Ana Sayfa Blog Sayfa 3438

Şule İdil Dere’yi kim öldürdü? – Dr. Murat Özveri

Bu yazı evrensel.net/ den alınmıştır

Bir baba, bir gece yarısı kızıyla ilgili bir konuyu görüşmek için karakola çağrıldı.

Karakola gidene kadar elbette ölümün dışında aklına binbir olasılık gelen babaya, “Kızını yaya yolunda yürürken kamyon ezdi” denildi.

Bir baba tek kızının akla, mantığa, vicdana aykırı saçma sapan bir nedenle öldüğü haberini tek başına karakolda göğüslemek, algılamak zorunda kaldı.

Bir anne, gece yarısı evine gelen kardeşlerinden, eşinden, dostundan kızının ölüm haberini duydu.

Bir dost, bir annenin eline yapışarak “Doğru değildir değil mi, bir yanlışlık olmuştur değil mi, ne olur bir şey söyle” feryadı karşısında sessiz boynunu bükmek zorunda kaldı.

O gece bir dost o karakolda duyduğu ve asla dolmayacak o boşluğu gizlemek için dostlarını aradı, “Acele edin, Berdan, İdil’ini kaybetti” dedi.

Bir dost, beraber güldüğü, zekasına, enerjisine hayran olduğu, kızı gibi gördüğü bir genç kıza morgda bir ceset torbası içerisinde “Evet bu Şule İdil” demek zorunda kaldı.

Bu dost, ölümün bile gençliğinin güzelliğini yok edemediğini görüp şaşırdı, yarım asrı aşmış yaşamında hiçbir güzelliğe bakıp böyle derinden acıyla sarsılmadığını fark etti.

Tüm dostlar sözün bittiği yerde, sözsüz çaresiz kalmanın acısını iliklerinde yaşadı.

Şule İdil Dere 23 yaşındaydı.

İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi bir genç kız.

Şule İdil Dere, İstanbul-Kadıköy’ün ortasında, İstanbul’un en güzel parklarından Yoğurtçu Parkı’nda, yayalara tahsis edilmiş yolda yürürken, geri geri gelen ve üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi yazan bir hafriyat kamyonunun, ona arkasından çarpması sonucu yaşamını yitirdi.

Şule İdil, arkadaşlarıyla buluşmasından çıkıp evine yürürken, “kara yolu”nda değil, parkın içindeki “yaya-bisiklet yolu”nda can verdi.

Şule İdil’in ölümüne kaza diyorlar.

Kaza… Yaya yolunda!

Yaya yolu. Yani belediye tarafından tüm yayalara burası sizin güvenlikle yürüyebileceğiniz yoldur diye ilan edilmiş yoldan, bir genç kız, yasa gereği yayaların kullanması zorunlu olan yoldan yürüyerek evine gidiyor.

Şule İdil, yaya yolunun yaya yolu olmaktan çıkartılmış olduğunun farkında değil. Farkında olması için yaya yolunu iş sahasına dönüştürenler üzerlerine düşen hiçbir yasal yükümlülüğü yerine getirmemişler.

Yaya yolunun girişinde, iş makinelerinin çalıştığı ve tehlikeli olabileceğine ilişkin hiçbir uyarı yok. Yaya yolunda geri geri gelen kamyonun yol açacağı tehlikeleri önlemek için sesli, ışıklı uyarılar konulmamış. Kamyonun önünde ve arkasında kamyon şoförünü uyaracak işaretçiler yok.

Yaya yolunun iş sahasına dönüştürülmesi yayalar için hiçbir tehlike yaratmayacakmış gibi, akla, hukuka aykırı bir şekilde rahat davranılmış.

İşin sahibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yaya yolunun iş sahasına dönüşmesi için gerekli önlemlerin alınıp alınmadığını denetlemeyi akla dahi getirmemiş.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinden iş alan taşeron, müteahhit her ne ise, iş güvenliği önlemi almayı, iş sahasına giren yayaları koruyacak basit önlemleri akla dahi getirmemiş.

İşin yürütülmesinde sorumluluğu olan herkesin yasalara aykırı davrandığı koşullarda, yasalara uygun bir şekilde yaya yolunda yürüyen Şule İdil, yasalara uygun davranan bir vatandaş olmanın bedelini yaşamını yitirerek ödedi.
Bu ülkede vurdumduymazlığın, aymazlığın, adam sendeciliğin, kâr hırsının, yasaya aykırı davranma uyanıklığının adı “kaza” oldu.

Kaza dediler… Dört harfli bir sözcükle tüm vicdansızlıkları akladılar.

O gece kamyon şoförünün dışında kimse gözaltına alınmadı.

Hiç kimse, kim bu izni verdi diye sormadı.

Kimse, burada yasa gereği her türlü önlemi almak zorunda olan işveren nerede demedi.

Cenaze henüz camideyken ailenin acısı, olayın gencecik insanlarda yarattığı infial bile dikkate alınmadan şoför serbest bırakıldı.

Şoförü serbest bırakanlar kamyonun yaya yolunda önlem almadan çalışmasına izin veren İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve iş sahasında gerekli önlemleri almayan işvereni ifadeye dahi çağırma gereği duymadı.

Bu kadar ihmalin vurdum duymazlığın yasa tanımazlığın yol açtığı bir olaya kaza demek olanaklı değil. Bu bir cinayet.

Şule İdil, tüm vicdan sahiplerine hesap sorma sorumluluğunu bırakarak gitti.

Suçlular da cinayetlerini kaza diye aklamayı sürdürdüler.

Şule İdil, kızlarımın yaşında, can dostlarımın canıydı.

Ben de buradayım.

Bu yazı evrensel.net/ den alınmıştır

37-Murat Özveri

 

 

Dr. Murat Özveri

 

Ne gülüyorsunuz? – Ümit Kıvanç

Bu yazı platform24.org/ dan alınmıştır

“Millet Meclisi” adını taşıyan bir kuruma içeriden tahrip kalıbı döşemekle meşgûlsünüz… Bunda gülünecek ne var?

Acaba neye gülüyorlardı? Neydi bu adamları böylesine kendilerinden geçiren?

Takım elbiseleriyle zevkin doruklarına tırmanmış, oradan hazzın derinliklerine atlamak üzereydiler.

“Nasıl kandırdık ama, nasıl geçirdik! Ha ha ha ha haa!..”

“Nasıl yıktık patlattık ama, nasıl geberttik! Ho ho ho ho hoo!..”

26

Böyle midir aşağı yukarı? Yoksa şöyle midir: “Nasıl saldırdık ama, nasıl bindik tepelerine! Heh heh heh!”

Nasıl geberttik ama! Ha ha ha! Çocuğun ölüsünü buzdolabında saklamışlar. Kah kah kah kah kah!.. Ana karnındaki veledi bile vurduk! Heh heh heh heh! Kadının cesedini nasıl serdik yolun ortasına bir hafta! Haayy hah hah hah! Apartmanları yerle bir ettik, bodrumları toplu mezara çevirdik, yatak odalarına girip rujla aynalarına resim yaptık, okullarının tahtalarına üç hilal çizdik, delik deşik duvarlarına “itaat” yazdık, kah kah, ilahi, hah hah! Anaların göz pınarları kurudu, çocuklarda gözyaşı kalmadı, haaah haah hah!

Yoksul çocuklarına üniforma giydirip yolluyoruz ateşe, hoh hoh hoh! Ateş geliyor, çıplak ampullü sıvasız evler yanyana dizildiği için sokakmış gibi yapan yerlere düşüyor, bize ilişmiyor, hah hah hah! Çıplak ampullü sıvasız evlerde çok çocuk var, öldüler mi hemen yenilerini gönderebiliyoruz, biz devletiz yahu, hıh hıh hoh hoh!

Katil mi demişler? Kah kah kah!.. Para pul mu? Hoh hoh hoh! Çoluk çocuğa uçkur mu çözülmüş? Heh heh heh!

Nehirler mi kurumuş? Orman mı kalmıyor? Zeytinler mi kesilmiş? Hah hah hah! Madenciler mi? Ne olmuş madencilere? Hoooh hoh hoh hoh!..

Yaptıkları bilumum işlem, eylem ve faaliyetleri sıralıyorum, niyeyse hiçbirinde gülünecek bir taraf bulamıyorum. Mutlak tek adam iktidarı uğruna içsavaşa sürüklenen bir ülkede, halihazırda korkunç işler yapan, daha da korkunçlarına ortam hazırlayan birtakım adamlar, son derece kirli, üstelik düşüncesizce, şuursuzca bir faaliyetin ortayerinde, çocuklarından torunlarından saklamaları gerekecek bir eylemin arifesinde, sınırsızca gülüyorlar. Çocuklarının torunlarının hayatları kan temizlemekle geçecek, haberleri yok. Keyif bin beş yüz. Kırılacaklar gülmekten. Ağızlarını azıcık daha açarlarsa, arkaya azıcık daha kaykılırlarsa sahiden kırılacaklar. Bunlar kolay kırılan maddeden yapılmıştır, kendileri bilmez. İnsanın kırıldığında mesele çıkaracak parçaları başkadır.

Neye gülüyorsunuz baylar, siz?

Siz nasıl adamlarsınız?

Bulunduğunuz -ve sizi ayrıcalıklara sahip kılan- yeri havaya uçurmak üzeresiniz. “Millet Meclisi” adını taşıyan bir kuruma içeriden tahrip kalıbı döşemekle meşgûlsünüz. Emir aldınız, yerine getiriyorsunuz. Bunda gülünecek ne var?

Kötülüklerin aletiyken bile güvenilemiyor size, atacağınız oyu kontrol ediyorlar. Buyruklarını yerine getiresiniz diye sizi oralara yükselten zat size güvenemiyor. Ve siz gülüyorsunuz. Gizli kalması gereken oylarınızı, çoktan geçersiz kalmış haysiyetnameler gibi teşhir ederken, kahkahalar atıyorsunuz.

Siz nasıl adamlarsınız? Hangi aile, hangi okul yetiştirdi sizi? Hangi eş dost size değer verdi? Mahallede itibarınız varsa, bu nereden nasıl temin edildi? Yoksa herkesin sizin gibi olduğu yerlerde takılıyor, bu yüzden göze batmıyor musunuz?

Şehirler yıkılıyor, siz gülüyorsunuz. Çocuklar öldürülüyor, çocuklukları söndürülüyor, siz gülüyorsunuz. Çocukların ırzına geçiliyor, gülüyorsunuz. İnsanlar intikam duygularıyla dolduruluyor, siz gülüyorsunuz.

Yarattığınız, kelimenin en yakıcı yıkıcı anlamıyla fecaat. Oysa siz gülüyorsunuz. Müşteriye bozuk malı kakalamış gibi gülüyorsunuz. Ortağa yalanı yedirmiş gibi gülüyorsunuz. İhtiyarın arazisine çökmüş gibi gülüyorsunuz.

Gülmek kadar güzel bir eylemin içini bu kadar kötü kokan, kötülük kokan bir zehirli maddeyle doldurabilmeyi nasıl başarıyorsunuz? Bu gülüşünüze rastgelip korkmayacak, ağlamayacak çocuk yoktur. Nasıl beceriyorsunuz?

Çoğulcu demokrasi ve barış umuduyla HDP’ye oy vermiş altı milyon kişiden biriyim. Altı milyon insanı yok sayabilmenin keyfi midir sizi güldüren? Meclis’e girmesine bombayla, katliamla engel olamadığınız insanları hileyle alt edecek olmanın hayali mi? Karşısına geçip iki cümle tartışamayacağınız insanları itip kakabilecek olmanın rezilane keyfi mi? Bu zelil vaziyet yüzünden mi kahkahalarınızla zebanileri uykularından uyandırıyorsunuz?

Kürt, siz öldüresiniz diye var; yoksul Türk çocukları, iktidarınız uğruna savaşa sürüp öldürtesiniz diye var; bunlara mı gülüyorsunuz? Ama bunlar komik değil ki.

Hayatta iyilik olsun diye hiç gülmediğiniz, anca kötülüğün bu sereserpe gülüşlerinizi meydana çıkardığı öylesine belli ki, bu sivri hakikat onu bir defa göreni dürtüp duruyor, rahat bırakmıyor. Kötülüktür gülüşlerinizin “önünü açan”.

Fotoğraf şunu gösteriyor: önünüz açılmış.

Gazetecilik yapılabiliyor olsaydı, atlayıp gelmeyi, hepinize tek tek şu geniş kapsamlı, derin ve çok boyutlu soruyu sormayı isterdim: Ne gülüyorsunuz?

Pişkinliğin fotoğrafını kim çekebilir? Kötülüğünkini? Etrafına yapışmış cehalet ve şuursuzluğun? Memleketi helak, kendini rezil ederken farkında bile olmamanın? Yanına katılmış umursamazlığın?

Torunlarımız, “bir ara Türk İslâmcısı iktidardaymış, nasıldı?” diye soranlara bu fotoğrafı gösterecekler.“Utanma duygusunun son kırıntıları kahkahalar eşliğinde süpürülmüştü, yavrum…”

Bugünümüzü ve yarınımızı yere atıp üzerinde tepinirken zevkten kendilerinden geçenlerin fotoğrafı, başka hiçbir şeyi görmeme imkân bırakmadı. Hem Meclis’in intiharını izlerken yanında bu iyi gider.

Bu yazı platform24.org/ dan alınmıştır

27-Ümit-Kıvanç

 

Ümit Kıvanç

Dev kimyasal tarım şirketlerinde taşlar yerinden oynuyor: Bayer, Monsanto’yu satın almak için harekete geçti

Dünyanın tarımsal girdi piyasasına, yani tohum, pestisit ve biyoteknoloji endüstrisine hükmettikleri için “Big 6” olarak anılan, dünyanın altı pestisit ve GDO devi BASF, Bayer, Dupont, Dow Chemical, Monsanto ve Syngenta arasında  sular durulmuyor.

6logoDünya tarımı üzerinde daha önce eşi benzeri görülmemiş bir güce sahip bu altı şirket, uluslararası ticaret ve tarım anlaşmalarını etkiliyor ve piyasa rekabetini alt üst ediyorlar. Tekellerine büyüterek, inanılmaz karlar elde ederken aynı zamanda çiftçileri yoksullaştırıyor ve güçsüzleştiriyor ve gıda güvenliğini zayıflatıyorlar.

Bu altı büyük şirket, tarım kimyasalları/tohumları ve biyoteknolojiden elde ettikleri toplam 65 milyar ABD Doları gelirle, global tarım kimyasalları piyasasının %75’ine, ticari tohum piyasasının %63’üne ve tohum ve pestisit konusunda özel sektörde yapılan araştırmaların %75’ine hükmediyorlar (2013 verileri).

Pestisit6lisi
Kaynak: ETC, Aralık 2015 raporu verileriyle yapılmıştır.

 

Tohum7lisi
Kaynak: ETC, Aralık 2015 raporu verileriyle yapılmıştır.

 

Dün (Çarşamba 18 Mayıs 2016) Alman ilaç ve kimya devi Bayer AG’nin, dünyanın en büyük tohum şirketi ABD’li Monsanto’yu satın almak için teklif verdiği açıklandı. Monsanto tarafından yapılan açıklama Bayer tarafından da teyit edildi ancak her iki şirket de satın alma şartlarını açıklamadılar. Monsanto’nun piyasa değerinin 42 milyar ABD Doları olması, bu satın almanın geçtiğimiz Şubat ayında Çinli ChemChina’nın İsviçreli kimyasal tarım şirketi Syngenta AG’yi satın almak için teklif ettiği 43 milyar ABD Dolarını geçeceğini düşündürüyor.

ChemChina Syngenta Satın Alma Anlaşması – Şubat 2016

Şubat 2016’da, Çin devleti destekli ChemChina’nın tarım ilacı ve GDO’lu tohum üretici Syngenta ile yaptığı anlaşma Çin’in bugüne kadar yaptığı en büyük dış kaynaklı satın alım.

bayer-monsanto_lp_opt

Birçok şirket uzun yıllardır Syngenta’yı satın almak için teklif veriyordu, ABD’li Monsanto da bunlardan biriydi. Monsanto, en son geçen yıl bir teklif vermiş ancak anlaşmaya varılamamıştı. Syngenta gelirinin yaklaşık dörtte birini Kuzey Amerika’dan elde ediyor. ABD’deki merkezi North Carolina’da bulunan Syngenta, pazar payının %20’si ile tarım kimyasalları piyasasının en büyük şirketi. İki numarada ise, %18 ile Bayer yer alıyor.

syngenta-acquisition-chemchina-809ChemChina ve Syngenta arasındaki anlaşma, Beijing’in gıda stokunu güvence altına almak istemesi olarak yorumlanırken, Washington ise kendi ülkesinin gıda stoku güvenliği konusunda endişe ettiği ileri sürerek  bu satın alıma engel çıkarmaya çalışıyor. Reuters’ın, Pazartesi 16 Mayıs özel haberine göre, ABD hükümetinin bu planlanan satın alımı incelemek üzere kurduğu panele, ABD Tarım Bakanlığı da katılmayı kabul etti. Reuters’a göre, kongre ve https://aysebereket.wordpress.com/2012/03/14/gdo-devi-monsantonun-politik-baglantilari/senato üyeleri Hazine Müsteşarı’na yazarak, bu potansiyel satın alımın ulusal gıda güvenliğine etkilerinin daha iyi değerlendirilebilmesi için Tarım Bakanlığının da panele dahil olmasını istediler.

ABD hükümeti ve ABD Tarım Bakanlığı’nın bu yoğun çabalarını anlamak için Monsanto’nun politik bağlantılarını, geçmişte yazdığım GDO Devi Monsantonun Politik Bağlantıları’nda bahsettiğim ABD Tarım Bakanlığı arasındaki “döner kapıyı” hatırlamak yeterli. 2012 yılında yazdığım bu yazı üzerine, yeni isimler eklendi. En başta şu andaki ABD Tarım Bakanı, eski Iowa Valisi Tom Vilsack, Monsanto’nun da parçası olduğu Biyoteknoloji Endüstrisi Örgütü tarafından Yılın Valisi Ödülünü almış ve Valiler Biyoteknoloji Ortaklığı adında bir ulusal grup kurup başkanlığını yapmıştır.

Dow Chemical ve Dupont birleşme anlaşması – Ocak 2016

ChemChina ve Syngenta arasındaki anlaşmadan bir ay önce de, Ocak 2016’da iki dev GDO tohum ve tarım ilacı üretici ABD’li Dow Chemical ve ABD’li Dupont arasında 130 Milyar ABD Dolarlık bir hisse birleşme anlaşması sağlanmış ve incelemeler başlamıştı. Nisan 2016’da, DuPont ABD sermaye piyasası kurulu tarafından yapılan incelemenin Haziran 2016 sonunda tamamlanmasını beklediklerini açıkladı. Dow ve Dupont’un birleşme anlaşması kimya endüstrisinde bugüne kadar yapılmış en büyük anlaşma. Ve yeni adıyla, DowDuPont, Alman BASF’tan sonra dünyanın en büyük ikinci kimya şirketi olacak.

Dow Dupontscreen_shot_2015-12-11_at_6.08.18_pmSyngenta ve Bayer’den sonra dünyanın en büyük üçüncü herbisit ve pestisit üreticisi BASF, tabii ki Dupont ve Dow arasındaki anlaşmayı, DuPont’a teklif götürerek engellemeye çalıştı. Piyasa değer 55 Milyar ABD Doları olan DuPont ile anlaşmaya varabilseydi, BASF sadece tarım kimyasalları portföyünü genişletmekle kalmayacak, Monsanto’nun ardından dünyanın en büyük ikinci tohum şirketi olacaktı.

Hem Bayer hem de BASF piyasa paylarını daha da arttırmanın yollarını uzun zamandır arıyorlardı. Ve Monsanto hep kilit roldeydi. (Monsanto: Bir GDO Devinin DNA’sı adlı yazımda şirketin tarihçesini okuyabilirsiniz.) Reuters kaynaklarına göre, 2016’nın ilk aylarında bu sefer Monsanto Bayer’in “ekin bilimi” birimiyle (ekinlere ve ürün yetiştirme sistemlerine biyolojik, kimyasal, ve fiziksel uygulamalarla, verimlilik arttırmak) ilgilendiğini iletti ve satın almak ya da ortak olmayı teklif etti. Görünen o ki bu kısa sürede hesaplar tamamıyla değişti, bugün Bayer Monsanto’yu almak için harekete geçtiğini duyurdu. Ancak uzmanlarının görüşlerine göre, Bayer ve Monsanto arasındaki herhangi bir anlaşma ortak GDO tohum işleri, özellikle de soya, pamuk ve kanola, yüzünden ABD’de antitrust yasasına takılabilir.

Bu dev şirketler kendi aralarında güç savaşlarına devam ederken bir yandan da piyasa paylarını arttırmaya ve gıda tekellerini büyütmeye devam ediyor. Çok sevdiğim bir arkadaşımın geçenlerde dediği gibi, “filler tepişiyor, çimen eziliyor”.

 

Ayşe Bereket (Yeşil Gazete)

aysebereket.wordpress.com/

Twitter: @aysebereket

 

Kaynaklar:

http://www.reuters.com/article/us-monsanto-m-a-bayer-idUSKCN0YA054

http://www.swissinfo.ch/eng/takeover_chemchina-buys-syngenta-in-record-chinese-deal/41936208

http://www.reuters.com/article/us-syngenta-m-a-chemchina-exclusive-idUSKCN0Y72EN

http://www.reuters.com/article/us-dupont-results-idUSKCN0XN1M9

http://www.nytimes.com/2016/03/08/business/dealbook/dow-dupont-deal-seems-impermeable-to-a-bid-by-basf.html?_r =0

http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-03-04/basf-said-working-with-advisers-to-weigh-counter-bid-for-dupont

http://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/files/etc_breakbad_23dec15.pdf

https://www.stopcorporateabuse.org/blog/big-foods-revolving-door

‘Boşanma komisyonu’nun raporuna tepki büyüyor

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tarafından kurulan ve kamuoyunun “Meclis Boşanma Komisyonu” olarak adlandırdığı “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması Ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu“nun sunduğu taslak rapor siyasi partiler ve kadın örgütlerini ayağa kaldırdı.

Uzun yıllar süren mücadeleler sonucu kazanılan kadın ve çocuk haklarını geri almayı ‘öneren’ raporda istismar edilen çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmesinden boşanmanın zorlaştırılmasına kadar kadın hareketinin yıllardır mücadele ettiği birçok sorunun devlet politikası haline gelmesi öngörülüyordu. Rapora CHP ve HDP’li komisyon üyeleri muhalefet şerhi koymuştu.

43

 

BirGün gazetesinden Sebahat Karakoyun’un haberine göre, komisyonun CHP’li üyelerinden Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer, raporun ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ne üstünkörü yer verdiğini, ilahiyat fakültesi mezunlarının aile danışmanlığı yapabilmesinin yoğun tartışmalara rağmen rapora girdiğini söyleyerek “Halihazırda Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Aile ve Dini Rehberlik bürolarında 2 binden fazla kişi görev yapıyor. Aile danışmanlığını ilahiyat mezunlarına açmak, abesle iştigal. Ülkemizin en acil sorunlarından biri çocuk cinsel istismarı ve çocuk evliliğiyken, rapordaki çocukları istismarcısıyla evlendirmeye yönelik öneri, hiçbir şekilde kabul edilemez.” dedi.

Komisyon toplantısında AKP’li Sait Yüce tarafından hedef alınan Eşitlik İzleme Kadın Grubu’ndan Avukat Hülya Gülbahar ise, “Bu Türkiye için yeni bir süreçtir. Çünkü değiştirilmesi istenen Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu ve Şiddetin Önlenmesi Kanunu; kadın ve çocuk haklarını koruyacak en temel yasalardır. Üçünü de alt üst eden bir rapor var karşımızda. Biz bu kazanımları az sayıda erkeğin desteği, ezici çoğunlukta engellemelerine rağmen sisteme kabul ettirmeyi başardık. Geri almaları kolay olmayacak” diye konuştu.

HDP Ağrı Milletvekili Dilan Dirayet Taşdemir ise komisyondaki çalışmalar boyunca hakim olan ‘boşanmayı tabulaştırma’ anlayışının rapora yansıdığı görüşünde. Rapora damgasını vuran yaklaşımın, devletin en tepesinde de hakim olduğunu söyleyen Taşdemir, “Kadın ve erkeğin eşit olduğuna inanmayan bir cumhurbaşkanı var. Onun söylemlerini kurumsallaştırma anlayışıyla komisyonlar kuruluyor, raporlar hazırlanıyor” dedi.

Taslak Rapordan satırbaşları

Komisyondan çıkan rapor taslağı, meclise Ceza Kanunu, Medeni Kanun ve 6284 sayılı Şiddet Önleme Kanunu’nda bazı değişiklikleri yapılmasını öneriyor. Neredeyse tamamı mevcut kadın ve çocuk haklarını gasp eden önerilerden bazıları şöyle:

*Rapor, çocukların cinsel istismarının ‘rızaya’ dayalı olabileceğini söyleyerek, istismarcının tecavüz ettiği çocukla beş yıl boyunca ‘sorunsuz’ bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanmasını öneriyor. Eğer istismarı gerçekleştiren de 15 yaşın altında olursa istismar suç olmaktan çıkarılıyor. Bu, ailelerin 15 yaş altı çocuklarını fiilen ‘evlendirmelerinin’ yolunu açıyor.

*‘Aile mahremiyetinin korunması’ bahanesiyle, aile hukukuna ilişkin tüm davalarda duruşmaların gizli yapılmasını öneren rapor, zorunlu arabuluculuğu da tavsiye ediyor.

*Rapor, kadınların nafaka hakkını evlilik süresi ile bağlantılandırarak kısıtlıyor, kadınları boşanmadan caydırmaya çalışıyor.

*İlahiyat fakültesi mezunlarının da aile danışmanı olarak görevlendirilmesi öneriliyor.

 

(Birgün, Diken)

 

Buğday hasadı – Ali Ekber Yıldırım

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

Adana,Osmaniye başta olmak üzere Çukurova’da buğday hasadı başladı. Geçen yıla göre üretimde, verimde düşüş var. Üretici hasat sevincini yaşayamıyor.

Toprak Mahsulleri Ofisi bu yıl uygulayacağı alım fiyatını henüz açıklamadı. Ofis, geçmiş yıllarda olduğu gibi hasat döneminde buğday, arpa,mısır ve diğer hububat ürünlerinin satışını sürdürüyor. Satış, 31 Mayıs’a kadar sürecek. Hasat öncesi yapılan satış veya ithalat, üreticinin ürününü daha düşük fiyattan satmasına neden oluyor.

36

Hasadın başladığı şu günlerde buğdayda genel durum özetle şöyle:

1– Genel olarak bakıldığında Türkiye’nin buğday üretimi 1980 yılından bu yana 17 milyon ton ile 22 milyon ton arasında gerçekleşiyor. İklim koşullarının iyi olduğu yıllarda 21-22 milyon ton olan üretim olumsuz iklim koşullarında ise 17-18 milyon tona kadar geriliyor.

2-Geçen sene ilk kez 22.5 milyon ton üretim olduğunda tarihi rekor kırdık diye sevindik. Bu yıl kuraklık ve olumsuz hava koşulları nedeniyle üretimin yüzde 5 civarında azalarak 20 milyon tonun altına inmesi bekleniyor. En büyük düşüş Akdeniz,Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu’da olacağı tahmin ediliyor.

3- Buğday üretimi nüfus artışı ile karşılaştırıldığında çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Türkiye’nin nüfus artışına bakıldığında 1980-2016 döneminde büyük bir artış olduğu görülüyor. 1980’de yaklaşık 45 milyon olan ülke nüfusu bugün 80 milyona dayandı. Ama buğday üretimi aynı oranda artmıyor. Artan nüfusu beslemek için ihtiyaç duyulan buğdayın bir bölümü ithalatla karşılanıyor.

4-Geçen hafta Antalya Ticaret Borsası’nda sektör temsilcilerinin katıldığı toplantıda buğday konusunda ciddi uyarılar yapıldı.Üreticilerin verdiği bilgilere göre, kuraklığın etkisi ile bazı yörelerde, yüksek kesimlerde yüzde 70’e varan oranlarda verim kaybı var.Un sanayicilerinin uyarısı ise hasatla ilgiliydi. Üretici buğday hasadını bir an önce tamamlayarak ikinci ürün ekme kaygısı ile hasadı erken yapıyor. Erken hasat ürün kalitesini olumsuz etkiliyor. Erken hasat6 edilen ve rutubet oranı yüksek olan buğday tercih edilmediği için üretici bundan zarar görüyor.

5- Toprak Mahsulleri Ofisi geçen yıl toplam 5.5 milyon ton hububat alımı yaptı. Bunun 3.3 milyon tonu buğday. Bu yıl üretimin düşmesine bağlı olarak fiyat yükselirse Toprak Mahsulleri Ofisi daha az alım yapacaktır.

6- Anadolu Kırmızı Sert Buğday’ın borsalarda, piyasada tonu 900 lira ile 1060 liradan işlem görüyor. Bu fiyat geçen yılın biraz üzerinde. Üretim 20 milyon tonun altına düşerse önümüzdeki günlerde fiyatın yükselmesi beklenebilir. Hasadın yoğun olduğu Haziran-Temmuz dönemi piyasaya çok miktarda ürün gireceği için fiyat bir miktar düşebilir. Fakat, sonraki aylarda fiyatın yükseleceği beklentisi var.Ürün çiftçinin elinden çıktıktan sonra fiyatı artacak.

7– Başta da belirttiğimiz gibi hasat başlarken Toprak Mahsulleri Ofisi, stoğundaki buğday ve diğer hububat ürünlerini satışa çıkardı. Her yıl hasat döneminde Ofis’in piyasaya girerek satış yapması veya ithalat yapılması üreticiye zarar veriyor. Ofis’ten 29 Nisan’da yapılan yazılı açıklamada 2 Mayıs itibariyle sadece kullanıcılarına (makarna, irmik, şehriye ve bulgur fabrikalarına) satışı yapılan makarnalık buğday peşin bedelle kalitelerine göre tonu 925 lira ile 1.085 liradan satılıyor. Yerli ve ithal ekmeklik buğdaylar kişi ve kuruluş ayrımı yapılmaksızın serbest olarak peşin bedel mukabili kalitelerine göre tonu 825 ile 965 liradan satılıyor. Ofis, 31 Mayıs 2016 (dâhil) tarihi itibariyle satışları sonlandıracak.

8- Toprak Mahsulleri Ofisi, geçen sene Anadolu Kırmızı Sert Buğday için ton başına 862 lira fiyat açıkladı. Bu yıl fiyatın ne zaman açıklanacağı henüz bilinmiyor. Bu hafta yaş çay alım fiyatı yüzde 12 artışla açıklandı. Buğdayda yüzde 10 artış yapılsa geçen yıla göre fiyatın ton başına 950 lira olması beklenebilir.

9- Buğdayda kilo başına 5 kuruş yani ton başına 50 lira destekleme primi veriliyor. Bu prim tam 8 yıldan beri artırılmadı. Yani 2009 üretim yılında kilo başına 5 kuruş olan buğday destekleme primi 2016 destekleme kararnamesinde de 5 lira olarak yer aldı. Bu yıl gübre ve mazot desteği birleştirilerek verileceği için hububat üreticisi, bu değişimden zarar görecek. Geçen sene hububat üretimi yapan çiftçilere dekar başına 4 lira 85 kuruş mazot,6 lira 60 kuruş gübre desteği olmak üzere 11 lira 45 kuruş destek ödeniyordu. Bu yıl iki destek birleştirildi ve dekara 11 lira verilecek. Üreticinin dekar başına 45 kuruş kaybı olacak.

10- Üretimin azalması nedeniyle ihtiyacın bir bölümü yine ithalatla karşılanacak. Rusya, Türkiye’nin en fazla buğday aldığı ülkelerden birisi. Bu ülke ile yaşanan kriz nedeniyle buğday ithalatının bu yıl yapılıp yapılmayacağı henüz bilinmiyor.Hangi ülkeden olursa olsun ithalat mutlaka yapılacak.

Özetle buğdayda genel durum pek parlak değil. Üretim, artan nüfusla aynı oranda olmadığı için dışa bağımlılık artıyor. Gıda güvenliği için buğday politikasının yeniden ele alınmasında yarar var.

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

35-Ali-Ekber-Yıldırım

 

 

Ali Ekber Yıldırım

İnsani Yardım Zirvesi öncesinde”Fukuşima’dan Çıkarılacak Dersler” hakkında basın toplantısı

Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders adlı kitapçığının hazırlığından ve basımından sorumlu komite, Birleşmiş Milletler tarafından 23 ve 24 Mayıs günlerinde İstanbul’da organize edilen ve hükümet temsilcileriyle iş ve sivil toplum çevresinden yaklaşık 5000 kişinin iştirak edeceği Dünyanın ilk İnsani Yardım Zirvesi (WHS)’nde Fukuşima’dan öğrendiklerini aktarmaya çalışacak.

40...

21 Mayıs Cumartesi günü ise bu organizasyonun öncesinde bir basın açıklaması düzenleyecek. Türkiye’de  ilk olarak  gazetemizin iklim enerji editörlerinden ve aynı zamanda Nukleersiz.org koordinatörü Pınar Demircan’ın “Fukuşima izlenimleri” serisinde  paylaşılan  kitapçık 2 yıl önce Elektirk Mühendisleri Odası (EMO)‘nın girişimiyle Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmıştı.

Fukuşima Kitapçığı Komitesi’nin basına Çağrısı ise şöyle:

Fukuşima'dan Çıkarılacak 10 Ders kitapçığı
Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders kitapçığı

“2011 Fukuşima nükleer  felaketi  bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı afet riskleri arasında nükleer risklerin  de bulunduğunu gösterdi. 2015 yılında Japonya/Sendai’de 3.’sü düzenlenen Dünya Afet Riskleri Azaltma  Konferansı (WCDRR) kapsamında nükleer santraller hakkında bugüne dek söylenmiş  “nükleer santrallerin güvenli olduğu”  yalanının terk edilmesi gerektiği konusunda  anlaşmaya varıldı. Zira bu söylem Japonya’nın enerji politikası tarihi içinde en büyük hatası olmuştur.

Gelecekte benzer kazaların yaşanmaması  adına  Japon sivil toplum üyelerinin büyük sorumluluk duygusuyla hareket edip tüm dünyanın Fukuşima’dan öğrenmesi gerekenleri geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla hazırladıkları “Fukuşima’dan  Çıkarılacak 10 Ders” adlı kitapçık 2015 yılında basıldı ve halihazırda Türkçe dahil 14 dile çevrilmiş bulunuyor. Japonya’daki sivil toplum, nükleer santral kurma planları yapan bir ülke olarak Türkiye’nin,  Fukuşima’da  nükleer felaket sebebiyle yaşananlar üzerine düşünmesini , halkın farkındalığını arttıracak gerçek bilgileri paylaşmasını, halk sağlığını ilgilendiren riskler ve yasal düzenlemelerle sürdürebilirlik konuları üzerine gerçekçi çalışmalar yapmasını zorunlu görmektedir.

Bu perspektif doğrultusunda Türkiye nükleer santral kurma planları yaparken şu soruları gündemine almalıdır:

  • Bölgede çatışma ortamına bağlı güvenlik sorunu ve terör problemi varken nükleer santraller için güvenlik nasıl tesis edilecek?
  • Türkiye, aktif fay hatları üzerinde yer alan bir ülke olarak nükleer santral kurarsa deprem risklerinden nasıl korunacak?
  • Nükleer santralin inşası halinde balıkçılık ve tarım faaliyetleri eski haline nasıl döndürülebilecek?
  • Nükleer santralin kurulacağı bölgede yaşayanlara ne gibi sağlık riskleriyle karşılaşabilecekleri ve radyasyonun insan sağlığına etkisi anlatılacak mı?
  • Henüz Japonya’da da çözülmemiş bir sorun olan ciddi miktardaki nükleer atıkların bertarafı konusunda Türkiye nasıl bir plan yapacak?”

İstanbul’da gerçekleştirilecek bu basın toplantısıyla, nükleer santral kurma planları yapan ülkelerdeki insanların gelecekte karşılaşabilecekleri  riskler üzerine düşünmesini  sağlamak amacıyla Fukuşima’dan çıkarılması gereken derslere dikkat çekilecektir.

Basın toplantısının detayları

Tarih/Saat : 12:00 (öğle),  21 Mayıs, 2016

Yer: TMMOB Elektrik Muhendisleri Odası Istanbul Subesi, Dikilitas Mh Eren Sk No 30
Yildiz Teknik Universitesi Karsisi Dikilitas 34349 Besiktas,Istanbul

Konuşmacılar: Fukuşima Kitapçığı Komitesi :

Mr Masaaki OHASHI (JANIC), Mr Takeshi KOMINO (CWS Japan); Ms Pinar DEMIRCAN (Nukleersiz.org)

(RSVP)İletişim : Takeshi Komino, [email protected] OR Pınar Demircan, [email protected]

“Fukuşima Kitapçığı Yayın Komitesi” Mart 2015’te japonya/Sendai’de gerçekleştirilen BM Dünya Afet Riskleri Azaltma Konferansı’na yönelik hazırlık yapmış olan Japonya CSO Koalisyonu (JCC2015) tarafından oluşturulmuştur. Komite, tüm dünyadaki insanların gelecekteki nükleer felaketlere maruz kalmaması için Fukuşima’nın Mesajını sivil toplumun sesi olarak dünyaya duyurmak için bu kitapçığı hazırlamıştır.

Kitapçığın Türkçesine http://www.nukleersiz.org/raporlar dan erişebilirsiniz .

(Yeşil Gazete)

İTÜ tarih verip uyardı: Kavurucu sıcaklar geliyor

İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen, Türkiye’de bu yaz aylarının çok sıcak geçeceğini belirterek, “Afrika sıcakları ülkemizi kavuracak” dedi.

34

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen yaz sıcaklarının başlangıcı için tarih verdi.

Şen, sıcak havanın önümüzdeki haftadan itibaren tüm dünya ile birlikte Türkiye’de hava sıcaklıklarının yükseleceğini belirterek, “Türkiye’de de yaz aylarını 90 gün sayarsak, bunun 60 günü çok sıcak geçecek. Afrika sıcakları ülkemizi kavuracak” ifadelerini kullandı.

Sıcaklık artışında en önemli etkenin sera gazlarının atmosferdeki miktarının artması olduğunu dile getiren Şen, bu yaz sıcaklık rekoru kırılabileceğini belirterek, sağlık sorunları olanların dışarı çıkmaması konusunda uyarıda bulundu.

 

(Cumhuriyet)

43 yıl önce bugün işkence altında öldürülen İbrahim Kaypakkaya üzerine… – Murat Bjeduğ

Bu yazı t24.com.tr/ alınmıştır

Münir Dişkaya anısına saygıyla…

İbo-Bir güneşti doğdu gitti..

… diyor bir köylü sempatizanı, Youtube’da yayımlanan  belgeselde, İbrahim Kaypakkaya için. Enternasyonalist bir devrimci olmaya karar verdiğinde, nüfus cüzdanını yırtıp atan Kaypakkaya, yersiz yurtsuzlaşarak, Dersim bölgesine gider. Devrim hayali peşinde örgütlenme ve kızıl siyasi üs oluşturma çalışmaları için Dersim-Kürecik hattında çobanlarla, hamallarla, “baldırı çıplak” yoksul köylülerle konuşur. “Sınıfsız bir toplum kuracağız, burjuva düzeni kâğıttan kaplandır” diyerek, seslendiği insanları devrimci mücadeleye ve kurucusu, önderi, militanı olduğu TKP-ML-TİKKO’ya davet eder. Artan taraftarları, mahalli kadroların hayatlarını değiştiren yepyeni fikir, inanç ve ütopya dünyasıyla, bölgede “köksap” haline gelir. Önce gönüllerde, eş zamanlı olarak da akıllarda ufuklar açar, yoksulluğun ve sömürünün kader olmadığına inandırır insanları. Yoksul köylülerin evlerinde sofraya buyur edildiğinde yoldaşlarını uyarır:

Bu insanlar, yoksulluklarına rağmen neleri var neleri yok önümüze koyarlar. Arkada başka bir şeyleri kalmamıştır, onları da düşünüp az yiyin ki, aç kalmasınlar.

https://youtu.be/C7EutRKrOZk

İstanbul’dan gelen bir Fen Fakültesi öğrencisi değil de, tarlada çapadan gelen komşunun oğlu gibidir. Yabancılaşma iki tarafta da yaşanmaz, severler yoksul  köylüler bu ufak tefek, çelimsiz, sarışın devrimciyi. Davranışları, sözleri ile çok tutarlıdır çünkü.

Mağaralarda, kömlerde beraber saklandığı yoldaşları da zekâsına, kavrama-gözlem-analiz  gücüne, birikimine, söz-eylem namusuna hayran kaldıklarını on yıllarca sonra, saygıyla yad ederek anlatıyorlar.

Elbette sadece bu devrimci  mistisizm boyutu değil, Kaypakkaya’yı önder kılan yegâne etken.

Tüm tanımış, görüşmüş olanların anlattıkları; hakkında  yazılanlar ve kendi yazdıklarına bakılınca da çok başka bir bakış açısına sahip, alışılagelmişin dışında işleyen bir zekâ, olayları, tarihi çok farklı okuma, yorumlama yetisi çok gelişkin olduğu hemen fark ediliyor. Ama o bununla kifayet etmiyor.

Çünkü bir entelektüel değil bir komünist devrimci olmayı tercih etmiş. Devrim yolunda kararlılık ve berraklık, samimiyet… Sezgi gücü, sıcak, sevecen, çok çalışkan, bir meşale, bir sembol.

Bu sözcüklerle anıyor  40 yıl sonra, mahalli sempatizanları, örgüt arkadaşları.1987 yılında Paris’te Abidin Dino da merak ediyor  Kaypakkaya’yı ve atölyesine gelen Muzaffer  Oruçoğlu’na soruyor:

– Nasıl biriydi?..

Karşı-teolojik bir mistisizimden söz etmek mümkün. Evet, teolojiden arınmış bir mit ve destan; ideolojik bir rol ifa ediyor. Özel mülkiyetin, sınıfların, işbölümünün, devletin -gereksizleştiği  için- ortadan kalkmış olduğu bir dünya amacına matuf bir rol ve işlev bu. Özel mülkiyetindeki  tek şey canı, İbo ondan da vazgeçiyor.

Anfilerden fabrika ve tarlalara…

Şehirlerde; kent yoksulları, işçiler, gecekondulu halk, düşük gelirliler, kadınlar, çocuklar; kentte yaşıyor olmalarına rağmen kentin nimetlerinden yararlanamamaktadırlar.

Köylerde; tarlanın, tarımın kazancından istifade edemeyen milyonlar, hayatlarını, Azrail’in son randevusunun geleceği ana kadar, kader deyip tevekkül halinde sürdürürlerken, 60’ların ikinci yarısında üniversitelerden çıkıp gelmiş genç insanları görmeye başladılar. Çamur deryası sokaklarındaki kahvelerde, sıvasız bir iki göz odalı evlerinde, dağ başlarındaki köylerinde, mezralarında bu zeki, bilgili, mütevazı, sevecen, hiçbir karşılık-menfaat beklemeden yanlarına gelip o günlere kadar duymadıkları, bilmedikleri bir dünyanın kurulabileceğini anlatıyorlardı. Bu renksiz, umutsuz, yoksul hayatın kaderleri olmadığını; sınıfların, sömürünün olmayacağı, zenginliğin eşitçe paylaşılıp kendileriyle ilgili söz hakkının yine kendilerinde olacağına inanarak izah eden bu gençler gittikleri yerlerde dikkatle dinlenir oldular. Salt oy istemeye gelen kimi politikacılar gibi hınzır, itimat telkin etmeyen madrabaz değildi bu genç insanlar. Kendilerine “devrimci” diyorlardı. Sözlerinde samimi ve sahici idiler, çok değişik bir anlatımları vardı, ilk defa duydukları kelimelerin manalarını açıklıyorlar, ne yapılması gerektiğini de anlaşılır bir şekilde izah ediyorlar, en önce de kendileri yapıyorlardı. Devrimci olduklarını söyleyen bu genç insanlar sevildi, bağırlara basıldı, özlenir, beklenir  oldular. Pırıl pırıl geleceklerini, sınıfsız, sömürüsüz, adil ve eşit bir dünya ideali için feda  ettiler… O dünyaya “sosyalizm”, ulaşmak için yapılması gereken şeye de “devrim”, diyorlardı.

Mit ve destan geleneği…

29-İbrahim Kaypakkaya

Mit ve destan geleneği, bu yoğunlaşmanın arttığı dönemde, katledilmeye başlamalarıyla birlikte, bu devrimci  insanları işlemeye başladı. Oysa  devrimciler ne su üzerinde yürüdüklerini, ne, üç-beş ekmek ve balıkla  beş bin kişiyi doyurduklarını, ne de kanatlı atlara çıkıp göklere gidip geldiklerini anlatıyorlardı. Asaları da yoktu, denizi ortasından yaran. Yoldaşları ve taraftarlarından da hiç kimse bu ve benzeri masallar anlatmıyorlardı. Ama tüm ikonlaşma, ikonlaştırma eğilimlerinin önüne set çekmelerine rağmen sızıntıların birikmesi önlenemedi. Kısmen olmak şerhiyle belirtiyorum ki, mit ve destan, 1960’ların sonundan itibaren,  devrimciler ekseninde kendini  üretti.

İbrahim Kaypakkaya yazı konusu olduğu için, bu ikonlaştırma, tabulaştırma konusunu bu bağlamda yapmayı deneyeceğim. Görebildiğimiz kadarıyla gelişmiş batılı ülkelerde böyle bir sorun pek yok. Daha çok doğu toplumlarında ve göründüğü kadarıyla da Latin Amerika’da var. Güney Afrika’da beyaz azınlık diktatörlüğüne karşı siyahların özgürlük hareketinin mücadelesinin simge ismi Steve Bantu Biko için de yoksul siyahların benzer söylence ve mitleştirme (!?) öyküsü görülüyor. Sadece yoksul siyahların değil; dünyaca ünlü rock grubu GENESİS’in lideri ve solisti Peter Gabriel’in, Biko isimli etkileyici şarkısı; başrollerini Denzel Washington, Kevin Kline’ın oynadığı, yönetmen Richard Attenborough’un yaptığı Biko ve mücadelesini anlatan Cry Freedom isimli mükemmel sinema filmi mit ve destanın uluslararası boyut kazanmasını sağladılar.

Kaypakkaya’nın yakın arkadaşı Muzaffer Oruçoğlu şunları söylüyor:

Büyük insanlık için ölen insanların yüceltilmesi, dinlerden, kahramanlık efsanelerinden bize kalan bir mirastır. Bu mirastan kopamıyoruz. Bu miras bizi yitirip bitiriyor, bizi götürüp bilimin karşısına dikiyor. Bu miras bizi ölen insana ve kendimize yabancılaştırıyor.” (İbrahim Kaypakkaya Kitabı, Dipnot Yayınları, sayfa 444)

Garbis Altınoğlu da putlaştırma ve idealize etmenin eleştirel ikazını yapma gereği duymuş. Her iki ismin de kaygıları, uyarıları, eleştirileri elbette yerindedir. Nazarı itibara alınmalıdır.

Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya bir tabulaştırma nesnesi olarak değerlendirilmekle birlikte, asıl uyarı Çayan ve Kaypakkaya isimlerinde odaklanıyor. Çünkü teorik analizlerini ve devrim stratejilerini, örgütlenme tarz ve anlayışlarını yazdılar, eleştirel  polemiklere girdiler v.s.

Bu putlaştırmadan kastedilen, bu iki devrimci Marksistin, o dönem dünya ve Türkiye şartları çerçevesinde ve henüz 22-24 yaşlarında, çok güç koşullarda, izlerini sürmekte olan cellatlarının ölümcül takipleri sürerken, mağaralarda, bir kayanın üzerinde oturup dizlerinin üzerinde yazdıkları bu yazıların eleştirilemez ve şaşmaz doğrular kabul edilmesine karşı bir uyarı ve dikkat çekme hassasiyetidir ki, bunu da en yakın arkadaşları yapagelmiştir. Gerek Çayan, gerekse Kaypakkaya’nın her şeye rağmen yazdıkları, dönemin koşulları nazarı itibara alınırsa teorik çalışmalardır ve çok da önemlidir. Ancak, o yazılı metinler, kendi örgütlerinde bile yeterince tartışılamamış, geliştirilememiştir. Dikkate değer metinlerdir ama Marksist bir değerlendirme-eleştiri şansını tam anlamıyla bulamadan, yetkinleştirmeden her ikisi de yaşamlarını yitirdiler. En çok onlar isterdi herhalde teorilerinin okunmasını, tartışılmasını, hatta belki de tamamlanmasını ve yeniden üretilmesini. Bu süreç yaşanamadı.

Yapılan uyarı ve telkinler metinlerin kutsallaştırılmaması, Çayan ve Kaypakkaya’nın putlaştırılmaması yönünde olsa da, muhatapları artık çok dar ve küçük gruplar hâline gelmiş topluluklardır ve siyasi olarak marjinal düzeydedirler. Bu handikaplarına rağmen, ben bunu bir handikap ya da iflah olmaz bir vebal olarak görmüyorum. Çünkü; en ağır diktatörlük dönemlerinde, yenilgi ve çöküş yıllarında, neo-liberalizme karşı mücadeleyi  bu marjinal (!?) gruplar sürdürdüler; büyük insanlık inancını bu gruplar, üyelerinin “şanlı” denmeyi fazlasıyla hak eden direnişleriyle diri tuttular. Nihai ideallere zarar verici olmadı hiçbir zaman, o eleştirilen ikonlaştırma ve putlaştırma eğilimleri. Aksine, neredeyse bitti denme aşamasına gelinmişken, binlerce insan o mit ve destanların ideolojik işleviyle, Çayan ve Kaypakkaya miraslarının da etkisiyle, 21. yüzyılda heyecan verici yepyeni mücadelelerini başlattılar. Gezi, şimdilik  bir eskiz olarak duruyor  gibiyse de  nelerin, nasıl yapılabileceğinin gösterildiği bir prelüdtür.

Mitler nasıl yaratıldı?

Kaypakkaya, bugün yeniden dönüp bakma ve hâlâ geçerli olan teorik çıkışının ve temel koordinatlarının ve alamet-i farikası olan Kemalizm ve Kürt sorunu (İbo Kürt değildir, ulusal sorunu, ayrı devlet kurma hakkıdır, diye tanımlamıştır) hakkındaki görüşleri ile THKP-C kadrolarında duyulmuş ve dikkat çekmiş. Ancak bu özgün değerlendirme ve analizler kadar işkencelerdeki direnişi de Kaypakkaya’nın saygınlığını pekiştirmiş. Bu kanı, yakın zamanda görüştüğüm o dönemdeki  THKP-C ve THKO’nun hayattaki mensupları tarafından ifade edilmiştir.

Şu halde Kemalizm, ulusal sorun ve işkencelerdeki insanüstü direniş ve cesareti, keskin gözlem ve analiz gücü, parlak zekâsı, destansı çalışkanlığı ve üretkenliği; Kaypakkaya’nın bugünlerde neo-liberal kuşatmaları kıracak en kullanışlı eskimemiş, 21. yüzyılda da esin verici zengin mirasıdır, denilebilir. Böyle bakınca, putlaştırma eleştirisinin kendisi de yer yer eleştiriye muhatap hâle düşmüştür.

Ulusal sorun, ulusların kaderlerini tayin hakkı, Marksist solun Kemalizm sorunuyla malul olduğunu ortaya çıkaran turnusol kâğıdıdır. İbo’da bu kâğıt işlevsizleşir. Tahlili nettir, isabetlidir.

Yaşadığım bir olayı, yaklaşık 40 yıl sonra da olsa aktarayım. Bir sabah uyandık. Yavaş yavaş evlerimizden çıkıp işe, çarşıya, kahveye doğru  yürümeye başladık. O zamanlar evlerin dış cepheleri kireç ile badanalanırdı ve bembeyaz olurdu. Bembeyaz duvarın üstüne yazılmış sloganı okuduk:
Yaşasın çeşitli milliyetlerden Türkiye halkının önderi TKP-ML

Çerkes, Arap, Kürt ve Ermenilerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir yerde yaşayan bu insanlar için bu slogan şok ediciydi.

Esbabı mucibe

Ne yazık ki bugüne kadar tartışılmamış, fakat son derece mühim bir olguya, Kaypakkaya ve olağanüstü çalışkanlık mirasının, örgütündeki tezahür ve mutlak riayet edilen etik bir kuralların nasıl işlediğine değineceğim. Dikkat edilirse, THKP-C ve THKO ardılı yapılarda, teorisyenler, beyin takımı, militanlar, yönetim kadrosu hep bilinen  isimlerdir. Ama Kaypakkaya geleneğinde, görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi, asla gevşememek, kendini geliştirme, örgütlenme ağının genişletilmesi, devrimci ahlaktan sapmama, zaaflarını yenebilme, ideallere bağlılık ve tıpkı İbo gibi insanüstü çalışkanlık, fedakârlık, cesaret, partiyi-yoldaşını tehlikeye atıcı veya zarar getirici ihmallere meydan vermeme gibi çok sıkı işleyen kuralların süzgecinden geçirilmişti. Hakkaniyetli değerlendirmeler sonucu yeni görev ve sorumlulukların belirlenmesinden hiç vazgeçilmedi. Tavizsiz uygulandığı için de, dikey ve hiyerarşik parti modeli olmakla birlikte,  son sözü hep kendileri söyleyen ağabeyler, yöneticiler, liderlik makamında olan isimler bu yapıda hep değişkenlik göstermiştir. Çalışan, hak eden öne, üste geçmiş, gevşeyen, geri kalan hak ettiğine maruz kalmıştır.

Bu konuda daha somut bilgi edinmek isteyenler, Mukaddes Erdoğdu Çelik’in Bizim Çakır isimli kitabı ile Ali Taşyapan’ın Anıkitaplarında ayrıntılı bilgi bulabilirler.

İbo ve Çaru Mazumdar meselesine de kısaca değinmek gerekir. Çaru Mazumdar, Hindistan Komünist Partisi Marksist Leninist önderi ve kurucusu. Uzun süreli silahlı halk savaşını savunuyor. 1965-68 yıllarında yazdığı 8 yazılık dizi çok etki yaratıyor. Türkiye’ de de batıda da. İtalya Komünist Partisi Mazumdar ve partisini eleştiriyor. Eleştiri Mazumdar’a aktarılınca ilk tepkisinin, “Kaç kişi oluyorlar” sorusu olması ilginçtir, zekice bir ironidir. Çünkü,  İKP 200 bin üyesi olan bir parti. Mazumdar’ın HKP-ML’si ise 2,5 milyon üyeli.

İroni

Mit ve destan sorunsalından yapılacak değerlendirmeler ise bir ironiyi yakalamamıza imkân veriyor. Eğer bir efsane olgusu var ise, bunun yaratıcısı, Kaypakkaya’yı derdest edip karda yalın ayak, yaralı yürüten, yol üzerindeki köy kahvesinde oturan köylüleri dışarı çağırıp, elleri bağlı bu gencin suratına tükürtmek isteyen, kangren olduğu için kesilen sargılı ayaklarına rağmen her türlü işkenceye devam eden, sonra da doğranmış bedenini bir sandığa koyarak “Oğlun  intihar etti” deyip babasına teslim edenlerdir.

Mit ve destanlarda bazen halkın sevgisi, anlatının mahiyetini değiştirmese de hakikatlerin iç içe geçmesine, isimlerin yer değiştirmesine  neden olabiliyor. Kaypakkaya’nın yaralandığı baskında öldürülen Ali Haydar Yıldız’ın cansız bedeninin Tunceli’de bir reo arkasında bağlanarak “ibret-i âlem” için dolaştırıldığı, bazı anlatımlarda dolaştırılanın yaralı haldeki İbo olduğu versiyonuyla da anlatılıyor. Ama bu vaka bir hakikattir ve Dersim’de Ali Haydar isminin çok sayıda olmasının ve İbo’nun Dersim’de on yıllardır unutulmayan bir insan olmasının nedenlerinin ipuçlarını verir.

Keskin zekâ ve onura sahip bu çelimsiz, sarışın genç, karşısında aciz kalmanın öfkesiyle çirkinleşmelerine rağmen o, hep nükteyle, mizahla karşısındakini çileden çıkarmıştır. Bir dergi bürosu baskınında, dönemin  siyasi polis şefi “Lenin hepinizin anasını düzecek” diye çıkışınca,  “Anamız zaten Krupskaya’dır, bir şey olmaz” karşılığını vererek şefin asabiyet barometresini  tavana vurdurmuştur.

Delikanlım İyi Bak Yıldızlara belgeselinde Ertuğrul Kürkçü, Ekim Devrimi ve Mustafa Suphi’nin Marksist geleneğin izleyicileri olduğunu vurgular; İbo da Mustafa Suphi konusunda benzeri şeyleri 1971 yılında söylemiştir. Dev-Genç Genel Sekreteri, THKP-C üyesi, Kızıldere’de katledilen unutulmaz Sinan Kazım Özüdoğruile Kaypakkaya’nın en sevdiği türkü, “Mahsus Mahal” sadece tek ortak yanları değil. Cephe’ciler ve orducular, ayrı yerlerden aynı  yerlere vuran bu dönemin  68’li devrimci Marksistleri olarak, ancak 100-150 kişiydiler. Ama, ateş olsa cürmü kadar yer yakar, sözünün tarihsel  tekzipleridirler.

Deleuze’dan Kaypakkaya’ya…

Sevgi ve dostluk, bugünün modern insanının hiç algılayamayacağı bir boyut kazanmış Kaypakkaya’da. Özel mülkiyetin bin yıllardır farklı sistemler, farklı üretim tarzları, sınıf ve devlet biçimleriyle gelen kültürü ve ideolojisiyle donanmış insanının dışında, kendini  mücadelesi içinde yeniden, ama ütopyasına uygun düşen erdem ve vasıflarla yaratma çabasında da, esin verici örnek olabilmiştir.

İlyiç’in “Daha az büyük laf, daha çok küçük gündelik iş” sözleriyle yaptığı uyarısını, Kaypakkaya, siyasi çalışmalarının mottosu yapmıştır. O söz ya da motto, Dersim’de Rizom (=Köksap ) olmuş, Anadolu’ya yayılmıştır. Sökülüp atılamaması Rizom olmasındandır. Teolojiden uzak  devrimci mistisizmin İbo gerçekliğinde mit ve destan ile bir iletişim ve anlatı biçimi almasında karşılıklı bir simbiyotik ilişki görülür; Rizom-Mit ve destan düzeylerinde.
12 Eylül döneminde üç yıl süren kâbus, ardından gelen neo-liberal dalga, reel sosyalizmin çökmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Sovyet Rusya’nın dağılması şu son 36 yılda vuku buldu. Başka ülke ve kıtalar için bir görüş bildiremem, ama eğer bu memlekette, yeniden ayağa kalkıldıysa, sınıf mücadelesinin doğası gereği, işçi sınıfının rolü ve payı büyüktür, ama işte o putlaştırma diye şikâyetlenilen, benim mit ve destan diye tanımladığım etmenin ne kadar mühim katkısının olduğunu fark edebilmek için sosyolog ya da Georges Dumezil olmak gerekmiyor.

Yabancı dil bilmeyen, doğal olarak da literatüre tam manasıyla hakim olması imkânsız, batıda çok önemli birçok tartışmadan haberdar olmaksızın o zamanların hatalı, eksik, yanlışlıklarla malul çevirilerini okuyan, Kürecik dağlarının kayalıklarında teorik metinlerini yazan 22 yaşındaki bir genç insandan söz ediyoruz. Böyle bakınca, çoktan rafa kalkmış görüşleri, hazin bir ölümle noktalanmış kısa yaşamı ile unutulmuş, artık akıllara bile gelmeyen biri olması gerekmiyor mu?

İbrahim Kaypakkaya, neden 43 yıldır unutulmuyor, konuşuluyor, anılıyor?  Mezarının ziyareti bile tehlikeli bulunup engellenmeye çalışılıyor? Yazdıkları çoktan aşıldı, dünya ve Türkiye’deki gelişmeler, artık bambaşka mecralarda seyrediyor. Sınıf dengeleri, iktidarın niteliği, devletin yapısı… Daha bir yığın şey çok hızlı değişimlere uğradı, uğruyor.

Ama o, gündemden hiç düşmüyor…

Bu yazı t24.com.tr/ alınmıştır

30-murat-bjedug

 

Murat Bjeduğ

Şule İdil Dere’nin annesi Nesrin Arslan, “Bu kaza değil, cinayet!”

İstanbul Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’nın yaya yolunda hafriyat kamyonunun ezerek öldürdüğü Şule İdil Dere’nin annesi, kızının cinayete kurban gittiğini söyledi. Nesrin Arslan, ‘Buna kazaydı diyemezsiniz, bu bir cinayettir’ dedi.

27

 

İstanbul Kadıköy’deki Kurbağalıdere’nin ıslah çalışmalarında kullanılan bir hafriyat kamyonu, geçen hafta trafiğe kapalı Yoğurtçu Parkı’nın içinde üniversite öğrencisi Şule İdil Dere’ye (23) çarptı. Genç kız olay yerinde hayatını kaybederken kamyon sürücüsünün serbest kalması ise tepki topladı.

Milliyet’ten Çiğdem Yılmaz’ın haberine göre Parktaki yaya yolunda gerçekleşen kazanın ardından konuşan Dere’nin annesi Nesrin Arslan, “Tamam, bir çalışma vardı ve kamyonun o saatte o parkta olması gerekiyordu. Fakat neden tek bir önlem alınmadı? dedi.

Alınmayan önlemlere ilişkin de konuşan Arslan şunları söyledi, “ğer ki bir çalışma söz konusu ise çalışmanın olduğu yere şerit çekilir, bariyer konur ya da kamyonun arkasına bir görevli konulur ki yolu kontrol etsin. Çünkü trafiğe kapalı bir yaya yolu burası. Bunun önlemi nasıl alınmaz?

Kimse sakın bana ‘Bu bir kazaydı’ demezsin. Bu bir cinayettir. Kızımın ölümüne neden olan tek bir kişi değil. Kamyon şoförünün dışında bu duruma sebep olanlardan hesabımı soracağım. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nden, kadıköy belediyesi’nden, çalışmayı yapan firmadan ve diğer sorumlulardan kızımın hesabını soracağım. 23 yaşındaki genç bir kız yıllardır bitmek bilmeyen Kurbağalıdere çalışmalarının kurbanı oldu.”

“Ölümleriyle ünlenen gençler ülkesi olduk” diyen anne Arslan, kızı İdil’i ise şu sözlerle anlattı: “Kızım hayat doluydu. Her şeyden de önemlisi benim yavrum kendisine saygısı olan, iyi bir insan ve iyi evlattı. Okul hayatında da oldukça başarılı bir öğrenciydi. Önce Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkileri kazandı. 2 yıl burada okuduktan sonra bölüm değiştirmek istediği için bizden habersiz yeniden sınava girdi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi kazandı. Kayıt yaptıracağı zaman benim ve babasının kararını sordu. Biz de saygı duyduk. Geçen yıl Erasmus’la İspanya’da üniversite okudu. Üniversiteyi bitirmesine bir yıl vardı ve not ortalamasını yüksek tutmaya çalışıyordu. Çünkü en büyük hedefi yurtdışına gidip yüksek lisans yapmak ve akademisyen olmaktı. Kızımın hayalleri de hedefleri de yaşamı da yarım kaldı.”

 

(Milliyet)

Documentarist ile dayanışmak için Beyoğlu COOP’ta buluşalım

Bu sene 28 Mayıs’ta perdelerini açacak Documentarist İstanbul Belgesel Günleri Film festivali bu akşam (18 Mayıs 2016 Çarşamba) Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki COOP‘ta bir dayanışma gecesi düzenliyor.

Dayanışma gecesine herkesi davet eden Documentarist ekibi COOP’taki buluşmaya dair bir çağrı da yayınladı. Aynen paylaşıyoruz.

25

28 Mayıs – 2 Haziran tarihlerinde İstanbul’a dolu dolu bir belgesel festivali geliyor. Medyanın gizlediği gerçekleri, gözden ırak hayatları ve mücadeleleri gündeme taşıyan, statükoyu rahatsız eden filmlerin festivali DOCUMENTARIST İstanbul Belgesel Günleri, bu sene 9. yılını kutluyor.

Her yıl dünyadan çarpıcı hikâyeleri ayağımıza getiren, Türkiye’de gösterim şansı bulamamış, bir kısmı baskı ve sansüre maruz kalmış belgeselleri seyirciyle buluşturan festival, bugüne kadar Bakanlık veya sponsor desteği olmadan geldi; çizgisinden ve niteliğinden taviz vermeyerek uluslararası alanda saygın bir festival olarak yerini aldı.

DOCUMENTARIST’in bu sene hazırladığı festival programını planladığı gibi gerçekleştirebilmesi için desteğimize ve ilgimize ihtiyacı var.

23

Bağımsız, sansürsüz, hormonsuz festivalimize destek vermek ve 2016 programını öğrenmek için 18 Mayıs akşamı COOP’ta bir araya geliyoruz. LUXUS, BANDİSTA ve MURAT MERİÇ’in müziğiyle hem eğleneceğiz, hem de 10 gün sonrasında başlayacak olan festivalin heyecanını paylaşacağız.

Gecenin bilet geliri, festivalin yeni mekânlarından SES Tiyatrosu’nun kira bedelini karşılamak için kullanılacak.

Çorbaya tuz katmak ve/veya aramızda bulunmak istiyorsanız hem Kweekweek’ten hem de aşağıdaki mekânlardan bilet temin edebilirsiniz.

Giriş: 25 TL.

Bilet satış yerleri: KIRMIZI BAR (MİS SOK.), GALATA MUTFAK (GALATA), MUAF (BEYOĞLU), KUMBARA CAFE (BEYOĞLU), MÜŞTEREK MEYHANE(MİS SOK.) ŞİİRCİ (BEYOĞLU), MEPHISTO KİTABEVİ (KADIKÖY)

Online bilet: kweekweek.com/documentarististanbul/documentarist-le-dayanisma-gecesi 

 

(Yeşil Gazete)