Ana Sayfa Blog Sayfa 3506

Amedspor ve Fenerbahçe elele: “Çocuklar ölmesin, Maça gelsin”

Ziraat Türkiye Kupası çeyrek final ilk maçında Fenerbahçe’yi sahasında konuk eden ve  müsabakadan 3-3’lük eşitlikle ayrılan Amedspor, maç sonrasında resmi internet sitesinden haksızlığa uğradıkları yönünde bir açıklama yayınladı.

Amedspor karşılaşmaya, kedisini seyircisiz oynama ceazası ile karşı karşıya bırakan, "Çocuklar ölmesin, Maça gelsin" sloganını afiş şeklinde tutarak çıktı. Fenerbahçe de Amedspor'a destek verdi
Amedspor karşılaşmaya, kendisini seyircisiz oynama ceazası ile karşı karşıya bırakan, “Çocuklar ölmesin, Maça gelsin” sloganını afiş şeklinde tutarak çıktı. Fenerbahçe de Amedspor’a destek verdi

Açıklamayı Nazım Hikmet’in ‘’Sizde böyle koşmuştunuz bir zamanlar / Çocuklara kıymayın efendiler’’ dizeleriyle bitiren Amedspor, sahaya çıktıkları pankarta Türkiye Futbol Federasyonu’nun izin vermediğini de belirtti.

https://youtu.be/8aLAqd407vU

Fenerbahçe karşılaşmasında maçın başlama düdüğü ile birlikte 30 saniye hareketsiz bekleyerek TFF’nin verdiği seyircisiz oynama cezasını protesto da eden Amedspor karşılaşmaya da kendisini seyircisiz oynama cezası ile karşı karşıya bırakan, “Çocuklar ölmesin. Maça gelsin” sloganını afişe taşıyarak çıktı. Fenerbahçeli futbolcular da Amedspor oyuncularının protestosu sırasında kendi sahalarında top çevirerek protestoya destek verdi.

Diyarbakır temsilcisi Ziraat Türkiye Kupası grup aşamasında İstanbul temsilcisi Başakşehir deplasmanında oynadığı maç sırasında seyircisinin, “Çocuklar ölmesin. Maça gelsin.” tezahüratı bahane edilerek Türkiye Futbol Federasyonu tarafından seyircisiz oynama cezasına maruz bırakılmıştı. Takımın en önemli futbolcularından Deniz Naki ise, çeyrek final öncesi tek maç üzerinden oynanan son 16 karşılaşmasında Süper Ligin güçlü takımı Bursaspor’u deplasmanda 2-1 mağlup ettikleri maç sonu sosyal medya hesabından yaptığı açıklamalar gerekçe gösterilerek 12 maçtan men edilmişti.

Amedspor’un Fenerbahçe maçı sonrası yaptığı yazılı açıklama şu şekilde:

4

Çocuklara Kıymayın Efendiler

Çok değerli ve saygıdeğer basın emekçileri;

Hem Ziraat Türkiye Kupası hem de Spor Toto 2. Lig Kırmızı Grupta onurlu mücadelesini sürdüren bölgenin tek ikinci lig kulübü olan Amedspor’a sezon başından bu yana yapılan haksız uygulamalar bugün itibariyle çok farklı bir boyut kazanmıştır. İsminin değiştirilmesi sonrası kulübümüze yapılan tehdit ve hakaretler, sezon devam ederken taraflı gözlemci raporları, haksız para cezaları ile sürdürülmüştür. 

Son olarak Ziraat Türkiye Kupası maçında Medipol Başakşehir karşısında ortaya konulan iyi futbol ve elde edilen başarılı sonuç, birçok kesimden takdir toplamıştır. Ancak kulübümüz, bu başarıyla birlikte ırkçı grupların da hedefi haline gelmiştir. Bu ırkçı gurup tarafından çıktığı her maç provoke edilmiş, Bursaspor maçı ile de son raddesi yaşanmıştır.

Bursaspor maçı sonrası oyun disiplininden kopmayan ve kazanmaya inanan sporcularımız, galip gelmiş ve hem şehrimizi, hem de Amedspor’a gönül verenleri bir kez daha sevince boğmuştur. Lakin bu başarılar bazı çevrelerce hazmedilememiş olacak ki, Medipol Başakşehir maçı sonrasında cefakar taraftarlarımız gözaltına alınmış, akabinde bu maçta söylenen sloganlar nedeni ile haksız bir şekilde kulübümüz 1 maçı seyircisiz oynama cezasına çarptırılmış. Oyuncumuz Deniz Naki’nin barış çağrılar ise “ideolojik ve ayrımcı” olduğu gerekçesiyle ağır bir şekilde cezalandırılmıştır.Her yönüyle örnek olan bu oyuncumuz, Türkiye futbol tarihinde eşi benzerine az rastlanan 12 maç müsabakalardan men cezası almıştır. Ve tüm bu olanlar Türkiye Kupasında çeyrek final maçlarının başlamasının hemen öncesinde Türkiye Futbol Federasyonu tarafından karara bağlanmıştır.

Her türlü küfürün, şiddetin, ideolojik açıklama ve eylemelerin olduğu sahalarda bu kadar ağır cezaların, üstelik hak etmemesine rağmen yalnızca Amedspor’a verilmesi manidardır. 

Çocukların ölmemesini isteyen bir kulübe ve oyuncusuna ceza vermek, haksız, taraflı ve insafsızcadır.

Bugün yapılan Fenerbahçe müsabakası da bu atmosferde başlamıştır. Ve kanımızca Fenerbahçe’nin de hiç arzulamadığı bir müsabaka oynanmıştır. Gönül isterdi ki, her iki kulüpte eşit koşullarda ve şartlarda bugün sahaya çıksın. Ancak TFF’nin hukuka ve vicdana aykırı kararları neticesinde bu durum mümkün olmamıştır.

Maç içinde yaptığımız 30 saniyelik hareketsiz durma protesto da tamamen yapılan haksızlıkların, çifte standartların ve ötekileştirmenin sonucudur. Ve yaşananlara dikkat çekmek için bu protesto eylemi yapılmıştır. Bu nedenle kulübümüz dün olduğu gibi bugün de ve yarında sonuna kadar arkasında durduğu “Çocuklar ölmesin, maça da gelsin” şiarı devam edecektir.

Ayrıca Fenerbahçe maçına “Çocuklar ölmesin maça da gelsin” pankartıyla  çıkma talebimiz TFF tarafından kabul edilmemiştir. TFF’nin bu tutumunu da spor kamuoyunun takdirine bırakıyoruz. Sonuç itibari aldığımız cezalar ve uğradığımız haksızlıklar, çocukların ölmesini istemeyenlerin cezalandırılmadığı, bunu dile getirenlerin sahiplendiği yeni bir sürecin başlamasına vesile olmasını diliyoruz.

Büyük şair Nazım’ın da dediği gibi;

Sizde böyle koşmuştunuz bir zamanlar,

Çocuklara kıymayın efendiler.

Saygılarımızla.

Amedspor Yönetim Kurulu ve Diyarbakır Spor Taban Birlikleri”

 

(Yeşil GazeteT24)

Indian Point Nükleer Santrali’nde trityum sızıntısı ve arkasındaki gerçekler

9 milyon nüfuslu New York’un şehir merkezine 80 kilometre mesafede, Buchanan kentindeki Indian Point Nükleer Santrali‘nin 3. Ünitesi (reaktörü) , 8 Şubat pazartesi gecesi elektrik arızası sebebiyle kapatıldı. Entergy Enerji şirketi tarafından işletilen santralde aynı reaktör, 1 ay önce de trafoda sebebi hala tam olarak bilinmeyen bir arıza kaynaklı patlama meydana geldiği gerekçesiyle kapatılmış, kısa bir bakım sürecinin ardından yeniden kullanıma açılmıştı.

Indian Point Nükleer santrali’nde 2 adet  basınçlı su reaktörü aktif bulunuyor, Indian Point 1, 1974 yılında soğutma suyu sistemindeki problemden ötürü kapatılmış ve içindeki yakıt çubukları yakıt havuzuna alınmış . Santral 2 reaktörüyle yılda 2000 megawatt elektrik üretiyor,  2 ve 3 no’lu reaktörlerin lisansları ise 40 yılın ardından Vali Andrew Cuomo’nun itirazlarına rağmen, ilave bir 20 yıl için süreleri uzatılmış durumda.

Kapatılma sebebi trityum sızıntısı

16
Her ne kadar elektrik arızası olarak ifade edilse de esas sebebin, Indian Point yetkililerinin cuma günü tesisten trityum bulaşıklı suyun yer altı suyuna karıştığını raporlamasıyla ilgisi var. Zira tesisten yayılan kirliliğin valilik çevre koruma ve sağlık departmanları tarafından araştırılması talimatı verilmiş bulunuyor.

Nükleer Düzenleme Komisyonu’ndan Neil Sheehan’ın verdiği bilgiye göre santraldeki sızıntı radyoaktif kontamine suyun transferi yapılırken meydana gelmiş. Yani normalde bir pompa vasıtasıyla kontamine su transfer edilirken pompa arızalı olduğu için işçilerin bu prosesi manuel şekilde gerçekleştirmesi esnasında radyoaktif su binanın dışına akarak yer altı suyuna karışmış bulunuyor.

Litrede 65 000 kat daha fazla Trityum

New York Valisi Andrew Cuomo tarafından yapılan açıklama, yer altı sularına ve nehre karışan radyoaktif su sızıntısının izlendiği ancak henüz halkın risk altında olmadığı yönünde ancak, ne kadar radyoaktif suyun aktığı şu aşamada meçhul. Öte yandan alınan numuneler normalde 12 300 pico curi gösterirken bu olay sonrasında litrede 8 milyon pico curilik bir radyoaktivite olduğuna işaret ediyor ki bu miktar, suda kabul edilen değerden % 65 000  daha fazla trityum bulunduğu anlamına geliyor.

Trityum bulaşığı suyun yer altı sularına ordan da Hudson nehrine karışması ihtimali hakkında Nükleer Düzenleme Komisyonu’ndan Sheehan “Her şeyden önce bu radyoaktif su hemen bir yere ulaşmayacak , nehir de bulunuyor sadece ve etkisi de numune alsanız tespit edemeyeceğiniz kadar azalıyor.”şeklinde açıklama yapıyor ve Entergy şirketinden Jerry Nappi de “Topraktan aldığımız numuneler standartlarımızın dışına çıkan değerleri gösteriyor ama halk sağlığı ve güvenliği açısından her hangi bir problem yok” diyor .

Nedir şu trityum ?

Trityum ekolojik anlamda nükleer santralin önemli risklerinden, zira nükleer tesisler operasyon esnasında havaya ve suya büyük miktarlarda trityum (hidrojenin radyoaktif izotopu) salımı oluyor. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler bu maddeyi havadan soluyarak ve de besinlerle içlerine alır bu şekilde trityum genlere kadar karışarak hastalıklara ve genetik bozukluklara sebep olabilir.

 

Prof Dr Hayrettin Kılıç
Prof Dr Hayrettin Kılıç

Yeşil Gazete olarak, trityum konusunda biraz daha bilgi almak için danıştığımız Nükleer Fizik bilim insanı Prof Dr Hayrettin Kılıç’a göre ise “Bir nükleer reaktörün normal calışması sırasında rutin olarak cevereye gaz ve sıvı halde trityum salınıyor. Trityum izotopu sürekli bölünen bir izotop ve hidrojen ile aynı kimyasal yapıda olduğu için solunum veya sindirim sitemimiz açısından hidrojenden farklı değil, hemen kabul ediliyor.”

 

Indian Point’te daha önce de trityum sızıntısı olmuş

Indian Point santralindeki meseleye geri dönersek, kontamine suyun yeraltı sularına karışmasına dair haberler yeni değil. Sadece 2009’da 100 bin galon trityum bulaşığı suyun yer altı suyuna karıştığı fedaral ajanslarca bildirilmiş. Bu yüksek trityum seviyeleri 2014 yılında yer altı sularından alınan numunelerde de görülüyor.

Yüksek doz ya da düşük doz farketmez, hepsi kanser sebebi

Amerikan Ulusal Bilim Akademisi’ne göre yüksek ya da düşük doz radyoaktiviteye maruz kalmak istisnasız kanser riski teşkil ediyor. Trityumun taşıdığı en büyük risk içme suyunda. Amerikan Çevre Koruma Ajansı‘nın belirttiğine göre litrede 20 bin pico curiden fazla trityum bulunmamalı aksi halde canlılarda kansere yol açabilir. Öte yandan Federal nükleer düzenleme kurumları ise önceden içme suyunda olması kabul edilebilir trityum seviyesi ilan edilirken artık trityum bulaşıklı su sızıntısının insan sağlığı açısından tehdit oluşturmadığı bile iddia ediliyor.

Gerçek sorun rektörün yaşlı olması (Reaktörün orijinal ömrünün uzatılması)

Amerikan Nükleer Düzenleme Komisyonu kayıtlarına göre 65 tesiste trityum sızıntısı meydana gelmiş bu sorunun meydana gelmesinde başat faktör ise reaktörün yaşlanmış olması. 65 sızıntının 37’sinde içme suyu standartlarının 100 kat üstüne çıkılmış bulunuyor. Bu durum bağımsız mühendis ve araştırmacıları nükleer santraldeki güvenlik standartları hakkında endişelendiriyor. Özellikle çekirdek erimesi gibi acil bir durumları tolere etmesi için devreye girmesi gereken, 1,5 kilometreden su pompalayan bu borular betonun altında ve reaktör boyunca yerin altında yer alıyor. Bugün 66’sı 20 yaşını geçmiş durumda olup 16 reaktörün ömrünün uzatılıp uzatılamayacağı tartışma konusu, kısacası Amerikadaki 82 reaktör 25 yaşını geçmiş durumda.

Aging_Nuke_tAP091202072798
Yaşanan nükleer santrallerde tesisat parçalarının korezyona uğraması çok sık görülen bir durum (Foto 1974’ten beri kapalı olan Indian Point 1 no’lu reaktöründen)

Esasen donanım ve elektronik sistemler sonsuza kadar çalışmaları için tasarlanmazlar – bir nükleer santralde bu süre daha da kısadır. Borular kırılganlaşır, kontrol sistemleri, vanalar ve pompalar düzgün çalışmaz. Çatlaklar yayılır, metaller çürür. Bir nükleer santral daha uzun süre işletmede olduğunda ve yaşlandığında işletme riskleri de artar. Öte yandan dünyadaki Nükleer santrallerin çoğu 1974 ile 1989 arasında hayata geçirilmiştir. Pek çok parçaları artık bulunamamakta, tamirat amacıyla uydurma çözümlere ihtiyaç duyulmaktadır. Üstelik nükleer reaktör teknolojisine sahip sınırlı sayıda ülkede olup santrallerin bakımında ise bu 6-7 ülkeye (ABD, Fransa, Japonya, Rusya, Kanada ve Çin) ve çoğu zamanda sadece santralin üreticisi olan ülkeye mahkûm kalınıyor. Büyük ve özel parçalarda sınırlı üretim kapasitesi ve bu parçaların genellikle tek veya birkaç adet üretilmiş olması da parçaların tedarik edilememesine bağlı olarak bakım sürelerini uzatıyor.

Tüm bu somut örnek ve tecrübelere rağmen 2010 yılında Nükleer Düzenleme Komisyonu reaktör kazanında kabul edilebilir tahribata dair güvenlik marjını ikinci kez düşürdü. Çatlak bir kazan çevreye radyoaktivitenin yayılması için yeterliyken, refereans ısı değeri %50 arttırıldı ve öncekine göre %78 daha üst bir seviye belirlendi.

Haber yorumumuzu Nükleer Düzenleme Komisyonun’ndan bilim insanı Sandia’nın dilimize uyarladığımız sözleriyle bitirelim “Kısacası Nükleer santral işletmecileri sineğin yağını çıkarmaya çalışıyor”

 

Haber : Pınar Demircan

(Yeşil Gazete, Cbsnews, NRC, Nükleersiz.org)

 

 

Dünya Bakliyat Yılı ve gıdanın geleceği – Ebru Arıman

Daha 2013 yılında, 2016 yılının Dünya Bakliyat Yılı olacağı Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmişti. O tarihte 7.2 milyarla tanışan dünya nüfusu, o günden bugüne Dünya Bakliyat yılını -Almanya toplam nüfusunun üstünde bir nüfus artışıyla-  7,3 milyarla selamladı.

11

BM (Birleşmiş Milletler), dünya nüfusunun 2050’de 9,7 milyara, 2100’de ise 11,2 milyara ulaşmasının beklendiğini de akabinde müjdeledi.

Yani hızla çoğalıyor, çoğaldıkça tüketiyoruz; gıdayı, tarım arazilerini, ekolojiyi, dünyayı. İşte tam da bu nedenle, dünya gıda dengelerini yeniden masaya yatırmak, sağlıklı gıdaya erişimi kolaylaştırmak için tarım üreticisi çiftçilerin karşılaştığı zorlukların da yakından izleneceği, bilincin artırılacağı, ulusal- bölgesel ve küresel düzeyde geniş bir tartışma ve işbirliğinin hedeflendiği bir farkındalık planlandı bu yıl.

Bu neyin farkındalığı?

Dünya üstündeki gıda adaletsizliğine karşı kaynakların akılcı ve iktisadi yollarla kullanımı sürdürülebilirliğin en temel ilkelerindenken, sanayinin gelişimiyle birlikte daralan tarım arazileri, yerini artan hayvancılık faaliyetlerine bıraktı. Gelişen gen teknolojileri sayesinde misliyle mahsül veren GDO’lu, pestisitli, hormonlu, suni müdahaleli hububatlarla, endüstriyel hayvan çiftliklerine hizmet etmek, baklagil tarımına tercih edildi.

Tarım ürünlerinin hayvancılık vasıtasıyla dolaylı tüketimi, gıdaya ulaşımı hem daha pahalı, hem sağlıksız, hem de sürdürülebilirlikten uzak kılıyor. Artık birçok çiftçi, hepimiz için büyük öneme sahip bitkisel kaynaklı protein kaynaklarını –bakliyatları- yetiştirmek yerine, tarım arazilerini hayvancılığa, meralara ve hayvan yemi yetiştiriciliğine kaydırıyor.

Türkiye gelişen bir tarım ülkesi mi?

Baklagillerin 11 bin yıldan eski bir tarihi olduğu düşünülüyor. Güneydoğu Anadolu’da bulunan, MÖ 8000 yıllarına ait mercimek ve bezelyenin yabani akrabalarına ait örnekler, bugün dünyanın en eski kanıtları kabul ediliyor.

“Baklagillerin atalarına ev sahipliği yapan Türkiye, gerek ekolojik yapısı, gerek fiziki coğrafyası ve gerekse ekime uygun elverişli toprakları nedeniyle, tarımsal ürün çeşitliliğinin son derece zengin olduğu şanslı ülkelerden biri ve bu nedenle dışa bağımlı bir ülke değil” diye düşünüyorsanız, Dünya Bakliyat Yılı, sizin de bu konuyu tekrar düşünmeniz için bir vesile olsun.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de yemeklik bakliyat ekim alanları;

  • 1990`ların başında 20 milyon hektarken
  • 2015’e gelindiğinde % 60 azalarak 7,5 milyon hektara düşmüş.
  • 1990’ların başında 2 milyon ton olan baklagil üretim hacmi ise,
  • 2014 yılı itibariyle %50’lik bir gerilemeyle sadece 1 milyon ton.

Aynı dönemin nüfus istatistiklerini incelediğimizde ise, 90’ların başında 52 milyar olan ülke nüfusu, 2014 itibariyle 77,5 milyon. Yani:

  • Nüfus: %50 artarken
  • Yemeklik baklagil arazileri: %60 azalmış.

Mesela, 90’ların başında yeşil mercimek ektiğimiz tarım arazisi 2,5 milyon hektarken, 2014 yılında 170 bine düşmüş.

Kırmızı mercimek 6 milyon hektardan 2 milyona, nohut ise yaklaşık 9 milyon hektardan 3,9 milyona düşmüş.

90’ların başında 216 bin ton yeşil mercimek hasadımız varken bugün 20 bin ton… Üretim azalması, talebi karşılayamadığı için baklagillerin fiyatı da haliyle bundan etkilenmekte.

Tarım alanlarındaki artış, hızla nüfus artışının gerisinde kalıyor ve bir tarım ülkesiyken ithalat yapan bir ülkeye dönüyoruz. Kırmızı mercimeği ithal ediyoruz örneğin, fasülyeyi… Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, nohut ithalatı da özellikle son yıllarda önemli oranda artmış.

Peki ya dışarıda neler oluyor?

10

Durum pek de farklı değil. Tarımsal artış, nüfus artış hızına yetişemiyor, üstelik tarımsal alanlar hızla yok oluyor. Dünya bakliyat üretimi dünya genelinde son 10 yılda 20’den fazla oranda artmış olmasına rağmen, tüketim aynı dönemde hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yavaş ama istikrarlı bir düşüş görmüş.

İşte 2016 yılının bakliyat farkındalık yılı olmasının amacı da bu.

Ne yapmalıyız ?

Yemeklik tarım desteklenmeli, hayvancılık faaliyetleri özendirilmemeli, et tüketiminin önüne geçilmeli.

Bunu neden mi söylüyoruz? İşte size kısa bir örnek:

Diyelim ki elinizde 20.000 kalorilik mısırınız var ve bununla hayvan beslemek istiyorsunuz. Beslediğiniz hayvan bunun ancak %10’unu kalori olarak geri verebiliyor, yani 2000 kalori. Oysa bunu direkt beslenme amaçlı kullansaydınız 10 kat daha fazla verim alabilirdiniz. Üstelik sağlıklı, etik ve sürdürülebilir bir tercih de yapmış olurdunuz. Çünkü 2.000 kalorilik bir et, tamamen bitkisel beslenmeye (vegan) göre 2,5 kat, vejetaryen beslenmeye göre 2 kat daha fazla da sera gazı emisyonu üretiyor.

Bu konuda bilimsel verilere ihtiyaç duyuyorsanız, kısa notlar halinde aşağıdaki verilere göz atabilirsiniz:

  • Hayvancılık, dünyadaki toplam kullanılabilir tarım arazilerinin üçte birinin kullanıcısı durumunda (yem üretimine ayrılmış alanlar ve mera arazileri). Hayvancılık, her ne kadar tarımdan uzak gibi gözükse de, aslında tarım olmadan hayvancılık da yok. Hayvan yemi yetiştiriciliği (soya,mısır, arpa, çavdar,vs) + hayvanlar için ayrılmış meralar + enerji + işgücü düşünüldüğünde oldukça maliyetli ve gıda verimliliğinden uzak.
  • Yine yem üretimine odaklı tarım ürünlerinin su ihtiyacına, hayvanların yaşamları süresince ihtiyaç duyduğu temiz su kaynağını da eklediğinizde oldukça vahim bir tablo ortaya çıkıyor. 1 kilogram sığır eti için ortalama 15.414 litre su gerekirken, 1 kg soya fasülyesi üretmek için ortalama 950 lt su gerekiyor (üstelik soyanın büyük bölümü de yine hayvan yemi olarak kullanılıyor). Yaş sebze ve meyveler ise ortalama 300 kg’larda. Oysa bugün dünyanın birçok yerinde insanların temiz suya erişimi yok. Su kaynakları, doğrudan yüksek kalitede tarım ürünlerinin yetiştirilmesine harcansa, insanların gıdaya erişimi çok daha fazla ve bir o kadar da ucuz olur.
  • FAO’ya göre, 2015 yılında tahmini 319 milyon ton civarında et tüketilmiş. 2050 yılında ise bu rakamın 455 milyon tona çıkacağını tahmin ediyor. Nüfus arttıkça ete olan talep de artıyor. Ete olan talep arttıkça da doğrudan beslenmemize ayrılan tarımsal arazilerimiz hızla daralıyor. Çiftçiler, yeterli devlet desteği göremedikleri için, daha az zahmet ve daha yüksek verimle üretimlerini hayvansal yemlere kaydırıyor(İklim ve çevre şartlarından daha az etkilenen GDO’lu tarım ürünlerinin hayvan yemi olarak kullanımı yasaldır).
  • Son 50 yılda dünyada et tüketimi ortalama 4’e katlanmış. 2014 yılı itibariyle dünyada kişi başına yıllık tüketilen et ortalama 42 kg. Ve bu ortalamayı alırken, bebeklerin, vegan ve vejetaryenlerin de hesaba katıldığını hatırlatalım. Bu noktada ülkelerarası yaşam standartları, gelir farklılıkları ve maliyet unsuru da hesaba katıldığında, ABD gibi belli başlı ülkelerin, bu ortalamanın çok üstünde bir tüketime sahip olduklarını eklemek gerek. Ancak küresel düşünüldüğünde bu rakamlar geldiğimiz noktayı tek başına açıklamaya yetiyor.
  • Her 1 kg’lık hayvansal protein için ortalama 6 kg’lık bitkisel protein kullanılıyor. Bunu direkt kullanabildiğimizde, gıda verimliliği kavramını ve sürdürülebilirlik anlamında daha pek çok şeyi hayata geçirebilmiş olacağız.

Sağlıklı, doğaya dost, etik, ekonomik ve sürdürülebilir seçimler yapmaksa amacımız, her şey hala bizim elimizde. Madem 2016 Dünya Bakliyat yılındayız ve bu yıl farkındalık için çalışacağız, bu vesileyle biz de üzerimize düşeni size hatırlatmış olalım. Doğadan ve doğaldan ayrılmayın!

#lovepulses #bakliyataşkına

Kaynaklar:

American Society for Clinical Nutrition-Sustainability of meat-based and plant-based diets and the environment1,2,3

David Pimentel and Marcia PimentelFood Outlook: Biannual Report on Global Food Markets, p. 47. FAO, October 2014

World agriculture towards 2030/2050: the 2012 revision. FAO, 2012

Global Assessment of the Water Footprint of Farm Animal Products. Mekonnen/Hoekstra, 2012

World Livestock 2013: Changing disease landscapes. FAO, 2014, Pulses.org

World Watch Institute – Is Meat Sustainable?

http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1001

15-Ebru Arıman

 

 

 

Ebru ARIMAN

Türkiye Vegan ve Vejetaryenler Derneği Yön.Kur.Başk.

 

Toledo ve Diyarbakır – İlber Ortaylı

Bu yazı milliyet.com.tr/ den alınmıştır

Türkiye’nin zengin mirasında yer alan kentlere Toledo’nun hakkını vermek için utanmazlık, aç gözlülükle karışık cüretkarlık, kurnazlığı zeka zanneden zihniyeti püskürtmek gerekir

Başbakan Ahmet Davutoğlu “Diyarbakır’ı Toledo yapacağız” diyor. Surların içindeki Diyarbakır’ın halini şu anda gidip görmem mümkün olmadığı ve ülkemizin iletişim araçları da doğrusu pek aydınlatıcı olamadığı için değerlendirmem mümkün değil. Yalnız bildiğim bir şey var; Diyarbakır’ı 1968’den beri zaman zaman ziyaret etmişimdir. Tercüman rehber kursları ve turlar dolayısıyla yaptığım bu gezilerin üstüne sonraları seminerler ve konferanslar vardı. Yedi-sekiz yıldır gitmiyorum, fırsat olmadı.

Diyarbakır surları ülkemizdeki en iyi korunaklı kalanlardandır. Aslında benzer bir durum Kayseriiç surları için de, Ankara kalesinin iç surları için de, hatta İstanbul surları için de sözkonusudur. Ne var ki suriçleri için aynı şey söylenemez. Nasıl ki Trabzon surlarının içinin 12’nci veya 18’inci yüzyılların Trabzon’uyla alakası kalmadıysa Diyarbakır’ın Suriçi bölgesi de ortaçağlar mimarisiyle aşağı yukarı 40-50 yıldır kat-ı alaka (ilgisini kesmiş) etmiş bir beldedir. Her gördüğümde daha bir acayip oluyordu.

Eski Diyarbakır’dan kalma Cahit Sıtkı Tarancı Evi veya Meryem Ana Kilisesi gibi birkaç örnek dışında her yerde sevimsiz kalfa yapıları, kesme taş sokakların üstüne dökülen asfalt, tabela ve formika yığını altında boğulmuş çarşı güzelim siyah bazalt taşının beyaz yağlı boyayla mahvedildiği bir Ulu Cami ile bu şehrin Toledo’ya (Emevi İspanya’sındaki tabiriyle Tuleytula) nasıl dönüştürüleceği bir muammadır. Şehirlerin il teşkilatına sızan müteahhitler ve aç gözlü esnaf güzellik ölçüleri çok değişik halkla, laubali bir eski eser envanterinin hakim olduğu Türkiye şehirlerinde bugün hiçbir yeri ne Tuleytula yapabilirsin ne eski Bursa ne Edirne ne de Dersaadet yani Suriçi İstanbul…

Van, Gevaş’taki nefis Selçuklu eseri Halime Hatun Kümbeti’nin arkasındaki heyula binayı diken zihniyetin Suriçi’ni nasıl Tuleytula yapacağını merak ederim. Evvela Kazlıçeşme’deki gudubet gökdelenleri halledip Darülhilafeti’l-Aliyye’nin profilini ve şerefini kurtarın da Diyarbakır Tuleytula’sı nutuklarını öyle dinleyelim.

Kültür değişimi bazen din değişiminden daha kuvvetli ve yaygın olur

6-Toledo

Tarık Bin Ziyad’ın komutasındaki kuvvetler 8’inci asrın ilk yarısında Andalusya’ya yani İspanya’ya ayak attılar. İber Yarımadası’nın fütuhatı hızla ilerledi ve Latinlerin “Toletum”, o çağda yerli Vizigotların “Toledo” dedikleri kent “Tuleytula” diye anılmaya başladı. Fetihten hemen evvel şehrin Yahudilerinin başına gelecekler açıktı. Oysa Müslüman fethiyle bir Rönesans’a girdiler. Müslümanlarla birlikte Yahudiler felsefe, ilim, tıp, mimaride dev adımlarla ilerlediler. Yerli Hıristiyanlar da onların dışında kalmadı. Vizigot gençler Arapça öğreniyordu, ilimleri ve edebiyatı tahsil ediyorlardı. Arap şiiri ve edebiyatı derken İslam dinini bile öğrenmeye başladılar. Bu yeni kültürü benimseyen ama kendi Hıristiyan kimliğini muhafaza eden zümreye Araplaşmış anlamında (Musta’rib) İspanyolca Mozarap denirdi. Mozaraplar Hristiyan kaldılar. Ama Arap-İslam kültürünün de en sadık mensuplarıydılar. Sevil piskoposu bu gençlerden şikâyet ederken; “Bir Pater noster duasının Latincesini okumayı beceremezler ama Arapça edebiyat hatta Kur’an şerhi yapıyorlar” diyordu.

Kültür değişimi bazen din değişiminden daha kuvvetli ve yaygın olur. Müslüman Endülüs’te Yahudiler Yunan kültürünün Arapçasını Latinceye taşırlardı. Papa II. Sylvester gibileri talebeyken orada yetiştiler. Musa ibn Meymun Yahudi felsefesinin en iyi ürünlerini orada verdi. Devletin idaresinde Yahudi de, Hıristiyan da vardı. İbn Rüşd o ülkenin çocuğudur, İbn Haldun o kültürün çocuğudur. O kültürü yıkan da kabile barbarlığı ve taassuptu.

Bize her şeyi gözleyen bilinçli bir halk lazım

Bugün İspanya’nın en orijinal şehirleri Toledo (Tuleytula), Cordova (Kurtuba), Sevilla (İsbiliyye), Granada’dır (Gırnata). Tam sekiz asır o şehirlerin mimarisi, o kültürün tezahürü olarak gelişti ve yaşadı. Şimdi de İspanya’yı besliyor. Toledo’nun nüfusu 90 bin. Üçkağıtçı müteahhit ve açgözlü politikacılar İspanya’da da çok ama kimse o şehrin taşına bile dokunamıyor. Tıpkı İtalya’da olduğu gibi, tıpkı Dubrovnik’te olduğu gibi. Yunanistan’da ise pek öyle değil. Ama Isfahan’da öyle. Örneğin Isfahan halk ve idaresi yanlışlıkla karar verilip yükseltilen bir gökdeleni yıkıverdi. Esad’ın gaddar birlikleri topa tutana kadar Halep hep aynı Halep’ti. Nüfusu 10 misline katlansa da başka yerde büyümüştü.

İspanya İç Savaşı’nda Toledo Cumhuriyetçilerle Franco’cular arasında kanlı ve inatçı çatışmaların cereyan ettiği yerdi. Alcazar (yani El Kasr) denen kale karargahtakiler Franco’cu komutan Jose Moscardo Ituarte’nin oğlunu rehin almışlardı. Telefona bağlanan rehin oğul “Baba bunlara boyun eğme” demiş. Bütün Franco devrinde ve sonrasında da bu telefon kaydı Alcazar’ı gezenlere dinletilirdi. Komutanla oğlunun prensip sahipleri olduğu açık ama iç harplerde hiçbir taraf kendisiyle övünmesin; övünülecek şey değildir.

Türkiye’nin zengin mirasında yer alan kentlere Toledo’nun hakkını vermek için utanmazlık, açgözlülükle karışık cüretkarlık, kurnazlığı zeka zanneden zihniyeti püskürtmek ve asıl önemlisi bu tip çevrelerin idarede söz sahibi olmasını önlemek gerekir. Bunun için de bilinçli bir halk lazımdır. Her şeyi gözleyen ve önleyen yahut iyi şeyleri destekleyen…

Bu yazı milliyet.com.tr/ den alınmıştır

8-İlber-Ortaylı

 

 

İlber Ortaylı

Bisikletle işe gidene Belediye’den “hava kirliliğini önledin” ücreti

Milano Belediyesi kentteki hava kirliliğini önlemek için bisikletin de dahil olduğu bir proje geliştirdi. Belediye, kentin merkezinde bulunan işyerlerine araç yerine bisikletle gidip gelenlere para yardımı yapacak.. Belediye bisikletle işe gidenlere kilometre başına 25 sent ödeme kararı aldı.

5

İtalya’nın Milano kentinde hava kirliliğinin önüne geçmek için uygulanan projelere bir yenisi daha eklendi. Milano Belediyesi şehir merkezindeki işyerlerine özel otomobil yerine bisikletle gelenlere para yardımı yapılacağını duyurdu.

Son yıllarda yaşanan hava kirliliği dolayısıyla Milano şehrinde birçok uygulama hayata geçirildi. Tarihi şehir merkezinin araç trafiğine kapatılması, haftanın belirli günlerinde plaka numarası tek rakamlardan oluşan araçlara diğer günlerde çift rakamlı araçlara trafiğe çıkma yasağı uygulanması, şehrin belirli bölgelerine dizel motorlu araçların girişinin yasaklanması bu uygulamaların başında geliyordu. Tüm bu uygulamalara rağmen kirliliğin önüne geçilememesi üzerine halkın bisiklet kullanımını artırma çalışmaları başlatıldı.

3

Milano Belediyesi tarafından açıklanan yeni uygulamada şehir merkezindeki iş yerlerine araçları yerine bisikletleriyle gelenlere para yardımı yapılacağı duyuruldu. Açıklamaya göre işyerine dek kat edilecek kilometre başına 25 sent verileceği kaydedildi.

Ay sonunda yürürlüğe girmesi beklenen uygulamanın günlük trafik denetimleri ve cezaların artırıldığı şu günlerde ilgiyle karşılanması bekleniyor.

 

(CHA, Cumhuriyet)

Zehirli sebze ve meyve istemiyoruz – Göknur Yazıcı

Meslek yaşamım boyunca alanda çok fazla ve bilinçsizce tarımsal ilaç kullanıldığına tanık oldum. Özellikle Akdeniz ve Ege bölgesinde seralarda çok fazla pestisit ( tarımsal ilaç) kullanılıyor. Açık alanlarda ve meyve bahçelerinde de durum farklı değil. Elmaların şeftalilerin analiz edilmeden kokularından bile ilaçlı olduğunu anlamak mümkün.

İlaç bayilerinin açılmasıyla ilgili hiçbir sınırlama yok. Örneğin seraların yoğun olduğu Antalya’nın Kumluca ilçesinde çok fazla tarımsal ilaç bayii var. Şehir bilim kurgu filmlerindeki gibi ürkütücü. Adım başı ilaç bayii görüyorsunuz. İlçedeki bu durumu gördüğümde adeta oradan kaçarcasına uzaklaştım.

10

Bu bayilerde satılan çok zehirli grubundaki bir çok ilaç hiçbir önlem alınmadan kurallara uyulmadan rahatlıkla çok fazla oranlarda ve sıklıkta üretimde kullanılabiliyor. Bu ürünler ilaç kullanımından birkaç gün sonra pazarlanabiliyor. Ürünlerin üzerinde tahlil etmeden bile bu kalıntıları görmek mümkün.

Ülkemizde her yıl tonlarca zehir çiftçiler tarafından rastgele kullanılıyor. Bir çok çiftçi de kendi ev tüketimi için özel üretim yapıyor. Çünkü zehirli ürün yetiştirdiğinin farkında. Her meslekte olduğu gibi ilaç satan işletmelerde de etik olmayan ekonomik kaygıların öncelikli olduğu bir ticari işleyişi zaman zaman görmek mümkün .

Herhangi bir pazardan ya da seradan bir ürün alınarak tahlil yapıldığında bir çok çeşit pestisit kalıntısı bulunduğu görülebilir.
Örneğin Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal araştırma Merkezi tarafından yapılan araştırma tükettiğimiz gıdaların bedelini sadece paramızla değil sağlığımızla da ödediğimizi göstermiştir.

Araştırma sonuçlarına göre 2014 yılında semt pazarlarından tesadüfi olarak toplanan ve en çok tüketilen domates, kabak, portakal gibi ürünler laboratuvarda pestisit analizine tabi tutulmuş ve maksimum kalıntı değerlerini aşan sebze ve meyve oranı % 25 olarak bulunmuştur. Bu limitleri aşan meyve ve sebze resmi kuruluşlarca tüketilemez kabul edilmektedir. Ayrıca araştırmada analiz edilen örneklerin % 85’inde birden çok pestisit kalıntısı tespit edilmiştir. Bazı ürünlerde sayıları 13’e kadar çıkan pestisit kalıntısı tespit edilmiştir.

Tarımsal ilaç kalıntılarından kurtulmak mümkün değil. Organik üretim yetersiz ve ürünler çok pahalı. Yani lüks tüketime giriyor. Bu ürünleri çok küçük bir kesim tüketebiliyor ancak. Milyonlarca insan ne yazık ki zehir kalıntısı bulunan ürünleri tüketmek zorunda kalıyor.

Yaşamak için beslenmeliyiz. Kanser olmamak için de yeterince meyve ve sebze tüketmemizi öneriyor konuyla ilgili uzmanlar. Ancak biliyoruz ki tükettiğimiz meyve ve sebzeler kalıntı içerdiği için bir çok kanser türüne sebep olabiliyor. İşte tüketiciler bu kıskaç içerisinde yaşam mücadelesi veriyorlar. Bugünkü koşullarda onları bu kıskaçtan kurtarmak mümkün değil. Bu koşullarda temel bir insan hakkı olan sağlıklı gıdaya ulaşmak için bir reçete yok maalesef.

8

Pestisit kalıntısı bulunan ürünleri sirkeli suyla yıkamak, haşlamak zehirleri yok etmiyor. Sistemik dediğimiz ve sulama suyuna katılan ve bitkinin damarlarına verilen ilaçları yok etmek imkansız.

Bu yaşamsal sorunla ilgili yapılacak pek çok çalışma var. Örneğin öncelikle il merkezlerindeki meyve sebze hallerine tahlil laboratuvarı kurulabilir. Ürünlerinde kalıntı bulunmayan çiftçilere destekleme pirimi ödenebilir. Çiftçiler ve bayiler periyodik eğitimlerden geçirilebilir. İlaç kullanımına kısıtlama getirilebilir. Bu konuyla ilgili ilaç bayilerine ve çiftçilere yeni yaptırımlar uygulanabilir. Kurallara uymayan çiftçilere ve bayilere uygulanan yaptırımlar ağırlaştırılabilir. Bunlara benzer pek çok önlem alınabilir düzenlemeler çalışmalar yapılabilir. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Ülkemiz çok uluslu dev ilaç şirketleri için iyi bir pazar oluşturuyor. Alternatif yöntemler ve düzenlemelerle buna dur denilebilir. Alternatif yöntem olarak biyolojik mücadele ve evsel ilaçlar yaygınlaşabilir.

Her gün milyonlarca insanın, özellikle masum bebeklerin, çocukların yani gelecek nesillerimizin zehirlendiği bilmek ben insanım diyene çok ağır geliyor. Yıllardır bu sorunla ilgili çalışmalar yapıyoruz. Ege Üniversitesi Tarım Ekonomisi öğretim görevlisi Prof. Dr. Tayfun Özkaya ve bir grup arkadaş bu sorunu kendimize dert edindik. Farkındalık yaratarak tüketicileri bilgilendirmeye çalışıyoruz

Paneller, köy toplantıları, TV programları, gazete yazıları vs. yapıyoruz. Bu yaşamsal sorunla ilgili ben öykü bile yazdım farkındalık yaratmak adına. Dr. Füsun Tezcan arkadaşımız ev yapımı ilaçlar kitabını yazdı. Bu reçetelerin hepsi doğal ve kalıntı içermiyor. Soğan, sarımsak, biber ve çeşitli otlarla vs. bu ilaçları yapmak mümkün. Bu evsel ilaçların sağlığımıza hiç bir zararlı etkisi de yok. Büyük alanlarda bile kullanılabilir. Kolayca hazırlanabilir.

Bu hafta bir imza kampanyası başlattık. Öncelikle il merkezlerindeki meyve sebze hallerinde kalıntı analiz laboratuvarı kurulmasını talep ediyoruz. Her gün hepimiz kendi paramızla farkında olmadan düzenli olarak zehirleniyoruz. Bu yaşamsal soruna karşı tek seçeneğimiz bu soruna karşılık güç birliği yapmak. İmza kampanyasının yaygınlaştırılması tüketicileri bilinçlendirecek ve bu anlamda farkındalık yaratacaktır. Elde edeceğimiz imzalarla birliktelik oluşturmayı amaçlıyoruz.

Bu imzalarla ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşları ile belediyeleri bu sorunla ilgili gerekli önlemleri almalarını ve düzenlemeleri yapmalarını talep edeceğiz.

12

Tayfun Özkaya tarafından change.org üzerinde, “Zehirli sebze ve meyve istemiyoruz. Belediyeler hallerde laboratuvar kursun” başlığı ile bir imza kampanyası oluşturuldu. Bu web adresine tıklayarak sayfaya girip imzalayabilirsiniz. İmzaladığınızda, facebook, twitter veya email yolu ile arkadaşlarınızla paylaşırsanız seviniriz.

Tüm duyarlı insanlardan kampanyamızı desteklemelerini bekliyoruz.

Sağlıklı günler dileyemiyorum. Çünkü bu koşullarda sağlıklı beslenmemiz pek mümkün değil.

11-Göknur Yazıcı

 

Göknur Yazıcı

MEB’den İdil’deki öğretmenlere benzer mesaj, “İlçeyi terkedin”

Şırnak’ın İdil ilçesinde görev yapan öğretmenlere, ikinci eğitim döneminin başladığı bugünden itibaren İstanbul’a gitmeleri talimatını içeren mesaj gönderildi.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), Şırnak’ın İdil ilçesinde görev yapan öğretmenlere attığı mesajda, 8-12 Şubat tarihlerinde öğretmenlerin İstanbul’da düzenlenecek seminere katılmalarını istedi:

3

“08 ile 12 Şubat 2016 tarihleri arasında İstanbul Ataşehir Zübeyde Hanım Hizmetiçi Eğitim Enstitüsü’nde düzenlenecek ‘Öğretmenlik Uygulamaları’ seminerine katılmanız önem arz etmektedir. Bilgilerinize.”

Mesajın ilçede görevli 1200 öğretmene gönderildiği belirtildi. İdil’de Milli Eğitim’e bağlı 150 okul bulunuyor.

Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden önce de öğretmenlerden ilçeden gitmeleri istenmişti.

4

Şırnak iline bağlı İdil’in doğusunda Cizre, batısında Nusaybin ve Midyat ilçeleri, kuzeyinde Dargeçit ve Güçlükonak ilçeleri bulunuyor. Güneyinde ise Suriye sınırı var, sınır uzunluğu 24 kilometre.

 

(Bianet)

HDP’li Sarıyıldız: 30 kişinin yanmış cesedi bulundu

Cizre’de bulunan HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, bir binanın bodrum katında bulunan onlarca kişinin güvenlik güçleri tarafından katledildiğini söyledi. Sarıyıldız, “Bir binada 30’a yakın kişinin yanmış halde bulundu. Bedenlerinde kurşun izi yok” dedi.

1

Sarıyıldız, detayların kendilerine ulaşmadığını belirtti. Sarıyıldız Cizre’deki son duruma ilişkin şu bilgileri verdi:

Faysal Sarıyıldız
Faysal Sarıyıldız

“Binaların ikincisinde çoğu yaralı 62 insan olduğu bilgisi mevcuttu bizde. Onlarcasının katledildiği kesin. Zaten daha önce 9 kişi yakılarak katledilmişti. Bir çocuk kapıda infaz edilmişti. Katledilenlerin cenazeleri de bu binada bulunuyordu. Şimdi de Petrol’ün arkasındaki evde 30’a yakın kişinin yanmış halde bulunduğu ve bedenlerinde kurşun izi olmadığı bilgisi bize ulaştı.”

HDP’li Sarıyıldız, ‘’Son yılların en büyük katliamı yapıldı. Bu vahşet asla unutulmayacak’’ dedi.

 

(DİHA, ANF)

 

Cizre’de bodrum katı ve çevresine operasyon: 60’a yakın ölü var

Cizre Cudi Mahallesi’nde 23 Ocak’tan beri yardım bekleyen yaralıların sığındığı bodrum katın da aralarında bulunduğu binalara düzenlenen operasyonda TRT Haber’in altyazı olarak geçtiği bilgiye göre 60’a yakın kişi öldürüldü.

TRT Haber, geçtiği ‘son dakika’ haberinde, Cizre’de ‘teröristlerin’ kontrolündeki bir bodrum katına güvenlik güçlerinin girdiğini ve 60 kişiyi “etkisiz hale getirdiğini” duyurdu.

22

Cumhuriyet’den Sertaç Eş’in haberine göre Şırnak’ın Cizre ilçesine bağlı Cudi Mahallesi’nde yaralıların bulunduğu bodrum katı ve buraya tünellerle bağlı 5 binanın bodrum katına dün akşam saatlerinde operasyon düzenlendi. Çıkan çatışmada PKK’li olduğu belirtilen 60’a yakın kişinin öldürüldüğü belirtildi. Günlerdir ambulans bekleyen yaralıların olduğu belirtilen Cizre Bostancı Sokak 23 numaraya dün akşam 17.00 – 19.00 saatleri arasında operasyon düzenlendi.

Tünellerle bağlanmış

23

Askeri kaynaklardan edinilen bilgilere göre, asker ve polisin müşterek olarak gerçekleştirdiğioperasyon daha önce kuşatma altına alınan 23 numara ve buraya tünellerle bağlı beş binanın bodrum katına yönelik olarak düzenlendi. Güvenlik güçlerinin “teslim ol” çağrılarına ateşle karşılık verilmesi üzerine çatışma çıktığı ve 2 saate yakın süren çatışma sonucunda PKK ve gençlik örgütlenmesi YDG-H üyesi olduğu öne sürülen 60’a yakın kişinin öldürüldü kaydedildi. Ayrıca söz konusu bodrum katına 15 binaya daha tünel bulunduğu öğrenildi.

Bu arada operasyon konusunda bilgileri olmadığını belirten HDP’ye yakın kaynaklar, “Sağlıklı bilgi alamıyoruz. Bölge günlerdir abluka altında. Uzun süredir yaralılara ulaşmaya çalışıyoruz. Ancak devlet buna izin vermiyordu. Operasyon yönündeki bilgiler doğru ise devlet orda bir katliam yaptı. Bütün insanlık da buna seyirci kaldı” ifadeleriyle operasyona tepki gösterdi.

Bodrumda ambulans bekleyen yaralılar olduğu HDP’li Faysal Sarıyıldız tarafından 23 Ocak’ta kamuoyuna duyrulmuştu. Bazı yaralıların isimlerini de açıklayan Sarıyıldız, güvenlik güçlerinin bölgeye giden sağlık ekiplerine izin vermediğini belirtmişti. HDP milletvekilleri, sonuç alamayınca dönüşümlü açlık grevine başlamışlardı. Hükümet ise “Ambulans gönderdik gelen yaralı olmadı. Muhtemelen yaralı yok” demişti.

HDP: Haberi teyit edemedik

Öte yandan BasNews’de yer alan habere göre ise Cizre’nin Cudi Mahallesi’ndeki bodruma ulaşmak üzere bölgede bulunan HDP heyeti milletvekilleri ise BasHaber’e yaptıkları açıklamada, devlet yetkililerinin veya yerel kaynakların operasyon haberini teyit etmediklerini söyledi.

24

Yerel kaynaklar ise 17.00 ile 18.00 sularında bölgeden şiddetli patlama sesleri geldiğini, ancak silah sesi duyulmadığını bildirdi.

HDP Şırnak Milletvekillerinden Ferhat Encü yaptığı açıklamada Pazar günü akşama doğru 7 cenazenin hastane morguna kaldırıldığını söyledi. Encü, TRT’nin yayınladığı haberi teyit ettiremediklerini, bugün (Pazar) akşam saatlerinde Cizre’de büyük bir çatışma haberi almadıklarını, ancak bölgede büyük bir patlama sesi duyulduğunu söyledi. Encü cenazelerin daha önceki günki olaylarda yaşamını yitirenlere ait olabileceğini de söyledi.

HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar da BasHaber’e yaptığı açıklamada devlet ve yerel kaynakların TRT’nin haberini doğrulamadığını söyledi. Sancar, Cizre’deki bodruma gitme konusunda devlet yetkilileri ile herhangi bir temaslarının olmadığını bölgeye kendi imkanları ile ulaşmaya çalıştıklarını söyledi.

 

(Cumhuriyet, Diken, Basnews)

Fransa’dan süpermarketlerde kalan ürünler gıda bankalarına bağışlanacak kararı

Matt Payton tarafından The Independent‘ta yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgürel Başaran‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Fransa’da marketlerin istenmeyen gıdaları yardım kuruluşlarına ve gıda bankalarına bağışlaması zorunlu hale geldi.

Görsel: The Independent

Bazı süpermarketler, çöpten yiyecek toplayanları engellemek için atılan gıdaların üstüne kimyasal döküyor ya da çöp tenekelerini kilitli depolarda saklıyorlardı. Yasa, Courbevoie yerel temsilcisi Arash Derambarsh’ın başlattığı imza kampanyası üzerine Çarşamba günü Fransız senatosunda oy birliğiyle kabul edildi.

Kabul edilen yasa 400 metrekare ve üstünde alana sahip bütün süpermarketleri kapsıyor ve eğer marketler yasaya uymazsa 3750 Euro’ya kadar ceza ödemek zorunda kalabilir.

19

Banques Alimentaires isimli gıda bankası ağının yetkilisi Jacques Bailet, The Guardian’a verdiği demeçte “En önemlisi de süpermarketler yardım kuruluşlarıyla bir sözleşme imzalamak zorunda olacakları için yardım olarak topladığımız ve dağıttığımız gıdanın kalitesi ve çeşitliliği artacak. Dengeli beslenme bakımından şu anda et, meyve ve sebze bakımından yetersiz durumdayız. Bu sayede bu tür gıdaları da elde edebileceğiz.”dedi.

 

Derambarsh şimdi AB genelini kapsayacak benzer bir yasa için çalışmalara başladı.

“Bir sonraki adım, cumhurbaşkanı François Hollande’dan Jean-Claude Juncker’ın bu yasayı AB ülkelerini bağlayıcı hale getirmeye ikna etmesini talep etmek.” diyen Derambarsh, “Bu daha başlangıç; restoran, fırın, okul ve iş yeri kantinlerindeki gıda israfına karşı mücadeleye devam etmeliyiz.” diye ekledi.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Matt Payton

Yeşil Gazete için çeviri: Özgürel Başaran

(Yeşil Gazete, The Independent)