Ana Sayfa Blog Sayfa 3589

Greenpeace’in Güneş Karavanı 10 Ekim’de Güneş Şenliği için Yırca’da

Greenpeace Akdeniz, enerjisini üzerindeki güneş panellerinden alan, gelenlere güneşle sıktığı meyve sularını, hazırladığı çayları, kahveleri sunan ve temiz enerjinin mümkün olduğunu anlatan  güneş kafesini arkasına kattı ve Güneş Karavanı‘yla birlikte İstanbul’dan Yırca’ya doğru yola çıktı. 

35

Güneş Karavanı’nın yolculuğu, zeytin nöbetinden kömürlü termik santral direnişine evrilen mücadelelerinde büyük zafer kazanan, binlerce zeytin ağacını hukuksuzca kesen Kolin şirketinin termik santral projesini durduran Manisa Soma’nın Yırca köyünün temiz enerji düşünün peşinde başladı. Köyün ilkokul, camii ve mezarlığını bundan böyle 9 kW’lık güneş panelleriyle aydınlatacak “Eski köye yeni enerji” kampanyasıyla birlikte doğan Güneş Karavan’ı, 10 Ekim Cumartesi günü Yırca Güneş Şenliği ile yapılacak açılışa katılmadan önce Çanakkale’ye uğradı.

12119501_10153654219501585_1478637841_o

7-8 Ekim tarihlerinde Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’nda duraklayan karavan, elektrikli aletlerin enerjisinin güneşten sağlandığı Güneş Kafe ile gün boyu konuklarını ağırladı. Temiz enerji sohbetlerinin yapıldığı, güneş enerjisiyle ilgili merak edilenlerin yanıtlandığı ve güneşle hazırlanan içeceklerin ikram edildiği Güneş Kafe’de Yırca İlkokulu’nun kütüphanesi için de kitap bağışı alındı. Ayrıca Çanakkale’nin Biga ilçesinde planlanan ve nihai ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanarak 10 gün boyunca halkın görüşüne açılan Biga Termik Santrali’nin iptal edilmesi için de imza toplandı.

Temiz enerji mümkün!

Dördü faaliyette olmak üzere planlananlarla birlikte 17 termik santral projesiyle mücadele eden ve tüm bu projelerin hayata geçmesi takdirinde kirli hava bölgesi olacağı ve iklim değişikliğini hızlandıracağı gerekçesiyle Çanakkale’de olmayı önemli bulduklarını anlatan Greenpace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyaları sorumlusu Reşit Elçin, ” Planlanan bütün santraller ithal kömürle çalışan ve yıllık 7 milyon ton kömür tüketen santraller. Bunların hepsinin hayata geçmesi Türkiye’nin dünyada en çok kömür tüketen iklim değişikliğine yol açan dördüncü ülke olması demek. Bu yüzden Çanakkale’de temiz enerjinin mümkün olduğunu, kömürün eski, kirli ve sağlıksız bir enerji türü olduğunu göstermek istedik.” dedi. gg12112929_10153651501711585_1146051806_o

Güneş Karavanı Çanakkale’den sonra Yırca ile devam edecek yolculuğu boyunca kömürlü termik santrallere karşı yaşam hakkını savunanlarla buluşacak. Soma Yırca, Çanakkale Karabiga, Bursa, Sinop Gerze, Zonguldak, Şırnak, Amasra’daki çevre direnişi hikayelerinin anlatıldığı Kara Atlas belgeseli, yine güneşten elde edilen enerji ile karavanın perdesine yansıyacak. Çekimleri üç yılda tamamlanan ve ilk gösterimi Çanakkale’de, Karabiga’daki termik santral direnişçilerinin de katılımıyla gerçekleşen belgeselin yönetmeni, fotoğrafçı Umut Vedat, karavan gösterimlerinin, kömürlü termik santrallere karşı çıkarken yerine temiz enerji güneşi koyabileceğimiz anlamına geldiğine dikkat çekti. Umut Vedat, belgeselin amacının,  termik santral mücadelesi verilen yerlerde motivasyon sağlamak, mücadele yöntemlerini gösteren ve mücadeleleri birleştiren bir bellek oluşturmak, insanlara yalnız olmadıklarını ve neleri başardıklarını hatırlatmak olduğunu söyledi.

Çadırını, çocuk kitabını al, Yırca’ya gel

yc4b1rca-kc3b6mc3bcrsc3bcz

Güneş Karavanı 9 Ekim Cuma günü Manisa Soma’da, 10 Ekim Cumartesi günü Yırca Güneş Şenliği’nde olacak. Bundan yaklaşık bir yıl önce  “Zeytinimi Kesme” sloganıyla zeytin nöbetine başlayan ve Greenpeace Akdeniz’le birlikte verdikleri hukuk mücadelesini kazanarak köylerinde termik santral kurulmasına engel olan Yırca’da, cami, ilkokul ve mezarlık artık güneş enerjisi ile aydınlanacak. Direnişin birinci yılında köye güneş panelleri kurulmasının bir nevi enerji devrimi olduğunu söyleyen Reşit Elçin, bu devrime şahitlik etmek isteyen herkesi, çadırıyla ve kütüphaneye koymak üzere çocuk kitaplarıyla birlikte Yırca’ya davet etti.

Saat 13.00’de başlayacak etkinlikler gün boyu sürecek ve akşam saat 19.30’da Kara Atlas belgeseli, Yırca bölümünü yaşayarak yazan gerçek kahramanlarıyla birlikte izlenecek. Cuma akşamı İstanbul Taksim ve Kadıköy’den ücretsiz otobüs kalkacak. Direnişleri ve dayanışmalarıyla çevre mücadelesine ilham veren Yırca halkıyla daha önce zeytin nöbeti ve fidan dikimi için buluşanlar, bu kez onlarla birlikte güneş toplayacak.

Facebook etkinlik sayfasına buradan erişim mümkün

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

2015 Nobel Edebiyat Ödülü, “Çernobilden Sesler”‘in yazarına

İsveç Akademisi, Nobel Edebiyat Ödülü’ne bu sene Rus yazar Svetlana Alexievich‘i layık gördü.

Nobel komitesi Alexievich’in ödüle çok sesli yazılarının günümüz dünyasında eziyet ve cesaretin anıtı olması nedeniyle layık görüldüğünü açıkladı.

34

Svetlana Alexievich, Çernobil Nükller Santral kazası ardından yaşananları aktardığı, Çernobil kurbanlarının sözlerinden oluşan bir sözlü tarih çalışması ve anlatısı olan “Çernobil’den Sesler” adlı kitabı ile biliniyor.

Çernobil’den Sesler, 2006 yılında Türkçe’de yayınlanmış. Türkçesinin çıktığı sene Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin, Mesele Dergisi‘nde kitap ile aynı adı taşıyan başlıklı bir yazı kaleme almıştı. 2007 yılında ise Tiyato Boyalı Kuş, “Çernobil’den Sesler”i tiyatro sahnesine taşımıştı.

33

Ümit Şahin’in kitap hakkında 2006 yılında Mesele Dergisi’nde yayınlanan, “Çernobil’den Sesler” başlıklı yazısını Svetlana Alexievich’in Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldüğü bugün bir kez daha paylaşıyoruz.

ÇERNOBİL’DEN SESLER

Ümit Şahin

I.

“Her gün gazete gelirdi. Başlıklara göz atardım:

‘Çernobil! Bir başarı abidesi.’

‘Reaktör yenilgiye uğratıldı!’

‘Hayat devam ediyor.’

Siyasi memurlarımız vardı, bizimle politik tartışmalar yaparlardı. Kazanmamız gerektiği söyleniyordu. İyi de kime karşı! Atoma mı? Fiziğe mi? Evrene mi? Zafer bizim için bir son değil, bir süreçti. Yaşam bir kavgadır, bir çırpınma. İşte bu yüzen seller, yangınlar ve diğer felaketleri çok seviyoruz. ‘Cesaret ve kahramanlık’ göstermek için fırsat doğuyor.” 

Arkady Filin,temizlikçi.

Çernobil denince aklıma yalan geliyor. Radyasyondan da önce yalan. Bir görüntü: Önceki yıl, Çernobil’in 19. yılı nedeniyle Karadeniz dernekleri tarafından düzenlenen bir panelde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nda (TAEK) çalışan Gül Göktepe konuşuyor. Salonda henüz hayatta olan Kazım Koyuncu da var. Gül Göktepe kurumun içinde nükleer bilgi birimi denen bir bölümün başındadır. Bir yandan da TÜRÇEK diye bir çevre derneğinin yönetiminde yer alıp Karadeniz’de bulunan çevre derneklerini bir araya getirmeyi amaçlayan fon destekli projeler yapmıştır. Gül Göktepe, yanına muhtemelen nasıl bir düzenin içinde olduklarının farkında olmayan iki tıp doktorunu da almış, Çernobil’den kaynaklanan radyasyonun Türkiye’ye hiçbir etkisi olmadığını anlatıyor, hatta konuşmasının bir yerinde aslında Çernobil’in Ukrayna ve Beyaz Rusya’ya bile fazla bir etkisi olmadığını söylüyor. Bölgede de, burada da, Çernobil’den yayılan radyoaktif parçacıklardan kaynaklandığı sanılan hastalıklar aslında radyasyon korkusundan kaynaklanan psikolojik sorunlar Göktepe’ye göre, buna da Çernobil sendromu deniyor.

Karşılarında (ve yüksek bir platformun üzerinde) oturup Çernobil’in hiçbir zararlı etkisi olmamıştır diye konuşan profesörleri dinleyen Karadenizli izleyicilerin hepsinin ailesi veya yakınları arasında birkaç kanser hastası var. Bilimsel makamlara olan saygılarından olsa gerek, susup dinliyorlar, itiraz ya da soru yok. Ta ki salonda birileri çıkıp yalan söylüyorsunuz diye bağırana kadar. Sonra salon karışıyor, yakınları kanserden ölmüş insanlara ve Kazım Koyuncu’ya da söz verildikten sonra oluşturulmak istenen ilüzyon havası dağılıp gidiyor.

O zamandan beri TAEK’in sözünü ettiğim nükleer propaganda bölümü daha temkinli çalışıyor. Kalabalıkların önüne çıkmak yerine, kullandıkları argümanları destekleyen, kimsenin birşey anlamayacağını umdukları rakamlarla dolu kalın raporlar yayımlıyorlar. Ortalama radyasyon gibi gülünç bir kavram yaratıp Çernobil’den dağılan radyoaktif parçacıkların herkesi ortalama bir dozda etkilemiş olacağını varsayan, etkenin etkilediği kişiyle birebir doz-süre ilişkisini gözlerden gizlemeye yönelik garip bir akıl yürütmeyi yaymak için çaba gösteriyorlar. Üstelik bütün bunları yaparken Türkiye’de nükleer santral propagandası yapmakla görevlendirdikleri kişinin ulusal ölçekte bir çevre derneğinin genel sekreterliği yoluyla yurtdışından fon desteği alıp, Çernobil’den en fazla etkilenen Karadeniz’deki çevre derneklerini bir federasyon çatısı altında birleştirmesini, bu yolla da aslında Karadeniz’deki çevre hareketini bölmeyi ve Sinop’ta yapmak istedikleri nükleer enerjiye karşı oluşacak muhalefeti yol yakınken nükleer karşıtı olmayan başka alanlara yönlendirmeyi hedefliyorlar.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da Çernobil’in 20. yılı öncesinde yayımladığı raporla bu propagandanın uluslararası alandaki örneğini vermişti. Rapor Çernobil’den kaynaklanan hastalık ve ölümleri gerçeğin çok altında gösteriyor, nükleer enerjiyi canlandırmaya yönelik senaryolara destek veriyordu. Nükleer enerji endüstrisinin Çernobil gibi lüzumsuz bir kaza yüzünden baltalanmasını kendilerine yediremiyor olsalar gerekti. Ukrayna ve Beyaz Rusya gibi iki geri kalmış Doğu Bloku ülkesi, eski model bir reaktördeki patlama nedeniyle radyasyona bulanmışsa, alt tarafı birkaç milyon Doğu Avrupalı’nın hayatı değişmişse, bunun ceremesini koskoca nükleer enerji endüstrisi mi çekecekti? İşte bunu hazmedemiyorlardı. İnsanlar ölür, kanser olur, başka yerlere göç ettirilir, çocuklar sakat doğar, kentler boşaltılırdı; ama bunun nükleer teknolojiye mal edilmesi, bu alandan elde edilen kârı, kurulmuş olan düzeni değiştirmesi neyin nesiydi? Hiroşima’da da atom bombası patlamıştı, İkinci Dünya Savaşı’nda da 40 milyon insan ölmüştü, silah endüstrisinin bundan zarar gördüğünü duyan var mıydı?

Türkiye’de TAEK ve onun içindeki nükleer mühendislerle bazı nükleerci yazarların ve politikacıların temsilciliğini yaptığı nükleer enerji endüstrisi işte böyle düşünüyor, yalan tezgahları böyle işliyor. Çünkü nükleer enerji endüstrisi, elinde 70’li yıllarda azalan ve 86’da dibe vuran itibarını kurtaracak hiçbir gerçek araç olmadığı için yalan söylemek zorunda. Çernobil patlarken, bir yandan da bu büyük yalan makinesini çalıştırdı belki de.

II.

“Odadan dışarı çıkıp koridorda ilerledim. Görevlileri göremediğim için, oturdukları kanepeye doğru yaklaştım. Hemşireye “Ölüyor,” dedim. Bana “Ne bekliyordun ki? 1600 röntgen almış. 400 zaten ölümcül dozdur. Nükleer reaktörün yanında oturuyorsun.” dedi. O benimdi, benim aşkımdı. Hepsi ölüp gittiğinde hastanede tadilat yaptılar. Bütün duvarları kazıyıp yer döşemelerini söktüler.” 

Lyudmilla Ignatenko,

Ölen itfaiyeci Vasily Ignatenko’nun eşi

Tarihin egemenlere oynadığı bir oyun mu bu? Savaşlarda ölen, sömürülen, ezilen, köle edilen, ismini kimselerin bilmediği kitleler, bir yolunu bulup tarihi değiştiriyorlar. Ondokuzuncu yüzyılın fabrikalarda onsekiz yirmi saat çalışıp sanayi uygarlığını kurmuş insanları kısa ve acılı yaşamlar yaşayıp, ölüp gittiler. Ama Dickens’ın, Hugo’nun, Zola’nın romanlarında yaşamayı ve tarihi değiştirmeyi başardılar. Savaş cephelerinde ete ve kana dönüşen, bombardımanlarda enkaz altında kalan, Hiroşima ve Nagazaki’de buharlaşan, toplama kamplarında yok edilen insanlarının hikayeleri Tolstoy’un, Remarque’ın, Böll’ün romanlarında, Stone’un ve Resnais’in filmlerinde, Pink Floyd’un müziğinde, öylesine çarpıcı yansıtıldı ki, savaşları kazananlar tarihi yönlendirdi belki, ama bizi yönlendiren onlar oldu.

Nükleer teknoloji “barış için enerji” programını kuralı elli yıldan fazla oluyor. Silah endüstrisi insanlar arasındaki anlaşmazlıkları “çözdüğü”, uzak topraklara işgal yoluyla “demokrasi” götürüldüğü gibi, nükleer teknoloji de hayatımızı kolaylaştıran enerjiyi üretmeye devam ediyor.

Çernobil’de, 26 Nisan 1986’da 4 numaralı reaktör infilak edene kadar her yıl değişik nükleer santrallerde irili ufaklı onlarca kaza olmuştu. Çernobil’den sonra da olmaya devam etti. Ama Çernobil öylesine dehşet verici bir olaydı ki, tarihi değiştirme onuru çıplak ayakla radyoaktif granitlerin üzerinde yürüyen itfayecilerin, santral çatısını gömmeye çalışırken radyasyona bulanan askerlerin, çevredeki köylerde, Pripyat’ta ve diğer Ukrayna ve Beyaz Rusya kentlerinde yaşayan, Çernobil’in yanarken çıkardığı mavi ışığı balkonlarından izleyen halkın, bisikletlerini santral yangınını daha iyi görmek için Çernobil’e süren çocukların oldu. Nükleer teknoloji bir daha asla belini doğrultamayacaktı. Nükleerciler o yüzden eskisinden daha fazla küçülmek, eskisinden daha fazla yalan söylemek zorundaydılar.

Svetlana Aleksiyeviç’in olağanüstü sözlü tarih çalışması “Çernobil’den Sesler”, sonuna kadar okumaya yüreğiniz dayanabilirse eğer, size son elli yılın bu en büyük yalanının nasıl söylendiğini anlatıyor.

Yaklaşık onbeş senedir Türkiye’de verilen nükleer karşıtı mücadelenin içindeyim. Nükleer enerjiyle ilgili teknik konuşmalar yapmak zorunda kaldığımda, Çernobil’de ölen, göç ettirilen, kanser olan, sakat çocuklar doğuran insanların üzerinde tepinerek nükleer yanlısı politika yapanlarla mücadele etmenin aslında ne kadar sıkıntı verici olduğunu ve insanı başkasının yalanıyla karşılaştığında hissettiği tipte bir utanç duygusuyla doldurduğunu söylerdim. Teknik laflar etmek, tıbbi istatistiklerden bahsetmek yerine, o insanların acısını hissetmenin nükleer karşıtı olmak için yetmesi gerektiğini düşünürdüm. Tıpkı savaşa ekonomik ve politik gerekçelerle karşı olmakla, savaşlarda ölen ve yaşamları kararan milyonların acısını hissederek savaş karşıtı olmak arasındaki farkta olduğu gibi. Şimdi, “Çernobil’den Sesler”i okuduktan sonra, aslında benim de o insanların acısını hiç de iyi anlamamış olduğumu görüyorum. Anlamamın mümkün olmadığını da.

Aleksiyeviç’in kitabı, fazlasıyla acı dolu. Çernobil’in bu acıların toplamından da fazla bir şey olduğunu öğretecek kadar da gerçekçi ama. Her türlü felaket doğal bir süreç gibi verilebilir: Tarihin kaçınılmaz bir anı olarak, insanın ölümlü olduğunun kanıtı olarak, talihsiz bir kaza olarak. Çernobil de nükleerciler tarafından üzüntü verici, ama sonuçta basit, doğru ellerde olmaması gereken insani hatalara dayalı bir kaza olarak verilir. Trafik kazaları, depremler, düşen uçaklar daha büyük bir risk olarak gösterilir, Çernobil ise sıradışı bir talihsizlik.

Böylesine büyük yalanlar söylemek gerçekten bu kadar kolay mı?

III.

“Küçük kızım diğerleri gibi değil, biraz farklı bir çocuk. Büyüdüğünde bana, “Neden ben diğerleri gibi değilim?” diye soracak. Doğduğunda bebek şeklinde değildi, her yerinden dikilmiş küçük bir torbayı andırıyordu. Vücudunda hiçbir delik yoktu, sadece bir çift göz. Dosyasında: ‘Kız çocuk, multipl patolojiyle doğmuş; anüs aplazisi, vajen aplazisi, sol böbrek aplazisi’ yazıyor. Bunlar kulağa tıbbi gelmesin, anlamı şu: Kaka, çiş yapaak delik yok, bir böbrek de yok. Yaşamının ikinci gününde onu ameliyat edilirken seyrettim. Gözlerini açıp gülümsedi, ağlayacağını sanmıştım; ama tanrım, o gülümsedi!” 

Larisa Z., anne

Çernobil’den Sesler, nükleere dair olan herşeyin nasıl Çernobil’in içine sinmiş olduğunu çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Elle tutulamayan, kokusu ve rengi olmayan radyasyon, sinsi bir veba salgını gibi kısa zamanda her yeri kaplayan kanser, sakat doğumlar ve ölüm. Terk edilmiş köyler, kasabalar, hatta şehirler. Kimsenin olmadığı radyasyona bulanmış köylerde, itlaftan zor kurtardığı kedisiyle, çevresinde başka tek bir insan olmadan yaşamayı sürdürmek için direnen yaşlı insanlar. Sonlarının ne olacağını bilmeden yanan reaktörü söndürmeye ve temizlemeye götürülen onbinlerce itfaiyeci ve asker. Radyasyon yanıkları yüzünden ve kemik iliği ortadan kalktığı için yavaş yavaş ölen kocasının başında bekleyen, bu yüzden karnındaki çocuğu da ölü doğan genç kadınlar. Kazanın gerçek boyutunu sonuna kadar gizleyen, halkın radyasyonun ne olduğunu bilmemesinden güç alıp iktidarlarını korumaya çalışan parti yöneticileri. Bu zor günlerde mi ülkemizi yalnız bırakacağız diye gönüllü olarak 1 Mayıs törenlerine katılan ve üzerlerine radyasyon yağan insanlar. Çernobil yakınlarında veya radyasyona bulanmış anne babalardan doğdukları için sakat, hastalıklı ve kuvvetsiz olan Çernobil çocukları.

Devlet yetkilileri gayet kötü bir yönetim gösterip kazayı gizlemeye çalışmış da olsalar; kazadan sonra radyasyona bulanmış hayvanların bile ucuz fiyata satılıp bütün ülkeye dağıtılmasından sorumlu olacak kadar dirayetsiz ve alçak da olsalar; santraldeki teknik elemanlar büyük bir hata yapıp çekirdek erimesine yol açmış da olsalar, Çernobil’in asıl sorumlusu onlar değil. Bu tek kazanın sorumlusu kim gibi görünürse görünsün, Çernobil’in gerçek sorumlusu, atomun çekirdeğinde uyuyan devasa büyüklükteki yıkıcı enerjiyi açığa çıkaran, bunu da zaten atom bombası üretebilmek için başarmış olan nükleer endüstri. Bu kazayla birlikte yalan makinesini çalıştıran da, yalanları radyasyondan da hızlı bir şekilde önce Sovyetler Birliği’ne, sonra bütün dünyaya yayan da yine nükleer endüstri.

Nükleer endüstri bir yere geliyorsa önce yalanla, çarpıtmayla, rüşvetle, göz boyamayla geliyor. Türkiye, neyse ki patlamaya hazır bir nükleer santrale sahip değil, ama Türkiye’ye de musallat olan nükleer endüstri Çernobil’den bu yana yalan üretmeyi burada da bir an bile bırakmadı. Bürokratından, politikacısına ve mühendisine kadar, tüm nükleerciler bu yalan sektörünün bir parçası. Enerji ihtiyaç tahminlerinden karmaşık teknik analizlere, sağlık istatistiklerinden atık yönetimi planlarına kadar bir yığın çarpıtılmış rakam ve veriden oluşan yalan bombardımanına karşı gerçeğin sesi gerçek insanların hikayelerinde duyuluyor.

Çernobil’den Sesler, nükleer endüstrinin yalanlarını, gerçek insanların gerçek acılarıyla altüst ediyor.”

 

(Yeşil Gazete)

Duyduk duymadık demeyin: Bisikletli Sahaf, Maçka Parkı’nda tohum paylaşımı yapacak

Bisikletli Sahaf’dan haber var!

Anadolu’nun çeşitli yerlerinden bisikletle topladıkları tohumları İstanbul’dakilerle paylaşma vaktinin geldiğini düşünen Bisikletli Sahaf ekibi, yani Filiz ve Rüzgar, 10 Ekim Cumartesi günü Maçka Parkı‘nda tohumlarını paylaşacak.

31

Filiz ve Rüzgar, Cumartesi günkü tohum paylaşım buluşmasını Bisikletli Sahaf facebook sayfasından şu şekilde aktarıyorlar;

Filiz ve Rüzgar, Maçka parkı'nda dağıtacakları tohumları Anadoluyu pedallayarak topladı
Filiz ve Rüzgar, Maçka Parkı’nda dağıtacakları tohumları Anadoluyu pedallayarak topladı

“Anadolu’ nun çeşitli yerlerinden bisikletle topladığımız tohumları İstanbul’ dakilerle paylaşma vakti geldi.Topladığımız tohumları, masalları ve bisikletle yolculuğumuzu merak eden herkesi 10 Ekim Cumartesi günü Maçka Parkı’ na bekleriz.

Cumartesi günü hem tohum takası yapacağız hem de bisikletle yaptığımız yolculukları, masalları ve tohumları konuşacağız.

Ayrıca yeni başlayacağımız bir proje ( TacizeYerYok) ile ilgili de görüşlerinizi merak ediyoruz. Cumartesi günü konuşuruz

Sevgiler,
filiz ve rüzgar”

Maçkı Parkı’nda bu haftasonu gerçekleşecek Tohum Paylaşımının facebook etkinlik sayfası için tklynz

Bisikletli Sahaf’ın yolculuk yazılarına ise buradan ulaşabilirsiniz

 

(Bisikletli Sahaf)

Nobel Kimya ödülü Mardinli Aziz Sancar’a

Çalışmalarını ABD’de sürdüren Mardin doğumlu genetik bilimci Prof. Dr. Aziz Sancar, bu yılki Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Sancar, ödülü İsveçli Tomas Lindahl ve ABD’li Paul Modrich ile paylaştı.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nin açıklamasına göre üç uzman, genetik alanında yaptıkları araştırmalardan ötürü ödüle layık görüldü. Araştırmacılar 850 bin euro değerindeki ödülü paylaşacak.

30

Nobel Kimya Ödülü geçen yıl yüksek çözünürlüklü görüntülemeye imkân veren mikroskop teknolojisini geliştiren Stefan Hell, Eric Betzig ve William Moerner isimli araştırmacılara verilmişti.

2015 Nobel ödüllerini kazananlar, bu hafta içinde duyuruluyor. Nobellerin açıklanmasına tıpla başlandı. İrlandalı William Campbell, Japon Satoshi Omura ile Çinli Youyou Tu’nun ödülü paylaştıkları açıklandı.

Temel parçacıklardan nötrinonun bir kütleye sahip olduğunu ortaya koyan araştırmacılar Takaaki Kajita ve Kanadalı Arthur McDonald Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü.

Yarın Edebiyat Ödülü’nün sahibi açıklanacak. Merakla beklenen Barış Ödülü ise cuma günü belli olacak. Pazartesi günü ise ekonomi ödülü duyurulacak.

Nobel Ödülleri, Alfred Nobel’in ölüm tarihi olan 10 Aralık’ta törenle sahiplerine sunulacak.

(Deutsche Welle Türkçe)

“Güneş Gönüllüsü” Alper Öktem, “Almanya’da enerji mücadelesini çatılarda kazandık”

Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı‘ının Almanya ayağındaki programı, Türkiye’de Karadeniz bölgesindeki çalıştaylarda ve sunum yapmış olan bölgelerindeki sorunlara çözüm bulma çabası içindeki sivil toplumun temsilcileriyle gazetecilerden oluşan 17 kişilik heyetin Almanya’daki enerji dönüşümü sürecini uzmanlarından dinlediği programın ikinci gününde ağırlıklı olarak rüzgar ve güneş enerji santrallerinin kurulum ve işletim süreçleri hakkındaki istişareleriyle devam ediyor.

Bugün itibariyle Almanya’da yaşayan ve Türkiye’deki enerji politikalarıyla ilgilenen bir taraftan nükleer santrallerin gerçeklerini anlatırken diğer taraftan yenilenebilir enerjilerden özellikle rüzgar ve güneş enerjilerinin yaygınlaştırılması için gönüllü emek veren , zaman zaman Yeşil Gazete’de de “Güneş Gönüllüsü”adıyla yazan Dr Alper Öktem‘in gerek çeviri gerekse bilgilerini paylaşmasıyla devam ediyor. Dr Alper Öktem’in buradaki görüşmelerin ayarlanmasında emeği büyük. Çalıştayın Almanya ayağının katılımcılarını sizlere Almanya programı tamamlandığında kendilerinin program hakkındaki fikirlerini de almış olarak sizlerle paylaşacağımız son gün tanıtmayı umuyoruz, önce

Almanya’daki enerji dönüşümünün özellikleri:

29
Westfalen Wind şirketinin Lackmann Halkla İlişkiler Sorumlusu Kerstin Haarmann ve “Güneş Gönüllüsü” Dr. Alper Öktem

Almanya’da kömür ve çeliğin başkenti sayılan Westfalya eyaletinde nasıl olmuş da rüzgar ve güneşle tanışılmış? Bu konuyu Westfalen Wind şirketinin Lackmann Halkla İlişkiler Sorumlusu Kerstin Haarmann şirketin Paderborn’daki işletme sahasında açıklıyor. Sadece Paderborn’da şirketin sahip olduğu 400 rüzgar gülü var.

Paderborn yıllık enerji tüketiminin yarısını yenilenebilir enerjilerle karşılayan bir şehir hatta gelecek 3-4 yıl içerisinde tüm enerjisinin yenilenebilir enerjilerden karşılanması planlanıyor. Bu kapsama burada hidroelektrik baraj ve biogaz enerji üretimleri dahil değil, esas odaklanılan enerji tipi rüzgar.

Haarmann rüzgar güllerinin tarlaların içerisine kurulmuş olduğu dikkat çekiyor ancak tarıma bir zararı yok çünkü çok az bir alan köylüden kiralanarak betonlaştırılmış . Bu, köylü için de ekonomik getirisi olan bir faaliyet. Zemin özelliğine bağlı olarak örneğin temeli 3 metre derinliğe kadar uzanan rüzgar gülünün temelinin çapı 18 metre olarak açıklanıyor. Haarmann, eski rüzgar güllerinin kısa olduğunu ancak yenilerin teknolojik geliştirmeler neticesinde 138 metre yüksekliğine getirildiğini söylüyor, bu son teknoloji rüzgar gülünün kanat uzunluğu da 82 metre . Bu şekilde bir rüzgar gülü yılda 5 milyon kilovat saat üretim yapıyor.

“Yurttaş Rüzgarı” kavramı

Köylere uzaklığının 600-1.000 metre olması öngörülen rüzgar güllerinin birbirlerine mesafesi ise 400 metre. Almanya’da rüzgar yatırımları rüzgar yatırımcılarının girişimlerinden ayrı bir de küçük sermayelerin katılımıyla oluşturuluyor.öÖneğin 800-1.000 ortaklı yatırımlar “Yurttaş Rüzgarı” kavramı baz alınarak gerçekleştirilmiş ki 1970’ler itibariyle 4 büyük tekel şirketinin gücünün azalıp kooperatiflerle enerjiye otonomi kazandırılması bir demokrasi başarısı sayılıyor.

Rüzgar santralinin kurulumunda yurttaşlık kavramından başka ekoloji kavramı da dikkate alınıyor. Örneğin Res’slerin (Rüzgar Enerjisi Santralleri) kurulması hakkında kuşların zarar görmemesi için yönetmelik var . Resler hakkındaki en büyük eleştirilerden biri gürültü ve kuşlar olduğu üzere bu ikisi için de gerekli ölçümler, hesaplamalar yapılarak bilimsel ve hukuki süreçler dikkate alınarak yatırımlar yapılıyor. Enerji kaybının yaşanmaması için kuzey denizine kurulan (offshore tip) reslere göre yine de tercih edilen yerleşim yerlerine daha yakın olan mikro resler ancak ihtilaf halinde örneğin çevre örgütlerinin itirazı halinde projeler mahkemeye taşınabiliyor.

Hangar 21

28
Çalıştayın ikinci gününden Biolog ve Avrupa Güneş enerjisi teknik uzmanı Sigrid Quisbrok sunum yapıyor, Hangar 21.

Program kapsamında öğleden sonra da heyet bir gün önce yenilenebilir enerji uzmanı Segler’in bilgilerini paylaştığı 2. Dünya savaşında uçak hangarı olan sonradan kültür merkezine çevrilen Hangar 21′de Almanya’nın güneş enerjisi yatırımları hakkında bilgi alıyor .

Buradaki sunumu yapan Biolog ve Avrupa Güneş enerjisi teknik uzmanı Sigrid Quisbrok. Almanya’da güneş enerjisi yatırımlarından 2020’de beklenen balarısını 2014’te yakalamış olması sektörün gelişime açık olduğunun göstergesi ki 2100 yılında güneş enerjisi yatırımlarının %100’e ulaşması bekleniyor.

“Biz Almanya’da enerji mücadelesini çatılarda kazandık”

Almanya’nın toplam %6lık enerjisini 1,5 milyon güneş paneli karşılıyor ki bu güneş yatırımı Türkiye’deki en az güneş alan yerlerin yatırımı kadar olabilir.  Dün aktardığımız haberde de belirtildiği gibi Türkiye yılda 1.700 saat güneş alan bir ülke olarak güneşten fazlasıyla faydalanabilir.

Güneş ve rüzgar enerjilerinin birlikte birbirlerini dengeleyebilecegi yatırımlar ise yenilenebilir enerjilerin daha da olumlu sonuçlarına işaret ediyor. Bu bağlamda idealin 1 güneş paneline karşılık bir rüzgar gülü olduğu düşünülebilir. Fakat Almanya’da güneş enerjisinin yükselişe geçmesinde en büyük pay nihai tüketicilerin üretici durumuna geçmesinde ki Dr Öktem süreci “Biz Almanya’da enerji mücadelesini çatılarda kazandık”diyerek çok güzel özetliyor.

Quisbrok’un hesaplarına göre 1 kişinin elektrik tüketimi 2.500 kilowatsaat , 15 cente bir başka üreticiden satın alıp 50 sente kendi ürettiğini dağıtım kanallarına sattığında bu işten ayrıca kazançlı çıkıyor. Öte yandan gelecekte elekriğin metan gazıyla birlikte kullanılmasıyla güneş enerjisinin ısınmada bile tercih edilebilir boyuta gelebileceği öngörülüyor.

 

Özel Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Mersin Kadın Platformu’ndan “Barış” çağrısı

Mersin Kadın Platformu’nun çağrısıyla 6 Ekim 2015 günü Saat: 18:30’da Forum AVM köprü altında “Barış” yazılı pankartları ve beyaz yemenilerine yazdıkları barış dilekleri ile toplanan kadınlar,”Barış” isteyen herkesi 10 Ekim 2015 Cumartesi günü Ankara’ya, “Büyük Barış Mitingi”ne çağırdı.

26

“Kadınlar savaş istemiyor”, “Sana savaş yaptırmayacağız” sloganları atarak Havuzbaşı’na yürüdüler. Havuzbaşı’nda  mumlarla barış işareti yapan kadınlar içerisinden Platform adına basın açıklamasını okuyan Havva Avcı;

“Tehlikeli ve zor bir süreçten geçiyoruz. Savaşın, çatışmaların şiddetin en ağır halini kadınlar olarak bizler yaşıyoruz. Çünkü savaş en çok biz kadınların canını yakıyor. (…) Hakikati arayan biz kadınlar sözümüzü ve eylemimizi birleştiriyoruz. Yaşadığımız bu Ortaçağ karanlığıyla mücadele etme için birlik ve beraberliğimizin şart olduğunu biliyoruz: Kadın, erkek, genç, yaşlı hepimiz demokrasi ve gerçek bir barış istiyoruz bu kadar açık ve yalın…” şeklinde konuştu.

27

Savaşın erkek egemen sistemin bir getirisi olduğunu vurgulayan Avcı ;

“Rahatsızlığı olan milyonlara sesleniyoruz. 10 Ekim 2015 Cumartesi günü ‘Savaşa inat, Barış hemen şimdi’  şiarı ile Ankara’da toplanıyoruz. Yüreği barıştan yana atan tüm kadınları aramızda görmek istiyoruz” şeklinde konuştu.

Basın açıklamasının ardından “Sana savaş yaptırmayacağız” sloganını atan kadınlar alkışlar ve zılgıtlarla dağıldılar.

 

Haber ve Fotoğraflar: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

 

İskenderun’dan termik sevdalısı Fransa’ya, “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!”

İskenderun’da yapılması planlanan Ada Termik Santrali‘nin aynı zamanda COP21 Paris İklim Zirvesinin de spornsoru olan Fransız Kamu firması olan Engie (Eski GDF Suez) tarafından inşaa edileceğinin öğrenilmesinin ardından İskenderun Çevre Koruma Derneği ile Türkiye’deki 36 STK, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’a hitaben “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu Fransa!” başlıklı ortak bir mektup gönderdi.

16

Aynı zamanda, Fransa’daki STK’lar eş zamanlı olarak şirketin genel merkezi önünde bir protesto etkinliği düzenlerken, İskenderun Çevre Koruma Derneği de İskenderun’da bir etkinlik organize etti. Bunun yanısıra Franmsız ve Türkiyeli ekolojistler bölgede yapılacak termik santyralimnn etkilerini içeren bir vaka analizi de yaptılar. “Engie: kömür telâşı / Türkiye’deki Ada Yumurtalık kömür santrali vakası” başlıklı analize Engie_Ada Yumurtalik Analiz  linki üzerinden ulaşabilirsiniz.

Fransız ekolojistler de eş zamanlı olarak Engie binası önünde eylemde
Fransız ekolojistler de eş zamanlı olarak Engie binası önünde eylemde

Fransa Cumhurbaşkanı’na İskenderun Çevre Koruma Derneği ile Türkiye’deki 36 STK tarafından gönderilen mektup ise şu şekilde;

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu Fransa!

17

İskenderun körfezinde kömürlü termik santral tehdidi sürüyor. Körfezde bulunan 3 termik santrale ek olarak 29 yeni santral  planlanıyor. Bu projelerden biri olan Ada Termik Santrali planları iklim değişikliği konusunda ülkelerin ne kadar ikiyüzlü davranabileceğini gözler önüne seriyor.

1320 MWlık kapasiteye sahip olması planlanan Ada Yumurtalık Termik Santrali projesinin arkasında Fransız kamu şirketi Engie (eski GDF-Suez) var. Birleşmiş Milletler Iklim değişikliği 21. Taraflar Konferansı’na (COP21) 80 günden kısa bir süre kalmışken, şirketin bu yeni yatırım planını şaşkınlıkla izliyoruz.

Fransa bir yandan Paris iklim zirvesine ev sahipliği yaparken diğer bir yandan 16 termik santrali bulunan Engie (eski GDF-Suez) COP21’e sponsor oluyor.

Bir yandan Fransa Cumhurbaşkanı Hollande her fırsatta iklim için mücadelenin öneminden söz ederken, diğer bir yandan Engie (eski GDF-Suez) iklimi tehdit eden kömür santralleri yatırımlarına devam ediyor.

CAN (İklim Eylem Ağı) Fransa, Friends of the Earth Fransa ve Oxfam Fransa ile beraber hazırlanmış olan “Engie’nin kömür telâşı: Türkiye’deki Ada Yumurtalık kömür santrali vakası” adlı analizi çelişkili durumu detayları ile ortaya koyuyor. 

Bu duruma ancak, Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu denir.

Yapılması halinde ithal kömürle çalışacak olan Ada Termik Santrali sadece iklim değişikliğini tetikleyen bir “iklim bombası” değildir, aynı zamanda Türkiye’nin en zengin kara ve deniz ekosistemlerine sahip ve özellikle de çok verimli tarım alanlarından biri olan tüm bölgeyi tehdit etmektedir. Bu termik santral 500,000 kişinin yaşam kalitesini etkileyecektir. 

Bu yüzden, Ada Termik Santrali projesi ve bölgedeki diğer termik santrali projeleri derhal iptal edilmelidir.

Fransız STK’lar  da Engie’ye “Ada Yatırımını İptal et” çağrısı yapıyor

CAN (İklim Eylem Ağı) Fransa, Friends of the Earth Fransa ve Oxfam Fransa da, İskenderun Çevre Koruma Derneği gibi bölgedeki gelişmeleri ve Engie (eski Suez)’nin kömür yatırımı planlarını endişe ile takip ediyor.

Fransız sivil toplum kuruluşları, Ada Termik Santrali Projesi’nin durdurulması için bugün (7 Ekim 2015) Paris’teki Engie (eski Suez) Genel Merkezi önünde bir araya geliyorlar. İskenderun’daki mücadelemize destek olmak ve Ada Termik Santrali projesini iptal ettirmek için bir etkinlik düzenliyorlar.

Hollande’a “Ada Yatırımını Durdur” Mektubu

Aynı zamanda, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’nin duruma müdahale etmesi için de çalışmalar yürütülüyor. İskenderun Çevre Koruma Derneği ve Türkiye’den Greenpeace Akdeniz, WWF, TEMA, Ekoloji Kollektifi’nin aralarında 35 ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşu ile beraber Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ye bugün mektup gönderiyoruz. “Fransa, eğer gerçekten iklim değişikliği konusunda samimi ise, Ada Termik Santrali Yatırımını durdurmalıdır” diyoruz.

İskenderun Çevre Koruma Derneği

 

(Yeşil Gazete)

Sivil Toplum Kuruluşları hava kirliliğine karşı, “Temiz Hava Hakkı Platformu”nda birleşti

Türkiye’de ve uluslaraslarası çapta sağlık ve doğa koruma alanlarında çalışan 18 Sivil Toplum Kuruluşu, “Temiz Hava Hakkı Platformu oluşumunu kurdu. Platform, kömürlü termik santrallerin halk ve çevre sağlığı üzerindeki etkilerini izleyerek, temiz hava hakkının ve halk sağlığının korunması için çalışacak.

Doğa koruma ve sağlık alanlarında çalışan 18 Sivil Toplum Kuruluşu Türkiye’de hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden biri olan kömürlü termik santraller başta olmak üzere havayı kirleterek, halk ve çevre sağlığını tehdit eden unsurlara dikkat çekmek için “Temiz Hava Hakkı Platformu” oluşumunu kurdu. Türkiye’de her yıl binlerce insanın hava kirliliğine bağlı nedenlerle hayatını kaybettiğini vurgulayan Temiz Hava Hakkı Platformu, bu kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan kömürlü termik santrallere karşı çalışmalar yürüteceklerini açıkladı.

12

Platformu oluşturan dernekler Çevre için Hekimler Derneği, Greenpeace Akdeniz, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları Derneği (İMUD), Pratisyen Hekimlik Derneği, Türk Nöroloji Derneği, TEMA Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA Vakfı), Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Toraks Derneği (TTD), Yeşil Barış Hukuk Derneği, Yeşil Düşünce Derneği,ve Yuva Derneği.

Temiz Hava Hakkı Platformu üyesi Toraks Derneği adına Doç Dr. Haluk Çalışır, “Hava kirliliği, sigara kadar sağlığa zarar vermektedir. Çok sayıda insan, hastalıklarının gerçek nedeninin hava kirliliği olduğunu bilmeden hastalanmakta ya da yaşamını yitirmektedir. Ülkemizde her yıl 2879’u kömürlü termik santral kaynaklı olmak üzere yaklaşık 29 000 insan, hava kirliliği nedeniyle yaşamlarını kaybetmektedirler. Kömürlü termik santrallerden çevreye yayılan parçacık maddeler yüzlerce kilometre uzaklarda bile hastalıklara neden olabilmektedir. Bu nedenle kömürlü termik santraller en temel insan hakkı olan temiz hava soluma hakkını ihlal etmektedir. Toraks Derneği hava kirliliğinin giderek toplumun sağlığını daha fazla tehdit ettiğinin bilinci ile yapılması planlanan 80 yeni kömürlü termik santralini önemli bir sağlık tehdidi olarak görmektedir.” dedi.

11

Dünyada her yıl 3,7 milyon erken ölümün arkasında hava kirliliği ve kömürlü termik santraller var.

Temiz Hava Hakkı Platformu, Türkiye’de faaliyette olan 22 kömürlü termik santralin, yaydığı parçacık madde, sülfür dioksit, nitrojen oksit, ağır metal ve kalıcı organik kirletici salımları ile hava kirliliğinin ana nedenlerinden biri olduğunun altını çizdi.

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği adına konuşan Doç Dr. Çiğdem Çağlayan, “Türkiye’de hava kirliliği limitleri, Dünya Sağlık Örgütü’nün tespit ettiği limitlerin üzerindedir..Türkiyenin enerji politikaları hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden biri olan termik santrallerin yeni yapilacaklarla birlikte hava kirliliginin artmasina neden olmakta ve halk sagligini tehdit etmektedir. Hava kirliliği bugün en önemli sağlık gündemini oluşturmaktadır.”dedi.

Platformun üyesi olan Türk Tabipleri Birliği adına konuşan Doç. Dr. Gamze Varol ise; ”Türkiye’de ilk kez temiz hava hakkı alanında araştırma ve çalışmalar yapmak için sağlık ve çevre kurumları bir araya geldi. Ciddi boyutlara ulaşan hava kirliliği her geçen gün halk sağlığını daha farklı boyutlarda tehdit eder halde karşımıza çıkıyor. Bu nedenle, Temiz Hava Hakkı Platformu’nun hak temelli mücadelesinin çok önemli.” olduğunun altını çizdi.

Hava kirliliği kalp, akciğer ve solunum yollarını etkileyerek  akciğer kanseri, mesane kanseri, felç, iskemik kalp hastalıkları, kalp krizleri, kalp yetmezliği,  kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve astım gibi hastalıklara sebep oluyor. Çocukların sık solunum yolları enfeksiyonu geçirmesine, akciğer gelişimlerinin yetersiz olmasına neden olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) araştırmalarına göre çevresel hava kirliliği 2012 yılında 3,7 milyon kişinin erken ölümüne sebep oldu ve en büyük çevresel sağlık tehdidi olarak listelendi.

Kömürlü termik santraller trafik kazalarından daha çok can alıyor.

Greenpeace Akdeniz’in “Sessiz Katil” raporunun bulguları(1), Türkiye’de 2010 yılında kömürlü termik santrallerin yarattığı hava kirliliğinin insan ömrünü yaklaşık 10 yıl kısalttığı ve aynı yıl Türkiye’de kömürlü termik santrallerin yarattığı hava kirliliğinden kaynaklı ölümlerin, trafik kazalarında yaşanan can kayıplarının yaklaşık 2 katı olduğunu ortaya koyuyor.

Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in Ödenmeyen Sağlık Faturası(2) başlıklı 2015 yılındaki çalışmasına göre ise Türkiye’de kömürlü termik santraller her yıl 2,9- 3,6 milyar Avro arasında sağlık maliyetine neden oluyor. Kömürlü termik santraller nedeniyle her yıl 2879 erken ölüm, 637.643 iş günü kaybı, 3823 yeni kronik bronşit vakası yaşanıyor.

Kömüre dayalı elektrik üretimi endişe verici

Türkiye’de kömüre bağlı elektrik üretiminin, 2009-2012 arasında yüzde 40 artış gösterdiğini, faaliyette olan 22 kömürlü termik santral bulunduğunu ve kömürden üretilen elektriğin payının arttırılmasının 2012 yılından itibaren ulusal strateji olarak belirlendiğini hatırlatan Platform,  toplam kömürlü termik santral sayısının 80’e çıkarılmasının halk ve çevre sağlığı açısından bir felakete yol açabileceğini belirtti. Türkiye’nin sağlık hedefleri kapsamında 2018 yılı için, “Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmelik Taslağı”na göre hava kalitesi kirlilik parametrelerinin Avrupa Birliği sınır değerlerine uyarlanması hedeflenmekte iken, kömür yakıtlı termik santral planları ile bu hedeflerin birbiri ile çelişkili olduğuna dikkat çekildi.

Kömürlü termik santraller bir yanda hava kirliliği ile insan sağlığını tehdit edip yeni maliyetler yaratırken; diğer bir yanda küresel iklim değişikliğinin arkasındaki en büyük sebep olarak öne çıkmaktadır. Enerji üretimi kaynaklı CO2, 2013 yılında iklim değişikliğinin tetikçisi küresel sera gazı emisyonlarının %67,8’ini oluşturdu .Kömürlü termik santrallere bağlı hava kirliliğindeki azaltım ayrıca insan ve ekosistem varlığını tehdit eden iklim değişikliği ile mücadeleyi de sağlayacak.

 

(Yeşil Gazete)

WWF-Türkiye ve Sabancı Üniversitesi’nden “Türkiye için Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri” raporu

“Türkiye için Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri” raporu, Türkiye’nin ekonomik büyümesini devam ettirerek sera gazı emisyonlarını azaltabileceğini ortaya koyuyor. 

WWF-Türkiye ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi işbirliğiyle hazırlanan “Türkiye için Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri” raporu, Türkiye’nin karbon emisyonlarını azaltabileceğini, bunu yaparken ise ekonomik büyümenin devamının mümkün olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre, emisyon azaltım politikalarının uygulanmasında gecikilmesi halinde, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede üzerine düşen katkıyı yerine getirmesi için “eksi” büyüme oranlarına katlanması gerekebilir.  

9

Türkiye, iklim değişikliğine yol açan sera gazı emisyonları konusunda tarihsel ve güncel olarak en büyük kirleticiler arasında yer almıyor. Ancak 1990’dan bu yana sera gazı emisyonlarını yüzde 110,4 oranında artırdı. 30 Eylül 2015 tarihinde BM’ye sunulan ulusal katkı metnine[1] (INDC) göre bu artışın hızlanarak devam ettirilmesi öngörülüyor. 

WWF-Türkiye ve İstanbul Politikalar Merkezi işbirliğiyle, Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erinç Yeldan ve ODTÜ’den Doç. Dr. Ebru Voyvoda tarafından gerçekleştirilen analiz, Türkiye için başka bir seçeneğin olduğunu ortaya koyuyor ve üç kritik soruya cevap arıyor: 

1. Türkiye’nin 2°C hedefi kapsamında belirlemesi gereken emisyon azaltım hedefi ne olabilir?

2. Gerekli emisyon azaltımını gerçekleştirebilmek için nasıl bir politikalar paketi uygulanabilir?

3. Söz konusu politikaların makroekonomik göstergeler üzerinde nasıl bir etkisi olabilir? Bunları uygulamanın ve uygulamamanın maliyeti nedir?

 Türkiye 2030 yılında karbon emisyonlarını, yüksek büyüme tahminleri içeren senaryoya göre yüzde 40, gerçekçi büyüme tahminine dayanan senaryoya göre ise yüzde 23 oranında azaltabilir. Bu sayede, ekonominin karbon emisyonu yoğunluğunda da (yıllık CO2 emisyonu/GSYH) yüzde 20 oranında bir düşüş sağlamak mümkün. 

Senaryoları tasarlarken yapılan varsayımların önemine dikkat çeken Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı Dr. Ümit Şahin, “Türkiye ulusal katkı beyanında sera gazı emisyonlarında artıştan azaltım hedefi belirledi. Benzer yolu izleyen ülkelerin katkıları değerlendirilirken, referans senaryoların ne derece gerçekçi olduğunun göz önüne alınması gerekiyor. Bu analiz ile Türkiye’nin resmi ulusal katkı beyanı arasındaki temel farklardan birisi bu. Raporda gerçekçi büyüme tahminlerine dayandırdığımız, emisyon azaltımına ilişkin herhangi bir ek politika önlemi öngörmeyen senaryo[2] çerçevesinde 2030 yılında ulaşılacak emisyonların, Türkiye’nin emisyon azaltım taahhütünün yüzde 15 altında olabileceğini görüyoruz. Bu, Türkiye’nin ulusal katkı beyanının gerçekçi varsayımlara dayandırılmadığı anlamına gelebilir” dedi. Şahin, “Ülkelerin emisyon azaltımı hedeflerini bilimsel çalışmalarla belirlemeleri ve gerekli politika araçlarının ekonomi üzerindeki etkilerini ölçmeleri son derece önemli. Bu çalışmalarda ilgili bütün tarafların, kamu kurum ve kuruluşlarının, akademisyenlerin ve uzmanların, iş çevrelerinin ve sivil toplumun katkısının alınması da hayati önem taşıyor. Ancak farklı yöntemlerle yapılan çok sayıda analizden gerekli sonuçların süzülmesi yoluyla yaratıcı, gerçekçi, uygulanabilir ve işe yarar politikaların benimsenmesi mümkün olabilir” diye ekledi. 

Türkiye için Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları raporu, başka noktalarda da Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e sunduğu ulusal katkı beyanından ayrılıyor. Türkiye’nin ulusal katkısında, 2030 yılına kadar sera gazı emisyon artışının, emisyon azaltım senaryosu altında bile 1990-2013 dönemine göre yüzde 25 oranında hızlanarak devam edeceği belirtiliyor. Bu, 2030 yılına gelindiğinde kişi başına düşen emisyonların Japonya, Almanya, İngiltere ve Avrupa Birliği ortalamasını aşacağı anlamına geliyor. Araştırmaya göre ise, Türkiye’nin 2°C hedefi içinde payına düşen sorumluluğu yerine getirebilmesi için yıllık CO2 emisyonlarının 2020’ye kadar 390 MtCO2 düzeyinde zirve noktaya ulaşması, bu tarihten sonra da kademeli bir düşüşle, 2030 yılında 340 MtCO2 seviyesine (2010 yılı değerine) geri çekilmesi gerekiyor. 

10

Bu doğrultuda bir dönüşümün başlatılması için raporda “İklim Politikası Paketi” adı verilen senaryo altında üç politika tedbiri tanımlanıyor: (i) Karbon vergisi toplanması; (ii) Bu vergilerin yenilenebilir yatırım fonu vasıtasıyla yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretmek için kullanılması; (iii) Enerji verimliliğinde teknolojik gelişme ve piyasa şartlarına bağlı artışlar. Bulgular, bu emisyon azaltımı tedbirlerinin yenilenebilir enerji kaynaklarının payının fosil yakıtlar aleyhine artırılmasını mümkün kılabileceğini ortaya koyuyor. Bu değişim ile referans senaryoya göre karbon emisyonlarında yüzde 23, kömür ithalatında yüzde 25, doğal gaz ithalatında ise yüzde 35 oranında düşüş sağlanacağı öngörülüyor. 

Böyle bir dönüşümün ve kazanımların bir maliyeti var. Analiz sonuçlarına göre, 2020’ye kadar olan dönemde GSYH artışının yüzde 4 yerine yüzde 3,3 düzeyinde gerçekleşeceği öngörülüyor. Ancak 2025 yılından sonra senaryolar arasındaki büyüme hızları arasındaki fark azalarak 2030 yılında yok oluyor. 

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman, “Emisyon azaltım politikalarının hemen devreye girmesiyle milli gelirin artış hızında bir miktar düşüş yaşansa da, ekonomik büyümeyi muhafaza etmek mümkün. Bu da “yeşil büyüme” yaklaşımının Türkiye için de geçerli ve uygulanabilir olduğu şeklinde yorumlanabilir” dedi. 

Analiz sonuçlarına göre İklim Politikası Paketi’nde yer alan araçlar, 2020 yılına kadar emisyon seyrini 2°C hedefiyle paralel bir yörüngede tutmak için yeterli. Hedefi tam olarak yakalayabilmek için endüstri, ulaştırma, atık yönetimi ve enerji verimliliği gibi alanlarda sektörel analiz ve çalışmaların yapılması, emisyon azaltım potansiyelinin yakalanması gerekiyor.  Zamanlama çok kritik. Analiz, emisyon azaltım önlemlerinin uygulanmasının ertelenmesi halinde, Türkiye’nin 2°C hedefi çerçevesindeki sorumluluğunu yerine getirmek için 2024 yılından sonra “eksi” büyüme oranlarına katlanmak zorunda kalabileceğini ortaya koyuyor.  

Türkiye’nin bir rol ayrımında olduğunu belirten ve Türkiye’nin önündeki fırsatların altını çizen WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Bayar, “Bu analiz, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi için derhal harekete geçmesi gerektiğini gösteriyor. Yaklaşık 40 gün sonra düzenlenecek ve Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı G20 Zirvesi, bunun ilk adımı olabilir. G20’den ve ülkemizden iki beklentimiz var. Birincisi, Paris’teki iklim zirvesine güçlü bir mesajın iletilmesi. 2050 yılında %100 yenilenebilir enerjiye geçiş hedefi, oldukça kuvvetli bir niyet beyanı olabilir. İkinci beklentimiz ise, Türkiye’nin gerek G20 içinde, gerekse ülke içinde fosil yakıt teşviklerine son verilmesi için gerekli adımları atması. Bunlar, hem enerji altyapısında dönüşüm, hem de enerji piyasalarının etkinlik ve sürdürülebilirliğinin  sağlanması için kritik adımlar” dedi.

“Türkiye için Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri” raporuna bu link üzerinden erişim mümkün. 

(Yeşil Gazete)

Çanakkale’nin termik santrallere itirazı var

TEMA Vakfı, Çanakkale’de yapılması planlanan Biga Termik Santrali’ne resmi itiraz hakkını kullanmak isteyenleri 8 Ekim’e kadar itiraz dilekçesi ile Çanakkale İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne başvurmaya davet etti. Çanakkale’de yapılması planlanan Biga Termik Santrali’nin çevresel etki değerlendirme raporunun (ÇED) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yakın bir zamanda onaylanması bekleniyor. Bu onay verildiği takdirde termik santral projesinin gerçekleşmesi için gerekli en önemli adım tamamlanmış olacak.

8

2012’nin kömür yılı ilan edilmesinin ardından kömür madenciliği ve kömürlü termik santraller konusunda çalışmalar hızlandı. Bu kapsamda kömür yatırımları için odağa alınan Çanakkale’de hali hazırda çalışan 3, inşa halinde ise 1 termik santral bulunuyor. ÇED sürecinde sona yaklaşılan Biga Termik Santrali’nin de içlerinde bulunduğu bölgede 12 yeni kömür santralinin yapılması planlanıyor.

Kömürlü termik santraller yaşamı tehdit ediyor

Kömürlü termik santraller en büyük hava kirliliği kaynağı ve hava kirliliği kalp, akciğer ve solunum yollarını etkileyerek akciğer kanseri, mesane kanseri, felç, KOAH ve astım gibi hastalıklara neden oluyor. Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in yaptığı çalışmaya göre kömürlü termik santrallerden kaynaklanan hava kirliliği Türkiye’ye bugüne kadar her yıl 2,9 – 3,6 milyar USD arasında sağlık maliyetine neden oldu. Türkiye’deki mevcut kömürlü termik santraller nedeniyle her yıl 2.879 erken ölüm, 637.643 iş günü kaybı, 3.823 yeni kronik bronşit vakası yaşandı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre termik santrallerden kaynaklanan atığın sadece %65’i kül barajında depolanabiliyor. Geri kalanı rüzgarla uçuşup toprağa, suya ve gıda zincirine karışarak hem ekosisteme hem de insan sağlığına zarar veriyor. Çünkü termik santrallerin atıkları kül ve cüruf, ağır metal içeriyor.

80’e yakın Termik Santral projesi geleceğimizi tehdit ediyor

Türkiye iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölge olan Akdeniz Havzası’nda yer alıyor. İklim değişikliğinin en büyük nedeni ise kömürlü termik santrallerden kaynaklanan sera gazı emisyonları. TÜİK verilerine göre, 2013 yılında sera gazı emisyonları içinde en büyük payı %67,8 ile enerji kaynaklı emisyonlar oluşturuyor. Uluslararası Enerji Ajansı tarafından iklim değişikliği ile mücadele için dünyadaki mevcut kömür rezervlerinin %82’sinin yer altında bırakılması gerektiği kabul edilirken, yenilenebilir

Türkiye’de bugün başta Çanakkale, Adana ve Zonguldak’ta olmak üzere 80’e yakın kömürlü termik santral projesi bulunuyor. Bu planların, gerçekleşmesi durumunda, iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarının artmasıyla birlikte sağlık, işgücü, tarımsal verim kaybı gibi ciddi maliyetleri olacak. Mevcut eğilim değişmezse Türkiye’de 2030 itibarıyla, iklim değişikliğinden kaynaklı güneydoğu ve doğu bölgelerinde %20 ile %40 arasında, iç ve batı bölgelerinde ise %40’ı aşan oranlarda su stresi yaşanacağı öngörülüyor.

 

(Yeşil Gazete)