Ana Sayfa Blog Sayfa 3507

Monsanto’nun tarım ilacı Roundup otlardan daha fazlasını öldürüyor

Shepherd Bliss tarafından Counter Punch‘ta yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Monsanto’nun glifosatlı herbisiti (yabani ot öldürücü tarım ilacı) Roundup’a karşı dünyanın birçok yerindeki protestolar çoğalarak devam ediyor. 2015 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) glifosatın insanlarda muhtemel kanser yapıcı etkileri olduğunu açıkladı. Kaliforniya Çevre Koruma Kurulu (CA EPA) yakın zaman önce WHO’nun açıklamasına göre glifosat içerikli ürünleri etiketleme kararı aldı.

Görsel: The Weed's News Digest
Görsel: The Weed’s News Digest

Şaraplarıyla meşhur olan Kuzey Kaliforniya bölgesindeki aktivistler ve çevreci gruplar bu ot ilacının (herbisit) kullanımıyla ilgili moratoryum talep ediyor. Roundup, dünya genelinde en çok kullanılan tarım ilacı ve sağlık açısından etkileri artarak tartışılmaya devam ediliyor.

28 Ocak günü Roundup ilacının etken maddesi glifosat hakkında bilgilendirme etkinliği düzenlendi. Bu eylemde Watertrough Çocuklar Birliği (Watertrough Childrens Alliance) tarafından yerel şarap üreticisi Paul Hobbs’a açılan davaya destek amaçlı fon toplandı. Bölgedeki bir okulun hemen yanında eski bir elmalık olan arazi, Paul Hobbs tarafından üzüm bağına dönüştürüldü ve arazide kullanılan Roundup okuldaki 500 çocuğu risk altında bırakıyor. Etkinlik Sierra Club tarafından finanse edildi.

Sebastopol belediye başkanı Sarah Glade Gurney’nin başkanlığında düzenlenen bu panele 3 uzman ile Sonoma ve Napa bölgelerinden yaklaşık 60 kişi katıldı. Aralarında Arizona merkezli Biyolojik Çeşitlilik Merkezi Tucson’dan avukat Jonathan Evans, Washington, D.C. merkezli Gıda ve Su İzleme Örgütü (FWW)’nden organizatör Ella Teevan, ve Petaluma eski belediye başkanı yardımcısı ve şehir meclisi üyesi Tiffany Renee’nin de bulunduğu birçok kişi panelde söz aldı.

Monsanto’nun bir başka ürünü Roundup Ready ise Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) içeriyor. Teevan: “ABD’de üretilen soya’nın %93’ü ve mısırın %80’i Monsanto’nun GDO’lu tohumları kullanılarak üretiliyor. Gıda ve Su İzleme Örgütü, GDO kullanımı ve bunların etiketlenmesi konusunda moratoryum istiyoruz.” dedi.

Teevan: “Çevremizle kurduğumuz etkileşim ve gıda sistemimiz oldukça hasarlı. İnsanlara hizmet etmemiz gerekirken daha çok kazanca hizmet ediyoruz ” diye de ekledi.

Evans: “Glifosat dünyanın birçok yerinde yaygın olarak kullanılıyor. Bazı ülkelerde kullanılan suyun %65’inde eser miktarda bulunmaktadır. Bu maddeye maruz kalmak, karaciğer ve böbrek hasarı dahil çeşitli sorunlara yol açabilir” dedi. “Kaliforniya Çevre Koruma Kurulu (CA EPA)’nun Roundup’ı etiketleme kararı üzerine dava açan Monsanto, verilen kararın ifade özgürlüğü kapsamında yasalara aykırı olduğunu iddia etti.”

Bilinçli Tüketici Olun

Evans: “Bilinçli tüketiciler olmamız ve bu tip ürünleri satın almamamız gerekiyor. Seçilmiş yetkilileri harekete geçirmemiz lazım” dedi. “Kökten eylemlerle, sonuna kadar zorlayarak adil bir gıda sistemi için mücadele etmeliyiz” diyen Teevan ise: “Demokrasiye aktif olarak katılın” diye çağrıda bulundu.

Renée: “Kaliforniya’nın Richmond şehri bir yıl önce bütün tarım ilaçlarının kullanımını yasakladı. Biz de Petaluma’da aynı yasağın getirilmesini, ancak kapsamına neonikotinoidlerin de eklenmesini istiyoruz. Bal arılarına zarar verdiği bilinen neonikotinoidlerin kullanımı Portland, Oregon’da yasaklandı. Glifosat, halk sağlığını tehdidi ediyor. Bu maddeleri kullanmanın bedelini insanlar, hayvanlar ve bitkiler ödüyor. Meyvesini ise sadece bir avuç insan yiyor.” dedi.

Evans: “Glifosatın en fazla kullanıldığı yer Sonoma’daki üzüm bağları. Halbuki zehir içermeyen çeşitli alternatifler mevcut. Monsanto, komşuları GDO’lu tohum kullanan çiftçilerin tarlasına karışan tohumlar yüzünden bile birçok çiftçiye dava açan kötü bir oyuncu” dedi.

The Huffıngton Post’un iş sektörü editörü Alexander C. Kaufman’ın 26 Ocak tarihli, “Monsanto’yla İşe Girmemek İçin 8 Neden” yazısında da bahsedildiği gibi, biyomühendislik devi Monsanto’nun ‘dünyanın en şeytani şirketi’ şeklinde fişlendiğini belirtiyor.

Kaufman, Monsanto’nun “dava açmaya meraklı, ketum ve kavgacı” tavırlarına karşı artan eleştirilerin şirketi finansal açıdan hassas bir duruma getirdiğini öne sürdü. Kazancının %90’ını Roundup ve Roundup Ready ürünlerinden elde eden Monsanto, toplam iş gücünün %16’sını oluşturan 3,600 çalışanını işten çıkartmayı planlıyor. Kaufman: “Dünya genelinde, birtakım ülkeler, şehirler ve perakende zincirleri glifosat içeren ürünleri tamamen yasakladılar veya sınırlandırdılar” dedi.

“Ülke genelinde yüzlerce Moms Across America(Amerika Genelinde Anneler*) grubu mevcut.” diyen Kaufman, “52 ülkede 2 milyondan fazla insan Monsanto’ya karşı sokaklara çıkıp yürüyüşlere katıldılar.” diye de ekledi.

GMWatch’ın 25 Ocak tarihli haberine göre, Monsanto çaresizce kendine bir ortak arıyor. Görünen o ki, Monsanto’nun planlarından biri de mimlenmiş ismini terk edip başka bir şirketle birleşme yoluna gitmek.

Vatandaşlar, ses çıkartın!

Belediye başkanı Gurney paneli başlattığında bir düzine insan çabucak söz almaya çalıştı. İlk konuşmacı, Ukiah’taki Biokimyasal Çalışma Grubu’nun yapmış olduğu, Sonoma, Mendocino ve Lake bölgelerinden yedi farklı şaraptan alınan örnekleri inceleyen bir çalışmadan söz etti. Bu örneklerin içindeki glifosat kalıntısı, Çevre Koruma Kurulu (EPA)’nun güvenli olarak nitelendirdiği sınırın üstünde olduğu belgelendi, yani insanlar Roundup da içiyor şaraplarıyla beraber. Glifosatın Avrupa’da kullanımı ise yasak.

Şarap ve Su İzleme Örgütü (Wine and Water Watch)’nden Janus Matthes: “Bebek ve çocuklarımızın Roundup yüzünden her gün zarar görmesinden bıktık. Bir an önce okulların bulunduğu alanları koruma altına almamız gerekiyor. Şu anda yapılan, okullardan ziyade bağların korunmasıdır” diye ifade etti.

Jeolog Dr. Jane Nielson: “Glifosat kullanmak çok kolay. O aldığınız ekmeklerden organik olanlar hariç hepsinde glifosat kalıntısı var” dedi.

‘GDO’yu Etiketle Napa’ hareketinden Amy Martenson: “Roundup, bağırsağımızdaki bakterileri öldürmeye yarayan bir antibiyotiktir. Bu üzüm bağlarıyla sorunlar yaşıyoruz. Napa, Kaliforniya’nın en yüksek kanser oranlarının olduğu bölge.” dedi.

Sağlıklı Çiftlikler ve Aileler için Vatandaşlar (Citizens for Healthy Farms and Families) hareketinden Pam Gentry: “Kaliforniya kıyılarının baştan aşağı GDO’suz alan olmasını istiyoruz. Kuzey kıyılarında çoğu bölgede GDO’lu mahsullerin tarımı yasak” dedi. Şu anda Sonoma bölgesinde GDO’lu mahsulleri yetiştirmeyi yasaklamak adına imza toplanıyor.

Monsanto, Güney Amerika’da, Kaliforniya’nın yüz ölçümünden daha büyük bir alanı kontrol ediyor. ‘Soya cumhuriyeti’ adını verdiği bu alan hakkında açıklamalarda bulunan Jim Stoops: “Altmıs kadar doktor, bölgedeki yüksek kanser oranlarına dikkat çekti” dedi.

GM Watch’ın yaptığı açıklamada Monsanto’nun Arjantin’de GDO’lu tohum fabrikası inşa etme planları, azimle ve cesurca mücadele eden bir direniş hareketiyle karşı karşıya kaldı. Eylemciler hakkında tahliye kararı çıkmasına karşın yerel aktivistlerin mobilize olup protestoları şiddetlendirmesi sonucunda savcının kararı askıya aldığı bildirildi. Eylemcilerin talebi çok netti: ‘Güney Amerika’dan defol Monsanto!’

Bu sırada, ABD’de GM Watch’ın haberine göre: Campbell Çorba Şirketi, GDO’lu ürünlere etiketleme zorunluluğu getirecek federal yasanın geçmesini savunuyor. Şirket: “Bu ürünleri anlaşılması kolay ve görünür bir şekilde etiketlemek, tüketiciler için en doğru çözümdür” dedi. Campbell ayrıca etiketlemenin fiyat artışına sebep olmayacağını söyledi.

“2025’de Çocukların Yarısı Otistik Olacak” adında bir makale, ANH’nin 23 Aralık 2014 tarihli bülteninde, “MIT’den Araştırmacı Bilim İnsanı Uyarıyor” alt başlığıyla yayınlandı.

MIT(Massachusetts Institute of Technology)’den Dr. Stephanıe Seneff, otizm ve glifosat zehirlenmesinin yan etkileri  benzerlikler taşıyor. Otizmli çocuklardaki biyo-göstergeler, aşırı glifosat, çinko ve demir eksikliği, düşük serum sülfatı, krizler, ve mitokondriyal bozukluklara işaret ediyor.

ANH: “Monsanto ve federal devlet arasında dönenleri biliyoruz. Bakanlık yetkililerinin yüksek maaşlı yönetici pozisyonuna gelmeleri veya tam tersi! Para, güç, prestij: hepsi mevcut. Monsanto ve ABD Tarım Bakanlığı (USDA) resmen birbirlerinin sırtını sıvazlıyor” dedi.

Gıda ve Su İzleme Hareketi’nin çıkarttığı ‘Monsanto: Kurumsal Profil’ adlı kitapçık bu konuyu ileriye taşıyor: “Monsanto’nun bazı yönetim kurulu üyeleri eskiden Çevre Koruma Kurulu (EPA) için çalışıyorlardı. Bu kişiler ABD Tarım Bakanlığı (USDA)’na danışmalık yaptılar ve Başkan Obama’nın Ticaret Politikaları ve Müzakere Danışma Kurulu(Advisory Committee for Trade Policy and Negotiations)’nda görev aldılar”

Renee: ‘Aktivizme ihtiyacımız var. Yerel gıda tüketin, mümkünse organik veya biyo-dinamik ve gıda ihtiyacınızın bir kısmını kendiniz üretin’ diyerek konuşmasını tamamladı.

Kayıt altına alınan etkinlik KOWS-FM‘den ulaşılabilecek.

Çeviren Notu: Moms Across America ABD’li anne ve anne adaylarının oluşturduğu ve GDO’ya karşı mücadele eden bir inisiyatif.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Shepherd Bliss

Yeşil Gazete için çeviri: Cem Sabuncu

(Yeşil Gazete, Counter Punch)

 

 

Güncele direnen yazılar: Özgürlük Sokaklardan Gelecek

Daha önce dört romanı, iki öykü kitabı bir de güncesi bulunan yazar Ferhan Şaylıman, bu kez de güncele direnen denemeleriyle okurun karşısına çıkıyor. Siyah Beyaz Yayınları’ndan çıkan kitap Şaylıman’ın 2012-2015 yılları arasında haber sitelerinde kaleme aldığı yazılardan oluşuyor. ‘Güncele direnen yazılar’ alt başlığıyla okura sunulan ‘Özgürlük Sokaklardan Gelecek’ isimli kitap, güncel gelişmelere alışılmış köşe yazarlığının dışında farklı bir dille yaklaşmayı hedefliyor.

56

 

Yazı dünyamızda girişi edebiyatla olan Ferhan Şaylıman, son çıkan kitabına adını veren yazısında edebiyatla güncel arasındaki bağlantıyı şöyle kuruyor: “Ben böyle bir süreçte sanki uzayda yaşıyormuşçasına insana, topluma sırtını dönmüş, ülkedeki acılara teğet geçen öyküler, romanlar üretenlerin aksine, onların edebiyatımızda baş tacı edildiği, yere göğe koyulamadığı gerçeğine inat, içine yuvarlandığımız cehennemi yazmakta kararlıyım. Ülkeler, toplumlar olağanüstü olaylar yaşarken siz olağan şeyleri yazmakta, kurgu kahramanlar yaratmakta ısrar ederseniz edebiyatın özünü oluşturan insan faktörünü elinizden kaçırırsınız. İşte o nedenle özgürlük sokaklardan gelecek. Nasıl mı? Biz bunu Haziran Direnişi’nde yaşadık, gördük, tanık olduk. Böyle bir ruhumuz, direncimiz, vicdanımız var bizim. Onlar sokakta, hayatın kaynaştığı her yerde, iş merkezlerinde, fabrikalarda, dağlarda, üniversitelerde, halaylarda, cenazelerde, türkülerde, ağıtlarda, öykülerde, romanlarda capcanlı yaşıyorlar.”

 

Ferhan Şaylıman,Sokaklardan Gelecek adlı son kitabında başta edebiyat olmak üzere, günlük yaşamda dil sorununa dikkat çekerek, “Artık kullandığımız sözcükler ve anlamları üzerinden, acılarımızı dile getirme çabasının sonuna ulaştığımız kanısındayım. Sırtımız duvara dayanmış durumda. Günümüzde dilciler bu ülkenin dağlarında oluk gibi akan kanı tanımlayacak daha içerikli, daha kapsayıcı, daha vurucu kavramlar bulmak gibi bir sorumlulukla karşı karşıyalar,” diyor.

 

Ferhan Şaylıman
Özgürlük Sokaklardan Gelecek
Siyah Beyaz Yayınları
Deneme (Politik Yazılar), 240 Sayfa

(Yeşil Gazete)

Venezuela Gıda Devrimi

Global Justice Now yöneticisi Nick Dearden tarafından New Internationalist’te yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Nick Dearden Venezuela’nın büyük tarım şirketleri ile mücadelesini ve agroekolojiyi destekleme sürecini anlatıyor.

12.01.16-venezuelas-food-revolution-590x394
Venezuela köylüleri Görsel: Bernardo Londoy/Creative Commons

Venezuela’nın ilerici Ulusal Meclisi, dağılmasından birkaç gün önce, gerçek anlamda demokratik bir gıda sisteminin temellerini oluşturacak bir yasayı geçirdi. Ülke, genetiği değiştirilmiş tohumları yasaklamakla kalmadı, aynı zamanda tohumların özelleştirilmemesini ve yerel bilginin şirketlere satılmamasını sağlayacak demokratik sistemi de kurdu. Başkan Maduro öneriyi yasalaştıran imzayı, yeni yıldan, yani Maduro karşıtı yeni meclis göreve başlamadan hemen önce attı.

Hugo Chavez’den beri Venezuela, tarım şirketlerine GDO da dahil olmak üzere hep karşı çıktı. 2004’te 2000 km kare’lik Monsanto mısırını durdurmaları meşhur bir hareketti. Chavez’in ülke için resmi stratejisi ‘insanlar ve doğa arasında uyumlu bir ilişkiye dayanan eko-sosyalist bir üretim modeli’ yaratmaktan bahsediyor. Amaç, açıkça, gıda egemenliği -gıda üretiminin demokratik kontrolü idi.

Ancak bu, tarım şirketlerinin ülkede yer edinmeye çalışmasını engelleyemedi. Tüm dünyada hayatın aracını, tohumları, tekeli altına almak isteyen büyük tarım şirketlerine karşı mücadele yürütülüyor. Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da ve hatta Avrupa’da. Tarım şirketleri geleneksel bilgi ve kaynakları kolayca alabilmek, patentlemek ve tekel haklarından kâr elde edebilmek için yeni ve güçlü fikri mülkiyet yasaları için uğraşıyorlar.

Tarım şirketleri, yasa yapıcıları GDO’lu tohumlar sayesinde ülkenin karşı karşıya olduğu gıda kıtlığının biteceğine inandırmaya çalışarak lobi yapıyor. Ancak Venezuela’nın, uluslararası köylü ağı La Via Campesina’nın da üyesi olan güçlü köylü hareketi mücadeleyi bırakmadı. 2013’te GDO’ya arka kapıyı açacak olan öneriyi alt ettiler ve gerçekten ilerici bir tohum yasası oluşturmak için bakanları, kampanya yürütücülerini, köylüleri ve yerli grupları içeren iki yıllık demokratik süreci başlattılar.

Sonuç, Noel’den hemen önce geçen yasa oldu. Agroekolojik üretim yöntemlerini, yani kimyasallardan, böcek ilalçlarından ve tek tip üretimden(monokültürden) uzak duran, doğa ile birlikte çalışan bir tarım biçimini destekliyor. Ülkeyi uluslararası gıda pazarından bağımsız hale getirmeyi amaçlıyor. Tohumların özelleştirilmesini yasadışı kılarken orta ve küçük ölçekli tarımı ve biyoçeşitliliği destekliyor. 8. Madde, dayanışma ruhu ile tohumların serbest takasını destekliyor ve tohumun fikri ya da patentli mülke çevrilmesine ya da herhangi özelleştirme biçimine karşı duruyor.

Venezuela’nın adımı çok etkileyici, çünkü ülke, derin dış pazara bağımlılık ile içeriden ve dışardan istikrarı bozma çabaları nedeniyle halen gıda kıtlığı yaşamakta. Bir yorumcunun belirttiği gibi, “Venezuelalılar gıda üretimini arttıracak kolay çözüm vaatlerine aldanmıyorlar.” Gıda egemenliği yoğun tarım yöntemlerine kıyasla çok daha fazla üretebilir, özellikle de uzun dönemde.
Ancak etkileyici olmasının diğer nedeni karar alma sürecinin Venezuela toplumunun derinlerine uzanmış olması. Sıradan insanlar tohumların düzenlenmesinde sürekli bir role sahip. Gücü dağıtmak amacıyla, uzun dönem gıda politikalarını düzenleyecek politikacılar ve yöneticiler ile buluşacak bir Halk Konseyi kuruldu. Nihayetinde Venezuela gıda egemenliği hayalini gerçeğe dönüştürmenin yolunun ekonomik demokrasiden geçtiğinin farkına vardı.

Tarım şirketleri ile mücadele eden tüm ülkeler için, Venezuela bir umut meşalesi yaktı.

 

Dipnot: Hugo Chavez’in GDO’ya karşı mücadelesi ile ilgili Ayşe Bereket‘in yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Nick Dearden

Yeşil Gazete için çeviri: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, New Internationalist)

Mısır’da kaybolan İtalyan araştırmacı ölü bulundu

Kahire’de 25 Ocak 2016’da, devrimin yıldönümünde kaybolan 28 yaşındaki araştırmacı Giulio Regeni‘nin cesedi Çarşamba sabahı Kahire – İskenderiye çöl yolunda bulundu.

Kahire polisinin ilk açıklamalarında ölüm nedeni trafik kazası olarak gösterilmişti. Ancak daha sonra Regeni davasıyla ilgili soruşturmayı takip eden Mısırlı savcı tarafından Regeni’nin bedeninde sigara yanıkları olduğu, diğer işkence izleriyle beraber yüzünde ve sırtında bıçak darbelerine rastlandığı, bu nedenle genç araştırmacının ölümünün açık bir şekilde ‘yavaş bir ölüm’ olarak tanımlanabileceği açıklandı.

53

25 Ocak günü, devrimin beşinci yıldönümünde Muhammad Naguib metro istasyonun yakınlarında bir restorantta arkadaşlarıyla buluşmak üzere evden çıkan Regeni’den bir daha haber alınamamıştı. Üç arkadaşıyla beraber yaşadığı Dokki mahallesi ve Tahrir meydanı arasında hiçbir ipucuna rastlanmadığı belirtilirken o gün herhangi bir eylem yapılmaması için bölgede güvenlik güçlerinin yoğun bir şekilde bulunduğu, Regeni’nin Giza’da organize edilmiş bir protestoya katılabilme ihtimalinin yüksek olduğu söyleniyor. Yerel gazetecilerin Giza yakınlarından bir yabancının polis tarafından durdurulduğunu görmesi de bu iddiları güçlendiriyor.

İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan Giulio Regeni, geçtiğimiz Eylül ayında Mübarek rejimi sonrası Mısır Ekonomisi ve Bağımsız Sendikalar üzerine hazırladığı tezini yazmak üzere Kahire’ye taşınmıştı.

Ortadoğu ve Arap Baharı üzerine çalışan ve daha çok bölgedeki işçi ve sendikal hareketler üzerine uzmanlaşmış olan genç araştırmacının öldürülme nedeni üzerine birçok fikir ortaya atılıyor. Çalışmaları nedeniyle Kahire’deki muhalif kesimle iletişim içinde olması ve birçok aktivist sendikacı ile röportaj serisi hazırlamak istemesi, Regeni’nin hedef haline gelmesinde etkili olabilecek nedenler olarak belirtiliyor.

Bu olasılıkları destekleyen başka bir açıklama da İtalya’da komünist bir yayın organı olan Il Manifesto’da çalışan gazeteci Giuseppe Acconcia‘dan geldi. Beraber çalıştıkları Regeni ile ilgili Radio Popolare‘ye açıklamada bulunan Acconcia, Regeni’nin kendi güvenliği ile ilgili kaygıları olduğunu ve bu nedenle yazdığı makalelerin isimsiz olarak yayınlanmasını tercih ettiğini söyledi.

Cenazesi İtalya’ya getirilen Giulio Regeni’nin gerçek ölüm nedeni henüz bilinmiyor. İtalya ve Mısır arasında ise gerilim yüksek. Başbakan Renzi ile yapılan telefon görüşmelerinde Başkan Sisi’nin üzüntüsünü dile getirdikten sonra dava ile ilgili Mısır İçişleri Bakanlığı’na ve savcılığa gereken emirlerin verildiğini, konu ile ilgili belirsizliklerin ortadan kaldırılacağını ve bu süreçte İtalya’nın Mısır otoritelerinden yapıcı bir ortaklık göreceğini söylediği belirtiliyor.

 

Haber: Nükhet Akgün Bordignon

(Yeşil Gazete)

Kızıltepe Permakültür’de 1. hafta

Kızıltepe Permakültür’de 2. Hafta

***

Kızıltepe arazisinden

33

Kızıltepe Permakültür, 1,5 sene önce Iraz Candaş ve Eren Toydemir tarafından bir permakültür yerleşkesi olarak tasarlandı. Iraz ve Eren’le ilk kez 2014’ün sonlarında Bayramiç’teki Yeniköy Çiftliği‘nde gönüllü olarak çalışırken karşılaştım. Doğal malzemeler kullanılarak inşa edilmekte olan bir evi görüp fikir almak istemişlerdi. Benim o evden aklımda kalan en göz parlatıcı şey; eğrelti otunun yalıtım malzemesi olarak kullanıldığıydı. Kızıltepe’de ise yaşam alanı olarak kullanılan yapıda ‘slip straw‘ yöntemi kullanılmış. Temel malzemeler saman balyası ve kerpiç.

Kızıltepe Permakültür, kendi bostanı, serası ve marangoz atölyesi için çalışıyor şu ara. Bostan olarak belirlenen alanın etrafının çevrilmesi için kolektif çalıştık. Aylin, kazıkları sabitlemek için dipte kullanacağımız taşları taşıdı, Seyfo’yla ben kazıkları tütsüledik, Çağrı da onları çaktı. Tahtalar topraktan nem çekmesin ve böcek gelmesin diye tütsüleniyor. Tütsüleme işi meditasyon gibiydi benim için. “Tahtaları ateşe ne eğimle koyarsam neresini iyi yakarım, ne kadar sürede kaç tane yaparım, ateşi ne aralıkla beslemem lazım?” Geçip giden bir sürü düşünce ve odağı kaydıran dumanların arasından dönüp dolaşıp yakma işine odaklanmaya çalışan bir zihin. Kafa yorduğum şeyler bunlar olsun, başka bir şey istemiyorum.

32
Bostanı çevreleyecek kazıklar

Evde bildiğimiz anlamda bir elektrik ve su tesisatı yok. Elektrik, güneş panelleriyle sağlanıyor. Güneşin biriktirdiği elektrik, karanlık saatlerde bize fazlasıyla yetiyor. Yine de bilgisayar en fazla elektrik çeken aletlerden biri olduğundan, bilgisayarlı işler mümkünse elektrik şarjının fazlaca olduğu zamanlarda yapılıyor. Banyo yapmak için güneşli günleri kovalıyoruz, suyumuz kuzine üzerindeki güğüm içinde ısınıyor. Suyu maşrapayla ‘dökünüyoruz’. Güneş yoksa saçımızı havluyla ya da kuzine başında oturarak kurutuyoruz. Nostaljik, anneanne evi hareketleri bunlar, özlemişim.

Sifonsuz tuvalet

Bok box : )
Bok box : )

Tuvalette, kovada biriken ‘çıktı’mızın (çıktı diyelim, sevimli olsun) üzerine yeter miktarda EM (Etkin Mikroorganizma) püskürtüp, üzerine talaş serpiştiriyoruz. EM candır. Taharet musluğu yerine de ibrik var. Biriken çıktılar Kızıltepe ahalisinin ‘bok box‘ olarak adlandırdığı dışarıdaki bir bölgede toplanıyor. Orası da sonra kompostta kullanılmak üzere bir güzel talaşlanıp EM’leniyor. Talaş tedarikçisi Bayramiç’teki bir marangoz atölyesi.

Kızıltepe Permakültür, civar köylerdeki arkadaşlarıyla beraber sirke, pekmez ve salça üretiyor. Hepsinin tadı ayrı güzel ama sirkeyi sek içebilirim. Şimdiye kadar bu denli keskin ve bu kadar güzel bir sirke tatmadım.

Permakültüre Giriş ve Permakültür Tasarım eğitimlerinde sınıf olarak kullanılan ‘Mandala‘, yoga, kitap okuma, yazı yazma, oturma, düşünme, hiç bir şey yapmama, uyuma mekanı olarak da harika bir yer.

Sular göletten

Arazideki yapay gölet
Arazideki yapay gölet

Arazide koca bir yapay gölet var; yapım aşamasını internetten heyecanla takip etmiştim. Sulama için su ihtiyacı esas olarak buradan karşılanıyor, içme suyu ise köydeki çeşmelerden birinden.

Hayvan çeşidi 2, nüfus 11

42

3 kedi, 8 köpekle beraber yaşıyoruz. Köpeklerin 6 tanesi yavru ve fazla sevimliler… Mama verirken ve arabayı hareket ettirirken hepsinin bir yerde toplandığından emin olmamız gerekiyor. Sütten kesilmek üzereler. Anneleri bir yerden sonra yavruların çenelerini ısırıyor, onlar da tiz ‘iyk’lemelerle emmeyi bırakıyor (Kızıltepe halkı bu yavruların bir kısmını en kısa zamanda sahiplendirmek istiyor, etrafınıza yayarsanız çok sevinirler). Evdeki bir kedi diğerinin mamasına dadanmış, biri sinmiş durumda. Bir tanesi ise kendi halinde takılıyor. Fareler onlardan soruluyor.

39

Buradaki ilk günlerimde, haftalık Bayramiç Buluşması‘na denk geldim. Bu civarda yaşayan, genelde sonradan bu civarlara yerleşmiş ‘şehirli’ köylüler bu buluşmalarda kendi ev/arazi/hayvanları için geliştirdikleri ekolojik uygulama/teçhizatları anlatıyorlar. Bazen ilgilendikleri alanlarla ilgili film gösterimleri yapıp çeşitli konularda atölyeler düzenliyorlar. Bol da geyik dönüyor bir yandan tabi…

Sevinç Abla ile yabani ot topladık

36
Sevinç Abla yabani otları anlatırken. En sağdaki Şevketi Bostan.

Geçtiğimiz perşembe Sevinç Abla ile oğluna yabani ot toplamada yardım ettik. Sevinç Abla bize hindiba, labada, eşek helvası (sütlüce), eşek turbu (turp otu), havuç otu, kaz ayağı, şevketi bostan, ekşimik, sığır dili gibi 9 çeşit yenilebilir otu tanıttı. Hepsi de birbirine benziyor! Çoğunun adını duymuş ve yemiştim ama topla desen boş bakardım.

Sevinç Abla önden anlata anlata gidiyor, bir an tanıdık birini görmüşçesine sevinerek eğilip, mesela hindiba otunu anlatıyor, otu bıçağıyla kesip çuvalına atıyor, bazen kendi kendine konuşuyor tatlı tatlı Ege aksanıyla. O kadar kendine has bir dili var ki. ‘Çay iççeniz mi?‘ diye sorulduğunda ‘E heralde, bizi köpek mi yaladı?‘ diyebiliyor mesela.

Tam köylü olucam, bi şehir geliyo

41

Buradaki ilk hafta hep güneşli geçti, dünse yağmur beklerken kar yağışı başladı. Önümde bir hafta daha var. Bir yere tam alışırken hep şehre geri dönmem gerekiyor. Bir süre daha böyle… Her ziyarette, yaşamak istediğim hayatla ilgili yeni bir şeyler, yeni sınırlar ya da sınırsızlıklar keşfediyorum. Doğayla uyumlu yaşama isteğim gittikçe güçleniyor. Haşır huşur, yara bere, eklem ağrısı ve is içindeki ellerimi yüzümü seviyorum. Bir işi tamamladıktan sonraki yorgunluksa en büyük tatmin oluyor benim için.

Temiz hava, temiz gıda, kendini döndüren, kendine mümkün olduğunca yeten bir hayat dileğim ve yolum.

Kızıltepe Permakültür’de 2. Hafta

40-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

Aşçılık sırrı: Otun ve baharatın kimyası

Harold Mcgee imzasıyla luckypeach.com sitesinde yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Elif İlik çevirisi ile sunuyoruz.

    ***

Her aşçı, baharatların bir yemeğin lezzetini nasıl artırdığını bilir. Peki, hiç baharatların tatlarının nereden geldiğini ve neden diğer yeşil yapraklı sebzeler gibi olmadıklarını düşündünüz mü? Ya da, sebzelerin neden o tatlara sahip olduğunu? Bu soruların cevapları, en sevdiğiniz otlardan en iyi şekilde yararlanabilmenizi sağlayacak.

28

Otların ve baharatların tatları, kaynak bitkinin ürettiği ve depoladığı kimyasallardan geliyor. Sebzeler bunları yapraklarında, baharatlar ise tohumlarında, kabuklarında ve köklerinde depolar. Tatları, onlarca lezzetli kimyasalın bir karışımı olan meyvelerin aksine, otlar ve baharatlar kendilerine has tatlarını genellikle bir ya da birkaç tane kimyasaldan alır. Örneğin kekiğin tadı timol adlı bir kimyasaldan, nanenin ki ise mentol ve karvondan geliyor.

Olgun meyveler,  lezzeti hayvanları çekip kendisini yemesini sağlaması ve tohumlarını geniş bir alana yayması için evrilmiştir. Otlar ve baharatlar yemeklere lezzet katıyor ancak kendileri tek başına çok da lezzetli değiller. Çünkü bitkiler hayvanların onların yapraklarını, tohumlarını ve köklerini çiğneyip yemesini istemiyorlar.

Hiç bir kekik dalını çiğnediniz mi? Ya da bir karabiber ya da karanfil tanesi yediniz mi? Tadı pek de iç açıcı değil, değil mi? Bunun sebebi bitki ve baharatların çoğunun tadının aslında kimyasal silahlar olması. Görevleri kendilerini yemek isteyen böcekleri, salyangozları ve diğer hayvanları defetmek ve onları hasta edecek mantar gibi mikropları öldürmek. Tat kimyasalları bazen doğum kontrol yöntemi olarak da görev yapıyor. Bir kekik bitkisinin yaprakları yere düştüğü zaman, timol maddesi bitkinin tohumlarının çimlenmesini engelliyor. Bu sayede bitki, aynı toprak parçasından gelecek besinler için kendi yavrusuyla rekabet içine girmek zorunda kalmıyor.

Yıllar önce, ilk kez tatları anlamak ilgimi çekmeye başladığında, kimyasal ürünler satan bir yerden, ufak bir şişe kekiğin ana maddesi olan saf timol bulmayı başarmıştım. Etiketinde kocaman kırmızı bir X işareti ve bir uyarı vardı: Solunması, cilde değdirilmesi ve yutulması zararlıdır. Yani bir aşçının kekikle yaptığı şeylerin tümü zararlıydı! Ancak bir kekik dalı ya da karabiber veya karanfil tanesi görece ufak bir dozda uzaklaştırıcı madde içeriyor. Bunu farklı şeyler içeren bir karışıma kattığınızda bu doz madde seyrelerek kendi lezzetini yemeğe katıyor.

Otların ya da baharatların doğrudan yenmemesinin istisnaları da var. Maydonoz, dereotu, anason ve rezenenin kimyasal tepkileri ağzımızda o kadar rahatsız edici bir tat bırakmıyor. Ancak marul ve ıspanak gibi yapraklı sebzelerin bize hafif gelen o çimensi ve“yeşil” tatları da bir çeşit kimyasal savunma yöntemi. Yeni biçilmiş çimenin ya da ezilmiş yaprağın tipik bitkisel kokusu, zarar gören bitki hücrelerinin, hücrelerin zarlarındaki uzun karbon zinciri moleküllerini etkilemek için belirli enzimleri açığa çıkarmasıyla salınıyor. Bu uzun zincirler, havaya karışıp koklayabilmemiz için fazla büyük ancak bu enzimler uzun zincirleri parçalara bölüyor (çoğunlukla altı karbon parçaya). Bu heksanal ve heksanol molekülleri uçucu olabilecek kadar ufaklar. Yeşil bir yaprağı ezdiğimizde ya da çiğnediğimizde aldığımız tat ya da koku da bu moleküller.

27

Bitki yapraklarının zarar gördüklerinde bu altı karbon parçayı üretmesi tesadüf değil. Bitki biyologları bu parçaların küfün büyümesini engellediğini ve tırtıllar ve diğer yaprak yiyen hayvanlar için zehirli olduğunu ortaya koydular. Yaprağın saldığı koku da tırtılları yiyen eşek arılarını çekiyor. Bitki, bu parçalarını, yaprağın başka taraflarına, diğer yapraklara ve hatta bazen diğer bitkilere karşı bir sinyal haline gelecek şekilde kimyasal olarak değiştiriyor. Değişen moleküller, bir saldırının gelmekte olduğunun sinyalini veriyor ve yakınındaki hücreleri, yaprakları ve bitkileri kimyasal savunmalarını artırmaları konusunda uyarıyor.

Dolayısıyla, bitkilere yapılan saldırılar hem aroma bileşenlerinin salımını, hem de uzun vadede bu bileşenlerin yapraklarda birikmesini sağlıyor. Gerçekten de geleneksel ve organik üretim yöntemlerine ilişkin yapılan çalışmalar, organik bitkiler böcek ilacıyla korunmadığı için, böcek saldırısıyla karşılaşınca antioksidanlar da dahil olmak üzere daha yüksek düzeylerde tat kimyasalı ve diğer koruyucu moleküller biriktirdiğini ortaya koyuyor.

Elbette hem güzel görünen yapraklara sahip, hem de lezzetli bitkiler elde etmek çok iyi olurdu. Bitki biyologları da bunun için oldukça iyi bir yöntem buldular.

Bitkiler, böcek ve küf saldırısını, küfün hücre duvarlarıyla böceklerin ve kabuklu hayvanların dış iskeletlerinde bulunan selüloza benzer bir madde olan kitinin varlığını fark ederek anlıyor. Kabuklu hayvan kitininin değişik bir hali olan kitosan, çok amaçlı bir malzeme ve sağlık ürünleri satan dükkanların çoğunda bulunabiliyor. Bir bitkiyi kitosana tabi tuttuğunuzda, bitki bir saldırı altındaymış gibi tepki veriyor ve kimyasal savunma üretimini hızlandırıyor.

Yapılan bir deneyde, fesleğen yapraklarına kitosanlı su verildiğinde, yaprakların 2 ila 3 gün içinde bu sudan verilmeyen bitkilere kıyasla %20 daha fazla esansiyel yağ biriktirdiği ortaya çıktı. Brokoli ve soya filizinde de benzer etkiler görüldü. Kitosan aslında bir nevi şişelenmiş bitki stresi ve bitkiye zarar vermeden onu alarm haline geçiriyor.

Peki tüm bunlar aşçı için ne anlama geliyor? Öncelikle hafif böceklenmiş ya da kurtlu bir ürünü çöpe atmadan önce iki kere düşünün. Göze çok hoş gelmeyebilir ama mükemmel bir yaprağa kıyasla çok daha lezzetli ve besleyici olduğu kesin. Eğer kendiniz bitki yetiştiriyorsanız – bunlar cam kenarında ya da terasınızda yetiştirdiğiniz bitkiler de olabilir – bitkilerinize verdiğiniz suya kitosan katarak lezzetlerini artırabilirsiniz.

Otlarınızı nasıl kullandığınız da lezzetlerini etkileyebiliyor. Bitkiye lezzetini veren savunma kimyasalları genellikle yaprağın yüzeyindeki ince, kıl gibi bezlerde (fesleğen, keklikotu, adaçayı, shiso bitkisi ve kekiğin de dahil olduğu nane ailesi) ya da yaprağın içindeki özel kanallarda (diğer birçok ot) yoğunlaşıyor. Eğer otları olduğu gibi bırakırsanız, o otun karakteristik tadını elde edersiniz. Ancak otu ezerseniz ya da çok ince doğrarsanız, çok sayıda hücreye zarar verirsiniz ve yeşil, çimensi ve bitkisel kimyasalların ortaya çıkmasına ve bunların otun kendine has tadını bastırmasına neden olursunuz.

İstediğiniz tadı alabilmek için otlarla farklı deneyler yapabilirsiniz. Barmenler bazen, nane yapraklarını buruşturmak yerine birbirine vurarak, yüzeydeki bezlerde bulunan nane aromasını açığa çıkarıyorlar ve yaprak hücrelerinin zarar görmesini ve bitkisel tadın gelişmesini engelliyorlar. İki nane yaprağın alt kısmını birbirine sürerek yaprak hücrelerine daha nazik de davranabilirsiniz (yakından baktığınızda tat tüylerinin çoğunun alt kısımda olduğunu göreceksiniz).

Japonya’da yapılan ilginç bir araştırma, lezzetini yapraklarında tutan taze sansho‘nun (Sichuan biberinin bir akrabası) ezildiğinde otun turunçgilimsi notalarının ve güçlü bir çimensi aromanın, yapraklar birbirine vurulduğunda ise çimensi tat olmadan turunçgilimsi ve çiçeksi notaların ortaya çıktığını gösteriyor.

Ayrıca, yaprakları keserken ya da ezerken soğuk tutarak, çimensi tada sebep olan yaprak enzimlerini yavaşlatabilirsiniz. Ya da onları hızlı bir şekilde haşlayarak bu enzimleri kalıcı olarak etkisiz hale getirebilirsiniz (ancak yüksek ısı otun karakteristik tadını etkileyebilir).

Ya da çimensi tadı seçebilirsiniz. Şefin seçimi.

 

Yazının İngilizce orijinali

Yazar: Harold Mcgee

Yeşil Gazete için çeviren: Elif İlik

(Yeşil Gazete, luckypeach)

[Yeşil Atasözleri] Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Rümeysa Karaca‘nın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

45

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

46

  • Akıllı düşman akılsız dosttan iyidir
  • Dost başa düşman ayağa bakar
  • Kalbe giden yol mideden geçer
  • Cambaz ipte balık dipte gerek
  • Demir ıslanmaz deli uslanmaz
  • İyi iş altı ayda çıkar
  • İyilik et komşuna iyilik gelsin başına

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

47

  • Kötü sebze, iyi abur cuburdan daha besleyicidir
  • Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar
  • Sağlığa giden yol meyveciden geçer
  • Hijyen her yerde, meyve mevsiminde gerek
  • Meyve yaşlandırmaz yiyen pişman olmaz
  • Meyvenin iyisi mevsiminde çıkar
  • Spor yap durmadan, sağlık gelsin vücuduna

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

44-Rümeysa-Karaca

 

 

 

Rümeysa Karaca

Hikayemiz – Merih Yücel

Bir varmış, bir yokmuş. Henüz dünya oluşmamışken uzayda başıboş dolaşan küçük küçük proto gezegenler varmış. Bunlar birbirleriyle çarpışıp birleşip, büyüyorlarmış. Çarpışmanın ve sürtünmenin etkisiyle kütle çok ısınmış ve erimeye başlamış. Bu sıcak lavlardan oluşan gök cisminin soğuması milyon yılları bulmuş.

Masal ya, masalda zaman geçivermiş. Soğuyan üst kısım yavaş yavaş kabuk tutan bir muhallebi gibi büzülmüş, kırışmış. Bu sefer içeride sıkışan magma kabuğun zayıf çatlaklarından fışkırmış fışkırmış. Bu fışkırmadan çıkan gazlar: Su buharı, amonyak, metan ve hidrojenmiş. Nereden mi biliyorum? Bu gün de yanardağlardan fışkıran mağma yine o ayni magma ve herkes bu mağmanın içindeki gazları biliyor. Öyle ise 4 milyar altı yüz milyon yıl önce atmosfere çıkan gazlarda aynı gazlardı.

İşte ilk atmosferimizin oluşması böyle başlamış. Bu gazlar besin için gerekli atomları taşıyordu. Binlerce yıl sağanak yağmurlar, şimşekler, yıldırımlar sürdü gitti. Ve yer kabuğu soğudu, Çukurluklar akan sularla dolarak okyanusları meydana getirdi. Bu ortam içinde ayrışan gazlar (karbon, azot,hidrojen ve oksijen), yeni bir düzende birleşerek besin maddelerini oluşturdu (glukoz, yağ, protein) ve bu organik moleküller ve ilk kayalardaki mineraller, uzun yıllar sulara taşındı, birikti.

Atmosferde hem serbest olarak oksijen, hem de onları tüketecek, ayrıştıracak canlılar olmadığı için de milyonlarca yıl, tükenmeden, bozulmadan, çürümeden kaldılar. İlk dünya okyanusları sulu, sıcak, tuzlu bir çorbaya benziyordu ama bunu yiyecek hiç bir canlı yoktu.
Ve işte sığ ve kuytu sularda, kendini eşleyerek çoğalan moleküller oluşmaya başladı (DNA).Ve böylece ilk hücreler oluşmaya başladı. Yiyecek boldu, ortam ılıktı, hızla çoğalmaya ve göç etmeye başladılar. Her bir hücre gurubu, bulundukları ortamlara uygun özellikler kazandı. Ama güçlüklerle tek başına savaşmak çok zordu ve birleşmeye başladılar. Bu yaşam şekline koloni yaşam denir. Örneğin bir hücrenin iki kamçısı varsa, on altı hücre bir araya gelince otuz iki kamçıları oldu ve daha hızlı hareket edebildiler ve daha iyi bir yaşama şansına sahip oldular, Daha sonraları 40 bin hücrenin bir arada yaşayabileceği büyük koloniler kurdular. Bunların aralarında iş bölümü oluştu Zamanla besin azalmaya başladı ve milyar yıllar geçti, tükendi. O zaman birbirlerini yemeye başladılar. Bazı hücreler, besin için yuttukları minik yeşil pigmentlerin, onlara besin yaptıklarını keşfettiler ve o minik yeşillerle birlikte yaşayıp,( ilk bitki hücreleri) güneş ışığını kullanarak besin yapmaya başladılar. Taşıdıkları yeşil pigment (klorofil)veya daha gelişmiş hücresel yapı benzeri olan kloroplastlar onları besliyordu. Bu besin yapımı; havadaki karbondioksit gazını, su ile birleştirerek yapılıyordu ve dışarıya artık ürün olarak oksijen veriliyordu. Şimdiye kadar oksijen kullanmadan süren yaşam artık oksijen kullanmaya başladı. Oksijen, bazı kimyasalları oksitleyerek zehir etkisi yarattıysa da, milyon yıllar boyunca canlı kendini bundan korumanın yolunu buldu. Ve daha fazla enerji üreterek ve eşeyli üremeyi geliştirerek, doğa kendi devrimini yaptı. Çeşitlilik arttı.

Bunun adı evrimdi. Ve bir çok canlının oksijenli solunuma geçişiydi.

İşte ilk organize hücre topluluğu. Jeolojik devirlerin prekambriyen ( 2.5 milyar – 545 milyon yıl) zaman dilimine denk gelir. İlk canlılar suda oluştu ve güneşin zararlı ışınlarından kendilerini su katmanları ile korudular. Milyonlarca yıl hazır besinle beslenip, ürediler. Ve milyon yıllarda evrimleşerek yeni bitki ve hayvan türlerini oluşturdular.

Sularda biriken oksijen gazı, havaya karışıp, kısa dalgalı ultra viole ışınları etkisiyle atomlarına ayrıştı ve üç atom oksijen birleşerek (O3) ozon gazını oluşturdu. Ozon atmosferde milyonlarca yıl birikerek zararlı ışınların yer yüzüne ulaşmalarını engelledi. Ve yaşam sudan dışarıya çıktı. Bitkilerle 700 milyon yıl önce başlayan karaya çıkış 300 milyon yıl sürdü. Biyolojide bu devre, “Biyolojik Patlama” denir.

Canlıların bir kısmı karaya çıktı. Artık zorunluluktan mıdır, bilinmez. Belki de sular çekildi ya da küçük iç denizler, göller kurudu. Keşke çıkmasalardı. Şaşırdılar. Suyun içinde yaşamak ne rahattı, karada su bulmaları zordu. Karalarda; sıcak, soğuk, fırtınalar, yağmurlar, dolu ve kar vardı. Toprağa tutunamıyorlar, uçup uçup gidiyorlardı. Kızgın güneş altında sularını kaybedip, kuruyup ölüyorlardı. Üremeleri de imkansız olmuştu. Suda yüzerek kavuşan üreme hücreleri karada buluşamıyorlardı. Çoğu telef oldular.
İşte bütün bu zorluklarla baş edebilen tek olgu adaptasyondu. Yani değişen ortam koşullarına uygun özellikler gösterebilen canlılar yaşadı ve ürediler. Evrim devam ediyordu.

Sularda yaşayan bitkilerin kökleri ancak tutunmaya yarıyordu. Kara bitkileri toprağa daha sağlam tutunmak ve suyu bulmak zorundaydı. Su içinde yaprakların kuruma tehlikesi yoktu ama karada hızla su kaybedip, kuruyorlardı. İyi bir kök yapısı ve yapraklarının üzerinde, ışığı geçiren ama bitkinin suyunu içeride tutan mumsu, saydam kütiküla tabakası bulunan bitkilerin yaşama şansı arttı.

Bununla da bitmiyordu. Döllerinin devamını nasıl sağlayacaklardı? Su içinde yüzerek bir yere ulaşıp, çimlenen sporlar, birbirine kavuşan üreme hücreleri kara şartlarında bu işi nasıl yapacaklardı? İlkel bitkiler, mantarlar sporla üremeyi nemli, ıslak ortamlarda sürdürdüler. Karayosunlarında, eğrelti otlarında ve mantarlarda bu tür üreme hala aynı biçimde devam edip gidiyor.

Omurgalı hayvanların en basitinden (balık), en gelişmişine kadar (insan) , embriyonik gelişimlerinin birlikte fotoğrafları . Soldan sağa ; balık, semender, kaplumbağa, tavuk, domuz, sığır, tavşan ve insan
Omurgalı hayvanların en basitinden (balık), en gelişmişine kadar (insan) , embriyonik gelişimlerinin birlikte fotoğrafları . Soldan sağa ; balık, semender, kaplumbağa, tavuk, domuz, sığır, tavşan ve insan

Daha sonra, gelişen bitkilerde çiçek yapısı ve tohum yapısı gelişti. Tohum döllenmiş yumurta hücresini yani embriyoyu özel yapısı ile korudu ve dağılmasını sağladı. Bu nedenle tohumun evrimi, çiçekli bitkilerin yeryüzüne başarılı bir şekilde dağılımını sağlamıştır. Rüzgar estikçe, dönerek kendini toprağa vidalayan (turna gagası) tohumlarından tutun da, hayvan postlarına dikenleri ile tutunup, ortam değiştirenler (pıtrak), paraşütlü olup da hafif bir üfleme ile kilometrelerce yol kat edenler (karahindiba), hayvanların sindirim sistemlerinden geçseler bile çimlenme yetilerini kaybetmeyen harika çekirdekler (incir, zeytin) tohumun evriminin en önemli göstergeleridir.

Yeşil bitkiler ve sulardaki bitkisel planktonların fotosentez ürünleri olan besin ve oksijen, sularda ve karalardaki yaşamın hızla çeşitlenmesini milyon yıllar boyunca sürdürmüştür. Jeolojik dönemler boyunca çok çeşitli bitki türlerinin ve hayvan türlerinin evrimi devam etmiştir ve hala devam etmektedir.

Hayvan hücrelerinden oluşmuş canlılar ise, bitkiler gibi besin üretemediklerinden, açlık çekmişler ve hazır besin bulamadıklarında telef olmuşlardır. Aralarında hızla gelişen besin rekabeti ile aralarında av – avcı ilişkisiyle hayatta kalabilmişler, üreme zamanlarına kadar yaşamayı amaçlayan donanımlar geliştirenler yaşama ve üreme şansını elde etmişlerdir. Sularda başlayan çeşitlenme, eşeyli üreme ile daha fazla artmış ve yeni yeni, omurgasız ve omurgalı türler gelişmiştir. Bazı canlılar sabit yaşarken, vücutları, ana maddesi kalsiyum karbonat olan kılıf ve kabuklarla korunmuş, kamuflaj geliştirmişler, pek çok su canlısı, daha fazla yumurta yaparak ( morina balığında 6 milyon) türlerini devam ettirmişlerdir. Doğada yaşam savaşı sürerken, omurgalıların en gelişmiş sınıfı olan mammalia’ya ait bir türün, dört ayak yürürken, kalça kemiklerinde ortaya çıkan bir mutasyonla, iki ayak üzerinde yürümeye başlaması, ellerini kullanırken beynini de geliştirmesi, alet yaparak avcılığını geliştirmesi milyon yıllar boyunca yeni insan türlerinin oluşumu, bunlarla rekabet ,savaş ve tek tür olarak Homo sapiens . Ve işte 200.000 yıl evvel modern insan (Homo sapiens) ormandan çıktı , önce göçebe, sonra yerleşik düzene geçti. Toplayıcı toplumdan, tarım toplumunu oluşturdu. Ve doğayı yağmalamaya başladı. Kendi lüksü için tükettikçe tüketti. Dünyaya egemen oldu. Zayıfları ezdi. Onların sırtlarına basarak yükseldi. Zenginleşti. Daha çok istedi. Emeği ucuza kapatan küresel bir sömürü düzeni kurdu. Bunun için savaşlar başlattı. Kendi türünü öldüren tek hayvan türü olarak dünya tarihine geçti. Başarıp, cebini doldurdukça çılgınlaştı. “Daha çok para, para, para, para” dedi.

Vee işte gelinen durum; çölleşen, zehirlenen topraklarımız, zehirlenen havamız, suyumuz. Yakılan ormanlar, köklenen , talan edilen zeytinlikler, betonlaşan ovalar. Yok olan yaşam.

İnsanoğlu artık kendini tüketmeye başladı. Ve dünya insanoğlunu sırtından silkeleyip attıktan sonra tekrar doğasını temizleyip, var olan canlılarla yoluna devam edip, yaşam formlarını çeşitlendirerek gidecektir. Bir gurup canlının çöpü, bir başka gurup canlının hammaddesidir. Doğanın çöpü, pisliği yoktur. O kendi çöpünü temizler. Yeter ki: “Akıllıyım” deyip, kendini dünyanın sahibi zanneden paranoyak canlılar türemesin.

23-Merih Yücel
Merih Yücel
İzmir Çevre Platformu (İZÇEP) Sözcüsü 

Japonya’daki Sakurajima yanardağı yine faaliyette

Japon Meteoroloji Ajansı’ ndan yapılan açıklamaya  göre 5 Şubat (dün) 18:56 civarında Kagoşima eyaletindeki Sakurajima Yanardağı’nda volkanik patlama meydana geldi. Meteoroloji Ajansı lav püsküreceğini duyurarak patlamayı takibe aldı. Lav püsküreceğine dair kamuoyu duyurusu  genellikle ne kadar süreceği belli olmayan, henüz hiç patlama olmamış volkanlarda oluşan ya da geniş ölçekli patlamalarda başvurulan bir yöntem. Bu gün Sakurajima’da volkanın yaknındaki yerler için tehlike seviyesi 2 olarak belirlenirken bu tehlike derecesinin artarak 1’e çıkabileceği düşünülüyor.

 

Sakurajima yanardağı faaliyete geçti.
Sakurajima yanardağı faaliyete geçti.

“Geçen sene ve ondan önceki sene olan patlama ile aynı ölçekte”
Volkanik Patlama İzleme Komitesi Başkanı ve Tokyo Üniversitesi’nden Profesör Kazuhiro İshihara”Patlama geçen seneki ve ondan önceki patlama tipleriyle aynı olacak kadar benzerlik gösteriyor , patlamadan dolayı 2 kilometre uzağa  kadar tüf, kaya püskürmesi meydana gelebilir” şeklinde açıklama yaptı.

sakurajima-yanardagi-patlayabilir-japonya-2

Polis ve İtfaiye alarmda fakat,  herhangi bir yaralanma haberi yok
Sakurajima’da görevli 3 polis memurunun ifadesine göre akşam üstü saat 19:05 civarına kadar bir yaralanma haberi alınmış değil. Kagoshima Polis merkezinden bir görevli ise patlama olduğunda ne sarsıntı ne de gürültü duyulduğunu belirtti.

Kagoshima İtfaiye merkezi de akşam saat 19:10’a kadar her hangi bir yangın, yaralanma haberi almadıklarını aktardı.

İki yıldan beri tekrarlayan patlamalar neticesinde Sakurajima Yanardağı ile aynı adada ve  ona yalnızca 50 kilometre mesafedeki Kyushu Nükleer Santrali’nin de  bölge halkı için hayati risk oluşturduğu düşünülüyor.

 

Japoncadan çeviren: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete, NHK JP)

 

Heraklitos, Hobbes, Hayek ve Nasreddin Hoca: Savaş 101 – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Merhaba sınıf,

Yeni yılda ilk dersimiz: Savaş 101. Yani, Savaş kavramının temellerine giriş.

Önce özlü bir sözle başlayalım:

İnsanlar en bildik, tanıdık şeylere bile öylesine yabancılaşmış haldeler ki, kendiliğinden gün gibi ortada olanı da iyice arayıp bulmak zorundalar.”

Kadim Yunan filozoflarından Efes’li Heraklitos’un bu keskin tespitini, Pulitzer ödüllü yazar ve yılların savaş muhabiri Chris Hedges, epey zaman önce yayımladığı “SAVAŞ: Herkesin Bilmesi Gerekenler” başlıklı el kitabının1 giriş bölümünde alıntılıyor. Yazar, hayatın en basit ve açık sorularını genellikle hiç sormadığımızı belirttikten sonra, bu basit ve apaçık soruların en başta gelenlerinden birinin savaş olduğunu ekliyor.

Heraklitos da Hedges de haklı aslında: Herşey apaçık ortada; ama biz bu açık gerçekliği kabullenmekte acayip zorlanıyoruz nedense. Aslında bakarsanız, biz de haklıyız. Adeta bir Nasreddin Hoca fıkrasında yaşıyor gibiyiz: Gazetelerde ülkenin gerilim ve çatışmalar içinde olduğuna, maazallah bir iç savaşa doğru sürüklenebileceğine dair imalar içeren kaygılı yazılar okuyabiliyor, televizyonlarda bu yönde konuşmalar yapıldığına rastlayabiliyoruz.

Ne var ki, hem bunlar çok yetersiz; hem de her seferinde başlarımız başka tarafa çevriliyor. Tam teşekküllü bir savaş durumundan hiç bahsedilmediği, hatta böyle bir şeyin akla ya da dile bile getirilmediği, bundan ısrarla kaçınıldığı aşikâr görünüyor.

Ama dürüst olalım – Hem birbirimize, hem de kendimize karşı: Düpedüz savaş var ortada. Türkiye, geçen yılın Temmuz sonundan, yani yaklaşık 6 aydan beri bir savaşın içinde.

Silopi, Ocak 2016 (Fotoğraf: İlyas Akengin / AFP / Getty Images)
Silopi, Ocak 2016 (Fotoğraf: İlyas Akengin / AFP / Getty Images)

En baştan, tanım meselesinden başlayalım isterseniz. Yukarıda adı anılan kitap “Savaş 101” başlıklı 1. bölümünde, kavramı tarif etmekle işe başlıyor: “Savaş 1,000’den fazla insanın hayatını alan aktif çatışmaya denir.2

Bu tanımı esas alırsak, şu anda dünyada devam etmekte olan 3 majör (yani 10 bin ya da daha fazla insanın doğrudan şiddet kullanımı sonucu öldüğü) savaş olduğunu görüyoruz.Şimdi bunları zayiat rakamları itibarıyla sıralayalım:

1) Afganistan:

Ta 1978’de Sovyetlerin işgali ile başlayan, sonra ABD işgali ile devam eden, Taliban’ın dönüşü ve IŞİD’in de işin içine girmesiyle günümüzde de hızlanarak devam eden Afganistan savaşı ve/ya içsavaşı: Toplamda 1,240,000 – 2 milyon ölü…

2) Irak:

1990-91 yıllarındaki Körfez Savaşı, ardından 2003’teki ABD istila ve işgali, onun ardından 2011-2013 mezhep savaşları ve/ya iç savaş, derken ikinci Irak savaşı, ve son olarak da IŞİD’e karşı 2014’te başlayıp günümüze de hızlanarak, şiddetlenerek gelen vahşi Irak savaşı (“v.3”): Toplamda 240 bin – 1 milyon ölü…

3) Suriye:

2011’de, 4 yıldan fazla uzayan bir kuraklığın ardından patlak veren, günümüzde de olanca hızıyla sürüp giden, gittikçe vahşileşen ve dışarıdan sayısız ülkenin “müdahil” olduğu cehennemî Suriye iç savaşı: Toplamda 250 bin – 340 bin ölü…

***

Türkiye ise, belki majör değil, ama doğrudan “savaş” kategorisine giren bir halin tam içinde bulunuyor şimdi – yeniden! Konuyu özet olarak Wikipedia’dan izlersek, başlangıcı 1978’e kadar geri götürülebilecek Kürt-Türk silahlı çatışması, 1984’te kanlı bir savaşa dönüştü ve 1999’a kadar sürdü, 1999-2004 arasında tek taraflı ateş kes döneminden sonra, 2004-2012 arasında çatışmalar tekrar alevlendi, 2012’den geçen yıl (2015) ortasına kadar barış süreci denemesine girişildi; bu evreye gelindiğinde toplamda –güvenlik güçleri, siviller ve isyancılardan– ölenlerin sayısı yaklaşık 45 bin olarak hesaplanıyordu.4

Yaklaşık 2,5 yıl süren bu “barış süreci”nin âniden kesilmesiyle, geçen yıl 24 Temmuz tarihinden itibaren ülkede yeni bir savaş başladı.

Gene zayiat rakamlarını kriter olarak alan Uppsala Çatışma Verileri Programı adlı araştırma kuruluşunun tanımına göre, mevcut ya da bir önceki yılı kapsayan bir periyod içinde şiddet kullanılarak 10 binden az, ama bin ölümden fazlasına yol açmış çatışmalar, kesinlikle savaş kategorisi içinde değerlendiriliyor.5

Sadece bu kriteri esas alırsak: Toplamda 2015’te (Temmuz – Aralık sonu) 1,927- 3,450 ölü, yeni yılın başında sadece 2016 Ocak ayında ise 99 ölü vardı…6

Dikkat edilirse, aylar süren sokağa çıkma yasakları, 230 bin kişinin bölgeden zorunlu göçü ile boşalıp hayalete dönmüş şehirler, yerle yeksan olan binlerce yıllık tarihi mahalle ve şehirler, eğitimsiz kalan binlerce öğrenci, caddelerde dolaşan tanklar, yerle bir olmuş sokaklar, hendekler, beyaz bayraklar, barış isteyen baro başkanlarının tarihi camilerin ayakları dibinde barış isterken kim vurduya gitmesi, gazetecilerin vurulması, çocukların, bebeklerin, kedilerin vurularak ölümü, yerlerde sürüklenen cesetler, yer sofrasında çocuklarının gözü önünde başı kopan kadınlar, buzlukta günlerce bekletilen çocuk cesetleri, ambulansların yardıma gelemediği yaralıların bodrumlarda birer birer kanayarak ölümleri, maskeli üniformalı savaşçıların siperlerin, barikatların, kum torbalarının önünde, arkasında kol gezmeleri vb. bütün bu savaş sahneleri (gazeteler, portallar, sosyal medya…) ana tabloda yer almıyor.

Burada sadece soğuk, steril ölüm sayıları kriteri esas alınarak yapılmış bir kategorizasyon sözkonusu. Ve fakat yeterli: kesin savaş hali işte…

Aynı şekilde, Türkiye’nin Suriye’ye bir şekilde askeri müdahalesi konusundaki ihtimaliyat hesaplarını, düşürülen Rus uçağını, komşularla ve Rusya ile gerginlikleri, her gün memleketin cennet sahillerinde tomar tomar ölen mülteci bebekleriyle çocukları ve kadınları, Türkiye’nin çevre ve doğaya, neredeyse tüm gezegene karşı açtığı amansız savaşı da7 savaştan saymıyoruz; ayrıca Europol kuruluşuna göre, insan ve seks kaçakçılarının eline düşmüş olan kayıp 10 bin göçmen çocuğunu, büyük şehirlerde kendini patlatan “canlı” bombaları, bombalanan Pazar yerlerini, varil bombalarını, bölgede ABD’nin Afganistan’da, Irak’ta kalmaya ve savaşmaya devam etmesi kararlarını, Avrupa savaş bütçesini olağanüstü miktarlarda artırma kararı almasını, Afrika’da ve başka her yerde drone saldırılarını, hastane bombardımanlarını, Rusların mülteci kampı bombalamalarını, Gazze ablukasını, bombardımanlarını vb. gibi unsurları da hesaba katmıyoruz. (Gazeteler, portallar)

Tahmini ölü sayılarının bini ve onbini aşıp aşmadığı konusunu dikkate alıyoruz sadece ve onun dışında hiçbir noktayı, ana tahlil açısından hesaba katmıyoruz. Ama işte, nereden bakarsanız bakın, gene de kesin savaş hali…

***

İtalyan düşünür ve yazar Franco “Bifo” Berardi, yeni yılda yayımlanan bir makalesinde neoliberal kapitalizmin “dışsallaştırma” ve özelleştirme süreçleriyle dünya çapında bir sivil savaşa bodoslama daldığımızı yazıyor. Bir “Dünya Savaşı”ndan çok, “32 kısım tekmili birden” diye adlandırabileceğimiz “parçalanmış küresel sivil savaş”a doğru bir gidiş. Parçalar da bir araya gelmiyor, çünkü savaş her yerde. Dünya çapında bir “nekro-ekonomi”nin, ölüm ekonomisinin, bir nekro-kapitalist rejimin her türlü ahlakî, manevî reçeteyi, hukukî düzenlemeyi iptal ettiği yepyeni bir rejimden söz ediyor Berardi: “Savaş özelleştirildiğinde, dünyada hiçbir jeopolitik düzen tahayyül edilemez, çatışan dinî kabileler arasında bir düzenleme yapılamaz. Başı ve sonu olmayan sonsuz bir bir savaş bu, Bin Laden’in vaat ettiği gibi. […] Thatcher’in neoliberal felsefesi bireyler arasında savaşın reçetesini yazmıştı. Hobbes, Darwin ve Hayek hepsi davetli: sosyal medeniyetin sonunu, barışın sonunu kavramlaştırsınlar diye. [… Meksika’nın uyuşturucu karteli] Sinaloa ile DAEŞ’i alın, Blackwater [paralı asker ordusu] ve [petrol devi] Exxon Mobil ile kıyaslayın. Aralarında, sandığınızdan daha büyük bir ortak nokta var. Ortak amaçları, çağdaş ekonominin en heyecan verici ürünleri olan terör, dehşet ve ölüme yaptıkları yatırımlardan azami kâr elde etmek. Doğmakta olan dünya ekonomik düzeni, nekro-kapitalizmdir – ölüm kapitalizmi” 8

Evet sınıf, bu ders burada biter. Tek bir soruya cevap verecek zaman kaldı. Siz en arka sıradaki genç arkadaş, evet, siz elinizi kaldırdınız, sorun bakalım!

Efendim?…

Hmm. İşte cevap, gene Berardi’den:

Bu cehennemden çıkmayı tahayyül edebileceğimiz tek yol, finans kapitalizmine son vermek. Ama bu da şu anda eli kulağında gözükmüyor.”9

Lûtfen, gelecek derse ödev olarak şu aşağıdaki makaleyi çalışarak gelin:

Tek Yol Devrim v2.0”, 01.09.2015)

Ders paydos.

 

[1] Chris Hedges, What Every Person Should Know About WAR,
Free Press, 2003, s. xiv

[2] ABD Savunma Bakanlığı Enformasyon Merkezi yayını Defense Monitor, D. Smith, “The World at War”, Ocak 2003, Washington, DC., ibid., s. 1

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_ongoing_armed_conflicts

[4] https://en.wikipedia

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Uppsala_Conflict_Data_Program

[6] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_ongoing_armed_conflicts#cite_note-autogenerated8-37

[7] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cevre/

[8] Franco Berardi Bifo,

http://www.e-flux.com/journal/the-coming-global-civil-war-is-there-any-way-out, Ocak 2016

[9] Ibid.

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

20.Ömer-Madra

 

 

Ömer Madra