Ana Sayfa Blog Sayfa 3478

Putin açıkladı, “Rusya, Suriye’den çekiliyor”

Vladimir Putin,  hedeflerine ulaştıklarını belirterek Suriye’deki birliklerinin önemli bir bölümünün çekilmeye başlaması talimatını verdi. Putin Savunma Bakanı Sergei Şoigu’dan çekilmenin 15 Mart’ta başlamasını istedi.

11

Rusya ile Suriye rejiminin Rus askeri varlığını azaltma konusunda anlaştıkları bildirildi

“Savunma Bakanlığı’na Suriye ile ilgili verilen misyon genel olarak tamamlanmış durumda. Bu yüzden Suriye’deki askeri varlığımızın büyük bölümünün yarından itibaren çekilmesi talimatını vermiş bulunuyorum.”

Çekilme kararının Suriye’deki geçici ateşkes niteliğindeki çatışmaların sonlandırılması anlaşmasının devam etmesi ve mevcut gelişmeler doğrultusunda alındığı belirtiliyor.

Diğer yandan ABD Savunma Bakanlığı yetkilileri Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye’deki Rus güçlerini çekilmesiyle ilgili kendilerini önceden bilgilendirmediğini aktardı.

 

(Euronews.tr)

Temiz enerji artarken dev enerji şirketleri zorda – Alper Öktem

Temiz enerji  üretimindeki  artış,  dev elektrik şirketlerini  zora sokuyor. Bu başlık Alman basın ajansı  DPA’nın  haberinin başlığı. Cümle hemen anlaşılmıyor. Yenilenebilir enerji = temiz enerji = yeşil enerji = eko-elektrik = ekocereyan  üretimi  artmış. Halbuki elektrik şirketleri mesela üretim /tüketim  artınca değil azalırsa zarar edebilirler.

13

Nitekim Almanya enerji devlerinden EON şirketi 2015 yılı için 7 milyar Euro zarar açıkladı. Daha önce de RWE şirketi zarar açıklamıştı. Elektrik üretiminde artış var, dev şirketler ise  krizde.

Çünkü  bu devler yeşil elektrik işine girmek yerine mesela bu satırların yazarı ile alay ettiler. 20 yıl önce  bizim çatıya 1,5 kW kurulu gücü olan foto-voltaik panel (GES  güneş enerji santrali) kurarken ,  ‘’böyle şeylerle olmaz ‘’ diyorlardı. Ama o zamanlar çok pahalı olan bu santralin parasının bir kısmını eyalet hükümeti  hibe ediyordu, teknoloji gelişsin diye. Bir süre sonra ise, madem kaynak güneş, büyük sahra çölünden getiririz  diye  projeler  üretildi . Birşey çıkmadı, sadece bir sürü masraf. Çünkü ne yapsan sonuç aynı! Yerinde üretim, yerinde tüketim yani otonomi en ucuz maliyetin garantisi. Otonomi, yurttaş eliyle yapılan üretim sayesinde gerçekleşiyor.

Evet Almanya’da temiz enerji üretimi arttı, çünkü  giderek daha fazla sayıdaki  tüketici  temiz enerji istiyor; kömür yahut doğal gaz yakarak üretilen ve yanarken karbon salımına dolayısıyla iklim değişikliğine yol açan elektrik  istemiyorl. Otomobili bile elektrikli istiyorlar. ‘Devler‘ ise fosil yakıtlardan elektrik üreten  konvansiyonel santrallerden  vazgeçmiyorlardı. Çünkü  bunlar kuruluş maliyeti ödenmiş, amorti etmiş  santraller; para basmaya devam ediyorlardı.

Yurttaşlar satın alacakları enerji temiz olsun istiyor, bunu yapan firmaların işleri büyüyor. Yetmiyor, bu  yurttaşlar bir de  ‘bilerek yahut bilmeyerek  Alman ekonomisini baltalamak’ için kendi elektriğini kısmen de olsa kendisi üretmeye başlıyor. Üstüne bir de ‘enerjinin etkin kullanımına’ kafa yoruyorlar tüketimi azaltmak için. Sonuç olarak  konvansiyonel üretici  olan dev şirketlerin karbon ayak izi taşıyan elektrik üretimini düşüyor.

EON ve RWE’den sonra gelen dev şirketler ise EnBW Energie Baden-Württemberg AG üçüncü, uluslararası faaliyet gösteren büyük İsveç firması Wattenfall  ise dördüncü. Bunlar ayrıca nükleer santral sahibi ve nükleer güç santrallerinin söküleceği günler yaklaşınca, bunların maliyetlerinin de inanılmaz çok para gerektirdiği ortaya çıktı. Dev şirketleri zorlayan bir sebep de bu.

Bu şirketler üretimi  kısıtlanan konvansiyonel  santrallerin  dışında  ayrıca şebekelerin de sahibi ve tüketiciye de dağıtıyor. Tekel olmak da zor işmiş diyebilirsiniz yani. Hareket kabiliyeti azalıyor.

Bir nokta daha var. Yenilenebilir enerji yasaları; üretilen enerjilerin şebekeye verilmesini ve fiyatlarını düzenleyen yasa , yenilenebilir enerjilerin şebekeye verilmesine öncelik tanıyor. Güneşli havada elektrik üretmek için kömür santralinde kömür yakmaya ne gerek var, kömür bekleyebilir!

1999 yılında yasal çerçeveye kavuşan  temiz enerji  çağı o noktaya geldi ki, Alman demiryolları trenlerin temiz elektrikle işlediğini gururla reklam konusu yapıyor (büyük  barajlardan su enerjisi). Almanya’da bir postaneye girince önce buranın aslında  bir banka olduğunu, pul da satılan bir banka olduğunu görürsünüz. İnanması zor, kırtasiye de satın alabiliyorsunuz bu  pul satan posta bankasında. Ve bir de temiz enerji firmalarından birinin acenteliğini yapıyor bu  pul satan posta bankası şubesi. Artık Eon’dan elektrik almak istemiyorum, aboneliğini  feshedip  bir ekocereyan firmasına geçeceğim diyorsanız, mesela  buyurun postaneye.

Ya da bir kaç gün bekleyin lütfen. Gelecek yazımda enerji kooperatiflerini anlatacağım, kooperatifler bence daha iyi bir alternatif.

12-alper_oktem

 

 

Alper  Öktem

“Güneş Gönüllüsü”

Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’nden Ankara açıklaması

Barış İçin Akademisyenler inisiyatifi Antalya ve İzmir grubunda yer alan akademisyenler Ankara’da gerçekleşen terör eyleminin ardından bir açıklama yayınladı.

10

 

Ankara’daki terör eylemi sonrasında Barış İçin Akademisyenler inisiyatifi Ankara grubu tarafından bir açıklama yayınlanmıştı. İnisiyatifin İzmir ve Antalya grubunda yer alan akademisyenler Ankara grubunca dile getirilen basın açıklamasına bütünüyle katıldıklarını, barış umudunu koruduklarını, yaşanan şiddet sürecini sona erdirmek için ellerinden gelen bütün çabayı göstereceklerini ifade ederek, toplumsal barışı sağlayabilmek için her türlü sorumluluğu üstlenmeye de hazır olduklarını dile getirdiler.

“Barış umudunu koruyoruz”

“Ankara’da yaşanan insanlık dışı alçakça saldırıyı derin bir üzüntü ile lanetliyoruz. Bu saldırıda kaybettiklerimizin acısını yüreğimizde hissediyor, yakınlarına sabır, saldırıda yaralananlara acil şifa diliyoruz.

Yaraların sarılması, acıların paylaşılması için dayanışma girişimlerinin bir parçası olacağız. Savaşı yaygınlaştıran, terörü besleyen ve benimseyen, bizleri şiddete alıştırmaya yönelik her türlü politikanın karşısında durmaya, silahların sustuğu, kan ve gözyaşının değil toplumsal barışın hâkim olduğu bir ülkede yaşamak için mücadele etmeye ve sorumluluk almaya devam edeceğiz.

Barış umudumuzu ve dileğimizi daha güçlü ve kararlı bir biçimde dile getirmekten vazgeçmeyeceğiz.

Barış İçin Akademisyenler

 

(Yeşil Gazete)

‘Barış İçin Akademisyenler’e operasyon: 4 akademisyen için gözaltı kararı

Güneydoğu’daki operasyonlar ve sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan hak ihlalleriyle ilgili olarak “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan 1128 akademisyen arasında yer alan 4 kişi hakkında gözaltı kararı verildi.

9

Nişantaşı Üniversitesi’nda görevine son verilen Muzaffer Kaya, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Esra Mungan ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Kıvanç Ersoy gözaltına alınırken, Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nde görevine son verilen Yrd. Doç. Meral Camcı’nın yurt dışında olduğu belirtildi. Dört isim geçtiğimiz günlerde düzenlediği basın toplantısında, Diyarbakır’ın Sur ilçesinde akademik nöbet tutacaklarını açıklamıştı.

Gözaltına alma gerekçesinin açıklanmadığı aktarılan akademisyenlerin yarın sabah savcılığa ifade vermesi beklenirken gözaltı süresinin uzaması da ihtimaller arasında sayılıyor.

Doğan Haber Ajansı’nda (DHA) yer alan habere göre; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, bildiriye imza atan ve İstanbul’da ikamet eden toplam 733 akademisyenin geçtiğimiz hafta başından itibaren ifadelerinin alınmasına başlandı. Soruşturma kapsamında savcılık, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Esra Mungan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Kıvanç Ersoy ile bildiriye imza attıktan sonra işten çıkarılan Nişantaşı Üniversitesi öğretim üyesi Muzaffer Kaya ve Yeni Yüzyıl Üniversitesi öğretim üyesi Meral Camcı hakkında gözaltı kararı verdi.

Bunun üzerine, akademisyenler Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy, Güvenlik Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alındı. Hakkında gözaltı kararı bulunan Meral Camcı’nın ise yurtdışında olduğu belirlendi.

Sağlık kontrolünden geçirilen 3 akademisyen Vatan Caddesi’nde bulunan Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne getirildi. Akademisyenlerin Emniyet Müdürlüğü’ndeki işlemlerinin ardından yarın savcılığa çıkarılması bekleniyor.

 

(DHA, T24)

Tazmanya’nın dünya mirası ormanları küle dönüyor

Karl Mathiesen tarafından The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Duygu Kutluay‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Kontrol edilemeyen yangınlar binlerce yıllık ağaçları küle döndürürken antik Gondwana ekosistemi için korkunç bir gelecek öngörülüyor

2500
Tazmanya’nın kuzey batısında bulunan Tarkine yağmur ormanlarında yangınlar çıkıyor. Bu ormanlar yandığı zaman, tekrardan iyileşmeleri yüzyıllar alacak. Görsel: Markus Mauthe/ Greenpeace

Tazmanya’da küresel boyutta bir trajedi yaşanıyor. Dünya mirası ormanlar yanıyor, 1000 yıllık ağaçlar altlarındaki bitki örtüsüyle birlikte küle dönüyor.

Yangınlar bir zamanlar süper kıta Gondwana’ya yayılmış bir ekosistemin kalan son parçaları olan King Billy (Athrotaxis selaginoides) ve Pencil Pine (Athrotaxis cupressoides) gibi Tazmanya’nın endemik çeşitlerini uzun süredir etkilemiş durumda. Avustralya’nın kışları yaprak döken tek ağacı sevgili Nothofagus ise sonsuza kadar yok olmaktan sadece bir rüzgar sapması uzaklığında.

Avustralya’nın yenilenmek için yangınları kullanan okaliptüs ormanlarının aksine bu bitkiler yangın ve yenilenme doğal döngüsü içinde yaşamak için evrilmemişler. Yanarlarsa ölürler.

Bu sondan kaçınmak için bu ağaçlar alev almayacakları çok nemli olan yüksek platolarda yetişirler. Ama kuru bir bahar ve yaz en nemli yağmur ormanlarını bile kava çevirebilir. Geçtiğimiz hafta (26 Ocak 2016), büyük ve alışılmadık bir kuru elektrik fırtınası arazileri yakarak ülke üzerinden geçti.

Tazmanya Üniversitesi Çevresel Değişim Biyoloji profesörü David Bowman bu olayların geçmişte de meydana geldiğini ancak belki bin yılda bir kez gerçekleşen son derece nadir olaylar olduğunu söylerken “Bu yangınlar, 1.000 yıldan daha yaşlı ağaçları öldürüyor ve bin yıldan fazla bir sürede oluşan toprağı yakıyor.” diyor.

Bowman sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu gerçekten bin yılda bir gerçekleşen bir olay olsaydı, onun gerçekleştiği devirde yaşamak uzmanlar için piyango kazanmak kadar önemli olurdu. Ama maalesef artık aynı dünyada yaşamıyoruz, yeni bir yerdeyiz. Eşik değeri geçtiğimizi kabul etmemiz gerekiyor sanırım. Bu, iklim değişikliğinin gerçekliği.”

Söndürülemeyen yangınlar

Ocak ayındaki yangından bir fotoğraf. Görsel: ABC News
Ocak ayındaki yangından bir fotoğraf. Görsel: ABC News

Hint Okyanusu dipolü ve Pasifik Okyanusu’daki El Niño gibi iki doğal iklim olayının yangınlar öncesine tesadüf etmesi yangınların etkisini artırdı. Doğu Hint Okyanusu’ndaki soğuma Tazmanya’da bahar aylarında gözlenen sağanak yağmurların neredeyse hiç yağmamasına neden olurken El Niño sıcak ve kuru yazlar getirme eğilimindedir. Bu doğal fenomenler yüzyılda bir değil on yıllık zaman dilimleri içinde meydana gelir, bu yüzden daha önce de böyle tesadüfler yaşanmış ancak ormanlar yanmamıştı. Avustralya ana karasında ve dünya çapında, iklim ısındıkça yangın felaketlerinin sıklığı artıyor. İklim değişikliğinin bir göstergesi de yangınların insanlar tarafından değil fırtınalar tarafından çıkıyor olması. Canberra’da bulunan Avustralya Ulusal Üniversitesi Ekoloji ve Koruma Biyolojisi Profesörü David Lindenmayer iklim modellemelerine göre yıldırımların artmasının beklendiğini belirtiyor.

1993 ve 2003 yılları arasında, Tazmanya Parklar ve Doğal Yaşam Dairesi 17 yangının yıldırım nedeniyle başladığını kaydetti. Takip eden sonraki on yılda bu sayı otuza yükselmişti. Daire, bu dünya mirasının yangın risk değerlendirmesinde iklim değişikliği nedeniyle yıldırım kaynaklı yangınların artık “doğal” olarak değerlendirmemesi konusunda uyarıyor. Raporda, yıldırım kaynaklı yangınlar dünya mirası sit alanı için en büyük tehdit olarak kabul ediliyor.

Bölgeye komşu Victoria’da, doğal olarak her 75 ile 120 yılda bir meydana gelen büyük yangınlar geçtiğimiz yüzyılda ortalama her 20 yılda bir meydana geldi.

Lindenmayer, bu gelişmelerin uzun süredir yapılan öngörülerin gerçekleştiğine delalet ettiğini, daha geniş alanlarda daha sık ve yoğun yangınların görüleceğini ve Tazmanya’nın bunun ispatı olduğunu söylerken; Bowman böyle bir durumun Gondwana’nın sonu demek olduğunu, çünkü böyle bir dünyada Gondwana’nın hayatta kalamayacağını belirtiyor.

5050
Tazmanya’daki Kudüs Milli Parkı, Athrotaxis cupressoides ormanındaki yastıksı bitkiler. 1200 yaşına kadar yaşayan ve sadece bu adada var olan bu ağaçların bir kısmı geçtiğimiz haftalarda yandı. Görsel: Ashley Whitworth/ Alamy

UNESCO 1982 yılında 1,5 milyon hektarlık bu adayı Dünya Mirası Listesine aldı. Aborjin mirasını da göz önüne aldığınızda, bu alan dünyadaki diğer başka bütün alanlardan daha fazla dünya mirası kriterini yerine getiriyor.

Bu alanı geçmek haftalar sürer. Çocukken, ailem sık sık Tazmanya’nın merkezindeki dağlık uhrevi ormanda yürüyüşe götürürdü beni. Yastıksı öbekler halindeki bitkilerin üzerine basmamam için beni uyarırlardı. Resif mercanları gibi bu minik bitkilerin oluşturduğu topluluklar da seleflerinin ölü iskeletleri üzerine toplanarak bu yastıksı yapıyı oluşturuyorlar. Üzerlerine basmak, yüzlerce yıllık oluşumun yok olması anlamına geliyor. Resif mercanları gibi, iklim değişikliği bu jeolojik inşa projesi için de bir tehdit.

Bu bölgeyi UNESCO listesine altına aldırabilmek hala tüm zamanların en büyük çevre başarılarından biri olarak kabul ediliyor. Kampanyayı başarıya götürenler, bu coğrafyanın büyük büyük torunlarına kadar böylece korunacağını umuyorlardı. Gondwana ekosisteminin kendi ömürlerinde yok olma tehdidi altında olacağı akıllarından bile geçmezdi.

Diğer pek çok Tazmanyalı gibi Bowman da bir doğa yürüyüşçüsü. “Sevdiğiniz birinin kansere yakalanması gibi,” diye ifade ediyor. “Kaçınılmaz sona hazırlanmalısınız sanırım. Yas tutuyor insan. 100 yıl sonra bu bölgenin hala hayatta olması çok düşük bir ihtimal. 50 yıl içerisinde bile geriye bir şeyler kalacağına inanmak zor.”

UNESCO’dan bir yetkili bu bölgenin refahı hakkında Birleşmiş Milletler ilgili merkezi içinde bir endişe olduğunu ve yangınlar hakkında Avustralya hükümetinden bilgi talep edildiğini teyit ediyor. Ama UNESCO bölgenin iklim değişikliği altında uzun süreli varlığıyla ilgili gündemleri olup olmadığı hakkında bir açıklama yapmıyor. UNESCO geçtğimiz Kasım ayında adaya gönderdiği heyet tarafından iklim değişikliği nedenli yangınların bölge için oluşturduğu potansiyel risk konusunda uyarılmıştı.

682
26 Ocak akşamı Tazmanya’daki yangınlar (beyaz kutular). Dünya mirası sit alanı güney, batı ve merkezde koyu yeşil olarak gösterilen alanı kapsıyor. Görsel: Tazmanya yangın departmanı

Düşük rakımlarda, dünya mirası sit alanı dışındaki tartışmalı Tarkine bölgesinde ve kuzey bölgelerde de yaşlı yağmur ormanları yanıyor. Avustralya’daki en büyük yağmur ormanlarını oluşturan Tarkine antik koruları da ormancılık faaliyetlerinin yürütüldüğü alanlarla birbirinden ayrılıyor. Yangın sonrası tekrardan canlanmaları ise yüzyıllar alıyor. Lindenmayer, ağaçları kesmenin ormanların yangın riskini “kesin” olarak arttırdığını söylüyor. Araştırması, son 40 yıl içinde kesilmiş bir ormanın hiç dokunulmamış ormandan daha sıcak ve kolay yandığını gösteriyor. Bu da kesim yapılmış alanlara komşu olan balta girmemiş ormanların daha fazla
risk altında olduğu anlamına geliyor. Yağmur ormanlarının olduğu her yerde bunu görebiliyoruz.

Wilderness Society eski başkanı Geoff Law, Bowman’ın Gondwana ormanları için öngörüsünü korkunç bulurken, bir yandan da yurt dışından Avustralya hükümetine gelen baskının havadan yangın söndürme uçakları ve su balonları ile müdahale çözümlerini dayatabileceğini umuyor.

Tazmanya itfaiye ekipleri ülke çapında yaklaşık 100 kadar yangını izliyor ve haklı olarak can ve mal korumasını önceliklendiriyor. Avustralya Yeşiller Partisi eski liderleri Bob Brown ve Christine Milne, Malcolm Turnbull hükümetine yazarak anakaradan uzaktan yangın söndürme yardımı talep ettiler. (Law, Milne ve Brown, Franklin barajına karşı çıkarak bölgenin dünya mirası sit alanı listesine alınması için çalışan ekipte birlikteydi.)

Brown, ABC Ulusal Radyosuna Tazmanya’nın kayıtlardaki en kuru baharı ve en sıcak Aralık ayını yaşadığını belirtirken, Ocak ayında hiç yağmur almadıklarını ve insan kaynaklı iklim değişikliğinden ötürü her şeyin insanlık tarihinde görülmediği kadar sıcak ve kuru olduğunu belirtti.

Bowman, yağmurun gelip itfaiye ekiplerini rahatlatacağını umuyor. Ama aynı tehlikenin önümüzdeki her yaz tekrarlanacağı düşünülürse bu yıl yağmurun yangınları söndürüp söndürmedğinin bir önemi kalmayabileceğini de sözlerine ekliyor.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Karl Mathiesen

Yeşil Gazete için çeviri: Duygu Kutluay

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Ankara saldırısı üzerine Demirtaş’tan hükümete: “Bir defa da siz hesap verin, mahcup olalım. Yeter artık!”

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ankara’da 37 kişinin can verdiği saldırıyla ilgili açıklamalarda bulundu.

demirtas_aciklama

TBMM’de gazetecilerin karşısına geçen Demirtaş, “Ülkenin başkentinde 5 ay içerisinde 3 büyük patlama oldu, AKP’yi bundan dolayı kutluyoruz mu diyeceğiz? Ne diyeceğiz? Siyasi sorumlu Hükümet değil mi? Böylesi durumlarda eleştirilmezmiş. Ne yapacağız? Teşekkür mü edeceğiz? Tebrik mi edeceğiz? Bir defa da siz hesap verin Allah billah aşkına. Bir defa da şu ülkede yaşanan bir olumsuzluktan dolayı siz hesap verin mahçup olalım. Yeter artık.” dedi.

Selahattin Demirtaş’ın açıklamasından başlıklar şöyle:

“Doğrudan sivilleri hedef alan bir terör saldırısı. Partim adına, arkadaşlarım adına bir kez daha açıkça kınadığımızı, lanetlediğimizi ifade etmek istiyorum. Sığınabileceğimiz tek şey kardeşlik, eşitlik, adalet duygularımızdır. Bizi güvenlik altına alabilecek tek şey budur. Yaşamını yitirenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar, yakınlarına sabır diliyorum. Ankara’da yaşanan acımasız saldırıda yaşamını yitirenlerin ailelerine taziye dileklerimi iletiyorum. Başsağlığı diliyorum. (…)

Kitleyi hedef alan saldırılar geçekleşti. Parti olarak değerlendirmelerimizi yapıyoruz. Yeni değil her gün yeni acılar yaşanıyor. Diyarbakır, Sur, Cizre, Yüksekova’da… acılar yaşanıyor. (…)

Ülke acıda ortaklaşmada maalesef ki başarılı olamıyor. Acı da bile neden ortaklaşamadığımızı sorgularken öncelikle hükümetin aynada kendisine bakması lazım. (…)

Katliamlar, saldırılar, ölümler oluyor. Hükümetin yaptığı tek şey, kınamak. Herkesi AKP, hükümet çizgisinde buluşmaya davet emek dışında hiçbir şey yapmıyorlar. Sanki hiçbir siyasi sorumlulukları yok. Sanki ülkeyi kendileri yönetmiyor, iktidarda değiller. Olup bitenle ilgili en küçük bir sorumlulukları yok. Sütten çıkmış ak kaşık onlar, geriye kalan herkes suçlu. (…)

Hükümet, böyle durumlarda eleştirilmezmiş. Ne yapacağız teşekkür edip tebrik mi edeceğiz? Ülkenin başkenti emniyet müdürsüz HDP olarak biz atayalım sorumlu bizsek. Böyle bir şey olabilir mi? ülkenin her yerinde kan akıyor. Beyefendilerin halka hesap verme gibi bir niyetleri bile yok. Bütün bu olanlardan sonra hala hesap soruyorlar. Hala sen, öbürü hesap vereceksin. (…)

Ülkenin başkentinde 5 ay içerisinde 3 büyük patlama gerçekleşti AKP’yi bundan dolayı kutluyoruz mu diyeceğiz, ne diyeceğiz? Tek bir uyarımızı dikkate almayan, muhalefet ile ortaklaşma çağrılarına kapılarını kapatan 14 yıldır bildiğini okuyup içeride ve dışarıda sadece savaş, sindirme politikaları ile sonuç alacağım diyen ülkede muazzam bir kutuplaşma, kamplaşma yaratan hükümet hiç mi sorumlu değil. (…)

Bir defa da siz hesap verin Allah aşkına siz hesap verin mahcup olalım. Yeter artık. O kadar övünürsünüz yol yaptık. Ülkede olumsuz bir şey olur çıkıp özür dilemezseniz. Sorumluluk bizde erdemini göstermezseniz. Günah keçisi biz oluyoruz.”

Öte yandan HDP Merkez Yürütme Kurulu da saldırıyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

hdp_logo“Ankara’da bu akşam meydana gelen bombalı saldırıyı lanetliyoruz. Sivil yurttaşlarımızın bulunduğu bir yerde yapılan bu vahşi saldırının sonucunda maalesef çok sayıda hayatını kaybeden ve yaralanan olmuştur.

Bütün halkımızla bu büyük acıyı paylaşıyoruz. Yaşamını yitiren insanlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz.

Halkımıza yaşatılan bütün bu acıların bizleri kardeşlik duygularından uzaklaştıramayacağını ifade ediyor, saldırıyı bir kez daha en sert şekilde kınıyoruz.

Halkların Demokratik Partisi
Merkez Yürütme Kurulu”

(Yeşil Gazete, Evrensel, Posta)

Ankara saldırısında hayatını kaybeden 31 kişinin kimliği belli oldu

Hayatını kaybeden 6 kişinin kimliği henüz kesinleşmedi, ölenler arasında CHP eski Keçiören İlçe Başkanı Mehmet Yavuzer de var.

12

Ankara’da Kızılay’daki bombalı saldırıda yaşamını yitirenlerin otopsi işlemleri Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlığı devam ederken 31’inin kimlikleri belirlendi.

Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) haberine göre, kimlikleri belli olan kişilerin isimleri şöyle:

Bağdat Çermik, Muharrem Çermik, Ayşe Bilgilioğlu, Perihan Çermik, Mehmet Yurtsever, Turgay Bulut, Fehmi Çetinkaya, Murat Gül, Hamide Sibel Çetinkaya, Berkay Baş, Erdem Soydan, Taner Kılıç, Feyza Acısu, Sevinç Gökay, Kerim Sağlam, Ferah Önder,Oğuzhan Dura, Sümeyra Çakmak, Destina Peri Parlak, Cemal Özdiker, Kemal Kalıç, Yaşar Durakoğlu, Kemal Bulut, Elif Gizem Akkaya, Ozan Can Akkuş, Atakan Eray Özyel, Nurettin Can Çalkınsın, Zeynep Başak Gürsoy, Elvin Buğra Arslan, Mehmet Alan, Polis Memuru Nevzat Alagöz.”

 

(DHA, T24)

Sağlık Bakanı, “Ankara saldırısında 37 kişi hayatını kaybetti”

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, dün Ankara Kızılay’daki Güvenpark’ta gerçekleşen bombalı saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısının 37’ye yükseldiğini açıkladı. Ölenlerden 2’sinin saldırıyı düzenleyen teröristler olabileceğini söyleyen Bakan Müezzinoğlu, “71 yaralımız var. 15’i yoğun bakımda ve durumları ciddiyetini koruyor” dedi.

9

Ankara Numune Hastanesi’nde yaralıları ziyareti sonrası basın açıklaması yapan Bakan Müezzinoğlu, şunları söyledi:

“Dün akşam itibariyle olay yerinde 30 kaybımız var. 30 kayıptan 1’i kesin, 2’si şüphelinin terörist olması söz konusu. Hastanelerde dört vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Bu sabah itibariyle 3 vatandaşımız daha hayatını ve kaybetti ölü sayısı 37’ye yükseldi. 71 yaralımız var. 15’i yoğun bakımda ve durumları ciddiyetini koruyor. Ölen vatandaşlarımıza Allah’tan ramhmet diliyorum.”

İçişleri Bakanı Efkan Ala, dün saldırıyla ilgili olarak, “Bu saldırı sonucunda yapılan tahkikatlarda ciddi emarelere ulaşılmış, ciddi bulgular elde edilmiştir. Ama kesin olarak yapan örgüt, sonuçlar tamamen bitirilip tamamlanınca açıklanacaktır. Sanıyorum yarın (bugün) bu araştırmalar neticelendirilir” açıklaması yapmıştı.

Ankara Valiliği de saldırı sonrası şu açıklamayı yapmıştı:

“13.03.2016 Pazar günü saat 18.45 sıralarında Kızılay Güvenpark’ta bir aracın patlatılması  sonucunda ilk belirlemelere göre olay yerinde 23, hastaneye götürülürken 4 olmak üzere toplam 27 vatandaşımız vefat etmiş, yaralanan yaklaşık 75 vatandaşımız da çeşitli hastanelerde tedavi altına alınmıştır. Vefat eden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralı vatandaşlarımıza da acil şifalar dileriz.”

 

(Ajanslar)

Medya ve ölüm – Ahmet Altan

Ahmet Altan’ın bu yazısı Platform24.org sitesinden alındı

Neden bu ülkede doğmuş olmanın bedelini insanlar, Güneydoğu’da bodrumlarda yanarak, Ankara’da alevlerle tutuşarak ödüyorlar?

Her seferinde aynı şey oluyor, “kimdi bu insanlar” diye soruyorum, “kimdi bu ölümlerine üzüldüğümüz, ağladığımız, acılarını kutsal bir ayin gibi paylaştığımız insanlar?”

Kimdi bu günahsızlar?

Kimdi bu başkalarının günahlarını, ömürlerini korkunç bir patlamanın sesini duyup, alevler arasında bitirerek ödeyenler?

Kimdi bu insanlar?

İsimleri birkaç gün sonra listeler halinde yayınlanıp, yakınlarından başka hiç kimsenin hafızasında yer bırakmadan hayatımızdan geçip gidecek bu insanlar kimdi?

Kim olduklarını bilmiyorum ama herkes gibi ben de tahmin edebiliyorum, çoğu kıt bir bütçeyle yapılmış bir pazar gezmesinden dönen insanlardı, aralarında “çaylak” olduğu için “pazar nöbetine” bırakılmış genç işçilerle, memurlar da vardı herhalde.

Büyük bir ihtimalle yorgundular.

Otobüste bir yer buldukları için sevinmiş, pazar gezmesinde kendilerine bakan bir genç kızın ya da bir delikanlının hayaliyle başlarını cama dayayıp uyumaya hazırlanmışlardı.

Öyle yorgun öldüler.

Tek suçları, günahlarla, yolsuzlukluklarla, sefil ihtiraslarla dolu bir ülkenin başkentinde yaşamaktı.

Başka bir ülkede yaşıyor olsalardı, şimdi sevdikleri bir televizyon programının karşısında, yarınla ilgili planlar kurarak soydukları bir portakalı yiyor olacaklardı.

Niye öldü bu insanlar?

Niye öldü?

“Bu ülkenin başkentinde altı ayda patlayan üçüncü bombanın kurbanları” olarak hayattan ayrılan bu insanlar niye öldü?

Neden bu ülkede doğmuş olmanın bedelini insanlar, Güneydoğu’da bodrumlarda yanarak, Ankara’da alevlerle tutuşarak ödüyorlar?

Şimdi gazetelerde, televizyonlarda epeyce laf dinleyeceksiniz ve çok azı size gerçeği söyleyecek.

Gerçek öylesine yalın, öylesine basit ve öylesine öfkelendirici ki size söylemekten korkacaklar.

Sizin gerçeği görmenizden korkacaklar.

Bütün bu insanlar, bir adam “anayasaya uymadığı, uymak istemediği, anayasayı paramparça ettiği ve ömrünün geri kalanını yasaların üstünde kalarak geçirmek” istediği için öldüler.

Ve daha ölecekler.

“Anayasaya uymayacağını” açıkça söyleyen ve yargıya da “anayasaya uymaması” için talimat veren Tayyip Erdoğan bu “anayasa dışı” iktidarını sürdürdüğü sürece bu ülkede acı ve ölüm bitmeyecek.

AKP iktidarının bu “yasadışı” iktidar biçimine olanak sağlamasıyla bütün devlet ve siyaset “yasadışına” kaydı.

Polis, istihbarat, yargı, bir adamın “yasadışı” iktidarını koruyabilmek için şekillendirildi, Erdoğan’ın “kişisel öfkelerini” ve “kişisel düşmanlıklarını” tatmin etmekle öyle meşguller ki ülkenin başkentinde altı ayda üç bomba patlamasını önleyecek bir güçleri ve enerjileri kalmadı.

Sadece gazetecileri ve “paralel” dedikleri cemaatçileri takip edip onları hapse atmakla meşguller.

Devlet kadroları, “yasalara uyacak”, mesleğini hakkıyla yapacak, işinin ehli insanlarla değil, tek bir adamın “yasadışı” iktidarını koruyacak “yandaşlarla” dolduruldu.

Devletin değil Erdoğan’ın adamları o görevlilerin çoğu.

Erdoğan “anayasaya uymadığında” adamları da anayasaya ve yasalara uymuyor, yasadışı bir devlet yapısı çıkıyor ortaya.

Bütün siyaset, Erdoğan’ın “anayasa dışı” bir iktidarı ömrü boyunca sürdürmesini sağlayacak bir rejim kurabilmesi amacıyla oluşturuluyor.

Erdoğan geçici bir süreliğine cumhurbaşkanı seçilmiş bir adam, bu süre bittiğinde başbakanlığı sırasındaki birçok olaydan ve cumhurbaşkanlığında “anayasayı çiğnemesinden” dolayı yargının önüne çıkması gerekecek ve Erdoğan için bu büyük bir kâbus.

Asla muhalefete düşmeyeceği, hep iktidarda kalacağı bir düzen kurmaya çabalıyor o da.

7 Haziran’a kadar sakin olan ülkede neden 7 Haziran’dan AKP oy kaybettikten sonra birden Kürt savaşı başladı?

Neden Kürt kasabalarında “iç savaş” yaşanıyor, neden insanlar öldürülüyor, mahalleler yıkılıyor?

HDP’nin ve MHP’nin baraj altında kalacağı bir seçim sonucuyla “rejimi değiştirebilmek”, “ömür boyu başkanlığı” getirebilmek ve Erdoğan’ın yaptıklarının hesabını yargıya vermesini önlemek için.

“Anayasaya uymayan” ve uymak istemeyen tek bir adamın siyaseti yüzünden ülke cehenneme döndü.

Defalarca söyledim, daha da imkânım oldukça söyleyeceğim, “Erdoğan’ın yasadışı tek adam iktidarı” sürdüğü sürece bu ülke tek bir gün bile huzur ve istikrar görmeyecek.

Devlet kadroları, “anayasa dışına” kaymış ve bu suçun bedelini ödemekten delicesine korkan insanlarla dolu olan bir ülkede huzur ve istikrar olamaz.

Düşmanlık, şiddet, adaletsizlik, yolsuzluk, ölüm, bu iktidar önlenemediği sürece devam edecek.

Parlamentonun bu “anayasa dışı” gidişatı durdurmak için adım atması gerekiyor ama Erdoğan’a bağlı olanlar buna izin vermiyor.

Hiç olmazsa muhalefetin bu adımı atması gerekiyor.

Bu “anayasa dışı” gidişatı durdurma imkânı varken durdurmayanlar, bu ölümlerin sorumluluğunu da paylaşıyorlar.

Tabii bir de “suç ortağı” medya var.

Onlara medya demek de tuhaf, “yasadışı” bir rejimin propaganda birlikleri onlar.

Hep Erdoğan ve AKP dışında birilerini suçlayarak, iktidarın bütün suçlarını ve hatalarını saklayarak, halkın gerçeği görmesine engel olmak görevleri.

Gerçekleri yazsalar, toplum harekete geçerek siyaset adamlarını bu “yasadışı” rejimi durdurmaya zorlayacak, onun için gerçekleri saklıyorlar.

Gerçekleri söylemek için değil, gerçekleri saklamak için gazeteler çıkartıp, televizyonlar kuruyorlar.

Gerçeği saklayan medya, bu ölümlerin sorumluları arasında.

Bir de medyanın korkakları, iktidara yaranarak televizyon programları yapıp, gazetelerde köşe yazarak varlıklarını sürdürmeye çalışanlar var tabii her zaman olduğu gibi.

Gazete köşelerinde yağ izleri bırakan zavallı sürüngenler.

Bu sefil medyanın para merakı yüzünden insanlar gerçekleri öğrenemeden ölüyor bu ülkede.

Daha çok öleceğiz.

Ölüm ve acı, bu rejim bitmeden bitmeyecek.

Göreceksiniz.

Aslında görüyorsunuz da… Yanan Kürt kasabalarıyla, vurulan bebeklerle, başkentte altı ayda patlayan üç bombayla, Anadolu’nun her köşesinden kalkan “bayraklara sarılı” tabutlarla görüyorsunuz.

Ama gördüğünüzün, gördüğünüzden başka bir “şey” olduğunu anlatıyorlar size.

Gördüğünüzün, gördüğünüz “şey” olduğunu size anlatacak bir medya yok… Bunu bir gün kendiniz anlamak zorunda kalacaksınız.

Siz anlayana kadar, piknikten dönen yorgun genç kızlar, işten çıkmış yorgun memurlar, beş aylık bebekler, Kürt gençleri, Anadolu’nun delikanlıları ölüp duracak.

İnsanlar, sevdiklerinin yaşayıp yaşamadığını twitterda attıkları endişeli mesajlarla öğrenmeye çalışacak.

Bir adam “anayasaya uymayacak” diye biz “esfel-i safilin”de yaşayıp, alevlerle dolu patlamalarla insanlarımızı ölüme teslim edip duracağız.

Ahmet Altan – platform24.org22-Ahmet-Altan

Toplu intihar – Nuray Mert

Nuray Mert’in bu yazısı Cumhuriyet.com sitesinden alındı

Belli ki bir yanda devlet/ iktidar, diğer yanda Kürtlerin temsiliyeti iddiasında olan Kürt siyasi hareketi, ipleri koparmakta, köprüleri yıkmakta, hem kendini, hem tüm ülkeyi bitirmekte kararlı adımlar ile yürümeye devam edecek.

Kürdistan ve Türkiyeli devrimci örgütler “Halkların Birleşik Devrim Hareketi”ni kurduklarını ilan etmiş. Yaz ortasından itibaren Kürt siyasi hareketinin PKK’nin devrimci strateji siyaseti önderliğinde, demokratik siyasi mücadeleyi askıya aldığını ve bu koşullar altında, Türkiyeli demokratların yanlarında tutum takınmasının mümkün olmadığını yazıp duruyorum. Şimdi durum daha da net ve daha da kaygı verici bir aşamaya gelmiş vaziyette, “Birleşik Devrim Hareketi” demek, iç savaş tablosuna gidiş, iç savaştan medet ummak demek. “Türkiyeli devrimci örgütler”in demokratik mücadele ile işleri olmadığını biliyoruz; bu örgütler olsa olsa, mevcut gerilim hatları üzerinden kırılmaları çatışmaya taşıma işlevi görebilir, yapmaya çalışacakları bu.

Siyasi ufuk yok

Devlet/iktidar ise bu büyük tehlikeyi, “terörle mücadele” çerçevesinde daha da alevlendirmek dışında bir siyasi ufka ve niyete sahip değil. Zaten, şimdiye kadar yapılanlar, izlenecek yolun işaretlerini taşıyor; güvenlik adına her tür özgürlüğü kısıtlama, dahası şehirlere tank sokma, ilçeleri kuşatma, topla tüfekle “terörist avı”nın nasıl bir toplumsal/siyasi maliyeti olduğunu hesaba katmaya hiç niyetleri yok. O nedenle İçişleri Bakanı, gönül rahatlığı ile operasyonların nerelerde devam edeceğini açıklıyor. İktidar partisi Diyarbakır milletvekili, “Sur”daki gibi halkı rehin almasınlar da devlet PKK’yi bitirsin diye, Şırnak, Nusaybin ve Yüksekova’da Kürt halkının evlerini terk ettiğini söyleyebiliyor. Hem de Diyarbakır milletvekili olan biri için inanılmaz bir aymazlık; ama en karanlık devirlerde DYP il başkanı olan biri için belki de şaşırtıcı sayılmamalı. Bu akla göre, belli ki doksanlı yıllarda halk “devlet PKK’yi bitirsin diye köylerini boşaltmış”! Nerden baksanız, utanç verici.

Doğrusu, PKK’nin silahlı/ çatışmacı siyaset stratejisinin, özellikle Kürt şehirlerinde yaşayanları bezdirdiği konusunda pek çok işaret var. Bunlardan sonuncusu, HDP’nin çağrısını yaptığı Diyarbakır Sur yürüyüşünün tam bir fiyasko ile neticelenmesi idi. Ancak, devlet/ iktidar tarafı da bu durumu fazlasıyla yanlış algılıyor veya algılatmaya çalışıyor. Kürtler, PKK’ye tepki gösteriyor diye bundan “devlete yaklaşıyor” sonucunu çıkarmak çok yanıltıcı olur. Daha muhtemel olan, her iki tarafa da kızgın olanların sayısının arttığı. PKK’ye tepkinin, Kürtlerin duygusal kopuşunu azaltmak yerine, belki daha da artırdığı. Ne olursa olsun, sonuçta, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde, ilçeler, mahalleler tarumar oluyor, savaş koşulları yaşanıyor, batıya baktıklarında ise hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğini görüyorlar. Bu tablonun, kopuş duygusunu beslememesini ummak, siyaset bir yana, insanı tanımamak demektir.

Ne devlet ne Kürtler

Türkiye’de yaşayan herkesin, her şeyden önce, hiçbir iç savaşın kazananının olmadığını, olmayacağını bilmesi, dikkate alması gerekiyor. Hele de Türkiye’nin mevcut tablosu, Ortadoğu’nun hali ortadayken! Bir yanda militer çözümoperasyon, diğer yanda “devrimci savaş” stratejisi, bu ülkenin tamamen çözülmesinden başka sonuç vermeyecek. Dahası, bu çözülmeden ne devlet ne Kürtler kazançlı çıkacak. Halihazırda Türkiye, iç gerilimlerin muazzam artışı, kurumsal çözülmeler, meşruiyet-yönetilebilirlik krizi bir yana, uluslararası planda giderek yalnızlaşıyor. Ulusal kurtuluş mücadelesine girişmiş Kürtler ise, bir yanda Türkiye’nin batısıdan tamamen kopuyor, diğer yandan farkında olmadan bölgesel kazanımlarını tehlikeye atıyorlar. Batı’nın Suriye’de PYD ile ittifakının Kürtler için bir garanti olarak değerlendirilmesi çok yanıltıcı olabilir. Halihazırda, PKK’nin Türkiye’de izlediği siyasetin PYD’nin Batılı dostlarını fazlasıyla zor duruma soktuğu ve bunalttığının farkında değiller. Kısacası, içerde de dışarda da, ne Türkiye’nin kaybetmesi illa Kürtlerin kazancı, ne de Kürtlerin kaybetmesi illa Türkiye’nin kazancı olabilir, büyük bir ihtimalle de olmayacak. Dünya tarihi, her iki tarafın da kaybettiği toplu intihar örnekleri ile dolu.

Nuray Mert – Cumhuriyet5-Nuray-Mert