Ana Sayfa Blog Sayfa 3530

İspanya’da ayrılık rüzgarları

İspanya’nın Katalonya Bölgesi hükümetinin yeni lideri Carles Puigdemont, selefi Artur Mas’ın 18 ay içinde İspanya’dan ayrılma taahhüdüne bağlı kalacağını açıkladı.

puigdemontKatalan Parlamentosu’ndaki güvenoylamasından önce konuşan Puigdemont, 63’e karşı 70 oyla bölgenin yeni lideri oldu.

BBC’nin haberine göre İspanya Başbakanı Mariano Rajoy da ulusal birlik için mücadele edeceklerini söyledi ve “İspanya’nın birlik ve egemenliğine zarar verecek tek bir harekete bile izin vermeyeceğiz” dedi.

Geçen Aralık’ta yapılan seçimlerden sonuç alınamaması üzerine göreve davam edip etmeyeceği belirsiz kalan ve vekâleten görevi yürüten Başbakan Rajoy, bir sonraki ulusal hükümeti kim kurarsa kursun “ayrılıkçı meydan okumayla yüzleşebilecek istikrar ve kabiliyet için parlamentoda geniş desteğe sahip olması gerektiğini” vurguladı.

cataloniaKatalonya’nın bağımsızlık hareketinin geleceği geçen Eylül’de yapılan parlamento seçimlerinden bu yana belirsiz.

Seçimlerde zafer kazanan bağımsızlık yanlısı partiler yeni yerel hükümetin başına kimin geçeceği konusunda aylardır bir sonuca ulaşamamıştı.

Ancak Puigdemont parlamentodaki konuşmasında bölünmeleri bir kenara bırakma sözü verdi.

Geçen Kasım’da Katalan Parlamentosu ayrılma sürecini başlatmayı kabul etmiş ve bu hamle Rajoy’un muhafazakâr Halk Partisi tarafından anayasaya aykırı diye nitelenmişti.

İspanyol genel seçimlerinde ilk iki sırayı alan Halk Partisi ve Sosyalistler Katalonya’nın ülkeden ayrılmasına karşı.

BBC Türkçe

Diyarbakır’daki Ayşe Öğretmen, Beyaz Show’dan seslendi, “Sessiz kalmayın, çocuklar ölüyor”

Beyaz Show’a telefonla bağlanan Diyarbakır’daki bir öğretmen, programa damga vurdu. Öğretmen Ayşe Çelik, ablukanın sürdüğü bölgede yaşananlara dikkati çekerek, “Sessiz kalmayın, insanlar, çocuklar ölüyor” dedi.

Kanal D’de yayınlanan Beyaz Show’a Diyarbakır’dan telefonla bağlanan Ayşe Çelik isimli bir öğretmen, abluka altındaki bölgede yaşananlara dikkati çekti.

63

“Ülkenin doğusunda yaşananların farkında mısınız?” sorusuyla konuşmasına başlayan öğretmen Çelik, medyanın tutumuna işaret ederek, “Burada yaşananlar ekranlarda çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun ve artık bize el verin. Yazık; insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın,” dedi.

Bölgedeki ölümler karşısındaki tutumlara da vurgu yapan Çelik, “Ölen çocuklara sevinen insanlar var. Onlara hiçbir şey diyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka,” dedi.

Öğretmen olduğunu belirten Çelik, yasakların olduğu yerlerde öğrencilerini terk eden öğretmenlere de seslendi ve “Bir daha oralara nasıl dönecekler ve o çocukların gözlerinin içine nasıl bakacaklar?” diye sordu.

Sesinin titrediğini belirten öğretmen Ayşe Çelik, canlı yayında sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… İnsanlar susuzluk ve açlıkla mücadele ediyor; özellikle de bebekler ve çocuklar. Lütfen duyarlı olun ve sessiz kalmayın.”

Beyazıt Öztürk teşekkür edip, alkışlattı

Programın sunucusu Beyazıt Öztürk de Çelik’in sözlerini dinledikten sonra teşekkür ederek, “Elimizden geldiğince duyurabileceğimiz yerlerden duyurmaya çalışıyoruz. Bu söyledikleriniz bize ders oldu. Daha da fazla yapmaya devam edeceğiz. İnşallah o söylediğiniz barış dilekleri en kısa zamanda gerçekleşir ” ifadeleriyle seyircilerden Çelik’i alkışlamasını istedi.

Beyazıt Öztürk, “Bu tür şeylerin en azından konuşulması gerek,” dedi ve tekrardan öğretmen Çelik’i alkışlattı.

Sosyal medyada günün konusu oldu

Diyarbakır’daki öğretmenin canlı yayındaki sözleri sosyal medyada da en çok konuşulanlar listesinde ilk sıraya yükseldi.

#BeyazShow hashtag’i altında yapılan kimi yorumlarda ırkçı ifadeler öne çıkarken, Diyarbakır’dan arayan Ayşe öğretmenin bölgede yaşananları Batı’ya duyurması ise birçok olumlu tepki de aldı.

 

(Cumhuriyet)

Cinsel şiddete karşı sessizliği bozmak

Inna Michaeli tarafından New Internationalist‘de yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Ece Derici‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

İsrail’de Arap kadınlarına karşı olan şiddet dalgası ardından kadınlar ve gençlere, başlarından geçen cinsel şiddet deneyimlerini paylaşmaları için güvenli bir ortam sunan, devrim niteliğinde bir girişim adımı atıldı.

Bu yeni girişim, Arap kadınları ve kızlarının karşılaştıkları cinsel saldırı ve taciz olaylarında neler yaşadıklarını paylaşmaları için onlara güvenli bir ortam sağlıyor. Arapça’da ‘’sessiz kalma!’’ anlamına gelen Tusukteesh internet sitesi, Kayan Feminist Center (Kayan Feminist Merkezi) gönüllüsü Reem Jaramna ve yazar, feminist aktivist ve Isha L’Isha – Haifa Feminist Center (Isha L’Isha – Haifa Feminist Merkezi ) üyesi Khulud Khamis tarafından kuruldu.

Khulud Khamis. Fotoğraf: New Internationalist
Khulud Khamis. Fotoğraf: New Internationalist

Khulud: ‘Girişim, Arap toplumunda varolan sessizliği bozmak için başlatıldı. İnanıyoruz ki, bugün Arap kadını kendi başlarından geçenleri anlatmak için güvenli bir ortama sahip değil ve Tuskutish bu ortamı onlara sağlıyor. Artık bir kadın kendi hikayesini anonim olarak anlatabiliyor.’ dedi.

Fikir, Aralık ayının başında Kayan Feminist Merkezi tarafından düzenlenen kadına karşı şiddet konusuna ithafen yapılmış 16 günlük eylemin bir parçası olarak devam niteliği taşıması amacıyla ortaya çıkmış.

Khamis özellikle son zamanlarda İsrail’deki Arap kadın cinayetlerinin ardından katılımcılarla yüz yüze gelinince oluşan duygusal durumu şu sözlerle betimliyor: ‘Etkinliklerinin parçası olarak birçok sorun ortaya çıktı, cinsel şiddet de bunlardan biri. Kadınların deneyimlerini paylaşmadıklarını fark ettim. Konu hakkında genel olarak konuştuk fakat hiç kimse kişisel deneyimlerinden bahsetmedi.’

Girişimin hikayesi toplumdaki gerçek ve feminist değişimleri meydana getiren devrimsel anı yansıtıyor: kadınların buluştuğu ve konuştuğu anı. ‘Reem’le yaklaşık bir yıl önce Kayan’daki işim vasıtasıyla tanıştım. İyi arkadaş olduk ve etkinliğin ardından uzun uzun konuştuk. Fikir, sessizliğimizi güvenli bir şekilde bozmamıza olanak sağlamak için hiçbir platforma sahip olmayan toplumumuzda cinsel saldırıyla karşı karşıya kalındığında oluşan savunmasızlık hissine tepki olarak ortaya çıktı.’

Kadınlar, erkekler ve diğer kuruluşlardan ne çeşit bir tepki alıyorsunuz?

‘İnternet sitesini gece saat 2’de açtık ve sabahında yerel feminist kuruluşlarından birinin başkanından övgü mesajı geldiğini gördüğümüzde büyük bir şaşkınlık yaşadık. Hatta bize işbirliği yapmayı teklif etti ve kendi kuruluşunun ihtiyacımız olan tüm desteği vermeye hazır olduğunu söyledi. Bu şaşkınlığımdan hemen sonra bu internet sitesinin ne denli devrimsel olduğunu ve toplumumuzdaki bu sessizliğe ne kadar çok bağlı kaldığımızı fark ettim. Bu aşamada bağımsız kalmak ve hiçbir kuruluş ve zümrenin altında çalışmamak oldukça önemli. Harekete geçmek için özgürlük istiyoruz.’

‘Dahası, hikayelere hızlı bir şekilde ulaşmayı beklemiyoruz. Kişisel olarak, ilk hikayemize ulaşana kadar bunun en az bir hafta alacağını düşünmüştüm. Fakat ulaşması bir günden de az oldu. Bizim için bu büyük bir başarı. Ama derin bir nefes alıyor ve işimize devam ediyoruz. Kadınların bu noktada anonim olarak konuşmak için cesaretlerini toplamaları biraz zaman alabilir.’

‘Aynı zamanda yaşadıklarını kelimelere dökmenin zorluğu nedeniyle kadınları şiirler, resimler, fotoğraf gibi sanatı kullanarak hikayelerini paylaşmaları için davet etme düşüncemiz de vardı.’

Diğerleri nasıl yardımda bulundu ve beraberlik gösterdi?

‘Arap sözcüleri, tüm kadın ve genç kızları internet sitemize katılmaları ve sessizliği bozmaları için davet ettim. Kimliğinizin bir sır olarak saklı kalacağını vurgulamanız benim için önemli fakat yakın zamanda zarar görmüş azınlıkların bulundukları herhangi bir iddiayı bildirmemiz için bizi mecbur eden bir yasa uygulayabiliriz.

‘Herkesin internet sitemizi Arap sözcüleri arasında paylaşmalarından memnun kalırız. Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşları ve kamu kuruluşları gibi halka açık alanlarda paylaşılabilecek ve basılabilen bilgi sayfamız bulunuyor.’

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Inna Michaeli

Yeşil Gazete için Çeviri: Ece Derici

(Yeşil Gazete, New Internationalist)

Devletin ekmeğini yiyip vatanı kirletenler – Bülent Şık

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18. muhtarlar buluşmasında yaptığı konuşmada HDP’li siyasetçileri kastederek; “Kimse ama kimse bu devletin ekmeğini yiyip devlete kılıç çalamaz” dedi.

Her ne kadar Kürt siyasetçiler için söylense de, duruma ve yerine göre muhalif, eleştirel pozisyonda duran ya da hak ve özgürlük mücadelesi içinde olan herkese yöneltilebilen bir ifade bu.

1

 

Türkiye’deki sağ-muhafazakâr kesimin sözcülerinin ağızlarından hiç düşürmedikleri, mümkün olan her durumda konuşmalarının bir yerinde, bir güzelleme, yüceltme yaptıklarını düşünerek dile getirdikleri sözcükler: Vatan, millet, devlet. Yaptıkları her şey bu vatan, milletin refahı ve devletin bekası için. Böyle söylüyorlar. Bu sözcükleri dile getirme sıklığı tek ölçüt olsaydı; bu insanların vatan, millet aşkıyla tutuştuklarını düşünebilirdik.

Oysa elimizde geçerli ölçütler var ve onları baz alarak yaşananlara, somut durumlara; yani vatanın, milletin, devletin ne halde olduğuna bakınca görülen manzara çok farklı oluyor. Bu manzaraya dikkat çekmek; bu körlemesine gidişe engel olabilmek için çaba göstermek her şeyden önce bir vicdan borcu. Her ne kadar vatana ihanet etmek ya da devlete kılıç çekmekle suçlanmak kaçınılmaz olsa da.

Manzara farkı

Basitleştirmeler yaparak düşünmek ele aldığımız konuyu bazen daha açık seçik görmemizi sağlayabilir. Vatan, millet, devlet dediğimiz konuları ele alan muazzam bir literatür var ve yeterince bilmediğim bu literatüre dayanarak değil de meseleye bir kimyacı gözüyle bakarak şunu söyleyeceğim: Vatan bir coğrafi bölge; yani bir toprak parçasıdır ve bu -fiziksel- haliyle sonsuza kadar var olabilir. Ama mesele bu coğrafi bölgenin yaşanabilir bir yer olup olmadığı ve gelecekte de yaşanabilecek bir yer olarak kalıp kalmayacağı. Bir yerin vatan olarak bellenmesi en çok buna bağlı çünkü.

Üzerinde yaşadığımız, havasını soluyup, suyunu içtiğimiz bu yere “Devlet ya da devlet gücünü arkasına alanlar ne yapıyor, biz ne yapıyoruz?” soruları ile çok ilintili bir durum bu. Ama en çok da “Birbirimiz için ne yapıyoruz?” sorusu ile ilintili.

Ezelden ebede var olacak bir vatan, millet ve devlet iddiasında bulunmak en hafifinden söylemek gerekirse bir saflık ya da akıl baliğ olmama durumu. Böyle bir şey olanaklı değil. Gerekli de değil. Ezeli, ebedi varoluş iddiasına dayalı söylemleri bir yana bırakıp, bir toplum -eğer bir toplumdan hala söz edebileceksek- yüz yüze olduğu sorunları çözebiliyor mu? Buna bakmalı. Ya da devletin asli meselesi ezelden ebede var kalmak ise bunu sağlamak için gerçekte ne yapıyor? Ona bakmalı.

Somut durumlara yapışık düşünmek neyi kastettiğimi anlatmak için gerekli ve tek bir örnek üzerinden; bir toplumun bir yerde uzunca bir süre kalabilmesi, hayatını sürdürebilmesi için gereken en elzem şeylerden biri olan su üzerinden bunu yapmaya çalışacağım.

Bu vatanın suları hakkında ne biliyoruz?tehlikeli kimayasal madde sembolleri

Orman ve Su İşleri Bakanlığı, yaptığı bir çalışma ile ülkemizde faaliyet gösteren endüstriyel tesislerin açığa çıkardığı atıklardan sulara karışması muhtemel olan bütün zehirli kimyasalların bir envanterini çıkardı.

Bu çalışmayı bir marifet olarak değil de yapılması çok ama çok geç kalınmış bir iş olarak görmek gerekiyor. İçme suyu kalitesi için önemli çünkü. İnsan ve çevre sağlığına zararlı pestisitler, ağır metaller, arsenik, nitrat, trihalometanlar vb. gibi zehirli kimyasalların içtiğimiz sularda bulunup bulunmadığının düzenli olarak yapılacak laboratuvar analizleri ile izlenmesi gerekiyor. Aksi durumda halk sağlığını koruma çalışmalarının etkinliğinden söz etmek olanaksız.

Su kalitesi bu zehirli kimyasalların bazılarının sularda bulunmamasına ve bazılarının miktarının da belirli bir eşik değeri geçmemesine bağlı (eşik değerler ile ilgili sorunlara değinmeyeceğim). Dolayısıyla su kalitesinin Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kamu kurumları tarafından periyodik olarak yapılan laboratuvar analizleri ile izlenmesi gerekiyor.

Sulardaki zehirli kimyasal sayısı

Bu konudaki çalışmalar 17/2/2005 tarih ve 25730 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik’te belirtilen hükümler dikkate alınarak yapılıyor. Yönetmelikte 30 civarında zehirli kimyasal yer alıyor.

Ancak Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından yapılan envanter çalışması sularda bulunması muhtemel zehirli kimyasalların sayısının çok daha fazla, toplamda 249 adet olduğunu açığa çıkardı.

Bu kimyasalların sulara bulaşması muhtemel, ancak yapılan su kalitesini izleme çalışmalarında bunların varlığını tespit etmeye yönelik bir analiz yöntemi kullanılmıyor. Dolayısıyla bu kimyasallar içtiğimiz sulara bulaşıyorsa ya da geçmişte bulaşmışsa bunu anlamamıza olanak yok.

Yol açtıkları sağlık ve çevre kirliliği sorunları hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

Vatan topraklarının, sularının hali ne bilmiyoruz yani. Üstelik toprak ve su kirliliği kalıcı olabiliyor. Bir temizlik sağlamak, verilen hasarı düzeltmek mümkün olmayabiliyor.

Vatan, millet sevgisi ile dolu bir devlet idaresi olsa bu sorunun boyutları, nelere yol açtığı hakkında net bilgilerimiz olurdu. Binlerce endüstriyel tesisten açığa çıkan zehirli atıklara ne olduğu, bu atıkların hangi izleme faaliyetlerine tabi oldukları, arıtma ve temizleme işlemlerinin nasıl yapıldığı hakkında yeterli düzeyde bilgimiz olurdu.

Anlatılabilecek sayısız yıkım örneğinden sadece biri olan bu durumdan yola çıkarak: Vatan kirletiliyor, milletin sağlığı bozuluyor ve bu devlet eliyle ya da devletin göz yumması ile yapılıyor; bu işlerin içinde olan herkes de devletin ekmeğini yiyor ya da devletten yolunu buluyor demek devlete kılıç çekmek mi olur?

Hiç de öyle olmaz; dahası, bu ülkede şiddetin hayatın her alanına sızan bir devlet politikası olduğunu yukarıdaki sözlere ilave etmek gerekir.

Bir devlet politikası olarak şiddet

İnsan ve çevre sağlığına zarar veren her türlü devlet politikasının bir şiddet eylemi olarak görülebileceğini düşünüyorum. Hayatlarımız bu şiddetten arınık değil, bir köşeye çekileceğimiz, sığınacağımız ya da gizlenebileceğimiz yerler yok; aksine gözümüzü ne kadar kaçırırsak, ne kadar uzakta durursak o kadar içine yerleşiyoruz şiddetin. Her insan içinde yaşadığı şartlardan bağımsız bir irade gösterebilir; uzağa gitmeden, gözünün önünde gerçekleşen haksızlıklara karşı çıkabilir oysa.

Vatan dediğimiz yer bu dünyada yer alıyor; içinde yaşıyoruz ve yaşanabilir kılmak için gösterilecek her türlü çaba kıymetli. Ortak bir geleceği düşlemekten vazgeçmemeli. Bu imkân, zaman içinde bu coğrafya üzerinde yaşayan herkesin hayatını mahvetme niyetindeki siyasal iktidarın şiddetle yoğrulmuş vatan, millet söylemine teslim olunarak yitirilmemeli.

53-Bülent Şık

 

Bülent Şık – bianet/biamag

Dünya yörüngesinde seyreden çöpleri gösteren simülasyon

Suzanne Jacobs tarafından Grist‘de yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Çağdaş Özhan‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bilmekteyiz ki dünya bir süredir güneş sisteminin pasaklı çocuğu durumunda. Şu anda gezegenin yörüngesinde 20.000 uzay atığı bulunmakta ve bu sayı her geçen gün artmakta.

Elbette pasaklılık çocuğu rahatsız etmez (tabii ki bazılarımız rahatsız olmakta ). Aslında buna alışmış durumdayız. Londra Üniversitesi çalışanı ve uzay mühendisi olan Stuart Grey’in Kraliyet Enstitüsü için hazırlamış olduğu ‘Uzay denilen o yer!’ isimli görsel ve interaktif takvim sayesinde bu durumu gözlemleyebilmekteyiz.

Aslına bakılırsa tüm bu görsel şema geride bırakılan çöpleri gösteren bir ders niteliğinde. 1957 yılının 4 Ekim günü Rusya’nın Sputnik 1 isimli roketi fırlatmasıyla başladı tüm bu uzay çöplüğü. Bir sonra ki yıl ABD Explorer 1 isimli kendi uzay çöpünü uzaya salıverdi. Yuri Gagarin 1961 yılında ilk insansı uzay yolculuğunu tamamladığı sırada çoktan 200 kadar uzay çöpü yörüngede seyretmeye başlamıştı bile. 2000’li yıllara gelindiğinde ise bu rakam 9000’i bulmuştu. 2007 yılında Çin tarafından gönderilen test roketi bu yığına 2000 kadar ekleme yaparak günümüzdeki rakama yani 20.000 civarına ulaştırmış oldu.

Parçalar bir elmanın büyüklüğünden bir otobüs boyutuna kadar ulaşıyor. Bu liste roket gövdeleri, fırlatma sebebiyle biriken çer-çöp ve uydu çarpışmalarında dağılan insan mühendisliğine ait ıvır zıvır parçalara kadar uzayıp gitmekte. Aşağıda Grey’in simulasyonuna ait bir resim bulunmakta. Kırmızı noktalar roket gövdelerini temsil etmekte. Hala tekrar kullanılabilir roketlere olan inancınız düşükse belki de bu sizi gazlamaya yeter.

orbit

Bardağın dolu tarafından bakacak olursak kimse pasaklı birisini fethetmek istemez. Yani bu çöp bulutu bizi üstün uzaylı efendilerimizden koruyan bir kalkan gibi görev görüyor olabilir. Aynı ortaokulda olduğu gibi: deodorant ve duşu sevmiyor oluşunuzun asıl sebebi arkadaşlık kurmak istemiyor olmanızdır belki de…

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Suzanne Jacobs

Yeşil Gazete için Çeviri: Çağdaş Özhan 

(Yeşil Gazete, Grist)

Festival filmlerini ayağınıza kadar getiren online sinema platformu: MUBI!

MUBI’yi biliyor musun?

Bu soruyu MUBI’yi keşfettiğim 2012’den beri o kadar çok arkadaşıma sordum ki artık kaç kişiye sorduğumu ben bile unuttum
“Sen nasıl öğrendin peki?” derseniz işte o kısmı hafızam kaydetme lüzumu görmemiş

52

MUBI, online bir sinema platformu
Ama öyle torrentle, online film izleme olanağı sağlayan diğer servislerle sakın ha karıştırmayasınız
MUBI her açıdan çok ötede diğer online sinema portallarından
En azından Türkiye’nin Mersin memleketinde MUBI’yi takip eden benim için bu böyle

MUBI’de vizyon 30 gün sürüyor
Her güne yeni bir filmi vizyona sokuyor MUBI
Ve o yeni film 30 gün boyunca vizyonda kalıyor

Şöyle söyleyeyim
Bugün 9 Ocak 2016 Cumartesi ve MUBI Türkiye’de bugünün filmi William Klein’in 1966 tarihli filmi “Who are you, Polly Maggoo?
İşte bu filmi bir ay sonra, takribi 8 Şubat 2016 tarihine kadar izleme olanağınız var
Bir ay önce, 11 Aralık tarihinde ise MUBI’de David Anspaugh’un 1986 tarihli filmi “Hoosiers” gösterime girmiş
Bu filmi MUBI üyesi olarak henüz izleme fırsatınız olmadı ise bugün gece yarısına kadar vaktiniz var

9 Ocak 2016 itibarı ile MUBI Türkiye vizyonundaki 30 film

51

45

46

47

MUBI aslen bir sinema çarkıfeleği gibi işliyor
Hergün yeni bir film size sunulurken 1 ay müddetince vizyonda kalan bir film de izlenme süresini dolduruyor

Mersin’de yaşayan benim için
İstanbul Film Festivali, Altın Portakal, Altın Koza, Cannes, Venedik, Berlin, Montreal, Selanik, Sundance vsr film festivallerindeki yüzlerce filme erişmek, bir parça gecikmeli de olsa, artık MUBI sayesinde çok kolay

MUBI hakkında merak edilenleri platformun kurucusu Efe Çakarel, Türkiye’de yayına başladığı 2012 yılında Milliyet Gazetesi’ne verdiği röportajda detaylı olarak aktarmış, buradan göz atabilirsiniz

Çakarel’in 4 yıl önceki röportajında vurguladığı üzre MUBI, 200’den fazla ülkede yayında
Her ülkenin vizyonu farklı
Vizyona giren her film, yayınlandığı ülkenin dilinin altyazısı ile dublajsız olarak gösterime sunuluyor
Benim takip edebilidğim kadarı ile bunun tek istisnası Almanya
Almanlar MUBI filmlerini, almancadan farklı bir dilde ise iki seçenek belirterek sunuyorlar. *Almanca dublajlı ya da *Orjinal dilinde Almanca altyazılı

Almanya MUBI’sini de şöyle biliyorum
Zenmate’in ücretsiz versiyonunu kullanarak 4 farklı ülke üzerinden MUBI listelerini inceliyor, arzu edersem ordaki filmleri de izleyebiliyorum
Zenmate’in ücretsiz versiyonu eskiden 6 ülke seçeneği sunuyordu, sonra onu azalttılar
Şu anda ben MUBI’yi Türkiye dışında Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Hong Kong ve Romanya üzerinden de takip ediyorum
Romanya MUBI’si her nedense Türkiye vizyonunu gösteriyor
Benim tahminim henüz Romanya’da MUBI bulunmadığı için böyle olduğu şeklinde

56

MUBI’de dönem dönem belli bir sinema ya da yönetmene yönelik toplu gösterimler gerçekleştirildiğini de belirteyim
İran Sineması toplu gösterimleri henüz bitti
4 – 25 Ocak tarihlerinde ise Michael Haneke filmleri toplu gösterimi var

MUBI’ye üyelik paralı
Şu an için aylık ücreti 10.99 TL
Bir yıllık abone olmak istediğinizde indirimli tarifeleri var
Bazı dönemlerde fırsat günleri şeklinde yıllık aboneliğe %50’yi de aşan oranlarda indirim sağlanıyor
Bir başka MUBI ayrıcalığı ise, “Arkadaşını abone olmaya davet et, 1 aylık ekstra üyelik kazan” uygulaması

44

MUBI’yi ne kadar anlatmaya çalışsam beyhude
Sizin keşfetmeniz gerekiyor daha iyi tanıyabilmek için
Vizyona giren her filmin ilk vizyon günü geceyarısına kadar herkesin izlemesine açık olduğu müjdesini de vererek bitireyim şimdilik
Hepinize iyi seyirler!

#anavarrza

Ölüm – Erdoğan Özmen

Birisi öldüğünde bir yerde vakitsizce, bir insan kardeşimizi kaybettiğimizde birden, aynı kalamayız artık biz de, geridekiler. Altı aylık Miray bebek kurşunlanarak öldürüldüğünde, ışık olup yıldızlara karıştığında, olduğu gibi, neysek öyle kalamayız artık. Minicik çocuk ve bebek ölülerini gördükten sonra… Çünkü birisi ölür, ve kendisinden daha fazla yaşayacak ve başka hiç kimsenin dolduramayacağı biricik yerini ardında bırakır. Kalanların önüne, o boşluğu… Bir bebek öldürüldüğünde, var olma hakkı ve adaleti denen şeye, hayatın azizliğine duyduğumuz inanç paramparça olur. Bebeklerin öldürülebildiği bir dünyada İnsanlık çoktan çürümüş demektir.Ötekilerle aramdaki derin ve köklü bağlar nedeniyle, ben’i ben yapan şeyin o bağlar ve ilişkiler olmasından ötürü birini kaybettiğimde, kayıp duygusuyla birlikte ben’e dair köklü bir içgörüye kavuşmuş olmaz mıyım? Artık hep mahrum kalacağım, bundan böyle daima içimdeki acısıyla hatırlayacağım öteki için değildir yas yalnızca. Onun için her ne idiysem, vaktiyle olduğum kişi için, onun kaybı için de yas tutarım.

Yas sayesinde bir topluluk oluruz. Başkalarının ölümü bize, kendi sınırlarımızı, kendi kendimizin efendisi olmadığımız hakikatini gösteren kesin bir işaret oluverir birden. “Ötekinde kaybettiğim şey nedir?” sorusu aslında biraz da “Şimdi ben kim oldum?”, “Benden geriye ne kaldı?” sorusudur bu yüzden. İnsan kayıp sayesinde kendisinin de radikal bir dönüşümle karşı karşıya kalacağını kabullendiği ölçüde yas tutabilir. Kaybıyla acıya gömüldüğüm insanı salt biyolojik bir varoluştan, çıplak hayattan kurtarmaktır yas. Ölenin haysiyetini olumlamanın en benzersiz imkânıdır.

Başkalarına bağımlılığımız, varlığımın koşulunun ötekiler oluşu, ötekilerin üstümdeki kalıcı izlerinin eseri oluşum; kendimi böylesine açık bir yabancılaşmanın, ötekiyle yabancılaştırıcı bir özdeşleşmenin içinden oluşturmam, onu kaybettiğimde en çetin soruyla yüz yüze kalmam demektir artık: “O ilişkinin dışında kimim ben?”

O yüzden yas sayesinde, önceki bütün imgesel takıntı ve bağlarımı gözden geçirme ve düzeltme şansı bulurum. Şimdi biraz daha geri çekilme, kendi mütevazi varoluşuma razı olma, kendimi daha eksiksiz tanıma, ötekine minnet, şükran ve sevgimi ifade etmek için söze/dile ayrıcalıklı bir yer açma şansıdır bu. Ötekine kendi hayatımda bir yer tahsis ederek var oluyorsam, aramızdaki ilişkinin en temel niteliği gereği ben de böylece bir yere, bir konuma yerleşmiş olmuyor muyum? Kimliğimin çekirdeği bu sayede oluşmuş değil midir? İlişkilerimizi kendimiz için kendi eşsiz imgesel konumlarımızı teminat altına almak için yarattığımız bile söylenebilir. İlişkinin işlevi budur biraz da; ötekinin bakışıyla ilişkili olarak kendimizi bir imge olarak yerleştirmek.

Birisi öldüğünde geride kalan o boş yerle ne yapacağız? Kaybettiğim ötekiyle bağlarımı çözmeye çalışmak, onunla ilişkimde sahip olduğum kendi imgemle bağlarımı ve ilişkimi çözmeye çalışmaktır şu halde: Kaybettiğim kendi parçama razı gelmek. Bu feragate yaslandığım, bu kaybı üstlendiğim ölçüde topluluğun bir üyesi olarak diğer üyelerle bağlarımı daha özgürce ve daha güçlü biçimlerde yeniden kurmak üzere eşsiz bir dayanağa kavuşurum. Yas tutmak, kendi üzerine tefekküre dalmaktır şu halde. O yolculuğun sonu daima ötekine çıkar, ötekine olan borcumuza, ona şükran ve teşekküre.
Birinin ölümü bir sınırdır bu anlamda. Biz kardeşlerimizin açıkta kalmış ölü bedenlerini örtmeye çalıştıkça, bunu yapmak için hiçbir otoritenin onayını beklemeyeceğimizi, sadece kendi arzumuzun gerçeğine uymaktan vaz geçmeyeceğimizi ilan ettikçe, işte tam o sırada Hitler adının telaffuz’ edilivermesini’ yersiz bir sürçme olarak mı görmeliyiz yani? Daha da fecisini, o “sürçmeyi” düzeltmek üzere sonradan sergilenen o sefil rasyonalizasyonları da not etmeden geçmemiş olalım.

Hayat eğer, ölümle tarif edilir olmuşsa bir kez, muktedirlerin hakim söylemi şevkle buna göre hizalanmışsa, ölüm sınırının ötesinde dahi ölülerin peşini bırakmayan yeni türde bir nefretse karşımızdaki, bütün çeperlerinden ölümün sindiği bir hayatımız olacak demektir artık. Artık mücadele, her birimizi yaşayan-ölülere eşitlemeye ahdetmiş bu canavarca niyetin, bu ürkütücü hıncın faillerine karşı amansızca, kıyasıya sürdürülmek zorundadır.

Başka türlü, başka terimlerle de formüle edilmesi mümkün tabii ki. Ama onu kavramanın en berrak, demek ki en uç biçimini düşünmekte tereddüt göstermemeliyiz: Bugün mücadele ölümün karanlık güçlerine karşı hayatın güçlerini örgütleme, hayatı savunma, hayatı olumlama, hayatlarımıza sahip çıkma mücadelesidir. O saflarda yer alan tek tek bireylerinin öznel pozisyon, bağlanma, referans ve arzularını aşacak biçimde ve açıklıkta kendi çerçevesini, araçlarını ve kanunlarını dayatan, başka her şeyi iptal eden uzlaşmaz bir mücadele bu. Kaybettiğimiz kardeşlerimizden ve yastan söz ederken, o mücadelenin çoktan ölümün ve hayatın güçleri arasında cereyan eden bir mücadele biçimi almış olmasının açığa çıktığı noktadan söz ediyoruz demek ki. İnsanlık tarihinin her döneminde hemen hemen aynı biçimlerde ve benzer aktörlerle yürütülmüş bir mücadeleden… Kahraman Antigone’den ve zalim Creon’dan.. Ve oradaki aynı etik meselelerden söz ediyoruz.

Antigone’nin erkek kardeşinin gömülmesi konusunda gösterdiği kararlı direniş ve azim ile Creon’un bu gömülmeye karşı kalpsiz devletçi yasağı uygulama saplantısı arasında varolan etik fark bugün de aynı biçimde geçerlidir. Antigone’nin eylemi gerçek ve etik bir edim statüsündeyken Creon’un eylemi suçtur. Antigone, kardeşi adına gerçekleştirdiği eylemi, onun ölüsünü defnetme fiilini tasdik etmek için hiçbir otoriteye, hiçbir ilaha, polis’teki yasalardan hiçbirine başvurmaz. Erkek kardeşine duyduğu sevgi her şeyin üstündedir:

“Sadece totolojik bir şekilde, “benim için erkek kardeşim, erkek kardeşimdir” der. Lacan bu duruşu şöyle özetler: “Antigone bundan (‘bu kardeş bir tanedir’) başka bir hakka başvurmaz; varolanın silinmez karakterinden bahseden bir dilde (‘kardeşim kardeşimdir’) ortaya çıkar bu hak… Neyse odur ve Antigone’nin sarsılmaz, boyun eğmez konumu işte buna, bu yüzeye bağlıdır”

Sevgi böyledir işte. Öteki her neyse, onu olduğu haliyle sevmek. Onun bütün özelliklerini seve seve kabul etmek. Yas ve sevgi ve ölen kardeşlerimizi gömme hakkı birbirine böyle sımsıkı bağlıdır. O yüzden ölümün güçlerine karşı yürütülen mücadele aynı zamanda eşsiz bir sevgi ve iyilik mücadelesidir.

Ayrıca eklemeye gerek var mı bilmiyorum: Dilimizi acılaştıran her şeyden uzak durmalıyız, bu yüzden. İyilik mücadelesi çünkü, kararlılığımızın, azmimizin, uzlaşmazlığımızın ve boyun eğmezliğimizin varlığımızda herhangi bir katılaşmaya yol açmasına izin vermeden sürdürülebilir ancak.

Öldürülmüş dedeleriyle morgda koyun koyuna yatan öldürülmüş bebeklerden, cenazeleri sokak ortalarında katılaşan yaşlı kadınlardan sonra tam ortasından kırılıp dağılmış hayatlarımızdan sonra, bambaşka bir zaman ve henüz var olmayan yepyeni bir şey; hiç unutmayacağımız beklenmedik bir olayla/dehşetle karşılaşma anında kendini radikal biçimde dönüştüren yeni bir özne ve her birimiz için aynı derecede haysiyetli ve eşit bir hayat fikridir daha da derinde kökleşip duran şey. Çünkü bu mücadeleyi en nihayetinde sevginin, iyiliğin ve hayatın güçleri kazanacak…

Erdoğan Özmen – www.birikimdergisi.comerdoğan özmen

Sadece İstanbul değil, tutkunu olduğumuz bir ideoloji olarak Edebiyat(ist)

Yepyeni bir edebiyat dergisi olan Edebiyatist Ocak 2016’da okurlarına merhaba, dedi. İlk sayının kapağındaki Selim İleri’nin gülümsemesinin uğurlu gelmesini; uzun soluklu ve edebiyata -izm getirecek kadar güçlü bir dergi olmasını diliyorum.
Kapağını, görselliğini, dizaynını çok sevdim.

33
İçeriği oldukça dolu, aylık çıkacak olan derginin sohbetinin ilk konukları; Selim İleri ve Enis Rıza Sakızlı. Sonraki sayılarda da iki sağlam röportaj olacağını söyleyeyim.
İlk sayının dosya konusu olan, Kent, Edebiyat ve Uygarlık’a, ben de ‘Yücel Balku’nun Eserlerinde Bir Kahraman Olarak Bursa’ yazımla katkı sunmaya çalıştım.
Dosya konusuyla ilgili Selim İleri röportajının yanı sıra çok iyi yazılar da var; bunlardan birkaçı Dilek Karagöz, Feridun Andaç, Hakan Akdoğan’a ait. Sonraki sayılarda da en az bunun kadar sağlam konularla karşınıza çıkacaklar; Şubat ayında Yeraltı Edebiyatını, Mart’ta ise Kadın ve Edebiyatı derginin sayfalarına taşıyacaklar.

Edebiyatist

İlk sayıda nefis öyküler ve güçlü yazalar var. Bu yazarlardan birkaçı; Jale Sancak, Özlem Kiper, Fuat Sevimay, Ayşegül Kocabıçak, Semrin Şahin, Tekgül Arı, Gamze Güller, Özlem Tüm, Fatih Ayan, İrem Yerlikaya…
(Bu arada ben de Edebiyatist’in sayfalarında bir tefrikaya başlıyorum. Becerebilirsem, en az iki yıl sizlere ‘aklın araklandığı yer’ olan Arakus Maceraları’nı anlatacağım.)
Edebiyat dergilerinde ıskalanan deneme türünde Selma Hangül kalem oynatmış.
John Fowles’ın Matissa romanının kapsamlı değerlendirmesini Bilge Bulut, Reşat Enis’in Toprağın Kokusu romanınınkini Neslihan Alpagut yapmış.
Şiir de unutulmamış, ilk sayının şairlerinden Özge Kocatürk’ü, Sevgi Çiçek’i ben söyleyeyim, diğerlerini artık siz dergide okursunuz.
Yeni dergiler her zaman heyecan verir; geçen sene Edebiyat Nöbeti, Öykülem gibi çok güzel dergilerle selamlaştık. Yeni yılın ilk selamını Edebiyatist çaktı, güçlü olması dileğiyle…

32-Mehmet Fırat Pürselim

 

 

 

Mehmet Fırat Pürselim 

[Yeşil Atasözleri] Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Orkan Aydın‘ın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

31

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

29

  • Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır
  • Can boğazdan gelir
  • Sabreden derviş muradına ermiş
  • Ummadık taş baş yarar
  • Lafla karın doymaz
  • Damlaya damlaya göl olur
  • İyilik yapan iyilik bulur

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler 

30

  • Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır
  • Can sağlıklı yaşamdan gelir
  • Meyve yiyen derviş sağlığına ermiş
  • Ummadık mikrop can yakar
  • Abur cuburla karın doymaz
  • Fast food yiye yiye obez olunur
  • Meyve yiyen sağlık bulur

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

28-Orkan Aydın

 

 

 

Orkan Aydın

[FotoÖykü] Tüm noktalama işaretleriyle – Burcu Becermen

“Olmaz,” diyorum, “kalırsam yalan atmayı öğrenmem gerekir. Kadınlar 20 yaşını geçince ya giderler, ya yalan söylerler.”

Susuyor bu kez. Suskunluğu volkan olup taşıyor. Alev boşa gitmesin diye paketini çıkarıyor, içinden bir sigara alıp dudaklarının arasına dokunduruyor.

En çok da dudaklarını özleyeceğim.

“Sana içme şu zıkkımı demeyeceğim, bana da bir tane ver Lavinia.”

Gülüyoruz. Kahkahalarımız içimizde çatlayan camı paramparça ediyor. Belki duvarlarımızı da yıkar diye daha çok gülüyoruz. Olmuyor.

“Hep trajikomik bir roman istedin sen. Asıl ondan gidiyorsun. O yalan atma konusu falan, hep bahane.”

Bu kez ben susuyorum. Benim suskunluğum çöl.

Lavlarını uzatıp sigaramı yakıyor. Bir nefes çekiyorum, boğazıma takılıyor, öksürüyorum. Yemek yemeyi öğrenmeye çalışan çocuğuna bakan bir anne gibi. Bakışları içimdeki çölde fırtına çıkarıyor.

Gözlerini de özleyeceğim.

“Keşke sakallarını uzatsan,” diyorum.

“Gitme, uzatayım,” diye yanıtlıyor. Gülüyoruz, cam kırıklarımızı o zaman fark ediyoruz.

Bir banktayız. Ne deniz var karşımızda, ne dolunay. Öylece geçip giden insanlar. Onlar bizi görmeden geçip gittikçe rahatlıyoruz. Var olmamanın ferahlığı üstümüzde.

12477115_10208331118293373_1923578614_o

Hatırlamaya çalışıyorum, fakat ne kahvaltıda yediklerimi ne de onunla tanışmamızı hatırlayamıyorum. Üzülmemek için yıktığım anı gecekonduları var zihnimde. İyi bir mimar olamadığım için rezidans da yapamadım üstlerine.

“Bitter çikolatayı nasıl sevmezsin, hala anlayamıyorum,” diyor. Zihnimdeki inşaattan zor çıktığımı yüzümdeki ifadeden anlıyor. “Bitter çikolata diyorum, nasıl sevmezsin?”

İnsanlar konuşmaları sırasında vurgularla noktalama işaretlerini koyarlar, vurgulamalarını da özleyeceğim, tüm noktalama işaretleriyle.

“Bu soruyu kelebekler az yaşıyorlar diye onlara acıyıp diğer eklembacaklılardan ayıran adam mı soruyor, yoksa ben mi yanlış anladım?”

“Gitme, birlikte kelebeklere soykırım uygulayalım.”

Dudaklarımda ufak bir tebessüm beliriyor, istemsiz, boğazımda düğüm. Hem de öyle bir düğüm ki üçüncü köprüyü üstüne yapsak kimse fark etmez.

Gözlerimiz birbirine değiyor. O anda tüm geçip giden insanlar yok oluyor, önce dünya duruyor, sonra zaman. Gözlerimizin sevişmesine tüm tabiat saygı duyuyor. Kelebeklere üzülüyorum o ara, hepsine haksızlık etmişim gibi. Gözlerini de kendimle götürsem diyorum, sonra gelir dudaklarını alırım, sonra vurgularını, tüm noktalama işaretleriyle.

Yanağımda ıslaklık hissediyorum.

Ağlamak refleksse, bakışları refleks çekici.

Yanaklarına bakıyorum, aynı ıslaklık.

Elini uzatıyor, aramızdaki tüm gökyüzünü delip yanağıma dokunuyor, ıslaklığım ellerinde.

Elimi uzatıyorum, önce havada sıkıyorum avucumu, aramızda kalan gökyüzünü parçalayıp ıslaklığına sürüyorum. Gökyüzünü merhem yapıyorum ıslaklığına, doğa her şeyi onarır.

“Neden gidiyorsun, bir kez daha anlat, söz bu kez ikna olacağım.”

“Yani,” diyorum “aslında komik biraz da, işte, hayat sana rağmen canımı yakıyor, hayat sana rağmen yaşamaya değmiyor, hayat sana rağmen geçip gidiyor. O geçip gitmeden ben gitmeliyim. Yani, işte, dünyayı görmeliyim. En sevdiğim köşesini bulmalıyım. Ne bileyim, orada bitmeli her şey.”

“Ya en sevdiğin köşesi benim yanımsa?” diyor.

12482924_10208331119333399_954444059_o

“Olamaz ki,” diyorum “bak ne deniz var, ne dolunay.”

“Hem deniz, hem dolunay olurum,” diyor.

“Yapma,” diyorum “unuttun mu, ben romanları trajikomik seviyorum, romantik değil.”

Gülüyoruz, cam kırıklarımız etlerimize öylesine saplanmış ki, canımız yanmıyor artık.

“Zaten gitmeyecek olsaydın, bu kadar sevmezdim seni,” diyor. “Her şeyini aldın mı?”

Evet, anlamında kafamı sallıyorum, ama bir yandan da çantama bakıyorum yeniden, içimdeki paranoyak benden güçlü. Yeşil pasaportumu görüyorum, bir de yeşil dolarlar var. Yani, yeşil gözlerini de atsam çantama hiç uyumsuzluk yaratmaz.

“Şu bitter çikolata işini sonra uzun uzun konuşacağız,” diyor.

“Olmaz!” diyorum, ‘Bekleme, gelmeyeceğim!”

“Peki, nereye gideceksin?”

“İlk uçağa…”

Kahkahalarımız tekrar başlıyor. Bu kez o kadar güçlü ki duvarlarımın çatladığını hissediyorum. Gökyüzü merheminin kalanını duvarlarımdaki çatlaklara sürüyorum.

“Hoşça kal,” diyorum.

“Hoşça kal,” diyor,

Bu öyle bir hoşça kal ki,

Hem gözlerini alıyorum,

Hem dudaklarını,

Hem vurgularını.

Tüm noktalama işaretleriyle…

12470881_10208331084572530_1822874068_o

 

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

27-Burcu Becermen

 

Öykü: Burcu Becermen

Fotoğraflar: Bora Elber