Ana Sayfa Blog Sayfa 3437

Sason – Fatih Pınar

Yazarının onayını alarak paylaştığımız bu yazı ilk olarak Bavul Dergisi‘nin Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır

2002 yılında ve Batman’ın Sason ilçesindeyiz. Daha doğrusu Sason’un Dağları’ndayız. İnsanın aklını başından alan bir hava. Doğanın çıldırdığı bir mevsim: İlkbahar. Dağlar, gövdesi bahar yeşili, başı kar beyazı, etekleri su mavisi bir bayram çocuğu gibi. Börtü-böcek, insan-kuş kim varsa sevinçten çıldırmış, bayram çocukları gibi birbirine sarılıyor. Bir gün 3000 metrelik Meleto Dağı’nın tepesindeyiz, diğer gün mavi bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla akan Sason nehrinin kıyısında. Batıya gitsek Diyarbakır’dayız, doğuya dönsek Bitlis, aşağısı Batman yukarısı Muş.

54

Altımızda çift kabin, dört çeker bi Nissan var. Metalik mavi. Ne mavisi, lacivert. Hatta lacivertin en can yakanından, gözleri kamaştıranından. Ön ve arka tamponu çepeçevre dolaşan nikelaj borular ön tamponun tam ortasında bir küçük ‘n’ harfi çizip motor kaputunu aşıyor. Küçük ‘n’ harfinin tam ortasında da her daim ışıldayan bir arma. Mahsun hiç yola bakmaz, hep o armayı seyreder. Ne zaman fotoğraf çekmek için duracak olsak, dönüşümde Mahsun’u hep o armanın tozunu silerken bulurum. Aynalar ve kapı kolları krom kaplama. Koltukların hepsinde el dokuması kilim serili. Tavandaki sis lambaları orjinal Hella. Jantlar elbette çelik. Evet, hepsi İstanbul’dan özel sipariş.

Araba önemli. Zira Mahsun bu arabanın hatırına evlenmeyi kabul etmiş. 16 yaşındayken babası tutturmuş, ‘evleneceğin zaman geldi, evleneceğin kız da bu’ demiş. Mahsun olmaz ben sevmiyorum onu demiş. Hem de amcamın kızı, beraber büyüdük biz. Babası hin oğlu hin. Mahsun’u en zayıf yerinden vurmuş. Eğer evlenirsen bu arabayı alırım sana demiş. O gün bu gündür Mahsun, Sason yollarının yalnız şoförü. Babasının işine gücüne bakmaz, kendini yollara vurmak için türlü bahaneler uydurur. Tek ki evden uzak kalsın, babasını ve karısını görmesin. Bir yaşındaki bebeğiyle bir başına ne yapar o kadın demez. Hangi köyde akşam olduysa sabah o köyde uyanır. Her köy Mahsun’u baş tacı eder. Değil mi ki ne işleri olsa ilk yetişecek olan hep Mahsun’dur. Biri hastaneye mi yetiştirilecek Mahsun o dakka oradadır. Dağları mesken tutmuş bir eşkıyanın atına atlayışı gibi atlar Nissan’ına. Kar kış dinlemez. Dört çekere bağladı mı aşamayacağı tepe, dönemeyeceği viraj, varamayacağı köy yoktur. Bu konuda öyle çok hikayesi vardır ki Mahsun’un, anlatmaya tenezzül bile etmez. Her yeni doğan çocuğu, her ölümden döneni o yetiştirmiştir hastaneye. Her düğünün gelin arabası, her tabutun cenaze taşıyıcısıdır.

Velhasıl, Sason’un dağ köylerini dolaşıp fotoğraf çekecek biri için de Mahsun’dan öte yoldaş bulunmazdı. 6 gün o köy senin bu köy benim dolaştık Mahsun’la. Son gün Mahsun ‘acayip’ bir köyden bahsetti: Şingalik köyü. İşte o köye gitmek imkansız dedi. Yolu, elektriği, okulu olmayan, konuştukları dili bile kimsenin anlamadığı bir köy. Bunları duyup ta o köye gitmemem mümkün değildi. Arabanın gittiği son noktaya kadar götürüp orada bıraktı beni. Üç gün sonra aynı yerde yine öğle vakti buluşmak üzere vedalaştık.

İlk vardığım köyden birinin rehberliğiyle bir sonraki mezraya, Hasopik’e vardığımda akşam olmuştu bile. Gece Behçet Kaçmaz’ın evinde kaldım. Balmumunun ortasından fitil geçirerek yaptıkları mumun ışığında, tahta bir sofrada yedik akşam yemeğimizi. Altı-yedi kişi yan yana yün döşeklerde uyuduk. Ertesi sabah Behçet, 14 çocuğundan birini bana rehberlik yapmakla görevlendirdi. Bütün gün hiç durmadan yürüdük. Dereler, tepeler aştık, patikalar geçtik ve hava kararmadan yetiştik Şingalik’e. Önünden dere akan bir yamaçta, sekiz-on toprak damlı evden ibaretti Şingalik. Gerçekten de bir ortaçağ köyündeydik. Medeniyete dair hiç bir şey yoktu. İnsanların çoğu hayatında hiç şehir görmemişti. Mesela kime yaşını sorsam bilmem diyordu. Sonra anladım ki, hangi yılda olduğumuzu bilmedikleri için kaç yaşında olduklarını da bilmiyorlardı. Zamanın sayılmadığı, tarihlenip rakamlara dökülmediği bir zamana gelmiştim. Bir gün kalıp Sason konusuna bir kaç fotoğraf eklemek için geldiğim Şingalik’te üç gün kalıp yeni bir konu çalıştım.

Köyden ayrılacağım anda yağmur çiselemeye başladı. İnsanlar gibi keçiler de ilk buldukları saçağın altına sığınmıştı. Evinde kaldığım 44 yaşındaki Salih Çiftçi’nin 2 eşi, 25 çocuğu ve 10 torunu vardı. Aile beni uğurlamak için bekliyordu. Vedalaşmak için baktığımda gördüğüm sahne bu fotoğraftı. Aslında iyi bir fotoğraf çekmekten ziyade hatıra fotoğrafı olsun diye çekmiştim. Ama konu Atlas dergisinin 127. sayısında yayınlandığında bu fotoğraf çift sayfa ve açılış fotoğrafı olmuştu.

56

Dönüşte yine iki gün boyunca yürüdüm. Aklımda hep Mahsun’la randevuma 4 gün geciktiğim vardı. Ya Mahsun yoksa ne yapardım. Yorgunluktan ölmek üzereydim. Son tepeyi de aştığımda buluşma yerimizde lacivert bir ışıltı gördüm. Evet, Mahsun son dört gündür her öğlen gelip akşama kadar beni bekliyormuş.

Yazarının onayını alarak paylaştığımız bu yazı ilk olarak Bavul Dergisi‘nin Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır

55-Fatih Pınar

 

 

Yazı ve fotoğraf: Fatih Pınar

Yaşam Oyunu: Bir annenin oğluna yaşam hediyesi

Merhaba. Ben Burcu. 4 yaşındaki oğlum Riva henüz bir yuvaya başlamadı. İlk defa bu yıl teşebbüs ettik ancak farklı sebeplerden ötürü denediğimiz yerlerde dikiş tutturamadı(!).”

Burcu ve Riva.
Burcu ve Riva.

Burcu (Çelebi Öziş) böyle diyor Yaşam Oyunu’nun Facebook sayfasında

23

Dördüncü yılını tamamladığı annelik müessesesinde oğlu Riva için her gün değişik bir etkinlik bulma çabası, bu oyunu başlatan sebep olmuş. Ve bir süre önce Küçükkuyu-Adatepe ekseninden çıkıp İstanbul’da daha uzun süre yaşamaya başladıkları için ‘şehirde insanlar ne yapar?’ı oğluna anlatma ihtiyacı duymuş.

Burcu bu kısmı Yaşam Oyunu sayfasında çok güzel anlatıyor:

“Doğduğundan beri ekolojik çiftlik, köy, büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık, bostan, tarla, zeytinlik, topluluk destekli tarım, gıda toplulukları, Analı Kuzulu, Hızır Kamp, Çamtepe, Bir Tohum Dükkân, yoga-meditasyon-inziva vs ortamları içinde büyüyüp serpilen çocuğum biraz da şehir hayatında insanlar ne iş yapar, nerelerde çalışır, çalışma ortamları nasıldır görsün dedim. Neticede yolunu kendi çizecek. Benim ona verebileceğim en büyük hediye ise farklı tecrübeler hayata dair.”

17

Riva aslında çok şanslı. Şehirdeki anneler çocukları doğada vakit geçirsin diye çırpınırken, o kendini bildi bileli doğal gıdaya, temiz havaya yakın ve kalıplaşmış sistemlerden, koşturmacadan, stresten nispeten uzak. Ama biz dünyalıların (!) yaşamını da öğrenmesi gerektiğini düşünmüş Burcu, hayata ‘Fransız’ kalmaması için.

Bu (şehirde yaşayan) insanlar hayatlarını ne yaparak kazanıyor/geçiriyorlar, çalıştıkları ortam nasıl, işlerini tanımlarken ağızlarından ne çıkıyor, kaç saatlerini harcıyorlar?

Bu soruların cevaplarını öğrenmek için Mart ayında Burcu’nun zihnine düşen Yaşam Oyunu’nu, 5 Nisan’dan beri İstanbul’daki eş dostun çalışma mekanlarını ziyaret ederek oynuyorlar ana-oğul.

1) Mehmet Ali ile Metro’nun fotoğraf stüdyosunda. 2( Ceylin ile grafik tasarım ofisinde. 3) Rahşan ile Koşan Salyangoz ve Öte ile Beri dikiş atölyesinde. 4) Burcu ile Atatürk Arboretumu’nda.
1) Mehmet Ali ile Metro’nun fotoğraf stüdyosunda.
2( Ceylin ile grafik tasarım ofisinde.
3) Rahşan ile Koşan Salyangoz ve Öte ile Beri dikiş atölyesinde.
4) Burcu ile Atatürk Arboretumu’nda.

Ziyaret edilen kişi, yaptığı işi anlatıyor, imkan varsa Riva’yla birlikte uygulamasını da yapıyorlar. Fotoğraf stüdyosu, grafik tasarım ofisi, dikiş atölyesi, Atatürk Arboretumu, devlet konservatuvarı, mimarlık fakültesi, zehirsiz temizlik atölyesi şimdiye kadar oyun oynadıkları mekanlardan bazıları.

1) Gökçe ile İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda. 2) Şafak ile İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde. 3)Mercan ile Zehirsiz Ev atölyesinde.
1) Gökçe ile İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda.
2) Şafak ile İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde.
3)Mercan ile Zehirsiz Ev atölyesinde.

Burcu bence bir annenin evladına verebileceği en güzel hediyelerden birini veriyor Riva’ya. İnsanın hayat denen bu kocaman balonu ve kendini patlatmadan ömrünü geçirmek isteyeceği meşgaleyi bulması çok zor iş. Doğduğumuzdan itibaren çok sınırlı davranış kalıplarıyla, öğretilerle, sistemlerle yetiştirildiğimizi düşünürsek hele, bunların arasından kendini sıyırıp “Ben bunu yapmak istiyorum!” demek cesaret istiyor. Burcu sepeti tutuyor, içinden meyveleri seçmek Riva’ya kalıyor.

Bu arada Riva dün bana geldi. ‘Artık Defter’ yaptık birlikte. Defterinin sayfaları renkli olsun istedi, kapağı kaplayacağımız kumaşı ve dikmek için ipini kendi seçti.

Bu arada Riva dün bana geldi. ‘Artık Defter’ yaptık birlikte
Bu arada Riva dün bana geldi. ‘Artık Defter’ yaptık birlikte

 

Oyunun içindeki hoşluklardan biri, size Burcu ve Riva’dan hediye olarak bir kitap ve sizden önce ziyaret ettikleri kişiden bir hayal objesi geliyor olması. Sizin seçtiğiniz hayal objesi de sizden sonraki Yaşam Oyunu arkadaşlarına gidiyor. Bu bekleyiş çok heyecanlı. Acaba bana kimden ne gelecek, hayalleri ya da onun için çok kıymetli olan o şey ne ve benim hayal objem kime gidecek, onda neler uyandıracak?

Bana veteriner hekim Güven Türker Arık’ın ilk çalıştığı yerde kullandığı bonesi geldi. Herhalde o boneyi kullandığı işini çok seviyordu. Belki ona uğur getirdiğini düşünüyordur, belki o dönemdeki hatıralarını canlı tutmasını sağlıyordur. Belki de sadece üzerindeki yaprak desenlerini seviyordur, kim bilir…

Son dönemlerde etrafımda işin içine hayal gücünün katıldığı, tanışan ya da tanışmayan insanlar arasında köprülerin kurulduğu oyunlar, projeler arttı, çok mutlu oluyorum.

Burcu ve Riva’yı çalışma mekanınızda misafir etmek isterseniz [email protected]‘a yazabilirsiniz.

21-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

[FotoÖykü] Ziyaret ağacı – Abdulkadir Taşkesen

“…Neden böyle güzelsin hâlâ? Yoksa ele avuca sığmayan ölüm mü âşık oldu sana? İnanayım mı, o iğrenç canavarın bu karanlıkta sevgilisi olasın diye seni sakladığına?…”

Köy sakinlerinin lambalarını soğutup uykuya geçtiği gece yarılarında, Ali Amca mütemadiyen evinin damına çıkar. Köyün tepesinde bulunan ziyaret ağacından gözlerini ayırmadan birkaç sigara içer öyle uyurdu.

Ali Amca’nın her gece içtiği sigarasıyla, gözlerini ayırmadan baktığı o ziyaret ağacı, büyüklerimizin tabakasından tütünü arakladığımız gibi soluğu aldığımız mekânımızdı. Tepeden köyü izlerken; tütünümüzü yaprağa sarar içer, olmadık hayaller kurar, dertleşir, eğlenirdik.

13224171_10208761263165648_1946647767_o

Hiç unutamayacağım o karlı, soğuk ve puslu kış sabahı erkenden uyanmıştım. Babamım tabakasından tütünü aldığım gibi kimseyi uyandırmadan sessiz adımlarla evden çıkmış, mabedimize doğru yürümeye başlamıştım. Ayakkabı izlerimi örtecek kadar lapa lapa yağan karın altında, bir yandan hızlı adımlarla ilerlerken öte yandan tütünü acemice sarmaya çalışıyordum. Ziyaret ağacı göz hedefime girdiği anda, birinin silueti takıldı gözlerime, “Sabahın bu erken saatinde kim ki?” diye düşünerek, korkak adımlarla yavaş yavaş yaklaştım. Korku ve merak içimi kemirirken vardığım ağacın altında bekleyen biri yerine, beyaz bir iple dalında sallanan Cemile’nin bedenini gördüm. O güzelim yüzü morarmış, renkli gözleri hareketsiz ve açık kalmış, kollarıysa iki yana doğru sarkmıştı. En sevdiği -düğünlerde bayramlarda giydiği-, sarı eteği rüzgârda savruluyordu. Lastik ayakkabılarından biri ayağından çıkmış, güzelim saçları ve narin bedeni beyaz kar örtüsüyle kaplanmıştı.

Bu beyaz acı karşısında, rengim benzim solmuştu, dişlerim soğuktan birbirine vururken vücudumdan sıcak terler akıyordu. Ruhum titriyor, yüreğim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Belki ölmemiştir umuduyla ufak kartopları yapıp koluna bacağına denk gelecek şekilde fırlatıyorum. Hiçbir tepki görmeyince olduğum yere çöktüm. İçimdeki korkuyu ve duyduğum acıyı hafifletsin diye yolda sardığım kaçak sigarayı yaktım. Artık Cemile olmayan cansız bedeni acı dolu gözlerle bir süre izledim. Aç karnına, üst üste içime çektiğim sigara, başımı ağrıtıp midemi bulandırmaktan başka bir işe yaramadı. Ağaçta asılı kalan güzel bedeni görmeye daha fazla dayanamayarak, kara haberi vermek üzere, salya sümük ağlayarak köye doğru koşmaya başladım.

Köyün üst tarafında bulunan çeşmeye vardığımda, çığlıklar içinde kendimi yere bıraktım. Haykırışlarımı duyan köylüler koşarak geldiler. Yarım yamalak sözlerimden durumu öğrendiler. Kısa süre sonra kimi ziyaret ağacına doğru giderken, acı tabloyu görmeye cesareti olmayanlarsa çeşmenin başında bekleyerek ağıt yakmaya başlamıştı bile.

Sonra kalabalığın arasında yalınayak gelen annesi, Sultan Teyze’yi gördüm. Koluna girmiş iki kadının elinden ağır cüssesini kullanarak her kopuşunda, dizlerine ve göğsüne sert yumruklar indiriyordu. İki eliyle kavradığı uzun entarisini yırtarak, kalabalığı ve onu tutmaya çalışanları savurarak tepeye doğru tırmanmaya çalışırken yaktığı ağıtlar tüm köy halkını ağlatıyordu. Her ağlayışımızda, “Erkek adam ağlamaz!” diyen Ali Amca’nın yüzlerce köylünün içinde hüngür hüngür ağladığına ilk orada şahitlik yaptım.

Ben kendime gelemeden köyün erkekleri Cemile’nin cansız bedenini battaniyeye sararak evine getirdi. Annesi, iki defa düşüp bayılmasına rağmen, kızını kendi elleriyle yıkadı, sardı ve tabuta bıraktı. Üzerine battaniye örtülmüş tabutu köyün meydanına taşıdık. Şiddetini artıran kar gibi, çevre köylerden gelen insanların akınıyla meydan kalabalıklaştı. Cenaze namazından sonra tabutu birkaç yüz metre ilerde bulunan köy mezarlığına kadar omuzlarda taşıdık. Dualar eşliğinde yerin bir kaç metre altına gömdükten sonra çamurlaşmış toprakla üstünü kapattık.

13214482_10208761262925642_2126463323_o

Birkaç gün tüm köy halkı yasını tuttu, aileyi yalnız bırakmadı. Sonra… Sonra, ölenle ölünmez deyip herkes işine gücüne döndü. Aile yapayalnız kaldı. Yas bitti ama ailenin acısı bitmedi. O günden sonra evlerinde şiddetli tartışmalar eksik olmadı. Kızının ölümünden sonra ilaçlarla ayakta durmaya çalışan Sultan Teyze’nin durumu gün geçtikçe kötüye gitti. Artık ilaçların da faydası olmayınca, çocukları son çare olarak -istemeyerek de olsa- tedavi görmesi için akıl hastanesine yatırdı. Ali Amca ise o günden sonra kimseyle konuşmadı. Sultan Teyze’nin yokluğunda çocuklarının bakımına muhtaç kaldı. Her gece ziyaret ağacına doğru bakarak sigarasını yakmayaysa devam etti.

Gülümseyişi ile çevresine can veren, gidişiyle canlar yakan, daha hayatının baharındaki, on sekizlik gül goncası Cemile ‘kendini neden öldürdü?’ sorusuna cevap veren olmadı. Hangi özlemin veya çözülmez sırrın acısına dayanamadı, kimse bilemedi. Köyümüzün en güzel kızının intiharının sebebini bilenlerden biri aklını, diğeriyse dilini yitirdi. Banaysa ziyaret ağacına bakarak, sarma sigaramı içerken bu öyküyü yazmak düştü.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

15-Abdulkadir Taşkesen

 

Öykü ve Fotoğraflar: Abdulkadir Taşkesen

Başka bir uygarlığın manifestosu – Günnur Aksakal

Fikret Başkaya, manifestosunda, “Güce ‘meydan okumak’ bizim irademizi aşan bir şey değil. Umutluyuz zira çoğunluğuz ve her geçen gün ‘şeylerin bilincine varanların’ sayısı artıyor ve artmaya da devam edecek,”diyor.

Manifesto denildiğinde şüphesiz, herkesin aklına Karl Marx ve Friedrich Engels’in her geçen yıl güncelliğini pekiştiren eseri Komünist Manifesto geliyor. Komünist Manifesto, sadece bir parti programı deklarasyonu değil; yeni bir dünya iddiası sunan, bu perspektifle yazılan bir metin. Fikret Başkaya da bu perspektifle bir çalışma yayınladı: Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto: Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?

13

“Manifesto, olumsuz olan, istenmeyen, arzulanmayanla, olumlu ve arzulanır olan arasındaki ilişkinin mahiyetini teşhir etmektir ve oradan hareketle de bir perspektif sunmaktır.” diyen Fikret Başkaya’nın “birlikte düşünme” davetini kabul ediyor ve sayfaları çevirmeye başlıyoruz. Öncelikli işimiz, yalanı ve ikiyüzlülüğü teşhir etmek olmak zorunda. Bugün, kapitalist üretim tarzı “modernleşme” ve “ilerleme” diyerek geleceğimizi riske atıyor. Artık, bu sistemin insanlığa sunabileceği hiçbir çare olmadığı gibi, kendisini sürdürmesi de çok olanaklı değil. Bu gerçek gün gibi ortada olmasına rağmen sistem, kendini hâlâ bir medeniyet sembolü olarak gösterebiliyor.

İstiklal Caddesinde bir tur attığımızda bile dünyadaki sorunların çeşitliliğine dair bir fikrimiz olur: çocuk hakları, çevre sorunları, kadın hakları, hayvan hakları, mülteci hakları, düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin talepler, enerji kaynakları ve tasarruf ile ilgili davetleri içeren çeşitli sivil toplum kuruluşları… Her biri, artık sürdürülebilir olmayan bir sistemin sorunlarına ayrı ayrı deva bulmaya çalışıyor. Ancak biliyoruz ki neredeyse hiçbiri işe yaramıyor. Peki, çivisi çıkmış bu düzenden bir kurtuluş mümkün mü?

Binmişiz bir alamete…

Başka Bir Uygarlık

 Kapitalizm, yüzyıllar önce Marx’ın Kapital’de yazdığı gibi meta fetişizmine dayanıyor. Bu dünyada ne var ne yoksa hepsini metaya dönüştürüyor. Buna işçinin kendisi ve emeği de dâhil… Kapitalist üretim koşullarında, artık işçi üretim aracını kullanan değil, kendini ona kullandıran haline geliyor. Yani işçinin emeğinin ürünü olan şeyler ondan bağımsızlaşarak ona yabancılaşıyor. Fikret Başkaya, bu gerçeği ortaya koyarak bindiğimiz “alamet”in zorunlu sonucunun neden “kıyamet” olacağını da gösteriyor. Bu sistem varoluşunu hem ücretli emek sömürüsüne hem de ücretli emek dışında kalan tüm unsurların mülksüzleştirilmesine borçlu. Yaşadığımız neoliberalizm çağında el konulmamış, özel mülk kategorisine dâhil edilmemiş tek bir şey yok; kamuya ait olması gereken topraklar, tohumlar, sular, yani müştereklerimiz kapitalizm tarafından el konulanlar arasında. Türkiye özelinde, bu el koymanın her şeyden önce insan vicdanını nasıl rahatsız ettiğini en son Cerattepe’de yaşananlarda gördük.

Hem üretimin hem de tüketimin hızını arttırdığı bir dönemdeyiz. Başkaya, üretim kadar tüketimin de çevreden bir şeyler eksilttiğine dikkat çekiyor. Bu durumda, hem üretirken hem de tüketirken hepimizin ortak “sınırlı kaynaklarını” yiyerek var olabilen bir canavarla karşı karşıyayız. Aşırı güç, servet ve iktidara sahip bu canavarlığın boyutlarını görmemiz açısından kitaptaki veriler önemli: Dünyada 80 ailenin serveti 3,5 milyar insanın gelirine eşit. Bu derecede büyük bir eşitsizlik aynı zamanda, müşterekler üzerinde “büyük”lerin söz sahibi olması anlamına geliyor. Yani doğal kaynaklar ve insan emeği, zenginlerin istekleri doğrultusunda kullanılıyor. İnsanlık, kapitalizmin ruhuna uygun olarak bir sınırsızlık isteği içerisinde sürükleniyor. İnsan davranışları hep daha büyüğe kurgulanmış durumda. İnsanların “ihtiyaç”ları ve bunlar için yaptıkları harcamalar günden güne artıyor, yapılan hiçbir eylem doyum getirmiyor. Yanı sıra, hiçbir etik değer, sağduyu, akıl ve mantığın işlemediği hayatlar yaşıyoruz. Çalışmada geçen verilere göre, sadece 1970-2010 aralığında karasal türler %39, tatlı su türleri ortalama %76, deniz türleri %39 azalmış bulunuyor. Bugünü, doğrusu sermayenin bugününü kurtarmak için yapılan her uygulama “yeryüzünün lanetlilerinin” geleceğini çalıyor. Çoğunluk olan bizler ise bunu engelleyecek hiçbir şey yapamıyoruz.

Otomobil, sadece otomobil mi?

Bugün yaklaşık her 7 kişiden biri araba sahibi. Bir ülkede araba üretiminin/kullanımının artışı refah artışının göstergesi olarak sunuluyor. Özellikle, kentli insan için neredeyse ekmek, su kadar temel bir ihtiyaç haline gelen arabalar, toplumsal ve ekolojik bakımdan pek de muteber görünmüyor. Kullanım oranı günden güne artarken, üstelik her gün daha lüks modelleri satışa sunuluyorken, otomobillere biraz daha eleştirel bir gözle bakmak gerekir mi? Bu çalışma, Marksistler arasında dahi arabanın bir özgürlük olarak görüldüğünü söyleyerek, kapitalistlerin bunu kâr amaçlı ürettiklerine dikkat çekiyor. Otomobil, henüz üretim sürecinde kendisinin 20 katı hammadde kullanılmasını gerektiriyor. Dolayısıyla, doğaya büyük zarar veriyor. Buna ek olarak araba sayısının artışıyla orantılı artan benzin istasyonu, otoyol, park yeri vb. kullanım alanlarının doğaya verdiği zarar da cabası… Başkaya, bu tespitlerini kitapta kullandığı verilerle destekliyor: ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa’da, otomobillerin neden olduğu trafik sıkışıklığı yüzünden 2013 yılında yaşanan kayıp 151 milyon avro. İstanbul için 1 günlük israfı tahmin etmek çok zor değil. Arabaların taşımacılıktaki egemenliği alternatif taşıma yöntemlerinin önünü kapadı. Çevre tahribatı arabalara göre daha az olan raylı sistem neredeyse unutulmuş durumda.

Tüketim sarmalında “büyük insanlık”

f başkaya

 Programlanmış tüketim kavramı ilk kez 1930’lu yıllarda dillendiriliyor. Fikret Başkaya yazdığı manifestoda günlük hayattaki tüketim alışkanlıklarına bu kavram yardımıyla açıklıyor. Bozulmadığı halde bir süre sonra değiştirilen beyaz eşyalar, bir üst modele yükseltilen akıllı telefonlar ve arabalar… Kapitalizm medya desteğiyle ve sunduğu “fırsat kampanyaları”yla öyle bir hal yaratıyor ki, bizler hiçbir şikâyetimiz olmadığı halde elimizdekini yenisiyle değiştirmek istiyoruz. Bu kavramı programlanmış eskime ve planlanmış zaman aşımı alt kavramlarıyla anlatan Başkaya, akıllı telefon bataryalarının henüz üretilirken 18 ay kullanım ömrü olduğunu örnek gösteriyor. Yahut bazı makinalara, bilerek yedek parça üretilmemesi veya yedek parçanın makinanın kendisinden daha maliyetli oluşu…

Özellikle gıda maddelerinde paketlerin üzerinde yazan son tüketim tarihinin esasında bozulma tarihinden daha erken bir tarih yazıldığını biliyor muyuz? Kamu sağlığı gerekçesiyle alınan bu önlemlerle rotasyon hızlandırılıyor ve tüketim süreklileşiyor.

Kitaptaki ilginç başlıklardan bir diğeri, biyo-yakıtlar. Petrolün bir alternatifi olarak bitkilerden üretilen bu yakıt türü henüz üretilirken aşırı enerji tüketiliyor. Ancak esas sorun, toprağın insanları doyurmak için değil de arabaları yürütmek için kullanılmasına bağlı olarak gıda fiyatlarının yükselmesi.  Hâlâ gıda üretimi yapılan ormanlık alanlar biyo-yakıt üretimine tahsis edilmeye başlanıyor. Bu, Avrupa’da arabaları yürütmek uğruna Afrika’daki ormanların yok edilmesi demek. Yeni Bir Uygarlık İçin Manifesto, çok bilinen ve doğru kabul edilen biyo-yakıtların “kıyamet”e gidişe bir çözüm olacağı inancını yerle bir ediyor. Daha fazla tüketim uğruna tüm müştereklerimizin israf edildiği, yalanlarla örülmüş bir dünyanın içinde yaşıyoruz.

 İnsanlık nasıl kurtulur?

Neoliberal kapitalizmin ortaya çıkardığı uygarlık krizinden çıkış ancak yaratıcı bir ütopyanın varlığıyla mümkün. Bu yaratıcı ütopya aynı zamanda somut bir ütopya olmak zorunda: komünist toplum yaratma projesiyle geleceğe bakmak ve bugüne bu perspektifle müdahale etmek… Emekçilerin bu yaratıcı ütopya etrafında kenetlenmeleri, yeni bir politik örgütlenme modeliyle mümkün. Geçmiş deneyimlerden çıkarılan derslerle özgün bir modelin yaratılabileceği Gezi Direnişi’nde görüldü, buna inanmak ve adımları buna yönelik atmak gerekiyor. İşe tüketimi reddetmekle başlamak gerek diyen Fikret Başkaya, manifestosunu şu sözlerle bitiriyor:
“Güce ‘meydan okumak’ bizim irademizi aşan bir şey değil. Umutluyuz zira çoğunluğuz ve her geçen gün ‘şeylerin bilincine varanların’ sayısı artıyor ve artmaya da devam edecek.”

Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto (Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?) – Fikret Başkaya – Yordam Kitap – 2016 – 256 Sayfa

 

Bu yazı daha önce BirGün Kitap’ın 6 Mayıs tarihli sayısında yayınlanmıştır

12-Günnur-Aksakal

 

 

Günnur Aksakal 

Chiang Mai: Gezginlik hayatımda ben böylesini görmedim! – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Hülya’nın uzakdoğu seyahatinin altıncı bölümünde sıra

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Bana diyorlar ki korkmuyor musun tek başına yolda olmaktan, asıl yola çıkmayı bırakıp böyle güzel insanların her yerde olduğunu unutursam diye ödüm kopuyor!

39

Bu seyahatte Bangkok’tan sonra Chiang Mai’ye gideceğim belliydi belli olmasına da hangi gün hiç belli değil. Yine de garanti olsun diye, couchsurfingten rastgele bir tarih için istek gönderdim birkaç kişiye. Onlardan biri idi Julien, ayıp ediyorsun başımın üstünde yerin var dedi sağ olsun.

Varışımdan iki gün önce bir mesaj; “Hülya çok çok üzgünüm. Bir aksilik oldu ve seni o tarihte ağırlamam mümkün değil. Senin için de uygunsa şu hostelde iki geceliğine yerini ayırtıyorum.” Altında da bir hostel linki!

Julien'in bana seçtiği ve ısmarladığı hostel
Julien’in bana seçtiği ve ısmarladığı hostel

Öylece baktım ekrana. İlk aklıma gelen, ben araştırmaya uğraşmayayım diye beni bildiği bir hostele yönlendiriyor herhalde oldu. Ama şimdi “single” oda falan demiş, benim bütçe kısıtlı. Kalacaksam da yatakhanede kalırım.

Tam anlayamadım ya kibar dille sordum; “kardeş sen tam olarak ne diyorsun bana?” diye.

“Seni ağırlayamadığım için çok çok üzgünüm, söz verdim ve tutamıyorum. O yüzden aynı tarihlerde senin için bir oda ayırttım ve şayet senin için de uygunsa bugün sen gelmeden gidip parasını ödeyeceğim.”

Julien'in bana seçtiği ve ısmarladığı hostel
Julien’in bana seçtiği ve ısmarladığı hostel

Ay hep mi güzelsiniz ben mi deliriyorum? Couchsurfing (cs) dediğin, gezginlerin birbirini gönüllü misafir ettiği bir ağ. Velev ki söz verdin, velev ki tutamıyorsun, daha gelmeme iki gün var, binbir türlü de çözüm var neden sen benim kalma paramı ödeyesin?

Canım gözüm ne iyisin ama ben yazarım cs’den birkaç üyeye daha, bulurum bir şeyler dediysem de dinletemedim. Şimdi yılbaşı zamanı her yer kalabalık bulamazsın dedi. Altından girdim, üstünden çıktım, al takke ver külah ikna edemedim. Hayatında beni hiç görmemiş, ve belki de hiç görmeyecek. Tayland’ta yaşayan bir Fransız. Tek ortak yanımız aynı web sitesinde gönüllü olmamız, gitti ve benim hostel paramı ödedi.

Bana diyorlar ki korkmuyor musun tek başına yolda olmaktan, asıl yola çıkmayı bırakıp böyle güzel insanların her yerde olduğunu unutursam diye ödüm kopuyor!

41

Chiang Mai’ye varınca ilk iş “armağan edilen” hostelimi buldum. Hero’nun fakirhaneden sonra rengarenk bahçeli, cıvıl cıvıl bu hostelde tek başıma bir odada kalacak olmak Hilton’da kalıyor hissi yarattı yeminle. (Hiç Hilton’da kalmadığım doğrudur )

Önce odaya yerleştim, biraz bahçenin tadını çıkarttım. Sonra da o uzun gece yolculuğunu yapan ben değilmişim gibi attım kendimi sokaklara…

44

Tapınaklar cennetine gelmişim haberim yok. En başta ısrarla haritamdaki tapınakları bulmaya çalıştım ki her seferinde başka bir tanesine vardım. Bir süre sonra kapadım haritayı maritayı zira her sokaktan bir başka görkemli tapınak fırlıyor. Öyle de güvenli hissediyorum ki, yolumu kaybetmişim kaybetmemişim umurumda değil.

45

Henüz hiç Tayland seyahati hesapta yokkenki hayalimdi, zengin olursam Tayland’ta güneşli bir ay, masaj, hamak ve tropikal meyve suları. Tezgahta rengarenk meyveleri görünce zengin olmuş kadar oldum. Koştum vardım hanım kızımızın yanına.

46

Hemen bir karışık meyve suyu söyledim. İçinde de olmazsa olmazım “passion fruit”. (Binyıllar öncesinde İngiltere’de mi rastlayıp yemişim bir kez. O gün bugündür ismini bilmeden aklımın bir köşesindeydi.)

Fotoğraf çekmek için tezgahın arkasına geçince anladım işin aslını. Biraz meyvelerden koyuyor eywallah. Bir şişede su, bir başka şişede de tatlandırıcılı su. Hepsini karıştırınca oluyor sana karışık meyve suyu. Pehh! Tam bu değildi hayalim ama, İstanbul’da kar yağarken şıpıdık sandaletlerimle “passion fruit” suyumu yudumlarken söylenirsem çarpılırım wallahi! Bana düşen Chiang Mai’deki ilk günümün keyfini çıkartmak…

48

Meraklısına, Julien ile birkaç gün sonra tanıştık, yeni yıla birlikte girip, dileklerimizi  gökyüzüne hep birlikte uçurduk

47

Bana diyorlar ki korkmuyor musun tek başına yolda olmaktan, asıl yola çıkmayı bırakıp böyle güzel insanların her yerde olduğunu unutursam diye ödüm kopuyor!

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

49-Hülya-Tosun

 

Hülya Tosun

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Acı Sos – Sevin Turan Bettscheider

Acı yemeyi, yemeklerde de acı biber kullanmayı çok seviyorum. Yemeğin tadını anlamanızı önleyecek kadar acı değil ama kıvamında acı, birçok yemekle uyum sağlıyor bence. Kahvaltı da ve bazı yemeklerle beraber sürekli kullandığım basit yapımlı acı sos tarifim var. Bugün size başka bir sos tarifi vereceğim ama bu sostan da bahsetmişken nasıl yaptığımı anlatayım.

25

Acı biber turşunu(ince, uzun biber turşusu) küçük küçük doğrayıp, içine domates salçası, zeytinyağı ve limon sıkıyorum ve yemeye hazır hale geliyor. Domates salçasını çok fazla koymuyorum çünkü salça tadı baskın olunca sosun ekşi ve acı tadı çok belli olmuyor. Daha çok zeytinyağı ve limon ekliyorum.

Bugün yine acı biber turşusundan yaptığım Meksika ya  özgü bir sosun tarifini paylaşacağım sizlerle. (Bu defa turşu olarak jalapeno kullandım. )

Malzemeler:

2 adet büyük boy domates

1 adet orta boy soğan

1 adet sarımsak

120 gr jalapeno biber turşusu (Büyük kavanozun yarısını kullandım)

1 avuç taze kişniş

tuz ve karabiber

Yapılışı :

1)Soğanları yarım ay şeklinde doğruyoruz ve tavaya 2 yemek kaşığı zeytinyağı koyup sotelemeye başlıyoruz.

28

2)Birazcık şeker ekleyip karamelize olmasını sağladıktan sonra sarımsakları da ekliyoruz ve 1-2 dakika soteledikten sonra domatesleri ekleyip biraz pişmesi için ocakta bırakıyoruz. Tuz ve karabiber ekliyoruz.

26

3)Domates biraz suyunu çekip yumuşacıktan sonra ateşten alıyoruz ve içine jalapeno ve kişnişi ekleyip bir kapta blender yardımıyla püre haline getiriyoruz.

27

4)Soğuduktan sonra servise hazır. Küçük bir kavanoza koyup buzdolabında saklayabilirsiniz. Afiyet olsun…

24-Sevin-Turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

Kayıp cenneti arayanlara yolun başında küçük bir hatırlatma!

Son bir haftadır yaşadığı hayatın ona sunduklarının kendi istediği şeyler olmadığını farkederek kolları sıvayıp, hayatını geri almak için düşlerinin peşinden koşan ve hayatını geri almayı beceren insanların hikayeleri çıkıyor karşıma. Bunları okurken gözümün önünden şöyle görüntüler geçiyor.

Genç bir adam, iyi giyimli, saati de çok şık, saçları tepeden açılmaya başlamış, önündeki yazıya bütün dikkatini vermiş, dudakları belli belirsiz kıpırdıyor yazıyı okurken, alnının ortasındaki kırışık açılmaya başlıyor, yüzü aydılanıyor. Yazının tam ortasında gözlerini kaldırıp önünde açık duran bilgisayardaki excel sayfasına bakıyor. Bulutlanıyor yüzü “ ama …” diyor.

Sonra vapurda iki çocuğunu iki yanına oturtmuş kırklarında bir kadın, ev hanımı olma ihtimali yüksek, çocuklar ellerindeki tosta gömülmüşler. Kadın elindeki çayı karıştırıp duruyor vapurun camından uzaklara doğru dalıp gitmiş olduğu halde. Sabah evden çıkmadan okuduğu yazıyı düşünüyor, tostun yağlı kağıdını birbirlerine sürmeye çalışan çocuklarına bakıyor “ ama.. “ diyor.

Karşısında bir genç kız, allığı silinmeye başladıkça sararmış solgun benzi ortaya çıkmaya başlamış, otuzunda bile değil; ehlileşmiş vahşi bir hayvanın acıklı bakışlarıyla karşısındaki kadını süzüyor. Dağınık saçlarına, oturduğu yere ne olduğu belirsiz bir yumuşakça gibi yayılmış kalın baldırlarına tiksinti ile bir bakış atıp hızla gözlerini uzaklaştırıyor. Ne kadar uzun bakarsa ona benzeme olasılığı o kadar artacak gibi. Kimbilir kaç saattir o topuklu ayakkabıların üzerinde, isyan bayrağını çekmiş ayakları ayakkabının kenarlarından dışarı küçük baloncuklar halinde sızmaya başlamışlar. Sızlayan ayaklarıyla telefonunda okuduğu yazı arasında gidip geliyor ve ‘ ama..’ diyor.

52

Uzaklara gitmek, göç etmek, kaçmak kurtulmak, alternatif yaşamlar kurmak, bileklerindeki kelepçeleri kırıp, o uzakların onlara vaadettiği dağlarda rüzgara karşı kollarını açıp özgürce koşmak hayalleri sarmaya başlıyor hepsini. O uzaklara gitmiş insanların hikayelerini heyecanla, hatta hayranlıkla okuyorlar.

OKUYORSUNUZ.

‘”Bravo “ diyorsunuz siz de. ‘”Keşke ben de yapabilsem.” Arkasından “ama” lar başlıyor. “ Ama bak o gencecik bir kız, kimseye sorumluluğu yok , olmazsa döner “ ya da “Ama bak bunu iki sevgili becermişler, insanın yanında bir destek olmadan bu ütopya gerçekleşemez”, ”Ama daha evin kredisinin bitmesine beş sene var” , “ Ama seneye terfi edeceğim “, “ Ama..”

Şair İsmet Özel’in dediği gibi;

“Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?”

Kendinizin en ücrasında yaşarken hiçbir yere gitmeyin. Çünkü gitmek kararı aldığınızda heybenizi alıp gitmezsiniz, siz heybenin kendisisiniz. Hani o okuduğunuz gerçekleşmiş düşler hikayelerinde arada geçen “ Elbette çok zor günler oldu “ cümlesi var ya, o cümleyi okuduğunuz süre kadar kısa sürmüyor o zor günler. İlk yağmurda akıp siliniverecek şiirler yazan Zen şairleri gibi oluyorsunuz ilk başta, arkanızı döndüğünüzde acemisi olduğunuz bu yoldaki izlerinizin silinip gitmiş olduğunu görüyorsunuz. Adı konulmamış bir çocuk artık hayatınız. Hayli zaman önce koyduğunuz yerde unuttuğunuz için nasıl çağıracağınızı bilmediğiniz hayatınız.

Dayanmak için dönüş yolunu kaybetmek gerek, yolun sonunda toplu iğne başı kadar görünen o küçücük ışığa inanmış olmak gerek. Pişmanlıklar geceleri tavanda asılı durur, karabasan gibi boğazınıza yapışmak için beklerler. Tedbirli olmak gerek. Gittiğiniz yerde sizi bekleyen hazır bir cennet yok, kendi cennetinizi kendiniz yaratmanız gerek. Ha bir de en önemlisi, giderken kendinizi de götürdüğünüzü unutmamak gerek. Sizi siz yapan o törpülediğiniz aykırı yanlarınızın yeniden filizlenmeleri için yardım gerek. İşte bu yüzden kaçmak değil, gitmek gerek !

53-Şenay-Boynudelik

 

 

Şenay Boynudelik

“Boşanma Komisyonuna karşı Sokaktayız İsyandayız!”

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) vekilleri tarafından kurulan ve kamuoyunun “Meclis Boşanma Komisyonu” olarak adlandırdığı “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması Ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu“nun sunduğu taslak rapora bir tepki de Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu‘ndan geldi.

32

Boşanma Komisyonunun 6 Mayıs 2016 tarihli taslak raporu ile, kadınların on yıllara dayanan mücadelesi ile kazandıklarına göz diktiğini belirten Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu, bu rapora karşı sesini yükseltmek isteyen herkesi 22 Mayıs Pazar günü, saat:14.00’de İstanbul Kadıköy Süreyya Operası’nın önündeki basın açıklamasına davet etti.

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu’nun açıklaması şu şekilde;

“TBMM Boşanma Komisyonu haklarımızı gasp etmek için işbaşında!

Sessiz kalmıyoruz!

31

Komisyonun 6 Mayıs 2016 tarihli taslak raporu, kadınların on yıllara dayanan mücadelesi ile kazandıklarına göz dikti. Kadınları sadece aile içinde tanımlayan, aksi takdirde yok sayan rapor, erkek şiddetine karşı yasal mekanizmaları zayıflatan ve kadınların boşanmasını zorlaştıran öneriler getiriyor.

Rapor, kadınların nafaka hakkına el koyuyor, şiddetten uzaklaşmasını zorlaştırıyor ve hatta yaşadığı evin bile şiddet uygulayan erkekler tarafından elinden alınmasına imkan tanıyor.

Bu komisyon, biz kadınlara, “evli değilsen sana sosyal hizmet yok”, şiddet gördüğümüzde, her gün bunca kadının öldürüldüğü bir ülkede, “delil yoksa tedbir de yok”, evlenene, maruz kaldığı şiddet ve baskıya rağmen “boşanma, bir daha düşün”, her boşanana ise “nafaka yok” diyor.

Mücadele ederek kazandığımız hakların yıllarca geriye götürülmesine sessiz kalmayacağız. Bu geri gidişe izin vermeyeceğimiz gibi, kadınların lehine yasa ve politikalar için mücadeleye devam edeceğiz.

 Tüm kadınları ve transları, 22 Mayıs Pazar günü, saat:14.00’de Kadıköy Süreyya Operası’nın önüne bekliyoruz.”

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu

 

(Yeşil Gazete)

Mor Çatı’dan Boşanma Komisyonu’na “Utanç Sertifikası”

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Boşanma Komisyonu’nun raporuna itiraz etmeyen üyelere gönderdiği sertifikayla “Bu Utanç Sertifikası’na layık görüldüğünüzü bildirmek isteriz” dedi.

Mor Çatı,  komisyon raporu ile kadın ve çocuk haklarının çok büyük ölçüde tırpanlanmak ve gasp edilmek istendiğini ve buna seyirci kalamayacaklarını söyledi.

30

“İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı olmakla övünen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kadın ve çocuk hakları konusunda atması gereken ileri adımları atmak yerine, TBMM Boşanma Komisyonu’nun hazırladığı rapor eliyle sahip olunan hakları geri almak için üstün çaba göstermektedir” dedi.

Sertifikaların gönderildiği vekiller Ayşe Keşir, Bayram Özçelik, Emine Yavuz Gözgeç, Ergün Taşcı, Hüsnüye Erdoğan, Necdet Ünüvar, Sait Yüce, Salih Çetinkaya ve Tülay Kaynarca.

Sertifikada, vekillere üyesi oldukları komisyonun raporuna attıkları imza ile kadınların hayatlarını tehlikeye atan politikaları onaylayıp tavsiye etmiş oldukları söylenirken, şu ifadelere yer verildi:

“Maruz kaldıkları şiddet, kadınların çoğu kez utanç duygusu yaşamalarına neden oluyor. Oysa bu utancı şiddet uygulayanın ve bunu teşvik edenlerin taşıması gerekiyor. İşte bu yüzden, kadınlarla erkek şiddeti ve mücadele deneyimlerini paylaşan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı tarafından bu Utanç Sertifikası’na layık görüldüğünüzü bildirmek isteriz.”

Utanç Sertifikaları’nın tümünü Mor Çatı’nın web adresinden görebilmek mümkün.

 

(Bianet)

Meclis’te dokunulmazlık görüşmelerinde 2. tur başladı

TBMM’de 138 milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik teklifin ikinci tur görüşmeleri yapılıyor.

Meclis Başkanı’nı protesto eden CHP’liler, Genel Kurul’u terk etti. CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, oylamalara katılacaklarını açıkladı. İkinci tur 1. maddenin oylaması saat 11.20 sularında başladı.

29

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda, dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifinin ikinci tur görüşmelerine başlandı.

TBMM Başkanı İsmail Kahraman başkanlığında toplanan Genel Kurul’da, teklifin 2 maddesi ve tümü üzerinde gizli oylama yapılıyor.

Kabul edilmesi için teklifin iki maddesinin ve teklifin tümünün en az 330 ‘evet’ oyu alması gerekecek.

Oylamalarda 330’un altına düşen madde teklif metninden çıkarılacak. 330 ile 367 arasında çıkacak oy, maddeyi referanduma götürecek. 367’nin üzerinde oyla kabul edilen maddeler de ise referandum şartı aranmayacak.

Ancak Cumhurbaşkanının teklifi istemesi halinde referanduma götürme yetkisi bulunuyor. Ayrıca Cumhurbaşkanının önüne gelen yasayı Meclis’e yeniden görülecek üzere iade etme yetkisi de var.

 

(T24)