Ana Sayfa Blog Sayfa 3541

Paris sonrası neyi kutluyoruz? – Prof. Hilal Elver ve Prof. Richard Falk

Bu yazı aljazeera.com.tr/ den alınmıştır

Paris İklim Değişikliği Anlaşması, Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde çok taraflı diplomasi yoluyla elde edilmiş, önemli bir başarı olarak geçtiğimiz hafta dünya medyasında övgüyle karşılandı. Konferansa katılan 195 ülkenin dünyayı küresel ısınmanın getirdiği tehlikelere karşı korumak için bir çerçeve üzerinde uzlaşabilmeleri çarpıcı bir gelişme.

Konferans sonrasında dünya liderlerinin kutlama fotoğrafları medyada geniş yer bulurken, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama da yaptığı açıklamada, Paris’in “tarihi bir dönüm noktası” olduğunu söyleyerek kutlamalara katıldı. 2009’daki Kopenhag İklim Konferansı sonrasındaki negatif enerji ile taban tabana zıt sayılabilecek bu genel olumlu hava, Fransız diplomasisinin bir zaferiydi.

5

Ancak anlaşmanın ayrıntılarına baktığımızda daha karmaşık bir tablo görüyoruz. Her şeyden önce, uluslararası toplumun insan kökenli (antropojenik) iklim değişikliğini bu anlaşma ile durdurabileceği gerçekten doğru mu? Anlaşmaya imza atan 195 ülkenin hepsi, anlaşmayı hayata geçirme konusunda gerçekten kararlı mı? Yanıt, soruyu kime sorduğunuza bağlı. Fosil yakıt (petrol ve gaz) ve kömür üreticisi ülke ve şirketler, durumdan memnun değil, çünkü anlaşma yüzünden bu yüzyılın sonu itibarıyla yok olma tehdidiyle karşı karşıyalar. Temiz enerji (rüzgâr, güneş) şirketleri ise anlaşmayı coşkuyla karşıladı, zira bu sayede ürünlerine yönelik talebin ciddi biçimde artacağı beklentisi içindeler.

Hal böyle iken, anlaşmada “fosil yakıtlar, kömür ya da petrolün aşamalı olarak kullanımdan kaldırılacağına” dair tek bir kelime bile olmaması da tuhaf. Anlaşma metnini kaleme alanlar, provokatif bir dil kullanmayacak kadar zeki olmalılar. Her şeyden önce, gelişmiş ülkelerin, bu tür enerji kaynaklarını Sanayi Devrimi’nden beri hiçbir kısıtlama olmaksızın kullandığını ve gelişmekte olan ülkelerin de daha uzunca bir süre bunları kullanmaya devam edeceklerini unutmamalıyız. Temiz enerjiye geçişin mali yükünü paylaşmadan, salt iklim açısından kötü olduğu gerekçesiyle gelişmekte olan ülkelerin ucuz fosil yakıtları kullanmayı bırakmasında ısrar etmek adil değil. Türkiye, yakın zamanda sanayileşmeye başlamış ülkelerden biri olarak fosil yakıtsız dünya hedefine katkıda bulunma açısından zorlanmakta.

Bütün bunlara karşılık, Türkiye’nin 1992 İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre bir OECD üyesi olarak gelişmiş ülkeler arasında sayılması ise ironik bir durum. Başlangıçta bu listede yer almaktan çekinmeyen Türkiye, sözleşme gereği gelişmekte olan ülkelere yardım zorunluluğunun olduğunu fark ettikten sonra “özel koşulları” sebebiyle muafiyet kazanmaya çalıştı. Yoğun diplomatik çabalar sonucunda kendisine özel bir kategori oluşturulmasını sağlayarak gelişmekte olan ülkelere yardım görevinden kurtuldu, ama halen gelişmekte olan ülkeler grubunda değil.

Gelişmiş ülkeler için küçük bir zafer

İklim Değişikliği rejiminin, taraflar arasında sorumluluk paylaştırma konusunda benzersiz bir yapısı var. Gelişmiş ülkelerin sera gazı salımına daha önce başlamaları ve halen gelişmekte olan ülkelere nazaran daha fazla sera gazı salgılamaları nedeniyle yükümlülükleri daha fazla. Hem azaltım yapmak hem de gelişmekte olan ülkelere  finansal yardımda bulunmak zorundalar. Bu ayrıma rağmen, Paris Anlaşması, gelişmiş ülkelerin bu konuda “tarihsel sorumluluğu” olduğuna doğrudan atıf yapmaktan kaçınıyor, çünkü bu, tüm düzenlemenin – bilhassa da ABD Kongresi tarafından – reddine yol açabilecek hassas bir mesele. Ancak Paris Anlaşması, farklılaştırılmış ve her ülkenin özel koşullarına göre isteğe bağlı olarak belirlenmiş de olsa, sera gazı azaltımı ve uyum açısından ayrım yapmaksızın bütün ülkelere yükümlülük getiren bir yapıya sahip. Bu açıdan bakıldığında, Paris Anlaşması gelişmiş ülkeler açısından küçük bir zafer olarak nitelenebilir.

Ayrıca, zengin ülkelerin, iklim değişikliğinden kaynaklanan şiddetli ve kötü hava şartlarından zarar gören fakir ülkelere “kayıp ve hasar” tazminatı ödeme yükümlülüğü de sözleşmede yumuşak sözlerle ortadan kaldırılıyor.

Aslına bakılırsa, gelişmiş ülkeler açısından en büyük zafer, anlaşmanın her yönüyle gönüllülük esasına dayandırılması. Bu da bir önceki iklim değişikliği rejimi olan 1997 Kyoto Protokolü’nden en büyük sapmaydı. Kyoto’nun sistemi sadece gelişmiş ülkelere yükümlülük getirmesi açısından çok farklı bir temele dayanıyordu. Bu nedenle de ABD anlaşmayı imzalamadı ve Kyoto süreci, küresel emisyonların ancak yüzde 12’lik bölümünü kapsadığından, sürekli biriken SGE tehlikesi üzerinde neredeyse hiç etkili olamadı.

Bu açıdan Paris Anlaşması oldukça farklı, çünkü burada taahhütler gönüllü olsa da, girişimler zengin ya da fakir, gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkeler için geçerli. Ülkeler, kendi vaatlerini özel ihtiyaç ve koşullarına göre belirliyor. SGE konusunda nispeten düşük bir kısıtlama seviyesi belirleyen Türkiye, 2030 yılı itibarıyla öngörülen artış miktarı üzerinden yüzde 21’lik bir gerileme sözü vererek, ülkenin ekonomi ve enerji alanındaki realitesine böylesinin uygun olduğunu öne sürdü. Türkiye, sera gazı yayımındaki artış açısından dünyanın en hızlı ülkelerinden biri olsa da, kişi başına düşen emisyon seviyesi halen OECD ülkelerininkinden düşük.

Yaptırım: İlanen utandırma yöntemi

Anlaşmanın bir önemli özelliği de, tüm ulusal taahhütleri şeffaf hale getirmeyi ve her beş yılda bir önceki taahhütleri inceleyip gözden geçirmeyi hedeflemesi. Taraf ülkelerden biri taahhütlerini yerine getirmezse “Şimdi ne olacak?” diye sorulması normal. İşin sinir bozucu tarafı şu ki sorunun yanıtı “hiçbir şey”. Bunu yapanlar en fazla “ilanen utandırma” yöntemiyle cezalandırılacak. Tıpkı insan hakları ihlalleri karşısında takınılan tavır gibi. Böylesine yumuşak bir hukuki yaklaşım gerçekten küresel ısınma tehlikesinin önüne geçebilir mi diye endişeye kapılmak mümkün. Böyle bir durumda, anlaşmanın uygulanabilmesi  ihtimali, sivil toplum kuruluşları ve çevre hareketinin oluşturacağı baskıya bağlı. Sivil toplum örgütlerinin etkisi ülkeden ülkeye değişiklik gösterdiğinden ve kimi zaman en çok ihtiyaç duyulduğu yerlerde hiç olmadığından veya zayıf olduğundan, bu konuda çok da fazla umutlu olamayız.

ABD hükümeti, en azından Beyaz Saray ve Demokratlar, Paris’ten çıkan sonuçtan son derece memnun. Sonuçta bu anlaşma, Amerika’nın söylemi bol, taahhüdü az gönüllü bir yaklaşım konusundaki ısrarını yansıtıyor. Konferansa katılan kalabalık Amerikan heyeti, anlaşma metninde bahsi geçen girişimlerin zorunlu gibi görünmesine neden olacak hiçbir şey yapılmadığından emin olmak için son dakikaya kadar en ufak kelime değişikliklerini bile düzeltti.

Öte yandan, enerji şirketleri de kötü durumda sayılmazlar. Anlaşmanın uygulamaya girmesi için 2020’ye kadar yeterince süre ve 5 yıl da ilave mühlet var. Ayrıca yeraltındaki rezervlerini satıp birer temiz teknoloji tedarikçisine dönüşmek için de yüzyılın sonuna kadar uzun bir süre mevcut. Üstelik bu süreçte hükümet yardımlarından da faydalanacaklar.

Çin, anlaşmadaki şeffaflık ve gözetim konusuna biraz direnç gösterdiyse de, bu yükümlülüğün bütün ülkeleri kapsaması ve Obama’nın Paris Konferansı öncesinde kendilerini ikna etmesi üzerine anlaşmaya onay verdi. Sonuç itibarıyla, anlaşmadan memnun görünen Çin, ucuz ve verimli güneş enerjisi teknolojisini dünyanın dört bir yanına satmayı dört gözle bekliyor. Diğer taraftan, ülkedeki hava kirliliği sorunu artık kriz seviyesine ulaştığından, emisyonlarla ilgili düzenleme de acil bir öncelik haline gelmiş durumda.

İklim değişikliği müzakereleri giderek çevrenin korunmasından ziyade finans, kalkınma ve enerji politikaları ile ilgili bir konu haline geliyor. Hangi ülkenin ne kadar yardım ve kredi alacağını, hangi ülkenin fon yaratmaktan sorumlu olacağını arka plandaki rekabet belirliyor. Gelişmekte olan ülkeler arasında hangi ülkelerin daha savunmasız durumda olduğuna ve hangi tür finansal yardımın uygun olduğuna dair de bir rekabet var.

Ayrıca Paris’te temsil edilemeyen sessiz toplumlar da var, ki buna aşırı yoksulluk ve açlıkla pençeleşen 1 milyar insan dahil. Onlar için sorun para ile ilgili soyut tartışmalar değil, gayet somut bir konu olan hayatta kalma mücadelesi. Bu bağlamda insan hakları savunucularının tek yapabildiği ise, insan hakları prensibini, anlaşmanın operasyonel maddelerine ilave edemeseler de, giriş bölümünde ifade edebilmek oldu.

Finansmanın nasıl sağlanacağı belirsiz

Paris Anlaşması’nda önemli bir nokta da finansmanın nasıl sağlanacağına değinilmemesi. Ortalama küresel sıcaklık artışının 1,5 santigrat derecenin altında tutulabilmesi için, 15 yılda tahminen 16 trilyon dolara ihtiyaç var. Gelişmiş ülkelerin 2020’ye kadar her yıl ödemeyi kabul ettiği rakam ise ancak 100 milyar dolar, ki buna hem emisyon azaltma maliyetleri, hem de sıcaklık artışına adapte olmak için alınacak tedbirler dahil. Yani ihtiyaç duyulan rakamla vadedilen arasında büyük bir uçurum var.

Paris’in başarılı sayılmasının en önemli görünür sebebi, ilk kez 1,5 ila 2 derecelik artışın üst sınır olarak belirlenmesi. Ancak sera gazı emisyonlarının (SGE) azaltılması için verilen gönüllü sözlerin toplamına bakacak olursak, ortada endişe verici şöyle bir gerçek var: Her ülke verdiği sözü tutsa bile, dünya, bu yüzyılın sonuna varmadan 3 dereceden daha çok ısınmış olacak.

Bütün bunları göz önüne aldığımızda “Neyi kutluyoruz?” diye sormalıyız. Kutladığımız şey, diplomasi ve hukuk dilinin zaferi. Fransız diplomatlar, karmaşık uluslararası sorunları yumuşak bir şekilde çözmeleri, bunu yaparken de gerçek bir çözüm bulmadıkları halde yine de kaybedenleri teskin etmeyi başarmaları ile meşhurlar. Görünen o ki Paris’te olan da buydu. Toplantıyı düzenleyen Fransızlar, söyleyecek sözü olan büyük küçük her hükümeti dinledi. Sonunda da Dışişleri Bakanı, tokmağını zekice bir zamanlamayla, muhalif ülkelerin itiraz etmesine fırsat vermeden kürsüye vurarak anlaşmanın kabul edildiğini ilan etti.

Türkiye’nin Paris performansı

Peki, Türkiye Paris’te nasıl bir performans gösterdi?

Türk heyeti, konferansta özel koşullar meselesini hatırlatmadıkları takdirde ihtiyaç duydukları uluslararası finansmanı almalarının zora gireceğinden endişeli görünüyordu. Türkiye’nin iklim diplomasisi, 1990’ların sonundan bu yana bilhassa bu mesele üzerine kurulu ve aslında Ankara ustaca diplomatik manevraları sayesinde 2007 yılında istediğini aldı. Yine de Paris’e giden Türk ekibi kaygılıydı, zira anlaşmada gelişmekte olan bir ülke olmanın ne demek olduğundan net bir şekilde bahsedilmiyordu. Türkiye de bu konudaki görüşünün dikkate alınacağından emin olmak istiyordu. Bu nedenle de kapanış oturumunda ‘özel koşullar” talebini yineledi.

Ancak Türkiye’nin bu iç kaygısını kapanış oturumunda gündeme getirmesi soğuk bir hava oluşturdu. Bu platform, 194 ülke insanlığa ve ortak küresel geleceğe hizmet edecek bir anlaşmayı kutlarken, ulusal çıkarların vurgulanacağı yer değildi. Türkiye, on milyonların canlı olarak izlediği, tarihi önem taşıyan bu olağanüstü uluslararası platformu, küresel dayanışmayı destekleyen ve tüm gezegenin karşı karşıya olduğu en büyük sorun olan iklim değişikliği konusunda ahlaki sorumluluğa riayet eden, iddialı bir mesaj vermek için kullanmalıydı.

Konferansa katılan diğer ülkelerin neredeyse hepsi, kendi özel sıkıntılarını bir kenara bırakarak, bu platformu, etik ve ahlaki mesajlar vermek için kullandı. Aslına bakılırsa, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, daha önce bu türden önemli mesajlar vermişlerdi. Onların verdiği pozitif mesajlar orada da tekrarlansaydı, uzun vadede Türkiye açısından çok daha etkili olurdu. Sonuçta, Paris Anlaşması, bir iyi niyet sözleşmesi; hemen hemen evrensel düzeyde kabul gerektiren bir karar. Şayet Türkiye burada daha fazla esneklik ve vizyon ortaya koyabilseydi, özel ulusal meselelerinden de feragat etmeden, sorumluluk sahibi uluslararası bir oyuncu olarak küresel prestijini arttırabilirdi. Öyle umalım ki Türk diplomasisi gelecekte ulusal menfaatlerini öne çıkarırken, diğer yandan da küresel çıkarlara samimi bir destek göstermeyi daha iyi öğrensin.

Bu yazı aljazeera.com.tr/ den alınmıştır

 

3-Hilal-Elver

Hilal Elver

@HilalElver

Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü ve California Ünivesitesi’nde hukuk profesörü. 1990’lı yıllarda Ankara Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptığı dönemlerde Çevre Bakanlığı’nın kurucu Baş Hukuk Müşaviri idi. Bir süre İklim Müzakereleri Türkiye heyetinde de görev aldı.

 

4-Richard-Falk

 

Richard Falk

@rfalk13

ABD’nin Princeton Üniversitesi Uluslararası Hukuk Fakültesi’nde Albert G. Milbank Emeritus Profesörü. Aynı zamanda California Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Bölümü Araştırma Danışmanı. Birçok kitap ve makaleye imza atan Falk, 2008-2014 yıllarında Birleşmiş Milletler Filistin İnsan Hakları Raportörü olarak görev yaptı.

 

Yunanistan’da eşcinsel partnerliğe onay veren yasa meclisten geçti

Yunanistan’da, eşçinsellerin birlikte yaşama sözleşmesi imzalamalarını sağlayan yasa, hem koalisyon hükümetinde krize, hem ana muhalefetin bölünmesine, hem de kilisenin sert tepkisine neden oldu. Başbakan Aleksis Çipras ise bugüne kadar haklarını teslim edemedikleri için eşcinsellerden özür diledi. Kalavrita-Aigio Metropoliti Amvrosios ise yasaya tepki olarak iki günlük yas ilan etti.

19

Hürriyet Atina muhabiri Yorgo Kirbaki’nin haberine göre Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı ve eşcinsellere birlikte yaşama sözleşmesi imzalamaları hakkı tanıyan tasarı, 300 üyeli parlamentoda 56’ya karşı 193 oyla kabul edilirken, 51 milletvekili oylamaya katılmadı.

Tasarı, muhalefet partilerinin desteği sayesinde kabul edildi. Çipras Hükümeti’nin küçük ortağı popülist milliyetçi Bağımsız Yunanlar (ANEL) partisinin 5 milletvekili tasarı aleyhinde oy kullanırken, partinin lideri ve Savunma Bakanı Panos Kammenos oylamaya katılmadı.

Tasarıya, anamuhalefet partisi merkez sağcı Yeni Demokrasi’den 19 milletvekili “evet”, 29 milletvekili ise “hayır” oyu verdi. Bu partinin de 27 milletvekili oylamaya katılmadı.

Muhalefete göre; yeni yasa, eşcinsel çiftlere evlilik ve evlat edinme kapılarını da aralıyor. Adalet Bakanı Nikos Paraskevopulos ise yasanın bu iddiaları öngörmediğini söyledi.

20

Başbakan Aleksis Çipras konuşmasında, “Haklarından mahrum bırakılan ve barbarlığı yaşayan binlerce vatandaşımızdan özür dilerim. Bu yasa yıllar önce çıkmalıydı. Felaket ve korku tellallarının aksine, Yunan toplumu eşitlik ve insan onuruna saygıdan yanadır. Yunan Parlamentosu ve Hükümet bu tarihi kararı ile iftihar ediyor” dedi.

Parlamentodaki oylamada bazı eşcinsel derneklerin üyeleri de hazır bulunurken, sonuç açıklandıktan sonra partnerleri ile öpüştü.

Yasanın onaylandığı saatlerde meclis önünde toplanan yüzlerce kişi, “Aşk günah değildir” sloganı altında eşcinseller için tüm hakların kabul edilmesini talep etti.

Yasa partnerliğe izin verse de eşcinsel çiftlerin evlat edinmesi hâlâ yasak.

 

(Hürriyet)

Selendi davasında 38 sanığa 8 ay ile 45 yıl arası mahkumiyet kararı

Manisa Selendi’de 2010’da Romanlara yönelik linç ve arkasından Romanların ilçeden sürüldüğü olayla ilgili görülen davada karar beş sene sonra açıklandı.

Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen 22. duruşmada, 80 sanıktan 38 sanık TCK’nın 216. maddesi olan “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılamak”tan ve TCK’nın mala zarar vermeye dair 151, 152. maddesinden 8 ay ile 45 yıl arasında ceza aldı. Diğer sanıklar ise beraat etti.

16

Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre duruşmaya katılan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İzmir milletvekili Özcan Purçu adaletin yerini bulduğunu söyleyerek bu karardan sonra hiçbir ırkçının Romanlara yönelik linç girişiminde bulunmaya cesaret edemeyeceğini söyledi ve, “Bu karar emsal olcak. Barışçıl, kardeşçe bir ortamda herkes bu ülkede yaşayabilmeli. Her il ve ilçede isteyen mesken tutabilmeli, yerleşme hürriyetini kullanabilmeli.” dedi.

Roman Hakları Derneği Başkanı Yücel Tutal ise karara sevindiklerini belirterek bunun Roman mahallelerindeki olası linç girşimlerini önlemede etkili olmasını umduklarını belirtti.

Manisa Selendi’de 2010 yılında yılbaşı gecesi, bir kahvede Romanlara saldırı ile başlayan olaylar,  kısa sürede Romanların ev ve işyerlerinin taşlanmasına dönüştü.

5 Ocak’ı 6 Ocak’a bağlayan gece, Manisa’nın Selendi ilçesinde 35 yıldır yaşayan, 75 kişilik Roman topluluğuna, “Selendi bizimdir bizim kalacak” “Burası Selendi buradan çıkış yok” “Çingeneler buradan gitsin” gibi sloganlar eşliğinde yaklaşık bin kişi saldırdı. Roman evleri, çadırları, arabaları yakıldı, yıkıldı, tahrip edildi. Polis yetersiz kaldı. Romanlar Jandarma gücüyle kurtarıldı. Selendili Romanlar daha sonra Manisa’nin Salihli ilçesine göç ettirildi.

 

(Bianet)

Kael McKenzie, Kanada’nın ilk trans yargıcı oldu

Kanada’da ilk kez bir trans, yargıç olarak atandı. Avukat olarak görev yapan trans erkek Kael McKenzie 17 Aralık’ta Manitoba Eyalet Mahkemesi’ne yargıç olarak atandı.

Pembe Hayat’ın haberine göre Yargıç McKenzie, Kanada’nın Manitoba Eyaletine atanması ile ilgili olarak “Açık kimlikli bir trans erkek olarak bu atamanın gerçekleşmesi beni mutlu etti. Çünkü geçiş sürecinde olan bir çok çocuk için bir rol model oluşturabileceğim” dedi.

15

Ataması bağımsız bir heyet tarafından gerçekleştirilen McKenzie aynı zamanda Kanada Barolar Birliği’nde Manitoba Barosu’nu temsil etmekte ve yine Manitoba’da baroya bağlı olarak hizmet veren Gökkuşağı Kaynak Merkezi’nde eşbaşkanlık yapmakta. Gökkuşağı Kaynak Merkezi, Manitoba’da yaşayan LGBTİ’lere hukuksal hizmet veriyor.

Manitoba’da yaşayan birçok insan McKenzie’nin atanmasını bir kilometre taşı olarak değerlendirirken eyalet Başsavcısı Gord Mackintosh ise, McKenzie’nin atanması ile ilgili olarak “Bu yalnızca trans görünürlüğünün artması ve translara olan ön yargıların yıkılması için atılmış bir adım olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda McKenzie’nin atanması yargı içinde farklı insanların varolması ve bakış açımızın genişleyip yargının güçlenmesi anlamı da geliyor” şeklinde konuştu.

Washinton Post yaptığı bir araştırmada son dönemde ikisi yargıç olmak üzere toplam 6 açık kimlikli transın ABD’de kamu görevinde bulunduğunu belirtti. 2015 yılında ise dünya çapında 20’den az transın devletin herhangi bir kademesinde açık kimlikle göreve atandığı belirtiliyor. Yine aynı araştırmaya göre 1977’den bu yana kendini açık olarak farklı cinsiyet kimliklerinde tanımlayan 126 adayın toplamda 200 seçime katıldığı belirtiliyor.

 

(Pembe Hayat)

Kadınlar: İklim değişikliğinin kurbanı ve iklim eyleminin anahtarı

Mary Robinson ve Melanne Verveer tarafından The Guardian‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Kadınlar iklim değişikliğinin cinsiyete bağlı etkilerine ciddi derecede maruz kalmalarına rağmen karar alma sürecinde sistematik olarak eşit temsil edilmiyorlar ve bu bir sorundur.

Bogota, Kolombiya’da Paris İklim Değişikliği Konferansı öncesinde yürüyüş yapan kadınlar. Fotoğraf: Jose Miguel Gomez/Reuters
Bogota, Kolombiya’da Paris İklim Değişikliği Konferansı öncesinde yürüyüş yapan kadınlar. Fotoğraf: Jose Miguel Gomez/Reuters

Dünya devletleri iklim değişikliğini ele almak için Paris’te toplanırken, bu tarihi müzakerelerde kadınların merkezi bir rol alması çok önemliydi. Etkin iklim eylemi için cinsiyet eşitliği esas önemde.

Dünya, nüfusunun yarısının ihtiyaçlarını ihmal etmeyi, yenilikçi çözüm bulma yeteneklerini ve güçlerini görmezden gelmeyi kaldıramaz.

Yapısal ve kültürel uyumsuzluklar, kadınları iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine daha da açık hale getiriyor. Doğal afetler ve iklim değişikliğine bağlı olaylar sonucu kadınların hayatını kaybetmesi erkeklere kıyasla daha olası. Hayatta kalan kadınların çoğu hukuki varlığa ve mülk edinme hakkına sahip olmadığı için hayatlarını yeniden kuracak kaynakları da oldukça az. Kadınlar ailelerini geçindirecek su, yakacak ve yiyecek gibi yaşamsal öneme sahip kaynaklara ulaşmak için giderek daha uzun mesafeler katediyor ve çoğu zaman tehdit ve istismara maruz kalıyor.

İklim değişikliğine bağlı çevresel yıkım ve doğal afetler aynı zamanda birçok yerinden edilme ve zorunlu göçe yol açıyor. Göç, iklim değişikliğine uyumlanma sürecinde hayat kurtaran bir araç olmasına rağmen, zorunlu göç kadınların maruz kaldığı eşitsizlikleri sürdürüyor ve hatta daha da derinleştiriyor. Ailenin erkek bireyleri göç ettiğinde, kadınlar, ailenin tek geçim kaynağı olmalarının yanında, geleneksel görevleri olan bakıcılığı da yerine getirmek üzere arkada kalıyor. Kadınlar göç etmek zorunda kaldığında ise fiziksel ve ekonomik güvenlikleri tehlikeye düşüyor ve çoğu zaman insan tacirlerinin hedefi haline geliyorlar.

Georgetown Kadın, Barış ve Güvenlik Enstitüsü yakın zamanda yayınladığı yeni araştırmada iklim değişikliğini bir insan hakları gerekliliği, küresel güvenlik tehdidi ve ekonomik istikrar üzerinde amansız bir yük olarak incelemekte. Rapor, şu noktanın altını çiziyor: kadınlar, iklim değişikliğinin cinsiyete bağlı etkilerine – olumsuz ekonomik, sosyal ve fiziksel sonuçlar da dahil olmak üzere- ciddi derecede maruz kalıyorlar. Ancak karar alma sürecinde sistematik olarak eşit temsil edilmiyorlar.

Rapor aynı zamanda, dünyanın çeşitli yerlerinden topladığı birçok örnek ile kadınların değişimin esas etkin öğesi olduğunu gösteriyor. Saldırıya açık olmalarına rağmen, kadınlar dünyanın birçok bölgesinde uyum sağlama ve risk azaltma çabalarına, yaratıcı ve yerelleşmiş çözümler aracılığıyla katkıda bulunuyorlar. Çok sayıda aracı kurum, kadınlara, küresel iklim değişikliği tehdidini azaltmaya da yarayacak sürdürülebilir işlerini yaratma olanağı sunmak için çalışıyor.

Kadınları güneş teknisyenleri olarak yetiştiren bir yenilenebilir enerji sosyal girişim olan Grameen Shakti’yi ele alalım. Bugüne kadar 1.000’den fazla kadın bu programda eğitim gördü ve daha binlercesi güneş enerjisi kurulumu ile ilişkili görevler üstlendi. İklim değişikliğinin en kötü sonuçlarına ziyadesiyle hassas olan Bangladeş’te yaklaşık 800.000 eve güneş paneli ünitesi yerleştirdiler.

Bunun gibi model programlar, hem kadınların hayatını sürdürülebilir yaşamı ulaşılır kılarak değiştiriyor hem de müşterilerinin ve ait oldukları topluluğun hayatlarını iyileştiriyor.

Kadınlar aynı zamanda ormansızlaşmanın olumsuz etkileri ile mücadele ediyorlar. Iztapa, Guatemala’daki kadınlar International Reforestation Alliance (AIRES) ile ağaç dikmek ve işletmek için ortaklık kurarak, toprak erozyonunu önlüyor ve karbon tutumunu destekliyor. Kadınlar şimdiye kadar 150.000’den fazla ağaç dikerek bölgenin dağlık yamaçlarının ağaçlanmasına katkıda bulundu. Ayrıca geleneksel sobanın yarısı kadar yakacak odun kullanan 800’den fazla enerji etkin tuğla soba yaptı. Kadınların eğitim, teknoloji ve finansal kaynaklara erişimi, çözümlere katkı sunmada hayati önemde olan rollerini iyileştirmek için elzemdir.

Diğer küresel sorunlara kıyasla iklim değişikliği birbirimize bağlılığımızı, ortak çalışma ihtiyacımızı ve anlamlı katılımı belki daha iyi hatırlatıyor. İklim değişikliği konuşmalarında kadınlar hem ülke heyetleri hem de iklim değişikliğine odaklanmış çok yönlü ajansların temsilcileri içerisine karar alıcı liderler olarak dahil edilmeli.

İklim değişikliğini ele alan resmi müzakereler ile sahanın gerçeklerini aktarabilen sivil toplum organizasyonlarının kadın liderleri arasında daha açık ve istikrarlı iletişim kanallarının mümkün kılınması çok önemli. Kadınların katılımı bir seçenek değil, stratejik bir gereklilik. Yeni anlaşmanın dili iklim değişikliğinin cinsiyetçi etkilerini tanımalı ve hem giriş maddelerinde hem de işleyişe dair maddelerde kadınların liderliğini güçlendirecek öneriler getirmeli.

Paris konferansında sonrasında, iklim değişikliği ve etkilerine cevap vermek için kaynakların ne şekilde akıtılacağına karar verilirken tüm finansal düzenlemeler cinsiyete duyarlı olmalı. Çoğu zaman, kadınlar hayati önemdeki çabalarının karşılığını alamıyor.

Kadınlar iklim değişikliğinin ortaya koyduğu çok sayıdaki zorluğu çözme çabalarına anlamlı katkı sunma hakkına sahiptir. Bu yapılması gereken doğru şey olmasının yanı sıra hem insanlar hem de dünya için yapılması gereken akıllıca şeydir. Sağlığımız, yaşantımız ve insan haklarının korunması ile ortak geleceğimiz buna bağlı.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Mary Robinson ve Melanne Verveer

Yeşil Gazete için Çeviri: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Neden her zaman hemen hemen herşeyin erkek versiyonunu almalısınız?

Danielle Paquette tarafından The Washington Post‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Radio Flyer oğlan çocukları için kırmızı scooter, kız çocukları için ise pembe scooter satıyor. Her ikisinde de plastik gidon, üç tekerlek ve bir ayak freni özelliği var. Her ikisi de yaklaşık 2,5 kg civarında.

Yeni bir raporun ortaya çıkardığına göre; tek önemli fark, fiyatları. Hedef listesindeki biri 24,99$, diğeri ise 49,99$.

gidon

Scooter’ın fiyat aralığı anormal değil. New York City Tüketici İlişkileri Departmanı neredeyse 800 ürünü kadın ve erkek versiyonlarıyla karşılaştırdı – cinsiyete özgü ambalaj dışında hemen hemen aynıydılar – ve cinsiyetlerden biri için devamlı ek ücret istendiğini su yüzüne çıkardı. Kalite kontrolü yapılarak kız çocukları ve kadınlara pazarlanan eşyalar, oğlan çocukları ve erkekleri hedef alan benzer ürünlerden ortalama %7 daha fazlaya mal oluyor.

Bu yaz soruşturma başlatan DCA temsilcisi Julie Menin, rakamların cinsiyet ayrımcılığının sinsi bir biçimi olduğunu söyledi. Haksızlığa tuz biber ekense gelir eşitsizliğidir dedi. Federal veri, Birleşik Devletlerdeki kadınların erkeklere ödenen her bir dolar için 79 sent kazandığını gösteriyor.

“Bu bir çifte darbe,” dedi Menin, “Bu sadece New York’ta olmuyor. Reyonlarda bu meselenin açıkça ülke çapındaki tüketicilere uygulanabilir olduğu görülüyor.”

Bir Target sözcüsü, ayrımı “bir sistem hatası” olarak adlandırarak rapor Cuma günü açıklandıktan sonra şirketin pembe scooter’ın fiyatını düşürdüğünü söyledi. (Satıcı, geçen yıl Siyahi Barbieleri, beyaz Barbielerin iki katına satarak fırça yedikten sonra suçu aynı türden bir hataya atmıştı.)

Diğer cinsiyetçi oyuncakların fiyat farklılıkları sorulduğunda – Raskullz köpek balığı kaskı (14.99$) ve Raskullz tek boynuzlu at (27.99$) ya da Playmobil korsan gemisi (24.99$) ve Playmobil kraliçe peri gemisi (37.99$) gibi – temsilci şirket tebliğine işaret ederek daha fazla ayrıntıya girmeyi reddetti: “Rekabetçi mağaza sürecimiz yerel piyasalarda rekabetçi biçimde fiyatlandırılmamızı sağlar. Fiyattaki farklılık, üretim maliyetinden ya da diğer farklılıklardan kaynaklanabilir.”

New York City Tüketici İlişkileri Departmanı’ndan araştırmacılar oyuncakları, çocuk kıyafetlerini, yetişkin giysilerini, kişisel bakım ürünlerini ve şehirde satılan ev eşyalarını inceledi.

En büyük fiyat farklılığı saç bakım kategorisinde görüldü: Kadınlar şampuan, saç kremi ve jel gibi ürünler için ortalama olarak %48 daha fazla ödedi. İkinci sırayı, kadın müşterilere %11 daha fazlaya mal olan jilet kutuları aldı.

Örneğin, Walgreens bir mavi kutu Schick Hydro 5 jileti $14.99’a sattı. Schich Hydro “Silk” ise 18.49$ olarak belirlendi.

gidon2

New York örneğinin diğer tarafında, kadın ürünleri zamanın %42’sinde daha yüksek fiyat etiketleri taşırken erkeklerin ürünleri yalnızca %18 kez taşıdı.

gidon3

Kimin aldığına göre fiyatları şişirmek, yeni bir şey değil. Kuaförler genellikle kadınlardan daha çok para isterler. Gece kulüpleri bazen erkeklerden daha çok nakit talep eder.

Fakat, bütüne bakıldığında, fiyat ayrımı kadınlar için kötüleşme eğiliminde. California eyaletinden 1994 tarihli bir rapor kadınların erkeklere de verilen aynı hizmetler için yıllık “1.351 dolar”lık “cinsiyet vergisi” ödediğini ortaya çıkardı.

Bir 2002 DCA çalışması, kadınların, (erkeklerinki gibi bir stil için aynı miktarda işgücü gerektiren) saç kesimleri için %25 ve beyaz pamuklu gömleğin yıkanması için %27 daha fazla para harcadıklarını gösterdi.

Central Florida Üniversitesi’nden bir başka analiz, kadın deodorantlarının erkekler için üretilen aynı üründen sıklıkla 30 sent daha fazla olduğunu keşfetti. “Farkedilebilen tek ayrım, kokularıydı,” diye yazdı yazarlar.

Fiyat farklılıkları, temel hizmetler ve eşyaları aşıyor. Mahkemeler uygulamayı yerle bir edene değin Avrupa’daki sigorta şirketleri kadınlar daha uzun yaşadığı için kadınlardan daha fazla para istiyorlardı. Uygun Bakım Yasası altında Birleşik Devletler’deki sigorta şirketleri cinsiyeti göz önüne alamazlar.

New York City yasası 1998’den beri hizmetlerin fiyatlandırılmasında cinsiyet ayrımını yasaklıyor. İşyerleri yasal olarak müşterinin cinsiyetine dayanarak saç kesimi ya da kuru temizleme için daha fazla ücret kesemez. Bunun yerine, yoğun emekle cinsiyet ayrımı gözetmeyen oranlar teklif etmeliler.

Bu, yerel firmaların her zaman kurallara uyduğu anlamına gelmiyor. DCA müfettişleri 2014’teki 118 ihlale kıyasla bu yıl hizmetlerin cinsiyete göre fiyatlandırılmasında 129 ihlal düzenledi.

California ve Florida’nın Miami – Dade ilçesi de aynı hizmetin kadınlara ve erkeklere farklı fiyatlarla satılmasını yasaklıyor. Oysa, hiçbir federal yasa, işyerlerinin cinsiyet eşitlikçi fiyatlar koymasını gerektirmiyor. Menin, New York City’nin raporunun tüketici farkındalığını artırmak ve göze batan farklılıkları olan şirketleri alenen utandırmak için gözler önüne serildiğini söyledi.

New York City raporuna göre, 24 perakendeci arasıda en kötü cinsiyetçi fiyat ayrımı ekonomist Ian Ayres tarafından yapılan bağımsız bir analize göre kadın kıyafetlerinin erkeklere göre ortalama %28,9 daha fazlaya mal olduğu Club Monaco’da ortaya çıktı. Urban Outfitters yüzde 24,6 cinsiyet primiyle yüzde 24,3 ile Lewis’in arkasından geldi.

Perakendeciler, Post’un yorum talebine yanıt vermediler.

1991 yılında, Ayres, Yale Hukuk Fakültesinde bir professör, Chicago bölgesindeki kadın ve erkeklere araba bayiilikleri gönderdi. Satıcıların kadınların araba değerleri hakkında daha az şey bildiğini farzettikleri klişeyi destekleyerek, beyaz kadınların beyaz erkeklere göre yüzde 40 daha fazla para ödediğini öğrendi.

Ayres’in tezi yayınlandığından beri cinsiyet eşitliği büyük oranda gelişti – peki bugün bariz fiyat farklılıkları neden devam ediyor? “Etkin faktörlerden biri, karlılık,” dedi. “Belli bir tüketici grubundan fazladan bir dolar çekiyorsunuz.”

Şirketler, alışveriş yapan kadın kimselerin erkek benzerlerinden daha çok para harcamaya istekli oldukları fikrini suistimal ediyor olabilir, dedi.

Elbette, bir kadın kazağı daha hoş kumaşlarla işlenebilir. Bir erkek kazağı, daha ucuz polyesterle dikilebilir. Fakat, genelde durum bu değil. Çoğu zaman, iki ürün arasındaki tek fark, renkleri.

“Ama diğerlerinden değil de sırf belli gruplardan istifa ediyorsunuz diye,” dedi Ayres,” fiyatlar, masraflarla yönlendirilmiyor.”

Yale Yönetim Okulu’nda Tüketici Anlama Merkezi yöneticisi, “kadın” ürünlerini algılama biçimimizin piyasada ısrarla varlığını devam ettiren cinsiyetçi fiyat artışını açıklamamıza yardım edebileceğini söyledi.

“Çoğu erkek ürününe erkek ürünü olarak bakılmaz,” dedi. “Sadece kategorideki ürünler olarak görülebilirler.”

“Pembe” versiyonu özel bir ürün yapan da budur, dedi. “Erkekler/oğlan çocukları için” ve “kadınlar/kız çocukları için” olan eşyalar muhtemelen bir satıcının cinsiyet klişelerini benimsemesinden kaynaklandı. Fakat kişisel olarak ısmarlama ürünler için duyduğumuz iştah farkı canlı tutabilirdi.

“İnsanlar ürün ile zevkleri arasında daha büyük bir uyum görüyorlar,” dedi Dhar, “ve daha fazla ödemeye istekli olabilirler.”

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: Danielle Paquette

Yeşil Gazete için Çeviri: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, The Washington Post)

Sabiha Gökçen’de patlama

150315174838_sabiha_gokcen_airport_624x351_hurriyet_com_tr_nocredit

İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı‘nın apronunda meydana gelen patlamada ağır yaralanan temizlik görevlisi hayatını kaybederken, bir görevli de yaralandı.

Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan ve başından ağır yaralanan Zehra Yamaç ölürken, Canan Çelik Burgucu yaralandı.

İstanbul Valisi Vasip Şahin patlamanın 02.05’te meydana geldiğini, nedeninin araştırıldığını söyledi.

Olağanüstü hareketlilik
İstanbul polisi patlama ihbarının ulaşmasıyla birlikte alarma geçti. Sabiha Gökçen Havalimanı ve çevresine çok sayıda polis ekibi yönlendirildi. Olay yerine sevkedilen polis ekibi sayısı her dakika arttı. Bu sırada polislerin kendi güvenlikleri başta olmak üzere güvenlik tedbirlerini eksiksiz alması istendi.

İstanbul Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı Yatırım Yapım ve İşletme A.Ş de bir açıklama yayınladı.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Terminal işletmesini yapmakta olduğumuz İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’nın apron bölgesinde 23.12.2015 tarihinde gece saat 02:00 civarında nedeni henüz belirlenemeyen bir patlama meydana gelmiştir. Patlamanın nedeni ile ilgili yetkililerin araştırmaları devam etmektedir.

“Terminalimizde uçak iniş kalkışlarında hiçbir sorun yaşanmamakta olup, uçuş operasyonu sorunsuz bir şekilde devam etmektedir. Kamuoyunun ve yolcularımızın bilgisine sunarız”.

Pegasus firmasından yapılan açıklamada da benzer ifadeler yer aldı:

”23 Aralık 2015 Çarşamba günü sabah 02:05’te, İstanbul Sabiha Gökçen havalimanında, uçak park sahasında henüz sebebi belirlenememiş bir patlama gerçekleşmiştir. Patlama sırasında, patlamanın gerçekleştiği alana yakın bir Pegasus uçağında bulunan 2 temizlik görevlisi arkadaşımız yaralanmış ve hastaneye sevk edilmiştir.

“Olay sırasında körükte ya da uçağımızda yolcu bulunmamaktaydı. Havalimanı normal operasyonuna devam etmektedir.

Seferler Normal

Sabah saatlerinde, incelemelerin sürdüğü dakikalarda uçak seferlerinin normal olarak gerçekleştiği, yolcuların Havalimanına giriş ve çıkışlarının da normal olduğu görüldü.

(BBC Türkçe, Milliyet )

“İyi şeyler yapan güzel insanlar” Kadir Has’ta buluştu

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, ‘İyi şeyler yapan güzel insanlar konferansı’ düzenledi. Doğa dostu 10 iyi örneğin paylaşıldığı konferansta doğanın yıkımına karşı örnek oluşumlara dikkat çekildi.

İyi Şeyler Yapan Güzel İnsanlar Konferansını, Buğday Derneği eş genel müdürü Gizem Altın Nance açtı
İyi Şeyler Yapan Güzel İnsanlar Konferansını, Buğday Derneği eş genel müdürü Gizem Altın Nance açtı

Birgün’den Şenay Mansurluoğlu’nun haberine göre Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin organize ettiği ‘İyi şeyler yapan güzel insanlar konferansı‘ 19 Aralık Cumartesi günü Kadir Has Üniversitesi Cibali Yerleşkesi’nde gerçekleşti.

“Umut bulaşıcıdır” sloganıyla hayata geçen konferansa çok sayıda kişi katıldı. İyi örneklere imza atan doğa dostu oluşumların temsilcileri katılımcılara kendi hikayelerini anlattı.

Konferansta yer alan 10 iyi örnek şu şekilde:

* Fırınımdan Ekmekler – İki çocuklu ev babası. Atalık tohumlardan üretilmiş, ekolojik ürünlerle ve kendi hazırladığı ekşi mayayla yaptığı ekmekleri, yürüyerek ve gülümseyerek dağıtıyor.

* Bisikletli Sahaf – Beş kuruşsuz bisikletle Avrupa’yı dolaşan iki genç. Bisikletle tohum ve kitap dağıtmaya ve iyilik saçmaya devam ediyorlar.

* Lisinia Çiftliği – Burdur’da “Yaban Hayvanları Rehabilitasyon Merkezi” kurup yaralı hayvanları tedavi eden, hayvanlar tarım ilaçlarıyla zehirlenmesin diye göl havzasında ekolojik lavanta üretimine başlayan veteriner.

* Ormanevi – Şehir kökenli çoban. Dünyayı değiştiriyor.

* Tohumdan Sofraya – Baktılar köylü ürettiği temiz gıdayı satamıyor, şehirli de temiz gıdaya ulaşamıyor. Tası tarağı toplayıp kırsala yerleşip bu kısır döngüyü kırmak için çalışmaya başlayan çift.

* Bisiklet Kurye: Sıkışık İstanbul trafiğinde, bisiklet üstünde, sıfır fosil yakıtla kurye taşıyan, bisiklet cambazları.

* Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali: Çünkü bazen bir film, bin sözden daha etkili.

Konferansta Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'ni Tuna Özçuhadar ve Pınar Öncel aktardı
Konferansta Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni Tuna Özçuhadar ve Pınar Öncel aktardı

* Makarna Lütfen!: Sebze sevmeyen kocası ve çocuğuna sebze yedirebilmek için evde yaptığı makarnanın içine karnabahar koymaktan, organik sertifikalı bir markaya dönüşüm hikayesi.

* Kır Çocukları: Çekirdek bir aile; öğretim görevlisi bir adam, mimar bir kadın, iki çocuk. Herkesin konuşup cesaret edemediği şeyi yapar, şehirden köye taşınırlar. Şehirlinin bilgisi, köylünün emeğiyle bir araya gelir. Ve masal başlar…

* Permakamp: Gıda üreten ortak yaşam alanları yapanlar. Çocuklar (ve büyükler) toprağa dokunsun, havucun ağaçta yetişmediğini görsün diye. AVM’de değil, doğada oynasın diye.

 

(Birgün)

Caretta Caretta’lardan güzel haber: Deniz Kaplumbağalarının sayısı artıyor

Caretta caretta’ları koruma çabaları sonuç vermeye başladı. Dünyada iri başlı deniz kaplumbağalarının sayısı artıyor. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) Deniz Kaplumbağaları Uzmanlar Grubu, iri başlı deniz kaplumbağası (Caretta caretta) için küresel ölçekte yaptığı değerlendirme sonuçlarını açıkladı.

1996 yılında IUCN Kırmızı Listesi’nde “Tehlikede (EN)” statüsünde yer alan Caretta caretta türü deniz kaplumbağasının yeni statüsü, nüfus açısından tehlikenin biraz daha azaldığını gösteren “Duyarlı (VU)” oldu. Akdeniz Havzası ölçeğinde ise Caretta caretta’ların yeni statüsü, yine nüfus artışına dayanarak “LC-Düşük Riskli” ilan edildi. İri başlı deniz kaplumbağası halen Kırmızı Liste’de yer alsa da, son değişiklik yıllardır yürütülen çalışmaların sonuç vermeye başladığını gösteriyor.

Loggerhead turtle (Caretta caretta) swimming in open sea. Zákinthos, Lagana Bay, Greece. Project numbers: 9E0103, GR0017, GR0043
İribaşlı Deniz Kaplumbağası (Caretta caretta) Yunanistan’ın Zarkintos Körfezi’nde yüzüyor (Foto: Michel Günther / WWF)

İri başlı deniz kaplumbağasının 10 alt popülasyonunu kapsayan araştırmada uzmanlar, dünyanın farklı bölgelerinde türün geçmişten günümüze sayısal verilerini ve karşı karşıya olduğu riskleri değerlendirdi. 1996 yılından bu yana, küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte yürütülen araştırma, izleme ve koruma çalışmalarının sonuçları bu yıl (2015) tekrar değerlendirildi ve statüler yenilendi. Kırmızı Liste’deki değerlendirmeler genel bir analizin sonuçlarını gösteriyor. Bir türün küresel ölçekte “Duyarlı (VU)” veya “Düşük Riskli (LC)” kategorisinde yer alması, bölgesel veya ulusal ölçekte farklı bir statüde (örneğin “Tehlikede-EN”) yer almasını engellemiyor.

Deniz kaplumbağaları göç eden türler arasında yer alıyor. Yumurtadan çıkan her bin yavrudan ortalama biri erişkin olabiliyor. Bir bireyin ergin hale gelmesi ve yumurta bırakabilmesi için yaklaşık 20 yıla ihtiyaç var. Bu da koruma çalışmalarının sonuçlarını değerlendirebilmek için en az 20 yıllık sürekli bir çaba gerektiriyor. Deniz kaplumbağaları gibi uzun yaşayan ve göç eden türlerin koruma çalışmalarında devamlılık ciddi önem taşıyor.

Doğa koruma çabalarının uzun soluklu çalışmalar olduğunu belirten WWF-Türkiye Doğa Koruma Yönetmeni Ayşe Oruç, “1996 yılından bu yana tüm dünyada sürdürülen araştırma ve koruma çalışmalarının ilk aşamasının olumlu sonuçlar vermeye başlaması oldukça sevindirici. Koruma çalışmalarımıza gönüllü destek vererek, deniz kaplumbağası evlat edinerek bu duyarlılığı arttıran herkese teşekkür ediyoruz. Bu güzel haber doğa koruma çabalarının neden uzun süreli olması gerektiğinin bir kanıtı oldu. Tam da bu nedenle, çabalarımızı ara vermeden sürdürmek zorundayız. Çünkü Caretta caretta ve yaşam alanlarına yönelik tehditlerin hepsi henüz ortadan kaldırılmadı” dedi.

 

(Yeşil Gazete)

Karaot Tohum Derneği’nin yerli tohumu yaşatma mücadelesi

Karaot Tohum Derneği üyeleri, Yenipazar’da kurdukları sera alanında kaybolmaya yüz tutmuş yerli tohumların çoğaltılması için mücadele ediyor.

5

Aydın Denge.com’da yer alan Erdal Aydın’ın haberine göre Yerli tohumların yaşatılması için 2005 yılında İzmir Torbalı’da kurulan Karaot Tohum Derneği Kurucu Üyesi Feray Karapınar ile dernek üyeleri, 2012 yılında Yenipazar’da kurdukları sera alanında yerel tohumların yaşatılması için çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.

Yenipazar Belediyesi eski Başkanı Yüsran Erden’in katkılarıyla kurulan sera alanında 87 çeşit sebze ve bitki tohumu ile bu tohumların tüm çeşitlerini, tek tek köylerde yaşayan yaşlı üreticilere ziyaret ederek topladıklarını belirten derneğin kurucu üyesi Feray Karapınar, “Derneğimiz ilk olarak Torbalı’da kuruldu ve şuan 61 gönüllü üyesi mevcut. Burada üç yıl önce yerli tohumların korunması için, Yenipazar Eski Belediye Başkanı Yüsran Erden’in katkılarıyla 8 dekarlık bir alan oluşturduk ve belediyenin katkılarıyla çalışmalarımızı devam ettik. Belediye Başkanı Zafer Savcı’nın göreve gelmesinin ardından belediye olarak bize katkı sağlayamayacaklarını belirtti. Şuanda Aydın Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla çalışmalarımızı devam ediyoruz” dedi.

Karaot Tohum Derneği Kurucu Üyesi Feray Karapınar
Karaot Tohum Derneği Kurucu Üyesi Feray Karapınar

Dernek olarak Türkiye genelinde bin 100 köyü gezerek, bu köylerdeki üreticilerden yerli tohumları temin ettiklerini söyleyen Karapınar, “Amacımız yok olmaya yüz tutan yerli tohumlarımızın korunması ve çoğaltılması. Çünkü tamamen doğal, lezzet olarak alışılmış bir damak tadımız maalesef yok olmak üzere. Bir gün televizyonda izlediğim belgeselde, yerli karpuzumuzun yok olmak üzere olduğu anlatılmaktaydı. Ben bundan çok etkilendiğim için benim gibi düşünen 7 arkadaşımla kurduğumuz dernek ile yerel tohumların yaşatılması için mücadele başlattık. Her geçen gün büyüyen derneğimiz sayesinde, ‘tohum takas şenlikleri’ adı altında, üreticilerin evlerinde duran tohumları tekrar toprakla buluşmasını sağladık. Şimdi bu tohumlardan elde ettiğimiz fideleri tekrar üreticilerimize dağıtıyoruz. İlk yıl burada 280 bin, ikinci yıl 400 bin bu yılda 500 bin fideyi vatandaşlara dağıtacağız” diye konuştu.

Karaot Derneği üyesi Feray Karapınar, Bozdoğan’da yeni oluşturulan alanda da çalışmalarını sürdüreceklerini de belirtti

 

(Aydın Denge.com)