Ana Sayfa Blog Sayfa 3601

Çanakkale karalara bürünüyor(!) – Oral Kaya

Çan ilçesi yakınlarında bulunan kömür rezervleri, zamanın karar vericileri tarafından hep büyük bir yatırım alanı olarak görüldü.

1950’li yıllarda Çanakkale Seramik Fabrikaları’nın da bölgeye kurulma gerekçesi bu kömür idi. 1990’lı yıllarda ise dönemin ANAP’lı bakanı Mustafa Cumhur Ersümer tarafından önerilen ve yapımı gerçekleşen Çan1 Termik Santrali de aynı gerekçe ile bölgeye kuruldu. Bu kömürün kalite bakımından çok verimsiz olması ise, yapılan tüm yatırımlardan sonra “görüldü/tespit edildi”. Bugün seramik fabrikaları, doğalgaz çevrim santrali ile elektrik üreterek ve sağlanan ısıdan yararlanarak çalışıyor. Çan1 Termik Santrali (iki sene önce adı 18 Mart Termik Santrali oldu) ise tamamen ithal kömür kullanıyor.

1

Oysaki Osmanlı zamanından bu yana Biga Yarımadası olarak anılan bölge, İstanbul’un, hatta özellikle sarayın mutfak ihtiyacını karşılayan verimli bir tarım alanı. İstanbul’a üretilen gıda ürününün sadece bir denizyolu ile taşınması kolaylığı, mutfaklara burada üretilen tüm ürünlerin taze ve sağlıklı ulaşmasını sağlıyordu. Belki de saray mutfağını bu kadar eşsiz ve de leziz kılan bu taze ürünler idi. Halen verimli tarım alanlarına sahip olan Biga Yarımadası, bugün Türkiye’de süt ve süt ürünlerinin fiyatını belirleyebilecek kadar önemli bir potansiyele sahip. Bölgede ülke ihtiyacının yüzde 12’sini karşılayan kapya biber üretimi ve ülke domates üretiminin yüzde 18’i gerçekleşiyor.

Tarım alanlarına termik santral kuruluyor

Bu kadar verimli bir tarım alanına, şimdi aynı gerekçeyi göstererek yine kömüre dayalı termik santraller yapılmak isteniyor. Marmara Bölgesi’nin ekonomik potansiyeli öne sürülüyor. Enerjiye ihtiyacımız var deniliyor. Bölgenin diğer olumlu potansiyellerine bakılmıyor. Mesela Türkiye’de en verimli rüzgârı alan bölgelerden biri olduğu için acaba rüzgâr enerjisini kullanabilir miyiz denmiyor. Hem böylelikle o verimli tarım alanlarına da korumuş oluruz denmiyor. Seramik fabrikalarının neden doğalgazı kullandığı, büyük vaatlerle yapılan Çan1 Termik Santrali’nin neden artık dışarıdan döviz ödeyerek ithal kömür aldığını sormuyoruz. Sadece bunlar da değil. Biga Yarımadası’nın kuzey kısmına, yani Kara Biga’ya yakın kurulan demir çelik işletmesinin de aynı gerekçe ile, bölgedeki kömürü kullanmak için kurulan termik santrallerin de ithal kömür kullandığını düşünmüyoruz.

Şu an Çanakkale il sınırları içinde lisansı alınmış, yapımına başlanan veya başlanacak olan 16 (yanlış okumadınız ONALTI) tane termik santral çalışması var. Bunların üç tanesi zaten şu anda faaliyette. Hepsi ithal kömür kullanıyor. İzinleri alınmış ve ÇED süreci tamamlanmış Çan2 termik santrali ise tam bir karabasan. Odaş Enerji tarafından, Avusturya’da artık eskimiş bir termik santral sökülerek bölgeye getirilecek ve firma yetkililerinin belirttiğine göre revizyonlar yapılarak kurulup işletmeye alınacak. Bölgedeki hiç kimse bu söyleme inanmıyor.

Santrallere karşı hukuk mücadelesi

Çan1 Termik Santrali kurulduğu dönemde insanların gözü iki öngörü ile boyanmaya çalışıldı. Bunlardan birincisi istihdam idi. Bu öngörü bugün halen birçok alanda kullanılıyor. Yapılacak olan her yeni yatırım için aynı gerekçe sunuluyor. Çan1 Termik Santrali dönemin bakanı önderliğinde yapıldığı için de, Çan ve yöresinde yaşayan insanlar buna ikna oldu.  O yıllarda bölgeye tam 4 bin yeni istihdam sağlanacağı iddia edildi (bugün de aynı rakam Çan2 Termik Santrali için veriliyor nedense). Santralin inşaat aşamasında dahi bu rakama ulaşılmadığı gibi, bugün aynı santralde çalışan sayısı 36. Yani vaat ettikleri rakamın sadece yüzde 1 i bile değil.

İkinci öngörü; “akışkan yataklı” olarak yapılacak olan Çan1 Termik Santrali, kömürü tam verimli yakacağı gibi, baca gazlarından salınan parçacıkların da yakılması ile hiç doğaya ve çevreye zarar vermeyeceği idi. Bunun sonuçları tabii ki zaman içinde görülebilecekti. Lakin bu öngörü de doğru çıkmadı. Bu alanda çalışan bazı akademisyenler bu sonuçları net olarak ortaya koydular. Sağlık verileri ile insan sağlığı üzerine etkileri araştırıldı. Tüm olumsuzluklar gözlemlendi ve de raporlandı. Ama bölge insanı raporları değil kendi gerçeğini kabul ediyor. Bölge köylerinde tarımsal üretim yapan herkes aynı cümleyi kullanarak söze başlıyor. “Eskiden çok daha verimli idi bizim buralar. Verim düştükçe köylerimiz boşaldı, çocuklarımız göçtü gitti.” Bu sözü orada halen yaşam mücadelesi veren ve de köyünü tarlasını bırakıp gitmeyen herkesten duyuyorsunuz. Artan sağlık sorunları ise tabii ayrı bir gerçeklik. Köyün neredeyse yarısı kanser. “Zamane hastalığı bu illet. Eskiden bilmezdik kanseri.” diyor aynı köylüler sohbetlerinde.

Çanakkale’de güçlü bir ekoloji mücadelesi var. Kentte yaşayanlar da bölgelerinin zarar görmesini istemiyor. Bunun için çeşitli sivil oluşumlar, dernekler, meslek odaları mücadele ediyorlar. Bölge ekonomisinin sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde gelişmesi için çalışmalar yapıyorlar. Kömüre dayalı termik santrallere karşı hukuk mücadelesi haricinde çeşitli katılımcı modeller benimseniyor ve yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. En önemlisi de enerji üretiminin bir alternatifinin olduğu ama tarımsal üretimin alternatifinin olmadığı görüşünü yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Alternatif enerji kaynaklarının kullanımını teşvik eden projeleri hayata geçirmeye çalışıyorlar. Bu alanda özellikle bölgede çok yaygın olan tarımsal üretim kooperatifleri ile birlikte çalışıyorlar. Çanakkale’nin “karalara bürünmesi”ni engelleyecek güçlü bir ses var bölgede:  “Çiftçi varsa, tarım var. Tarım varsa, gelecek var.”

*Troya Çevre Derneği

Bu yazı zaman.com.tr/ den alınmıştır

2.Oral Kaya

 

 

Oral Kaya

Galatasaray’da Antalya milletvekili Saruhan Oluç’a hedef gözeterek gaz fişeği

İstanbul Galatasaray’da bu akşam düzenlenen Barış Bloğu yürüyüşüne saldıran polis, gaz bombası ve tazyikli su kullanırken, grupta bulunan HDP Antalya milletvekili Saruhan Oluç sırtına isabet eden üç adet gaz fişeğiyle yaralandı.

Saruhan Oluç
Saruhan Oluç

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi tarafından yayımanan basın açıklamasında polisin hedef gözeterek Oluç’u yaraladığı belirtildi. Açıklama şöyle:

​”Partimiz Kurucu Üyesi, Antalya Milletvekilimiz Sayın Saruhan Oluç, bugün Barış Bloku’nun çağrısıyla İstanbul’da Cizre Halkı ile dayanışmak üzere gerçekleştirilen basın açıklaması sırasında, polis tarafından sırtından hedef alınarak yakın mesafeden üç adet gaz fişeği ile vurulmuştur. Kalabalığın içerisinde yer aldığı bilinen milletvekillerine eyleme müdahale edileceğine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadan saldırıda bulunulması asla kabul edilemez. Görevi yurttaşının demokratik protesto hakkını güvence altına almak olması gereken emniyet görevlilerinin bu barışçıl eyleme yaptığı hukuk dışı müdahaleyi kınıyoruz. Tedavi için hastanede bulunan vekilimiz aldığı darbelere ilişkin doktor raporu almıştır ve gerekli hukuki süreci başlatacaktır.”

Saruhan Oluç Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada iyi olduğu ve dinlendiğini, olay sırasında kendisinin milletvekili olduğunu açıkça belirtmesine rağmen polisin gaz fişeğini yakın mesafeden kendisine yönelterek ateşlediğini söyledi.

(Yeşil Gazete)

Nafarat: trip from Turkey to Germany – Part 2.1. Mytilene, Lesbos Island: Welcome to Europe

This is the story of 11 Syrian and 1 French friends. The journal from their trip, from July 15  to August 15, passing the borders,  from Turkey to Syria.

***

(Nafar in arabic is the one without name, without right, a number in the mass, and it is how the smugglers are calling their clients, in arabic. “He is only a pocket of money”).

Part 2: Greece

Mytilene, Lesbos Island: Welcome to Europe

For Part 1: Izmir. Destination: Greece. click here.

Güncenin Türkçesi için burayı tıklayınız.

We arrived to the island of Lesbos in the middle of the night, and reached by foot the city of Mytilene on the next morning. We saw a fisherman taking the boat that we used to cross the sea, another example of the parallel economy that is running on the back of the migrants.

On the Greek islands, the process is: once you arrive, you can register to the local authorities; they will bring you to a camp (when there is one), and you will receive an official paper that legalizes your situation within some days. With this document you can stay legally in the country for a certain period of time, while your asylum process goes on. In practice, most of the migrants use this paper to travel in the country and continue their journey. Few of them decide to stay in Greece, where both the asylum conditions and the job opportunities are poor.

A Syrian on his way to the camp
A Syrian on his way to the camp

Greece is officially part of Dublin II regulation (European law who states that the refugee has to ask for asylum in the first country he/she arrived), but in 2011 the European Court of Human Rights decided that Greece was violating the basic human right of the refugee, and since then the deportation back to Greece stopped in most of the European countries. All European countries ratified the 1951 Refugee Convention of 1951 and have the duty to receive the refugees, but to request asylum to a country you need to get there. You are then forced to cross the borders illegally and risk your life to be able to ask for your right.

While we were getting registered in the police station, the French friend from the group took a ferry that lasted 1 hour and 40 minutes (compared to 4 hours for the rest of us), paid 25 Euros instead of 1250 dollars, and only needed to show her passport to enter Greece. We are not all equal when facing with the borders, and freedom doesn’t mean the same thing for all.

noborder

One day later, five of us went to the camp to wait for the documents while the rest of the group rested on a beach. Everyday around 1000 migrants arrive to the Lesbos Island. There are two different camps in the island: one for the Syrians and one for the migrants from other nationalities. The procedure for the Syrians is both quicker and easier. You can receive your document within 2 days while the others might wait for some weeks. The Syrian camp of Lesbos is an open camp. The camp’s infrastructures are very poor and with few tents; toilets in horrible conditions, and most of the migrants prefer to sleep outside. A group of volunteers and of migrants is still trying to keep the place clean and “livable”.

Clothes hanged in the camp, for drying
Clothes hanged in the camp, for drying
Rufugees sleeping at night close to the ferry station
Refugees sleeping at night close to the ferry station

Inside the camp, you can hear all the different stories about the crossing between Turkey and Lesbos Island. Some people passed 12 hours in the sea, some got attacked and lost everything, including their papers and money. The majority of the migrants are young men, but you can also see a lot of families, some pregnant women and elderly people. We learned that the day we arrived that an old man died in the camp. Two members of his family were also in the camp, and we can’t imagine their pain, being here, so far from their own land and family.

Despite the poor conditions, the atmosphere is much more joyful than what we experienced back in Izmir. Finally all those people made it. They all arrived to Europe. The way in the sea is in the past.

A girl in the camp
A girl in the camp
A girl in the playground, with a lifa-jacket.
A girl in the playground, with a lifa-jacket.

Around 6pm, the police arrived to the camp wearing hygiene masks (very welcoming) and began to call one by one of the 400 Syrians that had arrived on the same day than us to give them their document. We got very happy and excited when our turn came and decided to celebrate with some very nice people we met in the camp. No doubt we will all remember this party for all our lives. We felt that in this day our lives changed. We didn’t know what would happen next, but for sure it could never be the same as the day before. We stayed one more day in Mytilene because we loved this place, because we could enjoy the great food, because of the beach and the sea, we could almost fooled ourselves and believe we were on vacation. We all decided that once we would have our refugee status and have more freedom of movement, we would go back here. It is a very beautiful place. We still had to face racism when an employee tried to kick us out from an open and free beach, but we were then feeling powerful, with our legal paper in hand, enough to fight back and win our case.

We finally got on the ferry to Athens, ferry overcrowded with hundreds of people hoping for a better future.

While waiting to get documents from the police
While waiting to get documents from the police
The document taken from the police
The document taken from the police
A group taking selfies in front of the ferry to Athens
A group taking selfies in front of the ferry to Athens
The ferry for Athens.
The ferry for Athens.
On the way to Athens, in the ferry.
On the way to Athens, in the ferry.

***

“11 Nafar and 1 human”

We are a group of 12 people, 12 young persons full of hope and dreams, that met in Syria or in Turkey, and decided to go together to Europe. In the group, there is a doctor, a judge, 2 architects, a lawyer, 1 painter, 1 designer, a film maker, a social worker, a cook, an actor and a first-aider. Half of the group couldn’t continue their studies because of the war. Most of them escaped to Turkey some years before the decision to try their chance and cross the sea. But staying in Turkey means accepting to stay where there is no opportunity to work legally or to study. It means accepting to wait, only wait, for the situation to change. But our youth won’t last that long. In the group there are 11 Syrians and one French. For her, with her passport, the borders are open. In this system she is a human, she has the right and the possibility to be wherever she wants to. For different reasons, but with the common will of living this experience all together, we left Istanbul and are now on our way to a country where the nafarats could be humans again. At least, this is the goal.

(Yeşil Gazete, Migrant Solidarity Kitchen)

Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Bölüm 2.1 Midilli, Midilli Adası: Avrupa’ya Hoşgeldiniz

11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesini sizlerle  paylaşıyoruz. 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında, Türkiye’den Almanya’ya olan yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günceyi.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini Arapça böyle adlandırıyor. “Sadece bir para kesesi”).

Bölüm 2: Yunanistan
Midilli, Midilli Adası: Avrupa’ya Hoşgeldiniz (1/2)

Günce Bölüm 1: İzmir. İstikamet: Yunanistan için burayı tıklayınız.

For English, click here

Midilli Adası’na gecenin ilerleyen saatlerinde vardık ve Midilli şehrine yürüyerek ertesi sabah ulaşabildik. Denizi geçmek için kullandığımız botu bıraktığımız yerde bir balıkçının aldığını gördük. Göçmenlerin sırtından dönen paralel ekonomiye bir başka örnek.

Yunan adalarında süreç şöyle ilerliyor: Vardıktan sonra yerel otoritelere kayıt olabilirsiniz. Sizi (eğer varsa) bir kampa götürecekler ve birkaç gün içinde de yasal olduğunuzu gösteren bir belge alacaksınız. Bu belgeyle ülkede belli bir süre için yasal olarak ikamet edebilirsiniz, aynı zamanda iltica başvurunuz da işleme girecek. Pratikte pekçok göçmen bu belgeyi ülke içinde rahatça seyahat edip yola devam etmek için kullanıyor. Hem iş imkanları hem de iltica koşulları yetersiz olduğu için sadece küçük bir kısım Yunanistan’da kalmayı tercih ediyor.

Bir Suriyeli kampa yürürken
Bir Suriyeli kampa yürürken

Yasalara göre Yunanistan da Dublin II düzenlemesinin (mültecilere ulaştıkları ilk ülkede sığınmaya başvurma zorunluluğu getiren AB yasası) dahilinde. Ancak 2011’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yunanistan’ın temel sığınma hakkını çiğnediğine karar vermesiyle, Avrupa’nın pek çok ülkesinden Yunanistan’a olan geri göndermeler durdu. Bütün Avrupa ülkeleri, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin imzacıları. Bu nedenle mültecileri kabul etme yükümlülükleri var. Fakat bir ülkeye sığınma talebinde bulunmak için öncelikle orada olmanız gerekiyor. Hal böyle olunca, sığınma hakkınızı arayabilmek için sınırları yasadışı olarak geçmek ve hayatınızı tehlikeye atmak zorunda bırakılıyorsunuz.

Biz karakolda kayıt işlemlerini yaparken gruptaki Fransız arkadaşımız feribotla, 1 saat 40 dakikada (geri kalanımızın 4 saatlik yolculuğuna karşılık), 1250 dolar yerine 25 euro ödeyerek ve sadece pasaportunu göstererek Yunanistan’a geldi. Sınırlar karşısında hepimiz eşit değiliz ve özgürlük herkes için aynı anlama gelmiyor.

noborder
Sınırsız, ulussuz bir dünya

Ertesi gün içimizden beş kişi belgeleri beklemek için kampa gitti, diğerleriyse sahilde dinlendi. Midilli Adası’na her gün ortalama 1000 göçmen ulaşıyor. Adada iki farklı kamp var, birisi Suriyeli’ler için, diğeri başka milliyetlerden olanlar için. Suriyeliler için olan prosedür hem daha hızlı hem de daha kolay, biz belgelerimizi iki gün içinde alabiliyorken diğerleri birkaç hafta boyunca beklemek zorunda kalabiliyor. Midilli’deki Suriyeli kampı açık bir kamp. Kampın altyapısı çok kötü, sadece birkaç çadır var, tuvaletler felaket durumda ve pek çok göçmen dışarıda uyumayı tercih ediyor. Öte yandan bir grup gönüllü ve göçmen mekanı temiz ve “yaşanılabilir” tutmaya çalışıyor.

Kampta kurumaları için asılmış kıyafetler
Kampta kurumaları için asılmış kıyafetler
Gece vapur iskelesine yakın bir yerde uyuyan mülteciler.
Gece vapur iskelesine yakın bir yerde uyuyanlar.

Kampın içinde Türkiye’den Midilli’ye geçişle ilgili her türlü farklı hikayeyi duyabilirsiniz. Kimi insanlar denizde 12 saat geçirmiş, kimileriyse saldırıya uğrayıp belgeleri ve paraları dahil herşeylerini kaybetmişler. Göçmenlerin çoğunluğunu genç erkekler oluşturuyor. Ancak birçok aile ile bir kısım hamile kadın ve yaşlı insanı da görmek mümkün. Geldiğimiz gün kampta yaşlı bir adamın ölmüş olduğunu duyuyoruz. Ailesinden iki kişi daha kamptaymış. Acılarını hayal bile edemiyoruz. Burada, kendi topraklarından ve ailelerinden çok uzakta olmak…

Yetersiz koşullara rağmen İzmir’de yaşadığımızdan çok daha keyifli bir atmosfer var. En sonunda bütün bu insanlar başarmışlar, hepsi Avrupa’ya geçmiş. Denizdeki yolculuk geride kalmış.

Kampta bir kız çocuğu
Kampta bir kız çocuğu
Oyun parkında can yelekli bir çocuk
Oyun parkında can yelekli bir çocuk

Akşamüzeri saat altı civarında, kampa hijyen maskeleriyle (ne güzel karşılama) polisler geldi ve bizimle aynı gün oraya ulaşmış olan 400 Suriyeliyi tek tek çağırarak belgelerini verdi. Bizim sıramız geldiğinde öyle heyecanlı ve mutluyduk ki bunu kampta tanıştığımız başka güzel insanlarla beraber kutlamaya karar verdik. Bu partiyi hepimizin hayatı boyunca hatırlayacağına şüphe yoktu. O gün hayatımızın değiştiğini hissetmiştik. Bundan sonra bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk ama bir şey kesindi ki asla dün gibi olmayacaktı. Midilli’de bir gün daha kaldık, çünkü orayı çok sevdik. Çünkü harika yemeklerin, sahilin ve denizin keyfini çıkarabilir, neredeyse kendimizi tatilde olduğumuza inandırabilirdik. Hep beraber karar verdik ki mülteci statümüzü aldıktan ve daha fazla seyahat özgürlüğü kazandıktan sonra buraya geri döneceğiz. Burası çok güzel bir yer. Tabi ırkçılıkla yine karşılaştık, bir görevli bizi açık ve ücretsiz bir sahilden dışarı atmaya çalıştı mesela. Ama şimdi güçlü hissediyorduk, yasal belgelerimiz elimizdeydi. Bu hakkımızı savunmak ve kazanmak için yeterliydi.

En sonunda Atina’ya doğru feribota bindik, feribot daha güzel bir gelecek umudunu taşıyan yüzlerce insanla doluydu.

Polisten belgeleri almak için beklerken
Polisten belgeleri almak için beklerken
belge
Polisten alınan belge
Atina'ya giden vapurun önünde selfie çeken bir grup
Atina’ya giden vapurun önünde selfie çeken bir grup
Atina'ya giden vapur.
Atina’ya giden vapur.
Atina'ya doğru, vapurda.
Atina’ya doğru, vapurda.

***

“11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.

(Yeşil Gazete, Göçmen Dayanışma Mutfağı)

Nafarat: trip from Turkey to Germany – Part 1.3. Our own story of crossing.

This is the story of 11 Syrian and 1 French friends. The journal from their trip, between July 15 and August 15, passing the borders,  from Turkey to Syria.

***

(Nafar in arabic is the one without name, without right, a number in the mass, and it is how the smugglers are calling their clients, in arabic. “He is only a pocket of money”).

Part 1: Izmir. Destination: Greece.

Our own story of crossing. (3/3)

For the first two parts of the journal, Basmane, İzmir (1/3) and The smugglers (2/3) click here, and here, respectively.

Güncenin Türkçesine ulaşmak için burayı tıklayınız.

nafarats

We stayed 6 days in Izmir, and prepared ourselves several times to cross the sea, but at the last moment, we had to cancel it (the island was too far, the smuggler finally wanted some money before we would leave, the boat was too full…) or the smuggler himself cancelled it. In this period of stress and extreme heat, those failures were psychologically very hard. We were disappointed, down, angry, tired and the idea of giving up crossed the mind of more than one of us.

After 2 days in Izmir, we chose a “trip”. The smuggler insured us that there won’t be more than 40 people in the boat. Despite the tiredness, we were excited, hoping to be in Greece the next day.

The French friend of the group was staying in Izmir and waiting for news from there. The rest of us went by taxi to a forest in the outskirts of Izmir. When we arrived there, there was absolutely no light, and it was in complete darkness that we tried to gather together. There were around 100 migrants in the forest including a lot of families with children (the smuggler had explained that 2 children were counting as 1 adult). This was the meeting place of 2 different groups. From there, the Turkish smugglers were organising the departure to the shore, by van. The first 50 people entered in the van, like tuna fish in a box, we could hear everyone shouting and children crying while the smugglers were pushing them inside. The door got finally closed, and it was total silence. Meanwhile, we decided to cancel, as we could see that our group was definitely more than 40 people, more likely 48. When we said it to the smugglers they became violent, shouting at us and even wanted to beat one of us. This friend had his phone in his hand and showed it to the smuggler shouting he would call the police. We could finally escape the place, but were very afraid, as one of the smugglers was following us. Finally a police car came close and he finally run back with the group. At this moment, one of the friends fell and hurt his leg. Because of the police car, we also threw all our life jackets. The night after this attempt was very hard, both on the psychological and physical level, but we tried to calm down and get some rest.

We finally had to wait 4 more days to try again. 4 very hard days in Izmir and the only hope was to leave, as soon as possible. We finally talked with a smuggler. Once again the French friend stayed and the “nafarat” left by bus. We had been told that we would go to Chios island, which is very near the shore, and close to Izmir. On the bus, when we checked the GPS, we realised that we were not on the good way at all, and understood that we would actually try to cross to Lesbos, a very big island that is further from the others.

The last group that died in the sea some weeks before was also trying to reach Lesbos, and we didn’t want to go this way.

We talked with the smuggler, who convinced us to get until the spot, and from there, if we couldn’t see the island, we could cancel. The will of passing was very strong, so we accepted. After the bus, we got into taxis, and succeeded to avoid the different police checkpoints on the way.

When we arrived to the spot everything happened very quickly. Other people were already in the boat, and we got inside in less than 5 minutes, even if we couldn’t actually see the island. We were 33 in a small boat, of 6.5m long, and none of us had space to move even slightly. After half an hour on the sea, the motor stopped. We tried to fix it. With us there was a blind man and for him the situation was very scary. We also all got afraid of going back to Turkey, but after trying to fix the boat for half an hour, we finally tried to contact the coast guard police and asked our friend who was still in Izmir to contact them and to give them our location. She also got very scared, as we couldn’t give her more detailed information than “Help! Call the police!”. She finally reached them and the coast guards were on their way when we let her know that the motor got fixed and that we were finally continuing our passing. We saw the police looking for us at our previous place. But even if they saw us, they didn’t try to follow us.

Our driver was full of energy and encouraged the group a lot. We even finished the  crossing by singing all together. After 4 hours in the sea, we were exhausted, completely wet and stressed, but we arrived. Hard to believe it. That’s it guys, we are in Lesbos, we are in Europe!

***

“11 Nafar and 1 human”

We are a group of 12 people, 12 young persons full of hope and dreams, that met in Syria or in Turkey, and decided to go together to Europe. In the group, there is a doctor, a judge, 2 architects, a lawyer, 1 painter, 1 designer, a film maker, a social worker, a cook, an actor and a first-aider. Half of the group couldn’t continue their studies because of the war. Most of them escaped to Turkey some years before the decision to try their chance and cross the sea. But staying in Turkey means accepting to stay where there is no opportunity to work legally or to study. It means accepting to wait, only wait, for the situation to change. But our youth won’t last that long. In the group there are 11 Syrians and one French. For her, with her passport, the borders are open. In this system she is a human, she has the right and the possibility to be wherever she wants to. For different reasons, but with the common will of living this experience all together, we left Istanbul and are now on our way to a country where the nafarats could be humans again. At least, this is the goal.

(Yeşil Gazete, Migrant Solidarity Kitchen)

Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Bölüm 1.3: Bizim geçiş hikayemiz.

11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesini sizlerle  paylaşıyoruz. 15 Temmuz 15 Ağustos tarihleri arasında Türkiye’den Almanya’ya yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günceyi.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini Arapça böyle adlandırıyor. “Sadece bir para kesesi”).

Bölüm 1: İzmir. İstikamet: Yunanistan.

Bizim geçiş hikayemiz (3/3)

Bölüm 1.1 Basmane, İzmir (1/3) için burayı, 1.2  Kaçakçılar için burayı tıklayınız.

For the English version of the journal click here.

nafarats

İzmir’de kaldığımız altı günde birçok kez denizi geçmeye hazırlandık ama son anda iptal etmek zorunda kaldık (ada çok uzaktaydı, kaçakçı tam ayrılmadan önce bir miktar para istedi, tekne çok kalabalıktı vs.) ya da kaçakçı kendisi iptal etti. Bu stresli süreçte ve aşırı sıcaklarda bu iptaller psikolojik olarak çok zorlayıcıydı. Hayalkırıklığına uğradık, moralimiz bozuldu, sinirlendik, yorulduk ve bırakma fikri aramızdan birden fazla kişinin aklından geçti.

İlk iki günden sonra bir “yolculuk” seçtik. Kaçakçı bize botta 40’tan fazla kişinin olmayacağını temin etti. Yorgunluğa rağmen heyecanlıydık ve ertesi gün Yunanistan’da olmayı umuyorduk. Gruptaki Fransız arkadaş İzmir’de kalıp bizden gelecek haberleri bekledi. Geri kalanımız taksiyle İzmir’in dışında ormanlık bir alana gitti. Oraya ulaştığımızda etrafta hiçbir ışık yoktu ve zifiri karanlıkta biraraya gelmeye çalıştık. Ormanda birçok çocuklu aile dahil yaklaşık 100 göçmen vardı (kaçakçı iki çocuğun bir yetişkin olarak sayıldığını açıklamıştı). Burası iki farklı grubun buluşma noktasıydı. Türk kaçakçılar buradan kıyıya doğru ulaşımı minibüslerle organize ediyorlardı. İlk elli kişi minibüse tenekedeki sardalya balıkları gibi tıkıştırıldı. Kaçakçılar onları içeri iterken çığlıklarını ve çocukların ağlamalarını duyuyorduk. Kapı en sonunda kapatıldığında etrafa sonsuz sessizlik hakim oldu. Tam bu arada biz de vazgeçmeye karar verdik, çünkü bizim grubumuzun 40 kişiden kesinlikle daha fazla olduğunu gördük. Belki 48 kişiydi. Bunu kaçakçılara söylediğimizde hiddetlendiler, bağırmaya başladılar ve hatta içimizden birini dövmeye kalktılar. Bu arkadaşımızın elinde telefonu vardı ve kaçakçılara göstererek polisi arayacağını haykırdı. En sonunda oradan kaçabildik ama kaçakçılardan biri hala peşimizde olduğu için korkuyorduk. Nihayet bir polis arabası yaklaştı ve bu kişi grupla beraber geri kaçtı. Bu sırada bir arkadaşımız da düşüp bacağını incitti. Polis aracını görünce yanımızdaki bütün can yeleklerini de atmıştık.

Bu denemeden sonraki gece hem psikolojik hem de fiziksel olarak çok zor geçti, ama yine de sakinleşmeye ve biraz dinlenmeye çalıştık. Tekrar deneyene kadar dört gün daha beklememiz gerekti. İzmir’deki bu dört günde tek umudumuz ayrılmak, yola olabildiğince erken çıkmaktı. En sonunda bir kaçakçıyla konuştuk. Bir kez daha Fransız arkadaşımız geride kaldı ve “nafarat” otobüsle yola çıktı. Bize söylendiğine göre kıyıya ve İzmir’e oldukça yakın olan Sakız Adası’na gidecektik. Otobüste GPS’ten kontrol ettiğimizde doğru yolda olmadığımızı farkettik ve aslında Midilli adasına geçmeye çalışacağımızı anladık, diğerlerinden daha uzakta olan büyük bir adaya.

Birkaç hafta önce denizde ölen son grup da Midilli’ye geçmeye çalışıyordu, ve biz o rotadan gitmek istemiyorduk.

Kaçakçıyla konuştuğumuzda bizi çıkış yerine kadar gidip eğer oradan adayı göremezsek yolculuğu iptal etmeye ikna etti. Geçme arzumuz öyle yüksekti ki kabul ettik. Otobüsten sonra taksilere bindik ve farklı polis kontrol noktalarını atlatabildik.

Çıkış yerine ulaştığımızda her şey çok hızlı gelişti. Diğer yolcular çoktan botun içine yerleşmişti, biz de beş dakikadan kısa sürede aslında adanın nerede olduğunu göremesek de bota bindik. 6,5 metre uzunluğundaki botta 33 kişiydik ve kimsenin birazcık olsun kıpırdamaya yeri yoktu. Denizde yarım saat gittikten sonra motor durdu ve tamir etmeye çalıştık. Yanımızdaki bir kişi görme engelliydi ve onun için durum daha da korkutucuydu. Aynı zamanda Türkiye’ye geri dönmekten de korkuyorduk, ama yarım saat kadar botu tamir etmeye çalıştıktan sonra sahil güvenlik polisine ulaşmaya çalışmaya karar verdik. O sırada hala İzmir’de olan arkadaşımızdan onlara ulaşıp bulunduğumuz yeri bildirmesini istedik. Kendisine “Yardım et! Polisi ara!” demekten daha fazla bir şey açıklayamadığımız için o da korkuya kapılmıştı. En sonunda sahil güvenliğe ulaştığında bize doğru yola çıkmışlardı ki ona motoru tamir ettiğimizi ve nihayet yola devam ettiğimizi haber verdik. Polisin önceki bulunduğumuz noktada bizi aradığını gördük. Fakat bizi görmüş olsalar da takip etmeye çalışmadılar.

Kaptanımız enerjiyle doluydu ve bizi çok cesaretlendirdi; öyle ki, yolu hep birlikte şarkı söyleyerek bitirdik. Denizde geçen 4 saatten sonra hepimiz çok bitkindik, tamamiyle ıslanmış ve stresliydik ama ulaştık. İnanması zor. Bu kadar arkadaşlar, Midilli’deyiz, Avrupa’dayız!

***

“11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.

 

(Yeşil Gazete, Göçmen Dayanışma Mutfağı)

Cizre’de sokağa çıkma yasağı bu sabah sona erdi

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 4 Eylül Cuma günü saat 20.00’de başlayan sokağa çıkma yasağı sekiz gün sonra, bu sabah saat 07.00’de sona erdi.

43

Yüksekova Haber’de yer alan bilgilere göre, yurttaşlar günler sonra açık olan tek fırının önünde uzun kuyruklar oluştu.

Fırından yurttaşlara sınırlı sayıda ekmek verildiği belirtildi.

Konuyla ilgili Şırnak Valiliği’nden yapılan açıklamada, “Bu süreçte sabır ve duyarlılıkla hareket eden çok değerli Cizreli vatandaşlarımıza en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz” denildi.

Aralarında HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, HDP’li vekiller ve sivil toplum örgütleri temsilcileri ve bölge baro başkanlarının da bulunduğu ilk heyetler Cizre’ye konvoy halinde girdi.

Giriş ve çıkışların halen kontrol altında olduğu kente giren heyetleri Cizreliler balkonlara çıkıp zafer işaretleri ile karşıladı.

Heyet ilk olarak, dün gece ekmek almak için dışarıya çıktığında polisler tarafından başından vurulduğu iddia edilen Mehmet Erdoğan’ın cenazesinin bulunduğu Cudi Mahallesi’ne geçti.

 

(Bianet, Yüksekova Haber)

“Sarı bez pislik yuvasıymış, yeşil bir bez var mıdır acaba?”

Soru

Sevgili Güneşin,

Çok mühim bir Türkiyeli şefinden mutfağında asla annelerimizin “sarı bezi”nden kullanmadığını, onların pislik yuvası olduğunu, kendisinin sadece kağıt havlu olduğunu duymuştum.

mikrofiber-temizlik-beziBen de kağıt havlu kullanayım dedim ama fark ettim ki hiç yeşil değil. Ama aklımdan da sarı bezin mikrop yuvası olduğu fikri çıkmıyor. Yeşil bir bez var mıdır acaba?

Sevgiler,

Sarı Bezli

Cevap

Sevgili Sarı Bezli,

Şef doğru söylüyor kendi koşullarında… Gün içinde yüzlerce kişinin elinin, ağzının değdiği kapkacağın girip çıktığı bir mutfakta sanırım bu eşyaları bakteri yumağı olmaktan korumak neredeyse imkansız. Ki bu bezler pek çok başka bezden daha kolay bir şekilde toz, kir ve yağları toplamakta, bakteriler için uygun ortam hazırlamakta.

Halk arasında ne kadar yıkansa temizlenmeyen ve bir süre sonra kokusu çürümüş gibi kokan bezlere “bu bez azmış” denir. Her evin kendine ait koşullarında bir bakteri içeriği vardır. Bu içerikte yararlı bakteriler ile toksik bakteriler arasında sürekli bir rekabet bulunur. Vücudumuzda bile kilolarca bakteri taşıdığımızı düşünürsek bu bakteri kompozisyonunda toksik olanlar hakimiyeti ele geçirmediği müddetçe sorun yoktur.

Ancak doğanın bir kuralı olarak her şeyin bir ömrü vardır ve eninde sonunda herşey kirlenir. Senin kullandığın eşyalar da çeşitli bakterilere maruz kalır. Belli bir süre kullanılan bu ürünleri toksik bakteriler ele geçirir ve ne yapsan geri dönüşü olmaz. Dolayısıyla her şey gibi onlar da ömrünü doldurur. Mesele bu süreyi uzatabilecek önlemleri almaktır.

Bezleri kullandığın ortamları birbirinden ayırmak (tezgahı silmek için kullandığını, kapları kurulamak için kullanmamak gibi örneğin), sık sık diğer çamaşırlardan ayrı olarak, hatta tercihan yüksek ısıda yıkamak gibi. Mutfakta ömrünü dolduran bezi çöp olmadan önce evin diğer yerlerinde kullanarak kullanım süresini uzatmak da tüketimi azaltabilir.

Anneler, anneanneler de böyle yapar zaten benim bildiğim.

GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!

Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım?  Homeopati mi dedin? Buyur?!….

Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.

Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…

Güneşinesor, verdiği cevaplardan mesul değildir.

(Yeşil Gazete)

Huangshan Dağı – Oktay Arslan

Huangshan dağı Çinin doğusundaki Anhui eyaletinin güneyinde  1200 metre kilometrekarelik bir alan kapsıyor. Çinde UNESCO Dünya mirası listesine girmiş 45 tane doğa ve kültür mirasına girmiş  yer bulunmakta imiş. Dünya’da Unesco’nun belirlediği 981 kültür mirası olduğunu baz aldığımızda Çin, 45 kültür mirtası ile İtalya’nın hemen ardından geliyor.

24

Çin’de ünlü bir söz var, “Beş dağdan dönenler başka dağları gezmek istemez” denir.Huangshan dağı’ndan  dönenleer o beş dağa bile çıkmak istemiyorlar. Eğer Huangshan Dağını gezerseniz  bu beş dağı gezmenize gerek yoktur! Bu söz Huangshan dağı’nın eşsiz güzelliğini anlatacak bir söz sanırım. Derin vadiler ve  yüksek tepelerden oluşan Huangshan dağı’nda her saat başı iklim değişmekte. Bazen sisten dolayı önümüzü göremezken bazende aniden gelen güneşle birlikte çok sıcak bir hava ile  karşılaşabiliyoruz.

29

Herşey  Çinli arkadaşımın bana birkaç günlük bir yerlere gitsek nasıl olur diye sorması ile başlamıştı.Ardından Cuma akşamından kalmış olduğum Nanjing Şehrinden yaklaşık 5 saat otobüs yolculuğundan sonra Huangshan şehrine ulaşıyoruz. Eşyalarımızı  otele bıraktıktan sonra hafta sonu için buradaki marketlerden  su ve yiyecek alıyoruz çünkü  dağda herşey normal fiyatının 4 katı  civarında.

28

Büyük şehirlerdeki  hava kirliliğini (Pekin) göz önüne alırsak diğer şehirlerine nazaran çok temiz bir havaya sahip bir bölge Huangshan. Sabah 06.00 civarında otel görevlisi bizi kaldığımız otelden Huangshan dağı’na giden otobüslerinin olduğu kısma götürdü. Yaklaşık 20 dakika sonra Yun-Gu Temple‘a ulaşıyoruz. Ardından teleferik ile yürüyüş parkuruna doğru yola çıkıyoruz. Bu duygu anlatılmaz yaşanır. Ayaklarınızın altında muhteşem bir doğa manzarası eşliğinde zirveye çıkıyoruz. Teleferikten indikten sonra yürüyüş parkuruna varıyoruz. Yürüyüş parkuruna başlamadan önce size tabelalar ile  Çince ve İngilizce olarak parkurun  rotasını  gösteriyorlar.Otel  görevlisi yağmurluk ve tırmanmada yardımcı olmak için baston vermişti. Ayrıca otelden bölgenin  haritasını almıştık. Harita, mesafeler arası ne kadar uzaklıkların olduğunu ve bu mesafeleri ortalama olarak ne kadar zamanda yürüyebileceğimizi gösteriyor.

26

 

Sonunda yürüyüşümüze başladık ve kanyon boyunca yürüyemeye başladığımızda güneş yüzünü bir gösteriyor ardından yerini sis alıyordu. Kanyonların arasından gezerken inanılmaz doğa harikası manzaradan gözümüzü alamıyoruz. Hava çok ferahlatıcı ve  bol oksijenli. Çinliler hafta sonu tatilerinde buraya akın etmiş durumdalar . Parkurda ilk durağımız  Shi Xin zirvesi oldu. Bu zirve deniz seviyesinden 1.680 Metre yükseklikte. Yürüyüş parkurundaki merdivenleri Çinlier kayaları yontarak doğal merdiven haline getirmişler. Bu merdivenler kanyonun  ve kayaların şekillerine göre inişli çıkışlı halde özellikle bazı yerlerde yaklaşık olarak 1  saate yakın tırmanıyoruz. Parkurun en son kısmı bu tırmanma kısmı idi  sanırım. Her on dakikada bir dinlenmek zorunda kalıyoruz. Yaşları 60’ın üzerinde olan Çinlilerin bu zor parkuru sanki maratona katılmış gibi tırmanmalarını  gördükten sonra yaşam enerjileri karşısında ağzım açık kalıyor. Parkuru tamamlamanız için gerçekten  iyi bir kondisyonunuzun  olması gerekiyor.

31

 

Yürüyüş  sırasında ayrıca maymunların yaşadığı doğal ortamları belirten tabelalar var. Gezimizin ilk gününde doğal ortamda yaşayan maymunu görme şansım da olmuştu. Huangshan dağı’nda konaklama olarak iki  farklı seçeneğiniz var, otel ya da çadırda  kalmak. Benim gezi sırasında  en çok etkilendiğim manzaralardan bir tanesi Huangshan Dağı’nın simgesi çam ağaçları oldu. Özellikle Yuni  tepesinde bulunan Yingkesong Ağacı, Huangsahm Dağı’nın sembolleri arasındadır. Kayaların arasından göğe sanki kolların açmışcasına göğe  doğru dimdik uzanıyorlar. Huangsahm’da ikinci etkilendiğim kıısm ise bakmaya doyum olmayacak bulutlar. Buradaki tepeler  bulutlar ile sanki yanyana. İnsana sanki gökyüzünde  yolculuk yapıyor hissiyatını veriyor. Üçüncü manzara ise  Huangshan Dağındaki  çok sayıda  dimdik  tepe. Hayvan ve insan  figürlerine benzeyen  taşlar vardı. Huangshan Dağı doğal güzelliklerin yanı sırasında ayrıca Çin kültüründe  ve Taoizimden derin izlere sahip.

25

Çinliler Huangsham  Dağını  çok iyi şekilde koruyorlar. Çöpleri, otantikliğini bozmadan  taşlardan yapılmış çöp kutularına atıyorlar. Yürüyüş  parkuru içinde sigara içenlere büyük para cezaları  uygulanmakta. Parkurun sonunda Xihai Vadisinde inşa edilen  funiküler hattı sayesinde yaya olarak 5-6 saate süren yürüyüşü  5 dakikada vadinin sarp ve dik yokuşlarını aşmış oluyoruz. Avusturyalı  bir  firma tarafından inşa edilen vagonların yan  kısımları cam kaplı olduğundan her yeri rahatça görme sanşımız da oluyor. İmkanı  ve vakti olan herkesin Huangsham dağını  görmesini davet ediyorum.

Gezice kalın

35

 

Oktay ARSLAN

[email protected]

[Foto Öykü] İki gelecek – Umut Aykutlu / Sinan Uygun

İkisi de çok sessizleşmişti. Kız sol elini sağ elinin içine almış sıkıştırıyordu. Oğlan ise ayağını belli belirsiz sallıyor ve zamanla ivme kazandırıyordu. İkisi de bir ses duymak istiyordu. Birden yanlarında bir ses beliriverdi. Ama bu beklenilen ses değildi. “Ateşiniz var mı?” “Yok, ” dedi oğlan umarsızca. Kız başını denizden yana çevirdi ve dalgaların kıyıya vuruşunu izlemeye koyuldu, oğlan ise elindeki plastik çay çubuğunu katlayarak kırmaya. Her ikisi de konuşmaya yanaşmıyordu.

İKİ GELECEK - UMUT AYKUTLU

Zaman ilerliyordu ve geleli bir saat olmasına karşılık hiç konuşmamışlardı. Oğlan dayanamadı ve elini ilerdeki adama doğru kaldırdı. Adam, “Oğlum 25 numaranın hesabını götür hemen,” dedi. Ve hesap geldiğinde, her ikisi de birbirine baktı. Kızın gözleri doldu, ama ağlamıyordu, zaten ağlamak da istemiyordu çünkü haklıydı. Oğlanın boğazında kelimeler düğümlendi, boğazı kurudu, yutkunmaya çalıştı ama olmadı. Masaya ümitli bir gelecek hayali ile gelip, ümitsiz ama yeni iki gelecek ile ayrıldılar.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.  

umut aykutlu

 

Fotoğraf: Sinan Uygun

Öykü: Umut Aykutlu