre’de elektrik yok, internet bağlantısı yok, haberleşme yok. Kamuoyunun net bilgisi yok ama feryatlar geliyor bize. Cizre’de neler oluyor? Cizre’de dram yaşanıyor. Ölen kişilerin sivil yurttaşların cenazeleri kaldırılamıyor. 4-5 gün önce ölen ve hepimizi derin acılara boğan Cemile Çağırgan’ın cesedinin ailesi tarafından 4 gün dondurucuda saklanarak muhafaza edilmek istenmesinin ayıbı kimindir? Başbakan Cizre’de ne olup bittiğini kamuoyuna açıklamalıdır. Başbakan bu işin neresinde? Daha da vahimi bir yandan siyasi parti ve hükümetin bakanlarının önü kesiliyor” diye konuştu.

 

(Taraf)

Lice 93’ten Cizre 2015’e: Batsın sizin ‘Yeni Türkiye’niz! – Celal Başlangıç

Büyük bir gürültüyle güne başlıyor Liceliler.

Toplar patlıyor, panzerler, otomatik silahlar, helikopterler koca bir ilçeyi tarıyorlar.

Tam anlamıyla bir cehenneme dönüşüyor Lice.

Tarih, 22 Ekim 1993.

Bilanço hayli ağır.  Resmi rakamlara göre 18, halkın iddiasına göre 30’a yakın ölü, yüzlerce yaralı, 74 gözaltı… 400 ev ve 250 işyeri ya ağır hasar görüyor ya da tamamen yıkılıyor.

İlçe belediyesine ait tüm araçlar da yakılıyor.

Neden sonra anlaşılıyor Lice’nin yakılıp yıkılmasının, bir katliam yapılmasının “görünür”deki nedeni.

O gün sabah ilçeye gelen Diyarbakır İl Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Lice Tugay Komutanlığı bahçesinde Kanas marka bir suikast silahıyla vurularak öldürülmüştür.

Güvenlik  güçlerine göre, generale ilçe içerisindeki bir evden ateş açılmıştır.

O günü yaşayanlardan Fahriye Bulut anlatıyor:

“Saat dokuz sıralarıydı. Aniden silah, top sesleri gelmeye başladı. Ne olduğumuzu anlayamadan kendimizi yere attık. Sesler kulakları sağır ediyordu. Bu sırada mermiler evin içine kadar geliyordu. Sürüne sürüne alt kattaki ahıra girdik. Ahırda kazılmış sığınaklar vardı. Hayvanları dışarı çıkartıp biz girdik oraya. Korkudan bir mum bile yakamadık. Sabah ‘imdat’ sesleri geliyordu dışarıdan. Daha sonra beş altı asker geldi. Ellerinde büyük silahlar vardı. Hepimizi dışarı çıkarttılar. İki askerin elinde ağzı geniş, lüle şeklinde bir silah vardı. Mermi yerine ateş çıkartıyordu. Gözümüzün önünde o silahla evi ateşe verdiler. Dükkanları sırayla yaktılar. Bizi dışarı çıkardıklarında evin önünde iki erkek cesedi vardı. Ayrıca cadde üzerinde cesetler vardı. Bu cesetleri daha sonra ilçede dolaşarak ceset toplayan traktöre atıyorlardı. O gün Lice’yi duman sarmıştı. Caddeler boş kovanlarla dolmuştu. İlçeden ayrılmamıza izin vermiyorlardı. Altı gün mahsur kaldık.’

3

CHP Genel Başkanı Baykal ve milletvekilleri sokulmuyor

Resmi açıklamalara göre Bahtiyar Aydın’ı PKK’liler vurmuştu, evleri ve işyerlerini de PKK’liler yakmıştı. Diyarbakır Valisi İbrahim Şahin “İlçede bazı kamu binaları ile evler PKK’lıların açtığı ateş sonucu hasar gördü” diyordu.

İlan edilen sokağa çıkma yasağının süreceğini söylüyordu Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan:

“Şehirde arama yapıldı. Terörist evlerin tespit edildiğine dair bilgi var. Sokağa çıkma yasağı ihtiyaç olduğu sürece devam edecek. Olaydan sonra yakın kırsal tepelerde ve şehir içinde güvenlik kuvvetleri ve halka dönük atışlar yapılıyor. Durum akşam üzeri normale döndü. Vatandaşlarda can kaybı olup olmadığı ve zarar tespiti yapılıyor. Yiyecek ihtiyaçları giderilmeye çalışılıyor.” (Cumhuriyet, 24 Ekim 1993)

Aynı gün PKK Tuğgeneral Aydın’a yapılan suikasti üstlenmediğini açıklıyordu. ARGK Ana Karargah Komutanı Cemil Bayık’a göre PKK Lice’ye saldırmamıştı. Bayık’ın iddiasına göre general devlet tarafından öldürülmüştü. (Gündem, 24 Ekim 1993)

Lice katliamının yaşandığı gün partisinin 7. Bölge Toplantısı için CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Genel Sekreter Ertuğrul Günay, Genel Sekreter Yardımcısı Eşref Erdem, milletvekilleri Uluç Gürkan, Mustafa Doğan, Veli Aksoy, Eşref Erdem Diyarbakır’a gelmişti.

Lice’den gelen haberler vahimdi. Lice’nin yakılıp yıkıldığı, yüzlerce kişinin öldürüldüğü anlatılıyordu.

Ertesi gün Lice’ye gitme kararı verdi CHP Genel Başkanı Baykal. Partinin Umut otobüsüyle Lice’ye doğru yola çıktılar.

Lice’ye 30 kilometre kala yolları askerler tarafından kesiliyor Baykal ve beraberindeki CHP’lilerin. Tartışmalar sonuç vermeyince CHP Genel Sekreter Yardımcısı Eşref Erdem, Devlet Bakanı Necmettin Cevheri ile konuşuyor. Cevheri, Lice’ye gidebileceklerini söylüyor. Ancak karakol komutanı ısrarla sadece milletvekillerinin geçmesine izin verince otobüsün sürücüsü de indiriliyor ve direksiyona Eşref Erdem geçiyor.

Lice yolunda sürekli asker sevkiyatı yapıldığı dikkat çekiyor. İlçeye tank, panzer ve kamyon gönderiliyor. Yoldan ambülanslar gelip geçiyor.

Baykal ve beraberindekiler Lice’ye ancak 10 kilometre yaklaşabiliyor. Tanıklıklarını CHP Genel Sekreteri Ertuğrul Günay aktarıyor:

“Duruköy karakolunda yolu kesmişler. ‘Sıcak temas var, giriş yasak’ dediler. Lice’ye sokmadılar. Engel çıkardılar. Kaç ölü var bilmiyoruz. Demek ki orada basından ve milletvekillerinden gizlenen birşeyler oluyor.” (Cumhuriyet, 24 Ekim 1993)

Başbakan Çiller de Lice’ye gidemiyor

Dönemin koalisyon hükümetinin büyük ortağı DYP’nin Genel Başkanı, Başbakan Tansu Çiller de olaylardan birkaç gün sonra Lice’ye gitmek istiyor ama giremiyor.

“Başbakan Tansu Çiller’in Lice Diyarbakır’a yapmak istediği gezinin ‘güvenlik’ gerekçesiyle engellendiği ortaya çıktı. Çiller, PKK’nın artan terör eylemleri üzerine bölge halkına moral ve ‘devlet burada’ mesajı vermek üzere Diyarbakır’a, özellikle de Lice’ye gitmek istedi. Başbakan, bu isteğini önceki akşam Çankaya Köşkü’nde yapılan resepsiyonda gazetecilere ‘Cumartesi günü Güneydoğu’ya gidiyorum’ diyerek açıkladı. Ancak Emniyet ve askeri yetkililer Çiller’in cumartesi günü Diyarbakır’a ve Lice’ye gitmesinin ‘mahsurlu’ olacağını söylediler. Güvenlik yetkilileri aynı gün Cumhurbaşkanı Demirel’in Kars’ın kurtuluş günü ve şeker fabrikasının açılış törenleri nedeniyle bu kente gideceğini Başbakana hatırlatarak ‘Bölgede aynı anda iki ayrı yerde birden güvenlik tedbiri almamız çok zor. Eğer Doğu’ya gitmek istiyorsanız, siz de Kars’a gidin. Iğdır’da da bir takım olaylar oldu. Sizi oraya da götürebiliriz’ dediler.

Bölgedeki güvenlik güçlerinin Lice’nin çatışmalarından sonraki durumunu Başbakan’a göstermek istemedikleri öne sürüldü. Lice gezisinin güvenlik gerekçesiyle engellenmesi Başbakan’ı kızdırdı. Başbakan’ın yakın çevresine ‘Beni Kars’a götürmek istiyorlar. Ben Kars’a niye gideyim? Cumhurbaşkanı zaten orada. Şeker fabrikası ben yokken de açılabilir. Eğer bölgeye gideceksem bunun bir anlamı olmalı ve ben bu nedenle Lice’ye gitmek istiyorum’ dediği öğrenildi.” (Sabah, 30 Ekim 1993)

Başbakan Çiller Lice’ye gidemedi elbette. Bir yıl sonra, 4 Ağustos 1994’te 108 ev, iki kahvehane, bir dükkan yakıldı Lice’de. Ölümler oldu. Çok kısa bir süre sonra 20 Ağustos 1994’te 15 ev, 10 işyeri ile bir cami tümüyle yakıldı. 1996’da halkı korucu yapmak için bir daha saldırdı devlet Lice’ye. Bu süreçte ilçenin köylerinden yarısından fazlası boşaldı. Merkezde 10 bin olan Lice nüfusu bir ara 300’lere kadar düştü.

Lice’nin yakılıp yıkılmasıyla, halkın katledilmesiyle, hatta Türk ordusunun bir generalinin öldürülmesiyle ilgili ciddi hiçbir soruşturma yapmadı devlet. 2001’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan davada devletin sorumluluğunu kabul etmesiyle gidilen “dostane çözüm” çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti “yaşam hakkını ihlal”den Licelilere 4,1 trilyon lira tazminata mahkum oldu.

Lice katliamından 20 yıl sonra, zaman aşımından bir gün öne, 22 Ekim 2013’te Diyarbakır Savcısı bir iddianame hazırlayarak, ikisi subay tüm sorumlular hakkında dava açılmasını sağladı.

İddianamede yer alan bir cümle belki de karşı karşıya olduğumuz “devlet olma anlayışı”nın bugüne kadar uzanan durumuna suçüstü yapıyor:

“Resmi tutanaklarda PKK’nın ilçeye saldırısı nedeniyle bu sonucun meydana geldiği yazılmıştır. Olay günü PKK’nın Lice’ye saldırdığına ve Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ı öldürdüğüne dair bir delil elde edilememiştir.”

Lice’den Cizre’ye 22 yıldır aynı kafa 

1993 yılında Lice’de yaşanan bu katliam sürecinin bir benzeri bugün Cizre’de sahneye konuluyor.

Cizre yakılıp yıkılıyor, evler bombalanıyor, bir haftadır sokağa çıkma yasağı uygulanıyor, insanlar ekmeksiz, susuz bırakılıyor, bir haftada ölenlerin sayısı 14’ü geçiyor, hatta gelen haberlere göre 20’yi buluyor. Cenazeler gömülemiyor. İnsanlar çocuklarının, büyüklerinin cenazelerini derin dondurucuda, buzlar içinde koruyorlar kokmasın diye. Hastalar, yaralılar ambülans gelmediği, hastaneye ulaştırılmadığı için ölüyor. Elektrik ve su yok. Bir haftalık çöpler birikmiş. Telefon ve internet kesilmiş. Cizre’nin değil dünyayla, Türkiye’yle, komşu  ilçeyle bile bağları kopmuş.

4

Binlerce kişi abluka altına alınmış. Devletin güvenlik güçleri tankıyla topuyla ağır silahlarıyla neredeyse 50-60 bin kişinin yaşadığı mahallelere saldırıyor. Keskin nişancılar yüksek binaların tepelerinden; çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek demeden Cizre halkını avlıyor.

Yaşanılan zaten katliam aşamasına varmış, daha büyük bir katliam kapıda bekliyor.

Özel Harekat Timlerinin zırhlı araçları geceleri “Ermeni dölleri”, “Bu gece hepinizi öldüreceğiz”, “Siz daha HDP’ye oy verin” diye inanılmaz bir nefret söylemiyle, halkı katletmekle tehdit ederek dolaşıyor.

İşte böyle bir süreçte HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, seçim hükümetinin iki HDP’li bakanı, parlamentoya 80 üye sokmuş HDP’nin milletvekilleri bırakın Cizre’ye girmeyi, komşu ilçe İdil’den dışarı çıkartılmıyorlar.

Bir parti genel başkanıyla, iki bakan ve 40’ya yakın milletvekili araçlarından indiriliyor. Önlerine çıkan engelleri, polis ve asker kuşatmasını aşmak için iki günde 100 kilometrelik yolu yürüyerek aşmak zorunda kalıyorlar. Yolları kesildiği için dağ yollarındaki patikalara vuruyorlar kendilerini.

Artık bölgede Valiler ve Kaymakamlar da hükümet üyelerinin emrinde değil, sadece AKP’li bakanları dinliyorlar belli ki. AKP’li bakanlar da sadece “Reis”i dinliyor.

Bu tablonun yadsınamaz gerçeği şu ki, artık “parlamenter sistemin ruhuna fatiha…” O çok eleştirdikleri “Milli Şef” döneminden “Milli Reis” sistemine geçtiğimizin açık kanıtıdır.

Aslında bugün Cizre yolunda Demirtaş ve arkadaşlarının yolunu kesen, bir parlamentonun enkazından kurulan barikatlardır.

Cizre yollarında  T.C. Devletinin güvenlik görevlilerine “kanunsuz” emir verenler, T.C.’nin parlamentosununu, T.C.’nin hükümet üyelerini “alenen tahkir ve tezyif” ediyor.

Lice’nin yakılıp yıkıldığı, 18 kişinin öldürüldüğü 1993 Lice katliamı sırasında ne CHP Genel Başkanı Baykal girebilmişti Lice’ye, ne de Başbakan Tansu Çiller gidebilmişti. Bugün aynen Cizre’de olduğu gibi…

1993’ün Lice’sinden “İleri Demokrasi” ve “Yeni Türkiye” üzerinden aktarmalı olarak geldiğimiz yer 2015’in Cizre’siyse eğer, söylenecek tek söz var:

Batsın sizin ileri demokrasiniz, yeni Türkiye’niz!

Gerçi “seçim bozgunu” ufukta göründükten sonra sadece “çözüm süreci”ni değil “İleri Demokrasi”lerini de “Yeni Türkiye”lerini de “buzdolabına koymuşlar”dı. Şimdi bu vahşetten ve kandan anlaşılıyor ki, sadece “Eski Türkiye”nin “Geri Demokrasi”siyle mabatlarını kurtarmaya çalışıyorlar.

Merak edenler için not:

1993’te ve sonrasında yakılıp yıkılan, katliama uğrayan Lice’de yapılan 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP oyların yüzde 98’ini aldığı için AKP’ye alacak oy kalmadı pek.

Günlerdir bombalanan, yakılan, kurşunlanan, öldürülen Cizrelilerin yüzde 92’si 7 Haziran seçimlerinde HDP’ye oy vermiş. AKP’nin aldığı oylar ise yüzde 5’e bile ulaşamamış.

Görüldüğü gibi katliamın ecele faydası yok!

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

5.Celal Başlangıç

 

Celal Başlangıç

Japonya’da tayfun yüzlerce ton radyoaktif suyu okyanusa süpürdü

Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) , 2011 Fukuşima nükleer santral faciası meydana geldiğinden beri kontamine olmuş çok yüksek miktarda  soğutma suyunu  saha içerisindeki depolarda muhafaza etmeye çalışıyor . Her ne kadar felaketten sonra günde 300 ton radyoaktif su denize boşalıyor olsa da bir taraftan depolama faaliyetleri  devam ediyordu. “Etau tayfunu depoladığımız radyoaktif suyu  okyanusa süpürdü” diyor Tepco yetkilisi . Şirket eylül ayı başında  olası bir fırtınanın Fukuşima nükleer santrali açısından risk teşkil edebileceğini açıklamıştı.

japan-storm-etau-floods
Kinugawa nehrinin taşmasından sonra Ibaraki eyaletinin havadan görünümü

“Şiddetli yağmurlarla baş edebilmek için , vinçlerin askıları aşağı indirilir, tüm ekipmanlar iplerle sabitlenir, inşaat sahaları için tanımlı  standart önlemleri alırız” diyerek devam ediyor yetkili.

Japon Meteoroloji Ajansı da ülkede geniş bir kesim için acil durum çağrısı yaparken Fukuşima eyaleti içerisinde Tochigi ve İbraki’nin risk altındaki  şehirler olduğunu göçük ve su baskınlarına karşı dikkatli olunması gerektiği yönünde uyarılarda bulundu. Bunun üzerine on binlerce insan evlerini terk etti ve sel binaları , arabaları yuttu. Bir kaç kişi kayıp ve kurtarma çalışmaları  devam ediyor .

Meteoroloji yetkilisi Takuya Deshimaru da katıldığı acil durum basın açıklamasında  “böylesine bir sağanağı daha önce deneyimlememiştik, ölümlü olaylar yaşanabilirdi” şeklinde korkusunu ifade etti.

Y.G notu: Yetkilinin, Japonya’da bile bu yoğunlukta sağnağın görülmediğini söylemesi, iklim değişikliği kaynaklı afet halinin nükleer santrallerin teşkil ettiği risk boyutunun da büyüdüğünü gösteriyor. Diğer taraftan afet karşısında nükleer santraller için standart inşaat sahasında alınan önlemler haricinde bir önlemin alınamıyor oluşu da riski katmerli hale getiriyor.

 

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil gazete, Ib times )