Paris’te iklim değişikliği eylemi için toplananlara polis 14:30 civarında gaz bombalarıyla saldırdı.
Yarın başlayacak 21. İklim Konferansı öncesinde bugün yapılması gereken iklim mitinginin yasaklanması üzerine Voltaire caddesi boyunca dövizleriyle insan zinciri kuran iklim aktivistleri, zincirin dağılmasından sonra Republique meydanında toplanmaya başladılar.
Polis Republique’de toplanıp dağılmayan göstericilerin tam ortasına attığı gaz bombalarıyla müdahale etti. Meydan üzerinde helikopterler dolaşıyor.
Julia Pyper tarafından Greentech Media‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Çağdaş Özhan‘ın çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Yeni bir BNEF(Bloomberg New Energy Finance) araştırması Paris’te gelecek günlerde iklim tartışmalarının artacağını gösterdi.
Fotoğraf: Greentech Media
Yeni bir BNEF raporuna göre yükselen ekonomiler geçen yıl ilk defa daha zengin ülkelerden daha çok temiz enerji yatırımı aldı.
2014’te Climatescope raporu üzerine çalışılan gelişmekte olan 55 ülke 126 milyar ABD doları temiz enerji yatırımı topladı (ki bu 2013 değerlerinden 35,5 milyar ABD doları veya %39 daha fazla demek ).
Bu ülkeler 2013’e göre %21’lik bir artışla toplamda 50,4 gigawatt temiz enerji kapasitesine ulaştılar. İlk defa gelişmekte olan ülkelerdeki piyasaya sunulan yenilenebilir enerji kapasitesi daha zengin olan İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) ülkelerini geride bıraktı.
Ayrıca bu yatırımların büyük çoğunluğu OECD ülkelerinden gelmedi. Tam tersine yatırımlar gelişmekte olan ülkelerden diğer gelişmekte olan ülkelere gerçekleşti ve 2013’te 53 milyar ABD doları olan yatırım 2014’te 79 milyar ABD dolarına ulaştı.
Çin burada çok büyük bir rol oynadı. Geçen sene, Çin kendi yenilenebilir enerji üretim kapasitesine 35 gigawatt ekledi. Bu rakam ABD, İngiltere ve Fransa’nın geçen sene ki temiz enerji üretim projelerinin toplamından daha fazladır.
Raporun temiz enerji hesaplamalarında büyük su gücü projeleleri yer almadı. Bunun yerine proje yazarları daha hızlı elde edilebilen güneş, rüzgar ve diğer temiz enerji kaynaklarına odaklandılar.
[ Su Gücü Projeleri Toplam Kapasitesi (GW) ve Climatescope ile OECD ülkeleri için yıllık büyüme oranı ] Kaynak: Bloomberg New Energy FinanceBu bulgular bu hafta Paris’te gerçekleşecek olan, konu önceliğinin daha zengin ülkelerin küresel ısınma tehditine karşı daha az gelişmiş ülkelere yapacakları yardımların olacağı, iklim konuşmaları için kayda değer içerikler sunmaktadır.
ABD BNEF araştırma başkanı Ethan Zindler bir e-postasında şunları yazdı: ‘’Paris toplantısı üzerine bu raporda çok güzel haberler var. Gelişmekte olan piyasa gerçek anlamda temiz enerji kaynakları için yatırım odağı olabilmekte.’’ ‘’Daha da güzel olan şey ise bu odağın küresel ısınma kaygılarından çok diğer faktörlerden kaynaklanmasıdır.’’
Teknolojik harcamaların azalması doğal kaynakların azalmasıyla birleşince yenilenebilir enerji kaynakları en ucuz seçenek oldu, diye ekledi.
Örnek vermek gerekirse güneş enerji panellerinin fiyatları yıldan yıla %15 düşmüştür. Bu durum elektirik fiyatlarının yüksek olduğu güneşli yerlerde güneş enerjisini fosil-yakıt enerjisi ile yarışır hale getirmiştir. GTM (Greentech Media) araştırmasına göre dünya çağında 2014’te watt başına 2,16 ABD doları olan güneş enerjisi panellerinin maliyetleri %40’lık bir düşüşle 2020 yılına gelindiğinde watt başına 1,24 ABD doları değerine düşücek.
Bir çok gelişmekte olan piyasanın yenilenebilir enerji kaynaklarına alışması enerji güvenliğine bağlıdır. Bazı durumlarda ülkeler kömür, gaz ve benzin ithalatına bağımlıdır fakat bu ürünlerin fiyatları ve sağlanması çok hareketli ve bozulmaya açıktır.
İstek arttıkça çok yönlü gelişim bankaları gelişmekte olan piyasa için temiz enerjiyi finanse etme yönünde gelişmişlerdir. Dünya Bankası, EximBank (ABD İhracat-İthalat Bankası), Yurtdışı Özel Yatırım Kuruluşu (OPIC) ve diğer bankalar Birleşmiş Milletler’in öncü atılımları dışında başarılı yatırımlarda bulunmuşlardır.
Ancak yenilenebilir enerji hala Birleşmiş Milletler iklim konuşmalarında odak noktası olacaktır.
Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA) bu hafta yayınladıkları bağımsız bir raporda küresel ısınmayı 2 derece sınırının altında tutmak için gereken gaz salınımını azaltma hususunda 2030’a kadar yenilenebilir enerjilerin %36 arttırılmasının bu azalmanın yarısını karşılayabileceğini sundu. Diğer yarısını ise enerji-verim hesaplamaları karşılayabilir.
Dünya genelinde yenilenebilir enerjinin %36’lık bir artışı için toplam payın 6 kat arttırılması gerekmektedir. Bu küresel yatırımın 2020’ye kadar 500 milyar ABD dolarına ulaşması ve devamında 2021’den 2030’a kadar üç kat artarak 900 milyar ABD dolarına ulaşması gerekmektedir. BNEF’e göre 2014’te temiz enerji yatırımları 310 milyar ABD dolarını bulmuştur.
Şu anki yıllık yenilenebilir enerji yatırımı ve 2030’da ulaşılması gereken. [ Milyar $ ] Enerji – Sanayi – İnşaat – Taşıma – Olağan – Durumlar
Birçok yetkili 10 yıllarca denetimsiz fossil-yakıtları kullanan zengin ülkelerin dünya genelinde bu arınmayı finansal olarak desteklemek zorunda olduklarını düşünmekte. Bu zenginliğe ‘sahip olan’ ve ‘sahip olmayan’ ülkeler dünya çapında bir küresel ısınma değişikliğinde anlaşılamamasının asıl sebepleridir.
Zindler’e göre BNEF Climatescope raporu tartışmanın şekillenmesine yardımcı olmuştur.
Gelişmekte olan piyasaya yapılan yatırımların 126 milyar $’ın %70’inin Çin’e yapıldığını söyledi. Geri kalan ‘BRIC’ ülkelerini ( Brezilya, Rusya ve Hindistan ) sayacak olursak toplam 100 milyar $’a denk gelmekte. ‘Orta-gelirli’ ülkelere yapılan yatırımlarda sayıldığında toplam iyice artmaktadır.
Bu durumda temiz enerji yatırımları büyük uluslararası bir iteleme olmadan kendi kendine de artabilmektedir ve ‘gelişmişlik düzeyi çok az olan ülkeler bu yatırımın genel toplamından sadece çok küçük bir kısmını oluşturmaktadırlar’ dedi Zindler.
Ekledi: “Bu ‘sahip olan’ ve ‘sahip olmayan’ ülkeler arasında ki çekişme Çin ve Hindistan gibi ülkelerin daha fazla yatırım almak için yaptıkları kurmacası diye düşünmekteyim. Gelişmekte olan ülkeler ve ‘Orta-gelirli’ ülkeler bu konuda uluslararası bir adım olmadan gerçekten yol katetmektedirler. Fakat fakir ülkeler geride kalarak ritime ayak uyduramamaktalar.”
Birleşmiş Milletler’in her yıl Aralık ayında yapılan iklim zirvelerinin yirmi birincisi, COP 21, yarın Paris’te başlayacak. Kyoto Protokolü’nün yerini alacak yeni anlaşmanın Paris’te imzalanacak olması konferansın önemini artırırken, 13 Kasım saldırıları nedeniyle Paris’te alınan aşırı güvenlik önlemleri sivil toplum katılımını etkiliyor.
Yeşil Gazete her yıl olduğu gibi bu yıl da iklim konferansını canlı olarak izliyor ve günlük, hatta anında haberlerle okuyucularına aktarmaya başlıyor.
Bu yıl Paris’te Yeşil Gazete’den Ümit Şahin ve Özgecan Kara bulunuyor. İki arkadaşımızın geçeceği haberler ve izlenim yazılarıyla iklim zirvesini yine en yakından Yeşil Gazete’den takip edebileceksiniz.
COP 21 Paris İklim Konferansı yarın sabah yüzden fazla ülkenin liderlerinin katılacağı açılış töreniyle başlayacak. Yeşil Gazete gelişmeleri anlık olarak sizlere aktaracak. Son dakika gelişmeleri için Yeşil Gazete’nin twitter ve facebook hesaplarını da takip etmeyi unutmayın.
Amelia Urry tarafından Grist‘te yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Merve Ayparlar‘ın çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Yağmur ormanları deyince muhtemelen aklınıza ilk gelen şey kuraklık değil. Ama olmalı. Çünkü bu ikisi hem düşündüğümüzden çok daha ilişkili, hem de – Nature’ dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre – tropikal yağmur ormanları kuraklık zamanlarında ilk önce en heybetli ağaçlarını kaybediyor.
İklim değişikliğinin ormanları git gide azalttığını zaten biliyorduk. Kuraklık da bunun bir parçası: Gezegen ısındıkça, iklim düzeni değiştikçe, kuraklığın uzatmalı olarak hem daha sık, hem de yeni yerlerde meydana geleceği öngörülüyordu.
Bu kurak dönem ağaçlar için gerekli suyu tüketmeye başladığında, en büyük ve geniş ağaçlar birer birer ölmeye başladı. Bir süre, kimse bunun neden olduğundan emin olamadı. Metabolizmaya dair bir sebep olabilirdi – su eksikliği ağacın oksijen ve güneş ışığını büyümesi için ihtiyacı olan karbonhidratlara çevirme yetisini kapatıyor, ağaçlar esasen açlıktan ölüyor olabilirdi.
Yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, Edinburgh Üniversitesi’nden bilim adamları 13 yıl boyunca Brezilya Amazon’unda süregelen kuraklık altındaki ağaçları incelediler ve bunun altında başka bir şey olduğunun farkına vardılar. Aç kalmak şöyle dursun, ağaçlar normal bir şekilde büyümelerine devam ediyorlardı, ta ki bir anda öldükleri ana kadar.
Peki bu dev yaratıklara ne oluyordu? Görünüşe göre ormanın bu en heybetli ağaçları, aynı zamanda sistematik bozulmalara karşı en hassas ve savunmasız olanlarıydı. Ağacın kökünden doruklarına su tasıyan xylem adı verilen minik hücreli kanallar, ağacın özündeki hava kabarcıkları tarafından tıkanıyor, bu küçük tıkanmalar da dolaşım sistemini boğarak çoğu zaman ağacın ölümüne sebep oluyordu.
Andrea Thompson ve Brian Kahn tarafından Climate Central‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Eray Uygur‘un çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Geçtiğimiz hafta dünyamız için son derece önemliydi. Mauna Loa Gözlemevi’nde yapılan ölçümlere göre atmosferdeki karbon dioksit (CO₂) seviyesi milyonda 400 parçacığı aştı ve kuvvetle muhtemeldir ki ömrümüz boyunca tekrar bu seviyenin altına inmeyecek.
Bunun dünya için ne anlama geldiğini daha iyi anlamak üzere, önde gelen iklimbilimcilere bu eşiğin aşılması hakkındaki görüşlerini ve bunun kendi araştırmaları üzerindeki etkilerini sorduk. Aşağıda bulacağınız cevaplardan bazıları açıklık getirmek amacıyla ya da uzunluklarından dolayı az miktarda düzenlenmiştir.
CO₂ Seviyesinin Bu Eşiği Aşması Konusunda Ne Düşünüyorsunuz?
Ralph Keeling, Scripps CO₂ Programı Yöneticisi: ‘’Yuvarlak rakamlı bir doğum günü gibi, psikolojik olarak alışmak biraz zaman alacak. CO₂ seviyesinin milyonda sadece 330 parçacık olduğunu anımsayan biri için oldukça büyük bir değişim.’’
Jason Box, Danimarka ve Grönland Jeolojik Araştırmaları’ndan Buz Araştırmacısı: ‘‘Çok endişeliyim çünkü atmosferdeki CO₂ seviyesi en son bu kadar yüksek olduğunda, küresel deniz seviyeleri en az altı metre daha yüksekti. Andrea Dutton ve arkadaşları tarafından, geçmiş sıcak dönemlerde kutuplardaki kütlesel buz örtüsü erimelerine dayalı deniz seviyesi yükselmeleri hakkında yakın zamanda yapılmış çalışmayı inceleyebilirsiniz.’’
Micheal Mann, Penn State Üniversitesi’nden İklimbilimci: ‘‘Üzücü bir kilometre taşı elbette. 1965 yılında doğduğumda CO₂ seviyesi milyonda 320 parçacık dolaylarındaydı. Ömrüm süresince milyonda 80 parçacık artmış olduğunu öğrenmek şok edici.’’
Katharine Hayhoe, Teksas Teknoloji Üniversitesi’nden Atmosfer Bilimci: ‘‘Bir bilim insanı için milyonda 399 parçacık ile 401 parçacık arasındaki fark göz ardı edilebilir. Ama bir insan olarak, milyonda 400 parçacık ve (potansiyel olarak) 1°C eşiğini bu kadar kısa bir sürede aşmak artık başka bir dünyada yaşadığımızı açık bir şekilde ortaya koyuyor. Üniversiteye girdiğim zamanlarda yaşamak için kritik eşik olarak görülen sınırları aştık. Gelecekte bizim için mümkün olabilecek seçenekleri ciddi bir şekilde azalttık. Bir sonraki eşikler olan, milyonda 500 parçacık ve 2°C hedeflerini de birkaç on yıl içerisinde yok etmek istemiyorsak, Paris’te yapacak çok işimiz var.’’
Peter Gleick, Pasifik Enstitüsü Başkanı: ‘’Bir açıdan 400 sayısı, 395 ya da 390’dan çok da farklı değil. Kilometre sayacının sıfırlı bir sayıya gelişini izlemek gibi. Ama bu durum saf sembolizmden çok daha büyük bir anlam taşıyor. Gerçek şu ki, ben doğduğumda atmosferdeki CO₂ seviyesi milyonda 300 parçacık dolaylarındaydı. Bugün, milyonda 400 parçacığın altında yaşayacağımız belki de son gün olacak. Önümüzdeki yüzyılda ya da belki de daha sonra doğan kimse bir daha milyonda 400 parçacığın altını göremeyecek. Bu, çocuklarımız ve gelecek nesiller için ciddi sonuçları olacak derin bir gözlem.’’
Pieter Tans, Ekolojik Sistem Araştırmaları Laboratuarı’ndan Karbon Çevrimi Sera Gazları Grubu Başkanı: ‘’Bunun hakkında ne mi düşünüyorum? Bana göre bu, insanoğlunun doğal sistemlerin kaldıramayacağından fazla miktarlarda kömür, benzin ve doğal gaz yakmaya devam etmesi durumunda CO₂ seviyesinin kaçınılmaz bir şekilde artmaya devam edeceğini gösteriyor.’’
Kuzey yarımküredeki santrallerin faal olmadığı ilkbahar başı ile santrallerin atmosfere CO₂ bıraktığı yaz aylarındaki atmosferdeki CO₂ konsantrasyonu karşılaştırması. Kaynak: NASA
Bu Eşiğe Ulaşmak Sizin İklim Çalışmalarınız İçin Ne Anlam İfade Ediyor?
Ralph Keeling: ‘’Milyonda 400 parçacık iklim için sihirli bir sayı değil, ama bu, iklimbilimcilerin de uzun bir zamandır söyledikleri gibi, dünya tarihinin yeni bir döneminde olduğumuzu güzel bir şekilde sembolize ediyor.’’
Micheal Mann: ‘‘Bu eşiğe ulaşmış olmamız, geçmişteki CO₂ öngörülerinin üst sınırında olduğumuz anlamına geliyor. Atmosferimize yönelik bu tehlikeli gidişatın önüne geçeceksek, bir an önce harekete geçmenin ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Bu ayın sonlarında gerçekleşecek Paris Zirvesi’nde anlamlı bir uluslar arası iklim anlaşmasına yönelik elle tutulur bir ilerleme kaydetmek gerekliliğinin önemini ortaya koyuyor.’’
Peter Gleick: ‘’Benim çalışmalarım su kaynaklarımıza yönelik iklim değişikliği kaynaklı risklere odaklanıyor. İklim değişikliklerinin en önemli etkilerinden bazılarının ve halihazırda deneyimlediğimiz en bariz değişimlerin su kaynakları hakkında olduğunu görüyoruz. İklim değişikliğinin artan etkileri, toplumsal huzursuzluklara ve şiddete de yol açan, su baskınları ve kuraklık gibi ekstrem hidrolojik olaylara sebep oluyor. Örneğin Suriye’deki çatışmaların kuraklık, iklim değişikliği ve su yönetimi ile olan bağlarını ortaya koyan ve Weather, Climate and Society’de (Hava, İklim ve Toplum) yayınlanan bir makale kaleme almıştım.’’
John Church, Tazmanya Üniversitesi’nden Deniz Seviyesi Araştırmacısı: ‘’Okyanuslar, buzullar ve buz örtüleri tamamen dengelerini kaybettiler. Bu yüzden deniz seviyesi yüzyıllar boyunca yükselmeye devam edecek.’’
Kaynak: Climate Central
Sizce Bu Eşiğe Ulaşmamız İklim Değişikliği Hakkında Harekete Geçmemizi Sağlayacak Mı?
Ralph Keeling: ‘’Halihazırda ilgi gösterenlerin daha da motive olmalarını sağlayabilir. Şimdiye kadar ilgi göstermeyenler için ise belki de bu, değişikliğin sürdüğünü anlamaları için bir başlangıç noktası olabilir. ‘Hatırlıyor musunuz? En son ne zaman CO₂ seviyesi milyonda sadece 400 parçacıktı?’ ’’
Jason Box: ‘‘Karbon salımlarının azaltılması konusunda birçok tartışma var ama salımların azaltılması bizi iklimsel bir kaostan kurtaracak milyonda 350 parçacık seviyesinin altına çekmeyecek. Asıl konuşmamız gereken CO₂ seviyesini 350’nin altına nasıl çekeceğimiz. Neyse ki cevap, inanılmaz, gözden kaçmış ve halihazırda var olan bir teknolojide: Ağaçlar. Bu linkte bu konuda yaptığım bazı hesaplamaları inceleyebilirsiniz. ’’
Katharine Hayhoe: ‘‘Böylesi bir eşiği aşmak bir aciliyet duygusu yaratabileceği gibi kolayca umutsuzluk da yaratabilir. Hangisi kazanacak? Bilemiyorum ama umarım birincisi olur.’’
Peter Gleick: ‘‘Evet, bence sağlayacak. Atmosferdeki CO₂ seviyesinin 390 ya da 398 gibi sıradan bir sayı olması ile 400 gibi yuvarlak bir rakam olması arasında bir fark vardır. Yuvarlak rakamlar dikkat ve farkındalığımızı odaklamamıza yardımcı olan kilometre taşları oluştururlar. Gittikçe daha şiddetli bir hal alan hava olaylarının artan sayısıyla beraber, gelişen bilim iklim değişikliğinin aşırı hava olaylarına etkisini ortaya koyuyor. Ve milyonda 400 parçacık gibi CO₂ seviyesi kilometre taşları ile iklim değişikliğini engellemek için ortaya konulan çabaların baskısı artıyor. Dünyanın sonunda harekete geçip geçmeyeceğini ve bunun, artan hızdaki tehlikelerin gezegenimiz ve insanlar üzerindeki etkilerini engellemek için yeterli olup olmayacağını beraber göreceğiz.’’
Pieter Tans: ‘‘Bence karar vericilerin birçoğu elle tutulur bir şekilde harekete geçmenin gerekli olduğu konusunda ikna oldular. Eksik olan, kamuoyunun kararlı bir şekilde harekete geçilmesini talep etmemesi ve hiçbir şey yapmadan duran karar vericileri takip edip baskı altına almamasıdır. Milyonda 400 parçacık kilometre taşı kamuoyunun eğitimi için bir fırsattır.’’
John Church: ‘‘Gerektiği kadar hızlı değil.’’
Julienne Stroeve, Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi’nden Araştırmacı: ‘‘Şüpheli. İklim değişikliği hakkında atılacak her adım paraya dayalı. Üzücü ama dünyada işler şu an böyle yürüyor. CO₂ salımını azaltmak ve yenilenebilir kaynaklara dönmek ekonomik olarak kazançlı olmadığı sürece hiçbir şey değişmez.’’
Eric Rignot, NASA Jet Laboratuarından Antarktik Uzmanı: ‘‘Hayır. Milyonda 400 parçacık kimseye bir şey ifade etmiyor.’’
Bu günümüz dünden daha kötü olmaya başladı, siz bu yazıyı okurken ne yaşanmış olacak bilemiyorum ama bugün çok değer verdiğim ödünsüz insan hakları savunucu, meslektaşım, sevgili dostum Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yi vurdular.
Tahir Elçi’yi Diyarbakır’da çatışmalarda hasar gören kentin simgelerinden 4 Ayaklı Minare’de baro üyeleri avukatlarla birlikte basın açıklaması yaptığı sırada öldürdüler. Saldırıda iki polis memuru da yaşamını yitirdi. Tahir hep barış için, insan hakları için, hukukun üstünlüğü ve adalet için çırpındı durdu, hep Kürt meselesinin silahsız, demokratik siyasetle çözümünü savundu, bu yolda söylediği sözden dolayı suçlandı, hedef gösterildi, terörle mücadele timleri tarafından Barodaki odasında gözaltına alındı, tutuklanması için olağanüstü çaba harcandı, bir baro başkanı olmasına rağmen Türkiye Barolar Birliği ve diğer barolar ve meslektaşları tarafından da gerektiği gibi sahiplenilmedi. Savunmasız bırakılan Elçi, insanlığın kültür mirasını korumak için yaptığı basın açıklaması sırasında öldürüldü.
Merak ediyorum; acaba onu itibarsızlaştıran, hedef gösterenlerin şimdi vicdanları sızlıyor mu, yoksa timsah gözyaşı dökmeyi mi tercih ediyorlar?
Hep başkalarının hakları için, barış için mücadele eden Tahir Elçi’yi yaşatamadık, onu korumayan devleti suçluyorum, çok üzgünüm, duygumu, üzüntümü anlatabilecek söz bulamıyorum.
Tahir’in vurulmadan önceki son sözleri bize ders veriyor; “İnsanlığın bu ortak mekanında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun. tarihimize değerlerimize sahip çıkalım”. Bu sözler aynı zamanda bize görev yüklüyor, savaştan, şiddetten yana olanlara inat, bu ülkede Tahir gibi eşitliği, özgürlüğü, barışı, onurlu biçimde birarada yaşamayı savunmaya devam edeceğiz.
Cemal Süreya bir röportajında der ki “Eski Türk filmlerinde insanların birbirine doğru koştukları, ağladıkları, sarıldıkları zamanlar değil de, onun hemen öncesinde hatalarını anlayıp bir şey yapmaya karar verdikleri anlar gözlerimi doldurur asıl.” Şimdi kendi hayatıma baktığımda gözlerimin dolduğu yer tam da burası. Hem, birlikte inşa ettiğimiz kekremsi dünyadaki etkimin farkına varıp sistemin dibine kibrit suyu dökmeye mütemayil olduğum, hem de Ormanevi ahalisinin taşın altına elini koymaya iyi niyet ve aktivizmle yönelmiş hallerini gördüğüm anlar.
Processed with VSCOcam with f2 preset
Ormanevi sadece sistemi dürtmeye meyletmiş her kula hükmeden “yapamazsın, edemezin” mavralarından kurtulduğu/kurtardığı için değerli değil, aynı zamanda ,“dünya ne istiyor/dünyanın neye ihtiyacı var?” sorusu ile, kişisel olarak sorduğumuz “ben ne istiyorum/benim neye ihtiyacım var?” sorularını birbirine bağlayarak sorup cevaplayabildiği, ekopolitiğini taştan çıkaran bir yapı sunduğu, “başka bir dünya mümkün”e dair olasılıklar zincirini önümüze serebildiği için değerli.
Dünyadaki rolünü oynamaya değil, hayatın kendisi olmaya niyetlenmiş Ormanevi ahalisinin vesilesiyle insanın kişisel özgürlüğünün önemi ve kendi dünyasına egemen olma yollarının çeşitliliği üzerine düşünmeye başlıyorsunuz ilk önce. Zira şahsi olandan kolektif politikalara bir yol olduğunu biliyor ve bu yolun yok edici sisteme esaslı bir tehdit sunmasının keyfini çıkartıyor onlar. Şimdi siz söyleyin, alternatif tarım dediğimiz şey ancak “sağlıklı yiyecek ve temiz çevre”ye odaklanan beyaz kafadan fazlasını önerdiği, işin içine temiz emeği, kolektif yaşamı, varlığı kendinden meçhul sanayi sorgulamalarını, kent yaşamının adaletsizliğini , sınıf meselelerini, ötekileştirme ve dışlamanın kazancı suallerini kattığı ölçüde etik ve kurucu olmaz mı gerçekten? Bence tam da buna binaen, bu Ormanevi insanları tarım yaparken de, kolektif hayatın mümkünatını sorgularken de bir yapı ürettiklerinin, tarımsal yapının da diğer tüm yapılar gibi toplumsal yapının adaletsizliğinden arî olmasının mümkün olmadığının ve tüm üretimin devrimci bir erekle yapılması gerektiğinin farkındalar.
Ormanevinde kolektif yaşam sorgulamalarının amentüsü üretkenlik, etik ve çuvaldızı kendine batırma**. Sıkça kendinize bu amentüleri okuyor, bu kutsal duaların anlamlarını soruyorsunuz. Hani Bachmann diyor ya “Faşizm önce iki insan arasında başlar.”diye, o potansiyel faşizmin önünü, kolektifin mümkünatını arttırmak adına yapısal önlemlerle tıkamaya çalışma tartışmaları yürüyor ki bu epey mühim. İnsanın ne yapıp ettiğinin ve ne yapabileceğinin farkına varmasını sağlayan her şeyin başım üstümde yeri var nitekim. Bu şahsi okumalara bolca ekosistemin derdine deva alternatif yöntemler eklemeye çalışıyor, kendilerini, bu çabalaları debelenmeye döndürmeden, yormadan, muhabbet birliğinde*** ve keyfinde tekrar üretebiliyorlar.
Bazen neyin yapılabileceğini görmek için neyin gerçek olduğunu görmeye, neyin gerçek olduğunu görmek için de neyin yapılabildiğini görmeye ihtiyaç duyarsınız. Ormanevi tam da bu enayi dünyanın ortasında gerçek olana ve yapılana karşı kuşkuyla yaklaşmamız, başka gerçeklikler üretmemiz için yönlendirici bir araç oluyor. Manüpüle edilmiş gerçekleri ve yapılanları şahsi sorgulamalara açıyor. Hatırıma geldi şimdi, bu sorgulamalar Borges’in “Zahir“ öyküsünde ne de güzel özetlenir. Zahir denilen metal para, eline geçtiği kişiyi etkisi altına bırakır bu öyküde. Ona sahip olanlar zamanla onun kırbacıyla bilenir, onun kölesi olur, ondan başka her şeyin sahte olduğuna inanırlar. Öykünün sonunda sorar Borges, “Eğer dünyadaki tüm insanlar Zahir’i düşünürlerse hangisi daha gerçek olur? Dünya mı yoksa Zahir mi?”
Ormanevi bana evvelinde farkettiğim fakat cebimden nasıl çıkaracağımı bilemediğim zahir’im için bir kurtulma yöntemi önerdiği, benden bize dolayımsız, üretken ve isyankar bir bağ kurduğu için başlı başına kurucu bir unsur. Bitirirken, bu yazı vesile olsun, teşekkür edeyim hepsine.
Ve bu yolda kimsenin kimsenin elini bırakmaması dileklerimle….
Not: Kendileriyle , şöyle doya doya veganlık ve toplumsal cinsiyet konuşmaları yapma imkanımız olmadı. Bu sebeple bu kısma dair kuşkumu saklı tutarak yazıyorum.
*Kaşen: Çerkez Toplumlarında sevgili yahut flörte verilen isim.
**üretkenlik, etik ve çuvaldızı kendine batırma: Durukan Dudu “kendini sorgulama” ya göndermede bulunurken tam olarak böyle dedi
***muhabbet birliği: Durukan’ın kolektif yaşamın sürekliliği açısından önemli olduğunu belirttiği iletişimsel ortaklık.
2015 yılı toprak açısından önemli bir yıl. Bunun en önemli nedenlerinden biri 2013 yılında gerçekleşen 68. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2015 yılını Uluslararası Toprak Yılı ve5 Aralık gününü Dünya Toprak Günü olarak ilan etmesiydi.
Toprağın yanı sıra genel çevre hareketi açısından 2015 yılı birçok sona sahne olduğu için uluslararası hedef ve politikalar açısından da oldukça kritik yeni başlangıçlara gebe olması bekleniyordu.
1997 yılında kabul edilip 2005 yılında uygulamaya gören Kyoto Protokolünün (evet tam 8 yıl sürüyor bu süreçler) ilk uygulama periyodu 2012’de sona ermiş ve daha çok “gönüllü” 18 ülkenin 2012’de Doha’da verdikleri ek vaatlerle ikinci uygulama periyodu 2020’ye kadar uzatılmıştı. Bu yıl Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısında 2020 yılından itibaren Kyoto Protokolü yerini alacak Hükümetlerarası yeni ve Kyoto Protokolü’nden daha geniş katılımlı bir azaltım ve uyum mekanizmasına karar verilmesi bekleniyor. Bunun için Türkiye’nin de aralarında olduğu 150’den fazla ülke INDC’lerini (Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı Niyetleri) açıkladı bile.
2000 yılında düzenlenen “Birleşmiş Milletler Binyıl Zirvesi” neticesinde 2015 yılına kadar ulaşılması için kabul edilen “Binyıl Kalkınma Hedefleri” de bu yıl sona erdi. 2015 Sonrası için “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” ise 25-27 Eylül 2015 tarihlerinde yapılan BM Genel Kurulunda kabul edildi. Türkiye bu toplantıya Başbakan düzeyinde katılım sağladı. Küresel Hedefler (Global Goals) olarak bilinecek Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri tam 17 tane.
15 numaralı Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi
8 adet Binyıl Kalkınma Hedefi, ikiyle çarpılıp bir eklenerek Küresel Hedeflere evirildi. Bu evrimle içinde İklim Değişikliğinin yer bulması tahmin edilirken sürdürülebilir arazi yönetimi, toprak ve çölleşme ile ilgili çalışan insanları da memnun edecek şekilde bir de arazi tabanlı ekosistemlerin korunması, restorasyonu ve sürdürülebilir yönetimine odaklanan 15 numaralı hedef gündemimize oturdu. Bu hedefin alt başlıklarından 15.3, 2030’a kadar “arazi bozunumunu dengelemiş” bir dünya öngörüyor.
Burada ufak bir ara verip, bu hedefin küçük bir kitle üzerinde yarattığı coşkunun nedenleri üzerinde biraz durmak gerekiyor. 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janerio şehrinde Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma konferansı düzenlendi. Rio Zirvesi olarak da bilinen ve sürdürülebilirlik olgusunun ön plana çıktığı Zirve’de, Biyolojik Çeşitlilik, İklim Değişikliği ve Çölleşme ile Mücadele konularında 21. yüzyıl için yol haritası niteliğinde 3 sözleşme imzaya açıldı.
Bu sözleşmeler devletler tarafından imzalanıp yürürlüğe konduktan sonra geçen yıllarda sözleşmeler arasında hem uluslararası müzakerelerde hem de ayrılan fonlarda bir ayrıma gidildi. İlgili paydaşlar arasında Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi entellerin, İklim Değişikliği Sözleşmesi zenginlerin ve Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi ise garibanların sözleşmesi olarak anılmaya başlandı.
Burada haklı bir serzeniş olabileceği bu üç sözleşmeyi fonlamak için kurulan GEF’in (Global Environment Facility- Küresel Çevre Fonu) 1991-2011 yılları arasında verdiği fonların sadece %4ü arazi bozunumuyla mücadele alanında projeleri desteklerken iklim değişikliği fonların %31, biyolojik çeşitlilik ise %37sini almaktaydı.
Bu yüzden, Küresel Hedefler arasında iklim değişikliği hakkında bir hedefe kesin gözüyle bakılırken arazi bozunumu alanında somut bir hedef görmek bu alanda çalışanlar arasında büyük bir coşkuyla karşılandı.
Bu aynı zamanda (İklim Değişikliği Sözleşmesinin Kyoto Protokolü, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin Aichi Hedefleri gibi) yasal bir mekanizmaya sahip olmayan Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesinin de imzacısı hükümetlere somut bir hedef üzerinde anlaşmaları için elini güçlendirecekti.
Bu hedefin kararının çıkması da Türkiye’ye nasipmiş. 12-23 Ekim tarihleri arasında Ankara’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi 12. Taraflar Toplantısı (Burada ufak bir notla bu yıl Aralık ayında Paris’te İklim Değişikliği 21. Taraflar Toplantısı yapılacağını hatırlayalım. Yani aynı yılda kabul edilen iki sözleşmeden birinin tarafları her yıl buluşurken, diğerleri iki yılda bir buluşmuş) gelen hükümet yetkilileri tarafından 2030 yılına kadar Arazi Bozunumu Dengelenmesinin kabulüne karar verdi.
Taraflar Toplantısı esnasında TEMA Vakfı’nın odak noktası olarak görev yaptığı Sivil Toplum Kuruluşları ile bir araya gelen Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Genel Sekreteri Monique Barbut, Arazi Bozunumu Dengelenmesi ve Rio Sözleşmeleri arasındaki sinerji hakkında şöyle dedi: “2050 yılına kadar 2,7 milyar olacak insan nüfusunun beslenebilmesi için her yıl 4 milyon hektar alanın tarıma açılması gerekiyor. Günümüzde, tarım alanları orman ve doğa koruma alanlarından temin edildiği için biyolojik çeşitlilik zarar görüyor. Bunun yerine, yeni tarım arazilerinin bozunmuş arazilerin restore edilerek tarımsal kullanıma geri kazandırılması mümkün. Bu tarz kullanımdan kazanılacak 5 gigaton karbon, Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek İklim Konferansı öncesi hükümetlerin iklim değişikliğiyle mücadele için açıkladığı ulusal katkıları niyetleri (INDC) ve iklim değişikliğini 2 santigrat derece ile sınırlamak için gereken emisyon azaltımının arasında kalan farkın yarısına eşit.”
Arazi Bozunumu Dengelenmesi (LDN- Land Degradation Neutrality)
Sözleşmeler arasında sinerji yıllardır üzerinde konuşulan bir konu. Her bir sözleşmeye imzacı olarak hükümetler ulusal eylem planlarını hazırlıyorlar. Bu eylem planları arasında bir sinerji veya en azından bir koordinasyonun sağlanması gerekli. Sözleşmelerin odak noktalarının farklı Genel Müdürlükler ve hatta farklı Bakanlıklara bağlı olması ülkemize özel bir durum değil ve genel olarak bu sinerjinin küresel olarak yakalanmasında da büyük engel.
İdeal Dünya’ya ulaşana kadar elimizdeki küçük kazanımlarla yetinmek gerekiyor. Ancak, Arazi Bozunumu Dengelenmesi (LDN- Land Degradation Neutrality) henüz tanımı ve kapsamı tam oturmamış ve birçok açıdan uygulamada özellikle gözlemci paydaşları endişelendiren noktalara sahip.
Kapsam konusunda başta Brezilya’dan gelen delegasyonun itirazları ile dengelenmenin sadece kurak alanları içereceği ve gönüllü olacağı konusunda Ankara’da net bir karar verildi. Brezilya’nın itiraz etmesinin nedeninin ise özellikle tropik yağmur ormanlarının hızlı tahribatının ülke üzerinde yaratacağı dengeleme yükünden kaynaklandığı tahmin ediliyordu.
Peki, tam olarak hangi sınırlar ve hangi zaman içinde bir dengelenme hedeflenmekte? Asıl sorun bu sorunun net bir şekilde cevaplanması. Eğer dengeleme sınırlarını bir ülke içinde belirleyeceksek, yine ülkemizden örnek verecek olursak, bu Konya’da ağaçlandırma yaparak Longoz Ormanlarına kurulacak bir nükleer santralin etkilerini dengeleyecek mi? Eğer Konya’daki ağaçlandırma sahası daha sonra bir termik santral alanında kalıp yok edildiğinde, iki santral fazlamız ve bir eski orman bir ağaçlandırma sahası eksiğimizin başka bir yerde dengelenmesi yapılabilecek mi? Yani bu tarz mekanizmalarda karşılaşılan en büyük sorun, bu dengelenme hesabı devletlere ve kurumlara bozma hakkı tanıyacak mı?
Hangi yıl, hangi toprak verimi temel olarak alınacak? Bozunmuş ve iyileşmiş toprak nasıl tanımlanacak?
Eğer küresel bir hedef olarak belirlenirse, sizin meranız bozuldu diye gelişmekte olan ülkelerde yerel halkların elinden geçim kaynakları alınıp, gelişmiş ülkelerin şirketlerine konvansiyonel tarım veya endüstriyel ormancılık yapsınlar diye devredilerek arazi kapmalarının yolu açılacak mı?
Bu sorular Taraflar Konferansı süresince birçok yetkili ile paylaşıldı. Devletlerin düşük katkılarından dolayı ve Sözleşmenin yeni Genel Sekreterinin eski GEF Genel Sekreteri Monique Barbut olması ve Barbut’nun en güçlü yönünün fon yaratma yetisi olması nedeniyle, bir hedef de bütün bu dengelenme hedefinin bir kısmının da iş dünyası tarafından bir fonla karşılanması oldu (bir yılda 2 milyar dolar olmak üzere, 15 yılda 30 milyar dolar). Bu fonun örnek projeleri başlamış bile. Fon yetkilileri tarafından paylaşılan iyi örnek, yukarıdaki birçok sorunun vücut bulmuş haliydi. Nikaragua’da bir mera alanı, alanı kullanan yerel halka belli bir kira karşılığında Danimarkalı bir endüstriyel ormancılık şirketinin kullanımına devredilmiş. Bir Alman şirketi olan Volkswagen’den bile darbe yemiş sivil toplum, Monsanto gibi Syngenta gibi dev şirketlerin dahil olabileceği mekanizmaya nasıl güvenebileceği, sınırların nasıl çizileceği konusunda endişeli.
Bu Arazi Bozunumu Dengelenmesi hedefinin kötü ve engellenmesi gereken bir hedef olduğu anlamına tabi ki gelmiyor. Ama toprak alanında çalışan kurumların rahat bir nefes alıp, arkalarına yaslanamayacakları, süreci yakından takip ederek, mümkün olan her türlü yoldan sürece dahil olmaları büyük önem taşıyor.
Bir barış ELÇİsini daha katlettiler. Bir insan hakları savunucusunu, tarihi ve kültürel miras savunucusunu, Kürtlerin hukuki savunmanını, Devlet şiddetine uğramış kimsesiz Kürt köylülerinin kimsesini, Tahir ELÇİ’yi katlettiler.
Tahir Elçi, Diyarbakır’ın 9.000 yıllık bir tarihsel dokusuna uygulanan şiddeti protesto etmek için Dört Ayaklı Minarenin hemen dibinde tek kurşunla öldürüldü. Tahir Elçi, tarihi dört ayaklı minarenin dibinde tarih oldu. Yüreğimiz yanıyor…
Tahir Elçi son konuşmasında, “Dört ayaklı minare bize, insanlığa sesleniyor. “Beni ayağımdan vurdular” diyor. “Ne savaşlar ne felaketler gördüm” diyor, “ama böyle ihanet görmedim” diyor. Nice medeniyetlere beşiklik etmiş bu kentte bu bölgeden operasyonlar uzak olsun diyorum. Tarihe yönelik şiddet eylemini kınıyorum. Tarihine sahip çıkmayan toplumlar güvenli gelecek kuramazlar.” dedi.
O tarihi bir mirası korumak için orada bulundu bir avuç arkadaşı ile birlikte. Ne yazık ki tarihi dokuya gözünü kırpmadan ateş edenler öldürdü barışın Elçi’sini.
Olayı kriminalize etmeye gerek yok. Çatışma vardı türünden söylentilere karnımız tok. Tek kurşun olayın en net kanıtıdır. Onu planlayarak öldürdüler. O derin devletin baş belasıydı. O son, CNN Türk’te yaptığı konuşma nedeniyle devletin gönüllü tetikçileri ve yargı tarafından linç edilmek istendi. Ama o “1990’lı yıllardan bu güne JİTEM’ci ağababalarınız ve generallerinize boyun eğmedim, sizden mi korkacağım?” diye cevap verdi.
O, devletin 1990’lı yıllardaki hukuksuzluklarının da baş belasıydı. Cizre’de gözaltında kaybedilen 21 kişinin, Lice’de öldürülen 16 kişinin, Roboski’de bombalarla paramparça edilen 34 insanın dava avukatıydı. En son Şırnak’ın Kuşkonar ile Koçağılı Köyü’nün 1994 yılında savaş uçaklarının bombalaması sonucu 38 kişinin ölümüyle ilgili davada AİHM’de Türkiye’yi mahkûm ettirmişti. O, Kürtlerin has savunmanıydı. Katiller bir Hukuk adamını, Adalet arayıcısını katlettiler.
Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’lilere dönük olarak “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz ” demişti. Biz de biliyoruz ki bu ülkenin devlet geleneğinde “devlet öldürmeyi iyi biliyor”. Bu ülkenin geleneğinde binlerce faili meçhul cinayetlerin failleri devletin denetiminde bulunamadılar.
Tahir Elçi bu ülkenin kanlı tarihinde ne ilk ne de son olacaktır biliyorum. Mustafa Suphi’lerden başlayan devlet eliyle işlenen siyasi cinayetler, Sabahattin Ali’den, Uğur Mumcu’ya, Abdi İpekçi’den Kemal Türkler’e, Musa Anter’den Hrant Dink’e nice gazeteci, yazar, aydın, siyasetçi hep “Kriz dönemlerinde ” öldürüldü. Egemenler hep kriz dönemlerinde işledikleri cinayetlerle toplumun dinamik kesimlerini sindirmek istediler.
Türkiye’de “krizi” yaratan nedenler demokrasisizlik ve eşitsizlik olmuştur. Sistem kendi yarattığı bu krizi komplo yöntemleri ile çözmeye çalışmış, darbelere, otoriter yönelimlere zemin hazırlamanın aracı kılmıştır. Hep kriz dönemlerinde aydınlatılamayan siyasi cinayetler işlenmiş, yaratılan gerginlik ortamını fırsat bilen egemenler, otoriter yönetimlerini güçlendirmişlerdir. Şimdi de Erdoğan’ın “başkanlık krizini” çözmenin bir aracı olarak Tahir Elçi gibi bir Kürt aydınını hedef seçtiler. Ve alenen katlettiler.
Başbakan, 1 Kasım seçimlerinde “1990’lara dönülmesin, Beyaz Toroslar bu sokaklarda dolaşmasın” demişti. Evet sevinebiliriz, artık Kürdistan topraklarında beyaz Toroslar dolaşmıyor. Ama 1990’lı yıllarda kaçırılarak gizli gizli Kürtler öldürülürken; şimdi aleni, canlı yayında Kürtler öldürülüyor. Değişen sadece devletin utangaçlığı gitmiş. Utanmazca, arsızca Kürtlere karşı ölüm dayatılıyor.
“Ölüm raporu yayımlanmadan, Polis olay yeri inceleme raporu yayımlanmadan nasıl emin olabilirsin” demesin kimse. Tek kurşunun devlet geleneğinde o kadar çok örneği var ki..
Dün katledilen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, bugün Yeniköy Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Diyarbakır’ın Sur ilçesinde Dört Ayaklı Minare’nin çatışmalar sırasında zarar görmesi dolayısıyla basın açıklaması yaptığı sırada öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, bugün son yolculuğuna uğurlanacak.
Elçi’nin kardeşi Ahmet Elçi, “Bu katliam politiktir. Bu yüzden politik bir karar alarak Kürdistan’ın başkentinde defnedeceğiz kardeşimizi” dedi.
Elçi için cenaze töreni Koşuyolu Parkı İnsan Hakları Anıtı önünde gerçekleştirilecek.
Saat 11.00’da burada yapılacak törenle son yolculuğuna uğurlanacak olan Elçi, merkez Bağlar ilçesindeki Yeniköy Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Elçi için Sümerpark Ortak Yaşam Alanı’nda da taziye çadırı kurulacak.
Tahir Elçi kimdir?
1966 yılında Şırnak’ın Cizre İlçesinde doğdu.
İlk, orta ve lise öğrenimini Cizre’de tamamladı. Elçi, 1991 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu
1992 yılından itibaren Diyarbakır da serbest avukatlık yapan Elçi, daha sonraları ise 1998-2006 arası Diyarbakır Barosu’nda yönetici olarak görev yapmış ve Diyarbakır Barosu Başkanlığı yanı sıra Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yapıyordu.
İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kurucularından Avukat Tahir Elçi, 90’lı yıllardaki yargısız infaz, faili meçhul cinayetler, köy yakma davalarında mağdur avukatlığı yaparken, Diyarbakır ve bölgedeki hak ihlalleriyle ilgili de çalışmalarını sürdürüyordu.
Elçi, Lice davası – Temizöz davası – Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin bombalanması ve Roboski Katliamı davalarının da aralarında olduğu pek çok davada hak savunuculuğu yaptı.
2012’de Diyarbakır Barosu 43. Olağan Genel Kurulunda, Baro Başkanı seçildi.
Tahir Elçi, 15 Ekim 2015 tarihinde CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu “Tarafsız Bölge” programında “PKK terör örgütü değildir” demişti.
Bunun üstüne kanala 700 bin lira para cezası kesilirken, Tahir Elçi 20 Kasım günü Diyarbakır’da gözaltına alınarak İstanbul’a getirilmişti.
Elçi, savcılığın tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk etmesine karşın Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı.
Elçi hakkında, “terör örgütü propagandası” suçundan 7.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlanmış, yurtdışına çıkış yasağı da konulmuştu.