Ana Sayfa Blog Sayfa 3511

Ege Denizi mülteci mezarlığı halini aldı – Arif Ali Cangı

Suriye’deki iç savaştan hayatını kurtarmak için kaçan mültecilerin başına gelenler insanlık trajedisine dönüştü. Gün geçmiyor Ege Denizi’nde batan bot, çocuk, genç, yaşlı onlarca insanın boğulduğu haberleri ulaşıyor.
Ege Denizi mülteci mezarlığına dönüştü. Yaşananlar kimilerimizin vicdanını sızlatıyor, kimilerimizin ise hiç gündeminde değil. Zaman zaman Halkların Köprüsü Derneği’nin yaptığı etkinliklerle İzmir’in gündemine giriyor. Aylan Kürdi’nin Bodrum sahiline vuran cansız bedeni bir süreliğine ulusal ve uluslararası kamuoyunu meşgul etti. O kadar.

Soruna çözüm bulması gereken ulusal ve uluslararası siyaset de bu çaresiz insanları ticari metaların uluslararası transferi olarak görüyor, uygulanan politika hiç insancıl değil. Bunu geçen hafta bulunduğum Brüksel’de bizzat gözlemledim.
Avrupa Yeşilleri ile Heinrich Böll Stiftung Derneği İstanbul ve Brüksel temsilciliklerinin 27-28 Ocak 2016 tarihleri arasında Brüksel’de organize ettiği “Türkiye’de Çevre Adaleti” konulu programa davetliydim. Program çerçevesinde Avrupa Parlamentosunda “Türkiye ve AB’de Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü Çerçevesinde MEGA PROJELER” ve “AB Üyelik Müzakereleri Bağlamında Türkiye’de Çevre Politikaları Tartışması” başlıklı oturumlar yapıldı, Avrupa Komisyonu Türkiye Raportörleri, parlamentoda bulunan tüm siyasi grupların gölge raportörlüğünü yapan üyeleri ile Brüksel’deki ekoloji alanında çalışan sivil toplum örgütleri, toplumsal hareketlerin önemli bir kısmının temsilcilikleriyle görüşme fırsatımız oldu. Ayrıca Avrupa Konseyi bürokratlarıyla Avrupa Birliği kurumlarının Türkiye’deki mega projelere finansal desteğini tartıştık.
İki günlük yoğun görüşmeler trafiği içinde yalnızca Türkiye’deki Çevre Adaleti konuşulmadı. Kürt meselesi, demokrasi, özgürlükler alanındaki sorunlar ile insan hakkı ihlalleri de görüşme konularıydı. Çevre konusunu bir başka yazıya bırakarak, AB kurumlarının mülteci sorunu bağlamında Türkiye’ye bakışına ilişkin gözlemlerimi yazmak istiyorum.

Türkiye’ye biçilen rol;

AB’nin bu dönemde Türkiye’ye bakışını Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisi- European External Action Service (EEAS) Türkiye Bölümü Politikaları Sorumlusu Veronica Sabbaq Afota çarpıcı biçimde dile getirdi. Dedi ki; “…Mülteci anlaşması Türkiye ile yakınlaşmamızı sağladı, Türkiye mülteci krizinde ve terörle mücadele konusunda stratejik rol üstlendi…” Terörle mücadele konusunu başka bir yazıya bırakalım. Mülteci konusunda gerek bu cümleden ve gerekse konuşmanın tamamından çıkan AB’nin bu dönemde Türkiye’ye biçtiği rol “mültecileri Avrupa’ya sokmamak”. Bunu sadece Sayın Afoto’nun sözleri değil, görüştüğümüz diğer temsilciler, parlamenterler de ifade ettiler. Öyle ki Türkiye’nin AB’ye üyeliğine en azılı karşıt olan Hıristiyan Demokrat Parti temsilcisi dahi “…mülteci sorununun çözümünde Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye’nin AB sürecine yaklaşmasını destekliyoruz…” şeklinde sözler söyledi.

Sözün özü; Avrupa Türkiye’ye ne yapıp et mültecilerin Avrupa’ya geçişini engelle diyor. Yapılan anlaşma da bunu amaçlıyor. Komisyon üyelerine ve parlamenterlere de dile getirdim; “AB’nin mülteci politikası Ege Denizi’nin mülteci mezarlığı haline getirdi, AB ile Türkiye arasındaki mülteci pazarlığı çok vicdansız, her gün Ege Deniz’inde boğulan mültecilerin tarihi ve vicdani sorumluluğunu taşıyorsunuz” diye tepki gösterdim.

Suriye iç savaşının sonucu ortaya çıkan insan göçünde Türkiye de AB de önemli bir sınav veriyor, şu ana kadar uygulanan politikalar hiç insancıl değil, sonuçlarını görüyoruz; EGE DENİZİ MÜLTECİ MEZARLIĞINA DÖNDÜ.

Mülteci konusu vicdani olarak hepimizi ilgilendiriyor. Yaşananlar mülteci konusunun hükümetlerin soğuk politikalarına terk edilmeyecek derecede önemli bir insani sorun olduğunu gösterdi, her birimize ve ulusal ve uluslararası topluma vicdani sorumluluklar yüklüyor.

Olayın bir başka boyutu; iç savaş yaşayacak ülkelerde sağ kalacakların kaçınılmaz olarak mülteci olacağını akıldan çıkarmamak gerek. Onun için önce iç savaşa yol açacak politikalara karşı durmak, tüm farklılıklarımızla eşit, özgür birarada barış içinde yaşamdan yana olmak bunu hayata geçirmek zorundayız.

Bu yazı için son söz; küresel iklim değişikliği durdurulamazsa, milyonlarca insanın iklim mültecisi olacağı unutulmamalı.

Arif Ali Cangı – haberexpress.com.trArif Ali Cangı

Avrupa’ya ulaşan 10 bin mülteci çocuk kayıp

Avrupa Polis Örgütü Europol’ün verilerine göre, son iki yılda 10 binden fazla mülteci çocuk Avrupa Birliği (AB) ülkelerine geldikten sonra kayboldu. Europol bu çocukların çeteler tarafından seks işçiliğine ve köleliğe zorlanabileceği uyarısını yaptı.

Açıklama İngiltere’de yayınlanan Observer gazetesine konuşan Europol Genel Müdürü Brian Donald’dan geldi.

18

“10 bin çocuğu arıyoruz. Suç örgütleri tarafından kullanılma ihtimalleri var. “Bazılarının aileleri bulunabilir. Ancak şu anda nerede ve kimlerle olduklarını bilmiyoruz.”

Donald beş bine yakın çocuğun İtalya’da, yaklaşık bin çocuğun ise İsveç’te kaybolduğunu belirtti.

Europol, Avrupa’da insan ticareti yaptığı bilinen çetelerin artık göçmenleri hedef almaya başladığına dikkat çekerken Avrupa’da yalnız olan mülteci çocukların seks işçisi olarak kullanıldığına dair bazı kanıtlar olduğu da belirtildi.

Almanya ve Macaristan’da mültecilerin yoğunlukta olduğu yerlerde göçmenlerden faydalanmak isteyen çok sayıda suçlunun yakalandığını söyleyen Brian Donald, “Geçtiğimiz 18 ay içinde göçmen akınının etrafında gelişen bir suç yapılanması oluştu. Bu suçluların büyük bir bölümü şu an Almanya ve Macaristan’daki hapislerde” dedi.

Save the Children adlı sivil toplum kuruluşunun verilerine göre, sadece 2015’te 26 bin civarında çocuk Avrupa ülkelerine yanlarında anne ya da babaları olmadan geldi.

Örgüt Ağustos 2015’teki açıklamasında İsveç’e sığınmacı olarak gelen ve yanlarında bir refakatçisi olmayan 1400 çocuğun kayıp olduğunu duyurmuştu.

 

(Bianet)

 

Ocak ayında 244 göçmen denizlerde öldü

Uluslararası Göç Örgütü (UGÖ), 2016 Ocak ayında 244 göçmenin Avrupa’ya gitmeye çalışırken denizde boğularak öldüğünü açıkladı. 2016 Ocak ayı en çok ölümün olduğu ay olarak kayıtlara geçti.

16

Geçtiğimiz ay en az 244 göçmen, Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybetti. UGÖ’nün verdiği bilgiye göre Ocak 2016 bu anlamda en çok ölümün yaşandığı Ocak ayı olarak kayıtlara geçti. Uluslararası Göç Örgütü’ünün verilerine göre bugüne kadar 55 bin 528 göçmen Avrupa’ya ulaşmayı başardı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verileri de benzer şekilde bu yılın 1-29 Ocak tarihleri arasında 236 göçmenin Akdeniz yoluyla Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken yaşamını yitirdiğini belirtiyor.

3 bin 771 göçmenin Akdeniz’de hayatını kaybettiği 2015 bu anlamda en çok ölümün yaşandığı yıl oldu. 2014’te ise 3 bin 279 göçmen Akdeniz’de öldü. Geçtiğimiz sene UGÖ’nün verilerine göre dünya genelinde 5 bin 350 göçmen yaşamını yitirdi.

Her gün 3bin kişi Türkiye’den Yunanistan’a geçmeye çalışıyor

Uluslararası Af Örgütü’nün bilgilerine göre her gün yaklaşık 3 bin kişi Türkiye kıyılarından Ege Denizi yoluyla Yunanistan’a geçmeye çalışıyor. Af Örgütü, geçtiğimiz hafta Perşembe günü 18’i çocuk 25 kişinin, Cuma günüyse çoğunluğu kadın ve çocuk 43 kişiyi taşıyan iki botun alabora olmasıyla boğularak hayatını kaybettiğini bildirdi.

 

(Agos)

Şiddet gördüğü kocasını öldüren kadının cezası affedildi

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, şiddet uygulayan kocasını öldüren kadının cezasını affetti.

Fransa Cumhurbaşkanı, kendisine şiddet uygulayan eşini öldürme suçundan on yıl hapis cezasına çarptırılan bir kadını affetti. Elysée Sarayı’ndan yapılan açıklamada 68 yaşındaki Jacqueline Sauvage’ın şartlı tahliye için ‘hemen‘ başvuru yapabileceği bildirildi. Yıllar boyunca eşinden kötü muamale ve şiddet gören kadın böylece nisan ayı ortasında özgürlüğüne kavuşabilecek.

68 yaşındaki Jacqueline Sauvage'ın şartlı tahliye için ‘hemen‘ başvuru yapabileceği bildirildi
68 yaşındaki Jacqueline Sauvage’ın şartlı tahliye için ‘hemen‘ başvuru yapabileceği bildirildi

Sauvage vakası Fransa’da yoğun tartışmalar yaratmış, hükümlünün serbest bırakılması için hazırlanan dilekçeye 400 bin kişi imza atmıştı. Bunun üzerine Cumnurbaşkanı François Hollande devreye girmiş ve af için görüşme isteğinde bulunan Sauvage’ın avukatları ve kızlarını Elysée Sarayı’nda kabul etmişti.

Oğlunun intiharından bir gün sonra

Jacqueline Sauvage, 47 yıl evli kaldığı alkolik eşinin kendisine ve üç kızına şiddet uyguladığı ve tecavüz ettiğini, oğluna da kötü muamelede bulunduğunu açıklamıştı. Sauvage, oğullarının intihar etmesinden bir gün sonra 2012 Eylül ayında eşini bir tüfekle sırtından üç el ateş ederek öldürmüştü. Sauvage 2014 Ekim ayında cinayetten suçlu bulunarak on yıl hapis cezasına çarptırılmış, aralık ayındaki temyiz davasında meşru müdafaa tezi kabul görmemişti.

Elysée Sarayı’ndan yapılan açıklamada, Hollande’ın ‘alışılmadık insani bir durum‘ nedeniyle Sauvage’ın ailesine mümkün olduğunca hızlı bir şekilde geri dönmesini mümkün kılmak istediği‘ belirtildi. Yargıya saygı duyulması gerekliliğinden dolayı hükmün tamamen geçersiz ilan edilmediğine de dikkat çekildi.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

BirGün’ün çağrısı, “Bizlere sahip çıkın!”

BirGün gazetesi 1 Şubat 2016 (bugün) tarihli nüshasının sürmanşetinde ‘Çağrımızdır’ başlığıyla bir duyuru yayınlayarak maddi olarak zor günler geçirdiğini belirterek bir üye-destekçi kampanyası başlattıklarını açıkladı.

11

Reklam alamadıklarını, Basın İlan Kurumu’ndan aldıkları ilanların da kesildiği ifade edilen duyuruda haberleri nedeniyle AKP çevreleri ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından kendilerine açılan her davada para cezasına mahkum edildikleri de vurgulanarak  üye ve destekçi kampanyası başlattıkları belirtildi.

BirGün’ün bugün tarihli nüshasının sürmanşetinde yayınlanan metnin tamamı;

Çağrımızdır

10

Ülkedeki baskıcı-zorba rejim varlığını sürdürebilmek için basını tamamen susturmak, sindirmek istiyor. Fiilen ve hukuksuzluklarla tüm erkleri kontrolüne almış olan kişi, bu faşist yönetimin anayasal mevzuatını da yapmak istiyor. Bu yolda önünde hiçbir aykırı ses istemiyor. Üzerimize bu yüzden çok daha güçlü bir şekilde gelmeye çalışıyor.

BirGün çalışanları olarak bu zorbalığı her geçen gün üzerimizde daha fazla hissediyoruz. Mesleğimize olan bağlılığımızla ve halkımıza olan sevgimizle tüm zorluklara direnmeye çalışıyoruz. Ancak nefes almakta zorlandığımız anlar artıyor.

Çalışanlarımıza, yöneticilerimize yönelik hapis vb… cezalar gündemimiz bile değil artık… Kendi can güvenliğimizden dahi geçtik. İktidar da bunun çok iyi farkında. Bilinci, cesareti olan insanları hapisle, tehditle korkutamayacağını anladı. Bu yüzden de ekonomik anlamda BirGün’ün yaşamasının önüne geçecek hamleler yapılıyor. Yandaş basına ilan veren şirketler ihya edilirken bizim gibi AKP-Erdoğan yanlısı olmayan gazetelere reklam verenler fişleniyor, tehdit ediliyor. Kamu ilanlarını tüm gazetelere eşit şekilde dağıtmakla sorumlu olan kurum, keyfi bir şekilde BirGün’ün alacaklarını yok ediyor. En ufak gelirlerimize bile haciz konuyor. Ayda en az iki kez malum şahıs ve şürekâsı tarafından sudan sebeplerle 100 bin liranın üzerinde tazminat davaları açılıyor ve hepsi otomatik olarak onların lehine sonuçlanıyor. Daha önceleri kazandığımız hiçbir davayı artık kazanmamız mümkün olmuyor. AİHM kararları yok sayılıyor. Kağıt tekellerinin fahiş fiyatları, dağıtım komisyonları vb… konulara ise sıra gelemiyor.

İşte böyle böyle aşağıdan-yukarıdan sıkıştırılan bir muhalif basın dünyası… Şimdi soruyoruz bu kurumlar yaşamazsa utanç verici fikirler yayan fetvacıların haberini kim verecek? Yeşil Kart taşıyan IŞİD’lilerin haberini kim nereye yazacak? Tecavüze uğrayan kadının “orada ne işi olduğu”na dair imalı haberler veren kağıt ya da dijital çukurlardan başka geriye ne kalacak? Halk “artık yeter” dediğinde penguenleri değil de o direnişin güzelliğini manşetten kim verecek?

Direnen gazeteciler bu ülkenin alnının akıdır… Eğilmemişler, bükülmemişlerdir. Tek istedikleri ise desteğinizi, dayanışmanızı görmektir. Bu konuda biz patronsuz gazetenin çalışanları olarak üzerimize düşeni yapacağız. Kâğıt gazetenin modası geçtiyse ona değer katacağız. İnternette zaten gördüğünüz haberleri giren değil fikre, analize ağırlık veren bir gazete olacağız. Dijital alanımızı da değiştirip yepyeni çağa uygun, sizlerin de katılımına açık bir platform kuracağız. Anlık haberleri oradan çok daha hızlı vereceğiz.

Bunları yaparken tek isteğimiz sizlerin omuzlarında büyümek. İşçisine yavuz, iktidara yunus patronların gelmeyen reklamları ile ya da devletin hacizleriyle, kesintileriyle uğraşmak istemiyoruz artık. Tüm gücümüzü halktan almak istiyoruz.

Bir üye-destekçi kampanyası başlatıyoruz. Binlerce okurumuzun, sevenimizin desteği ile sabit bir gelire kavuşup bu zor dönemi aşmak istiyoruz. Karşılığında da e-gazete üyeliği, kitap dergi hediyeleri, festival biletleri veriyoruz. Bu ülkede BirGün’ün yaşamasını, büyümesini isteyecek on binlerin, yüzbinlerin olduğunu biliyoruz. Mahkeme salonlarında başımız dik duruyorsak da bu güvenle duruyoruz.

14

Biz gazeteciyiz, muhalif olanlarsa onlar… Ağaca muhalif onlar, kuşa muhalif, emeğe muhalif, barışa, sevgiye, kadına, hayatın kendisine muhalif… Biz muhalif görünüyorsak da onların karşı olduğu şeylere sahip çıktığımız içindir. Siz de bizlere sahip çıkın.”

 

(BirGün, Yeşil Gazete)

Mit 6 – Fosil yakıtlar yenilenebilirlerden daha uygulanabilir

Dinyar Godrej tarafından New Internationalist Magazine‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Fosil yakıtlar imparatorun yeni kıyafetleri durumuna erişti – manzaranın aynadaki aksi iyi görünmüyor ve elde bu ayıbı kapatacak bir incir yaprağı bile yok. Yıllarca yenilebilir enerji kaynaklarının yüksek fiyatlarına oynandı ve teknolojik gelişmelere ihtiyaç duyulduğuna dair karamsar bir tablo çizildi. Fakat teknoloji çağı yakaladı, kurulum ve işletme maliyetleri düştü.

normal_fossil_fuel_biogas_traffic_eng

Petrol fiyatları tarihi düşük seviyelerde ve kömür hâlâ oldukça fazlayken bile yenilenebilir enerji kaynakları fosil yakıtlara maliyetlerinden ötürü zor günler yaşatıyor. 2013’de Avustralya’da rüzgar gücünden üretilen elektriğin fiyatı yeni yapılmış bir kömür veya gazla çalışan termik santralin üretim maliyetlerinin altına düştü. Bu karşılaştırmada sadece Avustralya’nın 1970’ler ve 80’lerde yapılmış kömürlü termik santralleri ucuz kalıyor çünkü inşaat maliyetlerini çoktan çıkarmış durumdalar.

Finansal veri devi Bloomberg’den Michael Liebrich’in gözlemlendiğine göre “Gerçek şu ki bazı en iyi fosil kaynaklara sahip ülkelerde bile rüzgar gücü artık kömür ve gazdan daha ucuz. Bu bize gösteriyor ki temiz enerji, güç sistemlerinin ekonomisini al aşağı eden bir oyun değiştirici.” [1]

Bu durum her yerde aynı. 2014’te Amerika’da rüzgar ve güneşten elde edilen enerji o kadar ucuza geldi ki, hatta bazı yerlerde en ucuz enerji idi. Amerika Rüzgar Enerji Derneği’nden Emily Williams diyor ki “Ortaya çıkartıyoruz ki belirli bölgelerde belirli rüzgar projeleri mevcut olan enerji üretim yöntemlerinden bile daha ucuza geliyor ve onlarla rekabet edebiliyor” [2]. Bu yıl Britanya’da kıyıdan uzaktaki rüzgar gücü (offshore) rakiplerini yendi. Bloomberg’e göre “Dünya yenilenebilir enerjiye her yıl kömür, doğal gaz ve petrolden daha fazla kapasite ekliyor” [3].

Durum apaçık ortada ki, gelişen teknolojinin fiyatları aşağıya çekmesiyle kaynakları sınırlı yakıtlardan endişelenmemek elde değil, ayrıca rüzgar ve hava tamamen bedava. Hatta dalga gücü için su kaynaklarının bile tüketilmesi gerekmiyor.

Kaynak IMF
Kaynak IMF

Daha büyük devlet teşvikleri ve yenilebilir enerji ile çözülemeyen – yük taşımacılığı gibi – sorunlara daha çok teknoloji yatırımı talep edilmesi için çok sebep var. Çünkü petrol cephesinde pompaya yansıyan düşük fiyatlardan ötürü haberler güllük gülistanlık değil. Dünyanın şu an en yüksek petrol fazlasını üreten ABD petrol sektörü iflasa doğru gidiyor. Endüstrinin büyük kısmı düşük fiyatları idame etmekte güçlük çekiyor. Yaklaşık 75,000 kişi çoktan işsiz kaldı bile [4].

Bu sırada frakerlar (hidrolik kırma işlemi yapanlara verilen isim) çoktan borç batağındaydı. Petrol fiyatları yüksekken bile kazandıklarından daha hızlı harcıyorlardı. Bu yılın ilk çeyreğinde petrol ve gaz satarak kazandıkları her bir dolar için 4.15$ harcadılar [5]. Bu durumun daha ne kadar sürdürülebileceği kimsenin bilmediği bir şey.

Fakat aslında sürdürülemez olan fosil yakıtların doğaya verdikleri zarar. Eğer birisi bu zararı IMF’nin bu yılın başında yaptığı gibi parayla ölçmeye kalksaydı fosil yakıt üreticilerine göz yaşartıcı devlet teşviklerinin ödenmesi için konuşmazdı. IMF’nin hesapladığına göre küresel olarak fosil yakıt şirketlerine verilen devlet teşviki yılda 5.3 trilyon $, başka bir değişle her dakika, dünyanın GSYH’nın 6.5%’u. Bunun sadece 6%’sı yakıta doğrudan teşvikken kalanı hepimiz tarafından ödenen çevresel hasarın tahmini maliyeti (hava kirliliğinden kaynaklı sağlık harcamaları da dahil). Bunlar IMF’nin değimiyle “vergi harici teşvikler” ve bunların çevresel, mali, makroekonomik ve sosyal sonuçları” [6].

Tabii ki bu tür hesaplamalar her şeyi kapsayamaz. Mesela fosil yakıt kaynaklı hava kirliliğinden ötürü erken sonlanana bir hayata değer biçmek gibi.

[1] Bloomberg, ‘Renewable energy now cheaper than new fossil fuels in Australia’, 7 February 2013, nin.tl/ozrenewables

[2] nin.tl/renewables-win

[3] Tom Randall, ‘Fossil fuels just lost the race against renewables’, 14 April 2015, nin.tl/lost-race

[4] Richard Heinberg, ‘Goldilocks zone for oil prices is gone for good’, Reuters, 24 March 2015, nin.tl/gone-for-good

[5] Asjylyn Loder, ‘The shale industry could be swallowed by its own debt’, Bloomberg, 19 June 2015, nin.tl/shale-debt

[6] IMF Working Paper, How large are global energy subsidies?, 2015, nin.tl/IMF-subsidies

 

Haberin İngilizce orjinali

Haber: Dinyar Godrej

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil GazeteNew Internationalist blog )

Küresel Isınma sonucu okyanusların genleşmesi tahmin edilenin ötesinde

Agence-France Presse tarafından hazırlanan ve The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Merver Erdem‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Alman araştırmacılara göre, ısınma kaynaklı okyanus genleşmesi tahmin edilenin iki katı olabilir.

sealevel
Deniz seviyesi buzul erimesi veya ısınan suyun genleşmesi kaynaklı yükselebilir. Görsel: Alamy

Araştırmacılar, okyanus ısınması ve genleşme kaynaklı deniz seviyesindeki artışın küçümsendiğini ve bu artışın önceki hesaplamaların iki katına kadar ulaşabileceğini belirtti.

ABD menşeili hakemli bir dergi olan Proceedings of the National Academy of Sciences’ta yayınlanan bulgular, bu artışın sonucu olarak şiddetli fırtına kabarmalarının beklenebileceğini gösteriyor.

Deniz seviyesi 2 sebepten yükselebilir; buzul erimesi ve ısınan suyun genleşmesi.

Araştırmacılar şimdiye kadar, okyanus seviyesinin genleşme nedeniyle her yıl 0,7 ila 1 mm arasında arttığını söylüyorlardı.

Ancak 2002-2014 tarihleri arasındaki son uydu verilerine bakıldığında  sonuçlar gösteriyor ki, denizler senede neredeyse 1,4 mm genleşiyor.

Bonn Üniversitesi’nde profesör ve çalışmanın eş yazarı Jurden Kusche, şimdiye kadar okyanuslardaki ısınma kaynaklı genleşmenin deniz seviyesindeki yükselmelerde ne derece etkin olduğunun hafife alındığını söylüyor.

Genleşme ve buzul erimesi kaynaklı toplam yıllık deniz seviyesi artışı yaklaşık 2,74 mm’yi buluyor.

Deniz seviyesindeki bu artışlar bölgeden bölgeye değişiyor, örneğin Filipinler’de bu artış dünya ortalamasının beş katına kadar çıkıyor. Yapılan araştırmalar aynı zamanda Amerika’nın batı yakasında, bölgede okyanus ısınması etkili olmadığından, deniz seviyesinin büyük ölçüde sabit olduğunu gösteriyor.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviri: Merver Erdem

(Yeşil Gazete, The Guardian, Agence-France Presse)

Doğada çözünebilir robotlar çağına hoşgeldiniz

Annabel Edwards tarafından Popsci‘de yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Robot_asimo_cropped
Çözünemeyen robotlar belki de birgün tarih olacak. Görsel: xcaballe (Creative commons)

Reuters’da yer alan habere göre; İtalyan Teknoloji Enstitüsü’nden biliminsanları, insan vücudunda olduğu gibi ömrünü tamamlayan robotların da doğada çözünmesini sağlayacak  bir madde geliştirdiler.

Günümüzde birçok robot biyolojik olarak çözünebilir olmayan maddelerden, plastik ve metalden üretiliyor.  Ancak İtalyan Teknoloji Enstitüsü araştırmacıları yiyecek artığını kullanarak doğada çözünebilen plastik üretmeyi başardılar. Bu malzeme önümüzdeki günlerde, doğada biyolojik olarak tamamen çözünebilen robotların üretilmesinde kullanılabilir.

İtalyan Teknoloji Enstitüsü Akıllı Malzeme Laboratuvarı yürütücüsü Athanassia Athanassiou, biyoplastiğin hem sert hem de esnek yapıda üretilebildiğini ve bu sebeple hem robotların dış/deri kısmı hem de iç parçalarının üretimi için kullanılabileceğini ifade etti.

8

Enstitü’de uzman araştırmacı Nikos Tsagarakis “Bu malzeme daha hafif, daha verimli ve en önemlisi geri dönüştürülebilir robotlar üretmemize imkân sağlayacak” şeklinde konuştu.

Doğada çözünebilme yeteneğine sahip bir robot işimizi büyük oranda kolaylaştırabilir. Robotik Profesörü Jonathan Rossiter, Bristol Üniversitesi’nde 2012 yılında vermiş olduğu demeçte  “Biyolojik olarak çözünebilen bir robot görevinin sonuna geldiğinde, örneğin bir petrol sızıntısından sonra çevresel temizlik faaliyetlerini tamamladığında, zararsız bileşenlere çözünebilir.”  şeklinde konuşmuştu.

Athanassiou, biyolojik olarak tamamen çözünebilir robotların üretilmesinin önümüzdeki birkaç yıl içerisinde mümkün olabileceğini söyledi.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Annabel Edwards

Yeşil Gazete için çeviri: Hilal Işık

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Popsci)

Bill Gates geleneksel çiftçiliği ve yerel gıda ekonomisini nasıl çökertiyor?

Simone Adler tarafından Alternet‘te yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Şeyma Sarıbekiroğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

african_seed_sov_rlm-180x303
Görsel: Alternet.org

Arazi yağmaları, tohum tekeli ve genetiği değiştirilmiş organizmalar… Gates Derneği’nin armağanı olan endüstriyel tarımın yeni dünya düzenine hoş geldiniz!

Afrika’da çiftçilerin yönetimindeki tohum sistemi, çok uluslu şirketlerin yeşil devrim projesi ile oldukça saldırgan bir biçimde yok ediliyor. Bu yıkıcı tarım reformu güçlü bir itirazla karşı karşıya. Kararlar, dayatmacı ve ataerkil bir biçimde alındığı ve empoze edildiği için Afrikalı çiftçi kuruluşları öfkeliler.

Gates Derneği, Amerika, İngiltere ve Hollanda’nın da dahil olduğu kapitalist birçok devletle birlikte yeşil devrime kaynak sağlıyor. Yaklaşık 80 Afrikalı tohum şirketiyle ortaklıkları var. Dernek, Afrika’daki yeşil devrim inisiyatiflerini koordine ediyor.

Yeşil devrim projeleri çiftçilerin satın alacağı çok pahalı teknolojik paketlerdir. On milyonlarca küçük ölçekli, kaynak sıkıntısı çeken çiftçinin, devlet yardımı ya da vergi gelirleri ile desteklenmeden bu paketleri alması mümkün değildir. Bu para devlet hazinesine girer ve hibrit ya da ıslah edilmiş tohum ve tarım kimyasalları için Monsanto ve Pioneer HiBred gibi tarım endüstrisi şirketlerine akar.

7

Yatırım, arazi yağmasının, yurtsuzlaştırmanın ve Afrika geleneksel tarım sisteminin çöküşünün edebi kelamı olmuş durumda. Tohum sektöründe şirketlerin kontrolü ve sektörün tek elde toplanması başladı bile. Güney Afrika’daki hibrit mısır piyasasının çoğu, Amekiralı çok uluslu şirkeler olan Monsanto ve Pioneer HiBred’in kontrolü altında. Güney Afrika’nın mısır şirketi olan Panaar Seed’in Pioneer HiBred şirketi tarafından alınmasıyla, hibrit tohumlar Afrika’nın her yerine yayılacak.

Sosyal düzenin bozulduğunu ve çiftçilik sisteminin çöküşünü görüyor ve korkuyoruz. Güney Afrika gibi sanayileşmiş tarım ülkelerinde çiftçiler vasıfsızlaştırıldı ve üretimde karar alıcı süreçlerden atıldılar. Artık kararlar laboratuvarlarda ya da çiftçilere çok uzak toplantı salonlarında alınıyor.

Uganda’da ve diğer Güney Afrika ülkelerinde muz daimi bir besindir. Fakat Gates derneği milyonlarca doları genetiği değiştirilmiş muz projesine yatırdı. Projenin fikri Ugandalıların ve diğer Afrika ülkelerinde yaşayanların A vitamini almaları için genetiği değiştirilerek vücutta A vitaminine dönüştürülecek olan beta karoten içeren muz yetiştirmek. Sanki A vitamini almanın başka bir yolu, onu içeren başka bir besin yokmuş gibi!

Ugandalılar 27 çeşit muz üretiyorlar. Yani Gates derneğinin büyük muz projesi tam bir “truva atı”. 80’lerden beri akıtılan onca paraya rağmen bir sonuç alınamayan altın pirinç hikayesi gibi bu da. Genetiği değiştirilmiş muzların deneme süreci Iowa Eyalet Üniversitesi‘nde ABD vatandaşları üzerinde başladı bile. Bu, piyasayı ele geçirmenin ve Uganda gibi genetiği değiştirilmiş organizmalara kapalı olan ülkeleri onlara zorla açmanın bir yolu.

Gates gibiler köylü çiftçiliğini gelişmemiş bulurlar ve yoksulluk ve açlığın sorumlusu olarak görürler. Bu sistemleri işe yaramaz hale getirmek ve yok etmek için düzenli bir çaba sarf ediyorlar. Onlara göre bu sistemler çirkin, yok olmak zorundalar ve hemen şimdi yok olmalılar. Fakat Afrika nüfusunun %80’i kırsal alanda yaşıyor ve gelirlerinin %70’ ini tarımdan elde ediyorlar. Peki onlar tarım arazilerini boşalttığında ne olacak? Bütün bu insanlar nereye gidecek?

Afrika’yı yeniden canlı bir kıta olarak hayal edin. Çiftçilerin kendi tohum sistemlerini kontrol ettikleri, bilgileriyle gurur duydukları, tohumlarını kuşaktan kuşağa aktardıkları, muhteşem bir tohum çeşitliliğine sahip; kadınların üretim kararlarında, tohum seçiminde ve yetiştirmede aktif rollerinin olduğunu ve de Afrika’nın yerel gıda ekonomisinin kendi köklerini bulduğu bir kıta

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazar: Simone Adler

Yeşil Gazete için çeviri: Şeyma Sarıbekiroğlu

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Alternet)

İsyan mı, demokratik mücadele mi? – Nuray Mert

Ülkemizin bir bölgesinde can alan, can acıtan bir savaş durumu yaşanıyor. Sorumluluk kime ait olursa olsun, barış çağrısı yapıyoruz, tek çare müzakerelere dönmek diyoruz. Hiçbir tehdit, sindirme, susturma çabası bu sesi boğmayı başaramamalı, bu çağrıda ısrarcı olmalıyız.

İlk zayiat

Devlet/iktidarın “terörle savaş” adına yürüttüğü siyaseti sonuna kadar eleştiri konusu yapmamız gerekiyor. Ancak bir hususu açıklığa kavuşturmakta ve artık samimi bir şekilde tartışmakta fayda var; bu bir “silahlı isyan hareketi” midir, yoksa demokratik mücadele midir? Kürt siyasi hareketi, her ikisi birden diyor ama daha ziyade isyan siyaseti yürütüyor; özyönetim ilanlarını ve hatta bu mevzileri silahla koruma girişimini “direniş” diye selamlıyor. Silahlı mücadeleyi benimseyen bir hareketin veya örgütün isyana kalkışması kendi açısından anlaşılır olabilir, ama bu koşullar altında ilk zaiyat her zaman demokratik siyaset alanının boğulması olur, nitekim öyle oldu.

Kanlı pazarlık

“Zaten bu ülke hiçbir zaman demokratik olmadı” mı? “Bu iktidar zaten barışçı çözümü samimiyetle istemedi” mi? Ama yakın zamana kadar, aynı çevreler, “Barış süreci iyi gidiyor” diyordu. “Bu barış sürecinde bazı sorunlar var, demokrasi olmadan barış olmaz, oysa bu ülke giderek daha az demokratik hale geliyor” diyenlere bir yandan iktidar çevreleri yüklenirken, diğer yandan Kürt siyasi çevresi “pişmiş aşa su katmayın” demeye getiriyordu. Veya “Bizim liderimizin bir bildiği vardır, fazla kurcalamayın” , “Neden Kürtlere güvenmiyorsunuz?” deniliyordu. Madem aklınızda, “olmazsa savaşırız, sorun değil” gibi bir fikir vardı, akan kan durmayacaktı, neden demokrasicilik oynandı ve bu oyunu daha fazla sürdürmek mümkün mü? Her iki tarafta da zaman zaman seslendirilen, “iki taraf da birbirini zayıflatıp öyle masaya oturacak” analizleri, insan hayatı üzerinden kanlı bir pazarlık değil mi? O halde, bu ülkenin barış ve demokrasiden yana olan insanlarını kanlı pazarlığın tarafları yapma girişimi, ne taraftan gelirse gelsin, sessizce geçiştirilecek şey değil.

Velev ki, önce mevcut iktidar barış sürecinden vazgeçti, savaş siyasetine döndü, sonuçta Kürt siyasi hareketi de aynı yolu izlemeye karar vermedi mi? Böylece demokratik siyaset rafa kalkmadı mı? Bu koşullar altında, barıştan, demokrasiden yana olanların, tam bir emrivaki olan “fiili özyönetim inşası ve bunun için gerekirse silahı direniş”i, hiç sorgulamadan desteklemesi nasıl beklenebilir? Bakın, bu iş ciddi, devrimcilik oyunu oynamıyoruz/oynamamalıyız, buna hakkımız yok, demokrasi ve barışa inanan hiç kimse, sadece sivillerin ölmesine karşı çıkmakla yetinemez. Hakkaniyet hissimiz önce güçlü olana karşı ses vermeyi gerektiriyor diye, Kürt siyasetinin isabeti kendilerinden menkul çatışma siyasetine sonsuza kadar sessiz kalamayız. Dahası, bu siyasetin Türkiye’de siyasetin daha da otoriterleşmesine zemin hazırladığını görmemek için kör olmak lazım. En kötüsü, bu siyasetin sonucu, insani çağrıların sesinin meşruiyetini yitirip cılızlaşması oluyor.

Ahkâm kesmek

Ben Türkiye Kürtlerinin siyasal statü talebinin özgürce tartışılması gerektiğini, dahası sorunun çözümünün demokratik federalizm türü bir formül olduğunu düşünen biriyim. O başka, özerklik adına yaratılmaya çalışılan “fiili durum”a destek çıkmak başka. Diğer taraftan, Kürtler buna “isyan” diyorsa, hâlâ barış ve müzakere çağrısı yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Ama o başka, silahlı unsurlar ile yürütülen bir mücadeleye “demokrasi mücadelesi” demek başka.
Artık, birileri bunları açıkça söylemeli, Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesine bedeli ne olursa olsun destek vermekten vazgeçmemek başka, Kürt siyasetinin her yaptığına sesli veya sessiz arka çıkmak başka. Silahlı mücadeleye inanan varsa, önce kendi canını ortaya koymalı. İsyancıların böyle bir tercihi olabilir; ama o başka, rahat evlerimizden başkalarının canı üzerinden ahkâm kesmek veya Kürt arkadaşlarımızın sempatisini yitirmek kaygısı ile sessiz kalmak başka.

Nuray Mert – CumhuriyetNuray Mert