Ana Sayfa Blog Sayfa 3529

Yönetmen ve Aktivist Tom Kalin KuirFest’te

KuirFest beşinci yaşını kutlarken, Amerikalı ünlü yönetmen ve aktivist Tom Kalin, festivalin ana konuğu olarak Ankara ve İstanbul’da olacak.

12

Tom Kalin’in, Yeni Kuir Sinema’nın en önemli örneklerinden sayılan siyah beyaz filmi Swoon (1992), festivalin ‘kÜLT’ bölümünde yer alıyor.

Türkiye izleyicisinin, başrolünde Julianne Moore’un yer aldığı ve 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Vahşi Zarafet (Savage Grace, 2007) filmiyle yakından tanıdığı ünlü yönetmen – aktivist Tom Kalin, Swoon filminin Ankara ve İstanbul gösterimlerinin hemen sonrasında soru-cevap etkinliğinde festival takipçileriyle buluşacak.

KuirFest Tom Kalin’i Türkiye’ye getirmişken, yönetmenin kuir sanatta önemli bir yeri olan video işlerinden bir seçkiyi de seyirciyle buluşturmadan bırakmıyor. Kalin’in video işleri daha önce sayısız uluslararası film festivalinde gösterilmiş, Paris’in Georges Pompidou Sanat ve Kültür Merkezi ve New York’ta MoMA gibi önde gelen kültür merkezleri ve müzelerde kalıcı koleksiyonlara dâhil edilmiş ve Venedik Bienali gibi önemli sanat etkinliklerinde yer almıştır. Bir dönem AIDS aktivizm kolektifleri Gran Fury ve ACT UP ile provokatif sanat projeleri ve performanslar üzerine çalışan Tom Kalin; video işlerinde gey cinselliğini ve kimliğini tarihsel olarak incelerken, hatırı sayılır bir kısmında da AIDS üzerine eğiliyor. AIDS üzerine gerçekleştirdiği videolarında, homofobi, dışlanma ve hastalığın genel algısı üzerine çarpıcı işlere imza atıyor.

Ankara Torun’da gerçekleşecek sergi üzerine geniş kapsamlı bir soru-cevap etkinliği de gerçekleşecek.

 

(Pembe Hayat)

[Son Dakika] Sultanahmet’te patlama!

İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda patlama meydana geldi.

9

Saat 10.20 sularında yaşanan patlamada olay yerinde ölü ve yaralılar olduğu bildiriliyor.

Ayasofya ile Topkapı Sarayı arasındaki bölgede yaşandığı belirtilen patlamanın ardından bölgeye çok sayıda ambulans sevk edildiği belirtiliyor.

10

Patlamanın Taksim, Beşiktaş, Çağlayan, Eyüp, Sirkeci, Fındıklı ve Kasımpaşa’dan da duyulduğu belirtiliyor.

DHA ve AA’nın haberine göre; ölü ve yaralının bulunduğu patlama bölgesine sağlık ekipleri sevk ediliyor.

Patlamanın neden kaynaklandığı araştırılıyor.

 

(Radikal, Hürriyet, T24)

Akkuyu’yu neden iptal etmeliyiz? – Necati Özkan

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

Suriye sınırında düşürülen Rus savaş uçağının yarattığı gerilim bize kesin olarak gösterdi ki, Akkuyu’yu Rusya’ya ikram eden anlaşma ile ilgili karar, sadece enerji çeşitliliği ve enerji güvenliği gibi kamusal fayda hedefleri açısından değil, ülkemizin stratejik güvenliği açısından da külliyen hatalıdır.

Bundan henüz 10 ay kadar önce, Mart 2015’te Türkiye büyük bir lansman kampanyasına şahit olmuştu. “Güçlü Türkiye’nin Yeni Enerjisi: Akkuyu Nükleer” adını taşıyan bir reklam filmi hepimize büyük müjde veriyordu: “Türkiye, tarihinin en büyük yatırımını gerçekleştiriyor, enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtuluyor”

Buyrun önce o filmi birlikte izleyelim:

Filmde anlatılanlar doğru muydu? Gerçekten tarihinin en büyük yatırımını Türkiye kendisi mi gerçekleştiriyordu? Daha da önemlisi, gerçekten enerjide dışa bağımlılıktan kurtuluyor muyduk?

Rusya ile yaşamakta olduğumuz kriz, bu filmin temel argümanlarının yeniden tartışılmasını zorunlu kılıyor…

“Son 30 yılda bu ülkeyi yöneten iktidarlar, en hatalı kararları hangi alanlarda verdiler?” diye sorulsa, herhalde cevapların en başında enerji alanı ile ilgili kararları gelir. Çünkü, Türkiye günümüzde enerjide % 75’in üzerinde dışarıya bağımlı. Oysa 30 yıl önce bu oran sadece % 25’ler seviyesindeydi.

Dışa bağımlılığın yarattığı en iki temel sorun, ödemeler dengesinin açık vermesi ve ülkenin stratejik güvenliği. Yani enerji için yurtdışına petrolün varil fiyatına bağlı olarak yılda 55 -60 milyar dolarlık devasa bir faturayı ödemekle kalmıyoruz; bu coğrafyada yüz yıllardır ana rakibimiz olan Rusya ve İran gibi iki ülkeye de güvenliğimizi emanet ediyoruz…

Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral bu anlamdaki en trajik örnektir.. Neden böyle düşünüyoruz?

Çünkü zaten doğal gazda % 60’a yaklaşan oranda Rusya’ya bağımlı hale gelmişiz… Türk Akımı” gibi yeni projelerle Rusya’ya olan bağımlılığımızı daha da artırma yolunda kararlar almışız… Petrolde ise Rusya’nın ekonomimizdeki payı % 16’lara ulaşmış…“

Bütün bunlar ülkemizin ekonomik ve stratejik güvenliği için yeterince riskli değilmiş gibi; yatırım, işletme ve tedarik kaynağı dahil Akkuyu projesini toptan Rusya’nın yetki ve inisiyatifine teslim eden bir anlaşmayı imzalayıp, TBMM’den geçirmişiz…

Akkuyu Nükleer Santral Projesi anlaşmasının iptali için en temel 10 maddelik sıkıntılar şunlar:

6

1.      Akkuyu’nun tüm yatırım bütçesi “kağıt üzerinde” Rusya tarafından sağlanıyor. Yani Akkuyu’yu kurup işletecek, tedarik ve atık süreçlerini yönetecek şirketin hisselerinin %100’ü Rusya’ya ait.

2.      İnşaatın 10 yılda tamamlanması ve 22 milyar dolara mal olması öngörülüyor. Dolayısıyla Rusya tarafı, Akkuyu’da “kağıt üzerinde” 10 yılda 22 milyar dolarlık yatırım yapacak.

(“E, iyiymiş… Cebimizden tek kuruş çıkmadan 22 milyar dolarlık bir tesise kavuşuyoruz. Hem de nükleer enerji know how’ı ediniyoruz” diye düşünebilirsiniz. Ama durum pekte öyle değil… Türkiye’nin Rusya’ya doğal gaz ve petrol faturası olarak her yıl 20 Milyar Dolar civarında ödeme yapmakta olduğunu ve bu rakamın her yıl artmakta olduğunu düşünürseniz, Rusya’nın bizden kazandığı paranın maksimum onda birini bu projeye yatırdığını ve projenin tüm yatırım finansmanının “gerçekte” bizden çıktığını anlarsınız. )

3.      Öte yandan konunun uzmanları 22 milyar dolarlık yatırım bedelinin “fazlasıyla abartılı” olduğuna ilişkin dikkate değer bir tartışmayı da yürütüyorlar. (Bir diğer önemli bilgi: 22 milyar dolarlık yatırım tutarı doğru olsa bile, doğalgaz ithalatına ödediği bedelle Türkiye her 3 yılda bir Akkuyu projesini rahatlıkla finanse edebiliyor.)

4.      Peki Rusya bu yatırım karşılığında ne kadar gelir elde edecek? TBMM’den geçen uluslararası anlaşmaya göre, Akkuyu’da elektrik üretilmeye başladıktan sonraki 15 yılda Rusya tarafına, minimum 77 milyar dolarlık bir satın alma garantisi veriyoruz.. Santralin ömrünün 60 yıl olduğunu, fazla üretim yapılması halinde onu da satın almak zorunda olduğumuzu hesapladığımızda, Akkuyu projesine milletçe toplam 300 milyar dolar civarında bir fatura ödeyeceğimizi hesaplayabilirsiniz.

5.      Yani Rusya, bizim topraklarımızı bedelsiz olarak kullanıp, bizim ödediğimiz doğalgaz bedelinin küçük bir kısmıyla, 22 milyar dolar yatıracak ve karşılığında 300 milyar dolar elde edecek.

6.      Bir diğer konu, yakıt tedariki ve atık yönetimi meselesi… Akkuyu’da yakıtı sadece Rusya’dan almak zorundayız, çünkü sadece Rusya’dan alınacak yakıtla çalışan bir teknoloji ile inşa ediliyor. İşlenip yeniden ekonomik değere dönüştürülebilen atık konusunda da insiyatif Rusya tarafında. Şirket atıkları Rusya’ya geri götürüp, dilediği şekilde değerlendirebilecek.

7.      Herhangi bir nedenle proje başarısız olursa da, halefine Rusya tarafı karar veriyor. Yani, nedeni ne olursa olsun bu projenin devamını istersek kimle devam edeceğimize biz değil Rusya karar veriyor.

8.      Akkuyu ile ilgili TBMM’den geçen çerçeve anlaşma sadece 9 sayfa. Bu çapta bir işin gerektirdiği her tür detaydan yoksun. Proje ile ilgili pek çok nokta muğlak yada yoruma açık.

9.      2023 ve sonrasının enerji ihtiyacı ile ilgili olarak enerji çeşitlemesi gerekçesiyle nükleere karar vermişiz, ama onu da “yap- islet- sahibi ol” anlayışıyla boğazımıza kadar bağımlı olduğumuz Rusya’nın tekeline bırakmışız. Yani ortada ne milli bir yatırım var, ne de bağımlılıktan  kurtulma durumumuz…

10.  Akkuyu projesi anlaşmasındaki tek olumlu şey, anlaşmanın feshi halinde Türk tarafının her hangi bir tazminat ödeme zorunluluğunun bulunmamasıdır. (Anlaşmanın tam metni için lütfen tıklayınız: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2010/10/20101006-6.htm)

Oysa Akkuyu ile nerdeyse tıpatıp aynı olan ve Japon- Fransız konsorsiyumu tarafından inşa edilecek olan Sinop Nükleer Santrali ile ilgili anlaşma Japoncası dahil 157 sayfa. Bu anlaşmada her bir detaya yer verilmiş. Ayrıca Sinop Nükleer Santrali’ni Japon- Fransız ve Türk ortaklığı biçiminde kurulacak olan işletme şirketi yönetecek. ( Akkuyu anlaşmasıyla ilgili daha fazla ayrıntı ve Sinop projesiyle ilgili kıyaslama için lütfen Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Dr. Azime Telli’nin şu yazısına tıklayınız: http://www.eppen.org/resim/haber_resim/EPPEN17.Azime-Telli.pdf)

Suriye sınırında düşürülen Rus savaş uçağının yarattığı gerilim bize kesin olarak gösterdi ki, Akkuyu’yu Rusya’ya ikram eden anlaşma ile ilgili karar, sadece enerji çeşitliliği ve enerji güvenliği gibi kamusal fayda hedefleri açısından değil, ülkemizin stratejik güvenliği açısından da külliyen hatalıdır. Uçağın düşürülmesinden sonra Rusya tarafının ikili ilişkilerde yarattığı gerilim “force majeure” olarak gösterilip proje derhal iptal edilmelidir. İptal etmenin maliyeti bu gün için ne olursa olsun!

Türkiye’nin enerji güvenliği açısından yapacağı en hayırlı iş, kendi kaynaklarına dönmektir. Bir kaç yıl süreyle enerji ithalatına ödenen bedelin %10’u gibi bir finansmanı, kendi topraklarında ve denizlerinde ciddi, süreli ve kapsamlı petrol ve gaz aramalarına, yeni tür enerji kaynaklarını geliştirmeye ve eski kaynakları rehabilitasyona ayırmalı ve bağımlılık oranını mutlaka düşürmelidir.

Geçmişte PetroGas dergisi başta olmak üzere enerji sektörüne yönelik çeşitli yayınları yönetmiş ve 1993 yılında Nükleer Karşıtı Platform için farkındalık kampanyası yapmış bir iletişimci olarak… Nükleer enerjinin en doğru seçenek olup olmadığı, çevreye verebileceği potansiyel ve kalıcı zararların yönetilip yönetilemeyeceği gibi konulara bu yazının odağından sapmamak için özellikle girmiyorum.

Ama yine de bizi uyarmak için Türkçe öğrenmeyi ahlaki bir zorunluluk sayan bir Japon’un çektiği şu videoyu hatırlatmadan edemiyorum:

Not: Görüş ve uzmanlık bilgilerine başvurduğum Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Dr. Azime Telli’ye ve ASAM Genel Koordinatörü ve Dünya Enerji Konseyi üyesi Necdet Pamir’e teşekkür ediyorum.

 

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

5-Necati-Özkan

 

Necati Özkan

David Bowie artık Major Tom’un yanında – Baran Alp Uncu

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Ön not: David Bowie, 8 Ocak günü son albümü  ★’ı (Blackstar olarak okunuyor) çıkardı. Oldukça farklı bu albümün aşağıda yer alan değerlendirme yazısının son noktası konduğu sırada Bowie’nin hayata gözlerini yumduğu haberi geldi. Anlaşılan kendisinin daha söylemek istediği çok şey varmış ve kanserle boğuştuğu son günlerinde hazırladığı albümle veda etmek istemiş. Birçok açıdan müzik tarihinde önemli bir yere sahip Bowie’yi anmanın en iyi yollarından biri belki de onu son albümü üzerinden anlamak ve anlatmak…

Eğer David Bowie gibi bir müzisyenseniz önünüzde iki seçenek vardır. Birincisi,   “bugüne kadar zaten yapacağımı yaptım” diyerek kendinizi güvenli sulara bırakırsınız. Bin bir emekle oluşturduğunuz sound’unuz size yeter de artar bile. Kısaca, “nasılsa alıcısı var” diyerek herkesin alışık olduğu işleri yapmaya devam ederseniz.

4

Diğer seçenek ise yapmayı en iyi bildiğiniz asıl işe, müzikte yeniyi aramaya ve yaratmaya devam etmektir; ki bu isminiz ne kadar büyük bir marka olursa olsun zor olandır. Üstelik günümüzde bu bir kat daha zor bir iş. Çünkü artık müzik herhangi bir mamül gibi tüketilmekte. Zaman ‘best of’lar ya da  hit parçalar zamanı. Böyle olunca kalıp kırıcı albümlerin bütün olarak dinlenilmesi, kabul görmesi daha da zorlaşmakta.

Ama David Bowie için bu zorlukların hiç biri bir engel teşkil etmemekte. Kendisi zaten oyunu müzik endüstrisinin kurallarına göre oynamayan bir yıldız. Uzun zamandır röportaj vermiyor; turneye çıkmıyor; albümlerinin şaşalı tanıtımlarını yapmıyor. Üstelik kendisini ilk çıkışından itibaren farklı işler ortaya koyan bir müzik devrimcisi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Müzik hayatına başladığı 60’lı yıllardan beri, var olan kalıpları kırıp, yenisini yaratma işini fazlasıyla üstlendi. David Bowie duru ve zengin sesi,Space Oddity, Hunky Dory, Rise and Fall of Ziggy Stardust gibi ses getiren albümleriyle ve değişik kostüme ve makyajlarla sunduğu bedeniyle 1970’lerdeki pırıltılı glam-rock’ın mimarı olmuştu.

80’lere gelindiğinde, Bowie arkasına bakmadan ilerledi. Belki dönemin hakim sounduna kendini fazlasıyla kaptırdı. Ancak şimdilerde yeniden değere binen 80’ler soundunun yolunu yapanlardan biri zaten bizzat kendisiydi.

Ve Bowie 69 yaşını tamamladığı şu günlerde yine farklı ve ezber bozucu bir albümle karşımıza çıktı. Yirmi dokuzuncu David Bowie albümü ★’ı yapı-sökümcülüğün müzikteki hâli diye tanımlamak yerinde olur. Bundan kasıt, Bowie ve arkadaşlarının rock, caz ve elektronik müziği parçalarına ayırıp, bu parçaları tekrar bir araya toplayarak yeni bir soundu oluşturuyor olması.

Tam bu noktada, Bowie’nin albüm arkadaşlarına özellikle bir parantez açmak gerekir. New York caz sahnesinin son dönemlerde en revaçtaki sanatçılarından Donny McCaslin albüme saksafonuyla katılmış. McCaslin’in ekibinin üyeleri olan ve her biri kendi enstrümanın üstadı olma yolunda ilerleyen klavyeci Jason Lindner, bas guitarist Tim Lefebvre, gitarist Ben Monder ve davulcu Mark Guiliana da albümde yerlerini almışlar. Aslında avant-gard caz icracısı olan bu ekiple çalışmak albümün ruhuna gayet uygun bir seçim. Zira, David Bowie kendi müziklerinde free caz ve hard bop arasında -elektronik sesleri de katarak- salınan bu cazcılarla birlikte çalışmayı, New York’un bir caz kulübünde canlı performanslarını dinledikten sonra kafasına koymuş. (Donny McCaslin ve ekibinin müziğini merak edenlere McCaslin’inCasting for Gravity ve Fast Future albümleri şiddetle tavsiye edilir.)

★ albümü toplamda 40 dakika süren 7 parçadan oluşuyor. Açılış parçası albüme de adını veren Blackstar. Orijinali 11 dakika olan bu parçanın klibi, albüm çıkmadan önce yayınlanmıştı. Parça aynı bilim-kurgu unsurları taşıyan 11 dakikalık klip gibi gerçek-üstü bir çalışma. Snthysizer ve drum-n-bass ritimleriyle hızlı girişten sonra, ortalarından itibaren yavaşlayıp, üflemeliler ve yaylılarla beslenerek ilerliyor. Albüm boyunca sık sık duyulan McCaslin’in enfes saksafon soloları takdire şayan. Kısaca, David Bowie deneysel caz, funk, rock ve elektronik müzikten beslenmiş  bir post-rock albümünü önümüze koymuş.

Zaten albümü Bowie’ye en başından beri yol arkadaşlığı yapan prodüktör Tony Visconti de şu sözlerle anlatmakta: “Heroes veLow gbi albümleri çıkardığımızda kimse bunlar benzer işler yapmıyordu. Ve David, New Romantic [80’lerin başında özellikle Britanya’da punka karşı çıkan ve hakim olan androjen unsurlarla bezenmiş pop alt-kültürü] akımını ortaya çıkarmıştı. Kendisi bir tür-kırıcıdır [genre-breaker] ve bundan sonra da ★’ı taklit edecek benzer albümlerin yayınlanmasını sabırsızlıkla beklemekteyim.”

https://youtu.be/cYMCLz5PQVw

Son olarak, yazının başlığına dönersek, Major (Binbaşı) Tom, David Bowie’nin parçalarında anlattığı en ünlü karakterlerden biri.Space Oddity şarkısının baş karakteri Major Tom, çıktığı uzay yolculuğu sırasında dünya ile irtibatını keserek, kendini uzay boşluğunda yıldızların arasına bırakan bir astronot. Sonraki yorumlarda, Major Tom’un aslında ruhunun derinlikleri keşfe çıkmış David Bowie’nin kendisi olduğu söylenmişti. Kim bilir Bowie belki de bir yerlerde Major Tom’la buluşmuş ve bıraktığı yerden sonrasını beraber izlemeye koyulmuştur.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

3-Baran-Alp-Uncu

 

 

Baran Alp Uncu

Greenpeace’den Soma’da balonlu, ‘Kömür can alır’ eylemi

0

Greenpeace üyeleri, 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma’da, kömürlü termik santralin yarattığı hava kirliliğine dikkat çekmek için sıcak hava balonuyla, santralin hemen yanındaki 6 bin zeytin ağacının kesildiği Yırca’da eylem yaptı. Dev balonun üzerinde ise, 100 metrekarelik pankartta, “Kömür can alır” yazıldı.

74

Tüm dünyada ismini 301 madencinin hayatını kaybettiği facia ve termik santral için 6 bin zeytin ağacının kesilmesiyle duyuran Manisa’nın Soma İlçesi’nde, uluslararası çevre örgütü Greenpeace, ‘Fosil yakıt’ eylemine imza attı. Türkiye’nin en önemli kömür üretim merkezlerinden, bir termik santralin faliyet gösterdiği, yenisinin de projelelendirildiği Soma’da cevreciler, günün ilk ışıklarıyla, 2014 kasım ayında, 6 bin zeytin ağacının kesildiği Yırca Köyü’nde toplandı. Burada Hollanda’dan getirilen dev sıcak hava balonu, kesilen zeytin ağaçlarının bulunduğu alanında eylem için hazırlandı. Greenpeace üyeleri ile onlara destek veren vatandaşlar, balonun şişirilmesine yardım etti.

Yanında ‘Kömürü değil, yaşamı seç’ pankartı açılan balon, şişirilip havalandı. Kömürün çevreye neden olduğu kirliliği dikkat çekmek isteyen çevreciler, dev balonun üzerine, 100 metrekarelik ‘Kömür can alır’ pankartı açtı. Dev balon, kömürlü termik santralin, bacalarının yanından geçti. Hava şartlarından dolayı çok fazla havada kalamayan balon, ardından tekrar aynı alana indi.

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası sorumlusu Avukat Deniz Bayram, dünyada kömüre dayalı enerji üretimine karşı verilen mücadelenin bir sonucu olarak kömürden çıkış politikaları konusunda çok önemli yol katedildiğini söyledi. Türkiye’nin kömür projeleri ile Çin ve Hindistan’dan sonra dünyanın 4’üncü büyük kömür tehdidi olduğunu da anlatan Bayram, “Yaşamı tehlikeye atan kömürlü termik santraller iklim değişikliği, hava kirliliği, çevre tahribatları ve olumsuz sağlık etkilerinin baş sorumlusudur. Geçtiğimiz ay COP21 Paris Zirvesi’nde kabul edilen Paris Anlaşması iklim değişikliğini 1.5 derecede tutma hedefine ulaşmak için devletlerin kömür projelerine karşı somut politikalar üretmesini öngörüyor. Türkiye’de kömürün, enerji üretiminde yüzde 29’luk bir paya sahip. Bakanlık tarafından kabul edilen enerji stratejisi kömürü teşvik etmeye devam ediyor” dedi.

Türkiye’de, çevreyi kirleten, sağlığı bozan ve iklimi değiştiren mevcut 20 santralin yanı sıra planlanan 80 santralin olduğunu da vurgulayan Deniz Bayram, “Proje sayısının her geçen gün artması, Türkiye için umut verici değil. Yaşamı tehdit eden kömür politikası bir an önce terk edilmeli. Enerji ve Tabi kaynaklar Bakanlığı, başta Soma’da yapılması planlanan Kolin Termik Santrali olmak üzere tüm yeni santral başvurularını reddetmeli. Etkin enerji verimliliği politikaları ve yenilenebilir enerji üretiminin önündeki engellerin kaldırılması yönünde derhal etkili politikalar hayata geçirilmeli” dedi. Kömürlü termik santrallerin sadece kirlilik değil, akciğer kanseri, mesane kanseri, felç, iskemik kalp hastalıkları, kalp yetmezliği, KOAH ve astım gibi hastalıklara neden olduğunu da aktaran Bayram, Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, “Çevresel hava kirliliği 2012 yılında 3,7 milyon kişinin erken ölümüne neden oldu. Türkiye’de de başta kömürlü termik santrallerin neden olduğu hava kirliliği nedeni ile binlerce insanın yaşamı çalındı.

 

(Cumhuriyet)

Beyaz ve Ayşe Öğretmen’e ‘terör’ soruşturması

Kanal D’de yayımlanan Beyaz Show programına katılan bir izleyicinin kullandığı ifadeler nedeniyle sunucu Beyazıt Öztürk, program sorumlusu ve canlı yayına bağlanan kişi hakkında ‘terör örgütü propagandası yaptıkları’ iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklama şöyle:

63

“8 Ocak 2016 tarihinde Kanal D isimli televizyon kanalında yayınlanan Beyaz Show isimli programda terör örgütü propagandası yapıldığı iddiasıyla ilgili olarak cumhuriyet başsavcılığımızca 9 Ocak tarihinde soruşturma başlatılmıştır. Program CD’si incelenmeye alınmış olup, program sorumlusu, canlı yayına bağlanan ve program sunucusu soruşturma kapsamına alınmıştır.”

Cuma gecesi yayınlanan programa telefonla bağlanan ve öğretmen olduğunu söyleyen Ayşe Çelik şu ifadeleri kullanmıştı:

“Ülkenin doğusunda yaşananların farkında mısınız? Burada yaşananlar ekranlarda çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun ve artık bize el verin. Öğrencilerini terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekler. O tertemiz çocukların gözlerinin içine nasıl bakacaklar. Yazık; insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın.”

Ayşe Çelik’in ifadeleri, stüdyoda bulunan bazı seyirciler tarafından da alkışlanmış, Beyazıt Öztürk de, “Elimizden geldiğince biz de duyurmaya gayret ediyoruz, emin olun. Ama bu söyledikleriniz bir kez daha bize ders oldu. Daha fazlasını yapmaya gayret edeceğiz. Oradaki insanlara selam olsun” diye konuşmuştu.

Bu açıklamaların, sosyal medyada ve bazı medya organlarında ‘terör propagandası’ olduğu iddiasıyla eleştirilmesi üzerine Kanal D yönetiminden açıklama yapıldı.

Açıklamada, yayına bağlanan kişi, ‘provokasyon’ yapmakla suçlandı ve “Doğan TV ve Kanal D ilk günden bugüne devletin yanında yer almıştır” ifadesi kullanıldı.

Sunucu Beyazıt Öztürk de pazar akşamı Kanal D ana haber bülteninde canlı yayına çıkarak, özür dilemiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

“Ben de olsam tepki verirdim böyle bir durumda. Benim tarafımdan dinlenmediği için… Canlı yayın zor bir şey. Başıma gelmeyecek bir şey değil; işte geldi. Konukların seyircilerin önünde olması, arkadaşların, herkes izliyor. Kendi iç sesimden duyamadım, ne olduğunu da almadım. ‘Terör örgütünü alkışlatıyor’ dediler. Aklımızdan geçmeyecek bir şey bu. Bunu yapmam. Ondan dolayı söyleyeceklerim bu kadar, gerçekten de istemeden yaptığım bir şeyler olmuşsa ki olmuş, özür diliyorum.”

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da Ayşe Çelik hakkında terör örgütü propagandası yapmaktan soruşturma başlatmıştı. Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri ise Ayşe Çelik’in öğretmen olmadığını duyurmuştu.

(Al Jazeera)

Barış için biraraya gelen akademisyenler, “Bu suça ortak olmayacağız” dedi

Türkiye’de 89 üniversiteden 1128, yurtdışından 355’i aşkın akademisyen ve araştırmacı Türkiye devletine şiddete son verme ve müzakere koşullarını hazırlama çağrısı yapan metne imza verdi.

Bianet’den Beyza Kural’ın haberine göre Türkiye ve dünyadan 1400’ü aşkın akademisyen ve araştırmacı, Kürt illerindeki yasak ve şiddete son verme ile müzakereleri başlatma çağrısının yer aldığı “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı metne imza attı.

72

Kampanyanın çağrıcılığını yapan Barış İçin Akademisyenler, imzacıları ve bundan sonraki adımlarını İstanbul ve Ankara’da eş zamanlı yapılan basın açıklamasında paylaştı.

Metne, Türkiye’de 89 üniversiteden farklı unvan ve yaşlardaki 1128 akademisyen ve araştırmacı ile yurtdışından Noam Chomsky, Judith Butler, Etienne Balibar ve David Harvey gibi isimlerin yer aldığı 355’i aşkın isim imza verdi.

İstanbul’daki basın açıklamasında metnin Türkçesini Dr. Alper Açık, Kürtçesini ise Dr. Yıldız Önen okudu.

73

Açık ve Önen, Türkiye Cumhuriyeti’nin uzun süren sokağa çıkma yasakları adı altındaki uygulamalar ile hak ihlallerine yol açtığını ve kendi hukukunu ve taraf olduğu anlaşmaların kurallarını ihlal ettiğini vurguladılar.

Kampanya metninin okunmasının ardından Barış İçin Akademisyenler adına konuşan Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım, bundan sonraki yol haritaları hakkında bilgi verdi.

Dayanışma ve mücadeleye devam edeceklerini söyledi.

Kürt illerine ziyaret, gözlem ve araştırmalarıyla oluşturdukları bilgiyi paylaşarak kamuoyu oluşturma, Meclis’te görüşmeler yapma, müzakerelerin başlaması için araştırmalarına devam etme gibi çalışmalarının süreceğini belirtti.

“Tüm Türkiye’yi seslerini yükseltmeye ve savaşı reddetmeye çağırıyoruz.”

* Kampanyanın Türkçe tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

 

(Bianet)

 

 

Yedikule Bostanları için ‘yıkım’ yeniden gündemde

İstanbul’un tarihi surlarının hemen dibinde yer alan ve yüzyıllardır sebze meyve yetiştirilen Yedikule Bostanları’ndaki seralar ve bostancı barakalarının yıkımı yeniden gündeme geldi.

Radikal’den İdris Emen’in haberine göre İstanbul surlarının dibinde yer alan tarihi Yedikule Bostanları’nın yıkımı tekrar gündemde. Ekinlerin toplanması için İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Yedikule bostancılarına Mart ayına kadar süre verildiğini belirten Yedikule Bostancılar Derneği konuyla ilgili bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yedikule’yle Mevlanakapı arasında bostancıların kullandığı sera ve barakaların yıkılacağı, en geç Mart ayına kadar tüm yapıların yıkımının tamamlanacağı, o tarihe kadar tarlamızdaki hasadımızı alıp gitmemiz gerektiği söylendi” ifadeleri kullanıldı.

70

Yedikule Bostanları’nın yıkılacağı yönündeki bilgilerden sonra İBB yetkilileriyle görüştüklerini ve yetkililerin yıkımı doğruladığını belirten Yedikule Bostancılar Derneği konuyla ilgili bir basın açıklaması yaptı. Silivrikapı’da yapılan basın açıklamasında bostanlarla ilgili şu ifadeler kullanıldı: “Yedikule’den Mevlanakapı’ya kadar uzanan sur dibinde yıllardır çalışan, üreten, ekip biçen 100’e yakın aile bu bostanlardan geçimimizi sağlıyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bilgi almaya gittiğimizde bize Yedikule’yle Mevlanakapı arasında bostancıların kullandığı sera ve barakaların yıkılacağı, en geç Mart ayına kadar tüm yapıların yıkımının tamamlanacağı, o tarihe kadar tarlamızdaki hasadımızı alıp gitmemiz gerektiği söylendi. Bize işgalci diyorlar. Buralara bunca yıl kim sahip çıktı diye sormuyorlar, emeğimizi görmüyorlar. Oysa biz yüzyıllardır surun parçası olan bir geleneği bugün hala yaşatanlarız. Bu bostanlarda meyve ve sebze yetiştirilmesinin tarihi çok eskiye gidiyor. Tarihçiler, 1723’ten kalma Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak Silivrikapısı’ndan denize kadar olan alanda hendekler içerisinde yüzyıllar boyunca sebze bostanları, sulama kuyuları, dolapları, havuzları olduğunu anlatıyor. Kalenin burçları tarih boyunca savaş olmayan zamanlarda zirai faaliyetler için kullanılmış. Bize “görüntüyü bozuyorsunuz” diyorlar. Halbuki bostanlar da surlarla birlikte bir dünya mirası. Biz burada yıllardır kiradan yüksek ecrimisil ödüyoruz. Yıllık 3 bin liradan 30 bin liraya çıkan ecrimisiller hakkında Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne dava açtık ve kazandık. İdare Mahkemesi bizi haklı buldu ve rakamları aşağı çekti. Hala Milli Emlak’a ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ödememizi yapıyoruz. Kısacası burayı hem ekip biçiyoruz, hem de oldukça yüksek bedellerle karşılığını ödüyoruz.”

Bostanlarla ilgili İBB yetkililerine çözüm önerilerinde bulunduklarını ve tarihi bostanlarda tarım yapmaya devam edeceklerini söyleyen Yedikule Bostancılar Derneği sözcüsü Cihan Kaplan konuyla ilgili, “Yıkıma gerekçe olarak surların ‘güvensiz” olduğunda dair bir tez ileri sürülüyor. Bu tanıdık bahane yıkılmak ve dönüştürülmek istenen birçok mahalle için kullanılıyor. Ancak tarlalarda biraz zaman geçirenler bilir ki bostancının her gün ekip biçtiği, geçimini sağladığı, sürekli gözünün üzerinde olduğu tarlası bir parktan ya da sokaktan daha “güvenli”dir. Biz burada gıda üretiyoruz, domates, nane, marul, lahana yetiştiriyoruz. İstanbul’un neresinde böyle bir imkan var, neresinde yediğinizin nasıl üretildiğini görüyorsunuz, neresinde çocuklarımız toprakta ekili meyve sebze görüyor? Eğer barakalarımız yıkılırsa bostanda kullandığımız gübreyi, çapa makinalarımızı, takımlarımızı bırakabileceğimiz bir yer olmaz, bu bostanlarda tarıma devam edemeyeceğimiz anlamına gelir. Özellikle de karakışın ortasında soğuk havada sığındığımız, çay içmek için kullandığımız ufak barakalarımızın yıkılması en hafifinden vicdansızlıktır. Bostancılar olarak talebimiz belediyenin bizi muhatap alması. Sera ve barakalarımızla ilgili bir sorun varsa birlikte çözüm bulalım. Surları da bostanları da korumak ve yaşatmak için arkeologlar, restoratörler, ziraat mühendisleriyle beraber çalışalım. Belediyeye, koruma kurullarına, tarihine sahip çıkmak isteyen herkese sesleniyoruz, bize destek olun! Ekmeğimizin peşindeyiz. Yeşil bizi birleştirdi, direneceğiz!”

 

(Radikal)

Pembe Hayat KuirFest, 5. kez izleyicileri ile buluşuyor

Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel (LGBTT) Dayanışma Derneği’nin düzenlediği Pembe Hayat KuirFest beşinci yaşını kutluyor. LGBTT hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratmayı amaçlayan Pembe Hayat KuirFest, beş yıldır sadece sinemayla değil; programında yer verdiği video, edebiyat, tiyatro, müzik gibi pek çok ifade biçimiyle de LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığa ve şiddete dikkat çekiyor, Türkiye’de kuir teorinin ve sanatın birlikte konuşulmasına ve tartışılmasına da olanak sağlıyor.

67

5. Pembe Hayat KuirFest, 14 Ocak Perşembe günü gerçekleşecek açılış töreniyle başlıyor. Matmazel Coco’nun sunacağı özel gecenin devamında, festivalin açılış filmi Köpek (2015) ilk kez Türkiye izleyicisinin karşısına çıkacak. İsviçre’de yaşayan yönetmen Esen Işık’ın ilk uzun metrajlı filmi Köpek’in başrolünde trans kadın oyuncu Çağla Akalın yer alırken, kendisine Salih Bademci, Barış Atay ve Cemal Toktaş eşlik ediyor.

KuirFest bölümleri ile bu sene de rengarenk

Yıl boyunca dünya festivallerinde dikkat çeken, ödül kazanan uzun metraj kurmaca yapımlar, KuirFest’in ‘Gökkuşağının Altında’ bölümünde buluşuyor. Pembe Hayat KuirFest, bu yıl da belgesellere geniş yer ayırıyor. ‘Kuir Belgeseller’ bölümünde, sezon boyunca festivallerde dikkat çekmiş ödüllü yapımlar ilk kez Türkiye izleyicisiyle buluşacak. Pembe Hayat KuirFest, ‘qÜLT’ bölümünde bu yıl da, geçmişten günümüze sinema tarihine damgasını vuran kuir yapımları festival takipçileriyle buluşturuyor ve beşinci yaşını kültleşmiş yapımların gösterimleriyle kutluyor. Pembe Hayat KuirFest, geçtiğimiz Ekim ayında hayatını kaybeden, feminist sinemanın en önemli isimlerinden Belçikalı yönetmen Chantal Akerman’ı, yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi Ben, Sen, O (Je, tu, il, elle, 1975) ile anıyor.

68

Pembe Hayat KuirFest’in bu yılki en özel bölümlerinden biri de ‘Kuir Yoldaşlık’. Festival, geçtiğimiz Eylül ayında talihsiz bir trafik kazasında kaybettiğimiz LGBTT aktivistleri Boysan Yakar ve Zeliş Deniz’in anmak için onların Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme (2009) ve Yürüyoruz (2006) belgesellerini gösteriyor. Kuirfest, BFI Flare işbirliğiyle programlanan ‘Qara Kuir’ bölümünde Britanya siyah kuir sinemasının önemli ismi, sinema ve tiyatro yönetmeni, oyuncu Topher Campbell’ı yönetmenliğini üstlendiği iki filmle programına konuk ediyor.

Ankara ve İstanbul

Pembe Hayat KuirFest’in film gösterimleri ve söyleşileri bu yıl Ankara’da Kızılay Büyülü Fener Sineması, Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Torun’da; İstanbul’da ise Başka Sinema ev sahipliğinde Fransız Kültür Merkezi ve yanı sıra Pera Müzesi ve Goethe-Enstitüsü’nde gerçekleştirilecek. Sinemaseverler, biletlerini Fransız Kültür Merkezi ve Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda açılacak gişelerden satın alabilirler. Bilet fiyatları ise Kızılay Büyülüfener Sineması için Öğrenci: 12 TL, Tam: 14 TL; Fransız Kültür Merkezi için ise 10 TL şeklinde. Ankara’da Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Torun’da, İstanbul’da Pera Müzesi ve Goethe-Enstitüsü’nde gerçekleşecek etkinlik ve gösterimlerin ise ücretsiz olduğunu belirtelim.

KuirFest programını buradan inceleyebilirsiniz: KuirFest Program

(Yeşil Gazete)

Yakın geçmişten 2016’ya dünyanın hali – Korkut Boratav

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

2016 başında “dünyanın hali” nasıl görünüyor? Farklı sorular etrafında tartışabiliriz. Bugün tartışmaya şu sorularla başlayalım: Halkların “farklı bir dünya” arayışları nasıl sonuçlar verecek? Sermayenin hegemonyasında aydınlığa açılan gedikler oluşacak mı? Bu hegemonya karanlık ortamlarda sürdürülecek mi?

Bu sorulara ışık tutan son yıllardaki olayları, eğilimleri hatırlayalım ve “dünyanın yakın geçmişteki halleri” üzerinde 2016’ya ulaşan bir gezinti yapalım.

Sermayenin saldırısı, halk direnmeleri

65

1980 dolaylarında uluslararası sermaye, emeğin ve “mazlum halkların” geçmiş kazanımlarına karşı kapsamlı bir saldırı başlattı. İlk yirmi yıl ciddi engellerle karşılaşmadı. “Küreselleşmenin ve neoliberal reformların zaferi”ni ilan etti.

Yüzyılın sonlarında direnme dalgaları patlak verdi. On yıl içinde Latin Amerika ülkelerinin çoğunda, neoliberalizme, ABD hegemonyasına karşı çıkan, solcu, bazıları sosyalist iktidarlar oluştu.
Uluslararası sermaye açısından bu “mevzi kayıpları” Latin Amerika coğrafyası ile sınırlı kalmalıydı. Ne var ki, kapitalist dünya ekonomisinin 2008 krizi bu beklentiye ağır bir darbe vurdu. Krizin arka planı kapitalizmin çirkin, kirli yüzünü ortaya çıkardı. Kriz yönetimi de açıkça ve insafsızca finans kapitalin emrine teslim edildi. ABD ve Avrupa’da halk sınıflarının başlattığı, sürüklediği yeni ve anti-kapitalist direnme hareketleri bu nedenle patlak verdi. Ortadoğu halklarını on yıllarca ezen neoliberal politikalara ve komprador iktidarlara karşı ayaklanmalar bu dalgaya eklendi.

Zincirleme direnme eylemlerini hatırlayınız: 2011’de Wall Street’i işgal hareketleri, Avrupa’da kemer sıkma politikalarına karşı genel grevler ve yüzbinlerin sokak protestoları, Tunus ve Mısır (Tahrir Meydanı) kalkışmaları… Sonraki iki yılda bu dalgalar birbirini besledi; militanlar arasında iletişim, dayanışma bağları oluştu. Mısır’da Müslüman Kardeşler’e (Mursi’ye) karşı başlatılan büyük kalkışma ile Türkiye’de AKP’ye karşı Gezi kalkışması, bu dalganın zirve noktasında, Haziran 2013’te çakıştı.

Tarihsel çatışma tekrar gündeme geldi: Sermaye tahakküm, halk özgürlük istemektedir. Egemen sınıflar için stratejik bir soru güncellik kazandı: Direnme hareketlerinin iktidara taşınması nasıl önlenecek?
Bu soru, Ortadoğu’da ve Güney Avrupa’da emperyalizme özgü iki farklı yöntemle yanıtlandı.

Emperyalizmin Ortadoğu yöntemleri

Ortadoğu’da emperyalizmin kaba, ilkel yöntemleri uygulandı. Bu coğrafyanın düzen karşıtı halk ayaklanmalarını Tunus ve Mısır temsil etti. (Bazı benzerliklere rağmen Bahreyn ve Yemen üzerinde durmuyorum.) İlk başta, Tunus’ta Fransa, Mısır’da ABD “sadık hizmetkâr ve ortakları” olan Bin Ali ve Mübarek sülalelerini iktidarda tutmaya çalıştı. Halk ayaklanması bunu önleyince neoliberal modellerle uyumlu, güvenilir, “ılımlı İslamcı” akımlara (Müslüman Kardeşler’e) destek verildi. İki ülkede de halk tepkileri bu seçeneği önledi. Tunus’ta laik öncelikli yeni (ancak Bin Ali rejiminin kadrolarına dayanan) bir parti (Tunus Çağrısı) iktidara geldi. Mısır’da ise, çok güçlü bir halk ayaklanması Müslüman Kardeşler’i iktidardan uzaklaştırmak üzereydi; askeri darbe geldi ve hızla ABD ile uzlaştı.

Emperyalizm, bu aşamada yeni bir hedef belirledi: Yapay halk ayaklanmaları “imal ederek” ve açık silahlı müdahale ile Libya ve Suriye’de rejim değişiklikleri… Libya’da Kaddafi yenilgiye uğradı; linç edildi. Suriye’de Esad direndi; ama maliyeti ağır oldu: Yüzbinlere ulaşan ölü, milyonlarca göçmen, sığınmacı..

Emperyalizmin bu kaba, ilkel yöntemlerinin bilançosu bize neler öğretti?

Ortaya çıktı ki, modern emperyalizm yıkıcıdır, engelleyicidir; inşa edici değil… Tunus’ta, Mısır’da halk ayaklanmalarının iktidara taşınması önlenebilmiştir; o kadar… Kendi hedeflerine dahi ulaşamamaktadır. Taliban’ı, Saddam’ı, Kaddafi’yi devirmiştir; ama beklentilerinin bazen tam tersi gerçekleşmiştir. Libya’da ABD büyük elçisi öldürülmüş; ulus devlet yok olmuş; ülke cihatçı çeteler arasında bölünmüştür. Irak’ta İran dostu bir yönetim oluşmuştur.

ABD, Suriye’yi bir kan gölüne çevirerek silah, para akıttığı “ılımlı İslamcı grupları” iktidara getirmeyi hedefliyordu. Bu gruplar tümüyle ve silahlarıyla birlikte El Kaide’nin türevi olan (IŞİD dahil) cihatçılara katılmışlardır. Taşeronluğu devrettiği devletler (Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar) denetim dışı kalmakta; ek sorunlar yaratmaktadır.

2016 başında ABD’nin Suriye politikası, kriz yönetiminin Rusya’ya devredilmesi sonunda iflas etmiştir. Ancak, bu coğrafyada başka bir sonuç daha gerçekleşmiştir: Halk ayaklanmalarının iktidarlara taşınması önlenmiştir; ama, cihatçı İslamcı hareketleri hızla güçlendirerek…

Emperyalizmin Güney Avrupa yöntemleri

Güney Avrupa’daki halk direnmelerinin iktidarlara taşınması önlenmeliydi. Bu işlevi Almanya üstlendi ve ödün vermeden sürdürdü.

Kırk yıldan bu yana emperyalizmin çevre ekonomilerinde uyguladığı “yumuşak” yöntemler, Avro Bölgesi’nin zayıf halkalarına uyarlandı. Finansal ve ekonomik bunalımlarda Endonezya’dan Arjantin’e, Şili’den Türkiye’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada sürekli gündeme getirilen neoliberal reçeteler Avro Bölgesi’nin çevresine (Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya ve İrlanda’ya) taşınmalıydı. Uygulama, Almanya’nın liderliğinde AB Komisyonu, AB Merkez Bankası (ABM) ve IMF (“Troyka”) tarafından üstlenildi.

Ancak, beklenmeyen bir gelişme oldu. Yunanistan’da “kemer sıkma reçetelerine hayır” platformunu savunan Syriza iktidara geldi. Önce Troyka ile sert bir pazarlığa kalkıştı. “Teslim olalım mı?” sorusunu içeren bir halkoylaması %62’lik bir çoğunlukla “Hayır!” sonucunu verdi. Avrupa halklarının direnmesi kritik bir dönemeçteydi. İspanya, Portekiz, hatta İrlanda’da sermayenin hegemonyasına karşı iktidarı hedefleyen partiler yükselmeye başlamıştı. AB’nin tümünü etkileyen güçlü bir “sol dalga” canlanmaktaydı.

Bu kritik dönemeçte Almanya’nın ödünsüz tavrı ve ABM’nin ağır şantajı karşısında Çipras teslim oldu. Syriza, Yunan halkının verdiği direnme yetkisini kullanmaktan kaçtı; sermayenin ağır, insafsız programını bizzat uygulamayı üstlendi.

2016 başında Avro Bölgesi üzerinde Almanya’nın hegemonyası fire vermeden sürmektedir.

Tarihsel soru: El mi yaman; bey mi yaman?

“Beyler”, yani emperyalizm, halk direnmelerini, ödün vermeden, sert tepkilerle karşılamaktadır. Almanya’nın Syriza’ya karşı hoşgörüsüz, katı tavrının Ortadoğu’daki paraleli, ABD-Fransa-Britanya’nın silah yoluyla rejim değiştirme operasyonlarıdır.

“El” direnmeyi sürdürdükçe, “beyler” direniş saflarına fitne sokuyorlar; tüm coğrafyalarda farklı renkler alan gericiliği hortlatarak iktidarlarını sürdürmeyi umuyorlar. Halk direnmeleri sol siyasete, iktidara yönelemeyince, boşluğu, Ortadoğu’da cihatçı İslamcılık, Avrupa’da faşizan, ırkçı sağ doldurmaktadır. Emperyalizm ve uluslararası sermaye, her iki akımla da uyum sağlayabilir. Bu uyum, düzeni tehdit eden potansiyel halk iktidarlarıyla karşılaştırılırsa ehvendir.

Emperyalizm, şimdi, İslam coğrafyasının karanlık güçlerini “evcilleştirme, onlarla birlikte yaşama” tasarımları içindedir. Afganistan’da Taliban’ı iktidara ortak yapma arayışları bu çerçevededir. Suriye’de El Kaide türevi olan örgütleri, örneğin Nusra’yı, “ılımlı İslamcılar” kategorisine sokma önerileri ABD’de tartışılmaktadır. Syriza’nın özgürlük arayışlarını insafsızca engelleyen AB, Polonya’daki, Macaristan’daki aşırı sağcı iktidarları sineye çekmektedir.

Öte yandan, halk direnmelerinin siyaset sahnesine taşınmasında sol akımlar henüz teslim bayrağını çekmedi. Her ülkede halkın taleplerini, düzen karşıtı sol, kendi tarihsel deneyim ve birikimlerine göre siyasete taşımaya çalışıyor.

Kapitalizmin tutucu merkezine göz atalım. ABD Başkanlık ön-seçimlerinde Demokrat Parti’den Hillary Clinton’u en yakın rakibi “demokratik sosyalist” Bernie Sanders’tır. İngiliz İşçi Partisi başkanlığına, tabanın ve sendikaların desteğiyle Jeremy Corbyn’in seçilmesi anlamlıdır; zira Corbyn otuz beş yıldan beri geleneksel sosyalist ve anti-emperyalist kimliğiyle siyaset yapmıştır. Bu insanları kendi ölçütlerimizle hafife almayalım. Ülkelerindeki halk direnmelerini hakkıyla temsil etmeye çalışıyorlar.

Avrupa’nın çevresine bakalım. Syriza teslim olmuştur; ama Portekiz’de kemer sıkma politikalarına karşı çıkan dört örgüt (Sosyalist Parti, Komünist/Yeşiller İttifakı ve Sol Blok) %50’yi aşan oy oranına ulaşmış; AB’nin baskılarına direnerek bir koalisyon hükümeti kurmuştur. İspanya’da neoliberalizme direnmesiyle öne çıkan Podemos yüzde 21 oyla üçüncü parti olmuş ve sol bir koalisyonu gündeme getirmiştir.

El mi yaman; bey mi yaman? İki bin yıl öncesine uzanan bir kavgadır; 2016’da da dünya çapında sürecektir.

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

66-Korkut-Boratav

 

Korkut Boratav