Ana Sayfa Blog Sayfa 3477

Madrit’de mültecilere bozuk para atan Hollandalı taraftarlar tepki çekti

Şampiyonlar Ligi Son 16 turu ikinci maçı için Madrit’de bulunan PSV Eindhoven takımının taraftarlarının İspanya’da yaşayan mültecilere bozuk para atarak eğlenmeleri tepki çekti.

33

UEFA Şampiyonlar Ligi’nde takımlarının çeyrek finale kalma mücadelesini izlemek üzere Hollanda’dan İspanya’ya gelen PSV Eindhoven taraftarlarının ırkçı tutumunu gösteren video sosyal medyada yaygınlaştığı andan itibaren büyük tepki topladı.

https://youtu.be/DuqbKzbnYtA

Videoda Madrit’de bir cafede oturarak maçı bekleyen Hollandalı taraftarların çevrede bulunan mültecilere toplu halde alaycı bir şekilde seslenerek bozuk para attıkları görülüyor. Bozuk paraları her seferinde tezahürat eşliğinde aynı anda yola fırlatan taraftarların mülteciler paraları toplarken gülüştükleri de duyuluyor. Bazı taraftarlar ise tüm bunlar olurken gülüşerek yaşananları kameraya kaydediyor.

No to racism!

UEFA son yıllarda futbolda ırkçılığı yok etmek için atağa kalkmış durumda. Futbolun ünlü simaları her Şampiyonlar Ligi karşılaşması öncesi taraftarları ırkçı davranışlardan uzak tutmak üzere mesaj veriyorlar. Şampiyonlar Liginde mücadele eden dünyaca ünlü futbolcular kendi dillerinde “Irkçılığa Hayır!” (No to Racism!) mesajını iletiyor.

https://youtu.be/Dn6rjnms8VY

PSV Eindhoven bu akşam TR saati ile 21:45’de Athletico Madrid’in karşına çıakacak. 23 Şubat’ta oynanan ilk maç 0-0 berabere sonuçlanmıştı. Madrit ekibi kendi saha ve seyircisi önünde çeyrek finale daha yakın olan takım.

 

(Yeşil Gazete)

AB’nin nükleer santral sökümü için 118 milyar avro açığı var

EurActive’de yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Sümeyra Kamış‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Reuters’ın işaret ettiği Avrupa Komisyonu taslak çalışma raporuna göre Avrupa’daki nükleer santrallerin sökümü ve atık depolaması için  118 milyar avrodan fazla bütçe açığı var.

Almanya yasa yapıcıları, ülkenin nükleer enerjiyi durdurma yolundaki şirket sorumluluklarını azaltmak için kullanılan yasal boşlukları doldurmak istiyor. Görsel: Tobin/Flickr
Almanya yasa yapıcıları, ülkenin nükleer enerjiyi durdurma yolundaki şirket sorumluluklarını azaltmak için kullanılan yasal boşlukları doldurmak istiyor. Görsel: Tobin/Flickr

Veri, sera gazı azaltımı ve benzeri AB hedeflerine ulaşılmasında nükleer enerjinin rolünü inceleyen periyodik analizin bir parçası. Komisyonun son analizi Fukuşima nükleer krizinden dört yıl önce, 2007’de yayınlanmıştı ve geçen senenin sonunda güncellenmiş olması gerekmekteydi

Fukuşima felaketinin ardından Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya, yüzünü kömür ve gazdan çevirip güneşe ve rüzgara dönmek amacıyla, 2022’den önce nükleeri tamamen terk etme kararı aldı.

Radyoaktif parça ve atıkların depolanması ile beraber nükleer enerji santrallerinin dağıtılmasının da dahil edilerek çıkarılan 268.3 milyar avroluk hesaba rağmen yaklaşık 150.1 milyar avro ayrılmış bütçe mevcut.

Komisyonun taslak rapor metni, AB üyesi devletler arasında yalnızca Britanya’nın yeterli bütçeye, 63 milyar avroya sahip olduğunu gösterdi. Avrupa’nın en büyük nükleer üreticisi Fransa ise sadece öngörülen 74.1 milyar avroluk maliyetin yalnızca 23 milyar avrosunu karşılayabilecek durumda. Almanya’da ise mevcut 38 milyar avroya ek olarak 7.7 milyar avro gerekiyor.

İşletmelerin kapatılmasının maliyeti reaktör boyutu, türü, konumu, atık tesislerine uzaklığı ve bu alanların gelecekte ne amaçla kullanılacağı ve kapatılacakları zamanki fiziki durumlarına göre değişiyor. Bu söküm maliyetleri zamanla azalabileceği gibi son atık depolarıyla ilgili belirsizlik sebebiyle artabilir de.

Avrupa Komisyonu henüz yayınlanmamış olan raporla ilgili yorumda bulunmadı ve ne zaman yayınlanacağına dair bir bilgi vermedi.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviri: Sümeyra Kamış

(Yeşil Gazete, EurActiv)

 

 

 

 

3 akademisyene tutuklama talebi

Akademisyenler Esra Mungan, Muzaffer Kaya, Kıvanç Ersoy “terör örgütü propagandası yapmak” ve TCK 301. maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve organlarını aşağılamak” suçundan tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edildi.

31

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, bildiriye imza atan ve İstanbul’da ikamet eden toplam 733 akademisyenin geçtiğimiz hafta başından itibaren ifadelerinin alınmasına başlandı.

Soruşturma kapsamında savcılık, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Esra Mungan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Kıvanç Ersoy ile bildiriye imza attıktan sonra işten çıkarılan Nişantaşı Üniversitesi öğretim üyesi Muzaffer Kaya ve Yeni Yüzyıl Üniversitesi öğretim üyesi Meral Camcı hakkında gözaltı kararı verdi.

Bunun üzerine, akademisyenler Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy, Güvenlik Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan gözaltına alındı. Hakkında gözaltı kararı bulunan Meral Camcı’nın ise yurtdışında olduğu belirlendi.

Sağlık kontrolünden geçirilen 3 akademisyen Vatan Caddesi’nde bulunan Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne getirildi. Akademisyenler Emniyet Müdürlüğü’ndeki işlemlerinin ardından savcılığa çıkarıldı.

Savcılıksa Akademisyenler Esra Mungan, Muzaffer Kaya, Kıvanç Ersoy “terör örgütü propagandası yapmak” ve TCK 301. maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve organlarını aşağılamak” suçundan tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk etti.

 

(DHA)

Paranoyanın radyoaktif hali

Son dönemde yaşadığımız güvensizlik ortamından olsa gerek artık insanların yüzleri gülmüyor, başlar önde eller cepte  yürünüyor. Herkes, birey olarak ne kadar yalnız olduğunun farkına varmış gibi, ani ölümle gelen  bilinç hali hakim belli ki. 13 Mart 2016 günü “Ankara’nın kalbi” olarak tabir edilen Kızılay’daki Güven Park yakınlarında  meydana gelen patlama, toplumdaki güvensizlik halinin zirve yaptığı bir olay olarak tarihteki yerini aldı. Belki de ilk defa bu kadar çok “Ben de orada olabilirdim” dedik her birimiz. İlk defa  yaşamın ne kadar naif bir şey olduğunu, bir varmış bir yokmuş minvalinde yerde bir kırıntı ya da havadaki kül partikülüne dönüşebileceğini  bu kadar net anladık belki de.  Elbette bu faciaya sebep olanların terörist olduğu ilan edildi hemen. Ancak bu kez bir başka mesaj da adresini buldu:  “Bir insanın akademisyen, gazeteci, sivil toplum örgütü yöneticisi olması onun terörist olmadığı anlamına gelmez”. Meali, kararlarımıza uymayanlar  teröristtir. Öyle bir tespittir ki bu “terörist”in tanımının yeniden yapılmasını bile gerektirir. Bu arada “terörist” tanımının Robespierre’den sonra bir daha yapılamadığını, yapılmasının öyle kolay bir şey olmadığını  bu  sabah Açık Radyo’da Ömer Madra’dan duydum, nihayet  tarihe bir katkımız olacak (!) Ama artık eminiz, herkes kendisinin terörist olmadığını bildiğine göre, diğer söylenenler de yanlış olabilir pekala! Evreka!

Şimdi gelelim meselenin kalbine, güven sorununa, bir çeşit paranoyaya: Gördüğümüz, duyduğumuz veya bir şekilde birlikte deneyimlediğimiz,  kendi dışımızdaki kaynaklardan da takip edip az çok fikir sahibi olabileceğimiz konularda bile yanlış /eksik bilgi aktarımı veya değerlendirme yapıldığını, misal, yok yere terörist ilan edildiğimizi görüyoruz. Peki  görünmeyen, yetkililer veya uzmanlar tarafından açıklanmadıkça pek de bilme ihtimalimiz olmayan olayların bazı  çıkarlar için nasıl örtbas edileceğini düşünebiliyor muyuz?

Geçen yıllarda  Aydın/Söke’nin  Kısır Köyünde 1970-80 arası işletilip terk edilmiş olan uranyum madeninin  köylülerin şikayeti üzerine yıllar sonra tespit edildiğini ve 1990’larda İzmir /Gaziemir’de  Arslan Avcı kurşun fabrikasında ayrıştırılmak üzere toplanan  ve sonra da  terk edilen  radyoaktif atıkların 2012 yılında çevreye nasıl kanser saçtığını ve  bunların tespit sonrasında bile yetkililerce örtbas edilmeye çalışıldığını gerek haber gerekse köşe yazılarından biliyoruz.

Peki ya bilmediklerimiz de varsa? Bu vesileyle size radyoaktif paranoyadan bahsetmek istiyorum :

Daha önce kendisiyle Hindistan’daki antinükleer hareketi anlattığı bir röportaj da yaparak yayınladığımız  aktivist-araştırmacı Kumar Sundaram’ın  makalesine göre 11 Mart 2016 günü Hindistan’ın Gujarat şehrindeki Kakrapar Nükleer santralinden bir yetkili basına açıklama yapıyor ve diyor ki “Soğutma sisteminde bir arıza kaynaklı radyoaktif sızıntı meydana gelmiştir, bu da sistemin kapatılmasını gerektirmiştir”. Yetkili açıklamasına  sızıntının büyük boyutta olmadığını ve operatörlerin güvende olduğunu da ilave ediyor. Ancak 11 Mart gününden beri de kamuoyuna her hangi bir açıklama yapılmıyor. İşin ilginç tarafı Sundaram aynı nükleer santralde meydana gelmiş olan 1993 ve 2004 yıllarındaki kazalara da atıf yapıp elde ettikleri raporları referans göstererek Kakrapar’daki durumun açıklanandan daha ciddi olabileceğini, dolayısıyla da gerçeklerin hükümet yetkililerince gizleniyor olabileceğini fısıldıyor. Zira bu olayda  bahsi bu geçen raporlar meydana gelen arızanın yol açabileceği sonucun boyutunun yapılan açıklamalardan farklı olabileceğine, birkaç kez  direkt radyoaktif salım olmuş olabileceğine işaret ediyor.

Şeffaflık yok

Sundaram’ın makalesinde değindiği diğer bir husus da Fukuşima nükleer santral kazasından sonra kazaya yol açan sebeplerin Japon hükümetiyle Fukuşima nükleer santralinin işletmecisi olan Tokyo Elektrik Şirketi(TEPCO) arasındaki yolsuzluklarla bağlantısının ortaya çıkması. Nitekim halihazırda  Hindistan’daki nükleer santrallerin idaresinde devletten bağımsızlaşması , işleyişin otonomisi ve bağımsızlığı olan bir Nükleer Düzenleme Kurulu’na devredilmesi gerektiği değerlendiriliyor ise de Hindistan Nükleer Düzenleme Kurumu sessizliğini koruyor.

Türkiye’de kurulması planlanan  nükleer santraller için hukuki altyapının yetersiz oluşu hatta bırakın işleyişin devletten ayrı, otonomiye sahip  bir kurum olmasını, aksine direkt  Başbakanlığa ve Enerji Bakanlığı’na bağlı olacak şekilde düzenlendiğini biliyoruz. Bu bağlamda 2015 yılı Temmuz ayına giderek Hürriyet ABD muhabiri Tolga Tanış’ın ortaya çıkardığı, hükümetin ise kamuoyundan sır gibi saklamış olduğu Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA)’nın Akkuyu nükleer santrali için hazırladığı raporda yazan uygunsuzluklar da fazlasıyla fikir veriyor.

Çernobil bilinci

Gelecek ay,26 Nisan günü  30. Yıldönümünü anacağımız  Çernobil Nükleer santral kazasının neticesinde radyoaktivite dolan bulutların nasıl usulca Türkiye semalarında dolaşarak bizden habersiz ovalarımızı, dağlarımızı, nehirlerimizi yıkadığını, radyoaktif partiküllerin Türkiye insanının günde 3 öğün bilemediniz 5 öğününde mutlak yer tutan çayla nasıl yudum yudum alındığını, gerçeklerin ortaya çıktıktan sonra nasıl halktan gizlendiğini hatırlayalım. Ve herşey açığa çıktıktan sonra da dönemin hükümet yetkililerinin  “Biraz radyasyon iyidir, radyasyon kemiklere iyi gelir”e varan umarsız söylemlerini… Bunlar geçen yıllarda telaffuz edilen  “Tüp gaz da patlar, sigara daha zaralıdır, bekaret ömrü radyasyondan daha çok kısaltır” söylemlerinden ne kadar farklı  ?

Özetle radyoaktif bilinmezlik içinde yaşamaya, “Acaba bugün bir sızıntı olmuş mudur?” sorusuyla yaşamaya hazır mıyız? Veya daha fenası,  sızıntı olmuşsa, yetkililerin açıkladığı gibi (çünkü öyle açıklamalar olacak) “Sızıntı giderilmiş midir? İyot tabletlerinin dağıtılması gerekmez miydi?” Bu ülkede bir nükleer santral kurulacak olursa o santralde bir sızıntı olduğunu bize açık açık söyleyebilecek bir yetkilinin olabileceğini ya da kazanın sonuçlarını geçiştirmeyecek, gereken önlemleri alabilecek bir yetkilinin varlığını  hayal edebiliyor muyuz? Nükleer santral dünyanın hiç biryerinde kurulması kabul edilmemeliyse de özellikle biz Türkiye’de bir an için Soma’yı, Pamukova tren faciasını veya hiç bir yetkilinin istifa etmeyip aksine istifade ettiği yürek yakan olayları yok saymayı başarabilir miyiz?

Hazır mıyız kendi geiger cihazımızla yaşamaya?

pinar

 

Pınar Demircan

 

ODTÜ’lüler Ankara katliamı için yürüdü: Ölüm değil, yaşam istiyoruz!

Ankara’daki terör saldırısında yaşamını yitiren Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencileri Ozancan Akkuş ve Berkay Baş için rektörlüğün çağrısıyla anma düzenlendi. Düzenlenen tören öncesi yürüyüş yapan yüzlerce öğrenci “Savaş Değil Barış, Ölüm Değil Yaşam İstiyoruz” dedi. Rektör Ahmet Acar, öğrenciler için kampüs içinde bir orman oluşturacaklarını duyurdu.

29

Ankara’da pazar günü yaşanan katliamda ODTÜ Elektrik Elektronik Bölümü Hazırlık öğrencisi Ozancan Akkuş ve Metalurji Malzeme Mühendisliği Bölümü öğrencisi Berkay Baş hayatını kaybetti. İki öğrenci Fizik Bölümü önünde anıldı.

Öğrenciler anmaya Baş’ın eğitim gördüğü Metalurji Malzeme Bölümü ve Akkuş’un öğrenci temsilcisi olduğu Yabancı Dil Hazırlık Binası önünden iki koldan yürüyerek katıldılar. Hazırlık önünden gerçekleşen yürüyüşte sık sık savaş politikaları protesto edildi. Mühendislik fakültelerinden ise sessiz yürüyüş gerçekleştirildi. Anmaya

“Savaş Değil Barış İstiyoruz” yazılı pankartla katılan öğrenciler anma esnasında da sık sık “Berkay Baş Ölümsüzdür”, “Ozancan Akkuş Ölümsüzdür”, “Katliamlar Ülkesi Olmayacağız” ve “Saray Savaş ODTÜ Barış İstiyor” sloganı attılar.

Anma etkinliğinde Rektör Prof. Dr. Ahmet Acar’ın yanı sıra Ozancan ve Berkay’ın hocaları ve arkadaşları da konuştu. Rektör Acar, Ozancan ve Berkay için 10 bin ağaç dikeceklerini, onlar için bir orman oluşturacaklarını ifade etti. Konuşmalardan sonra anma öğrencilerin attığı barış sloganları ile son buldu.

 

(Evrensel)

İngiliz akademisyene Newroz davetiyesi nedeniyle gözaltı

Güneydoğu’daki kentlerde ‘akademik nöbet’ tutacaklarını açıkladıkları için gözaltına alınan akademisyenlere destek olmak için adliyeye giden Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) fahri danışman üyesi Chris Stephenson, çantasından HDP’nin Newroz davetiyesi çıktığı gerekçesi ile gözaltına alındı.

27

Üniversitenin Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Matematik bölümünde görev yapan Stephenson, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Esra Mungan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Kıvanç Ersoy, Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nden Meral Camcı ile Barış için Akademisyenler’in ”Bu suça ortak olmayacağız” başlığıyla yayımladığı bildiriye imza attıktan sonra işten çıkarılan Nişantaşı Üniversitesi öğretim üyesi Muzaffer Kaya’nın gözaltına alınmasının ardından, gözaltındaki meslekteşlarına destek olmak için çok sayıda akademisyenle birlikte Çağlayan Adliyesi’ne gitmişti.

Stephenson, sağlık kontrolü için Haseki Hastanesi’ne götürüldü. İngiliz akademisyenin hastanedeki işlemlerinin ardından Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulanacağı öğrenildi.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) de Chris Stephenson’un gözaltına alınmasının ardından yazılı bir açıklama yaparak, “Chris Stephenson derhal serbest bırakılmalıdır!” dedi.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Merkez Yürütme Kurulu taraından yapılan açıklama şu şekile;

Newroz davetiyesi suç aleti sayıldı,
Chris Stephenson derhal serbest bırakılmalıdır!

28Son günlerdeki, birey hak ve özgürlüklerinin tartışma konusu olduğu, her türlü demokratik hak kullanmanın terör eylemi olarak değerlendirildiği olaylara bir yenisi daha eklenmiş durumdadır.

15 Mart 2016 tarihinde yani bugün, gözaltına alınan akademisyenlere destek amacıyla Çağlayan Adliyesine giden ve kendisi de Bilgi Üniversitesinde akademisyen olan, Partimizin Fahri Danışman Üyesi Chris Stephenson, girişteki arama sırasında çantasında bulunan İstanbul Newroz davetiyeleri nedeniyle gözaltına alınmıştır.

Partimizin Eş Sözcüsü Naci Sönmez’in İstanbul Emniyet Müdürüyle görüşme talebine şu ana kadar olumlu bir yanıt verilmemiştir. Kendisi aynı zamanda İngiliz vatandaşı olan Chris Stephenson uzun yıllardır Türkiye’de yaşamakta olan ve yaşadığı ülkenin sorunlarıyla yakından ilgilenen çok değerli bir akademisyendir.

Ülkemizin son aylarda yaşadığı çatışmalı, toplumsal gerilimi tırmandıran ve barış iklimini zehirleyen sürecinin dünya kamuoyu tarafından da dikkatle takip edildiği bir dönemde, uzun yıllardır bu ülkede yaşamakta olan bir İngiliz vatandaşı böylesine komik bir gerekçeyle gözaltına alınmıştır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak;

Chris Stephenson şahsında bütün gözaltındaki akademisyenlerin bir an önce özgürlüklerine kavuşmaları için, ulusal ve uluslararası her platformda girişimde bulunmaya kararlıyız.

Geleceğimizle ilgili kaygı duyan ve söz kuran akademisyenler üzerindeki baskıya son verilmeli, akademi özgür bırakılmalıdır. Ülkede yaşanmakta olan çatışmaların, insan yaşamını hiçe sayan uygulamaların son bulması için herkesi dayanışma içinde hareket etmeye davet ediyoruz.

15 Mart 2016

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
Merkez Yürütme Kurulu

 

(Yeşil Gazete)

Cerattepe’de keşif heyetine 1.5 kilometrelik, “Madene Hayır!” karşılaması

Artvin’deki Kafkasör Yaylası Cerattepe Mevkii’ndeki madencilik faaliyetleri için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verdiği ’Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Olumlu’ raporunun yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle 751 kişi ve 61 avukatın açtığı Türkiye’nin en büyük çevre davasında bilirkişi keşfi dün gerçekleştirildi.

22

Cerattepe’de toplanan, ‘Madene hayır’ yazılı atkılarla yol boyunca karşılıklı dizilerek 1.5 kilometrelik insan zinciri oluşturan yaklaşık 3 bin kişi, mahkeme heyetini karşıladı. Heyetin zırhlı araçların eşliğinde insan zincirinin ortasından geçişi sırasında vatandaşlar başlarını öne eğdi.

Cerattepe’deki keşif için sabah erken saatlerde 7’den 77’ye yaklaşık 3 bin kişi Kafkasör Yaylasına çıktı. Yol boyunca, ‘Biz sadece davul çalarız, toprağımızı ve geleceğimizi çaldırmayız’, ‘Artvin’in ekonomik geleceği maden değildir’, ‘Artvin’in üstü altından daha değerlidir’ ve ‘3 kuruş için kıymaya değer mi?’ yazılı pankartlar asıldı. Kafkasör Yaylasında ellerindeki ‘Madene hayır’ yazılı atkılarla yol boyunca karşılıklı dizilen vatandaşlar yaklaşık 1.5 kilometre boyunca insan zinciri oluşturdu, ‘Cengiz şaşırma, sabrımızı taşırma’ dövizleri açtı.

26

Kafkasör Yaylası’na saat 12.30 sıralarında gelen Rize İdare Mahkemesi bilirkişi heyetine ait konvoya, aralarında zırhlı araçların da bulunduğu jandarma timleri eşlik etti. Konvoyun insan zinciri arasından geçişi sırasında toplananlar başlarını öne eğdi, sessizce geçişin tamamlanmasını bekledi.

21

Rize İdare Mahkemesi Başkanı Halil İbrahim Özgün başkanlığında oluşturulan bilirkişi heyetinde Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden (KTÜ) Orman Yüksek Mühendisi Prof.Dr. Bedri Serdar, Harita Mühendisi Doç.Dr. Fevzi Karslı, İnşaat Mühendisi Yrd.Doç.Dr. Adem Bayram, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Maden Yüksek Mühendisi Prof.Dr. Birol Elevli, Ziraat Mühendisi Prof.Dr. Coşkun Gürsel, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Çevre Yüksek Mühendisi Prof.Dr. Nihal Bektaş ile Jeoloji Yüksek Mühendisi Doç.Dr. Mehmet Salim Öncel yer aldı. Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan ile Yönetim Kurulu üyesi Avukat Bedrettin Kalın’ın yanı sıra Kafkasör’de bekleyen 89 yaşındaki Kore Gazisi Ahmet Sezgin ile 96 yaşındaki Hatice Yelkenci de keşif heyetine katılan isimler oldu. Kafkasör Yaylası girişinde yolu kapatan Jandarma, heyet dışındakilerin bölgeye girişine izin vermedi. Basın mensupları da keşif bölgesine alınmadı.

20

Kafkasör Yaylası’na gelen ve ‘Madene hayır’ atkısı açan 92 yaşındaki Erzade Yalçıntaş, Cerattepe’ye dokunulmamasını istedi, “Burası ilelebet yeşil kalsın” dedi. Ömrünün Cerattepe’de geçtiğini anlatan 85 yaşındaki Hilmi Algın ise, “Bana Cerattepe’nin üstü lazım. Doğanın altından çıkan madenden hiçbir hastaya ilaç olmaz. Doğanın üstü ise bütün hastalara ilaçtır. Gücüm yettiği kadar mücadele edeceğim” diye konuştu. 66 yaşındaki Arif Soydan ise “Cerattepe’den maden çıkarsa ‘sıfır sekiz’ diye bir il kalmaz” diyerek madene karşı olduğunu dile getirdi.

 

Fotoğraflar Yeşil Artvin Derneği’nin sosyal medya hesabından alınmıştır

(DHA)

Türkiye için vizesiz Avrupa mümkün mü?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Haziran 2016 sonundan itibaren vizesiz Avrupa ne ölçüde mümkün, yerine getirilmesi gereken kriterler ne? Uzmanlar konuyu değerlendirdi.

18

53 kriter

Deutsche Welle Türkçe’den Hilal Köylü’nün haberine göre Mülteci krizini çözmek için AB ile prensipte anlaşan Türk hükümeti, bu anlaşmanın Türk vatandaşlarına haziran sonundan itibaren Avrupa’ya vizesiz seyahati de içerdiğini açıkladı. Ancak ‘vizesiz Avrupa’ için Ankara’nın yerine getirmesi gereken tam 53 kriter var. Hükümet; bu kriterleri yerine getirmek için yasal süreci hızlandırmaya çalışıyor. Uzmanlar; “Vizesiz seyahatin belli kriterleri olduğu halka net şekilde anlatılmalı” diyor.

Schengen Bölgesi’ne vizesiz seyahat için 2013’te Türkiye ile AB, 72 maddelik bir yol haritasının uygulanması konusunda anlaşmıştı. O günden bugüne 72 maddeden 19’u tamamlanabildi. Mülteci krizini çözmek için Avrupa’yla yapılan pazarlıklar Ankara’ya kalan 53 maddeyi tamamlayıp Avrupa’ya ‘vizesiz seyahat’ kapısını araladı. Başbakan Davutoğlu, meclisin çalışması için muhalefetin harekete geçmesini isterken, AB Bakanı Volkan Bozkır, vize muafiyetiyle ilgili yaklaşık 7 yasayı meclisten geçirmeyi planladıklarını duyurdu.

Ankara’nın ‘vizesiz Avrupa’ yolunda ilerlemesi için bu yasaları 1 Mayıs’a kadar meclisten geçirmesi gerekiyor. “Bunların hepsini bir paket halinde meclisin gündemine getirebiliriz” diyen Bakan Volkan Bozkır, ilgili yasal düzenlemeler için de “Kişisel verilerin korunması kanunu, insan hakları ve eşitlik yasası meclise sevk edilmiştir. Ayrımcılıkla mücadeleyle ilgili de ayrı bir yasa sevk etmek yerine bunu birleştirerek bu şekilde bir yasa haline getirdik. Kolluk Gözetim Komisyonu kurulması hakkında bir kanun var. Biyometrik veriye sahip pasaportlarla ilgili bir yasa vardı, o geçti” açıklamasını yaptı.

Peki ‘vizesiz Avrupa’ mümkün mü?

19

Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Nail Alkan, “Bir yandan mülteci krizi için müzakere ediliyor, bir yandan da vizesiz Avrupa üzerinde duruluyor. Hükümet, gerçekten isterse yapabilir. Konu tamamen siyasidir. Ancak muhalefetin de bu konunun içine çekilip, meclisten geçecek yasaların hızla düzenlemesi gerekir” diye konuştu.

Alkan, bu noktada Türkiye’nin önündeki en büyük engelin –terör ve sığınmacı krizine odaklanan gündem- olduğunu söylüyor. “Türkiye-AB ilişkileri dondu. Bunu herkes biliyor. Bir heyecan yaratmak gerekiyor ancak bu heyecanı yaratacak gündemin düzenlenmesi de hükümete düşüyor” diyen Alkan, hükümetin daha net açıklamalarla halkın gündemine ‘vizesiz Avrupa’yı taşımasını istedi ve beklentisini şöyle dile getirdi:

“Avrupa’ya vizesiz seyahat elbette bir anda pat diye herkes için gerçekleşmeyecek. Hangi koşullarda, nasıl olacak? Bu konularda tabii ki AB’yle konuşuluyordur. AB ile nasıl bir anlaşma yapılıyorsa bunun içeriğinin daha net anlatılması, kulaktan kulağa haberlere itibar edilmemesi gerekir. Hükümetin kendine çizeceği yol haritasını bilmek kamuoyunun en doğal hakkıdır. Bu haritanın uygulanması da, kimi yasaların meclisten geçmesi gerektiğine işaret eder ki; siz muhalefeti ikna edemezseniz Türkiye içinde bir AB gündemi yaratmanız zor olur.”

Erdoğan ne yapacak?

Türkiye’nin Avrupa’ya vizesiz seyahat için uygulaması gereken 53 kriter beş başlık altında; – belge güvenliği, göç yönetimi, geri kabul, temel haklar ve kamu güvenliği– olarak toplanıyor. Bu başlıklar altında Türkiye’nin gerçekleştireceği yasal düzenlemeler açıkça belirtiliyor. Ancak bu noktada dikkatler Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a çevriliyor. Çünkü Erdoğan’ın bu yasal düzenlemelerden kimisine karşı çıktığı biliniyor. Örneğin, Şeffaflık Paketi.

Şeffaflık Paketi ile yolsuzlukla mücadele programı AKP’nin seçim bildirgesinde yer almasına karşın Erdoğan tarafından benimsenmemişti. Bu yüzden de ilgili yasal düzenleme meclise sunulmamıştı. Siyasi çevreler, aynı şekilde ‘etik kurallar’la ilgili düzenlemenin de hükümet tarafından bekletildiğine dikkat çekiyor. Kriterler içinde bir düzenleme var ki, ona da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olumlu yaklaşmayacağına dikkat çekiliyor. O kriterde de, “Sınır yönetimi ve düzensiz göçün önlenmesinde çalışan görevlileri hedef alan, yolsuzluğa karşı etik kurallar kabul edilmeli, eğitim programları oluşturulmalı ve bu şekilde kamu görevlilerinin rüşvet suçlarının sistematik olarak kovuşturulması sağlanmalı” deniyor.

“Şartlar bilinmeli”

Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi Başkanı Sinan Ülgen,  Türkiye ile AB arasındaki prensip anlaşmasını değerlendirirken, Ankara’daki siyasi atmosfere de dikkat çekti. Ülgen, “Evet, AB ile Türkiye arasında bir anlaşma var. Ancak bu anlaşma şartlara bağlı. 53 kriterden söz ediyoruz. Bu kriterler yerine getirilmediğinde AB’nin vizesiz seyahat uygulamasını başlatması mümkün olamayacak. AB ile Türkiye arasındaki anlaşma Türkiye’ye yansıtılırken nedense bu kriterlere hiç dikkat çekilmedi. Sonuçta herkes ortada şartlar olduğunu bilmek zorunda” diye konuştu. Hükümetin güçlü bir irade ile AB anlaşması gereğince ilgili tüm yasaları meclis gündemine taşıyabileceğini ve iktidarı da ikna ederek meclisi işletebileceğini anlatan Ülgen, mevcut fotoğrafı şöyle özetledi:

“AB ve vizesiz seyahat konusunun Türkiye gündemine ne kadar gireceğini de zaman gösterecek. Eğer hükümet çok güçlü bir irade sergilerse Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan da destek görür. Ancak gelinen noktada; kimse için vizesiz seyahatin mümkün olmadığı görülmelidir. Zaten ortada bir de mülteci krizinin çözümü için varılan anlaşma var. O anlaşmanın nasıl sonuçlanacağını da önümüzdeki Türkiye-AB zirvesi gösterecek. Anlaşmanın uygulanabilirliği, Ankara-Brüksel yakınlaşması –vizesiz seyahat- için gerekli motivasyonun olup olmadığına da işaret edecektir. Gelinen noktada vizesiz seyahatin şartlı olduğu bilinmelidir ve AB bu şartların yerine getirilip getirilmediğini tek tek kontrol etmekle yükümlüdür.”

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Nestlé’den Brezilya’daki kahve plantasyonlarında köle iş gücü olabilir itirafı

Kate Hodal tarafından The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Anıl Çanta‘nın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Dünyanın en büyük kahve şirketlerinden ikisi olan Nestlé ve Jacobs Douwe Egberts, tedarikçilerinin hepsinin ismini bilmediği için köle iş gücünün kullanıldığı Brezilya tarlalarından gelen kahve çekirdeklerinin ürünlerinde bulunabileceğini kabul etti.

Medya ve araştırma merkezi  DanWatch, hayvanların yanında su içen, çöplüklerde yaşamaya zorlanmış ve çok az ya da hiç ödeme almadan işe gidip gelen insanların bu iki şirkete kahve çekirdeği tedarik eden tarlalarda çalışmış olabileceğini ifade etti.

Danimarka merkezli grup Brezilya’nın kazançlı kahve sektörünün genelinde insan hakları ihlallerinin uç boyutlara ulaştığını ve her yıl kölelik benzeri koşullardan kurtarılmış yüzlerce işçi olduğunu ifade etti.

Kahve işçileri 2015 Temmuz’da Minas Gerais eyaleti Santo Antonio do Amparo’daki kahve tarlalarına götürülüyorlar. Fotoğraf: LiloClareto/DanWatch
Kahve işçileri 2015 Temmuz’da Minas Gerais eyaleti Santo Antonio do Amparo’daki kahve tarlalarına götürülüyorlar. Fotoğraf: LiloClareto/DanWatch

Küresel pazarın yaklaşık üçte birini elinde bulunduran Brezilya dünyanın en büyük kahve ihracatçısı konumunda. Ancak, DanWatch’ın raporuna göre, işçiler sık sık içme suyu, konaklama yeri ve koruyucu ekipman eksikliği çekmekte ve  ölümcül böcek ilaçları, sahte iş sözleşmeleri ve borç esareti ile karşı karşıya kalmaktalar. Bu tür çalışma koşulları, Nestlé ve Jacobs Douwe Egberts’in tedarikçilerinden beklediği mesleki ahlak kurallarının yanı sıra Brezilya ve uluslararası hukuk kuralları ile de uyuşmamakta.

DanWatch,  karışık bir tedarik zincirinde ihracatçılar ve komisyonculardan da kahve çekirdeği aldıkları için -birlikte küresel kahve pazarının %39’unu ellerinde bulunduran- Nestlé ve Jacobs Douwe Egberts’in kahvelerinin yetiştiği tarlaların isimlerini bilmediklerini belirtti.

Sonuç olarak, Nescafé, Nespresso, Dolce Gusto, Coffee-mate ve Senseo markalarını içeren iki şirket- Nestlé ve Jacobs Douwe Egberts-, insan hakları ihlallerinin gerçekleştiği bilinen “kara listeye alınmış” tarlalardan direk olarak kahve çekirdeği almasalar bile tedarik zincirlerinde kölelik benzeri koşulların olabileceği ihtimalini gözardı edemeyeceklerini açıkladı. Nestlé ve Jacobs Douwe Egberts, DanWatch’un iddialarını ciddiye aldıklarını ve bulgulardan oldukça endişe duyduklarını belirtti.

DanWatch, tarladan komisyoncuya oradan dünya pazarına uzanan karışık bir tedarik zinciri aracılığıyla kahve çekirdeğinin izini sürerek, Brezilyalı yetkililer ile tarlaları denetleyerek, uzmanlar, işçi sendikaları ve çiftçiler ile konuşarak, sektörü incelemede yedi ay harcadı.

Nestlé, DanWatch’a, geçen yaz işçilerin Brezilyalı yetkililer tarafından zorla çalıştırılmaktan kurtarıldığı iki tarladan kahve aldığını ve bu konuya ilişkin bir Brezilya soruşturmasında bekleyen teslimatlarını askıya aldığını doğruladı.

Hem Nestlé’nin hem de  Jacobs Douwe Egberts’in, işçilerinin insan haklarını koruyacak, zorla çalıştırmayı ve çocukları işçiliği engelleyecek ahlaki kuralları var; Nestlé kuralları göre, işçilerin sağlıklı bir çalışma ortamına ve içme suyu erişimine sahip olmaları gerekmekte.

Nestlé  ‘’İşçi hakları ihlaline tahammülümüz yok ve tedarik zincirimizde zorla çalıştırmanın yer almaması için elimizden geleni yapacağız. Ne yazık ki, zorla çalıştırma Brezilya’da çok yaygın bir sorun ve ülkede kahve ve diğer içerikleri tedarik eden hiç bir şirket kendi tedarik zincirindeki insan hakları ihlalleri ya da zorla çalıştırma uygulamalarını tam anlamıyla ortadan kaldırılabileceğini garanti edememektedir.’’ dedi.

Jacobs Douwe Egberts, kuralları ihlal edenlerden kahve temini gerçekleştirmeyeceklerini tedarikçilerine bildirdiğini ifade etti. ‘’Dünya çapında kahve çiftçilerinin çalışma koşullarını iyileştirmek için tüm kahve tedarik zinciri, çiftçi kooperatifleri, tedarikçiler, sivil toplum örgütleri ve hükümetler ile işbirliği içinde çalışacağımızı taahhüt ediyoruz. Şu anda Brezilya da dahil olmak üzere dokuz ülkede bu konuya ilişkin 15 programı destekliyoruz.’’

Ancak, Brezilya’dan kahve çekirdeği tedarik eden Starbucks ve Illy, “kara listeye alınmış” tarlalardan uzak durabileceklerini belirterek tedarikçilerinin hepsinin adlarını bildiklerini belirtti DanWatch’a.

2598

Nestlé ayrıca Tayland’dan deniz ürünlerinden elde edilen kedi mamaları da dahil olmak üzere diğer ürünlerinin tedarik zincirinde de köle iş gücü olduğunu kabul etti. Uluslararası Kölelik-Karşıtı oluşumu başkanı Aidan McQuade, Nestlé’nin şu anda kahve sektöründe zorla çalıştırmanın olduğunu itiraf etmesinin iyi bir işaret olduğunu belirtti.

‘‘Küresel gıda devlerinin tarımsal tedarik zincirlerindeki köleliğe ilişkin bulgular, hükümeti, zorla çalıştırmanın önüne geçmek amacıyla hatırı sayılır çabalar gerçekleştirmiş Brezilya’da bile şaşırtıcı değil. Ancak, Nestlé’nin söz konusu iki tarladan ürün aldığını kabul etmesi daha olumlu, belki de insan hakları için daha fazla dikkate ve kendi tedarik zincirindeki daha fazla şeffaflığa yönelik büyüyen bir eğilimin göstergesidir.’’

DanWatch soruşturması uzmanlarından  Julie Hjerl Hansen, son birkaç yıl içinde tarlalardan birkaç yüz kahve işçisinin kurtarıldığını belirtti. Hansen’in aktardığına göre, Temmuz ve Ağustos aylarında -altısı çocuk ve genç olmak üzere- 128 kişi Brazilya’nın en büyük kahve yetiştirme eyaleti olan Minas Gerais’deki tarlalardan çalışma bakanlığı tarafından kurtarıldı.

Hansen ‘’Şirketler ürünleri hangi tarladan aldıklarını bile bilmediklerinde, sorunun görünürden çok daha vahim olduğunu düşünüyorum –  bu buzdağının sadece görünen yüzü.’’ dedi. Yetkililer kölelik benzeri koşullar  hakkında şikayette bulunmuş işçilerin yalnızca yarısına ulaşabilecek kaynağa sahip, yani çalışma bakanlığına şikayette bulunabilmiş ya da tarlalardan kaçabilmiş kişilerin yalnızca yarısına yardımda bulunabilecek.

Bir Brezilyalı kahve işçisi 60 litrelik kahve çuvalını doldurmanın karşılığında yaklaşık olarak  $2 (£1.42) kazanmakta. DanWatch, perakende satış fiyatının %2’den daha azının işçiye gittiğini belirtiyor. DanWatch’a göre, çalışanlarda doğum kusurları, ciltte döküntüler ve nefes alma zorluğu gibi şikayetlere yol açan ve Avrupa Birliği’nde yasaklanmış olan zehirli böcek ilaçları da sıkça kullanılmakta .

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Kate Hodal

Yeşil Gazete için çeviri: Anıl Çanta

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Amedspor kafilesine Sivas’ta otel verilmedi

Amedspor’a, Sivas Belediyespor ile yapacağı maç öncesi gittiği şehirde hiçbir otel tarafından yer verilmedi.

15

Spor Toto 2. Lig Kırmızı Grup’ta mücadele eden Amedspor, maç için gittiği Sivas merkezde hiçbir otele alınmayınca, kentin 35 kilometre uzağında bulunan bir otele yerleşti.

Amedspor resmi twitter hesabından da konuyla ilgili bir açıklama yapıldı.

14

Spor Toto 2. Lig Kırmızı Grup 20. hafta erteleme maçında Sivas Belediyespor’a konuk olacak olan Amedspor kafilesine şehirde hiçbir otel konaklamarı için yer vermedi. Kafile şehre 35 kilometre uzaklıkta bulunan bir otelde kampa girdiği belirtildi.

Amedspor resmi twitter hesabından da konuyla ilgili bir açıklama yapıldı.

 

(Hürriyet)