Ana Sayfa Blog Sayfa 3512

Ölçek meselesi – Ariel Greenwood

Ariel Greenwood’un arielgreenwood.com blogundaki yazısını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

ABD, Kaliforniya Eyaleti’nde bulunan bir doğa koruma alanında, ekolojik onarım amaçlı sığırcılık yapan Holistic Ag’de “çobane” olarak çalışan Ariel Greenwood’un daha önce bir başka yazısını daha Yeşil Gazete’de çevirerek yayınlamıştık.

Greenwood bu yazıda da gıda üretiminin doğa üzerindeki etkilerinin ne kadar farklı olabileceğini, indirgemeci yaklaşımların işe yaramayacağını anlatıyor. Türkiye’de de gündemimizde olan tartışmalar ve “yaptığımız her alışverişle aslında geleceğin dünyasına yönelin politik bir seçim yapıyoruz” şiarından beslenen yazısı, benzer tartışmaların dünyanın geri kalanında da çok benzer süreçlerle yaşandığını gösteriyor. Bundan da önemlisi, gıda üreterek dünyayı onarmak (yani, “onarıcı tarım”) konusunun özellikle genç kuşakların bayraktarlığını yaptığı, paradigma değişimi potansiyeli taşıyan bir toplumsal harekete dönüşmekte olduğunun ipuçlarını sunuyor. Keyifli okumalar (Durukan Dudu)

***

Sığırcılık yapan biri olarak ‘Cowspiracy’ belgeseli hakkında pek çok soruyla karşılaşıyorum. Hızlıca verdiğim ilk cevap: “yapılacaklar listeme daha bu filmi izlemeyi eklemedim” oluyor. Ancak internete koyulmuş olan bilgiler ve kafamda dönen sorular sayesinde belgeselin içeriği hakkında biraz bilgiye sahibim.

İzledikten sonra belki sadece bu filme ayrılmış bir yazı kaleme alabilirim, ama başkaları benim yapabileceğimden çok daha iyi bir şekilde bunu yaptılar bile.

Ariel Greenwood
Ariel Greenwood

Zaten bu tartışmanın miadı çoktan doldu ve sığır endüstrisini de desteklemeye hiç niyetim yok. Çayır ve/ya meralarda beslenen sığırları bile. Çünkü bu çok karışık bir konu ve iki farklı üretici uygulamasının birbirinden tamamen farklı çevresel etkileri olabilir.

Aslında, derinlemesine incelemek istediğim konu da bu. Tükettiğimiz gıdaların kaynağını, ve üretim şeklinin yok edici olmaya mi yoksa onarıcı bir pratik olmaya mı daha yakın olduğunu konuşurken nasıl oluyor da karşımıza çıkan ilk cevap her zaman için: “duruma göre değişir” oluyor?

Bu, net bir cevap olmayabilir, ama sonunda daha doğru bir cevap verilmesine yol açıyor. “Kırmızı etin her türlüsü kötüdür”, ya da “vejetaryen beslenmek gezegen için daha iyidir” gibi söylemlerle karşılaştırılınca tutarsızlık ortaya çıkıyor. Gördüğüm kadarıyla, problemin kaynağı beslenme düzenlerimiz hakkında yanlış soruları sormamızdan ziyade doğru soruları yanlış ölçekte dile getirmemiz.

Aksam yemeğinde pişirmek için yarim kilo et almayı düşünen birisi için, alacağı etin nereden geldiğini ve ne gibi çevresel riskler teşkil ettiğini bilmedikçe, küresel hayvancılık sektörünün soya üretimine monokültür arazileri açmak veya sığır otlatmak için yağmur ormanlarını yok ediyor olması, çok da önemi değildir. Bu yüzden mesela bu kişi Brezilya mısırıyla beslenmiş, ABD-üretimi et satın alabilir. (Bildiğim kadarıyla yem ile beslenen, ABD’de üretilen sığırların çoğu ABD-üretimi mahsullerle besleniyor. Neyse konuyu dağıtmayalım).

Durumdan duruma farklılık gösteren şeyler; bir hayvanin nasıl bir ortamda yaşayıp et ürününe dönüştüğü, nasıl beslendiği ve o yemin nereden geldiği, ot, saman ya da tahıl fark etmeksizin bu yemlerin üretiminde çevreye ne gibi bir etkisi olduğu, bu hayvanların ne dereceye kadar tür olarak evrildikleri veya evcilleştirdikleri koşullara uygun yaşayabiliyor oldukları, yaşadığı sürece üzerindeki baskı ve stresin ne dereceye kadar doğal olduğu, içtiği suyun nereden geldiği, dışkısının nereye gittiği ve oynayabileceği bir ortamın olup olmadığı..

Bu sorular ancak bir kişinin “biyobölge”sine veya çiftliğine dair bilgilere bakılarak cevaplanabilir. Klişe görünse de bu, ‘yerel tüketim’ felsefesinin neden bu kadar önemli olduğunu gösteren nedenlerden sadece biri. Bir gıdanın menşei ile bizim aramızdaki mesafe ne kadar artarsa, bu gıda hakkında sahip olabileceğimiz bilgiler o kadar çok elden geçerek ve üçüncü kişilerce ulaştırılır ve üretim sürecinde toprağa ve hayvanlara nasıl davranıldığına dair detayların bize ulaşma şansı da o derece azalır.

sığır_ariel

(İste bu yüzden, kahve ve kakao gibi ürünlerde karşımıza çıkan, Fair Trade ve Organik sertifikalandırma çok önemli ve aynı zamanda tehlikeli bir durum. Çünkü bu sertifikalara güvenmeye karar verdiğimiz zaman, lezzetli ama bağımlılık yapabilecek gıda maddeleri karşılığında ekolojik duyarlılığımızdan bir parça taviz vermiş oluyoruz. Bu satırları kahvemden bir yudum alarak yazıyorum. Benim de yemem gereken daha çok fırın ekmek var.)

Yerel gıda satın almak, pazarlarda üreticilere lahanayı nasıl pişirelim diye sormaktan geçmiyor. İşin özünde yatan, devlet ve şirketlerden ziyade, yaşadığın toprak ve parçası olduğun topluluğa olan bağımlılığını bu şekilde ifade edebilmek. Bir insanın çevresindeki alandan gıda temin edebilmesi o kişinin doğuştan kazandığı temel hakkıdır. Kendi çevremize daha derinlemesine bakmak yerine yararlı verilermiş gibi görünen genellemelere inandığımız her seferde bu ahlaki ve siyasal egemenlik hakkımızı teslim etmiş oluyoruz.

“Duruma göre degişir” cevabı bir çok kişi için dumura uğratıcı olabilir. Neye göre değişir? Bana kalırsa yerel düzeyde, ki en önemli düzey, bir ekolojik cehalet salgınıyla karşı karşıyayız. Bir çok insan biyobölgesi hakkında az miktarda bilgiye sahip; bununla yerel hava modelleri, bitki ,örtüsü, yaban hayat, topraklar, yağış alanları, en az girdiyle üretilebilen mahsuller, ve bu ürünlerin çevresindeki bitki örtüsüne/yaban hayatına/yağış alanlarına etkilerinden bahsediyorum.

Ancak, insanlar cevabını rahatlıkla, çabuk bir şekilde veremediği soruları sormayı sevmezler. Bu yüzden sorularımızı sadece kaba hatlarıyla, genelleyerek sorarız. Ta ki net bir cevap bulana kadar. Verdiğim örneğe geri dönmek gerekirse, bir insanın et yemesi gerekli midir sorusuna cevap bulmak için hızlıca bir Google taraması yapıldığı takdirde Amerikalı’ların ne kadar çok et tükettiği, yarim kilo et üretmek için ne kadar su tüketildiği, hayvanları yetiştirirken salınan sera gazları, ve bir çok başka konu hakkında oldukça fazla sayıda grafik ve istatistik karşımıza çıkıyor.

Bu veriler bir belirlilik yanılsaması yaratiyor, ancak bu istatistiklerde genellikle dikkate alınan endüstriyel, ulusal, ya da küresel ölçekteki verilerin ortalamasıdır.

ariel2

Daha da önemlisi, bu verilerde sadece ölçülebilir değerlerden bahsediliyor. Endüstriyel tarım bir ölçek ekonomisidir, yani her girdi ve çıktı takip edilir ve birçoğumuzun kafasını karıştıracak bir hassaslık derecesinde ölçümler yapılır. Yani, son zamanlarda FAO tarafindan yapılan, küçük çiftçinin üretkenlik, çeşitlilik ve sürdürülebilirlik açısından çok büyük önem taşıdığı hakkındaki haberleri görsek bile herhangi bir tarım ürünü için karşımıza çıkan veriler çoğu kez devlet tarafından arsası hibe edilmiş ve büyük ölçekli zirai şirketler tarafından desteklenen-ki esas önemli nokta da bu- üniversitelerden geliyor.

Bir başka deyişle, toprak üretirken ve biyolojik çeşitliliği arttırırken aynı zamanda dışardan sıfır girdiyle yüz farklı türü yetiştiren, geleceğin Demeter sertifikalı, biyo-dinamik küçük çiftçisinin verileri çoğu zaman ölçülüp Huffington Post’ta bir makaleye dönüşmüyor.

Bütün bir ulusu ve hatta gezegeni hesaba katmak ancak o ulusu veya tüm gezegeni doyurmaya çalışıyorsanız anlamlı olur ki bu da teknokratların kendilerine biçtikleri bir rol. Ancak bu soruyu kendinizi veya içinde bulunduğunuz topluluğu doyurmak için soruyorsanız, bu soruşturmanın ölçeği çok daha daha farklıdır ve hem cevapları bulma süreci hem de cevapların kendisinin değişmesi gerekir. “Duruma göre değişir”liğin ötesine geçmek pek çok soruyu beraberinde getirir ama bunların cevapları da genelde erişimimize açıktır. Bazen google’dan kafamızı kaldırıp çevremize bakmamız gerekir.

Açıkça söylemek gerekirse, bir konsept olarak veri kullanımına kuşkucu yaklaşmıyorum. Bilakis, yetişkin insanlar olarak, karar vermede alakalı olduğu varsayımıyla bize sunulanla neyin gerçekte alakalı olduğu ayrımını yapabilmenin bizim görevimiz olduğuna inanıyorum. Çoğumuz mevzuat düzenleme veya karar verme mekanizmalarında değiliz. İdeal şartlarda hepimizin bir şekilde bu süreçlerle ilişkili olmamız beklenebilecekken günlük hayatlarımızda sorunun boyutu içinde bulunduğumuz çevrede kendimizi nasıl besleyebileceğimiz oluyor. Bu açıdan bakıldığında, belirlilikten ödün vermek yerine karar mekanizmalarında daha aktif olabiliriz

Bu ayrımı yapmak, biyobölgelerimize aşina olmamızı gerektirir. Böylece dikkate almamız gereken şeylerin neler olduğu anlayabilelim (gümüş somon balığının yumurtlaması mı yoksa yumurtasını yere bırakan kuşlar için çeşitliliği korunmuş yaşam alanları mı?) ve çevremize zarar vermek yerine onu iyileştirmek için adım atabilelim.

Bu gerçekten de önemli, çünkü yediklerimiz çevremizi diğer her şeyden çok daha fazla etkiliyor. Ziraat muhtemelen gezegenimizi ve içindeki sosyal yapıları ikisini birden tanımlayan tek büyük kuvvet. Hem çevre felaketlerine, zulümlere hem de benzersiz bir onarıma ve egemenliğe yol açabilecek bir araç olabilir. Üretici veya tüketici fark etmeksizin, hepimiz bir şekilde tarımın parçasıyız. (Tabii safi bir neo-ilkel avcı-toplayıcı değilseniz. Öyleyse daha güçlüsünüzdür ama pamuk yerine geyik derisi giyseniz iyi edersiniz)

Benim için bütün bunları söylemek kolay, çünkü gözlerimle tanıklık edebiliyorum. %100 otla beslenen bir sığır sürüsü idare etmek olan işim bana doğal kaynakların korunması bağlamındaki konular üzerinde sürekli düşünme ayrıcalığını tanıyor.

ariel3

Neyse ki, çevre duyarlılığını gıda alışverişi yaparken de göstererek bizden et satın alan müşterilerimizin bulunduğu liste gittikçe uzuyor ve ben bu sayede bu fırsatı büyük bir keyifle değerlendirerek bir nevi köprü görevini üstleniyorum. Bu insanlar soruyu doğru ölçekte sordular, daha derinlere indiler, ve peşinden gittiler.

Su kullanımı hakkında sorular sormaya başladıklarında, bizim yalnızca yerel su kaynaklarını kullandığımızı, yılın yarısında derelerden yararlandığımızı, geri kalan aylarda faydalandığımız su taşırların ise otlatma uygulamalarımız sayesinde yeniden yüklendiğini öğrendiler. Sığır yetiştiriciliği için gerekli alan ve sebzecilik yapmak için gereken alanın yüz ölçümü arasındaki farkı vurguladıklarında, onlara bizim hayvanlarımızı otlattığımız alanların dağlık araziler olduğunu, bu otlakların gezegenin en çok tehdit altında olan araziler olup kendine has değerlerinin olduğunu ve hiçbir şekilde sürülüp tarla haline getirmeye uygun olmadıklarını anımsatıyorum.

Hayvan yemini nereden aldığımızı merak ettiklerinde, onlara etraflarına bakmalarını söylüyorum. Sadece buradan geliyor, başka hiçbir yerden değil. Stoklama oranı ve yemleri bu doğrultuda idare ediyoruz. Metan gazıyla ilgili sorular sorduklarında, onlara küresel atmosferik metan ile geviş getiren hayvanların sayısındaki iniş çıkışlar arasındaki bağlantıyı inceleyen araştırmaları gösterebiliyorum. Gaz döngüleri ve gaz üretimi arasındaki farkları tartışabiliyorum. Eski dostumuz karbondioksit (CO2)’e gelince ise, uyguladığımız otlatma sistemlerinin karbonun toprakta depolanmasını sağladığını ve bunun mantığını detaylı bir şekilde açıklayabileceğimi söylüyorum.

Ekolojik duyarlılığımızdan ödün vermemek adına herhangi bir zirai yatırımı toptan reddettiğimizde, bu işi başka türlü yapan insanların geçim kaynaklarını baltalıyor ve bundan fayda görecek belirli alanlar ve hayvanlar için doğru bir şey yapmış olmuyoruz. ‘Durumdan duruma değişir’ cevabı bizi dumura uğratmamalı, aksine doğuştan kazanılmış olan biyobölgelerimizin iyiliği için bilgili ve aktif aktörler olarak mücadele hakkımızı talep etmeye yönlendirmeli bizi. Eğer büyük küresel sorunlara değinmek istiyorsak öncelikle bildiğimiz, sevdiğimiz, dokunabildiğimiz ve yediklerimizden başlamamız gerekiyor. Bundan daha yüreklendirici bir şey hayal edemiyorum.

 

Ariel Greenwood

(Çeviren: Cem Sabuncu)

(Yeşil Gazete)

Kanada: “Petrol ve Doğal Gaz boru hatları iklim testinden geçecek”

Katie Valentine tarafından Think Progress‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

canada
Görsel: AP, Michel Euler

Doğal gaz ve petrol boru hatlarının önünde geçmesi gereken yeni bir sınav var artık: Kanada’ya uygunluk.

Kanada’lı devlet yetkililerinin Çarşamba günü yaptığı açıklamada ülke çapındaki boru hatları ve doğal gaz ihraç terminallerinin sera gazı emisyonlarının ölçüleceği bir iklim testinden geçeceği belirtildi. Yapılacak test ile projelerin yaşam döngüsü etkileri de hesaba katılacak. Bu etkilere petrol çıkartma, doğal gazın boru hatlarıyla taşınması ve doğal gazın terminalde depolanması gibi süreçler sırasında oluşacak emisyonların yanı sıra bu tarz yapıların inşaatı ve projelerin sürdürülmesi için salınan sera gazları da dahil.

Salı günü hükümetin resmi açıklamasından önce konuşan Başbakan Justine Trudeau: “Devletin görevi belirli süreçleri harekete geçirerek TransCanada ve diğer şirketlerin projelerinin, kamu yararına olduğunu göstermesini ve kamu desteği alabilmesini sağlamaktır. Seçim kampanyamızda vaat ettiğimiz üzere, yakında oluşturacağımız sistem ile bir projenin hayata geçirilmesi ve devam ettirilmesi için salınacak bütün sera gazlarının hesaba katılarak değerlendirilmesini sağlayacağız.

Kanada’da mevcut proje önerilerini de kapsayan bu açıklama çevreciler ve fosil yakıtların artarak kullanılmasından endişeli insanlar için çok iyi bir haber.

Sierra Club’ın yürüttüğü Beyond Dirty Fuels (Kirli Yakıtların Ötesi) kampanyasının başındaki Lena Moffitt: “Böyle bir açıklama yapıldığı için çok heyecanlıyız. Büyük ölçekli enerji projelerinin değerlendirilmesi için tam olarak yapılması gereken uygulama budur. Obama yönetiminden de tam olarak aynı şeyi bekliyoruz”

ABD’deki Çevresel Kalite Konseyi (Council of Environmental Quality (CEQ))‘nin, firmaların enerji projeleri için hazırlanan çevre etki değerlendirme raporlarına hangi koşullarda iklim değişikliği etkilerini eklemesi gerektiği hakkında bilgilerin de bulunduğu bir kılavuzu var. Keystone XL gibi mega projeler için bu kılavuz takip ediliyor: Hazırlanan Çevresel Etki Raporu taslağı fazla ılımlı olarak eleştirilmesine rağmen Dışişleri Bakanlığı, Keystone projesinin iklim değişikliği etkilerini inceledikten sonra ülke yararına olmadığına karar vermişti.

3

“Ancak ABD’deki bütün boru hattı ve ihraç terminali projelerine aynı şekilde değerlendirilmiyor. CEQ’nun kılavuz tutarsızca uygulanıyor. Firmalar, projelerinin iklim etki analizlerinde yaşam döngüsü etkilerini genelde hesaba katmadılar.” diye ekledi Moffitt.

‘FERC (Federal Energy Regulatory Comission-Federal Enerji Düzenleme Komisyonu)’nin bir kere bile doğal gaz boru hatlarının kullanım süreleri boyunca olan ekilerini layıkıyla kontrol ettiğini görmedik henüz.’ Moffitt

Obama – veya seçilecek yeni başkan – Kanada’daki gibi bir iklim testini bu projelerde kullansaydı bu sorunlar çözülmiş olurdu. Neyse ki başkan adaylarından bir tanesi ‘iklim testi’ uygulaması fikrine açık olduğunu belirtti. Ekim’de New Hampshire’daki bir kampanya sırasında demokrat aday Hillary Clinton, FERC’in ülkenin iklim hedefleriyle aynı doğrultuda çalışması gerektiğini söyledi.

‘Eğer ulusal ölçekte iklim değişikliği konusunda bir sorumluluğumuz olacaksa, FERC’in bu taahhüdün bir parçası olması gerekir.’ diye de ekledi.
Kanada gibi son dokuz yılda, Stephen Harper’ın başbakanlığında, iklim değişikliği konusunda kaplumbağa hızıyla hareket etmekle suçlanan bir ülkenin bu hususta liderlik etmesi önemli. Ancak Trudeau seçim kampanyası gezisinde vaat ettiği gibi, iklim değişikliği meselesine Harper’dan çok daha fazla önem gösteriyor. Başbakanlığı devraldıktan hemen sonra British Columbia sahillerindeki petrol tankerleri hakkında bir moratoryum düzenleyerek sözünü tutmuş oldu. Paris iklim konferansında “Kanada geri döndü” ve “yardım etmeye hazırız” gibi açıklamalarda bulundu ve dünyanın iklim hedeflerine ulaşmasına yardım edeceklerini söyledi. Trudeau, Kanada’da şu an değerlendirme altında bulunan bazı boru hattı projelerinden de şikayetçi. Alberta’dan British Columbia kıyılarına, katranlı kumlardan elde edilecek olan petrolü taşıyacak olan Enbridge’s Northern Gateway boru hattına da karşı çıkacağını seçim kampanyasında belirtmişti. 2014 yılında da British Columbia kıyılarının boru hattı yapmaya müsait olmadığını söylemişti.

Ancak Trudeau, katranlı kumlardan elde edilecek petrolü doğuda New Brunswick ve Quebec’e taşıyacak Energy East, veya batıda British Columbia’ya taşıyacak Trans Mountain boru hatları gibi Kanada’daki diğer mega boru hattı projeleri hakkında aynı derecede sesi çıkarmadı. Aynı zamanda seçim kampanyası boyunca Keystone XL projesini de destekledi ve ABD ve Kanada için ne kadar önemli bir enerji altyapı projesi olduğunu vurguladı. Trudeau, ABD devlet başkanı Obama’nın bu projeye karşı çıkmasından dolayı hayal kırıklığına uğradığını belirtse de Obama’yla enerji ve çevre gibi çeşitli konularda çalışmaya istekli olduğunu tekrar etmişti.

Moffit, Trudeau’nun çevresel konulardaki çabalarının şimdiye kadar kendisini tatmin ettiğini söyledi ve “yeni hükümetin şu ana kadar ki tutumu bizi oldukça cesaretlendirdi” dedi.
“İklim testi uygulamasının, Kanada’nın iklim hedeflerini tutturması açısından kritik öneme sahip olduğunu düşünüyorum, ve Trudeau’nun Paris’te yaptığı açıklamadaki gibi, Kanada’nın gerçekten geri döndüğüne ve iklim meselesini gereken ciddiyetle ele alacaklarına dair bir işaret olarak görüyorum” diye de ekledi.

Trudeau onaylasın veya onaylamasın, Kanada’daki bu mega boru hattı projeleri şimdiye dek, bazı belediye başkanları, First Nations denilen yerliler, ve çevreciler tarafından oldukça güçlü bir muhalefetle karşılaştı. Buna rağmen, Kanada parlamentosundaki birçok muhafazakar üye, yeni boru hattı projelerinin destekçisi olmaya devam etti ve bu projelerin Kanada’daki katranlı kumullardan elde edilecek petrol pazara taşıyacak kritik yapılar olduklarını söyledi.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviri: Cem Sabuncu

(Yeşil Gazete, Think Progress)

WWF’den Akdeniz’de deniz taşımacılığı uyarısı

WWF Avrupa Ofisi tarafından yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Aysu Uslu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

map_interactions
AB üyesi Akdeniz ülkelerinde Mavi Kalkınma ve koruma alanlarının kesiştiği alanlar. Görsel: WWF

Akdeniz şu anda ciddi bir büyümeyle, tabiri caizse “mavi hazine avı” kurbanı olma ihtimali ile karşı karşıya. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF)’na göre sürdürülebilir bir gelişme adına uzun vadeli bir plan yapılmaıkça Akdeniz’in ekonomimizi ve refah seviyemizi sürdürebilmesi mümkün olmayacak.

WWF tarafından yürütülen bir çalışma olan MedTrends, bizlere ilk kez 8 Akdeniz ülkesinde (Hırvatistan, Kıbrıs, Fransa, İtalya, Yunanistan, Malta, Slovenya, İspanya) yapılan denizcilik faaliyetlerinin büyümesine dair geniş çaplı ve bütünleşik bir resim sunuyor. MedTrends, on önemli denizcilik sektörünü, bu sektörlerin şu anki durumlarını, geleceğe dair (2030’a kadar) gelişim eğilimlerini ve doğaya olan etkilerini örneklendirerek ve haritalandırarak analiz etti.

WWF, aralarında deniz taşımacılığı, turizm, ve balıkçılığın da bulunduğu pek çok denizcilik faaliyetinin önümüzdeki 20 yıl içinde önemli ölçüde artacağını tahmin ediyor. Bu durum dar bir alan ve deniz kaynakları için giderek büyüyen öyle bir yarış yaratıyor ki daha şimdiden baskı altındaki ekosisteme daha da büyük bir baskı yapılacağı gerçeğini kaçınılmaz kılıyor. Bu havza için acil olarak koordineli ve uzun vadeli bir plan yapılması gerekiyor.

2

WWF Akdeniz Girişimi direktörü Giuseppe Di Carlo bu konu hakkındaki düşüncelerini “ Referans senaryoya göre, deniz alanı ve kaynaklarının mevcut sömürüsü açıkça sürdürülebilir değil. Akdeniz’in ulusal ekonomiye destek sağlamaya devam etmesi ve sürdürülebilir bir mavi ekonomi için katkıda bulunması sadece denizin entegre yönetimiyle mümkün.” sözleriyle ifade etti. Di Carlo “Ekonomi, sanayiler, devletler, sivil halk ve tüm taraflar, ekonomik kalkınmayı ve kaynak yönetimini bir arada tutan Akdeniz için bir vizyon edinmeliler.” diye de ekledi.

Beklendiği üzere, bir düşüş eğilimi gösteren tek sektör profesyonel balıkçılık: bugün balık stoklarının %90’ı tüketilmiş durumda. Akdeniz havzasının çıkar çatışmalarına sebep olacağı da öngörülüyor; örneğin balıkçılık ve turizm(2030’a kadar öngörülen 500 milyon turist ile Akdeniz için en önemli sektör) arasında – çünkü iki faaliyet de kıyı şeridinde gelişecek. Araştırmada belirtilene göre, yağ ve gaz çıkarımı ile yenilenebilir enerji arasında da bir çekişme olacak.

WWF Avrupa İdari Ofisi, Deniz ve Balıkçılık Başkanı Roberto Ferrigno şöyle diyor: “Son birkaç yılda ‘mavi ekonomi’ ya da ‘mavi büyüme’ terimleri kullanıma girdi. Bazıları için ‘mavi ekonomi’ sadece denizcilik sektöründeki herhangi bir faaliyeti temsil ederken, Dünya Doğayı Koruma Vakfı için bugünkü ve gelecekteki refah seviyesine katkı sağlayan, okyanuslardaki ekonomik kalkınmayı ifade ediyor. Komisyon üyesi Karmenu Vella’yı ve ekibini, bu prensibi AB’nin deniz politikalarının dayanağı olarak görmeye ve böylece okyanuslardaki yönetimi sürdürülebilirliğe doğru dümen tutmaya davet ediyoruz.”

WWF-Fransa MedTrends proje lideri Catherine Piante ise “Bu konuda Avrupa Birliği önemli bir rol oynamalı. 2014 Temmuz’unda yayınlanan Deniz Alan Planlaması Yönergesi gibi yönetmelikler kâğıt üzerinde mevcut. Fakat daha fazlası yapılmalı. Bu yönergenin uygulanması, Akdeniz’deki deniz alanının geleceği için çeşitli ölçekleri, biyoçeşitliliğin ve ekosistemin korunmasını ve yenilenmesini göz önüne alındığı, müşterek ve hırslı bir vizyon gerektiriyor. Aksi takdirde, şu anda bile ulaşılması ciddi bir risk altında olan Avrupa Komisyonu’nun ekolojik hedefleri hiçbir şekilde gerçekleştirilemeyecek.” dedi.

Piante sözlerine, “MedTrends’ten önce, Akdeniz’deki sürdürülebilir mavi ekonomiyi desteklemek adına bazı teşviklerin olmasına rağmen, denizcilik sektörünün gelecekteki eğilimleri hakkında ve bu eğilimlerin deniz ekosistemini olumlu ya da olumsuz nasıl etkileyeceğine dair çok az bilgi söz konusuydu. Bizim analizlerimiz, çözümlerimiz ve bu boşluğu doldurmak için yaptığımız şeyler Akdeniz’deki alan ve kaynakların daha bütünleşik ve daha etkili kullanımına katkı sağlıyor.” diyerek devam etti.

MedTrends projesi, sosyo-ekonomik ve ekolojik verileri, deniz ekosisteminin korunması-sektör gelişimi arasındaki etkileşimleri ve çatıimaları belirlemeye yardımcı olan kapsamlı bir konumsal analizden geçirerek elde ediyor. Böylece, bugünkü durum ile 2030’a kadar olacak gelişmeleri bir arada görmemize yardımcı oluyor.

MedTrends raporları, tüm ilgili bilgiler ve haritalar bu sitede mevcut.

 

Çeviren Notu: Referans Senaryo: Bir referans senaryo, gelecekteki emisyonlar ile ilgili olarak politikadan bağımsız bir referans durumdur; yani mevcut politikalarda, ekonomide ve teknolojide değişiklik olmadığı varsayımına dayalı olarak gelecekteki emisyon düzeylerinin projeksiyonlarını gösterir. (Kaynak: İklim Değişikliği Karbon Proje ve Piyasası Terimler Sözlüğü)

 

Haberin İngilizce Orijinali 

Yeşil Gazete için çeviri: Aysu Uslu

(Yeşil Gazete, WWF)

Barış için ortak mesaj verildi: Silahlar sussun, müzakereler başlasın!

Diyarbakır’da yaratılan savaş ortamı ikinci ayını doldururken dün, 30 Ocak Cumartesi günü Küreselbak ve Mazlum der İstanbul Beyoğlu/Tünel Meydanı’nda birlikte bir eylem gerçekleştirdi. Ortak mesajın “Silahlar sussun müzakereler başlasın! ” olduğu eylemde daha önce insan zincirinin oluşturulacağı duyurulmuşsa da güvenlik kuvvetlerince izin verilmediği için, eyleme katılan yaklaşık 200 kişi el ele tutuşarak bir çember oluşturdu. Eylemin amacının ve toplanma sebebinin “barış” olduğu vurgusu yapıldıktan sonra, Mazlum der ve Küresel bak tarafından ayrı ayrı basın açıklamaları okundu.

insan zinciri 4
Mazlum der adına Fatma Betül Demir’in okuduğu basın açıklamasında bölgedeki çocuklara dikkat çekilerek,    “Geçmiş yıllarda çözüm süreci, barış süreci derken çok umutlanmıştık. Adı ne olursa olsun Türkiye’nin Kürt sorununu demokratik bir ülkede olması gerektiği gibi çözülebileceğine inanmıştık” şeklinde başladı, şöyle devametti. “Şimdi ise yine analar ağlıyor ve yaralarımız değil kapanmak, giderek daha açılıyor. Öldürerek elde edilen sonuç hiçbir zaman kazanılmış olmayacak. Böyle bir sonuç Türkiye toplumunun sadece travmalarını derinleştirecek ve geleceğe dönük kin ve nefret tohumlarını besleyecek. Bu yüzden biz ısrarla öldürmek çare değil diyoruz. Çok daha huzurlu ve kardeşçe yaşayacak bir Türkiye için Yarına umutla bakmak ve artık geleceğimizi korkusuzca kazanabilmek için bir an evvel silahlar sussun, müzakereler yeniden başlasın diyoruz” .

insan zinciri 7
Açıklamanın ardından ek olarak görüşünü aldığımız Mazlum der İstanbul şubesi Başkan yardımcısı Ali Öner de şu sözleri kaydetti:  “Çocukların yetim kalmasını istemiyoruz, çocukların rahat büyebilecekleri bir yaşam alanı istiyoruz şiddetin, barikatın, hendeklerin olmasını istemiyoruz. Silahlar sussun, müzakereler başlasın”!

Eylem ortağı Küreselbak adına Şengül Çifçi tarafından yapılan  basın açıklamasında da insan haklarına vurgu yapıldı, şöyle denildi:

“Dileğimiz barış zincirinin ülkenin bir ucundan öbür ucuna uzanmasıdır. Çünkü barışın düşmanlarına ve savaşı kışkırtanlara verilecek en iyi yanıt sokakları inadına barış talebiyle doldurmaktır. Barış için el ele veren, barışın sesini yükseltmek için çaba gösteren herkesi buradan selamlıyoruz.

Altı aydır yeniden başlayan çatışmalar Kürt sorununun barışçı çözümü için atılan adımları destekleyip “barışa evet” diyenlerin kaygılarının ne kadar yerinde olduğunu çok acı biçimde gösterdi. Yüzlerce insanımız can verdi. Sokağa çıkma yasağı ilan edilen kentler ağır silahlarla yerle bir edildi. İnsanlar evini, yerini, yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Bu acıların telafisi çok zor.

Artık yeter! Her gün canlarımızı alan bu savaş geleceğimizi de karartıyor. Barış olmadan eşitlik,özgürlük ve demokrasi olmaz. Barış umuttur, umudu büyütmek için bir kez daha “Savaşa hayır!” diyoruz. Silahlar sussun yeniden çözüm ve müzakere sürecine dönülsün. Barış için, eşitlik ve demokrasi için savaşın değil diyalog ortamının yaratılması gerekiyor. Acil barış acil demokrasi istiyoruz. Yasaklar,olağanüstü hal ve sıkıyönetimler değil özgürlük istiyoruz”.

insan zinciri 8
Açıklamanın ardından görüşlerini aldığımız Küreselbak sözcüsü Yıldız Önen  “Bugünün en önemli mesajı müzakerelerin yeniden başlaması gerektiğini anlatmaktır, cenazelerin , ölümlerin son bulmasını istiyoruz. Kürt halkının taleplerinin dinlenmesi gerekiyor“notunu düştü.

Vatandaşlar, Diyarbakır’da  yaşanan savaş ortamını düdük çalarak ve alkışlarla protesto etti,barış taleplerini yüksek sesle dile getirdikten sonra dağıldı.

 

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete )

 

Çanakkale açıklarında sığınmacı teknesi battı, 33 ölü

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesi açıklarında sığınmacıları taşıyan bir teknenin batması sonucu 33 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerden beşi çocuk.

81

Yunanistan‘a giden sığınmacıları taşıyan teknenin batması sonucu 33 kişi yaşamını yitirdi. Ölenlerden beşinin çocuk olduğu bildirildi.

75 sığınmacının ise kurtarıldığı kaydedildi. Çoğu hipotermi belirtileri gösterdiği için hastaneye kaldırıldı.

Sığınmacıların Suriye, Afganistan ve Myanmar’dan geldikleri belirtiliyor.

Teknenin battığı Ayvacık yakınlarında arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği bildirildi. Teknede tam olarak kaç sığınmacının bulunduğu bilinmiyor.

Geçen yıl 1 milyondan fazla sığınmacı kara ve deniz yoluyla AB’ye ulaştı. 3 bin 600 kadar kişi ise hayatını kaybetti ya da kayıp olarak bildirildi. Son 5 yılda Türkiye üzerinden ise 500 bin kadar sığınmacının hayatını riske atarak Yunan adalarına geçtiği kaydediliyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Avustralya Açık’ta tarihi final! Kerber, Serena’yı devirdi

Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nda tek kadınlar finalinde 7 numaralı seribaşı Angelique Kerber, dünya 1 numarası Serena Williams’ı 2-1 yenerek kariyerindeki ilk grand slam şampiyonluğuna ulaştı.

78

Avustralya Açık kadınlar finalinde büyük sürpriz. Herkesin Serena Williams’ı faovri gösterdiği karşılaşmada Angelique Kerber muhteşem savunma oyunu ile kariyerinin ilk Grand Slam şampiyonluğunu kazanmış oldu. (6-3, 4-6, 6-4)

Kerber’e şampiyonluğu getiren maçta ilk seti 6-4 Kerber kazanırken, Serena ikinci sette 6-3 ile maça tutundu. Fakat son sette Kerber’in şovu vardı. Dünya 1 numarası Serena Williams karşısında unutulmaz bir savunma yapan Kerber, son seti de 6-4 kazanarak şampiyonluk kupasını kaldırdı.

77

22. Grand Slam hedefleyen Serene Williams ise konsantrasyon sorunu yaşadığı ortada olan maçtan boynu bükük ayrıldı. Serena maçı tam 46 basit hata ile tamamladı.

 

(Eurosport)

Yunanistan Ligi’nde mülteciler için oturma eylemi

Yunanistan 2. Ligi takımları AEL Larissa ve Acharnaikos’un karşılaştığı maçta futbolcular, teknik heyet ve tribünler Yunan adalarına ulaşmaya çalışırken Ege’de hayatını kaybeden mülteciler için iki dakikalık oturma eylemi yaptı.

79

Yunanistan 2. Ligi’nde AEL Larissa ve Acharnaikos takımlarının karşılaştığı maçın başlama düdüğünden hemen sonra sahadaki tüm futbolcular sahada iki dakika boyunca oturdu. Türkiye’den Yunan adalarına geçmek için yola çıkan ve Ege’de boğulan yüzlerce mülteciye saygılarını göstermek için gerçekleştirilen bu eylemin ardından karşılaşma başladı.

https://youtu.be/uu7lCUm43r4

Saha kenarındaki teknik ekipler ve yedek futbolcular ile tribünlerdeki taraftarların da katıldığı eylemin amacı yetkilileri ‘Ege’de işlenen insanlık suçu’ karşısında daha etkili adımlar atmaya çağırmak.

AEL Larissa takımı tarafından organize edilen ve rakip takımın da destek verdiği eylem öncesinde tribünlere şu anons yapıldı:

‘‘AEL futbolcuları; Ege’de işlenen korkunç insanlık suçuna karşı hassasiyetlerini kaybetmiş görünen kişilere karşı yetkilileri harekete geçirmek için iki dakika boyunca oturarak protesto eylemi gerçekleştirecektir.’’

28 Ocak Perşembe günü, çoğu çocuk 24 kişi Türkiye’den Ege’ye geçmeye çalışırken boğularak ölmüştü. Bugün de Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinden Yunanistan’ın Midilli Adası’na gitmek için denize açılan tekne battı, 39 kişi hayatını kaybetti. 75 kişi kurtarıldı. Ege’de son yıllarda birçoğu bebek ve çocuk yüzlerce kişi Yunanistan’a geçmek isterken hayatını kaybetti.

 

(Reuters, Storyful, Al Jazeera)

Cizre’de bodrumda ölenlerin sayısı 7’ye yükseldi

Cizre ilçesinde Cudi Mahallesi’nde sığındıkları bodrumda 8 gündür hastaneye kaldırılmayı bekleyen yaralılardan Sultan Irmak da hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin sayısı yedi oldu.

76

 

Dicle Haber Ajansı’nın haberine göre, Sultan Irmakla birlikte hayatını kaybedenlerin sayısı yedi oldu. HDP milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın aktarımına göre, bodrumda bulunan 31 kişiden, 7’si öldü, 15’i yaralı, 9’u bitkin halde.

HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, Adana milletvekili Meral Danış Beştaş ve Urfa milletvekili Osman Baydemir, vatandaşlara acil tıbbi ve insani yardımın ulaşması talebiyle İçişleri Bakanlığı’nda 27 Ocak’tan beri açlık grevinde.

DİHA,16 yaralı ve yanlarındaki 6 kişiye ait cenaze bulundukları yerden çıkartılarak eve 700 metre uzaklıktaki Emir Tacdin Sokak’ta bekleyen belediye ambulanslarına taşınacağı sırada devlet güçlerinin, bina ve bulunduğu sokağa saldırdığını iddia etti.

Habere göre, HDP milletvekillerinin, İçişleri Bakanlığı’ndan yetkililer ile görüştükleri sırada telefonla bağlantı kurulan yaralılara “binadan çıkın” denilmesine rağmen, saldırı devam etti ve yaralılarla irtibat kesildi.

Yeniden kurulan irtibatta bu kez yaralılardan durumu ağır olan Sultan Irmak’ın yaşamını yitirdiği öğrenildi. Haberde Sultan Irmak’ın yaşanan saldırıda mı yoksa durumunun ağırlaşması sonucu mu öldüğünün telefon bağlantısında teyit edilemediği ifade edildi.

 

(DİHA, Bianet)

Pancarla yapılabilecek birkaç şey

Yaptığı işlerden çok fazla ilham aldığım bir insan var: Beste Peköz Bonnard. 10 yıl avukatlık yaptıktan sonra etnobotanik (insan-bitki ilişkilerinin incelenmesi) çalışıp kendi yolunu çizmiş bir güzel kadın. Yaptıklarını http://besteninrenkleri.net/ adresinden takip edebilirsiniz. Baktım kendi yetiştirdiği doğal bitki ve kökleriyle kumaş, yün boyuyor, kil ve kumaş üzerine bitkili/çiçekli baskılar yapıyor, ben de heves ettim! Pancarla yün boyadım. Tarif Beste’den.

yice boyanan yünü pancarın suyunda soğumaya bıraktım

Pancarları haşlayıp rendeledikten sonra biraz su ekleyip 1 saat kaynattım. Pancarı süzüp suyun soğumasını bekledikten sonra içine beyaz yünü koyup, hafif ısıttım. Kısık ateşte 1 saat tıngırdadı, (kaynatma, fokurdatma yok, sadece tıngırdatma). Burada önemli olan yünün ısı farkına maruz kalmaması imiş, yoksa keçeleşiyormuş.

İyice boyanan yünü pancarın suyunda soğumaya bıraktım
İyice boyanan yünü pancarın suyunda soğumaya bıraktım

Yün soğurken bir yandan, artan pancar rendesine zencefil rendesi ve bal katıp biraz ısıttım. Ve hep kaymakla beraber yemeyi hayal ettim! Ama sütle idare ettim.

66

Yünün fazla suyunu sıktım, şıpır şıpır damladığı için duşakabinin içine yükseğe asıp kuruttum.

Sonuç şu oldu:

67

Beste beklendiği gibi ‘pancar rengi’ elde edilmeyeceğini, soluk gül kurusu/pis mor rengini alacağını söylemişti. Nitekim öyle oldu. Ayrıca doğal boyayla boyamak istiyorsak saf yün kullanacakmışız. Ben bu yünü Freecycle İstanbul grubundan birinden edinmiştim, muhtemelen sentetik yündür.

Bu arada pancar çok güzel bir boya malzemesi oldu bana. Suyuyla defter kapağımı boyadım.

68

Ben denemedim ama yine bir Beste bilgisi: pancar suyuna sabun değerse yeşillenip, sirke değerse pembeleşiyormuş. Bunu daha sonra deneyeceğim.

Kumaş boyamak için en zor sebzelerden biriymiş pancar. Ona daha var ama bu birkaç şekilde değerlendirmek de oldukça keyifli oldu.

63-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

[Yeşil Atasözleri] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Gaye İlhan‘ın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

59

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

57

  • Eğri otur doğru söyle
  • Nerde beleş oraya yerleş
  • Ucuz giyecek kadar zengin değilim
  • Devletliye dokun geç fukaradan sakın geç
  • İnanma dostuna çuval doldurur postuna
  • Aç gezmektense tok ölmek yeridir
  • Ev alma komşu al

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

58

  • Sağlıklı ye sağlıklı yaşa
  • Nerde sağlıklı aş, oraya yanaş
  • Hazır yiyecek kadar zengin değilim
  • Sağlıklı besini ye geç, sağlıksızı sakın geç
  • İnanma reklama zehir koyar sofrana
  • Hiç koşmamaktan yürümek iyidir
  • GDO’lu alma organik al

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

56-Gaye-İlhan

 

 

 

Gaye İlhan