Ana Sayfa Blog Sayfa 3532

Karbon köleliğinden kurtulmak: Nijerya’dan bir manzara

İklimde yaşanan değişikler adına yapılan görüşmeler neredeyse hiçbir işe yaramadı. Bu yüzden Nijeryali aktivist Adesuwa Uwagie-Ero bizi tarihsel bir yolculuğa çıkarıyor ve iklimsel adalete doğru uluslararası bir değişim için gerekli bazı muhtemel yollardan bahsediyor. Uwagie-Ero‘nun New Internationalist‘de kaleme aldığı yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Aslınur Akdeniz‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Geçtiğimiz ay 190’dan fazla milletten hükümet Paris’te gerçekleşen iklim değişikliği hakkındaki yeni küresel anlaşma için toplandığında Nijerya hâlâ bazı temel problemlerle baş ediyordu. Bu problemlerin arasında gittikçe artan yoksulluk, sel, Güney’deki doğalgaz yakımı, Kuzey’de yükselen çölleşme tehditi, sektör koordinasyonundaki eksiklikler ve nüfus patlaması bulunmaktadır. Tüm bunlar bize besin sağlayan sistemler, su kıtlığı ve sağlık üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Petrol ve doğalgaz sektörünün etkileri üzerinden Nijerya’daki çevrenin üzücü durumu en iyi şekilde görülebilmektedir.

Nijer Delta'sında yaklaşık 17 milyar kübikmetre doğalgaz yakıldığı tahmin ediliyor. Bu miktar Almanya ve Fransa'nın toplam yıllık doğalgaz tüketimini karşılamak için yeterli (Dünya Bankası verilerine göre). Fotoğraf: Chebyshev1983
Nijer Delta’sında yaklaşık 17 milyar kübikmetre doğalgaz yakıldığı tahmin ediliyor. Bu miktar Almanya ve Fransa’nın toplam yıllık doğalgaz tüketimini karşılamak için yeterli (Dünya Bankası verilerine göre). Fotoğraf: Chebyshev1983

Birleşmiş Milletler Ekoloji Programı’nın (BMEP)1 yaptığı değerlendirmeyle, doğal varlıkların 50 yıldan fazla süren pervasız bir şekilde sömürülmesi sonucunda Ogoni çevresine yapılan tahribat belgelenmiştir. BMEP, aktif petrol çıkarımının aslında 1993’te sonlandırıldığı Ogoni ekolojisini arındırmak için yaklaşık 30 yıllık bir çalışmanın gerektiğini tahmin etmektedir.

Raporun yayımlanmasının ardından 4 yıl geçmesine rağmen bu gayet belirgin olan ekolojik kriz için çok az şey yapılmıştır. Yalnızca son dönemlerde Muhammadu Buhari başkanlığındaki Nijerya yönetimi arınma projesine 10 milyon dolar değerinde bütçe ayırmıştır. Siyasi tartışmalarımızın ve aksiyon planlarımızın kalbine bu ekolojik soruyu yerleştirme zamanı artık gelmiştir. Biz çevrenin insanlarıyız: Hayatlarımız, kültürlerimiz ve üretimimiz doğayla iç içedir.

Güçlünün zayıfa verdiği gözdağı

Sera gazı salımı azaltımı hakkındaki hâlihazırdaki anlaşmaların süresi 2020’de dolacaktır. Geçtiğimiz ay, önümüzdeki on sene içinde ve hatta sonrasında ne olacağı ile ilgili Paris’te hükümetler bir anlaşmaya varmıştır. Yakın gelecekte dahi egemen enerji kaynağının fosil yakıtlar olacağı iyimserliği aldatıcı ve gerçekten uzaktır. Hidrolik kırılma gibi aşırı yöntemlerle petrol çıkarılmaya devam edilebilir fakat bu iklim değişikliğine sebep olan fosil yakıtlardan uzaklaşmamız anlamına gelmemektedir.

Doğaya yapılan sömürünün boyutu akıl almaz bir zirveye ulaşırken, tüccarlar artık doğayı bir spekülasyon malzemesi ve bütünüyle bir meta olarak algılamaktadır. Sürdürülebilir kalkınma gibi kulağa hoş gelen kavramlar beyinlerini meşgul etmekte ve en kara sektörlerin bile tutunduğu ‘yeşil ekonomi’ ifadesi doğanın artık savunulamayacağında ısrarcı olan bir platforma dönüşmektedir. Bu şekilde doğaya parasal bir değer atfedilmekte ve doğanın kendi öz değeri kesinlikle göz ardı edilmektedir.

İklim değişikliği Taraflar Konferansları (COP)2, seneler içinde güçlülerin zayıflara gözdağı verdiği ve sorumluluklardan kaçınılarak milli ve bölgesel çıkarların dar alanında hareket edilen toplantılar hâline gelmiştir.

Yıkıma doğru giden bu hızlı iniş ilk olarak Kopenhag’daki COP15’te temellenmiştir. Cancun’da gerçekleşen COP16’da, oy birliği kavramının ‘çoğunluğun anlaşması’ olarak yeniden tanımlanmasıyla da kökleşmiştir.

Durban’daki COP17 ise gezegen çoktan alev almışken, çözüm için gerekli eylemlerin akıl almaz bir şekilde ertelenmesiyle bunun üstüne tuz biber olmuştur. Birleşmiş Milletler, Kanada, Japonya ve Avusturalya gibi milletler çalışmaları açık bir şekilde sabote etmiştir. Bazıları ise yasal ve meşru formatlarda gerçekleşen katılımları önleyecek kadar ileri gitmiştir.

Doha’daki COP18 de bir hayal kırıklığı olmuştur çünkü liderler boş bir tenekeden çok ses çıkarmaya devam etmiştir. Doha’yı takip eden Bonn ve Cenevre’deki görüşmeler de özellikle sera gazı salımlarını kısıtlama sözleri ve azaltımı için yapılan eylemler konusunda gelişmiş, gelişmekte olan ve farklı şekilde gelişmiş milletler arasındaki gerilimi göstermeye devam etmiştir.

2013 Mayıs’ında Cenevre’de yapılan görüşmelerde gelişmiş ülkeler yasal olarak bağlayıcı ‘bir dizi anlaşma’yı gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere dayatmıştır. Fakat devletlerin duruşlarında bilim değil kendi milli kapasitelerine ve koşullarına göre belirledikleri hedefler baz alınmıştır. Küresel sıcaklık artışını 2°C ile sınırlandırmak amacıyla değişimin periyodik olarak gözden geçirilmesini talep etmişlerdir.

Tüm bu gelişmeler bizi şu can alıcı soruyla baş başa bırakmaktadır. COP süreci dünyanın iklim değişikliği ile baş etmesine gerçekten yardımcı olmuş mudur?

Karbon sömürgeciliği

İklim değişikliği büyük bir mesele hâline gelmiş ve bu süreçte alınan yanlış kararlara da alkış tutulmuştur. Küresel ısınmanın fosil yakıtların kullanımı gibi zehir saçan hareketlerle atmosfere pompalanan büyük miktardaki sera gazı sebebiyle ve dahası insan eliyle gerçekleştiği uzun süredir açıktır. Buna rağmen milletlerin ve kurumların tercih ettiği çözümlerin yanlış olduğu da ortadadır.

Bu çözümler çoğunlukla yanıltıcı olan karbon dengeleme fikrine dayanmaktadır. Bu fikrin kendisi insanlığın problemlerinin çözümü için gerekli olan anahtara finansal piyasanın sahip olduğu inanışı üzerine inşa edilmiştir.

Karbon ilk kez 1997 senesinde Kyoto’da gerçekleşen Taraflar Konferansı’nda piyasaya sürülmüştür. Bu şu anlama gelmektedir: Kirlilikten sorumlu olanlar, karşılığında nakit para (karbon vergisi) ödemeleri şartıyla ya da zaten bir yerlerde var olan ağaçlar bu sorumluların salımını yaptığı karbonu emdikleri sürece buna devam edebilir. Kirliliğe neden olanlar, yaptıkları bu telafiler aracılığıyla üstüne üstlük hoşgörülü olan taraf rolünü de oynamaktadır.

Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM)3 bazı telafi şemalarını içerir. Bu şemalarda, karbon salımının azalmasına yardımcı olan projeler karbon kredisi kazanmaktadır. Ciddi anlamda çirkin olan bazı projeler bile CDM listesinde bulunmaktadır.

Doğalgazdan enerji üretimini amaçlayan projelerin diğer durumlarda petrol üretim tesislerinde yakılacak olan gazın kullanımını sağlamaları ilk bakışta mantıklı gelmektedir. Fakat şunu da unutmamak lazımdır ki doğalgaz yakımı 1984’den beri Nijerya’da yasaktır. Dahası Iwerekhan, Delta eyaletinde Shell’in doğalgaz yakım faaliyetlerine karşı çıkarılmış yüksek mahkeme kararı bulunmaktadır. Mahkeme doğalgaz yakımının yasadışı, anayasaya ve insan haklarına aykırı bir hakaret olduğu kararına varmıştır. Bu hüküm 2005 yılı Kasım ayında verilmiştir fakat alevler hâlâ gürlemeye devam etmektedir.

CDM için nitelikli olan projelerin mekanizmaya ‘yeni değerler’ katmaları beklenmektedir. Fakat Nijerya Çevre Hakları Eylem kurumu eski yöneticisi Nnimmo Bassey’nin de belirttiği üzere ‘böyle bir faaliyet için gösterilen tüm telafi çabaları mantık dışıdır. Çevresel sağlığın tehdidine ve iklim değişikliğine rağmen devam eden doğalgaz yakım faaliyetleri kurumsal yüzsüzlüğün en belirgin göstergesidir. Alevlerden, insan sağlığını fazlasıyla etkileyen diğer zararlı maddelerin yanı sıra karbondioksit, metan, azot, sülfür oksit gibi sera gazları yayılmaktadır.’ Yani tam da köleliği aştığımızı düşünürken, sadece karbon sömürgeciliğinin değil aynı zamanda karbon köleliğinin de içine doğru sürüklenmekteyiz.

REDD mekanizmasını anlamak

Piyasa mekanizmaları, Ormansızlaşma ve Orman Tahribatında Emisyonların Azaltılması (REDD)4 projesini 2009 senesi Bali İklim Görüşmeleri’nde sahneye koymuştur. REDD ve türevleri, bir ormanın ya da ekili alanın, çevreyi kirletenlerin yaydıkları karbonu emdiğini ‘göstermektedirler’. Böylece REDD projeleri kirliliğe izin vermektedir ve sera gazı salımlarını azalttığını söylemek imkansızdır. Zaten proje isminin kendisi şaka gibidir: REDD ağaçsızlaşmayı durdurmamakta fakat en iyi ihtimalle ötelemekte ve sorunun sadece adını değiştirmektedir. REDD, en basit ve saf hâliyle ticari bir entrikadır.

Mart 2013’teki Tunus Dünya Forumu’nda iklim sahasından gelen bir bildiri ‘doğanın ve insanlığın geleceğinin karbon ticareti ve REDD gibi finansal ve şüpheli mekanizmaların eline bırakılamayacağında’ ısrarcı olmuştur ve ‘Temiz Kalkınma Mekanizması gibi REDD de iklim değişikliğine getirilen bir çözümden ziyade sömürgeciliğin yeni bir formudur. Yerlilerin, yerel toplulukların ve çevrenin tarafını tutacak olursak REDD ve benzerlerine karşıyız. Sera gazları kirliliğine karşı sünger görevi gören gezegenimizin okyanuslarını, deniz yosunlarını, rizoforalarını, topraklarını, çiftliklerini ve ormanlarını ele geçirmelerine karşıyız…’ demişlerdir.

REDD’siz Afrika Ağı (NRAN)5, bizlere Mozambik’te yaşanan bir olayı hatırlatmıştır. Burada yürütülen bir çalışma N’hambita REDD projesindeki binlerce çiftçinin yedi yıl boyunca sürecek ağaç bakımı için çok az para aldığını göstermiştir. ‘Anlaşma 99 yıl sürdüğü için eğer çiftçi ölürse, çocukları ve onların da çocukları herhangi bir telafi ya da katkı payı olmadan ağaçlara bakmaya devam etmek zorundadır. Bu karbon köleliğinin açık bir vakası olarak yorumlanmaktadır.’

Agroyakıtlar6 ve Teknofiksler7

Sunulan yanlış çözümlerden bir diğeri de fosil yakıtların yerine agroyakıtlarının koyulabileceği iddiasıdır. Fakat agroyakıtlarda da fosil yakıt paradigmaları kullanılmakta ve aynı seviyede kirlilik gerçekleşmektedir. Dahası, bu çözüm büyük çaplı arazi tecavüzünü tetiklemiştir. En gelişmiş hâlleriyle bile agroyakıtlar fosil yakıtların yerini alamamaktadır. Çünkü ekinleri yetiştirmek için gerekli olan toprak miktarı ve üretim için lazım olan hammadde Dünya’da henüz bulunmamaktadır.

Jeomühendislik ve tarımsal genetik mühendisliği, insanları hem hâlihazırdaki tahripkar hayat stillerini devam ettireceklerini hem de bağımlılıklarını telafi için tekno-fiksler bulabileceklerini düşünmeye sevk eden diğer hatalı çözümler arasındadır.

İklim Adaleti için Kriterler

Öyleyse ne yapılmalıdır? Zaman hızla akmakta bu yüzden insanlık iklim adaleti için gereken baskıyı durmaksızın yaratmak zorundadır. Zengin ya da fakir hiçbir ulusun, küresel ısınmanın getirdiği zorluklara karşı bağışıklığının olmadığının anlaşılması lazımdır. Şirketlerin ele geçirdiği hükümetlerin ve devletlerin sadece şirketlere değil insanlara ve gezegene de fayda sağlayacak eylemleri reddettikleri göz önüne alındığında, bu zorluklar üzerine düşünmek oldukça canımızı sıkabilir.

Dünyanın dört bir yanındaki ulusları adeta demokratik bir şekilde etkileyen trajik iklim olayları bu durumu fazlasıyla gözler önüne sermektedir. Bu etkileri inkar etmek imkansızdır: Deniz seviyeleri yükselmekte, Kuzey Kutbu’ndaki buzlar erimekte (bu okyanus dolaşımında değişiklere yol açabilir), deniz yüzeyindeki sıcaklıklar yükselmekte, çözünen karbondioksit artışından dolayı deniz suyunun asidikliği artmakta, daha yoğun yağmurlar, fırtınalar ve seller, ekinlerde hastalıklar ve kıtlık, yoğun kuraklık ve çölleşme görülmektedir. Bunlar sayabileceğimiz etkilerden yalnızca birkaçıdır.

Dünyanın her yerinde acil olarak harekete geçmeliyiz. Bu hareketler şunları kapsamaktadır:

  • Zaman kaybetmeden fosil yakıtlara olan bağımlılıktan kurtulmak (ulaşım, enerji üretimi ve tarım buna dahildir)
  • Tarihsel mesuliyeti, iklim borcunu ve yasal olarak bağlayıcı sera gazı salımını kabul eden adil ve küresel bir iklim anlaşması
  • Piyasa mekanizmalarının (CDM, REDD ve türevleri) ve iklim rejiminden gelen diğer tüm yanlış çözümlerin tasfiyesi
  • Atıkların geridönüşümü ve tüketimin gezegenin limitleriyle sınırlandırılması
  • İklimsel hafifletme ve adaptasyon hareketleri için mekanizmalar kuracak ulusal yasalar (kıyısal korumayı ve çölleşmeye karşı savaşı kapsar şekilde) çıkarılması
  • Nijerya’daki Bagadary topluluklarındaki ve Nijerya Deltasındaki doğalgaz yakımının hemen durdurulması
  • Hidrolik kırma ve diğer aşırıya kaçan çıkarım yöntemlerinin (Kuzey Kutup bölgesindeki sondajlama faaliyetleri de dahil) durdurulması
  • Taban örgütlenmelerinin eğitilmesi ve iklim değişikliğinin etkilerini takip edecek ve fiziksel gelişim için kuralları belirleyecek iklim savunma topluluklarının yaratılması
  • Cochabamba İnsanları Zirvesi’nde iklim değişikliğine istinaden ifade edilmiş olan Toprak Ananın Hakları’na duyulan evrensel saygı
  • Fosil yakıtların toprak altında bırakılması. Küresel ısınmanın yanı sıra fosil yakıtlar sonucu verilen bedeller, bu kaynağa bağlılığın sürdürülmesini haklı çıkaramaz. Shell’in Ogoni topraklarını nasıl kirlettiğini hatırlayalım. Katran kumu çıkarımının Alberta’da bıraktığı açık yaraları düşünelim.

Uyan, ayağa kalk, seferber ol!

Kendi hayat hikayelerimiz anlatılmalı, iliklerimize kadar işlemiş tecrübeler… Arundhati Roy’un ifade ettiği gibi ‘Dünya için birazcık umut kalmışsa, bu umut iklim değişikliği konferanslarının odalarında ya da yüksek binalı şehirlerde yaşamamaktadır. Irmaklarını, dağlarını ve ormanlarını korumak için her gün savaş veren insanları sarıp sarmalamış şekilde toprağa yakın bir hâlde yaşamaktadır umut. Onlar, insanların dağları ve ırmaklarıdır çünkü bilirler ki ormanlar, dağlar ve ırmaklar onları korur ve yaşam kaynakları olarak varlıklarını sürdürürler.

Bir şeylerin korkunç bir şekilde yanlış gittiği bir dünyayı yeniden hayal etmenin ilk adımı bizden farklı hayalgücüne sahip olanları yok etmekten vazgeçmektir -bu hayalgücü, kapitalizmin ve ayrıca komünizmin sınırları dışında olabilir. Öyle bir hayalgücü ki mutluluk ve doyumu kapsayan ne varsa ona dair tamamiyle farklı bir anlayışa sahiptir.’

Bu bizim hayatımız. Nasıl ve ne zamandır yağmur yediğimizi ancak biz biliriz. Biz dünyayı aslında miras almadık, onu gelecekteki çocuklarımızdan ödünç aldık.

Diğerleri tarafından düşlenen krizden beslenmemeli hikayelerimiz. Uyanmalıyız, ayağa kalkmalıyız, seferber olmalıyız ve mümkün ve mevcut olan tüm meşru yollarla gezegenimiz ve toplumumuz için gerekli dönüşüm adına çalışmalıyız.

1 United Nations Environmental Programme (UNEP)

2 The conferences of parties (COP)

3 The Clean Development Mechanism (CDM)

4 Reducing Emissions from Deforestation and forest Degradation (REDD)

5 No REDD in Africa Network (NRAN)

6 Agroyakıt: tarımsal ürünlerden elde edilen yakıt

7 Teknofiks: Karşılaşılan sorunlarda teknolojiden yardım aramak

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Adesuwa Uwagie-Ero

Yeşil Gazete için Çeviri: Aslınur Akdeniz

 (Yeşil Gazete, New Internationalist)

Periyodik Tablo’nun 7.sırası tamamlandı

Bec Crew tarafından Business Insider’da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Mert Gevrek‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Güncellenmiş periyodik tablo. Fotoğraf: Business Insider
Güncellenmiş periyodik tablo. Fotoğraf: Business Insider

Uluslararası Kuramsal ve Uygulamalı Kimya Birliği’nden(IUPAC) yetkililer, 113, 115, 117 ve 118 elementlerinin keşfedildiğini bildirdiler. Artık bu elementleri periyodik tabloya eklemek için yeterli kanıtlara sahip olunduğu belirtilerek, onlara yeni ve resmi isimler vermenin gerekliliğine vurgu yapıldı.

Onlar sadece laboratuvar ortamında üretilebilen yapay elementler oldukları ve saniyeler içerisinde bozundukları için bu dört elementi doğada bulabilmek mümkün değil ve varlıklarının ispatı oldukça güç.

Bilim insanlarının söz konusu elementleri birden fazla kez yaratması zor olduğundan 113, 115, 117 ve 118 elementleri şimdiye kadar periyodik tablonun yedinci sırasında geçici isimlere ve konumlara sahiptiler.

Japonya’da bulunan RIKEN’den Kosuke Morita dört elementten biri hakkında “Yedi yıldan beri 113 elementini kesin bir şekilde tanımlayan bir datayı araştırmaya devam ediyoruz fakat aynı elementi tekrar yaratmayı başaramadık” dedi ve devam etti, “Pes etmeye niyetli değildim, bununla beraber şuna inandım ki, azimle çalışmaya devam edersek eğer, bir gün şans da bize tekrar gülecektir”.

Morita’nın takımı 113 elementinin bildirilen keşfiyle beraber isim hakkını da kazandı. Söz konusu element ununtrium geçici ismi ve Uut geçici sembolü ile biliniyor.

Ununpentium(Uup), ununseptium(Uus) ve ununoctium(Uuo) geçici isimleriyle bilinen 115, 117, 118 elementlerinin de kalıcı isimler ve semboller alması bekleniyor.

IUPAC, ABD’li ve Rusya’dan bilim insanlarının kalan bu üç elementin varlığını ispatlamayı başardığını ve periyodik tablodaki kalıcı yer ve isimlerinin verilmesi amacıyla davet edildiğini de belirtti.

IUPAC’ın inorganik kimya bölümünün başkanı olan Jan Reedijk geçen hafta “kimya topluluğu tablonun yedinci sırasını en sonunda tamamlanmış olarak görme hususunda oldukça hevesli,” dedi.

Örgüt, yeni resmi isim ve sembol konusunda nihai karar verilmeden önce yeni elementlere mitolojik bir kavram, bir mineral, bir yer, bir ülke, bir nitelik ya da bir bilim insanının adının verilmesi ihtimalinin de düşünülmesini ve sonrasında beş aylık bir süre boyunca kamuoyu değerlendirmesi için sunulmasını öneriyor.

113 elementinin detayları Japonya’da yayın yapan Journal of Physical Society isimli yayın organında yayımlanmış olmasına karşın 115, 117 ve 118 elementlerinin raporları hala hazırlanma aşamasında.

RIKEN araştırmacıları ışık hızının yaklaşık yüzde 10’u ile hareket eden çinko iyonları ile bizmutun ince katmanını bombalamaya 2003’te başladıklarından bahsediyorlar. Teoriye göre reaksiyonun 113 elementinin bir atomunu nadiren üretmesi gerekiyor.

2004 ve 2005 yıllarında söz konusu ekip 113 elementinin bozunmuş bir ürünü olduğuna kanaat getirilen dubnium-262(element 105)’nin işaretlerini gördüler. Fakat bu onun varlığını ispatlamak için yeterli bir kanıt değildi.

Bir basın bülteninde “ekip tarafından yapılan deney neticesinde bir sodyum ışını ile bir curium hedefiyle çarpıştırılmasıyla borhium-266 ve onun kardeş çekirdeği dubnium-262 ortaya çıkarıldığı” ilan edildi. “Bu kanıtla birlikte zemin daha güçlü iddiaları dillendirmeye uygun hale getirildi ve sadece beklemek ve kendiliğinden bölünme yerine alfa zinciri aracılığıyla bir atom bozunması gözlemlemeye ihtiyaç duydular.”

Bütün bunların başarılması 2012 yılında gerçekleşti. IUPAC adına bu zorlu yolda ilerlemek ve bilimsel literatür aracılığıyla söz konusu kanıtın elementlerin keşfi için gerekli kriterleri karşıladığını bildirmeleri yaklaşık dört yıl almıştı.

Önde gelen RIKEN araştırmacısı Kosuke Morita “113 elementinin varlığını kesin bir biçimde ispatladık,” diyor ve devam ediyor, “ 119 elementinin keşfedilmemiş alanlarına bakmayı ve periyodik cetvelin yedinci ve sekizinci sıralarında yer alan elementlerin kimyasal özelliklerini incelemeyi hedefliyoruz ve bir gün Kararlılık Adası’nı keşfetmeyi arzuluyoruz”.

Yeni isimlerin ne olacağını görmek için sabırsızlanıyoruz.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Bec Crew

Yeşil Gazete için Çeviri: Mert Gevrek

(Yeşil Gazete, Business Insider)

ODTÜ’lüler dayanışmaya çağırıyor

ODTÜ1Uluslararası bilim dünyası tarafından Türkiye’nin önde gelen üniversiteleri sıralamalarında hep en ön sıralarda yer alan Orta Doğu Teknik Üniversitesi mensupları ve mezunlarıyla baskılara direnme kararı aldı.

Önce “siber saldırıyı engellemeyen ODTÜ suçludur” arkasından “Müslümanlara namaz kıldırmıyorlar” teraneleriyle yoğun bir karalama kampanyası başlatıldı. Son olarak YÖK göreve çağrıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ve AKP Hükümetinden gelen tehdit ve karalamalar karşısında sessiz kalmayacaklarını  bildiren ODTÜ’lüler açtıkları bir imza kampanyası ile ODTÜ değerlerine sahip çıkıyorlar.

İktidar ODTÜ’yu hedef secti, cemberi daraltiyor. Erdogan’in kontrol edemedigi uc bes kamu kurumundan biriyiz ve bu nedenle bir arada olduğumuz göstermeliyiz diyen ODTÜ’lülerin çağrısı şöyle:

Kamuoyuna Duyuru

60. yıl dönümünü kutlayan ODTÜ, Türkiye’nin tüm bölgelerinden, farklı sosyal kesimlerden ve siyasi görüşlerden öğrencisi ve 120.000’i aşkın mezunu ile ülkemizde evrensel değerlerin taşıyıcısı saygın kurumlardan biridir.

ODTÜ, aynı zamanda, farklı görüş ve inançlara saygılı, bunların özgürce dile getirildiği ve yaşandığı, sorunlarını çoğulcu, katılımcı ve hoşgörülü yaklaşımlarla çözebilme kültürüne sahip bir üniversitedir. ODTÜ yönetimi, çalışanları, öğrencileri ve mezunlarının özverili çabalarının ürünü olan bu demokratik kültür, ülkemizin köklü üniversite geleneğinin bir parçası olarak aydınlık geleceğinin güvencesidir.

Biz aşağıda imzası bulunan ODTÜ öğretim elemanları her ne sebeple olursa olsun ODTÜ’ye üniversite dışından yapılacak müdahaleleri kabul edilemez bulduğumuzu duyuruyor, üniversiteyi tanımlayan evrensel değerleri ülkü edinen herkesi bilimsel düşünce ve araştırmaya, üniversite özerkliğine ve akademik özgürlüklere sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Kampanyanın linki: odtululer.org/

 

Yeşil Gazete

Özerk, demokratik, bölge yönetimi – İkbal Polat

DTK’nın özerk demokratik bölge yönetimlerinin oluşmasına dair 14 maddelik siyaset belgesinden sonra malum yine tartışmalar alevlendi. Yine “bölünüyoruz” paranoyaları aldı başını gidiyor. Hendekler, Ortadoğu’daki politikalar, barış ve müzakere sürecinin seyri başlı başına ayrı bir değerlendirme yazısının konusu. Ben sadece özerk demokratik bölge yönetiminin mevcut koşul ve şartlarda nasıl mümkün olduğunu ve hiç de maksimalist bir talep olmadığını anlatmaya çalışacağım. 2009’dan bu yana çalıştığım gibi.

Öncelikle “özerk / demokratik / bölge yönetimi”ni birbirinden ayırarak ele alalım. Ve sondan “bölge yönetimi”nden başlayalım.

Anayasaya göre Türkiye’nin idari yapılanması il sistemine göredir. Ülke, illere bölünmüş merkezi idarenin taşra teşkilatları da buna göre yapılanmıştır. 1960’lı yıllardan sonra birkaç ilin bir araya gelmesiyle bölge yönetimleri oluşmaya başlamıştır. Bunlar daha çok ekonomik kalkınma amaçlıdır. GAP, DAP gibi. Devlet Planlama Teşiklatı da bunlardan sorumlu olmuştur.

2005’de Kalkınma Ajansları ile bu yapılar AB normlarına uygun hale de getirilerek ülke geneline yayılmıştır. DPT (DPT daha sonra Kalkınma Bakanlığı’na dönüşmüştür) koordinasyonunda kurulan Kalkınma Ajansları, 26 bölge üzerinden yapılanan özerk kamu kuruluşu olarak tarif edilmektedir. Kendi tanımlarına göre, Kamu, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirerek yerelin potansiyellerinin çıkarılması hedeflenmektedir.

Özetle tek merkezli büyüme yerine bölgesel eşitsizlikleri çözmek ve bölgesel kalkınmayı sağlamak amacıyla kurulan, 26 adet kalkınma ajansı adıyla faaliyet gösteren bölge yönetimine sahibiz.

Peki ekonomi, neden bölge yönetimine ihtiyaç duyar? Çünkü sermaye ve işgücü piyasalarını daha bütüncül ve bölgesel ölçekte planlayabilmek daha anlamlı.

Dolayısıyla ekonomik alanın bölgesel yönetimlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Hatta kalkınma ajanslarının tarifinde bu ekonomik alanın bölgesel yönetimleri “özerk” bile tarif edilmektedir.

Türkiye’de, sermayenin “özerk bölge yönetimleri” vardır. Peki toplumsal ve siyasal alanın bölge yönetimleri var mı? Yok.

Mesele de burada. Nasıl ki sermaye ve iş gücü piyasaları kendisini bölgesel ölçekte örgütlemek ve yerelin potansiyellerini çıkarmak istiyorsa, toplumsal kesimler de toplumsal ve siyasal haklarını bölgesel ölçekte örgütlemek istiyorlar. Demokrasi istiyorlar. Tek merkezden yönetilmek istemiyorlar.

İşte bu yüzden “Özerk, demokratik, bölge yönetimlerine” ihtiyaç var. Özerk, demokratik, bölge yönetimi talebi bugün sermayenin özerk bölge yönetimlerine karşı bir hak ve demokrasi talebinden başka bir şey değildir.

21. yüzyılın dünyasında yaşıyoruz. 19. Yüzyılın idari yapılanması ile bugünün sorunlarını çözemezsiniz. Bugün mevcut olan il sistemi 19. Yüzyılda atla seyahat edilen zamandan kalma. Bugün ise ulaşım ve iletişim araçları gelişti. 19. Yüzyılda bir ili yönetmekle 21. Yüzyılda bir ili yönetmek arasında fark var.

Dolayısıyla ekolojik, toplumsal, siyasal değerler düşünülerek yeni bir yapılanmaya, yeni bir mekansal sisteme gidilmesi gerekiyor. Ve bunu yapmak zor da değildir. 26 bölgede yer alan Kalkınma Ajanslarını demokratikleştirerek idari sistemin içine dahil ederek özerk demokratik bölge yönetimleri oluşturulabilir.

Avrupa’da pek çok üniter devlette bölge yönetimleri vardır. Bölge yönetiminin kurulması bölünmeyi getirmez. Yukarıda da anlattığımız üzere de zaten bölge yönetimleri var. Demokratikleştirelim sadece. Toplumsal kesimlerin de katılımının olacağı, hak ve özgürlüklerinin de yer aldığı bir yapıya dönüştürelim. Türkiye açısından bu kadar önemli bir tartışmanın önünü cehalet ve paranoyalarla kapatmayın lütfen.

Sadece Kürt sorunun çözümü için değil Türkiye’nin de demokratikleşmesi ve yönetilebilir bir kamu yönetimi için özerk, demokratik, bölge yönetimlerine ihtiyacımız var.

İkbal Polat – turnusol.biz

İkbal Polat
İkbal Polat

Saldırılar hem Kürt halkına, hem doğaya – Pelin Cengiz

Stockholm’de 1972’de gerçekleştirilen ve uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı olan BM Çevre ve İnsan Konferansı, çevre sorunlarına yönelik politik arayışlar açısından bir milat olarak kabul edilir.

Stockholm Bildirgesi, ilk maddesi de ayrı bir öneme sahiptir, şöyle der: “İnsanın, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkıdır. İnsanın, bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi sorumluluğu vardır. Bu bakımdan, kayıtsızlık, ırk ayrımı, ayrımcılık, sömürgecilik ve diğer biçimlerde ortaya çıkan baskı politikaları mahkum edilmiştir ve terk edilmelidir.”

Oysa, Türkiye’nin Kürt coğrafyasında bırakalım özgür, eşit ve yeterli yaşam koşullarını resmen insanlık onurunu ayaklar altına alan gelişmelere tanıklık ediyoruz. 90’lı yılların belleklere yer etmiş karanlık, kirli ve kanlı siyasetini, 21. yüzyılda her gün farklı biçimlerde tezahür eden insanlık trajedileriyle tekrar yaşıyoruz. Son altı ayda AKP’nin içeride izlediği milliyetçi, kutuplaştırıcı gerilim siyasetinin müzakere masasını devirmesiyle yaşanan çatışma ortamı, başta kadın ve çocuklar olmak üzere sivil insanların ölümüne neden oluyor.

Elbette, Türkiye’nin gerek içinde bulunduğu coğrafyada yaşanan savaşlar, gerekse Kürt kentlerindeki çatışmalar, diğer tüm gündemleri geri plana itiyor. Yaşanan bunca kıyım, barışın sesini her zamankinden daha fazla yükseltme mücadelesini artırıyor. Ancak, savaş sadece gidenlerin ardından kalanları ağlatıp çaresiz bırakmıyor. Çatışma ortamında yaşam alanları korunamıyor, tarihi ve doğal varlıklar, tarım alanları, ormanlar büyük tahribata uğruyor, sağlıklı yaşam hakkı tüm canlıların elinden alınıyor. Bunları gündem yapmak çok zor ancak demokrasi, hak ve barış mücadelesi de ekoloji mücadelesinden ayrı düşünülemez.

Çünkü, insanın insanla, insanın doğayla barışını sağlamadan, gerçek bir barış sağlamış olmayacağız.

Geçtiğimiz günlerde Mezopotamya Ekoloji Hareketi, sokağa çıkma yasağı ilan edilen, ailelerin ölülerini bile sokaklardan alamadığı, cenazelerini gerçekleştiremediği Kürt illerindeki yıkıma ilişkin, “Çatışmalı Ortamda Ekolojik Tahribatlar” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, Diyarbakır’da Sur, Bismil, Mardin’de Nusaybin, Dargeçit, Hakkari’de Yüksekova, Şemdinli, Şırnak, Cizre, Silopi, Beytüşşebap ve Van’ın Süphan, Yeni Mahalle, Karşıyaka, Hacıbekir mahalleri ile Edremit ilçesinde 800 aile ile görüşerek yapılan incelemeler sonucunda hazırlanmış.

Yapılan açıklamada, “Bu kentlerde çeyrek milyon (270 bin) sivil insanın en temel hakları olan barınma, beslenme, eğitim, sağlık ve en temel hak olan yaşam hakkı devlet tarafından sokağa çıkma yasağı getirilerek elinden alınmıştır. Çocuklar da bu kentlerin nüfusunun yarısını (135 bin) oluşturmaktadır. Her gün kadınlar, gençler, çocuklar ve yaşlılar, masum siviller demeden insanlar öldürülmektedir. Çatışmalı süreç boyunca tanklar, toplar ve ağır silahların kullanıldığı kentlerde insanlık tarihinin ortak mirası olan Sur içindeki tarihi ve kültürel yapılar yakılıp, yıkılıp tahrip edilmektedir. Bu şiddet ortamının tanığı ve sanığı 100’e yakın çocuk katledilmiştir. Bu çocukların yaşam boyu unutamayacakları psikolojik travmalar vicdani olarak bardağı taşımaya yeterli sebeptir. Ablukaya alma, sokağa çıkma yasakları ve toplum üzerinde oluşturulan şiddet öncelikli baskılar, can, mal, tarihsel ve kültürel yapı tahribatlarını beraberinde getirmiştir” ifadelerine yer veriliyor.

Rapor, bu bölgelerde, yaşanan çatışma ortamından çocukların, hayvanların ve doğanın da dahil olmak üzere tüm ekolojinin nasıl zarar gördüğünü ortaya koyuyor.

Raporda yapılan bazı tespitlere göre, hayvanlar ve tarım alanları büyük zarar görmüş, tarımla uğraşanlar sokağa çıkma yasakları nedeniyle dışarı çıkamadıkları için tarlalarına gidememiş, hasat yapamadıkları için ürünlerini alamamış. Sokağa çıkma yasakları nedeniyle evinin bahçesine bile inemeyen insanların hayvanları, bakımsızlık nedeniyle zarar görmüş. Bombaların yarattığı orman yangınlarıyla ormanda yaşayan pek çok canlı da ölmüş.

Yine, sokağa çıkma yasağı olan yerlerde temiz su şebeke boruları ile pis su boruları patlamış, temiz su ile pis su birbirine karışmış, halk içme suyu konusunda çok büyük sıkıntı yaşamış. Çatışma bölgelerinde yoğun olarak kullanılan gaz ve askeri mühimmatların besin ve içme suyunda tat değişikliğine neden olduğu, sağlık sorunları yarattığı tespit edilmiş.

Doğa bir savaş aracı olarak kullanıldı

Yaz aylarında da Kürt kentlerinde, doğanın silah olarak kullanıldığı saldırılarla insansızlaştırma ve ormansızlaştırma gerçekleştirilmişti. DTK’nın “Orman Yangınları Araştırma, İnceleme ve Gözlem Raporu”na göre, Diyarbakır’da Lice, Fis Ovası, Kulp, Bitlis’te Norşin, Şeyh Cuma, Dersim, Bingöl, Botan Bölgesi, Cudi, Nusaybin, Siirt, Eruh, Şırnak ve Silopi’deki orman yangınları tek tek incelenerek, kayıplar listelenmiş. Köylülerin doğal yaşam alanlarının, ormanlık ve mera alanlarının, bağ ve bahçelerin yok edilerek, halkın hemen hemen tek geçim kaynağı olan ekonomik faaliyetlerinin nasıl ellerinden alındığı kayıtlara geçirilmiş.

Sonuç olarak, Kürt coğrafyasının bir çok bölgesinde binlerce dönümlük doğal yaşam alanları yok edildi. Raporlar ortada, Türkiye, doğada ciddi tahribatlara yol açtığı gibi altında imzası olan “İnsanın, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkıdır” ilkesini ayaklar altına aldı. Eğitim, sağlık, beslenme, barınma gibi en temel yaşam haklarını gasp etti.

Bu utanç hepimize yeter.

Utancın en büyüğü elbette bu şiddete sessiz kalanlar için gelecek.

 

Pelin Cengiz – haberdar.com15.pelin cengiz

Angela Merkel’in ofisi şüpheli paket nedeniyle kapatıldı

Alman polisi, Başbakan Angela Merkel’in ofisinin şüpheli paket sebebiyle kapatıldığını açıkladı.

Merkel’in ofisinde şüpheli paket alarmı. Alman polisi Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ofisi şüpheli paket nedeniyle kapatıldığını açıkladı. Reuters’in haberine göre, görgü tanıkları ofisin yakınlarında dört sarı plastik paket olduğunu söyledi.Ofisin önü polis tarafından güvenlik çemberine alındı.

10

Merkel’in ofisinde şüpheli paket alarmı. Alman polisi Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ofisi şüpheli paket nedeniyle kapatıldığını açıkladı. Reuters’in haberine göre, görgü tanıkları ofisin yakınlarında dört sarı plastik paket olduğunu söyledi.Ofisin önü polis tarafından güvenlik çemberine alındı.

Angela Merkel
Angela Merkel

Polis sözcüsü, “Polis binada paket ile ilgili incelemeleri sürdürüyor” açıklamasını yaptı.

Polis ayrıntılı bilgi vermezken, başbakanlık kaynakları da henüz şüpheli paket ile ilgili bir açıklama yapmadı.

 

(Ajanslar)

Çanakkale Karabiga’ya yeni termik santral tehdidi

Çanakkale Karabiga’da Cenal (Cengiz-Alarko) Termik Santrali yanına Ağan Termik Santrali yapılmasına dair gelişmeler yaşanıyor. 7 Ocak Perşembe günü Karabiga Belediyesi encümeninde imar izni konusunda karar görüşmesi yapılacağı, Belediye’nin de onay vereceğine dair bilgiler üzerine İda Dayanışma Derneği bir basın açıklaması yaptı.

9

Ardı ardına açıklanan termik santral projeleriyle Çanakkale üzerinde kara bulutlar dolaşmaya devam ediyor. Son gelişmeler 7 Ocak Perşembe Karabiga Belediyesi encümeninin inşa edilmek istenen Ağan Termik Santrali’ne de imar izni verileceği yönünde. Projeye göre Ağan Termik Santrali dava süreci devam etmekte olan Cengiz Holding ve Alarko Holding ortak iştirakı Cenal Enerji’nin üstlendiği CENAL Termik Santrali’nin hemen yanına yapılacak. Biga Yarımadası’nda yoğunlaşan termik santral projeleri tamamlanırsa bölgedeki tarım ve hayvancılık faaliyetleri ile bölge sakinlerinden Akdeniz foklarının ne olacağı ise meçhul.

Ağan Termik Santral’ine belediye encümeni tarafından imar izni verileceği yönündeki gelişmeler ışığında Çanakkale’de aktif faaliyet gösteren İda Dayanışma Derneği konuyla ilgili bir basın açıklaması yayınladı. 19 bin megawatı aşacak termik santrallerin Biga Yarımadası’nın verimli topraklarını ve havasını zehirleyeceğinin belirtildiği açıklamada başta Çanakkale milletvekilleri ve yerel yönetimlerin sorumlulukları hatırlatılarak, bölgeyi abluka altına alan termik santral projelerinin bölgedeki ekosisteme kalıcı hasarlar vereceğinin altı çizildi.

İda Dayanışma Derneği tarafından yapılan basın açıklamasının tam metni şöyle:

Çanakkale Tarımına Termik Santral Darbesi !

Çanakkale İli sınırları içerisinde, verimli Biga Yarımadası toprakları ve tarımını başta olmak üzere yine doğrudan insan sağlığını olumsuz etkileyecek Termik Santral Projeleri hız kesmeden devam ediyor.

Bir başka ifade ile; kapitalist emperyalist sistemin vahşi yüzü, kendi krizlerini aşmak üzere topraklarımızda doğa talanına ve ekosistem yağmasına kesintisiz devam ediyor.

Şöyle ki; haritada Çanakkale İli’nde Lapseki İlçesinin, Güreci köyünden Bandırma’ya kadar devam eden hatta kurulu olanlar ile birlikte toplam 19 bin megawatı aşan kapasitede planlanan kömürlü termik santraller hakim ve etkili rüzgarlar ile birlikte öncelikle tüm Biga Yarımadası’nın verimli topraklarını ve havasını asit yağmurları ve kül tozunması ile zehirleyecektir. Yöredeki termik santral ruhsat alanları o kadar iç içe geçmiştir ki, zaman zaman ruhsat alanları birbiri ile geçişgenlik göstermektedir.

7

Eğer sözkonusu termik santraller, yani toplam 19 bin megawat kurulu güçten fazla santral bu bölgeye kurulacak olursa yakılacak en az 50 milyon ton kömür ve atık olarak çıkacak 30 milyon ton nerelerde depolanacak ?

Bölgemizde hava soluyan insanlar başta olmak üzere, su kaynaklarını, barajları, meraları, böcekleri, fokları, kuşları kısacası tüm canlı yaşamını ve ekosistemi çok olumsuz etkileyecek bu termik santraller Çanakkale tarımını da bitirecektir.

Özellikle hayvancılıkta Türkiye’nin Hollandası diye tabir edilen Biga Tarımı ve toprakları da bu durumdan en büyük zararlı payı alacaktır. Biga İlçesi tüm değerlerini (etini, sütünü vb.) kaybedecek, ve ileride telafisi, onarımı mümkün olmayacak büyük bir doğal felaket yaşayacaktır.

8

Soruyoruz; daha yenilerde Paris’te düzenlenen İklim Konferansında, kirletici ve zehirli emisyonları azaltmak amacı ile kısa orta vadede fosil yakıtlar ile çalışan termik santrallerin azaltılması kararı verilmiş iken, bölgemizde ve ülkemizde kömürlü termik santrallerde ısrarcı olunması nasıl açıklanabilir ?

Tüm Dünya yenilebilir enerji kaynaklarına yönelirken bölgemizde başta rüzgar ve güneş olmak üzere yenilenebilir ve sonsuz kaynaklara yatırım yapılmamasının sebebi nedir ?

Bölgemizdeki bu yanlış, çarpık enerji ve sanayi yatırımları başta Bern Sözleşmesi olmak üzere Ülkemiz tarafından imzalanmış başka birçok diğer Uluslar arası sözleşmelere de aykırıdır.

Türkiye’deki kömürlü termik santrallerin toplam kurulu gücünün neredeyse ¼ üne varan kısmını Lapseki, Karabiga, Bandırma hattında kurmayı planlamak insafsızlıktır.

Tüm bunların sorumlusu şimdiki idare ve siyasi iktidardır. Başta iktidar milletvekilleri olmak üzere Çanakkale milletvekillerinin hepsinin sorumlulukları vardır.

Bir zamanlar Bayramiç Evciler Köyünde köylülerin hesap sorduğu, o zamanlar altın tekellerinin avukatlığına soyunarak “Kazdağlarından bir tek dal kestirmeyeceğiz” diye nutuk çeken Mehmet Daniş sorumludur. Nasıl bir aymazlık ise Mehmet Daniş’in Tarım Bakan Yardımcısı olarak Çanakkale tarımını geliştireceği ifade edilmektedir.

Termik Santraller kurulurken, onlara “yardım ve yataklık yapan”, yine bugünlerde Ağan Santralına Belediye Encümeninden imar ruhsatı verme hazırlıkları yapan işgüzar Karabiga Belediye Başkanı da sorumludur.

Başta kaçak santral CEN-Al olmak üzere hemen tamamı için İdare Mahkemesi tarafından ÇED iptal kararları verilmiş olan, termik santrallerin inşaat ve işletmelerine izin veren, hukukun arkasından dolanarak mahkeme kararlarının uygulanmasını kolaylaştırmayan, görevlerini tam yapmayan İl yöneticileri de sorumludur.

İlimizde kesinleşmiş mahkeme kararlarına rağmen iptal edilen ÇED’lere dayanarak verilen lisansları iptal etmeyen Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu da açıkça suş işlemektedir.

Karabiga, Biga İlçesi başta olmak üzere tüm Biga Yarımadası topraklarını, havasını, suyunu zehirleyecek, insan sağlığını olumsuz etkileyecek tüm bu planlara karşı durmayan başta milletvekilleri, olmak üzere tüm bürokratları, Çanakkale halkı hiç de güzel anmayacaktır. Yeri ve sırası geldiğinde tabii ki hesap soracaktır.”

 

(Yeşil Gazete)

Sur esnafına sanal destek: mezopotamyastore.com

Çatışmalar ve sokağa çıkma yasağı yüzünden günlerdir kepenklerini açamayan, satış yapamayan Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki esnafa beklemedikleri bir yerden destek geldi. Kadınlar için kurulan bir derneğin internet sitesi, Sur esnafının ürünlerini sanal ortama taşıdı. Dernek Başkanı Gülbahar Örmek ‘İnternette içli köfte mi satılırmış’ diyen esnafın şimdilerde ‘Kurtarıcı Gülbahar Abla’sı. Örmek, mezopotamyastore.com/ üzerinden Sur esnafının ürünlerini sanal ortamda ticarete açmış durumda ancak internetteki bu sistem sadece Sur ile sınırlı da değil.

Diyarbakır Üretim ve İstihdâm Derneği Başkanı Gülbahar Örnek
Diyarbakır Alternatif Üretim ve İstihdâm Derneği Başkanı Gülbahar Örmek

Al Jazeera Türk’ten Abdulkadir Konuksever’in haberine göre Diyarbakır’da yoğunluklu olarak küçük esnafın bulunduğu ve ticaretin nabzının attığı Sur ilçesinde yaklaşık bir aydır çatışmalar ve sokağa çıkma yasağı sürüyor. Diyarbakır Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanlığı verilerine göre Sur’da 300’den fazla esnaf iflas etti. Zor durumdaki esnafa destek destek, kadınlar için kurulan bir dernekten geldi. Kadınların üretimlerini görünür kılmak amacıyla kurulan Diyarbakır Altyernatif Üretim ve İstihdâm Derneği, Sur esnafının ürünlerini sanal ortama taşıdı.

Derneğin kurucusu Gülbahar Örmek, iki yıl önce esnafın ürünlerini internet sitesine taşımak istediğinde çabalarının havada kaldığını belirtiyor. “Derneğimizi kadınların el emeği üretimlerini görünür kılmak ve pazarlamak için kurduk. Sonra şirket kurarak ürünleri sanal ortama taşıdık. İlgi görünce sitemizde pazarlamak üzere iki yıl önce esnafa giderek yöresel ürünlerini pazarlayabileceğimizi anlattık. Kimi, ‘Ayak altında dolaşmayın’ kimi, ‘İnternette içli köfte mi satılırmış’ diye bizi tersledi. Ama vazgeçmedik, çok az olsa da iknâ edip ürünlerini sanal ortamda pazara sunduk. Bölgede silahlar patlamaya ve sokağa çıkma yasakları başladığında ise bizi ciddiye almaya başladılar. Çoğu artık kendisi geliyor ve şimdi tek umutları e-ticaret.” diyerek yaşanan gelişmeyi özetliyor.

6

Alternatif Üretim ve İstihdâm Derneği Başkanı Gülbahar Örmek sadece Diyarbakır’da dükkânından, evinden olan esnafla değil, kenti terk eden kişilerle de iletişim halinde. Diyarbakır, Mardin, Batman, Şanlıurfa, Van, Ağrı, Ordu, Mersin ve İstanbul’un da aralarında olduğu 14 ilde ve iki binin üzerinde kişi ile iletişim halinde ve ürünlerini www.mezopotamyastore.com adresi üzerinden aracısız pazarlıyor. İ

İstanbul’dan aldığı içliköfte siparişini orada çalıştığı kişiye ileterek kargoyla siparişi adresine ulaştırıyor. Aralarına katılan yeni partnerleriyle gittikçe büyüdüklerini belirten Gülbahar Örmek, başta kadınlar olmak üzere esnafın aracılara pay vermeden emeklerinin karşılıklarını almasını en büyük hedefleri olarak belirlediklerini söylüyor.

 

(Al Jazeera)

 

Ege’de 21 sığınmacının cesedi Ayvalık ve Dikili kıyılarına vurdu

Jandarma, Türkiye’de Ege sahillerinde iki farklı yerde 21 sığınmacının cesedini buldu. Ölenlerden üçü çocuk. Yunanistan’ın Midilli Adası‘na doğru yola çıkan çok sayıda sığınmacı botlarının batması sonucu yaşamını yitirdi.

22

 

Jandarma, Ege sahillerinde 21 sığınmacının cesedini buldu. Kıyıya vuran cesetler arasında üç çocuğun da bulunduğu kaydedildi. Cesetlerden 11’i Ayvalık kıyılarında, 10’unun da Dikili kıyılarında bulunduğu bildirildi.

Bir Türk sahil güvenlik yetkilisi üç tekne ve bir helikopterin hayatta kalan olup olmadığını araştırdığını söyledi.

Geçen yıl Yunanistan’a 500 binden fazla sığınmacının girdiği belirtiliyor. Türk kıyılarından 10 km kadar uzakta bulunan Midilli Adası, binlerce sığınmacı için Avrupa’ya giriş kapısı konumunda.

Sığınmacıların çoğu Suriye’deki iç savaştan ve IŞİD teröristlerinin vahşetinden kaçıyor.

 

(DW Türkçe)

Gaia Dergi’nin 7 sayısı bayilerdeki yerini aldı

Gaia‘nın 7. sayısı bayii raflarındaki yerini aldı. Gaia’nın bu sayısında “Alf, Elf, ve özgürlük cepheleri”ni ele alıyor. Kadir M. Ersoy’un kaleminden çıkan dosyada özgürleşmek için neler yapmak gerektiğine ilişkin küçük ipuçları bulunuyor

Yeryüzünün cinsiyetinin dişi olduğunu vurgulayan Burak Avşar, eskilerden bugünlere anaerkilliği incelerken Gamzegül Kızılcık, Fransa’da yaşayan direnişçileri ZADistleri tanıtıyor.

21

Yeşim Özbirinci ekoköyleri anlattığı yazısında bir dahaki sayı için de merak uyandırıyor ve soruyor, Ekoköyler; sürdürülebilir, barışçıl ve adil topluluklar mı?

Eda Serttürk baz istasyonlarını ele aldığı yazısında doğru bilinen yanlışlardan sözederken aslında nelere dikkat etmemiz gerektiğini de anlatıyor. Gök Taner, küçük bir öyküyle bitirdiği yazısında köleliğin tarihini inceliyor. Hande Köse’nin kaleminden deliliğin tarihine ilişkin tatlı düşünler edinmek olanaklı.

Ümit Ninova’nın mitolojik yazısı ile Ruken Zilan’ın bilim köşesi okuru diyardan diyara sürüklerken karıştırılan sayfalarda, alanında uzman fotoğrafçıların içe işleyecek fotoğrafları bulunuyor.

Bu ayın röportajı ise ressam Mehmet Cevdet Kösemen ile yapıldı. Nasıl resim yaptığını, esin aldığı konuları ve anılarını anlatan Kösemen’in tablolarınındaki temamalar dergide genişçe yer alıyor.

Dergi’de, her zamanki gibi yeşil kitap önerileri, mis tarifleri ve kendin yap yazısı da okurlarla buluşuyor.

 

(netdsanat.com)