“Tanrım özellikle sana en temiz ve güvenilir enerji kaynağı, nükleer enerji için minnettarız, güneş enerjisi hariç, o fantastik ve boş bir hayal.” Homer Simpson, The Simpsons
The Simpsons isimli çizgi dizinin baba rolündeki karakteri Homer Simpsons’ın yukarıdaki sözü ülkemizde karar alıcıların enerji üretimi kaynaklarına bakış açısını yansıtmaktadır. Türkiye gibi çok çeşitli enerji üretim kaynağı potansiyeli olan bir ülkeye, dünyanın terk etmeye başladığı nükleer enerjiyi tam üç santralle taşıma planları yapmayı ancak Homer Simpson açıklayabilir zaten.
Geçtiğimiz günlerde 14 Ekim 2015 tarihli Hürriyet gazetesi haberinde, halk tarafından seçilerek göreve getirilmemiş geçici hükümetin, geçiciEnerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun’un “3. nükleer santral için Kırklareli İğneada bölgesinde arkadaşlarımız yoğunlaşıyorlar. Muhtemelen 3. santrali de orada kurmak niyetindeyiz” ifadesi yer aldı. Ardından 15 Ekim 2015 tarihli Evrensel gazetesi haberinde ise yine geçici hükümetin Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun ‘Çok yıllar önce, belki 10- 20 yıl önce Türkiye’de 3 şehirde nükleer santral yapılması konusunda bir çalışma yapıldı. Birisi Sinop, birisi Akkuyu, birisi de İğneada. Şu anda Sinop ve Akkuyu’da nükleer santral yapılıyor ve yapılacak. İğneada’yla ilgili bir çalışma ve başvuru yok’ ifadesi yer aldı. Bir geçici hükümet demeç sorunsalı ile karşı karşıya kalmaktayız anlaşılan.
Türkiye’nin radyoaktif hayalleri aslında ilk 1968 yılında ilk fizibilite raporlarıyla başlamış ve ardından 1976’da Akkuyu’nun yer olarak seçilmesi ile netleşmiştir. Fakat 70’lerin sonunda mali konulardaki anlaşmazlıklar sebebi ile nükleer rafa kaldırılmıştır. 1982 yılında Atom Enerjisi Komisyonu Genel Sekreterliği’nin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) dönüşmesi ile birlikte nükleer enerji tekrar gündeme geldi. Hatta dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren üç nükleer santral kurulacağına dair açıklamalar yaptı ve Kanadalı temsilcilerle ön protokoller dahi imzalandı fakat yine mali sorunlar ve 1986 yılında Çernobil’de gerçekleşen elim kazadan sonra nükleer tekrar rafa kaldırıldı. 1987 yılında Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, Çernobil’den taşınan radyoaktivite ile kirlendiği öne sürülen fındık ve çayın ne kadar temiz olduğunu kanıtlamak için kameralar önünde çay içti. Türk Tabipleri Birliği’nin 2006 yılında yayımlanan Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser isimli raporu açıkça gösteriyor ki, Karadeniz Bölgesinde, Çernobil’den sonra radyasyona bağlı olarak görülen kanser vakalarında artış gözlenmiştir. Aynı dönemlerde Avrupa’da birçok ülkede halk radyoaktivite kirliliğine maruz kalma ihtimali olan ürünleri tüketmekten kaçınmış, bu da piyasaları etkilemiştir. 90’larda ise Güney Koreli ortaklarla birtakım girişimler olmuş fakat tekrardan nükleer tozlu raflardaki yerine dönmüştü. 2005 yılında Elektrik Üretim A.Ş. ve TAEK’nin resmen bu projelere bütçe ayırması ile nükleer enerji raflardan proje masalarına terfi etti. 2007 yılında çıkarılmak istenen Nükleer Enerji Yasası ise dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından denetim ve söküm masraflarındaki şeffaf olmayan ibareler sebebi ile veto edildi.
2011 yılında Japonya’da Fukuşima Nükleer Santrali’nde deprem ve tsunami sonrasında karmaşık bir dizi kaza meydana geldi. Reaktörlerde yaşanan erimeler neticesinde radyoaktif madde sızıntısı yaşandı. Bu radyoaktivite ekolojik dolaşım ile havanın ve suyun dolaşabildiği en uzak noktalara ulaştı. Tokyo şehrinin içme suyunda radyasyona rastlandığına dair birçok haber okuduk, hatta bu radyasyonun İzlanda’ya dahi ulaştığına dair haberler de okuduk. Son günlerde de Japon balıkçıların yakaladığı tuhaf deniz canlılarına ilişkin haberler okumaktayız. Gerçi Japon hükümet sözcüsü Yasuhiro Sonoda, tıpkı Türk Bakan Aral gibi, iki reaktörün birikinti suyundan alınan örneklerini kameralar önünde içmiş de olsa artık kaza sırasında alanda çalışma yapan Japon işçilerde kanser vakalarının gözlendiğini okumaktayız.
Geçtiğimiz Nisan ayında ülke çok ilginç bir temel atma törenine sahne oldu. Bilinen adı ile Rus ROSATOM ve Türkiye Hükümeti birlikte santralin ana yapılarının değil de deniz yapıları ve limanının temelini atıldı. Hâlâ finansman için nasıl kaynak bulunacağı kesinleşmemiş Akkuyu Nükleer Santrali Projesi’nin tramvaylarca akıp geçen reklam afişlerine maruz kaldık özellikle 7 Haziran seçimleri öncesi. Zira Dünya Bankası geçtiğimiz yıl Fukuşima’nın etkisi ile olsa gerek nükleeri finanse etmeyeceğini kesinlikle bildirdi. Fakat Dünya Bankası gibi uluslararası para fonlarının ülkelere verdiği krediler ülke içine yerel bankalara aktarıldıktan sonra müşteri gizliliği gibi ilginç sebeplerle takip edilememekte.
Sinop Nükleer Enerji Santrali’nin ise yine sicili pek temiz olmayan Japon yatırımcılarla 2017 yılında yapılmaya başlanacağı bildirilmiştir. Dünyanın tüm nükleer kaza konusunda tecrübeli ülkenin yatırımcıları ile anlaşacağız gibi gözükmekte.
Enerji marketi, uluslararası ilişkilerle iç içe geçmiş çok fazla çalkantının yaşandığı zorlu bir market. Elbette tüm ülkeler bir diğerine bağımlı olmadan kendi kaynakları ile var olmak hatta bu kaynakları pazarlamak istemekte. Türkiye’nin dışa bağımlı olmayan enerji talebi de yerindedir. Fakat bunun için sunulan çözümler, çözüm olmaktan çok dışa bağımlılığı ve mali problemleri derinleştirecek büyük yüklerdir. Örneğin nükleerin yatırımcısından, operatörüne Türkiye’yi gayet dışa bağımlı hale getirecek olduğu aşikârdır. Son günlerin moda deyişi ile nükleer enerji ne yerlidir ne millidir. Üstelik devasa ve merkeziyetçi olduğu için dağıtımı masraflıdır ve enerjiye ulaşım ihtiyacını karşılayabilecek durumda değildir. Nükleer atıkların nasıl yönetileceği ise fizikteki ve matematikteki çözülmemiş meşhur sorular gibidir. Nükleer hem şimdiki neslin hiç kullanamayacağı bir enerjinin vergilerini ödemesi hem de gelecek nesillerin hiç kullanamadığı enerjinin sökümünün maliyetini karşılamak için vergi ödemesi sebebi ile de kuşlaklar arası bir adaletsizlik sebebidir. Risk konusunda ise diyecek bir şey yok aslında. Böyle korkunç bir risk, ihtimali ne derece düşük olursa olsun etik olarak alınmamalı zaten. Bir matematik sorunundan değil yüz binlerce insanın hayatından nesiller boyu devam edecek bir felaketten dem vurmaktayız.
Radyoaktivite Nobel Ödüllü kadın bilim insanı Marie Curie’nin radyoloji bilimini kurarak, sağlıkta, teknolojide, uzay bilimlerinde kullanılması ile bize hediyesi olarak kalsa. Uranyum hiç zenginleşmese… Nükleer karıştı ulusal ve uluslararası hareketlere bakınca, belli ki halk fantastik radyoaktif hayalleri paylaşmak istemiyor. Bu sebeple enerjide şirketlerin değil halkın yararına olacak, adaletsizlik sorunu yaratmayacak, herkesin ulaşabildiği, temiz, yenilenebilir, doğaya yıkım getirmeyecek çözümler sunmak gerek. Zaten sorun atomun parçalanmasında değil de insanların fikirlerinin değişmesinde değil mi?
10 Ekim’de Ankara’da Barış mitinginde patlayan iki ayrı canlı bomba 100’ün üzerinde barış yanlısı yurttaşımızın ölümüne 200’e yakın yurttaşımızın da yaralanmasına neden oldu. Ortadoğu tipi bu korkunç katliamdan bedensel yaralanma olmadan kurtulanların ise ruhlarında derin yara açıldı.
Başlatılan soruşturmada canlı bombaların kimlikleri ile onlara yardım edenler büyük oranda belirlendi, soruşturma devam ediyor. Suçu işleyen, yardım eden, azmettiren gerçek kişi faillerin yanı sıra devletin istihbarat ve emniyet örgütlerinin sorumluluğu da ilk günden beri tartışılıyor.
Kanlı katliamdan kaynaklanan sorumluluğun bir kaç boyutu var, siyasi sorumluluk, idari ve cezai sorumluluk, zararın giderimi sorumluluğu. Siyasi sorumluluğun işbaşındaki hükümete ait olduğu konusunda bir tereddüt yok, bunun cezasını 1 Kasım seçiminde seçmen kesecek. Kamu görevlilerinin katliamı önlememek ya da kolaylaştırmaktan doğan sorumluluklarının tespit edilmesi ve gereken disiplin ve ceza soruşturmaların açılması bugün için zor gözüküyor, ileride açılabilir, açılmalı. Uğranılan zararın giderilmesi meselesi, yani hukuki sorumluluk ortada duruyor, yüklü hastane masraflarının sosyal güvenliği olmayan yaralılardan istenmeye başlanması devletin hukuki sorumluluğunu güncel hale getirdi.
Sosyal Risk İlkesi
Devletin hukuki sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda, idare ile bireyler arasında bireyler zararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin uğradığı maddi zararlar yanında manevi zararların da idarece tazmin edilmesini sağlayan bir kurumdur. Anayasa’nın devletin niteliğini “Sosyal Hukuk Devleti” devleti olarak tanımlayan 2.maddesi, idarenin her türlü eylem ve işleminin yargı denetimde olduğu ve bu eylem ve işlemlerinden doğan zararı devletin ödemekle yükümlü olduğuna ilişkin 125.maddesi hukuki sorumluluğun anayasal dayanaklarını oluşturuyor. Kural olarak yürütülen kamu hizmetiyle nedensellik bağı olan zararlar hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilir. Bunun yanında, idare hukukunda devletin önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği zararları da nedensellik bağı aranmadan tazmin etmesi gerektiği kabul edilmiştir. Bilimsel ve yargısal içtihatlarda buna kollektif sorumluluk anlayışına dayalı “sosyal risk” ilkesi denmektedir.
Sözün özü, devletin kusuru olmasa da 10 Ekim Ankara Katliamı sonucunda ölenlerin mirasçıları, yaralananlar ve diğer zarar görenler, devletten zararlarının giderilmesini isteyebilirler. Bunun iki yolu vardır, bir tanesi 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanun’a dayanarak 10 Ekim’den itibaren 60 gün içinde Ankara Valiliği’ne başvurmaktır. Valilikte oluşturulan komisyonun belirlediği tazminat miktarında sulh olunursa maddi zararlar bu şekilde karşılanabilir. Bir diğer yol ise 10 Ekim’den itibaren bir yıl içinde İçişleri Bakanlığı’ndan uğranılan maddi ve manevi zararların tazmini istenebilir, Bakanlığın açıkça ya da 60 gün sessiz kalarak zımnen başvuruyu reddetmesi halinde 60 günlük dava açma süresi içinde Ankara İdare Mahkemesi’nde açılacak tam yargı davasıdır. Bu şekilde ölenlerin mirasçıları ölümden doğan cismani zararları ile destekten yoksun kalmadan doğan zararlarının giderimi için maddi ve manevi tazminat, yaralananlar ise her türlü tedavi gideri, tedavide geçen sürede uğranılan işgücü kaybını giderecek maddi tazminat ile çekilen acı ve ızdırap nedeniyle manevi tazminat isteyebilirler. Olayda bedenen sağlığı bozulmasa da ruh sağlığı bozulanlar da tazminat isteyebilirler.
Bu hukuki yolların yanı sıra 1 Kasım’da oluşacak Meclisin çıkartacağı “10 Ekim Ankara Katliamı Mağdurlarının Zararlarının Karşılanması Hakkında Kanun” başlıklı özel bir yasayla zararların daha kolay giderilmesi, yaraların daha çabuk sarılması sağlanabilir. Bu yasama faaliyetinin katliamın unutulmamasına önemli katkısı olacağı gibi kacak yasa yeni Meclisin en anlamlı başsağlığı ve geçmiş olsun mesajı olacaktır
“Kerbela’dan bugüne ‘zulme lanet, ölene rahmet’ diyerek yas tuttuklarımıza bir yenisi daha eklendi...” -alıntı-
Dilek Doğan gitti.
*
25 yaşındaki gencecik bedeni dayanmadı. Kalbi durdu, beyni bir daha ödem yaptı. Aldığı kurşun yaraları iflah olmadı. Hastane önünde bekleyen bir avuç insanla, dua edebilen başka bir avuç insanın dilekleri gerçek olmadı. Ailesi hastane önünde ne zaman durumuyla ilgili basın açıklaması yapmaya çalışsa, polis saldırdı.
Neden? Çünkü Dilek’i kendi evinde, ailesinin gözleri önünde polis vurdu. “Ankara’da arkadaşlarımız öldü. Sizin ayaklarınız kanlı. Evimizi kirletmeyin, galoş giyin” demiş polise vurulmadan önce.
Dilek’i polis, “galoş giyin” dediği için değil, Alevi, Kürt ve ‘öteki’ olduğu için vurdu. Evinde. Bu gerçeği algılayabilir misiniz? Annesi acıdan mecalsiz haldeyken hastane önünde polisin gazını yedikten sonra, “çocuğuma bombacı, terörist demesinler, evimde ayağımın dibine düştü çocuğum” dedi.
Bir annenin daha ahını aldılar, yeter mi?
Dilek de öldü. Öldü demek de doğru değil, çünkü kendiliğinden veya kazayla değil, “emri ben verdim” ile “zalimin yanında olacağız” diyenlerin polisi öldürdü Dilek’i. Siz hiç yargılanıp ağır ceza alan polis gördünüz mü bu ülkede? Dilek’i vuran polisin namı almış çürümüş, eski işkenceci diye… Yetmedi sokakta öldürdükleri çocuklar, tecrübeli katliamcıları evlere kadar gönderiyorlar artık.
*
Hayatımız “#…..ölümsüzdür” sloganından ibaret oldu, kaç isim daha yazacağız böyle? Yalan işte. Kimse ölümsüz değil. Anasına, abisine, babasına anlatsanıza? Berkin’in, Ali İsmail’in….Ceylan Önkol’un anasına hiç anlatamadığımız gibi. Ölüm acısı listemiz öyle uzun ki… Gün be gün yeni isimler eklediğimiz, sonu bilinmeyen liste.
Başbakan Davutoğlu Dilek’in öldüğü gün “Nişantaşı’ndan Kandil’e terör köprüsü kuruyorlar” diyordu.
Köprü lazım değil, sizin polisler evinde öldürüyor gençleri…
*
“Dilek’in sarıldığı çocuklara nasıl anlatacağız öldüğünü?” diye yazmış Meryem Göktepe, gazeteci Metin Göktepe’nin ablası.
Sahi, çok küçük yaşta katilleri gören çocuklar nasıl büyüyecek bu ülkede?
Fotoğraf: Twitter
*
Twitter’da toplaşıp bekliyoruz ailesinden habersiz adli tıbba kaçırılan Dilek’in cenazesinin akıbetini. Daha önceki tecrübelerimizden biliyoruz, cenazeyi vermemek için ‘direnebilir’ emniyet. Ve fakat o kadar kör gözüm parmağına ki bu sefer, cesaret edemiyorlar, gecenin bir vaktinde veriyorlar cenazesini, mahallesi Armutlu’da sokakta karşılıyor komşuları kara kızlarını…
Haber geliyor sonra, ertesi sabah 11:00’de anma için Armutlu Cemevi’nde toplanılacak. Törenin ardından cenaze defin için Armutlu’dan Maraş’a uğurlanacak.
“Çok kalabalık olsak cenaze töreninde? Bir şey yapamadan öylece duruyoruz, bari son görevde beraber olsak?” diye yazıyorum Twitter’da, üstüne tuz biber niyetine “nasılsa burada yazanların çoğu gelmeyecek yarın cemevine” diye gerçekleri usul usul fısıldayan arkadaşlarımın kelimelerine bakıyorum. Bir şey yapamıyor olmanın çaresizliğinden bıkıp usanmışım.
Sabaha kavuşsa da gün aymayan gecelerden birini daha geçiriyoruz.
Uyuyamamak, artık rutin bizim için.
*
Dilek Doğan’ın cenaze töreninden sonra, yine gece sabaha karşı içimde yüzlerce yetersiz kelime, gündüz yaşadıklarımızı yazabilir miyim, yazıp da kayıt düşer miyim, yazarsam bu içimdeki çaresizlik hissinin altında ezilmekten biraz kurtarır mıyım diye boş beyaz ekrana bakıyorum. Buokuduğunuz kelimeler, o ekrana düşürdüğüm duygularım olabilir ancak. Ötesini anlatacak kelimeleri bilmiyorum.
Bir gece önce geç saatte, sabah çok erken yazışmışız arkadaşlarımla, Dilek’i uğurlamaya gideceğiz Armutlu’ya. Derya, Püren, Ali Fuat, Sevim, ben. Bu kadarız. Biliyorum, üç-beş tanıdık yüz daha olacak cemevinin bahçesinde, hepsi o kadar. Hep böyle. Artık kaç tane cenazede hep aynı yüzlerle buluştuğumuzu unuttum.
Oğlum Nazım Özgün’ün can ablası Müge, Armutlu’da otururdu eskiden, epey gitmişliğim var, ama hiç Armutlu’nun dibine kadar inmişliğim yok. Bir kez de meydana kadar Hasan Ferit Gedik için gitmişim, hepsi bu. Sadece yolu biliyorum.
Metrodan sonra minibüse biniyoruz, bildiğim yol Müge’lerin eski evinde bitiyor. Sorunca, minibüsteki bir genç kadın, “cenazeye mi geldiniz, aşağıda cemevi” diyor. Aşağıda… Henüz bilmiyorum, ‘aşağıda’ ne demek…
Genç kadın da bizimle birlikte iniyor. “Dükkanımı kapatıp ben de geleceğim, yokuştan aşağıya devam edin siz” diyor. Yokuş… Daha göreceğimiz bir sürü yokuşun ilki olacağını farkında değilim. Ali’yle yürüyoruz. Sigara alıyoruz bir bakkaldan. Dükkanlar dizi dizi, hepsinin camında ya Dilek Doğan yazıyor veya Dilek’in fotografı var. Armutlu esnafının tamamı kepenk kapatıyor, cenazeye gidiyor. Her yer Dilek Doğan. Koca bir mahalle, yitirdiği kızı için hayatı durduruyor. Artık, cenazeye son görev zamanı.
*
Armutlu Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Boğaziçi Cemevi‘ndeyiz. Başka bir yokuşun başında cemevine inmeden hemen önce, kırmızı bayraklı gençler Dilek’in fotografıyla bir iğne veriyor. Ne zaman yakama kaybettiğimiz birinin fotografını taksam, o iğneyi parmağıma batırırım. Adetim değişmiyor, Ali’nin yakasına Dilek’in resmini iliştirirken, parmağıma batırıyorum iğneyi. Azıcık kanıma bakıyorum. Dilek’i düşünüyorum, ne çok kan kaybettiğini.
Cemevinin önünde, bahçesinde anma için toplaşılıyor. Duvarda kocaman bir Hz.Ali gravürü var, çok güzel. Öylece bakıyorum, biliyorum ki becerip de doğru fotografını çekemem istesem de.
Çok kalabalık değil önce, sonra sürekli artıyor gelenler… Bahçede Derya, Püren, Sevim’le buluşuyoruz. Çok acaip, Sevim’i en son Çağlayan Adliyesi’nde gözaltındaki HDPli arkadaşlar için beklediğimizde görmüştüm, bir aydan fazla olmuş, Püren’i ise daha uzundur kucaklamamışım, en son Altınoluk Cemevi’nin bahçesinde Derya’nın babası Kemal amca için durmuşuz beraber, “yine cemevindeyiz” diyoruz, sarılıyoruz. Biz artık hiç sıradan, normal buluşmalar yaşayamıyoruz.
Efkan’ı da yanımızda görünce nedense rahatlıyorum. Tuhaf bir his işte, avukat ya o, “başımıza birşey gelse nasılsa Efkan çıkarır bizi” hissi. Halbuki tecrübeyle sabit, bir şey olsa Efkan hep öne geçtiği için önce onu alıyorlar(!). “Saçmalama” diyorum kendime! Sonra gece Püren de aynı hissini yazınca, ancak rahatlıyorum.
Seçim konuşuyoruz, 2 Kasım sabahı ne olacağımızı bir de. Cenazede bile seçim konuşturan kaderimize söyleniyorum içimden. “Nisan’da bir daha seçim olabilir” diyen Efkan’a laf yetiştirirken biz, anneler ve akraba kadınlar geliyor. Beyaz tülbentleri ve kırmızı bantları ile. Derya neden kırmızı bant taktıklarını anlatıyor.
-Derya zaten bütün gün anlatıyor bize usul usul… Ne neden niçin… Hangi ritüel niye var, bu slogan neden böyle… Ben biraz daha fazla cemevinde cenaze görmüşüm Püren’e göre, ama yine de bilmediğim ne çok şey var! Neden bilmiyorum onu da bilmiyorum. Bilmek lazım sadece, o kadarını biliyorum…-
Evlat yitiren anneler geçiyor. Gezi anneleri. Hep ölü çocukların anneleri. Dilek’in annesi ayakta zor duruyor, ama taş gibi. Yüzüne bakınca acısından gözümü kaçırıyorum. Hasan Ferit’in annesi Nuray’ı görüyorum, ben ki Gezi annelerinin hepsini tanıyorum, her gördüğümde gider sarılırım, nedense bugün bir durmuşluk hali, bir kal geliyor bana, bakıyorum bizimkiler de öyle. Duruyorum. Acıyor mu, utanıyor muyum, yoksa hepsi mi, karışık. Anneler yanımızdan geçip gidiyor.
Yine bir cemevindeyiz. Yine mahalle dışından bir avuç insanız. Yine. Hep aynı yüzler. Ben, sen, o, biz… O kadar. Çok içimi acıtıyor bu her zaman. Neden bilmem, kızmaktan öte öfkeli bir hüznüm var artık.
Dilek Doğan’ın cenazesi bahçedeyken, ailesi haykırıyor; “sevmeye kıyamadık, siz nasıl kıydınız…” O koca kalabalıktaki sessizlik çok fena.
Tepemizden sürekli iki polis helikopteri geçiyor. Dönüp duruyorlar tor tor tor… Çektiği fotografla beraber “Yüce Devlet kendini koruyor” diye tweet yazıyor Ali Fuat. O tweeti paylaşırken “bizi devletten kim koruyacak?” diye düşünüyorum. Sevim, “bugün cenazede bir şey olmaz, ya gece gelirler, ya da sabah, gençleri alır giderler” diyor. Etrafımdaki o taş gibi, mermerden sütun gibi duran gencecik yüzlere bakıyorum. Bir daha hangisinin cenazesine geleceğimizi düşündüğümü fark edince nefesim kesiliyor biraz, yere kenara oturuyorum.
Püren, köprü yolunda gördüğü kocaman kocaman “özel tim” otobüslerinden bahsediyor. Sağımıza solumuza bakıp, ters bir şey olursa çıkış nereden olabilir acep diye bakıyoruz. Çıkış önemli. Gezi’den beri alışkanlığımız bu. Önce çıkış yoluna bak…
Zeynep Abla’yla tanıştırıyor bizi Sevim, Zeynep Abla cemevinin analarından biri. Öyle deniyor. Dedeler var, bir de analar var. Kadın Alevi inancında değerli ve önemli.
– Püren’in sonradan gece yazdıklarından alıntıyla-
Zeynep Abla gülerek anlatıyor:
“Bizim eve her ay başı gelirler. Geçen gelmişler, evde yoktuk, tuvalet kapısını bile kırmışlar ama bu defa parasını vereceklermiş.”
Gülerek anlatıyor. Kocası “Hayata Dönüş” operasyonundan kalma Korsakoffhastası… “Ne yapacaksın peki?” diye soruyoruz, “gidip emniyete soracağım bakalım” diyor, yine gülüyor. O gülüyor, biz de gülüyoruz. Gülünmeyecek bir şeye güldüğümüz için, Püren açıklama yapıyor arada, “sinirlerimiz bozuldu bizim.”
Bir yanından slogan sesleri geliyor cemevinin, diğer yanından “gelin yemek yiyin” anonsu… Yemek önemli. Cemevlerindeki cenaze törenlerinde aç kalma şansınız yok ama hiç birimiz yiyecek halde değiliz. Kaldırım taşına çöküp oturuyoruz yan yana, niyeyse aklıma Gezi’de barikata taşımak için söktüğümüz kaldırım taşları geliyor. “Kamu malına zarar vermeden oturalım” diyorum. Bizimkiler duymuyor, belki de kendi kendime konuşuyorum. O polis helikopterleri tepemizde hep. Tor tor tor… Püren “bizim vergilerden alınan benzinle uçan şeyler” diyor, “izin alan mı var?” diyorum, helikopter sesi kadar sinir bozucu bir şey yok o anlarda…
Sonra o helikopterlere küçük ama gürültülü başka şeyler ekleniyor. “Ne bunlar” diyoruz Püren’le, çok cahiliz biz yahu, “drone onlar” diyor Sevim, “cenazeye katılanların fotografını çekiyor, hani yarın öbür gün bir şey olursa, delil olacak.”
Püren kırmızı bayraklara bakıyor, yine sinirle karışık gülüyor, “bizi de bayraklarla çekiyorlar yani, aman ne iyi, kimse inanmaz ki..” diyor, ben o kırmızı bayraklara daha alışkınım sanki, hala alışamadığım tek şey ellerinde kırmızı bayraklarla dimdik duran o gencecik kızlarla erkekler. Kaç yaş büyük olabilirler ki Nazım Özgün’den? 3? 5? O kadar işte en fazla. Böyle yaşıyorlar, böyle büyüyorlar, böyle ölüyorlar.
Birden boom diye bir ses duyuluyor, sonra bir daha. Yerimden sıçrıyorum. Püren de sıçrıyor. “Ne ki bu?” diyoruz, korkmuyoruz desek yalan tabii. Derya her zamanki gibi sakin, Ali Fuat sesin geldiği yöne bakıyor, Sevim açıklıyor, “yok bir şey, fişek o, drone’u vuruyor.”
Gezi’den beri egzoz patlasa sıçrıyordum ben, bugün eşik atlıyoruz, drone’a atılan fişeğe sıçrama noktasına da erdik.
“İyi” diyorum Püren’e, “gitti bizim bayraklı fotolar bari.” Züğürt tesellisi.
Sonra… Anma bitiyor. O dua metninin içinde duruyormuşum hissim, hep içimde kalıyor. Cenaze cemevinden çıkıyor, kortej halinde Dilek’in evine kadar gidilip helallik alınacak. Dilek’in tabutunu kadınlar taşıyor. Utansam da, bu ritüeli sevdiğimi düşünüyorum. Devrimci filan değilim tabii şu insanlarla karşılaştırınca, ama beni de bir gün kadınlar taşısın isterim.
Sonra, hep aynı slogan:
Katil devlet hesap verecek.
Katil devlet hesap verecek.
Katil devlet hesap verecek.
Katil devlet hesap verecek.
Daha kaç cenaze sonra hesap verecek bu devlet?
Yürüyoruz. Kortejin sonundan başına her yaştan insanla yürüyoruz. Upuzun yokuşlardan, bahçeli evlerden, inişli çıkışlı dar sokaklardan geçiyoruz, koca bir konvoy. Öyle arkadayız ki, konvoyun ucu köprünün ayağına kadar giden sokağa inmiş bile.
Mahalle çok güzel. Yemyeşil. Muhteşem bir manzarası da var. Bakıp kalıyorsun öyle. Hani tam oturulacak mahalle gibi mahalle. Polisin uğrak noktası olması haricinde…
Sevim şaşkın bakışımıza gülüyor, “şu manzaraya bak, ne biçim rant…hiç çarıklılara bırakırlar mı burayı?” diyor. Zeynep Abla geliyor aklıma. “Ne olacak peki?” sorumuza gülmüştü yine, “bir şey olmayacak, çünkübırakmayız evlerimizi, mahallemizi.” Düşününce bizde bu inanç, bu güç yok işte. Doğuştan öteki olmakla, sonradan öteki olmak arasındaki fark, bu.
Tepemizde hala dolanıp duran polis helikopterleri. Aklımda Gezi’de tepeden yediğimiz gaz. Korkmamak için yanımdaki insanlara bakmak. O yaşlı teyzelere, amcalara, her evin önündeki kırmızı bayraklara, her duvarda yazan sloganlara bakmak, dimdik yüzlere bakmak. Artık korkmamak… “Korku nedir ki, sonunda alt tarafı ölüyorsun…”
Dilek’in cenazesi gerisin geriye cemevine dönerken, önden yürüyoruz bu defa, inip çıkan yokuşlardan ara sıra görüş mesafemize giriyor kırmızı tabutu. 25 yaşında bir kız yatıyor o tabutta, biz de oradayız, mahalleli de. Evinde vurdu polis Dilek’i, yürürken kaç tane teyzeyi duyduk “evimden koştum da baktım Dilek’i vurmuşlar bu defa..” derken. “Bu defa.”
Hiç bilmediğimiz bir hayat bu bizim, polisi anca sokakta protesto yürüyüşündeysek karşımızda gören bizler için, kendi evimizde her dakika polisle mücadele hali, hala çok uzakmış gibi. Ama değil işte artık. Belki de bu yüzden, yokuşlardan geri yukarı cemevine doğru çıkarken artık sanki etrafta gördüğümüz herkes daha tanıdık.
Bilmem bir sevdiği var mıydı Dilek’in, varsa bugün gördüğümüz kara yağız delikanlılardan hangisiydi acaba… Türküyü alıp kafamda Dilek’in yanına koyuyorum kendimce. Yokuş yukarı çıkarken Ali türküyü mırıldanmama bakıyor, bir şey sormuyor.
Bütün gün Derya’yla Sevim’e sorduklarımız ve onların anlattıkları dışında aslında belki de hiç konuşmuyoruz. Susmanın sessizliği, bazı anlardaçığlık atmaktan daha derin anlatabiliyor.
Sonra ikinci türküye takılmış plak misali takılıyor beynim: “Ah Kavaklar“, hani Metin Altıok’un kendi sonunu bilmiş de yazmış gibi şiirinden…
“Beni hoyrat bir makasla
Ah eski bir fotoğraftan oydular
Orda kaldı yanağımın yarısı
Kendini boşlukla tamamlar
Ah omuzumda bir kesik el
Ki hala, hala durmadan kanar...”
-Çok garipti. Cemevinden eve kadar kafamda çaldı. Hatta metroda yürürken kendi kendime söyledim, yetmedi eve gelince 5 kez dinledim. Sonra sustu.-
*
Dönerken, hepimiz aynı otobüsün en arkasında yan yana, karşılıklı oturuyoruz. Derya’yla göz göze geliyoruz, onda acı bir gülümseme, bende karşılığı. Gezi’den beri ne çok konuşmadan anlaştığımızı düşünüyorum o an. “Ne çok öğrendik bugün yine” diyorum Püren’e, dizlerimiz birbirine değerken. Sevim, “geldiniz ya, ondan” diyor. Artık iyi anılarımızdan daha çok acı anılarımız olmasına alışıyoruz, sanırım en ağırı bu.
“Çay içelim” diyor Derya, “çay içelim, oturalım bir yerde..”
Çay iyi gelir, Derya bilir.
Bir cenaze daha bizim için böyle bitip gidiyor. Dilek Maraş’a uğurlanıyor sonsuza, sonradan öğreniyorum ki, Maraş’ın Afşin ilçesinde defnedilmiş Dilek, büyük dedemin soyadımızı aldığı Afşin albayın adaşı ilçede.
Püren’in gece Twitter’da parça parça yazdıklarını da okuduktan sonra, gün boyu içimde yazmak için biriktirdiklerimle oturuyorum, yazmam lazım ki bilinsin, bu satırlar çıkıyor içimden işte, biliyorum uyumaya kalksam sadece kırmızı bayraklı fotograflar geçecek gözümün önünden…
Demiş ki Püren; “Bilmişsin, duymuşsun ama hiç gerçekten merak etmemişsin. Hani böyle yüreğini vere vere. Çok eziliyor insan be. Karışamıyor kendi hayatına…”
Acı ve kötülüğün çok yoğun olduğu günlerden geçiyoruz. Kendi hayatımıza karışmanın giderek zorlaştığı günler…
Otobüs giderken ben hala ne kadar az bildiğimizi, acıları ve gerçekleri paylaşmak için ne kadar geç uyandığımızı düşünüyorum. Arkadaşlarımın yüzlerine bakıyorum, hala geç değil, hala geç değil işte, birbirimize tutunarak, sarmalayarak birbirimizi ve hiç tanıyamadığımız ölülerimizi, geçip gideceğiz bu kötü günlerden!
İnanmak istiyorum, sonra Kavaklar çalıyor kafamda yine…”acı düştü peşime…”
Unutmayacağımız acılardan alacağız hayata devam etme enerjimizi.
Elbet ‘gün gelecek , devran dönecek.’
Elbet o barış gelecek bu topraklara. İnat edeceğiz, sabredeceğiz, pes etmeyeceğiz biz. Çünkü bu ülke bizi öldürenlerin değil, bizim ülkemiz. Kendi çocuklarımıza, kaybettiğimiz tüm canlara, bir de kara gözlü Dilek’e ahdımız olsun…
Kampın tapuda sahibi görünen Fatih Ulusoy, 6 Mayıs 2015’te kamp tesislerini yıkmaya çalışmış ve gelen tepkiler üzerine yıkım durdurulmuştu. Daha sonra arlarında Ermeni toplumunun sivil toplum örgütü temsilcileri ve siyasetçilerinin de olduğu görüşme süreci başlamış, Başbakan Davutoğlu’nun da araya girmesiyle birlikte kampın iadesi için süreç başlamıştı. Süreç devam ederken, Nor Zartonk ve Kamp Arman Dayanışması, yıkıma karşı kampta nöbete başladı.
Kamp Armen, Ermeni toplumunun en önemli hafıza mekanlarından biri. Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi tarafından, Valilik ve Vakıflar Genel Müdürlüğünden izinler alınarak satın alınan Tuzla Ermeni Çocuk Kampı, yıllarca arlarında Hrant Dink vei Rakel Dink’in de olduğu,özellikle İstanbul dışından gelen çocuklara ev sahipliği yaptı.
Hasankeyf’i sular altın bırakacak olan Ilısu Barajı’nın inşaatı hızla devam ederken, yirmiye yakın uygarlığa beşiklik etmiş Hasankeyf’in arkeoloji bilimi açısından önemi her geçen gün daha da belirginleşiyor. 2005 yılında bulunan ve 2011 yılında kazılmaya başlanan Hasankeyf Höyüğü, Anadolu’nun en eski yerleşim yeri Göbeklitepe ile çağdaş.
Evrensel Gazetesi Muhabiri Özer Akdemir, Hasankeyf Höyüğü’nde araştırma yapan isimlerle görüştü, Hasan Keyf Höyüğü’nün Ilısu Barajı altında bırakılmasını bilim insanları ve arkeologlara sordu .
Hasankeyf
Akdemir’in haberine göre Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Abdüsselam Uluçam, 2015 yılının Haziran ayında Hasankeyf’in tarihinin 12 bin yıl öncesine ait olduğunu gösteren buluntuları olduğunu söylemiş hatta Hasankeyf Höyüğü Göbeklitepe ile karşılaştırılarak Göbeklitepe’den daha eski olduğunu belgelemişti. Haberde Uluçam’ın o tarihlerde Hasankeyf’ ten çıkarılan buluntuların değeri Ilısu Barajına milyonlarca dolar harcayan siyasi iktidar tarafından gizlendiği iddiaları da teyid ediliyor. Haziran ayında yeni buluntulara dikkat çeken Uluçam’ın Eylül ayında Höyükteki buluntuların gizlendiği iddialarını kesin bir dille reddettiği anlaşılıyor. Uluçam, höyükte bulunan ve üzerinde çalışmalardın tamamlandığı tüm eserlerin Batman Müzesi’nde olduğunu belirterek, “Bilimsel arkeolojik kazıların hiç bir safhası ve bulgusu gizli kapalı değildir. Kayıt ve koruma altındadır. Üzerinde yapılması gereken işlemler atölye ve laboratuarlarda tamamlandıkça müzeye teslim edilmektedir” yanıtını veriyor.
Haberde, Höyüğü Türkiye’li arkeologlarla birlikte kazan Japonya Tsukuba Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yutaka Miyake’nin de höyükteki buluntuların gizlendiği iddialarına dair yorumları soruluyor. Miyake’nin belirttiğine göre Hasankeyf’ten çıkarılan buluntular saklanmıyor. Ellerinde Hasankeyf Höyüğünden 50’ye yakın Karbon 14 tarihleri olduğunu aktaran Miyake höyüğün yaşı ile ilgili daha ayrıntılı bir açıklama yapıyor; “Bunların çoğu MÖ 9500 ile 9000 yıllar arasına düşüyor. Buna dayanarak, biz Hasankeyf Höyük’ün tarihi 11.500 yıllık diyoruz” . Miyake höyüğün Göbeklitepe ile karşılaştırılmasında esas sorunun Göbeklitepe’nin tarihlendirilmesinden kaynaklandığı görüşünde. Daha önce Göbeklitepe‘nin Neolitik tabakalarının, MÖ 8600 yılları civarına tarihlendirildiğini belirten Miyake, “Ben de daha önce bu tarihlere dayanarak, Prof. Uluçam’a Hasankeyf’in Göbeklitepe’den daha eski olabileceğini anlatmıştım. Ancak son yıllarda Göbeklitepe III. tabakanın (görkemli yuvarlak yapıların bulunduğu tabaka), MÖ 10. binin ikinci yarısına (yani MO 9500-9000) tarihlendirilebileceği öne sürülmeye başladı, kazı ekibi tarafından. Göbeklitepe’de karbon yaşlandırmaya uygun bitki kalıntılarına pek rastlanmadığını belirtiyordu eskiden. Ancak son yıllarda iyi örnekleri toplanabildiğini duydum ve bu yeni tarihlerde o örneklerden alınmış olabilir. Bu tamamen yeni gelişmedir” diyor.
Hasan Keyf
“Göbeklitepe ile Çağdaş”
Göbeklitepe’deki tarihleme süreci ile ilgili bu değerlendirmeleri yapan Miyake’nin sonuç cümlesi ise Hasankeyf Höyüğü’nün ne kadar da önemli olduğunu ortaya koyar nitelikte; “Eğer bu yeni tarihlerden yola çıkarsak, Hasankeyf Höyük ve Göbeklitepe III. tabakanın hemen hemen çağdaş olduğu söylenebilecek”.
Hasankeyf Höyüğünü bir yerleşim yeri olarak değerlendirdiklerini söyleyen Miyake buna karşın yerleşmenin ortasındaki diğerlerinden farklı özellikler taşıyan törensel özellikte yapıya rastlandığını dile getiriyor. Miyake buna benzer bir durumu daha geç bir döneme denk gelmekle birlikte Çayönü Höyüğü ve Nevali Cori’de rastlandığını aktarıyor.
Güneş enerjisi panelleriyle kendi enerjisini üreten ve yapımı tamamlanan Antalya Arena, Antalyaspor-Beşiktaş maçı ile kapılarını sporseverlere açacak.
Antalya Arena
Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü’ne tahsis edilen Muratpaşa ilçesi Meltem Mahallesi’ndeki 96 dönümlük arazide yapımına 23 Haziran 2013 tarihinde başlanan Antalya Arena, tamamlandı. Dairesel yapısı nedeniyle antik kentlerdeki arenalara benzetilen ve bu özelliğiyle Türkiye’deki diğer statlardan farklı olan Antalya Arena’nın çatısına güneş enerjisi panelleri yerleştirildi. 1,4 MW kurulu güce sahip projenin mühendislik ve kurulumu Seiso Solar tarafından gerçekleştirildi.
Antalyaspor’un Beşiktaş maçıyla kapılarını açacağı 33 bin kişilik yeni stadı Antalya Arena’nın çatısındaki güneş enerjisi panelleri, bir günde 550 konutun elektrik ihtiyacını karşılayacak kadar enerji üretiyor.
Toplam panel uygulama alanı yaklaşık 10 bin m2 olan stadyumun toplam çatı alanı ise 16 bin m2 civarında. Antalya Arena aynı zamanda dünyanın bilinen tek silindirik mimariye sahip stadyumu unvanına sahip. Böyle mevcut çatı alanının büyük bir kısmı tamamen güneş panelleri ile kaplanan ilk, ayrıca kurulu güç olarak ta dünyanın enerjisini güneşten üreten en büyük spor tesisi unvanına sahip. 550 konutun günlük elektrik tüketimine eşdeğer güç üretecek olan sistemin, stadın 1 aylık elektrik tüketiminden fazlasını 1 günde üretmesi hedefleniyor.
13 bin metrekarelik panelleriyle Türkiye’nin kendi enerjisini üreten tek stadı olma özelliğini taşıyan stadyum, 16 Eylül’den itibaren şehir şebekesine de elektrik vermeye başladı. Türkiye’de kış aylarında yaklaşık 2 bin takımın kamp yaptığı Antalya’daki stat sorununu ortadan kaldıracak Antalya Arena’nın çatısının 5 bin metrekarelik bölümünde, çimlerin güneş alabilmesi için şeffaf malzeme kullanıldı. İçinde 44 loca, 8 bin metrekarelik ticari alan ve bin 200 araçlık otopark bulunan stadyumda, karşılıklı iki skor ekranı yer alıyor.
Nâzım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı Memleketimden İnsan Manzaraları’nın 70. yaşı mutlu bir tesadüfle “Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo”nun kuruluşunun 20. yaşına denk geldi. Bu destansı eserde 1908’den 1945’e kadar olan zaman diliminde üç yüzden fazla karakter üzerinden anlatılan Türkiye’nin hikâyesidir. Aradan 70 yıl geçtikten sonra, Açık Radyo ve Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi, “Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor” sloganıyla herkesi kendi hikâyesini anlatmaya davet etti.
“Hayat-ı Hakikiye Hikayeleri”nin kulaklarımıza misafir olmasını sağlayan ekip Açık radyo önünde: Murat Gülsoy, Güven Güzeldere, Ömer Madra ve İlksen Mavituna
Bize ulaşan yüzlerce hikâye Murat Gülsoy, Güven Güzeldere, Ömer Madra ve İlksen Mavituna’dan oluşan seçici kurul tarafından ön elemeden geçirildi ve yazar, şair ve akademisyenlerden oluşan bir editör ekibi tarafından yayına hazırlandı: Deniz Altınay, Ömer Aygün, Nalan Barbarosoğlu, Enis Batur, Hakan Bıçakçı, Behçet Çelik, Feride Çiçekoğlu, Berna Durmaz, Sine Ergün, Mahir Ünsal Eriş, Hülya Ekşigil, Semih Gümüş, Hakan Günday, Meltem Gürle, Hikmet Hükümenoğlu, Sibel Irzık, Ercan Kesal, Melisa Kesmez, Ergun Kocabıyık, Adnan Kurt, Birgül Oğuz, Hatice Örün, Mahmut Temizyürek, Serhat Uyurkulak, Murat Yalçın bu yazar, şair ve akademisyen grubundan yalnızca birkaçı.
Seslendirilen hikâyeler 26 Ekim’de başlayan yeni yayın dönemi boyunca hafta içi her gün12:55-13:05 saatleri arasında Açık Radyo’da yayınlanacak. Kaçıranlar için hikâyeler gece Açık Gazete programının tekrarından hemen sonra (03:00) yeniden yayınlanacak. Ayrıca hikâyelere daha sonra Açık Radyo ve Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi sitelerinden erişilebilecek. Hikâyelerin önümüzdeki sene bir kitap olarak yayımlanması da planlanıyor.
24 Ekim Cumartesi Günü, Beykent Üniversitesi Sosyal Sorumluluk Kulübü‘nün düzenlemiş olduğu Gönüllü Eğitim Programı(GEP’15) Kapsamında gerçekleştirilen “Otizmli Çocuklar ve Ebeveynleri” başlıklı oturuma konuşmacı olarak katılan Otizm Dernekleri Federasyonu (ODFED) başkanı Şua Eriç, Otizm hakkında bilgi verip, gençlere otizmli bireylere ve ailelerine destek olmaları için çağrıda bulundu.
36 yıldır otizmle ilgili çalışmalar içerisinde yer alan Eriç’in aynı zamanda 39 yaşında otizmli bir oğlu var. Türkiye’de 550 binin üzerinde otizmli insan olduğunu söyleyen ve bu hastalığın görülme oranının 68’de 1 olduğuna dikkat çeken Eriç, otizm’in toplum tarafından bilinmemesinden, otistik bireylerin ve ailelerinin çaresizliğinden söz etti.
Otizm’in idiyopatik ( sebebi bilinmeyen) nörolojik bir rahatsızlık olduğunu ve gelişim gerilemesine yol açtığını ancak bazı otistik bireylerin bu hastalığı tanımayıp, çeşitli işlerde çalıştıklarını, piyano çalmak gibi hobilerle uğraştıklarını ve bunlarda başarılı olduklarını vurguladı. Bir dönem ABD, İngiltere gibi ülkelerde de bulunan Eriç, buradaki özel eğitim modellerinden ve sosyal farkındalığın yüksekliğinden söz etmesinin yanısıra, Bundan 36 sene önce Türkiye’de çocuğuna ilk otizm tanısı konulduğunda, doktorların bile bu hastalık hakkında bir fikri olmadığını söyleyip yaşadığı sıkıntıları paylaştı.
Kimya mühendisi olan Eriç, çocuğuna bakabilmek için kariyerini sonlandırdığını eşinin de 50 yaşında erken emekliliğe ayrıldığını kaydederken, şimdi değil bundan sonrasında çocuklarıyla/ çocuklarımızla kimin ilgileneceğini konusunda yaşadığı endişelerden de bahsetti.
ODFED olarak 14 dernekle işbirliği içerisinde olduklarını, otizm farkındalığı oluşturmak, ön yargıları kırmak, otizmli bireylere ve ailelerine destek olmak için gezi, piknik vb. faaliyetlerin hepsine ve aynı zamanda isteklere, önerilere açık olduklarını belirten Eriç, sivil topluma duydukları ihtiyacın öneminin de altını çizmdi.
Otizm Dernekleri Federasyonu ile temas için iletişim adresleri;
Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi, 24 Ekim cumartesi günü kamusal bir toplantı yaparak çalışmalarını değerlendirdi. Kooperatif gönüllüleri, tüketiciler ağı ve çeşitli takipçilerin katıldığı toplantıda, kooperatifleşme süreci değerlendirildi, ilk üç sipariş paketi hakkında hazırlanan rapor sunuldu. Kooperatif gönüllülerinin yaptığı sunumlar sonrasında foruma geçildi ve çeşitli görüşler tartışıldı.
Türkiye’de çiftçiliğin bulunduğu durumdan küçük üreticiliğe, kooperatifleşme çalışmasının sosyal ve politik içeriğinden kooperatif biçiminin önemine, farklı kooperatif deneyimleri aktarımına, tüketiciliğin dayatılmasından kullanıcı/yarı-üretici pozisyona geçişin nasıl mümkün olacağına ve üretici ile tüketici pozisyonunda olan kişilerin katılımcı bir ilişkiyi nasıl geliştireceğine kadar bir çok konuda görüşler ifade edildi. Son olarak, kentlerde hızla yaygınlaşan ‘organik’ adı altında satılan ürünlerin nasıl bir alışveriş kültürü yarattığı değerlendirildi. Bu kültürü değiştirmek için, güven veren, katılımcı ve şeffaf bir örgütlenmenin nasıl olması gerektiği tartışıldı.
Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi’nin ilkeleri ve 3. dağıtım şenliğine ilişkin hazırladığı rapor şöyle:
İlkeler
1) Doğrudan Küçük Üreticiyle Çalışmak
Bütün tüketim ürünleri küçük üretim yapan, kolektif örgütlenmiş veya örgütlenme girişimi içerisinde olan üreticilerden, doğrudan ve aracısız olarak alınır. Örneğin gıda alanında, doğal, bilge köylü tarım yapan üretici desteklenmekte ve bütün ürünler bu tarz üretim yapan üreticilerden alınmaktadır.
2) Üretim ve Tüketim Üzerinde Karşılıklı İnisiyatif
Üretim ve tüketimin bütün aşamalarında kolektif karar alma süreçleri esas alınmakta ve bu süreçlerin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Üreticiler ve tüketicilerin ne üretileceği ve ne tüketileceğine beraber karar verebileceği, katılımcı bir modelin geliştirilmesi esas alınmaktadır.
3) Kolektif Çalışma ve Paylaşım
Kooperatif bir araya gelmiş tüketicilerden oluşmaktan ziyade kolektif karar alan, çalışan ve paylaşım ilişkilerini geliştirmeyi hedefleyen bir örgütlenmedir. Kooperatif, kooperatif üyelerinin sosyo-ekonomik haklarını korumayı ve geliştirmeyi amaçlar. Bu açıdan kooperatifin bütün karar alma süreçleri denetlenebilir, şeffaf ve katılımcı bir prensiple işlemektedir.
4) Ekolojik-Toplumsal İlişkiler
Üreticilerin ve tüketicilerin karşılıklı denetimi, üretim süreçlerinin çoğunda var olan başta kadın ve çocuk emeği sömürüsü olmak üzere her türlü emek ve doğa sömürüsüne karşı müdahale imkânı sağlamaktadır. Kooperatif, üretim süreçlerindeki sömürü ilişkilerinin ortadan kalkması esasına dayanan, üreticilerin sosyal ve ekolojik ilişkilerini göz önüne alan, ancak bunun bir mücadele süreci olduğunu gören bir çaba ve yaklaşım içindedir. Ayrıca, tüketim alanının her aşamasında doğaya zarar vermeyen, geri dönüştürülebilir malzemelerin kullanılması esas alınmaktadır.
5) Toplumsal Dayanışma
Kooperatif, uluslararası kooperatifçilik hareketinin prensiplerini takip ederek, toplumsal faydayı hedefleyen çeşitli alanlardaki girişimlerle (veya hareketlerle) dayanışmayı amaçlamaktadır. Kooperatif, farklı kooperatifler ve kooperatif girişimleriyle ortak çalışmalar düzenler, afetzedelerle toplumsal dayanışmayı geliştirir, farklı hak arayışları ve girişimlerine maddi ve manevi destek sağlamayı ve dayanışma ilişkilerini geliştirmeyi esas alır.
3. Dağıtım Şenliği Raporu
İlkini Mart ayında 50, ikincisini Haziran ayında 100, 3.sünü ise Ekim ayında 200 adet olmak üzere toplamda 3 defa sipariş paketi hazırladık.
Tüketici ağının oluşması sürecini sosyal medya ve email gruplarında duyurmanın yanı sıra yüz yüze görüşmeleri hedefleyerek gerçekleştirdik.
3. Dağıtım şenliğini 3 Ekim Cumartesi günü Kadıköy Osmanağa mahallesi Piriçavuş sokakta gerçekleştirdik. Gün boyu süren paket dağıtım şenliğinde bir yandan paket siparişi veren kişilere paketlerini teslim ettik, bir yandan da kooperatif gönüllüsü bir arkadaşımızın paket içeriğindeki ürünlerle yaptığı mezeleri ikram ettik. Paketlerini 3 Ekim tarihinde alamayan kişiler için 4-9-10 Ekim arasındaki uygun günlerde teslim yaptık.
Tanesi 50 TL olmak üzere 7 üründen oluşan 200 adet sipariş paketi hazırladık. Toplamda 158 kişiye,198 adet paket dağıttık; kalan paketlerin içindeki ürünleri ise parça parça dağıttık. Böylece, tüketim ağında dağıtmayı hedeflediğimiz 200 sayısına yaklaşmış olduk.
Üreticilerle görüşmeler, ürünlerin tedariği ve saklanması süreçlerini gönüllü ekibin sorumluluğu altında, en uygun biçimde yapmaya çalıştık. Bu süreçte, ürünlerin bir tanesinin elimize erken ulaşması ve uygun saklama koşullarının tam olarak sağlanamamasından kaynaklı olarak üründe deformasyon gözlemledik. Sipariş veren tüketici ağına bu durumu bildirerek istemeyen kişilerin ürünü almamasını sağladık.
Bu sonuçta ortaya çıkan kolektif birikimi, geçtiğimiz sipariş paketlerinde olduğu gibi, kooperatif çalışmamız için kullanacağımızı tahahhüt ederiz. Çalışmalarımıza destek olan katılımcılara ve üreticilerimize teşekkür ederiz.”
Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) Fehmi Demir hayatını kaybetti.
Pozantı’da meydana gelen trafik kazasında yaşamını yitiren Fehmi Demir ile birlikte kazada Avusturya uyruklu bir kişinin de öldüğü yaralıların da bulunduğu bildirildi.