‘Müslüman Anadolu Gençliği’ isimli örgüt, Haziran’ın son haftası kutlanacak olan Onur Haftası için sosyal medyada bir linç ve nefret kampanyası başlattı. Facebook yönetimi açıkça saldırıya davet eden sayfanın ‘standartlarını ihlal etmediğini’ belirtti.
Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD) yönetim kurulunda olan Avukat Rozerin Seda Kip yaptığı açıklamada, nefret dolu bu söylemin takipçisi olacaklarını söyledi. Kip ‘Bu çağrıyı yapanların toplum içinde kin ve düşmanlığı yaymasına engel olacağız. LGBTİ dernekleri gerekli yasal işlemleri en kısa sürede başlatacaktır’ diye açıklamada bulundu.
SPoD’dan Mehmet Akın’ın haberine göre Her sene Haziran’ın son haftasında kutlanan LGBTİ Onur Yürüyüşü’yle ilgili linç ve nefret kampanyaları başladı. ‘Müslüman Anadolu Gençliği’ isimli örgüt Facebook üzerinden açtığı bir etkinlikle insanları Onur Yürüyüşüne saldırmaya davet etti. ‘Onursuz Sapıkları Yürütmüyoruz’ başlıklı etkinlik 19 Haziran günü Taksim’de buluşmaya davet ediyor. Yanı sıra twitter’da da etkinlik mesajları paylaşıldı.
Facebook etkinlik sayfasında kitleyi Onur Yürüyüşüne saldırmaya davet eden mesajlar ve görseller yayınlanıyor. LGBTİ’lere nefret söylemi içeren haberleriyle bilinen Akit Gazetesi muhabiri Harun Sekmen ve Millet Gazetesi muhabiri Enes Babacan ise etkinlik sayfasında gruba destek mesajları yolladı. IŞİD’in olduğu tahmin edilen görseller ve işkence edilen kişilerin fotoğrafları da sayfada paylaşılmaya devam ediliyor.
Onur Yürüyüşü’yle ilgili Valilik ya da İçişleri Bakanlığı’ndan, yürüyüşle ilgili güvenlik önlemi almaya yönelik bir açıklama henüz yapılmış değil.
Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli dün yaptığı toplantıda, ‘Bilemiyoruz tabii ama izin verilirse gerekli güvenlik önlemleri de alınır’ sözlerini sarfetmişti.
İnsanların sebep olduğu iklim değişikliği, ilk kez bir memeli türünün neslinin tükenmesine yol açtı. Avustralya‘nın Queeensland sahili açıklarındaki Büyük Mercan Resifleri‘nin endemik türü olan bir kemirgen yok oldu. Mozaik kuyruklu fare olarak anılan tür, iklim değişikliği nedeniyle, dünyanın herhangi bir yerinde yok olan ilk memeli olarak kayıtlara geçti.
Mozaik kuyruklu fare
The Guardian gazetesinin haberinegöre, bu kemirgen türü sadece Avustralya’nın Queensland eyaletinde bulunan 340 metre uzunluğunda, 150 metre genişliğindeki Bramble adacığında yaşıyordu. İlk kez 1845’te kayda geçirilen mozaik kuyruklu fareler o dönemde adada çok sayıda bulunuyordu. Mozaik kuyruklu fare aynı zamanda Büyük Mercan Resifleri’nde endemik olarak yaşayan tek memeli türü olarak biliniyordu. Büyük Mercan Resifleri de iklim değşikliği nedeniyle yok olmak üzere olan dünyanın en önemli ekosistemlerinden biri olarak biliniyor.
7 yıldır yoklar !
Queensland Çevre ve Mirası Koruma Departmanı‘ndan Ian Gynther ile Queensland Üniversitesi ortaklığıyla gerçekleştirilen bir araştırma, bu türe ait son kemirgenin en son 2009’ta görüldüğünü ortaya koydu.
Nedeni deniz seviyesinin yükselmesi
Queensland Üniversitesi’nden Naitalie Waller ve Luke Leung tarafından yazılan rapora göre, bu türün neslinin tükenmesinin asıl nedeni, iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyesinin yükselmesi. Denizlerin yükselmesiyle ada birçok kez sulara gömüldü. Bu durum türün ve yaşam alanlarının yok olmasına neden oldu.
Kosta Rika’nın altın renkli kurbağası da iklim değişikliği nedeniyle yok olmuştu.
Mozaik kuyruklu fare iklim değişikliği nedeniyle yok olduğu açıklanan ilk memeli türü olsa da, tehdit altındaki tek canlı türü değildi. Yapılan çalışamalara göre dünyadaki her 6 canlı türünden biri iklim değişikliği nedeniyle yok olabilir. Kosta Rika’nın altın renkli kurbağası da bu nedenle yok olan türler arasında yer alıyordu.
Orlando katliamı, IŞİD’in gaylere ilk saldırısı değil. Bunu biliyoruz, bilmesek de tahmin etmek zor değil.
Ağustos 2015’te Birleşmiş Milletler Uluslararası Gay ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu’nun yaptığı açıklamaya göre en az 30 kişi eşcinsel olduğu gerekçesiyle IŞİD tarafından infaz edildi.
Gözleri ve ayakları bağlanan bu kişiler inşaatların en üst katına çıkarılarak aşağı bırakıldı. Düştüğünde ölmeyenler taşlanarak öldürüldü. İnternette bu şekilde öldürülen beş kişinin videosu yayınlandı.
IŞİD, Suriye ve Irak’ta kurduğu mahkemelerde eşcinsel erkekleri sodomi* suçuyla yargılıyorlar, ateş açarak, kafa keserek, taşlayarak, çatılardan aşağı iterek ceza veriyorlar. Yakaladıkları kişilerin telefonlarından tüm arkadaş listesini döküyor, tek tek eşcinsel erkek avlıyorlar. Lezbiyen ve transseksüellere cinsel saldırıda bulunuyorlar. İnfazları çocukların olduğu meydanlarda, çocuklara yaptırıyorlar.
Bu infazları ise sadece the Daily Mirror gazetesiislamofobik gündemle haberleştiriyor. Gay, lezbiyen, trans, interseks mültecilerin hakları ve özellikle kamplarda yaşadıkları sıkıntılar için geniş çaplı kampanyalar yürütülmüyor. Mülteci başvurularında LGBTI bireylerin başvuruları hızlandırılmıyor. Birleşmiş Milletler tarihinde BM Güvenlik Konseyine LGBTI’lere yapılan zulümü anlatan ilk kişi Suriyeli gay mülteci Subhi Nahas ülkesinde gay olmanın ölümle eş anlamlı olduğunu anlatıyor. Birleşmiş Milletler tarihinde ilk defa bir eşcinsel birey, Suriyeli, mülteci e şcinsel birey yaşadığı zulmü anlatıyor ama Batı’da gündem olamıyor.
IŞİD’in eşcinselleri infaz ettiği meydan
Kuir devrim benim tanık olabildiğim en büyük sivil devrim. Bu devrimin en ikonik hareketi ve hatta başlangıcı sayılabilecek hareketi ise Stonewall ayaklanmaları. 1950’lerde ve 1960’larda eşcinseller toplumdan dışlanıyorlardı, ortak mekanlara alınmıyorlardı. 1969’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin New York eyaletindeki Stonewal Inn, transların, lezbiyenlerin, eşcinsellerin “var olabildikleri”, kurtarılmış bir bölge idi. Polisin rutin olarak gay barlara yaptığı baskınlar Stonewall Inn’de ters tepti. Bir kaç gün içinde başlayan ayaklanmalar, üç ay içinde ülke çapında örgütlenmeyi başardı. Ertesi sene Stonewall ayaklanmasını anmak için dünyanın ilk Onur Yürüyüşü düzenlendi.
46 yıl içerisinde eşcinseller önce varlıklarını kanıtladılar, yaşam alanları açtılar sonra daha önceden kısıtlanan tedaviye erişim, iş olanaklarına eşit erişim, aile kurma hakkı gibi haklara sahip oldu. Stonewall’dan sonra bugün ABD’de eşcinsel evlilik anayasal bir hak.
Eşcinsellerin gücünü, örgütlendiklerinde neleri değiştirebileceklerini gözümüzle gördük. Bugün gay lobisi o kadar güçlü ki İsrail, Filistin’de yaptığı zulümü örtpas etmek için eşcinsel dostu turizm politikaları güdüyor, ve buna pink washing (pembe badana) deniliyor.
Bundan iki sene önce, Rusya eşcinselliği yasakladığı zaman dünyadaki tüm gaylerin vodkayı protesto ettiklerini hayal etmiştim. Tüm gay clubların Rus kültürünün bir parçası olan vodkayı menülerinden çıkardığı zaman, sadece ekonomik değil sosyal olarak da değişim başlatabilirdi, Putin geri adım atabilirdi, eğlence ve içki endüstrisi lobi yapabilirdi, ama olmadı.
Conchita Wurst Eurovision ödülünü aldığı zaman, televizyonda eşcinsel, lezbiyen ve trans diziler olduğu zaman, Caitlyn Jenner Vanity Fair’e kapak olduğu zaman tüm problemlerimiz çözüldü zannettik.
Oysa bugün yeryüzünün diğer yarım küresinde eşcinseller var olmaya çalışırken bir yarım küresi ise onlara sırtını döndü. Yarımız sığınacak bir limanımız, bir güvenli bölgemiz olmadan, ben eşcinselim diyemeden, var olamadan infaz ediliyor.
Umuyorum ki Orlando katliamından yeni bir direniş ortaya çıkacak. Sadece Florida’da veya Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, sadece latinler, hispanikler, siyahlar arasında da değil küresel bir örgütlenme başlatabileceğiz. Çünkü Orlando ilk değildi, ama son olabilir. Pulse’dan Stonewall çıkabilir.
* Sodomi yani Lut Kavimi hikayesine göre eşcinsellik
Dünyanın en yaşlı porsuk ağacı Zonguldak‘ta ve tam 4 bin 112 yaşında! Bronz Çağı‘nda kök salmaya başladığı ‘dünya’ya rağmen sapasağlam ayakta duran bu bilge ağaç, Türkiye’nin bilinen en yaşlı, dünyanın da en yaşlı beş ağacından biri oldu aynı zamanda.
Binlerce yıldır orada duran porsuk ağacının dünyanın en yaşlısı olduğunun keşfedilme süreci, bölgede yaşayan bir köylünün, Zonguldak Doğa Koruma ve Milli Parklar İl Şube MüdürüSezgin Örmeci‘ye haber vermesiyle başladı. Porsuk ağacının tarihlendirilmesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Dr. Ercan Oktan ve Anturia Danışmanlık’tan Dr. Murat Yıldız tarafından, yıllık halkalarının laboratuvarda incelenmesiyle yapıldı.
Tabiat anıtı ilan edildi
4112 yaşında olduğu tespit edilen ağacın bulunduğu 1500 dekar alanın Tabiat Anıtı olarak ilan edilerek Gumeli Tabiat Anıtı’na ekleneceğini açıklandı. Gumeli Tabiat Anıtı, dünyanın en yaşlı ormanlarından biri olarak kabul ediliyor. Zonguldak’ın Alaplı İlçesi, Bölüklü mevkiindeki Gumeli Tabiat Anıtı’nın Porsuk mesçeresinde, 1000 yaşından büyük porsuk ağaçları yaşıyor.
Ölümsüzlüğün sembolü
Zonguldak’daki porsuk ağacının 41 asrı devirmiş olması büyük heyecan yaratsa da, türe dair bilgilere bakınca pek sürpriz değil aslında. 140 milyon yıl öncesine ait porsuk ağacı (Taxus baccata) fosilleri, türün dünyadaki kadim varlığına dair ipucu veriyor. Öyle ki, uzun ömürlü olmaları, kendi kök ve gövdelerinden yeni gövdeler oluşturmaları nedeniyle farklı toplum ve kültürlerde ölümsüzlüğün, yeniden doğuşun, gücün, dönüşümün sembolü olarak kabul ediliyor. Yeryüzüne böylesine uyum sağlayıp milyonlarca yıl içinde değişime ayak uydurarak insana rağmen varlığını koruyan porsuk ağacının, Kuzey Avrupa ülkelerinde kötülüklerden korunmada, rüya çalışmalarında, hatta büyücülükte kullanıldığı biliniyor.
Çekirdeğine dikkat
Türkiye’deki nesli tehlikede olan Porsuk ağacının bitkisinden elde edilen taksol maddesi kanser tedavilerinde kullanılıyor. Porsuğun turuncu, kırmızı, yeşil renkli, az etli ve tatlı bir meyvesi var. Ancak çekirdeğini çıkarma şartıyla yenebilir, zira bu ölümsüzlüğün simgesi olarak kabul edilen bitkinin meyvesi hariç bütün kısımları, yaprakları, özellikle de çekirdeği oldukça zehirli.
Eğer ona zarar vermezsek…
Porsuk ağacı ailesinin bronz çağından bu yana tam 4112 yıldır sessiz sedasız yaşayan, oldukça da sağlıklı olan bu en yaşlı üyesi eğer insanlar tarafından bir zarara maruz kalmazsa, önüne eklenen dünyanın en yaşlısı ünvanı ve dünyaya dair taşıdığı bilgilerle 4000 yıl daha yaşayabilecek.
“İşini Güneşe Dön” projesi, yenilenebilir enerji sektörüne dair eğitim fırsatı sunuyor. Bu eğitim kapsamında gençlerin yenilenebilir enerji alanında kendini geliştirebilmeleri ve iş imkânları hakkında bilgi edinmeleri amaçlanıyor.
Proje kapsamında Yeşil Düşünce Derneği tarafından “Yenilenebilir Enerji Mesleki Eğitimi” düzenlenecek. Ekim 2016’da başlayacak ve 15-29 yaş arası gençlerin katılımına açık olan eğitim, iki ay boyunca hafta sonları gerçekleşecek.
Eğitim Çanakkale – Ayvacık’a bağlı Adatepe köyünde yapılacak. Proje kapsamında Adatepebaşı köyünün eski ilkokul binasında bir güneş santrali kurularak okulun köylüler için bir sosyal merkeze dönüştürülmesi de hedefleniyor.
Eğitim programının tamamına katılım gösteren 30 gence eğitim sonunda “Katılım Sertifikası” verilecek.
Konunun uzmanı eğitmenler tarafından ve uygulamalı olarak yürütülecek programa katılan gençlere eğitim sırasında sektör temsilcileri ile tanışma fırsatı sunulacak. Aynı zamanda program sonrasında gençlere danışmanlık desteği devam edecek.
“İşini Güneşe Dön” Projesi Yeşil Düşünce Derneği tarafından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Sektörel Yatırım Alanlarında Genç İstihdamın Desteklenmesi (PYE-II) Hibe Programı kapsamında yürütülmektedir.
Ayrntılı bilgileri ve başvuru formlarını Yeşil Düşünce Derneğinin web sitesinde bulabilirsiniz.
Kuzey Ormanları Savunması (KOS), taş ocağı açılmak istenen İstanbul’un Kuzey Ormanları köylerinden Ağaçlı’yı savunmak için eylemdeydi.
Basın açıklamasının yapıldığı alanın bir yanında taş ocağı, diğer yanında ise köyü tehdit eden patlayıcıların depolandığı saha vardı. KOS, taş ocakları için “ÇED gerekli değildir” kararına karşı hukuki mücadelenin başlatıldığı duyurdu.
Basın açıklamasının ardından Yukarı Ağaçlı Köyü sakinleri söz alıp, dertlerini ve köyün sorunlarını anlattılar. Aysel Çalışır ve Nezih Beceral, kamyonların tozu dumanından köyde durulmadığını, taş ve kum ocaklarıyla köylüye hayatın dar edildiğini anlattı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Ali Şeker, küçük bir grubun çıkarları için ormanların, yaşam alanlarının peşkeş çekildiğini ifade etti.
Köy sakinleri ve KOS üyeleri eylemlerle ve hukuki yollarla mücadeleyi sürdüreceklerini duyurdu.
Hukuki mücadele sürüyor
Ağaçlı köyünde faaliyetine devam eden taşocaklarının yanı sıra 3.Havalimanı için yeni taş ocaklarının yapılması planlanıyor.
Bu projelerden biri olan İGA Havalimanı İşletmeleri A.Ş’ye ait “Kumtaşı Ocağı ve Kırma-Eleme Tesisi” için Valilik tarafından verilen “ÇED gerekli değildir” kararına karşı Kuzey Ormanları Savunması 2016 yılı başında dava açtı. Davaya ‘ÇED gerekli değildir’ kararını veren İstanbul Valiliği ile IGA müdahil oldu.
KOS, tamamen ormanlık alana kurulmak istenen iki taş ocağı için Valiliğin verdiği ÇED gerekli değildir kararına karşı hukuki mücadeleye başladığını duyurdu.
“Taş ocağı düşündükleri yer orman”
Açıklamada şu noktalar öne çıktı:
* Bizzat tanıtım dosyasında belirtildiği üzere, haftada 6, ayda 24 patlamanın gerçekleşeceği taş ocağının düşünüldüğü alanın bitki örtüsü tümüyle sıyrılacak, iş makineleri için yollar açılacak, Odayeri-Ağaçlı yolundan yaklaşık 2 km’lik orman yolu ile ocak sahasına ulaşılacak. Nakliye için 10 adet taşeron kamyon günde toplam 2000 sefer yapacak. Yani Ağaçlı’nın şu anki hafriyat kamyonu trafiği ve tozu kıyameti katlanacak. Şirketin kendi verilerine göre taş ocağı için kullanılacak karayolunda kamyon yoğunluğu yüzde 137 artacak.
* Bu iki taş ocağının da düşünüldüğü bölgeler tamamen orman. Bu taş ocakları, yok ettikleri orman örtüsü, göçe zorladıkları hayvanlar ve yok ettiği bitkisel varlık, tükettikleri ve kirlettikleri yeraltı suları, taş çıkarmak için dinamitle patlatma sonucu ortaya çıkardıkları tozuma, kamyonlarının yaratacağı trafik ve karbondioksit salımı, yerleşim yerlerinin çok yakınlarına kurulan patlayıcı depolama sahaları ile getirdiği büyük güvenlik riskleri ve bu portrenin tamamında bölgede yasayan insanların ruh sağlığı üzerinde yarattığı yaratacağı olumsuz etkilerden ötürü insan, hayvan ve bitki yaşamı açısından asla kabul edilemez.
Yaşanan tüm örneklerde, taş ocağı işletmeleri, toprağı patlatarak üzerindeki toprağı ve mıcırı alıyor, ağacı kesiyor, yeraltı su kaynaklarını kirletiyor ve ardından çekip gidiyor.
Ermeni soykırımı karar tasarısının Alman Federal Meclisi’nde kabul edilmesinin ardından ölüm tehditleri alan Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir, Alman birinci kanalı ARD’de katıldığı programda söz konusu tehditlere ilişkin açıklamalarda bulundu.
Cem Özdemir, “Ne yazık ki tüm milletlerin içinde fanatikler var. Ama önemli olan onlara boyun eğmemek” dedi. Özdemir sözlerini, “Öfkelenen veya terbiyesizce açıklama yapanlar, karar metnini okumamış ve benim konuşmamı da dinlememişler demektir. Biz burada Almanya’nın sorumluluğundan söz ediyoruz, kimse bize bunu yasaklayamaz, Türkiye Cumharbaşkanı da dâhil!” diye konuştu.
1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiren karar tasarısının 2 Haziran’da Alman Federal Meclisi’nde kabul edilmesinin ardından, Özdemir’in de aralarında bulunduğu Türkiye kökenli milletvekilleri tehdit ve hakaretlere maruz kalmış, vekiller Almanya’da polis korumasına alınmıştı.
Cem Özdemir, soykırım kararı sonrası Türkiye ile Almanya arasında patlak veren diplomatik gerginliğe rağmen Türkiye’ye vize serbestisi tanınması taahhüdüne de bağlı kalınmasını istedi. Özdemir, “Vize görüşmeleri normal bir şekilde devam ediyor. Türkiye koşulları yerine getirdiğinde, vize zorunluluğunun da kaldırılması gerekir. Biz sözlerimizi tutuyoruz, Türk tarafının da tutmasını bekliyoruz” dedi.
Özdemir, Türkiye’nin AB üyesi olma yönündeki çabalarını ise ‘dürüst değil’ sözleriyle değerlendirdi. AB üyesi olmak için reformların yapılması gerektiğini belirten Özdemir, “Oysa bunun tam tersi yapılıyor. Türkiye günbegün AB’den uzaklaşıyor” dedi. Almanya’da bu konuda yürütülen müzakerelerin de dürüstçe olmadığını kaydeden Özdemir, “Dürüst olmak, Erdoğan’la, Türkiye’nin hâlihazırdaki tutumu ile AB üyeliği söz konusu olamaz demeyi gerektirir” değerlendirmesinde bulundu.
Cuma Çiçek’in bu yazısı www.birikimdergisi.com sitesinden alındı
Çok değil, daha bir yıl önce bambaşka bir ülke hayali kuruyorduk. Yüzyıllık hikayesi olan, son otuz yıl içinde binlerce cana mal olmuş Kürt meselesinde silahların devre dışı kalacağını, Türkiye ölçeğinde radikal bir demokratikleşme yaşanacağı bekliyorduk. Böylesi bir çözümün, Diyarbakır Kürtlerinden öteye, Hewlêr ve Kobanî Kürtlerini etkilemesini, içermesini umuyorduk.
Ama öyle olmadı. Karanlık günlerden geçiyoruz. Karamsarlık, umutsuzluk herkesi sarmış durumda. Bir yıl içinde binlerle telaffuz edilen can kayıplarına, nüfusu 100 binleri bulan kentlerin yerle bir edilmesine, gündelik hayatın bir parçasına dönüşen bombalara alıştık, alıştırıldık. Canlar ölülere, evler fiziki mekanlara, mali değerlere, istatistiki rakamlara indirgenmiş durumda.
Geçen hafta operasyonların bitimi sonrası basına yansıyan “Nusaybin fotoğrafı” Kürt mesiselesinin geldiği “durağı” iyi özetliyor: Doğal mı yoksa yıkımlar sonrası mı oluştuğu belli olmayan bir meydanda askeri araçlar, bir grup asker, yerle bir olmuş evler ve yıkıntı haline gelmiş binalara asılmış Türk bayrakları. Zafer! büyük. Şırnak ve Nusaybin’de bin “terörist” öldürülmüş, Star gazetesinin ön sayfadan Türkiye toplumuna müjdelediği üzere bölgeye “huzur” ve “mutluluk” götürülmüş. “Allah’a şükür ki ev(ler) yıkıl(mış), operasyonlar olmasaydı ne namusumuz kalır(mış) ne de geleceğimiz.”
Toplumsal dönüşümde “normatif mücadele” her zaman kritik, belirleyici bir rol oynar. Bu anlamda, Kürt meselesinde siyasi çözüm seçeneğini savunmak, bunu toplumda yaygınlaştırmak içine sürüklendiğimiz karanlıktan çıkmamızda kritik bir rol oynayacaktır. Bu noktada, -siyasi aktörleri bir tarafa bırakalım-, toplum olarak sormak zorundayız: İl ölçeğinde genişletilmiş bir adem-i merkezileşmeyle, yerelleşmeyle Kürt meselesini silahlardan arındırma şansımız varken, bugün bu yaşananlara niye rıza gösterelim, gösteriyoruz? Türkçe’nin yanı sıra farklı dillerin de il ve bölge ölçeğinde eğitim dili olmasını da içerek böylesi bir düzenleme Kürt toplumunun büyük çoğunluğunu ikna edecektir ve şiddetin zemini büyük oranda ortadan kalkacaktır .
Toplum olarak bu tür sorular sormadıkça ve bu soruların cevaplarının peşine düşmedikçe, “devlet aklı” Kürt meselesiyle bildiği yollarla baş etmeye çalışmaya devam edecek. “Çalışmaya” diyorum, zira hiç de baş edebildiği söylenemez. Tek yapılan sorunu ertelemek ve toplumsal bedeli her geçen gün ağırlaştırmak.
Dönemi yakından takip edenler bilir. 1999 yılında Öcalan yakalandığında, AB üyelik süreci bağlamında genel bir demokratikleşme çerçevesinde Türkiye’deki “dilsel” ve “kültürel” çoğulculuğun ve zenginliğin anayasada tanınması durumunda silahlara veda edeceklerini “devlet aklına” teklif etti. “Demokratik Cumhuriyet” tezi olarak arşive düşen ve benzer vakalarda teritoryal güç paylaşımına dayalı çözümlerin ağırlıkta olduğu dikkate alındığında oldukça minimalist bir çerçeve sunan bu projeyi “devlet aklı” o dönem uygun görmedi.
Aradan 17 yıl geçti. Ne Kürt meselesi çözüldü ne de PKK sorunu. Türkiye’nin sınırında iki Kürdistan kuruldu. Kendi içinde (en azından seçim sonuçlarına göre) 6-8 ilde iddiası olan ana-akım Kürt Hareketi, alanını 20 ile kadar genişletti. Bu 20 ilin 12’sinde birinci parti, belediyelerini yönettiği 11 ilde Gramsican anlamda hegemonik bir güç. Yani sokağın rızasını büyük ölçüde sağlamış durumda. En yakın rakibiyle arasında yaklaşık %20 fark var. Siyasi rakiplerinin kısa ve orta vadede ona meydan okuyabilmesi çok zor. Bu iller arasında Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehirleri de var. Özetle güney sınırında iki Kürdistan oluşurken, Türkiye içinde %5-6 bandındaki bir sosyo-politik hareket gücünü ikiye katlayarak %11-13 bandına yükseldi.
Bu tablo Türkiye toplumunun ve “devlet aklının” cevaplaması gereken önemli bir soru olduğunu gösteriyor: Türkiye kendi Kürt sorunuyla baş ederken siyasi bir çözüm üretip Irak, Suriye ve İran ülkelerine ve onların Kürt bölgelerine bir yol mu gösterecek, yoksa bu ülkelerde ortaya çıkan çözüm modellerine “bağımlı” olarak sürekli “Kürt anasını görmesin” siyasetinin peşinden mi koşacak?
“Kürt anasını görmesin” siyasetinin hem Türkiye ölçeğinde hem de bölge ölçeğinde çöktüğü açık. Uzman olmaya gerek yok, ortalama bir siyaset ve sosyoloji bilgisi bunu görmek için yeterli. Kürt toplumunun son on yıllarda yaşadığı ekonomik, sosyal, kültürel ve politik dönüşümü zor aygıtlarıyla geri çevirmek mümkün değil. AK Partili Kürtlerin bile yerelleşme ve anadilde eğitim talep ettiği bir ortamda güvenlik siyasetleri ve zor aygıtlarıyla meseleyle baş etmek de olası değil. Açık ki devlet ve hükümette Kürt meselesine ilişkin çok ciddi bir entelektüel, siyasi ve idari kapasite sorunu var (bu kapasite meselesine dair daha kapsamlı bir tartışma için bkz.). Yüzyıllık tecrübe bir yana, en azından son 17 yıllık tecrübe ve sonuçları ortada.
Bir siyasi çözüm üreterek Kürtler için bölgesel ölçekte bir referans oluşturamayan devlet ve siyasi iktidar, Irak Kürdistan Bölgesi ve Rojava’da ortaya çıkan referansları alternatifsiz kılıyor. Bu iki referansı aşacak bir seçeneği içeren bir siyasi çözüm ortaya koymadan, Türkiye Kürtlerin yeni referans noktaları olan Irak Kürdistan Bölgesi ve Rojava’ya bağımlı bir aktör olarak yol almaya devam edecek. Tabii bu yol alışın bedelini de toplum olarak ödemeye devam edeceğiz. Hem biz, hem de çocuklarımız…
Annelerin ninnilerinden / spikerin okuduğu habere kadar / yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı / anlamak sevgilim / o bir müthiş bahtiyarlık / anlamak gideni ve gelmekte olanı…
‘Bingöl’de kurulan iftar çadırlarında halka, Ramazan’ın inayeti ve paylaşımcılığını anlatmak için kurulan iftar yemeği sırasına giren aç Suriyeli çocuklar zabıtalar tarafından yemek kuyruğundan atıldı, tartaklanarak. ‘Devlet yemeğini yerken ve kendine vaad edilen cennete bir adım daha yaklaştığını düşünürken, bu dünyasını cehenneme çevirdiği çocuklara bir lokma ekmeği çok gördü, büyükler cennete, cehennemine neden oldukları çocukları bile koymuk istemiyorlar.’
‘Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam…
İçimdeki hayatta kalma mutluluğunu atamıyorum Hakim Bey. Ağlayamamam bundandır.’
Ne yalan söyleyeyim aynı acının çemberinden geçmiş, sağ kalabilmiş kadınlarla aynı koğuşta, bir ömür kazasız belasız da yaşarım ben ama benim bir kızım, bir de memleketin aç kaldığı bir adalet var. Gel sen, ölmedim diye beni cezalandırma, benim bir derdim; kızımın bari mutlu olmasıdır. Yanında ben olayım. “Can alan bir katil değil, can derdinde bir kadın de bana.“ Kendisini satmaya yeltenen, yıllardır şiddetine maruz kaldığı kocasını, kendisini öldürmek için hazır ettiği silahı ile öldüren ve yaşamayı seçen Çilem Doğan böyle bağırıyor kendisine 15 yıl veren mahkemenin suratına. Kendisini öldürmek için alınmış silahla, ölmemek için öldürdüğü adam. Çilem’in kocası koca bir devlet, öldürme, tecavüz etme, satma, dövme hakkını yasalardan neredeyse almış ve mukabil şiddete aynı şiddetle cevap veren bir sistemin yarattığı canavar. Çilem’e meşru müdafadan beraat kararı vermeyeceklerini bilen ve her türlü öldürme hakkının sadece kendisi için bahşedilmiş bir hak olduğunu bilen devlet onun kocası, arkasında tuğlalarca kitaplar var. Çilem yattığı koğuşta kadınlara yemek yaparak yaşadığına mutlu olarak tehlikesiz bir biçimde hayatta kalmaya devam edecek. Evindeki devletten kurtulmuş ama daha büyük belaya bulaştığının henüz farkında değil.
Ve en son dakikalarda Nurettin Demirtaş’ın Özgür Politika’da yazdığı, sayfalarıma henüz düşen makalesi: ’Almanya gerçekten ne yapmak istiyor? Demokrasiyle alakaları olmayanların amaçları Türkiye’yi demokrasiye duyarlı hale getirmek olabilir mi? Yoksa Türk ve Ermeni milliyetçiliğini kızıştırma konsepti mi devrededir? Bunları hiç sorgulamadan Almanya’ya alkış tutmak aydın tavrı olamaz.’
Milliyetçiliği sorgular görünen, buram buram devlet kokan bir ‘muhalif’ yazısı. Devleti ya olumlayan ya eleştiren, ama devlet dışı hiçbir düşüncenin manasının olmadığını açıkça kabul eden bir çığlık, bir benzerlik ve aynı aydın düşmanlığı.
Git gide devletin sokaklara sirayet eden suratı, evlerimizin içine muhalefet alanlarına kadar giren ama kimsenin ne olduğunu yüksek seslerinden hala anlayamadığı erillik, ağır şiddet ve erkeğe dair ne varsa önümüze saçılan kaba faşizm. Dur denemez, bu araba buradan gidecek, herkes ölüp bitene kadar.
ABD’nin Florida eyaletine bağlı Orlando kentinde eşcinsellerin devam ettiği bir kulübe düzenlenen silahlı saldırıda, en az 50 kişinin öldüğü, 53 kişinin de yaralandığı açıklandı.
BBC’nin haberine göre Orlando polisi, Pulse Club adlı gece kulübünde etrafa ateş açan ve bazı kişileri rehin alan Omar Mateen isimli 29 yaşındaki Amerikan vatandaşı saldırganın olaydan üç saat sonra öldürüldüğünü duyurdu.
Saldırının ardından Orlando’da olağanüstü hal ilan edildi.
İki silah taşıdığı söylenen saldırganın üzerinde ayrıca patlayıcı düzeneği olduğu belirtildi.
Polis, ABD tarihindeki en kanlı silahlı saldırıyı bir “terör eylemi” olarak niteledi. Ancak polis yetkilileri, bunun “uluslararası mı yoksa yerel bir eylem mi” olduğunun henüz belli olmadığını vurguladı.
‘Saldırganın radikal İslamcı eğilimleri var’
Orlando Polis Müdürü John Mina, saldırının yerel saatle 02.00’de başladığını, olay yerinde bulunan bir polis memurunun saldırganla çatışmaya girdiğini söyledi.
Mina’ya göre, saldırgan daha sonra kulübe girdi ve bazı kişileri rehin aldı.
Rehinelerden bazılarının polisi araması ve mesaj göndermesi üzerine saat 05.00’te operasyon kararı alındığı ve saldırganın öldürüldüğü açıklandı.
Olay yerinde bomba ve tehlikeli madde ekibinin gönderildiği ve patlayıcının imha edildiği belirtildi.
Mina, saldırganın bir tabanca ve tüfek taşıdığını ve üzerinde bir tür patlayıcı olduğunu kaydetti.
Bir FBI sözcüsü, saldırganın arkasında başka kişilerin olup olmadığını belirlemeye çalıştıklarını ve söz konusu kişinin “radikal İslamcı ideolojiye eğilimleri” olduğunun anlaşıldığını söyledi.
Olayın ardından birçok kişi, yakınları hakkında bilgi alabilmek için yerel hastanelerin önünde toplandı.