Ana Sayfa Blog Sayfa 3476

18 Mart AB-Türkiye Zirvesi öncesi 6 ilke belirlendi – Cana Tülüş

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Geçtiğimiz hafta başı Brüksel’de gerçekleşen AB-Türkiye Zirvesi’nde Ankara’nın masaya sürdüğü taslak anlaşma metni konuşulmuş, nihai karar 18 Mart 2016 Cuma günü gerçekleşecek AB Zirve’sine bırakılmıştı. AB üye ülkesi devlet ve hükümet başkanlarının çoğunun sıcak baktığı öneride Türkiye, Haziran ayı sonrasında Türkiye vatandaşlarına Schengen bölgesinde vize muafiyeti sağlanması, mülteciler için uygulanacak projelere 3 milyar Euro ek fon verilmesi ve yeni fasılların açılmasını sunmuştu. Bu talepler karşısında insan kaçakçılığını önlemek amacıyla Türkiye’den Yunan adalarına geçen mültecilerin geri gönderilmesi ve gönderilen her göçmene karşılık ülkedeki bir göçmenin Avrupa’ya verilmesi önerilmişti.

16

7 Mart sonrası ve Zirve öncesi Türkiye’nin sunduğu bu tasarının incelenmesini bekliyorduk. Avrupa Komisyonu bugün, göç konusunda AB-Türkiye iş birliğinde atılacak adımlarla ilgili bir belge yayımladı. Bu metni ve sunulan 6 ilkeyi değerlendirmek, 18 Mart Zirvesi öncesi önemli.

Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, Avrupa’ya düzensiz göçün önlenmesi ve sınırın korunmasına yardımcı olacak bu öneriyi destekliyordu. Metnin giriş bölümüne bakıldığında AB gözünden Türkiye’nin önerilerinin yerinde olduğu, NATO’nun Ege Denizi’ndeki operasyonlarının olumlu karşılandığını görmek mümkün. Fakat, son cümlede belirttiğim gibi, AB gözünden. Ayrıca, 7 Mart sonrası uluslararası toplumun eleştirilerine yanıt olacak şekilde, metinde sunulan 6 ilkenin Avrupa hukuku ve uluslararası hukuka uygun hale getirilmesinin de altı çizilmiş ve yine de Türkiye’nin üye ülke statüsü ve stratejik ortak konumu yinelenmiş.

İlk ilke, Türkiye’den Yunan adalarına geçen mültecilerin Türkiye’ye geri gönderilmesini içeriyor. Atılacak adımların Avrupa hukuku ve uluslararası hukuka uygunluğu vurgulanmış. Bu kapsamda uluslararası korumaya muhtaç kişilerin yasal haklarının korunması önem arz ediyor. Yasal gerekliliklerin yerine getirilmesi için Sığınma Usulü Yönetmeliği baz alınarak sığınmacıların ülke tarafından korunması esas alınıyor. Hukuki gerekliliklere çok yer vermeden altını çizmek istediğim, geri gönderilecek mülteciler için temel hakların sağlanması, ayrımcılık yapılmaması ve uluslararası hukuka uygunluk altı kuvvetlice çizilen şartlar. Tüm şartların sağlanması için Türkiye ve Yunanistan’ın ulusal mevzuatlarında bazı değişiklikler yapmaları bekleniyor. Türkiye’nin, ülkeden ayrılan Suriyeli mültecilerin korunma statüsünde değişiklik yaparak etkili sığınma prosedürlerini sağlaması isteniyor. Ayrıca, uluslararası gerekliliklere uygun olarak Türkiye’nin “geri vermeme” (non-refoulment) ilkesini gözetmesinin altı çizilmiş. Metin, kısa dönemde yapılacak uygulamaları da içeriyor.

İkinci ilke ise, Yunan adalarından Türkiye’ye gönderilen her bir mülteci için, Türkiye’den AB’ye bir mülteci verilmesi üzerine. Yeniden iskan sürecinde lojistik çerçevenin sağlanması ve bu kapsamda üye devletlerin vereceği sözlere önem veriliyor. 7 Mart günü bir araya gelen AB devlet ve hükümet başkanları, üye devletlerin vermiş olduğu taahhütlere öncelik verilmesi gerektiğini belirtmişti. Plana bağlı kalarak AB ve Türkiye’nin haftalık ortak izlemede bulunması ve gereklilik halinde planın düzenlenmesi önerilmiş. 15 Aralık 2015 tarihli Gönüllü İnsani Kabul Programı’na ilişkin Komisyon önerisi kapsamında başvuruların gerçekleştirilmesi bir diğer önemli konu olarak verilmiş. Yasa dışı göçün azalması durumunda daha fazla AB üye ülkesinin Program’a katılımı ve hatta Ürdün ve Lübnan’ı kapsaması da öngörülmekte.

Üçüncü ilke, Türkiye vatandaşlarının serbest şekilde Schengen bölgesine girebilmesi için başlatılan sürecin Haziran 2016 tarihine çekilmesini kapsıyor. Vize Serbestliği Yol Haritası kapsamında Türkiye’nin yerine getirmesi gereken 72 adım bulunuyor ve 4 Mart günü açıklanan ilerleme raporuna göre Türkiye 35 şartı yerine getirdi. Geri kalan 37 maddenin Haziran 2016’ya kadar gerçekleştirilmesi için Türkiye’nin hızlı ve yerinde adım atması, yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu koşulun sağlanması (özellikle görüşülen 9 önerinin sağlanması) durumunda Türkiye vatandaşlarına sunulan vize gerekliliklerinin kaldırılması için Komisyon Nisan 2016’da yasal tasarı sunacak. Naçizane, bu gerekliliklerin Haziran ayına kadar yapılabilirliği konusunda çekincelerim var.

Dördüncü adım, Türkiye’deki mültecilere yönelik özel fonun ödemesinin hızlandırılması. Bu fonla, mültecilerin yiyecek, sağlık, su ve koruma gibi insani yardım ve süregelen kalkınma gereksinimlerini kapsayan projelere destek verilmesi amaçlanıyor. Bu kapsamda Komisyon ve Türkiye ortaklığında yapılan ihtiyaç tespitinin Nisan ayı ortasına kadar tamamlanması ve projelerin buna göre planlanması öngörülüyor. Almanya ve Finlandiya başta olmak üzere AB üye devletlerinin de Türkiye’nin çabalarını destekleyeceği belirtiliyor.

Bir diğer ilke, Türkiye’nin AB’ye tam kabulü için yeni fasılların açılması. 5 faslın açılması için hazırlık çalışmaları zaten yapılıyordu, bunların arasında yargı ve temel haklar ile adalet, özgürlük ve güvenliği de içeren 23 ve 24. Fasıllar da bulunuyor. Dolayısıyla 5. ilkenin planlanan adımlarla paralel olduğu belirtilmiş. Komisyon, üye ülkelerin durumuna bakılmaksızın bahar aylarında hazırlık dokümanının sunulmasını öngörülüyor ki burada altı çizilen Kıbrıs engeli. Sorun aşılmadan fasılların geçmesi de zor gözüküyor.

Son ilkeyse Suriye’deki insani koşulların güçlendirilmesi için işbirliği. Suriye’ye insani ve kalkınma yardımlarının ulaştırılması için Türkiye’yle işbirliği (özellikle yereldeki yetkililerle) önemli. Özellikle 2016’da bölgeye gönderilecek fonların sağlanmasında AB-Türkiye işbirliğinin altı çiziliyor.

Özetle metin, Zirve öncesi olumlu havayı destekler nitelikte. 7 Mart’ta gelen eleştirileri bertaraf etmek için Avrupa hukuku ve uluslararası hukukun önemi iki kez vurgulanmış. Öncelikle Türkiye ve Yunanistan’ın, sonrasında Komisyonun, diğer AB kurumları ve ortaklarının ve de en son AB üye ülkelerinin acil desteğinin önemi vurgulanmış. Yine de, AB’nin menfaatinin Türkiye’ninkinden daha çok gözetildiği de söylenebilir.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

17-Cana-Tülüş

 

Cana Tülüş

Araştırma Korordinatörü
İstanbul Politikalar Merkezi

Tutuklanan akademisyenlerin öğrencilerinden protesto

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attığı için tutuklanan üç akademisyenden biri olan Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan’ın dün fakültede dersi vardı. Öğrencileri ve meslektaşları, ders saatinde topluca sınıfa girerek, “Hocamızı yalnız bırakmıyoruz” mesajı verdiler.

15

Sınıfta bulunan yaklaşık 500 kişi, tutuklama kararına tepki gösterdi. Öğrenciler, “Dersimizi yapmak istiyoruz. Hocamızı istiyoruz” dediler. Mungan’ın ders verdiği kürsü, öğrenciler tarafından işgal edilerek, kürsüye “Barış Kürsüsü” adı verildi, öğrenciler derslere girmedi. Birçok akademisyen de dersleri boykot etti. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Kıvanç Ersoy‘un öğrencileri, “Tutuklu hocalar gururumuzdur” pankartıyla kararı protesto etti. Tutuklanan üç akademisyenden Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya bir süre önce işten çıkarılmıştı.

Dersleri boykot ettiler

Tutuklanan üç akademisyenden Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya bir süre önce işten çıkarılmıştı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Kıvanç Ersoy ile Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Esra Mungan aktif olarak üniversitede derslerine devam ediyordu. Dün sabah, kapıdaki özel güvenlik sayısının arttırıldığı, olağanüstü güvenlik önlemlerinin alınması dikkat çekti. Üniversitelerin giriş kapılarında üç dört özel güvenlik görevlisi beklerken; üniversitenin kendi öğrencileri dışında diğer üniversitelerden bile öğrenci içeri alınmadı.

Forum düzenlendi

Boğaziçi Üniversitesi’nden bazı öğrenciler, tutuklamalar sonrası derslere ilgi azaldığı, okulda adeta bir “hayalet üniversite” havasının estiğini ve dersleri boykot ettiğini, girmediklerini söylediler. Sabah hocaları Esra Mungan için üniversite içinde yürüyüş yapmak istediklerini anlatan öğrenciler, polis engeli ile karşılaştıklarını, üniversitenin çıkışında TOMA’ların bekletildiğini ifade etti.

Öğrenciler, yürüyüşün ardından Mungan ve tutuklanan diğer akademisyenler için forum düzenledi. Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Bölümü 1. sınıf öğrencisi Derya Barış, akademisyenlerin tutuklanmasını “siyasi bir tutuklama” olarak değerlendirdi. Barış “Bu baskı Behice Boran’lardan bu yana gelen bir süreç. Şaşırtıcı değil” dedi. Esra Mungan’dan ders alan Barış, hocasını şöyle anlattı: “Esra hoca, siyasi kişiliğinden ziyade bir bilim insanıdır. Bugün burada düzenlenen foruma, apolitik arkadaşlarımız da katıldı. Çünkü herkes Esra hocanın bir bilim insanı olduğunun farkında.”

 

(T24)

Akademisyen Stephenson, kararı beklemeden İngiltere’ye gidiyor

Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’ne götürülen akademisyen Chris Stephenson, sınır dışı kararını burada beklemeden bugün İngiltere’ye gidecek. Stephenson, polisler eşliğinde havalimanına götürülecek.

Bianet’den Beyza Kural’ın haberine göre Savcılık tarafından serbest bırakıldıktan sonra Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’ne götürülen akademisyen Chris Stephenson İngiltere’ye gidiyor.

32-Chris-Stevenson

Stephenson, valiliğin yurt dışına gönderilmesiyle ilgili karar çıkana dek burada bekletilecekti. Avukat İlkay Bahçetepe, Stephenson’un bu süreci Geri Gönderme Merkezi’nde geçirmek istemeyerek kararı beklemeden İngiltere’ye gideceğini söyledi.

İngiltere’ye gidiş için biletini alan Stephenson, polisler eşliğinde Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’nden havalimanına götürülecek. Sınırdışı kararı çıkması halinde itiraz sürecini yurtdışından yürütecek.

Akademisyenler ve öğrenciler Kumkapı Geri Gönderme Merkezi önünde dayanışmada.

“İnatla barış diyorum”

İstanbul Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim üyesi Chris Stephenson, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi imzacılarından.

15 Mart’ta Barış İçin Akademisyenler/İstanbul grubu açıklaması nedeniyle gözaltına alınan üç akademisyen Yard. Doç. Dr. Esra Mungan, Doç. Dr. Kıvanç Ersoy ve Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya ile dayanışma için Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne geldiği sırada gözaltına alındı.

Stephenson’un gözaltına alınma gerekçesi olarak çantasında bulunan Halkların Demokratik Partisi İl Başkanlığı imzalı 10 adet Newroz davetiyesi gösterildi.

Adliyedeki güvenlik şube polis merkezine götürülen Stephenson’u İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden gelen ekipler aldı. Haseki Hastanesi’ndeki sağlık kontrolünün ardından Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Stephenson burada tutulurken attığı tweetlerde de barış talebini yineledi.

31

25 senedir Türkiye’de yaşıyordu

Stephenson 16 Mart sabahı adliyeye getirildi.

Savcılık Stephenson’un serbest bırakılmasına karar verdi. Ancak polisler Stephenson’un gitmesine izin vermedi.

Adliye önünde dayanışma için gelen akademisyenlerin yanından alınan Stephenson, polisler tarafından Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü.

Chris Stephenson adliye çıkışında yaptığı açıklamada 25 yıldır Türkiye’de yaşadığını, eşinin Türkiye vatandaşı olduğunu söyledi:

“25 senedir Türkiye’de ikamet ediyorum. 17 senedir aynı üniversitede çalışıyorum. Eşim Türkiye vatandaşı”. Sınırdışı edilmek istendiğini belirten Stephenson “Çok korkunç ve yanlış bir şey” dedi

 

(Bianet)

[Yeşil İşler] %100 Ekolojik Pazar Projesi’nde çalışacak “Proje Elemanı”

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, %100 Ekolojik Pazar Projesi’nde çalışacak “Proje Elemanı” arıyor. Son başvuru tarihi ise 1 Nisan 2016.

30

Proje Elemanı poziyonu için iş tanımı şu şekilde belirtilmiş.

28İş Tanımı:

· Tüketici, üretici, belediye ve ilgili bakanlıklarla ilişkilerin yürütülmesine yardımcı olmak

· Haftanın 3 günü (pazarlar haftasonu kurulduğu için cumartesi ve pazar dahil) %100 Ekolojik Pazar’da denetim yapmak, halkla ilişkileri yürütmek

· Veri, evrak ve kayıt işlerini takip etmek

· Mesainin %80′ i ekolojik pazarlarda geçecektir. Çalışma yeri İstanbul’dur.

 

Ayrıntılı bilgiyi Buğday Derrneği’nin web sitesindeki bu linkten öğrenmeniz mümkün.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklynz

(Yeşil Gazete)

 

 

Newroz davetiyesi nedeniyle gözaltına alınan akademisyen için sınır dışı talebi

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza attıkları için üniversiteden görevine son verilen  ve dün tutuklanan üç akademisyene destek için gittiği adliyede çantasındaki HDP’nin Newroz davetiyesi nedeniyle gözaltına alınan İngiliz akademisyen Chris Stephenson bugün saat 12:00 civarında serbest bırakıldı. Ancak polis “48 saat içerisinde Göç İdaresi’ne teslim edeceğiz” diyerek Stephenson’ı tekrar gözaltına aldı. Gözaltının ardından Stephenson Kumkapı’daki Göç İdaresi Başkanlığı’na götürüldü.

25

Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) fahri danışman üyesi Stephenson, 1991’den bu yana 25 yıldır çocuğu ve eşi ile Türkiye’de yaşıyor.

Stephenson’ın avukatı Kemal Tuncaelli, savcının deport (sınır dışı edilme) talebi ile valiliğe yazı yazacağını belirtti. Sınır dışı edilmesi istenen İngiliz akademisyenin adliyeden ayrılmasına izin verilmiyor. Stephenson’ın avukatı, soruşturmanın devam edip etmeyeceğine dair henüz kesin bir bilgi olmadığını ifade etti.

Stephenson, savcılıkta verdiği ifadesinde, eline geçen “10 adet Newroz davetiyesini kimseye dağıtmadığını” belirterek, “Benim herhangi bir terör örgütüyle ilgim yoktur. Suçlamaları kabul etmiyorum” dedi.

Stephenson’ın savcılıkta verdiği ifadesi

(T24)

 

Acele barış – Rıza Türmen

Terör Ankara’da 5 ayda 170 can aldı. Anlaşılan o ki, bomba yüklü arabalar başkent sokaklarında dolaşıyor. Bazıları yakalanıyor, bazıları yakalanmıyor. Elimiz kolumuz bağlı, bundan sonraki saldırıyı mı beklememiz gerekiyor? Masum, sivil insanları hedef alan bu terör eylemleri elbette kınanmalı, lanetlenmeli. Ama bu yeterli değil. Bu eylemlerin durdurulması gerekir. Devletin en başta gelen yükümlülüğü vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak. Hükümet bu yükümlülüğü yerine getiremiyor. Ama hiç olmazsa sorumluluğu üstlenmesi gerekir. İçişleri Bakanı’nın kameralar önüne geçip adeta kendi dışında olup biten bir olaydan söz edermişcesine bilgi vermek yerine istifa edeceğini açıklaması daha anlamlı olurdu. Olayın sorumluluğunu üstlenen onurlu bir duruş sergilemiş olurdu. Burada önemli olan Sn. Bakan’ın kusurlu olup olmaması değil. Söz konusu olan cezai değil, siyasal sorumluluk.

Bu şiddet sarmalından çıkmak için basit bir gerçeği akılda tutmakta yarar var. Terör eylemleriyle  bir sonuç almak, terör yoluyla istekleri kabul ettirmek olanaksız. Öte yandan şiddet yoluyla bir etnik terörün sona erdirildiği de görülmemiş. O nedenle bunca can kaybı gerçekte hiçbir amaca hizmet etmiyor. İnsanları öldürmekle bu mücadeleyi kazanma olasılığı yok. Olan öldürülen insanlara ve geride bıraktıklarına oluyor. İşin en üzüntü veren yanı da bu.

İçinde bulunduğumuz ve giderek derinleşen şiddete son verilmesi, daha fazla can kaybının önlenmesi, önce çatışmanın durdurulmasına, sonra da teröre yol açan nedenleri ortadan kaldıracak barışçı bir çözümün bulunmasına bağlı. Bu yeni bir sürecin başlatılmasını gerektiriyor. Bu süreçte tarafların pragmatik, sonuç almaya yönelik bir tutum benimsemeleri, gerekli olan herkesle konuşmaları önem taşıyor.

“Son terörist öldürülene dek mücadeleyi sürdüreceğiz” gibi bir yaklaşım son derece yanlış. Bu, kaç insan ölürse ölsün benim umurumda değil demek. Sorunun insancıl, etik yönünü görmemek demek. İnsan yaşamı her türlü siyasal, ideolojik düşünceden önce gelir. Burada önemli olan geçmişi unutmak ya da intikam almak değil. Önemli olan geleceğe yönelik bir barış kurmak ve yurttaşların güvenlik içinde yaşamasını sağlamak.

Dünyanın başka yerlerindeki deneyimlere baktığımızda, şiddete daha fazla şiddetle değil, ancak barışçı bir çözüm yoluyla son verildiğini görüyoruz.

Önceki Finlandiya Cumhurbaşkanı ve birçok iç çatışmada arabuluculuk yapmış olan Martti Ahtisaari, Nobel Barış ödülü kabul töreninde yaptığı konuşmada şöyle diyor:
“Meslek yaşantımı, bazı durumlarda terörist olarak damgalanan insanlarla konuşarak geçirdim. Bana göre,bir barış sürecinin başarılı olmasının tek yolu budur. Bir anlaşmazlığı sona erdirecek bir çözümün bulunması,anlaşmazlığa taraf herkesle konuşmayı gerektirir.”

Rand Corporation’ın 2008 yılında yaptırdığı 1968’den bu yana 648 terörist grubu içeren “Terörist Gruplar Nasıl sona Erer” başlıklı bir araştırmanın sonuçlarına göre, terör örgütlerinin yüzde 43’ü siyasal çözümle, yüzde 40’ı örgüt liderinin ya da üst kademe yöneticilerinin ortadan kaldırılmasıyla, yüzde 10’u terör örgütünün zaferiyle, yüzde 7’i hükümet güçlerinin askeri başarısıyla sona ermiş.

Nasıl ki, George W. Bush’un “teröre karşı savaş” ilanı, ABD’nin büyük savaş olanaklarına, insan hakkı ihlallerine, örgütün liderinin öldürülmesine karşın örgütü ortadan kaldıramadı. Buna karşılık, Almanya’daki Baader-Meinhof,İtalya’daki Kızıl Tugaylar, ABD’deki Symbionese Kurtuluş Hareketi gibi ciddi bir tabana dayanmayan örgütler lider kadrosunun ortadan kaldırılmasıyla dağıldı.

Geniş bir tabana sahip örgütlerin eylemlerinin sona erdirilmesinin ise, silahlı çatışma ile değil barışçı görüşmelerle gerçekleştirildiğini gösteren pek çok örnek var. Muhafazakar İspanyol Başbakanı Aznar, ETA ile her türlü teması reddediyordu. İspanya’da terörün ancak silah yoluyla bitirileceğine inanmıştı. Ancak kesin bir zafer kazandıktan sonra ETA ile görüşme yapılabileceğini düşünüyordu. Ama bu kesin zafer bir türlü gelmiyordu. Aznar’dan iktidarı devralan sosyalist Zapatero Hükümeti ise, ETA ile görüşmeleri başlattı. Görüşmelerde bir uzlaşı sağlandı. ETA eylemlerine son verdi.

1997’de Tony Blair İngiltere’de iktidara gelince, 6 maddelik şiddetin durdurulması ve barışçı bir çözüm bulunmasını öngören bildirinin kabulu koşuluyla, Sinn Fein ile görüşmelere oturdu. IRA bildiriyi imzalamadı ama İngiliz Hükümeti Sinn Fein’ın imzalamasını yeterli gördü. 1998’de yapılan Belfast Anlaşması barışçı bir çözümün önünü açtı. Bir Kanadalı General’in gözetiminde kurulan silahsızlanma komisyonu ise,nihai bir çözümün bir parçası olarak IRA’nin silahlarını gömmesini sağladı.

Güney Afrika’da barış süreci Cumhurbaşkanı Botha ile cezaevinde bulunan Nelson Mandela’nın, Dr Barnard’ın aracılığı ile gizlice buluşarak çay içmeleriyle  başladı. Yeni bir anayasa yapımı Güney Afrika’da barışçı bir çözümün anahtarı oldu.

Bu örnekleri çoğaltmak olanağı var. Ancak bütün bu örneklerin ortak yanı, tarafların sorunlarına şiddet yoluyla bir çözüm getirilemeyeceğini anlamaları ve barışçı bir çözüm süreci başlatarak nihai bir çözüm üzerinde bir uzlaşıya varmaları,ülke içinde barışı sağlamaları.

Bunu biz neden yapamıyoruz? Neden insan öldürmeyi düşünmek yerine, barışı nasıl gerçekleştireceğimiz üzerinde kafa yormuyoruz? Neden “yeter artık. İnsanlar ölmesin” diye haykıran bir toplum baskısı oluşturamıyoruz? Bu savaşta yitirdiğimiz sadece insan yaşamı değil, aynı zamanda birlikte yaşama isteği. O nedenle çok geç olmadan, toplumca savaşın sona erdirilmesini talep etmeliyiz. Umut edelim ki, son olaylar buna vesile olsun.

Rıza Türmen – www.t24.com.trrıza türmen

Yelkovan Kuşları İzleme ekibimize katılır mısın? – Özge Doruk

Kuşları nasıl bilirsiniz?

Özgür, barışçıl, yolcu, kurnaz, elçi… Mitlerde, şiirlerde, destanlarda kendine yer edinmiş kuşlar ile alakam bu kadardı. Onları bu sıfatlarla bağdaştırmıştım zihnimde. He bir de severdim kuşları elbet tüm hayvanları sevdiğim gibi. Yeter miydi? Yetmedi, çünkü hikaye değişti. Baktığım yer değişti.

2015 yazında bir serüvene katıldım. Mazisi 2010 yılına dayanan hatta çok daha öncesinde Dilek’in aklında, kalbinde yer edinen Yelkovan’ın serüvenine. Kendime çok sordum, yelkovan, sen kimsin diye. Ve biz an itibariyle sekiz kişi, sekiz kadın niye bağlandık sana, işte sevgili okuyucu, esas gayem tam da burada başlıyor.

21

Yelkovan kuşu (Pufinus yelkouan), deniz ekosistemi içerisinde kendine yer edinmiştir. Ve yaşam döngüsünün de büyük bir kısmını denizlerde geçirmektedir. Tüpburunlular ailesinden olmasının bu duruma büyük bir katkısı vardır. Zira gagalarının üstünde denizdeki tuzu filtrelemeye yarayan tüp şeklinde iki delik vardır. Dolayısıyla tatlı suya ihtiyaçları olmadan uzun süre denizlerde yol alabilirler.

Denizin hemen yüzeyinden gruplar halinde uçan bir kuş sürüsü aklınıza hemen Yelkovan’ı getirebilir. Bu onun en tipik davranışıdır.. Özellikle bir şubat sabahı Boğaz kıyısında yürüyüşe çıkar ve yönünüzü denize çevirirseniz onlarla karşılaşma fırsatını yakalayabilirsiniz. Hatta daha da dikkatli bakarsanız, onları izleyenin bir tek siz olmadığını fark edersiniz. Birçok kuş sevdalısı tam da bu zamanlarda göç sayımı yapmak üzere kendilerine sahilde yer edinmiştir.

Yelkovan İzleme Projesinin başlangıçtaki amacı bu idi. Yelkovan’ın İstanbul Boğazı’ndaki mevsimsel hareket ve sayılarını ortaya koymaya çalışan proje ekibi daha sonrasında 2012 yılında Rufford Small Grants tarafından desteklenerek çalışma alanını ve hedeflerini de genişletmiş oldu. Çanakkale Boğazında, Marmara Denizi’nde yapılan sayımlar tür ile ilgili daha detaylı çalışmaların geliştirilmesine ön ayak olmuştu. Tüm bu süreç içerisinde ekip de yavaştan büyümekteydi. Dilek -ki yazımın başından onu hatırlarsınız- Nurbanu, Şebnem ve Nazlı akabinde daha taze olmak ile biz; Billur, Dilşad, Ayça ve bendeniz.

19

Bu büyüme süreci için 2015 yılını bir başlangıç koyabiliriz. Geçtiğimiz yıl ekip, Yelkovan deniz kuşlarının tesadüfi avlanmasına yönelik bir proje ile Conservation Leadership Programme kapsamında Future Conservationist Award‘ı kazandı. Ve o zamandan itibaren çizilen bu yeni rotada yelkovanlar için gayretle çalışmaya devam ediyor.

Yeni rotayı açıklamalıyım size: hedef dışı avlanma!

Tamamen istemsiz bir süreci tasvir eden bu kelimeler, deniz kuşları ile balıkçılar arasında yaşanan talihsiz bir durumu nitelemektedir. Bir balıkçının avlanması esnasında oltasındaki yeme ulaşmak isteyen deniz kuşunun, oltanın ucunda takılı kalması ve kendisini kurtaramaması durumunda ifade edilen tanımdır.

Hedef dışı avlanma göz ardı edilebilir gibi gelse de ciddi sonuçlar doğurabilecek bir durum. Bir şeylerin yapılması gerekli çünkü deniz ekosistemi içerisinde önemli bir yeri olan deniz kuşlarının, yavaş üreme stratejileri ve buna karşın maruz kaldığı tehditler, hızla yok olan bu grubu korumamız gerektiğini göstermektedir. Halihazırda İspanya, Malta gibi Akdeniz ülkelerinde yürütülen hedef dışı avlanma çalışmaları, ve bunlardan elde edilen veriler bulunmaktadır.

18

Bizim amacımız da Türkiye’de daha önce çalışılmayan bu problemin Ege Denizinde boyutunu anlamak. Bunun için tüm Batı Anadolu sahil şeridinde yer alan balıkçı kooperatiflerini ziyaret ederek, konu hakkında bilgi topladık, anketler yaptık ve ön çalışmaları tamamladık. Artık bir sonraki aşamalar için azim ve şevkle çalışmaya hazırız. Artık Ege Bölgesi’nde başta pilot bölgeler olmak üzere -İzmir, Çanakkale- saha ile temasları arttırmak, balıkçılarla birlikte gözleme çıkmak, güncel verileri toplamak hedeflerimiz arasında. Ayrıca üniversitelere, yerele ve bir şekilde doğaya gönül vermiş insanlara ulaşıp projemizi anlatmak, bir iken on olmak, tüm heyecanımızla hazırız!

Ben 2015 yılında bir serüvene atıldım. Doğaya gönül vermiş harika yol arkadaşlarım var, şanslıyım. Özgürlüğün peşine takıldık, yelkovan dedik. Doğa gibi olalım istedik, el ele verip büyüyelim. İşte bu yazı, bir çağrı olsun.

22

Bizimle birlikte Yelkovan’a gönül verecek yeni insanlar, gözlerimiz yollarda sizleri bekliyoruz.

http://yelkouanshearwater.org/volunteer/

20-Özge-Doruk

 

 

Özge Doruk

O esnada uzak bir yerde… – Ümit Kıvanç

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

Pazar günü, Borussia Dortmund-Mainz 05 maçında taraftarlar bize çook uzak bir manzara yarattılar. Tuhaf ama, stadda iki seyirci birden kalp krizi geçirdi. Biri hastaneye kaldırıldı, durumu iyi, öbürü, bütün uğraşlara rağmen kurtarılamadı. Haberin tribünlerde dolaşması hızlı oldu. İşte bundan sonra, bugünün kan-revan zorbalık dünyasında hiç yeri olmayan şeyler yaşandı.

15

Bir seyircinin kalp krizinden öldüğünü haber alır almaz, Dortmund taraftarları hemen pankartlarını, bayraklarını topladılar, tezahüratı kestiler. Rakip taraftarlar da aynı şeyleri yaptı. 88. dakikaya kadar. O dakikada Dortmund taraftarları, Liverpool‘un artık bütün futbolseverlere mal olmuş şarkısı “You’ll never walk alone”u (Asla yalnız yürümeyeceksin) söylemeye başladılar.

Maç bitti, hiçbir şeyden haberi olmayan ve staddaki sessizliğe ne mana veremeyeceğini bilmeyen takıma vaziyet anlatıldı, Dortmund on biri de tribün önüne geldi, şarkıya katıldı.

Borussia Dortmundlu futbolcu Marco Reuss maçtan sonra, “Başta hiçbir şey anlamadık, sadece staddaki sessizliğe şaşırdık,” dedi. Futbolcular maç içinde hakem Deniz Aytekin‘e sormuşlar, o da cevap verememiş. Reuss, maçtan sonra antrenörün gelip kendilerine bilgi verdiğini söyledi, “Böyle bir durumda,” dedi, “tabiî ki maç arka planda kalmalı. Seyircilerin gösterdiği tepkiye saygı duyuyorum.”

Maçtan sonra Nuri Şahin de konuştu, “Futboldan daha önemli şeyler var,” dedi. Bugün gördük işte. Böyle bir durumda futbol çok çabuk önemsizleşiyor.”

Almanya Futbol Federasyonu maçtan sonra taraftarlara takdirlerini bildirdi, özellikle konuk takımın taraftarına teşekkürlerini iletti.

Halbuki ölen Dordmundlu’ysa Mainz’lılar yuhalayabilirdi diye düşünüyorum; millî değerlerim icabı.

(Olaydan beni arkadaşım Ümit Güney haberdar etti, Kicker’deki haberi de çevirdi; teşekkürler.)

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

16-Ümit-Kıvanç

 

 

Ümit Kıvanç

Venedik Komisyonu, ‘Cumhurbaşkanına Hakaret’ cezası kaldırılmalı

Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki uzman organı Venedik Komisyonu, Türkiye’de ‘Cumhurbaşkanına Hakaret’ suçunu düzenleyen 299’uncu maddenin kaldırılmasını istedi.

Deutsche Welle Türkçe’den Kayhan Karaca’nın haberine göre Avrupa Konseyi, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “Cumhurbaşkanına Hakaret” konusunu içeren 299’uncu maddesinin tamamen kaldırılması çağrısında bulundu. Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki uzman organı olan Venedik Komisyonu, TCK’nın 216’ncı (Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama), 301’inci (Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama) ve 314’üncü (Silahlı Örgüt) maddelerinin de Avrupa hukuk normlarına uygun biçimde yeniden yazılmasını istedi.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) talebi üzerine Venedik Komisyonu uzmanları tarafından hazırlanıp yayımlanan raporda, TCK’nın 216, 299, 301 ve 314’üncü maddelerinin mevcut hali ve pratikte uygulanışının Avrupa normları ile bağdaşmadığı görüşü yer alıyor.

Venedik Komisyonu, cumhurbaşkanına hakaretin cezalandırılmasını öngören 299’uncu maddenin “Avrupa ve uluslararası standartlarla uyuşmadığını” belirtip, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüyle ilgili içtihadını ihlal edici kovuşturmaların önüne geçilmesi için “en iyi çözümün” maddenin TCK’dan tamamen kaldırılması olacağı görüşünü savundu. Raporda, Avrupa’daki genel uygulama ve uluslararası standartların, devlet başkanlarına hakaretin “suç olmaktan çıkarılması ya da bu suçun hapis cezası içermeyecek biçimde sadece en ciddi sözlü saldırılarla sınırlı tutulması” yönünde olduğu not edildi. TCK 299 kaldırılsa dahi cumhurbaşkanının hakarete karşı her vatandaş gibi Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nun koruması altında olacağı hatırlatıldı.

TCK 299 temelinde özellikle medya kuruluşlarına yönelik kovuşturmaların “otosansüre” neden olduğuna vurgu yapılan raporda, “katil”, “hırsız”, “diktatör” gibi terimlerin “toplumsal tartışma kapsamında ele elınması” gerektiği görüşü kaydedildi. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüyle ilgili maddesinin toplumsal konularla ilgili siyasi  konuşmaların kısıtlanmasına istisnai durumlarda imkan tanıdığı hatırlatıldı.

Avrupa’daki uygulama

13

Cumhurbaşkanına hakaret suçu 1990’lı yıllarda Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde suç olmaktan çıkarılmıştı. Alman Federal Mahkemesi 2000 yılında aldığı bir kararla, haksız da olsa, sert üslûplu siyasi eleştirinin cumhurbaşkanına hakaret suçu olarak tanımlanamayacağına hükmetti. Hollanda’da bir kişi bu suçtan en son 1960’lı yıllarda yargılandı. Benzer durum Belçika, Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkeler için de geçerli. Polonya ve İtalya gibi ülkelerde suç ceza kanunlarında kalmaya devam etse de nadiren uygulanıyor, cezası da tazminattan öteye gitmiyor. Fransa ise 2000 yılında çıkardığı yasayla, cumhurbaşkanına hakarete hapis cezasını kaldırdı. Fakat yasanın mevcut haliyle dahi geçtiğimiz yıllarda AİHM’de mahkum olmaktan kurtulamadı.

Venedik Komisyonu, “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama”yla ilgili TCK 216’nın da daha dar bir kapsamda ve AİHM’nin ifade özgürlüğü içtihadı ışığında yeniden yazılmasını istedi. Maddenin 3’üncü bendinin “dine saygısızlığı cezalandırmak için kullanılmaması” ve “sadece bilinçlice ve çok sert biçimde toplumsal düzeni bozucu ve şiddet çağrısı içeren vakalarla sınırlı tutulması” gerektiği görüşü dile getirildi.

“301 yeniden yazılmalı”

14

Komisyon, TCK’nın “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama” başlıklı 301’inci maddesinin ise daha önce AİHM tarafından da belirtildiği gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle uyuşmadığını ve hükümet politikalarına yönelik sert eleştirileri cezalandırmak için kullanılmaması gerektiğini ifade etti. Bu temelde 301’inci maddenin yeniden yazılmasını istedi.

Venedik Komisyonu TCK’nın Silahlı Örgüt’le ilgili 314’üncü maddesinde de açıklık istiyor. TCK 314 ile birlikte kullanılan TCK 220’nin (Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma) 6 ve 7’inci paragraflarındaki “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır” cümlesinin kaldırılması gerektiğini söylüyor. Bu paragraflar kaldırılmayacaksa, pratikte ifade ve toplantı özgürlüğünü kapsamayan davalarda TCK 314’le birlikte kullanılması uyarısında bulunuluyor.

Strasbourg merkezli Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı konumundaki Venedik Komisyonu 1990 yılında kuruldu. Komisyon demokratik kurumlar, temel haklar, seçimler, siyasi partiler ve yargıyla ilgili konularda Avrupa genelinde müşterek bir hukuk alanı oluşturulması için çalışıyor. Komisyona, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 47 Avrupa Konseyi devletinin yanı sıra ABD, Brezilya, İsrail, Güney Kore, Kırgızistan, Kazakistan, Kosova, Meksika, Şili, Cezayir, Fas, Peru ve Tunus da üye. Venedik Komisyonu’nun rapor ve tavsiyeleri AİHM, Avrupa Konseyi organları ve AB tarafından  referans belge olarak kullanılıyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Barış için imza veren üç akademisyen tutuklandı

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan 1128 akademisyen arasında yer alan ve dün gözaltına alınan, Nişantaşı Üniversitesi’ndeki görevine son verilen Muzaffer Kaya, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Esra Mungan ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Kıvanç Ersoy tutuklandı.

35

5. Sulh Ceza Hâkimi Cevdet Özcan, 3 akademisyenin TCK’nın 7/2 maddesinde yer alan “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan tutuklanmasına karar verdi.

Mungan, Ersoy ve Kaya savcılığa ifade vermek üzere bugün 11:00 civarında Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne getirilmişti. Sorgular saat 13.00’te başlayıp 15.00 sularında sona erdi.

Avukat Meriç Eyüboğlu, meslektaşlarını adliyede bekleyen akademisyenlere ifadelerle ilgili açıklama yaptı. Eyüboğlu, ifadeleri dosyanın savcısı İrfan Fidan’ın almadığını, 10 Mart’taki açıklamayla ilgili soru sorulmadığını söyledi.

Savcı İrfan Fidan’ın kararını saat 16.20 sularında duyuran avukatlar, savcının üç akademisyeni tutuklama talebiyle nöbetçi mahkemeye sevkettiğini belirtti.

5. Sulh Ceza Hâkimi Cevdet Özcan, 3 akademisyenin TCK’nın 7/2 maddesinde yer alan “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan tutuklanmasına karar verdi.

 

(T24)