Ana Sayfa Blog Sayfa 3533

Hitler Almanyası Alâmetleri – Murat Belge

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Ta 1966 yılı… Sezai Karakoç Diriliş dergisini çıkardı. Daha önce de çıkmış bu dergi – düzensiz bir şekilde daha sonra da yayımlandı. Ben 1966’nın ilk sayısını hatırlıyorum, çünkü bunu almıştım. Sezai Karakoç’u İkinci Yeni şairlerinden biri olarak tanıyorum. Cemal Süreya (ikisi de aynı yıllarda Mülkiye öğrencisi ve mezunu) anlatırdı. “Nitelikli” bir İslâmcı dergide bakalım neler var, merakıyla aldım. Yazılardan biri, özenle sunulan, “Hitler’in Vasiyeti” diye bir şeydi. Epey bir hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum. Tuhafıma da gitti: bir İslâmcı niçin “Hitler-perver” biri olur? Ama sonra baktım, bu olay Sezai Karakoç’la başlayıp biten bir şey değil, İslâmcı kesim içinde bayağı yaygın. Kimi durumda rastlantılara, kişisel ilişkilere bağlı olan kesişmeler olabiliyor. Belirli sorunlar veya konular karşısında benzer görüşe sahip olma durumu olabiliyor: bunların başında da anti-semitizm geliyor.

Birçok toplumda anti-semitizm faşist partilerin cephaneliğinde bulunan bir motiftir. Türkiye’de tam böyle olmamıştır. Müslüman kesim, özellikle de “siyasî İslâm” denen kesim daha ileri derecede anti-semitisttir. Faşist kesimde Ermeni düşmanlığı anti-semitizmin önüne geçer. Örneğin Necmettin Erbakan gibi bir İslâmcı’nın böyle bir özelliği vardı. “Milli Görüş” hareketi içinde Şevket Kazan gibi kişilerin göze çarpan bir özelliğiydi. Ama bu cephede bu bakımdan en yüksek sesli sözcülerden biri Tayyip Erdoğan’ın “pir”i sayılabilecek Necip Fazıl’dı. Başlıca davası anti-semitizm olan Cevat Atilhan da “fikir”lerini onun Büyük Doğu’sunda dile getirdi.

Ancak, anti-semitizm gibi konular dışında da birtakım ilginç ortaklıklar kurulabildiği, bunların bazan Almanya’ya paralel gittiği de görülüyor. Özellikle şu alan önemli: militarizmin “patrisyen” ve “pleb” temelleri konusu; yani, “üst-sınıf” ve “alt” ya da “alt-orta-sınıf” temelleri.

Malûm, Alman birliğini kuran Prusya’ydı; Prusya’nın lokomotifi Prusya ordusuydu; bu ordunun tekmil “zabit” sınıfı da Prusyalı toprak beyleri olan Junker’lerden gelirdi. Prusya’nın Alman Birliği’ni kurmasının iki mimarı, Bismarck da, Moltke de, Junker kökenliydi. Birlik kurulduktan sonra da ordu içinde Junker ve Prusya hegemonyası devam etti. Savaşın iki önderi, Hindenburg ve Ludendorff da Junker’di. Askerî değerler sistemine sımsıkı bağlı bu iki adam değişik zamanlarda ve tarzlarda Hitler’le işbirliği yaptılar. Ama ikisi de ondan nefret ettiler. Hitler’le “birahane darbesi”ne katılan Ludendorff sonra Hindenburg’u, ona şansölyelik verdi diye, vatan haini ilân etti. Hindenburg da hayatı boyunca Hitler’den “Şu Avusturyalı onbaşı” diye söz etti. Ama Alman milliyetçiliği, militarizmi ve yayılmacılığı onları aynı cephede birleşmeye itti.

Türkiye’de orduda böyle bir sınıf temeli yoktur, ama subaylık eğitimi boyunca bir “esprit-de-corps” yaratacak bir ideoloji, yani Kemalizm verilir. “Patrisyen” bir ruh da kazandırılır. “Bu memleketin bir sahibi var… o da biziz” tavrı oluşturulur.

Ama ordunun bu kendine özgü militarizmine özenen birkaç sağ kanat, ama “pleb” çizgi de toplumda yer alır. Bu “pleb” kesim gerek genel İslâm, gerekse Osmanlı tarihini bir askerî zaferler, cihad, fütûhat v.b. tarihi olarak tanır ve yüceltir ve o şanlı günlere dönmenin hayalini kurarlar. Bugün MHP’de ve Erdoğan çizgisindeki AKP’de yer alan “pleb” militarizmi kastediyorum. Bunlar, kendi haklarının Kemalizm tarafından gaspedildiğine inanarak ve inandırılarak yetişmiş kadrolardır. Bu öfke anlaşılır nedenlerle din kaynaklı pleb hareketinde daha ağır basmaktadır.

AKP ile Silâhlı Kuvvetler arasında bilinen siyasi sürtüşmeler yaşandı ve 28 Şubat’tan farklı biçimde, AKP’nin ağır basmasıyla sonuçlandı. Ancak verili koşullar, muhafazakâr AKP iktidarını böylece bozulan ilişkileri onarmaya zorluyor ve şu günlerde buna ilişkin çeşitli manevraları gözlemliyoruz. Erdoğan açısından baş düşman(lar) değişti ve gerek Gülen’e, gerekse Kürtler’e karşı, TSK’nın da harekete geçirilebileceğini düşünüyor. Bir yandan da, PKK’ya karşı, MHP’nin yıllardır salık verdiği yöntemi kullanarak o tabanı da kendine doğru çelmeye çalışıyor. TSK şüphesiz bu “düşman”lara karşı Erdoğan’la birlikte hareket edebilir; ama bunun Erdoğan’ı benimsemek anlamına gelip gelmeyeceği ayrı konu.

Dolayısıyla şu ortamda Tayyip Erdoğan’ın olumlu bir örnek olarak “Hitler Almanyası” demesi anlamlı bir olay. Bunun bir “gaf” ya da bir “lapsus” olduğunu düşünmüyorum. Uzun vadeli planını şimdiden bir “çıtlatmak”ta fayda olacağını düşündü ve bunu yaptı. Şimdi sanırım kendisi bu konuyu daha ileri taşımayacak, tabanda tartışılmasını gözlemleyecek. Olumlu cevap alacağını umduğunu sanıyorum. Alırsa, başka, daha açık beyanatlarda da bulunabilir. Ayrıca, umduğunu alacağını da sanıyorum. Çünkü onun oynadığı tabanda öyle üniformalı, çizmeli, kanun-hukuk tanımayan (“vigilante” kafasında) insan kalabalığı var zaten.

Muhtar toplantıları bunun bir adımı. Yenikapı (denizin doldurulması, büyük kalabalıkların miting yapacağı alanların hazırlanması) ortamı pekâlâ bir Nürnberg’e çevrilebilir. Neredeyse Hitler’i de aratacak bir keyfîlik zaten nicedir devam edip gidiyor. Basın-yayın üzerinde ağır bir baskı kuruldu ve muhalif sesler kısıldı. Yargıçtan çok iktidar partisinin militanı gibi hareket eden savcılar, bu gelişmelere uyumlu bir polis, geniş bir propaganda örgütü kuruldu, çalışıyor.

Yani, alâmetler çoktan belirdi.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

20-Murat Belge

 

 

Murat Belge

Akit’ten Genelkurmay taziyesine düzeltme, “O kısmı biz ekledik”

Yeni Akit gazetesi Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrul Gazi Özkürkçü‘nün Hasan Karakaya’nın kardeşini arayarak taziye dileğinde bulunduğu ve “dik duruşundan taviz vermemiştir” ifadelerini kullandığı yönündeki haberin yazımında ‘yanlışlık’ olduğunu açıkladı.

17

Yeni Akit Gazetesi, Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya’nın Medine’de kalp krizi geçirerek ölümünün ardından Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrul Gazi Özkürkçü’nün “Haksızlığa karşı en zor zamanda konuşmasını bilmiş ve dik duruşundan asla taviz vermemiştir” ifadeleriyle dile getirdiği taziye mesajı ile ilgili ‘sehven’ açıklaması yaptı.

Akit’ten taziye mesajı ile ilgili yapılan açıklama şöyle:

18

“Muhabirimizin haberde kullandığı sehven tırnak içine alınan “dik duruş” ifadesi de belli kesimler tarafından eleştiri yapıldı. Karakaya’nın milli kimliğine yapılan vurguyu yansıtan “dik duruş” ifadesi üzerinden Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrul Gazi Özkürkçü hedef alındı. Oysa haberde yer alan “En zor zamanlarda dik duruşundan taviz vermedi” cümlesi gazetemiz tarafından, merhum Hasan Karakaya’nın son dönemde TSK’nın terörle mücadelesinde hep ordunun yanında durduğu ve TSK tarafından yayınlanan bilgilendirmelere birinci derecede önem verdiğini ortaya koyan bir ifade olarak eklenmiştir.

Özkürkçü, sehven tırnak içine alınan ifadeden dolayı malum çevrelerin haksız saldırılarına maruz kalmıştır.”

 

(Radikal)

Mahpus çocukların ücretsiz mektuplaşma hakkı için Adalet Bakanlığı önünde eylem

İnsan hakları aktivisti Zafer Kıraç mahpus çocukların ücretsiz mektup gönderebilmesi için 4 Ocak Pazartesi günü Adalet Bakanlığı’nın önünde barışçıl eylem yaptı. Müsteşar Kenan İpek, konu ile ilgili gelecek hafta çözüm toplantısı yapma sözü verdi.

Bianet’den Yüce Yöney’in haberine göre İnsan hakları aktivisti ve Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin eski başkanı Zafer Kıraç mahpus çocukların ücretsiz mektup gönderebilmesi için bugün Adalet Bakanlığı’nın önünde barışçıl bir oturma eylemi yaptı.

15

Çocukların görüşlerinin tamamının açık görüş olması gerekirken tıpkı büyükler gibi ayda üç kapalı ve bir açık görüş yapabildiğini belirten Kıraç, bu koşullarda cezaevindeki çocukların ücretsiz mektup hakkının daha da önemli hale geldiğini savundu.

“En az gramdaki mektup 1.25 TL ücrete tabidir. Bu uygulama çocuk hapishanelerinde de vardır. Çocuk mahpusların hiçbir geliri yok. Eğer söylenildiği gibi rehabilitasyon yapılması amaçlanıyorsa aileleriyle, arkadaşlarıyla iletişimlerini kesmemeli, aksine teşvik etmeliyiz.” diyen Zafer Kıraç, Hapishanedeki çocukların yüzde 35’inin mektup için hiç para veremeyecek durumda olduğunu belirtti.

Çocuk hapishanelerinin kapatılması gerektiğini de vurgulayan Kıraç, bu gerçekleşinceye kadar, çocukların hapishanelerde maruz kaldıkları travmanın mümkün olduğunca azaltılması gerektiğini belirtti.

Barışçıl oturma eylemi sırasında 15-20 polisin Adalet Bakanlığı önünde duramayacağını söyleyerek müdahale ettiğini, ancak kendisinin Eski Adalet Bakanı Kenan İpek’le görüşeceğini anlattığını aktaran Zafer Kıraç, “Müsteşar Kenan İpek eskiden Cezaevleri Genel Müdürlüğü de yaptı. Kendisi bugün yaptığımız görüşmede önümüzdeki hafta sivil toplum kuruluşlarından temsilcilerin de katılacağı bir çözüm toplantısı için randevu verdi. Ben de kendisine ücretsiz mektup hakkıyla ilgili topladığımız 10 bine yakın imzayı ulaştırdım.” diye konuıştu.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) tarafından başlatılan 12-18 yaş arası mahpus çocuklar ücretsiz mektuplaşabilsin imza kampanyasına bu link üzerinden katılabilirsiniz.

 

(Bianet)

 

Avrupa Yeşilleri: Türkiye’de silahlar susmalı, barış müzakereleri tekrar başlamalı

Avrupa Yeşil Partisi Eşbaşkanı Monica Frassoni Türkiye’de yaşananlar hakkında şu açıklamayı yaptı.

Avrupa Yeşilleri eş başkanı Monica Frassoni
Avrupa Yeşilleri eş başkanı Monica Frassoni

“2016 yılının bu ilk günlerinde Avrupa Yeşilleri, Türkiye ile AB arasındaki bağların güçlendirilmesi gerekliliğine inanmaya devam ediyor. Türkiye Avrupa ailesine aittir.”

“Bu sebeple, Türkiye’nin güneydoğusunda artarak devam eden insan hakları ihlallerini ve kaygı verici biçimde şiddetlenmiş çatışmaları şiddetle kınıyoruz. Süreci sakinleştirmek yerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın demokratik yollardan seçilmiş HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırılıp tutuklamaları gerektiğini düşünüyor olması kaygı vericidir. Böylesi bir hareketin mevcut durumu daha da içinden çıkılmaz hale getireceğinden endişeliyiz.”

“Artan kutuplaşma ve bölgedeki şiddet, bir an evvel ateşkes ilan edilip barış sürecinin yeniden başlatılmasını savunanların üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Şiddeti reddeden ve kalıcı barışın yolunun savaşlardan geçmediğinin farkında olanlara desteğimizi iletmek isteriz. Kabulü mümkün olmayan sivil can kayıplarının ve zorla göçün durması ve Türkiye vatandaşlarının barışçıl biçimde birarada yaşama imkanının daha fazla zedelenmemesinin yolunun acilen barış masasına dönülmesinden geçtiğine olan inancımızı bir daha vurgulamak isteriz.”

“Demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne saygılı bir parti olarak rolümüzün, barışa inanan aktörlere destek verip daha görünür kılmak olduğuna inanıyoruz. Bu sebeple birkaç hafta içinde Türkiye’ye yeşil bir delegasyonla ziyarete hazırlandığımızı bildirmek isteriz.”

https://europeangreens.eu/news/turkey-weapons-must-be-silenced-and-peace-talks-must-be-resumed

Yeşil Gazete

Pembe Hayat KuirFest 5. yılına Kuir Kısa Film Yarışması ile giriyor

Pembe Hayat KuirFest, beşinci yaşını programına kattığı yeniliklerle kutluyor. Festival kapsamında bu yıl ilk kez bir kısa film yarışması yer alıyor. Yarışma kapsamında İsveç’ten Tayland’a değişik ülkelerden kısalar izleyici karşısına çıkacak.KuirFest, yarışmanın birincisine para ödülü verirken, aynı zamanda kazanan filmin yönetmenine, Cannes Film Festivali veya Berlin Film Festivali’ne katılma imkânı da sunuyor. Yarışmanın jürisinde, senarist ve yönetmen Ümit Ünal, Oslo/Fusion Uluslararası Film Festivali’nin yönetmeni Bard Ydén ve Altyazı yayın kurulu üyesi, sinema yazarı Gözde Onaran yer alıyor.

11

Bu sene 14 – 21 Ocak tarihlerinde Ankara, 22 – 24 Ocak tarihlerinde ise İstanbul‘da düzenlenecek olan 5. Pembe Hayat KuirFest’in yeniliklerinden biri olan Kuir Kısa Film Yarışması‘nda 12 film görücüye çıkacak.

Yarışmada yer alan 12 film ise şöyle;

·      09:55 – 11:05, Ingrid Ekman, Bergsgatan 4b (2015), Yön: Cristine Berglund & Sophie Vukovic

·      Ayın Muayyen Günü / Wannan Kong Duen (2014), Yön: Jirassaya Wongsutin

·      Aziz Christobal / San Cristóbal (2015), Yön: Omar Zúñiga Hidalgo

·      Bir Öğleden Sonra / En Eftermiddag (2014), Yön: Søren Green

·      Delik / Hole (2014), Yön: Martin Edralin

·      fori / phoria (2015), Yön: Forrest Lotterhos

·      Geçen Zaman / Det bor inga bögar i Bollebygd (2015), Yön: Mikael Bundsen

·      Kim Olursa / A Qui La Faute (2015), Yön: Anne-Claire Jaulin

·      Kod Akademi / Code Academy (2014), Yön: Nisha Ganatra

·      Kusursuz Gelecek / The Future Perfect (2015), Yön: Nick Citton

·      Sahil Havası / La Meteos des Plages (2014), Yön: Aude Léa Rapin

·      Vintage Porn – Bölüm I / Vintage Porn – Part I (2014), Yön: Emre Busse & Burak Erkil

KuirFest Kısa Film yarışmasında seyirci karşısına çıkacak filmleri de kısaca tanıyalım:

12

09:55 – 11:05, Ingrid Ekman, Bergsgatan 4B

2014 İsveç yapımı film kanserle tek başına mücadele etmeye çalışan Ingrid’in hikâyesine odaklanıyor. Orta yaşlı eski bir dansçı olan Ingrid kendini dış dünyadan soyutlamıştır. Ancak, bakıcı Frida’nın hayatına girmesiyle susturduğu duyguları kendini gösterir. Film, yurtdışında pek çok uluslararası film festivalinde izleyici karşısına çıktı.

Ayın Muayyen Günü (Wannan kong duen, 2014)

13

Taylandlı genç yönetmen Jirassaya Wongsutin’in geçtiğimiz yıl dünya festivallerini gezen filmi Ayın Muayyen Günü (Wannan kong duen, 2014), cinsellik, masumiyet, arkadaşlık, aşk, gençlik ve olgunluk temalarının muğlak sınırlarında gezinen bir büyüme hikâyesi. İki genç liseli kadın, Goy ve Lee, sınıfta hep yan yana oturmakta, günlerini birlikte geçirmektedirler. Her ay eş zamanlı bir şekilde regl olan iki kadın, bunu aralarındaki özel bağın bir sonucu ve nişanesi olarak görmektedirler. That Day of the Month, Queer Lisboa’da En İyi Kısa Film ödülü için yarışmış ve Clermont-Ferrand Uluslararası Kısa Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’yle evine dönmüştü.

Aziz Cristóbal (San Cristóbal, 2015)

Geçtiğimiz yılın Berlin Film Festivali’nde En İyi Kısa Film Teddy Ödülü’nün sahibi olan, Queer Lisboa’dan Vancouver Queer Film Festivali’ne kadar pek çok önemli film festivalinde gösterilen Aziz Cristóbal (San Cristóbal, 2015), Ocak ayında da KuirFest izleyicisiyle bir araya gelecek. Ülkesini terk etmeden önce Şili’de bir adada yaşayan kız kardeşini ziyaret eden Lucas, genç ve çekici bir balıkçı olan Antonio’yla tanışır ve aralarında çok geçmeden romantik bir ilişki başlar. Mahalle baskısı ve homofobiye boyun eğmeyip kendilerine bir yol çizip çizemeyecekleri ise karakterlerin hayatlarında çok önemli bir eşik olacaktır.

Bir Öğleden Sonra (En Eftermiddag, 2014)

14

Danimarkalı yönetmen Søren Green’in yönettiği Bir Öğleden Sonra (En Eftermiddag, 2014), ergenlik çağında bir erkeğin cinselliği ve aşkı tanımaya başlamasını konu ediniyor. Birlikte zaman geçirdikleri sıradan bir akşamüstü Mathias arkadaşı Frederik’e olan aşkını açıklamaya karar verir.

Delik (Hole, 2014)

Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren, Sundance’de büyük ilgi gören, Locarno Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü ve Clermont-Ferrand Uluslararası Kısa Film Festivali’nde Büyük Ödül’ün sahibi olan Kanada yapımı Delik (Hole, 2014), medyada ve pek çok mecrada yok sayılan, görmezden gelinen bir konu olarak, cinsel olarak aktif engelli bireylerin yaşadıkları zorluklara dikkat çekiyor.

Fori (Phoria, 2015)

16 mm film ve animasyon dâhil çok çeşitli medya aracılığıyla deneysel video ve filmler üreten Forrest Lotterhos’un filmi Fori (Phoria, 2015), beş trans* ile yapılan röportajlar üzerinden kimlik, cinsiyet ve beden üzerine derin ve etkili bir tartışma açıyor.

Geçen Zaman (Det bor inga bögar i Bollebygd, 2015)

Hayat bazen ikinci bir şans tanır. İşten sonra arkadaşlarıyla dışarı çıkan 20’li yaşlarındaki Niklas, liseden beri görmediği Adam’la karşılaşır. Niklas geçmişte kaçırdığı, tekrar karşısına çıkan fırsatı bugün değerlendirebilecek midir? Geçen Zaman (Det bor inga bögar i Bollebygd, 2015), pişmanlıkların telafisinin cesaretten geçip geçemeyeceği üzerine kafa yoruyor.

Kim Olursa (À qui la faute, 2015)

Kim Olursa (À qui la faute, 2015) ise ergenlik çağındaki bir grup genç kadının yaz kampına konuk oluyor. Marie ve Lise için bu kamp arzularının keşfi anlamına gelmektedir. Fransa yapımı film, hâkim normların, bağnazlığın ve homofobinin bireyler üzerindeki travmatik etkilerini gözler önüne seriyor.

Kod Akademi (Code Academy, 2014)

Altın Küre ödüllü TV dizisi Transparent’ın yapımcısı Nisha Ganatra’nın yönettiği Kod Akademi (Code Academy, 2014), sanal ortamda kendini bir erkek olarak tanıtarak hoşlandığı kadını tavlamaya çalışan Frankie’nin hikâyesini anlatıyor. Gerçek ve sanal hayatı arasındaki fark bir süre sonra Frankie için katlanılmaz bir hâl alır.

Kusursuz Gelecek (The Future Perfect, 2015)

Kanada yapımı Nick Citton imzalı Kusursuz Gelecek (The Future Perfect, 2015), başrollerinde geçmişe seyahat edip insanlığı yok etmek üzere olan hastalığı önlemek için görevlendirilmiş bir zaman yolcusunun vermek zorunda olduğu zor bir kararı anlatıyor.Başrollerini Star Trek’ten tanıyacağınız Zachary Quinto ile Mad Men’de yer alan Robert Baker’ın paylaştığı The Future Perfect, minimalist üslubu ve prodüksiyon kalitesiyle dikkat çekiyor.

Sahil Havası (La Météo des Plages, 2014)

Festivallerde adından övgüyle söz ettiren Sahil Havası (La Météo des Plages, 2014), çocuk sahibi olmak isteyen lezbiyen çift Alice ve Louise’in, arkadaşları Tom’dan yardım istemelerini konu alıyor. Üçlünün birlikte bozulmamış doğanın ortasında geçirecekleri hafta sonu, onları kararlarıyla yüzleştirir ve gerçek duygularıyla bağlantıya geçmelerine yardımcı olur.

Vintage Porn – Bölüm I (Vintage Porn – Part I, 2014)

Geçtiğimiz yıl !f İstanbul’da gösterilen, Emre Busse ve Burak Erkil’in çektiği Vintage Porn – Bölüm I (Vintage Porn – Part I, 2014), seks işçisi ve performans sanatçısı Kübra’nın performansı üzerinden izleyiciyi kendi cinselliğini sorgulamaya davet ediyor.

 

(Pembe Hayat)

‘Kadeş, Ortadoğu ve Barış adına güzel bir hatırlatma ve naif bir dilek bizim için’

Günebakan Kültür Derneği ve Haziran Bilim Sanat Basın Meclisi işbirliği ile düzenlenen Kadeş 2016 Uluslararası Karikatür Sergisi, 7 Ocak 2016 tarihinden itibaren sanatseverlerle buluşacak.

7 Ocak -15 Şubat tarihleri arasında İstanbul Galatasaray’da bulunan Cezayir Toplantı Salonu’nda ziyarete açık olan sergi ile ilgili Günebakan Kültür Derneği Başkanı Aslı Delikara ile görüştük.

Günebakan Kültür Derneği Başkanı Aslı Delikara
Günebakan Kültür Derneği Başkanı Aslı Delikara

Günebakan Kültür Derneği’nin çalışmalarına 2015’te başlasa da resmen 2016’da kurulduğunu ifade eden Delikara, “Ekolojik, birbiriyle tanışık ve barışık bir dünya” sloganıyla farklı kesimlerden aktivistleri buluşturan Günebakan, adını Yeşil Hareket’in sembolü Günebakan çiçeğinden almakta olduğunu belirterek derneğin hedefini, “Kültürlerarası diyalog, barış, sivil toplumu güçlendirme, ekolojik duyarlılığı artırma, hayvan hakları gibi alanlarda çalışmalar yapmak isteyen Günebakan, Kadeş 2016 gibi somut projelerle anılmak” olarak özetledi.

7Derneğin temelinin Haziran Nişantaşı Meclisi’nde atıldığını belirten Delikara, “Bu sergi fikri ile kurularak serginin iş yükünün çoğunu üstlenen Nişantaşı Meclisi, içinde eski Yeşiller partililerin ve sanat çevrelerinin ağırlıkta olduğu bir gruptu. Birkaç toplantı sonunda yapmak istediğimiz kimi işlerin ve iş yapma biçimimizin her zaman Haziran’la buluşmayabileceğini fark ettik, Günebakan’ı kurduk. Kadeş 2016 ilk etkinliğimiz oldu. Sergiden sonra Anadolu halklarının ortak dil ve kültür mirası üzerine bir çalışma- belki bir kitap-, şehir ağaçlarını aşılama ile meyve ağaçlarına dönüştürmek ve sokak hayvanlarının rehabilitasyonuna destek gibi projelerimiz var. İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda da aktif olacağız, zira aramızda eski-yeni sendikacılar ve iş güvenliği uzmanları var. Tüm dünya basınına ise üç ayda bir, Türkiye’de insan hakları, ekoloji, örnek gösterilebilecek sanat çalışmaları, hoşumuza giden faaliyetleri içeren dijital bir gazete yapıp yollayacağız.” dedi.

“Karikatür, mesajı alıcısına direkt ulaştıran bir sanat dalı”

Kadeş 2016 Uluslararası Karikatür Sergisi’nde Barış mesajını iletmek için Karikatür’ün seçilme nedeni hakkında ise Aslı Delikara, “Barış mesajını sanatla verecek, bir yandan kalıcı olacak ama herkese ulaşacak; alan bizce karikatürdü. Karikatür, bağırıp çağırmadan muzırca derdini anlatabildiği için mesajı alıcısına direkt ulaştırıyor. Ülkemizde çok popüler, sosyal medyada paylaşım rekorları kırıyor, reklamlarda kitaplarda her yerde karikatür var. Bir yanı ile de son derece politik, çizerlere açılan davalar/yapılan saldırılarda bunu anlayabiliyoruz. Bize düşen bu alanın en iyi örneklerini sanatseverlerle buluşturmak oldu.” diye konuştu.

Sergiye Fransa'dan katılan çizer Bernard Bouton'un çalışması
Sergiye Fransa’dan katılan çizer Bernard Bouton’un çalışması

Kadeş isminin seçilmesini ise, “Kadeş, dünyanın ilk yazılı barış anlaşması kabul ediliyor. Yüzyıllar önce Hititlerle Mısırlılar arasında yapılmış, coğrafi olarak Mezopotamya’da Gaziantep sınırında olduğuna dair söylentiler var. Bizler Ortadoğu’da çatışma ve savaş haberleri ile büyüdük. Bizden önceki kuşaklar da bu gerçekle yaşadılar. Şimdi konu coğrafyayı aştı, bütün Dünya bu sorunun bir parçasıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kadeş, güzel bir hatırlatma ve naif bir dilek bizim için” şeklinde aktardı.

Norveç’ten Haiti’ye Endonezya’dan Kosta Rika’ya 160 çizer

Sergiye en geniş katılımın İran ve Çin’den geldiğini ifade eden Günebakan Kültür Derneği Başkanı Aslı Delikara, “Kadeş 2016’da 58 ülkeden 160 çizerin işleri sergilenecek. Haiti’den Norveç’e Kosta Rika’dan Endonezya’ya değin değerli çizerlerin işlerini sergiliyoruz. Hem ülkesinde hem de uluslararası camiada tanınan, başarılı, çok değerli çizerlerin çizimleri var sergide. 160 eser bir sergi için ciddi bir rakam, kaskoca bir sergi oldu ve 400 üzeri iş arasından seçilerek oluştuğu için rafine örnekler göreceksiniz.” dedi.

Ürdünlü Karikatür sanatçısı Osama Hajjaj'ın "Türkiye" isimli karikatürü
Ürdünlü Karikatür sanatçısı Osama Hajjaj’ın “Türkiye” isimli karikatürü

Çizerler hakkında da bilgi veren Delikara, “İran hem ülke hem de farklı ülkelerden İran asıllı çizerlerin işleri ile gerçekten göz dolduruyor. Ne kadar sanatkar bir toplum olduklarını imrenerek izliyorsunuz. Yine sergimize yedi kadın çizerin işi kabul edildi, üçü İranlı. Belçika, Fransa, Küba, Rusya, Ukrayna bence serginin çıtasını yukarı taşıyan diğer ülkeler. Birçok ülkenin tek çizeri var örneğin Özbekistan tek çizerle temsil ediliyor ama çizeri 160 uluslararası ödülün sahibi. Uluslararası Karikatüristler Birliği (FECO) Başkanı Bernard Bouton’un, Le Monde’un efsane çizeri Plantu’nun, Kübalı duayen çizer Ares’in ve birçok FECO Ülke temsilcisinin işleri de Kadeş’te sergilenmekte.” diye konuştu.

“Karikatürcüler Derneği sergiye ilgi göstermedi”

Serginin hazırlanma sürecine de değinen Aslı Delikara, 3,5 ay gibi kısa bir zamanda hazırlandıklarını, örgütlediklerini ve kitap dahil tamamladıklarını ifade etti. Sergi hazırlığı sırasında Karikatürcüler Derneği ile iletişime geçmek istediklerini ancak dernek tarafından kaale alınmadıklarını aktaran Delikara, “Kurumlardan değil bu iş dolayısıyla tanıştığımız çizerlerden destek aldık. İyi ki de öyle olmuş;
sergi fikri olgunlaşır olgunlaşmaz Karikatürcüler Derneği’ne ulaşmaya çalıştım çabaladım, hiç oralı olmadılar, sanırım sergi duyurumuzu da üyelerine yapmadılar. Biz de kendi gücümüzle en iyi çizerlere ulaşmaya çalıştık ve bu sergiyi düzenledik, hem bir sergi düzenlemeyi a’dan z’ye öğrendik, hem de sınırlı bir çevrenin çizer dostları ve karikatür anlayışı ile sınırlı kalmadan tüm kesimleri kucaklayan bir portföye eriştik. ” şeklinde konuştu.

Fransa'dan Rene Bouschet'in "Dayanışma" isimli eseri
Fransa’dan Rene Bouschet’in “Dayanışma” isimli eseri

Sergi davetine yurtdışındaki karikatüristlerin çok ilgi gösterdiğini, 57 ülkeden onlarca karikatürist ile yazışmalarında sabırla kendilerine yanıt verdiklerini, başarılar dilediklerini aktaran Günebakan Kültür Derneği Başkanı Aslı Delikara, aynı anlayışı ne yazik ki Türkiyeli çizerlerden göremediklerini kaydetti. Hatta serginin CIA ajanları ya da Mason örgütlerince düzenleniyor olabileceği, dolayısıyla karikatür gönderilmemesi hususunda diğer çizerlerin uyarıldığına dair absürd duyumlar bile aldıklarını ifade eden Delikara, sözlerini, “Türkiyeli çizerlerle iletişim kurmakta ve işlerini almakta zorlanmamız oldu. Bazısı ‘katılamıyorum’ demek zahmetine bile girmedi! Tabii aralarında çok nazik ve disiplinli çizerlerimiz var onları tenzih ediyorum ama Mevlana sözünde haklıymış, ‘aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır’mış gerçekten de. ” diyerek tamamladı.

 

(Yeşil Gazete)

 

Daha çok tüket, daha çok koru! Ama ikisi aynı anda olmaz! – George Monbiot

George Monbiot tarafından The Guardian‘da kaleme alınan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Şeyma Sarıbekiroğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

‘We can persuade ourselves that we are living on thin air, floating through a weightless economy. But it’s an illusion.’ İllüstrasyon: Andrzej Krauze
‘Kendimizi buharda yaşıyormuş, ağırlıksız ekonominin içinde süzülüyormuş gibi hayal edebiliriz. Fakat bu yalnızca bir illüzyondur.’ İllüstrasyon: Andrzej Krauze

Her şeye sahip olabiliriz! Çağımızın sloganı bu. Hayal edebildiğimiz her şeye sahip olabilir ve dünyanın sürdürülebilirlik kapasitesinden taviz vermeden krallar gibi yaşayabiliriz. Bu iddia ekonomilerin geliştikçe kaynak kullanımı konusunda da daha verimli hale geldikleri düşüncesine dayanıyor. Başka bir deyişle ayrıklaştırmaya.

İki çeşit ayrıklaştırma var: göreceli ve mutlak. Göreceli ayrıklaştırma her birim ekonomik büyüme için daha az kaynak tüketme, mutlak ayrıklaştırma ise ekonomi büyümeye devam etse dahi, kullanılan kaynakların toplamda azaltılmasıdır. Neredeyse tüm ekonomistler ayrıklaştırmanın ekonomik büyümenin insafsız bir özelliği olduğunu düşünürler. Bu kavram sürdürülebilir kalkınma kavramına dayanmaktadır. Paris İklim Konferansı’nın ve başka ekolojik zirvelerin odağındadır. Fakat, temelsizdir.

Bu yılın başında yayımlanan bir makale gerçekleştirilebilir olduğu söylenen göreceli ayrıklaştırmada dahi bir yapaylık yahut yanlış hesap olduğunu belirtmektedir. Makalede devletler ve ekonomistlerin etkimizi ölçmede irrasyonel davrandığı açıklanmaktadır.

Hesabın yanlışlığı şu şekilde açıklanabilir: “Yurt içi malzeme kullanımı”nı hesaplamak için kendi ülkelerimizden çıkarılan ham maddelere, ithal ettiklerimizi eklenir ve ihraç ettiklerimizi çıkarılır. Fakat yalnızca bir ülkeden diğerine geçen ürünleri hesaplamak, zengin ülkelerin kaynak kullanımını azımsamak olacaktır. Ürünlerin üretimi için gerekli ham madde de hesaba katılmalıdır.

Örneğin, madenler çıkarılır ve yerinde işlenirler. Ham madde, kullanılan makinalar ve gerekli altyapı yurt içi malzeme tüketimi hesabına katılır. Fakat eğer yurt dışından metal alıyorsak yalnızca metalin ağırlığı hesaba katılmaktadır. Madencilik ve imalat gibi sektörler İngiltere ve Amerika gibi ülkelerden Çin ve Hindistan gibi ülkelere kaydığından, zengin ülkeler daha az kaynak kullanıyor gibi görünmektedir. “Malzeme ayakizi” olarak adlandırılan daha rasyonel bir hesaplama biçimi ekonominin kullandığı tüm ham maddeyi ortada oldukları sürece hesaba katmaktadır. Bu bağlamda, verimlilik alanında görülen gelişmeler aslında yoklar.

OECD en zengin ülkelerin kaynak kullanım yoğunluğunu %50 azalttığını belirtirken, yeni analizler Avrupa, Amerika, Japonya ve diğer zenginlerin kaynak verimliliğinde hiçbir ilerleme kaydetmediğini göstermektedir. Bu durum, çevresel etkimizin gidişatı hakkında konuştuğumuz her şeyi boşa çıkarmaktadır.

İngiltere’nin bu konuda önde gelen düşünürlerinden Chris Goodall, İngiltere’de kaynak kullanımında genel bir azaltma olduğunu yani mutlak ayrıklaştırma uygulandığını iddia etmektedir. Ona hesaplamalarla ilgili yukarıda anlatılanları sordum. Bunların elbette doğru olduğunu söyledi. Ülkenin önde gelen akademisyenlerinden Prof. John Barrett’a da danıştım. Ülkenin enerji kullanımı ve sera gazı salımı konularında yaptıkları araştırmada benzer bir analiz yürüttüklerini ve benzer bir model bulduklarını aktardı. Profesörün makalelerinden birine göre İngiltere’nin karbondioksit salımı 1990-2012 yılları arasında 194m ton azalmıştır. Aslında görünen bu azalmanın sebebi karbondioksit etkisinin azalması değil, diğer ülkelerden alınan ürünlerdir. Bu ürünler için aynı yıllarda 280m ton karbondioksit salımı yapılmıştır.

Düzinelerce makale benzer sonuçlara ulaşmaktadır. Örneğin, Global Environmental Change dergisinde yayınlanan bir raporda kazancın her ikiye katlanışında, hayvan ürünleri tüketiminin artışı yüzünden, ülkeler ekonomilerini desteklemek üzere üçte biri kadar daha fazla toprağa ve denize ihtiyaç duyuyor. Resources dergisindeki bir makale, dünya çapında malzeme tüketiminin 30 yıl içinde %94 arttığını ve 2000 yılından itibaren hızlandığını ortaya koymaktadır. “Son on yılda, göreceli ayrıklaştırma dahi küresel olarak gerçekleştirilmemiştir.”

Kendimizi buharda yaşıyormuş, ağırlıksız ekonominin içinde süzülüyormuş gibi hayal edebiliriz. Fakat bu çevresel etkimizin irrasyonel hesaplanmasından doğan bir illüzyon. Bu illüzyon çevre için hiç de uygun olmayan politikalarla uzlaşmamıza yol açıyor.

Devletler daha çok tüketip, daha çok korumamızı bekliyor. Daha çok fosil yakıt çıkarıp, onun daha azını kullanmalıyız. Evimize giren eşyaları azaltmalı, yeniden kullanmalı ve dönüştürmeliyiz ve aynı zamanda artırmalı, atmalı yerine yenilerini almalıyız. Tüketime dayalı ekonomi başka nasıl büyüyebilir? Gezegeni korumak için daha az et yemeliyiz ama çiftlik endüstrisini desteklemek için daha fazla. Bu politikalar bağdaşlaştırılamaz. Yeni araştırmalar sürdürülebilir kelimesi başa eklenmiş olsun ya da olmasın, ekonomik büyümenin sorun olduğunu ortaya koyuyor.

Üretim yıkımdan ayrılamaz ve öyle görünüyor ki bizler ütopyamızın aynı zamanda distopyamız olduğunun farkında değiliz.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: George Monbiot

Yeşil Gazete için Çeviri: Şeyma Sarıbekiroğlu

(Yeşil Gazete, The Guardian)

İnek sütüyle ilgili inanmamanız gereken, sağlığa dair 5 iddia

One Green Planet’da yayımlanan yazı dizisinin Heather McClees tarafından kaleme alınan ilk bölümünü Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nazlı Deniz Sarıyıldız‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

OneGreenPlanet.org’un süt ve süt ürünlerinden bağımsız yaşam üzerine gelmiş geçmiş en faydalı 7 makalesi

Bu bölümde, One Green Planet’in süt ve süt ürünlerinden bağımsız bir yaşam sürmeye yardımcı olacak 10 makalesine bakacağız. Neredeyse hepimizin büyütüldüğü süt ve süt ürünlerine dayalı beslenme yerine bitkisel beslenmenin neden daha sağlıklı ve şefkatli olduğuna, hangi tür bitkisel bazlı ürünlere yönelmenin daha doğru olduğuna, sütün yerine ne koyabileceğimize dair öğrenilecek çok şey var. Eğer siz de bitkisel beslenmeye dair bu sorularla boğuşuyorsanız veya cevapları başkalarına kolayca anlatma konusunda yardıma ihtiyacınız varsa, işte size hepimizin sorularını cevaplayabilecek 7 makale.

***

Inek sütüyle ilgili inanmamanız gereken, sağlığa dair 5 iddia

Süt ve süt ürünlerini özetlemek gerekirse: Süt ürünleri kötü bir tercihtir! Ama bunu size söyleyen biz olmayalım. Dr. Mark Hyman, Dr. Neal Barnard, T. Colin Campbell, Dr. Mercola, Dr. Joel Kahn, and Dr. Joel Fuhrman’a ne dersiniz?

Forbes dergisi dahi, geçtiğimiz aylarda inek sütünün kötü bir tercih olduğuna dair British Medical Journal’da yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarını detaylandırdı. Araştırmanın sonuçlarına göre hayvansal süt tüketenlerin kanser ve kalp hastalıklarına yakalanma risklerinin daha fazla olmasının yanı sıra, kemik erimesi ve kırılmalarına yakalanma riskleri de daha fazla. Ek olarak bir de zindelik ve iyi hissetme konuları var; Vegan Kardiyolojist Dr. Joel Kahn’a süt ürünlerinin (ve et, balık, yumurta), tüketilmediği bir yaşantının sağlıklı beslenme, bol tercih ve yaşam enerjisi dolu olabileceğini açıklıyor.

Fotoğraf: One Green Planet
Fotoğraf: One Green Planet

Kitlesel Medya Pazarlamasından Süt Mitleri

Fakat medyaya baktığımızda pazarlamacıların çok büyük bir kısmı bunun tersine inanmanızı istiyor. ABD Ulusal Süt Konseyi, Amerikan kültüründeki süt tüketiminin desteklemek ve arttırmak adına ünlüleri kullanmaya devam ettikçe “Süt aldın mı?” kampanyası sloganı popülerleşmeye devam ediyor. Çocuklara büyüyüp güçlenmeleri için günde 3 porsiyon süt içmeleri gerektiği söyleniyor. Proteinle kaslarını geliştirmek isteyen atletlere bazı meşhur fitness yiyecekleri öneriliyor. Ama burada biraz gerçekçi olalım: Güçlenmek, sağlıklı veya zinde olmak için hayvan sütüne ihtiyacımız yok.

İnek sütüyle ilgili inanmayı bırakabileceğiniz sağlık iddiaları

1. İnek sütü doğaldır (Paketlenmiş haliyle)

Bugünlerde daha fazla insan inek sütünün tehlikelerinin farkında olduğundan, süt pazarlamacıları hayvan ürünü olmayan sütlerin doğal olmadığı veya faydasız oldukları konusunda saldırıyorlar. Haydi gelin bununla ilgili kısaca düşünelim: birkaç bademi süte dönüştürmek, mekanik olarak sağılan ve çok kez aşılama (yapay dölleme) yöntemiyle hamile bırakılmış, memeleri büyük ihtimalle mikrop kapmış ve bakteri dolmuş ineğin sütünden daha az doğal olabilir mi? Altını çizmek isteriz ki, aynı ineğin bebeği, doğumun hemen sonrasında kendisinden koparılır. Bu inekten alınan süt kapsamlı şekilde temizlenmeli ve ısıtılmalıdır (pastörize edilme süreci) ki bu süreç sütün içindeki besleyici maddeleri de öldürdüğünden, bu maddeler daha sonra süte eklenir. Hmmm, kulağa pek de doğal bir süreç gibi gelmiyor, değil mi?

Inekler süt üretmeye devam etmeleri için nasıl hamile bırakılır?

İnekler yapay döllenme denilen bir yöntem ile hamile bırakılırlar (yapay döllenme terimi, süt endüstrisinin cinsel istismar çağırışımlarından kurtulmak üzere kullandığı bir terimdir çünkü yapay döllenme insanlarda rıza ile kullanılabilecekken, ineklerin bunu kabul veya reddettiklerini dillendirme şansları yoktur.) Süreç boğaların spermlerinin elektronik bir aletle çıkarılması ile başlar ve daha sonra bu spermler ineklerin rahimlerine zorla yerleştirilir.

Eğer kulağa hoş gelmiyorsa, olmadığındandır. Neredeyse dünya hayvan endüstrisinin %75’i bu yöntemi kullanmaktadır. Bu işlem, eğer uygulayan kişi bu konuda enine boyuna eğitimli değilse veya çok titiz olmaz ise fiziksel yaralanma, hastalık ve enfeksiyon ile sonuçlanabilir.

2. İyi bir biyolojik protein kaynağıdır

Artık neredeyse herkes bitkilerin de protein içerdiğini öğrendiğinden süt ve protein dair yeni iddia, sütteki protein değerlerinin daha yüksek olduğu. Yeterince protein alabilmek için başka bir memeli hayvanın sütüne ihtiyaç duyduğunuz mitine inanmayın! Eğer belli bir yaştan sonra kendi annenizin sütüne ihtiyacınız yoksa, başka bir hayvan annenin sütüne neden ihtiyacınız olsun ki? Birçok bitki protein doludur ve hayvansal gıdaların zararlı yan etkilerini taşımazlar. Artık biliyoruz ki bu bitkisel proteinden yeterince faydalanmak için belli gıdaları birlikte tüketmek zorunda bile değiliz (pirinç ve fasülye gibi).

3. Kemik erimesini önler

Tam tersi! İnek sütünün kemik erimesini önlemek yerine desteklediği ortaya çıktı. Hayvan sütü o kadar asidik ki, yüksek derecede kemik erimesine sebebiyet verebilir. Bu da hayvan sütünün en iyi kalsiyum opsiyonu olduğu mitini çürüttü. Kemik oluşumuna ne mi yardımcı olur? Yeşillikler, kuru yemişler, deniz yosunları ve baklagiller.

4. Güçlendirir

Atletler, güçlenmek ve kas oluşumu için peynir altı suyu, süt ve yoğurt bazlı fitness yiyeceklerine ihtiyaçları olduğuna inanırlar. Yine yanlış! Kas gücü arttıran, yanmayı (inflamasyon) azaltan ve süt ve süt ürünlerine nazaran daha fazla tokluk hissi yaratan bitkisel gıdalar sağolsun, güçlenmeniz için bir parça bile hayvan ürününe ihtiyacınız yok. Bitkisal bazlı beslenme ile nasıl güçlenebileceğinizi ve bu vegan body building sporcusu’nın birazcık bile hayvansal gıda almaksızın nasıl güçlü kaldığını öğrenin.

5. Zayıflatır

Hayvan ürünleri bazlı beslenmeye dair en yeni ve trendy sağlık iddiası kilo kaybını destekledikleri ve bel çevresini incelttikleri. Sağlıklı bir kiloya sahip olmak ve hatta kilo kaybetmek için hayvansal gıdalara ihtiyacınız yok. Hatta bir çok insanın bitkisel beslenmeye başladıklarında ilk farkettikleri fayda kilo kaybı (dengelenmesi) oluyor. Az miktarlarda hayvansal gıdanın kilo alımına sebep olacağını söyleyemeyeceğimiz gibi, kilo kaybetmek için kesinlikle olmazsa olmaz değildir. Hiç kimse dengeli bir bitkisel beslenme tarzının kilo kaybını/dengelenmesini desteklemeyeceği konusunda iddiada bulunamaz.

***

Çevirmen Notu

Merhaba, ben vejetaryen besleniyorum. Bir vejetaryen olarak doğmadım. Hayatımın ilk 25 yılını et ve süt ürünlerinin de dâhil olduğu bir beslenme şekliyle yaşadım. Vejetaryen olmaya karar verdiğimde, birçok yerli ve yabancı kaynaktan bilgi topladım. Okuduğum birçok şey benim için çok yeniydi. Yıllarca bana söylenenlere ters düşen, kitlesel medya kanallarında, reklamlarda anlatılmayan yepyeni bir dünyayı keşfetmeye başladım. İnsanın bildiklerine, inandıklarına, alışkanlıklarına ters düşen bilgiyi sindirmesi kolay olmuyor.

Hayvancılık sektörü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok büyük bir sektör ve diğer sektörlerden farklı olarak içinde birçok sektörü barındırıyor. Bu durumda gücü elinde tutan kurum ve kuruluşlar, endüstrinin bilinmeyen yüzüne dair gerçeklerin ortaya çıkmaması için çok çalışıyor.

Vejetaryen beslenemeye başladığım o dönemlerde Türkçe kaynaklar da bulmuş olsam da, yabancı kaynaklarda konunun bilimsel taraflarına değinen daha fazla yazı ve makale bulabildim. Şimdi de bu yazı serisi ile bu bilgileri, ilgilenenlere paylaşmaya başlıyoruz.

Elimizden geldiğince ve kaynaklara ulaştıkça, burada paylaşılan bilgilerin bilimsel araştırma sonuçlarını da sizlerle paylaşacağız. Makaleleri okurken bazı kısımların linklerinin eklendiğini göreceksiniz (tıklanabilir kelimeler). Önerimiz, sadece burada yazılanlarla sınırlı kalmamanız ve öğrenmek istediğiniz alanlarla ilgili (özellikle süt ve protein konusunda) kendi araştırmanızı yapmanız ve olabildiğince farklı bilimsel kaynağa ulaşmanızdır.

Bu seri boyunca paylaşacağımız konu başlıkları:

1. Inek sütüyle ilgili inanmamanız gereken, sağlığa dair 5 iddia

2. Kazein (memeli süt proteini) ve sağlığınız arasındaki rahatsız edici bağlantı nedir?

3. ‘Süt Hayatı’ çiftlik inekleri için hiç de hayat değil!

4. Hayvan endüstrisi ineklerin hayatını nasıl kısalttı?

5. Süt ile dolu bir hayat? Peki ya yok ettikleri; hayvan endüstrisi ve çevre arasındaki yok eden ilişki

6. Süt ürünlerini hayatınızdan çıkarmanız için 10 iyi neden

7. Kalsiyumun önemi ve süt ürünleri olmadan ihtiyacınız olan kalsiyuma ulaşma yolları

Ek olarak et ve süte dair bilimsel makaleler…

***

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Heather McClees

Yeşil Gazete için Çeviri: Nazlı Deniz Sarıyıldız

(Yeşil Gazete, One Green Planet)

ODTÜ, Kıbrıs’a güneş santrali kuruyor

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kuzey Kıbrıs Kampüsü’de 1 Megawatlık foto-voltail güneş enerji santrali kuruluyor.

Gündem Kıbrıs’ta yer alan habere göre Ertek ve Solar Power Konsorsiyumunun üstlendiği güneş enerji santralinin kurulumunun Şubat ayı sonunda tamamlanması hedefleniyor. KIB-TEK’in onayının ardından üretime başlayacak olan santral, iki yıl boyunca yüklenici firma tarafından işletilecek.

24

Bir yıl boyunca yapılan ölçümler ve modellemeye dayalı hesaplamalar, kampüs dahilindeki güneş enerji potansiyelinin, dünyada kurulu güneş enerji santrallerinin ortalama veriminin iki katına yakın olduğunu gösteriyor.

Konuyla ilgili olarak ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Rektörü Prof. Dr. Turgut Tümer, ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü’nün kuruluşundan buyana enerji ve çevre konularını araştırmada öncelik verdiklerini belirterek, kendi öz kaynakları ile yürüttükleri bir proje ile bölgedeki rüzgar ve güneş potansiyellerini belirlediklerini söyledi.

Tümer, ülkede büyük bir güneş enerji potansiyeli bulunduğuna dikkati çekerek, bu avantajlı durumu değerlendirmek üzere güneş santrali oluşturma kararı aldıklarını anlattı. Santralın sadece bir üretim tesisi değil bir araştırma merkezi ve birçok projenin modeli olarak görülmesi gereğine de işaret eden Tümer, amaçlarının sadece tüketimi karşılamak değil, santrali güneş enerjisi konusunda ilgi odağı haline getirmek ve bilgi üretmek olduğunu vurguladı.

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Elektrik Elektronik Mühendisliği Öğretim Üyesi Yardımcı Doçent Dr. Murat Fahrioğlu da projenin teknik detayları hakkında bilgiler verdi.

Fahrioğlu, yaptıkları ölçümlere göre Güney İspanya haricinde Avrupa’nın en iyi güneşinin Kıbrıs’a düştüğüne dikkati çekerek, ülkemizde bu konuda yapılan çalışmaları anlattı.

 

(Gündem Kıbrıs)

Ağla Marsias, elveda Çine Çayı ! – Özer Akdemir

Bu yazı  ozerakdemir.blogspot‘tan alınmıştır

Çine Çayı’nın adı Anadolu’nun mitolojik öykülerinde Marsias olarak geçer. Sanatın 9 perisinin gözyaşlarından doğmuştur. Şimdi madenler ve fabrika atıkları yüzünden açık lağım gibi akıyor.

çine

Ölümü bekleyen sular

Çine Çayı Muğla Karagedik Dağlarından doğan suların Yatağan Sarıgerme Deresi’yle beslenip coşmasıyla oluşurdu. Mitolojik öykülere beşiklik eder, sarı kuyruklu dere balığına lezzetini katar, beline İnce Kemer Köprüsü’nü dolayarak geçtiği ovalara bereket taşır, Büyük Menderes’le buluşurdu. Şimdi ne “Çine Çayı taşkın olur” türküsündeki taşkınlığı kaldı, ne beline dolanan İnce Kemer’i. Bazen cerahat beyazı, bazen kangren moru, bazen irin yeşili bir renk alarak, akmıyormuş gibi, akmaktan utanırmışçasına, Büyük Menderes’e doğru hasta, ölgün kayıp gidiyor. Büyük Menderes’in hali de Çine Çayı’ndan farklı değil zaten.  Kapitalizmin ölümcül eli değmiş bu coğrafyanın dereleri her yanına hastalık sıçramış kanser hastaları gibi, rengi, tadı, kokusu gitmiş, mecalsiz yatıyorlar yataklarında. Ölümü bekliyorlar.

marsias2

Çevre İl Müdürlüğü ne iş yapar?

Oysa 359 kilometre boyunca Ege’nin ovalarına bin yıllardır bereket taşırdı Çine Çayı. Akıp geçtiği ovalardaki sebzelere doyum olmazdı. Hele birbirinden lezzetli yeşilli, morlu, siyahlı zeytinleri, tadından dalında çatlayan narları…

Çine’yi Karpuzlu Ovası’nın köylerine bağlayan demir köprünün altında, kötü kokan, yer yer köpüren, kenarları adeta makine yağına bulaşmış gibi kirli görünen çayın önünde konuştuğumuz Aydın Çevre Kültür Derneği (AYÇEP) Başkanı Mehmet Vergili, “Dünyanın en güzel çaylarından birisiydi burası” dediği Çine Çayı’nın bugünkü haline üzüntüsünü gizlemiyor: “Maden şirketleri, zeytinyağı fabrikaları bıraktıkları kimyasallarla, maden kalıntıları ve zeytin karasuları nedeniyle tamamen çöplük halinde su. Bu kirlilik nehir yatağındaki doğal yaşamı bittirdiği gibi, suyun gittiği yerlerdeki bitkileri de zehirliyor. Nehirde yaşam ölmüş, bir tane balık, kurbağa, kuş yok civarda. Bu şirketler çevreye önem vermiyorlar, devlet de çevreyi önemsemiyor. Yöreye can veren bir su kaynağı çevreye zararlı hale getirildi. Buradan Çevre İl Müdürlüğüne sesleniyoruz, siz ne işe yarıyorsunuz? Gelin buna bir çare üretelim.”

“11 yıldır balık tutan görmedim”

Doğanyurt köyü yakınlarındaki tarlasına su çektiği Karpuzlu Deresi kenarında görüştüğümüz Erdinç Aliboğazı, tarlasında yıllara göre değişmek üzere mısır, yer fıstığı, biber patlıcan, domates, karpuz tarımı yaptığını söylüyor. Dereden çektiği suyla arazisini suladığını anlatan Aliboğazı, hemen yakınlardaki madenlerin yol açtığı kirliliğin dereyi kirlettiğini, tarımı bitme noktasına getirdiğini aktarıyor.

Deredeki canlıların, balıkların bolluğundan artık eser kalmadığını belirten Aliboğazı, “10-11 yıldan bu yana bu çaydan balık tutulduğunu görmedim. Zaten bırakın balık tutmayı suya girmek bile zararlı”. Aliboğazı, bu yıl Çine ve yöresinde büyükbaş hayvanlarda görülen ve karantina uygulanmasına neden olan hastalığın da çaylardaki mikropların sinekler tarafından hayvanlara taşınması sonucu oluştuğu görüşünde.

“Torunlarımız mikrop taşıyıcısı olacak”

Çine’de zeytincilikle uğraşan, aynı zamanda yerel tarih, folklor ve kültürle ilgili çok sayıda kitabı da bulunan Arif Ali Uyguç, bir zamanlar gürül gürül suların aktığı büyük kısmı kurumuş Çine çayını göstererek, “Ben bu çayda öğrendim yüzmeyi. Şimdi burada en az 10-15 çocuk elinde olta ile balık avlardı çaydan. Şimdi bırakın yüzmeyi yaklaşamıyorsunuz bile yanına. Halkın sağlığı ile ilgilenmesi gereken kurumlar ne yapıyorlar sormak istiyor insan. 40-50 yıl sonra bu çayın mikrobunun taşıyıcısı torunlarımız olacak” diyor.

“Çayı kirleten temiz sularımızı da bize satıyor”

Çine’de yaşayan EGEÇEP Yürütme Kurulu üyesi ve AYÇEP kurucularından Ahmet Uslu bu kirlilikten sadece Çine’nin değil, Yatağan, Aydın, Koçarlı, Söke gibi birçok yerleşim yedinin etkilendiğini belirterek; “İlgililer bu durumu duyamazlıktan, görmezlikten geliyorlar. Burada 20’ye yakın maden şirketi var. Bu çayı kirleten maden şirketlerinden birisi bizim Madran Dağındaki temiz içme suyu kaynaklarımızı da eline geçirmiş durumda. Aydında kanser olaylarının da %50 oranında arttığı biliniyor. En temiz iller arasındayken, son 10 yılda kirlilikte 8. sıraya yükseldik. 8-10 sermayedarın paşa keyfi sürsün diye 100 binlerce insanımız zarar görmekte”

ince kemer

İnce kemer yakışırdı Çine’ye !

Kendisinden iyi müzik yaptı diye tanrı Apollo tarafından derisi yüzülen Marsias’ın haline bakıp ağlayan sanatın dokuz perisinin gözyaşlarından oluşmuştu mitolojik öyküye göre. Önce önüne baraj yaptılar. Halk arasında Gelin Geçmez Köprüsü olarak da bilinen Roma döneminde yapılan 2300 yıllık İnce Kemer Köprüsü, ömrü 50-60 yıl olacak barajın sularına gömüldü. Oysa halk türküsündeki gibi ince kemer ne de yakışırdı Çine’ye! Sanatın dokuz perisinin gözyaşları kurumaya yüz tuttu bugün. Yaşamı kurutanlar, efsanelerin değerini bilirler mi? Ağla Marsias, elveda Çine Çayı!

 

Bu yazı  ozerakdemir.blogspot‘tan alınmıştır.

özer

 

Özer Akdemir