Yanıltıcı bir zenginlik standartına dayanarak hükme varılırsa, Yeşil bir gelecek şimdikinden “daha yoksul” gözükebilir. Fakat gerçekte, daha yüksek bir yaşam standartımız olacaktır; Daha nitelikli beslenme, daha sağlıklı bedenler, ödüllendirilen iş, iyi yol arkadaşlığı, daha temiz hava, daha fazla kendine yetebilme, köstek değil, destek olan toplumlar ve içinde yaşanılacak daha güvenli bir dünya. Böylece zenginlik ile refah arasındaki fark belirginleşecektir.
Yukarıdaki tespiti özgüvenle yapan Andrew Dobson, ekolojiyi, çevrecilikten itinayla ayırarak Ekolojizm’i bir ideoloji olarak ilan ediyor. Dobson, doksanlarda başlayan teorik çalışmalarını, kitabın dördüncü baskısında oldukça olgun bir düzeye taşıyor. Yetinmeyip, reel siyasette Yeşiller’in başkan adayı oluyor ve 2005 senesinde egemen iki partili ülkesinin tarihinde görülmemiş bir başarı yakalıyor. Dolayısıyla teorisini pratikle birleştirmeyi başarıyor.
Bir kitap haz verir mi? Satırları arasında yuvarlanırken önünüze yepyeni bir dünya ve yeni bir insan modeli sunabilir mi? Umut ve güven sağlam bir altyapıyla dantel gibi örülür mü? Ekolojinin en çetrefilli sorunları, sürpriz dolu akıl yürütmelerle böylesine kolay aşılıp anlatılabilir mi? Karmaşık, içinden çıkılması zor, savunanların bile ter dökerek andığı kavramlar ancak bir dâhinin elinden çıkmışçasına sorun olmaktan çıkabilir mi?
Dobson, tüm dünyada baskı üstüne baskı basan, yayıncısını, eleştirmenini ve yazarını şaşırtan bir ilgiyle karşılanan, pek çok üniversitede ders kitabı ilan edilen kitabında özgün ve yeni kavramlarla adeta düşünsel bir şölen sunuyor.
(Tanıtım Bülteninden)
Ekolojizm Andrew Dobson Çeviren: Cengiz Yücel Yeninsan Yayınevi 2016
Çevre Suçu İşleyen Belediye Başkanlarının Yargılanmaları
İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişi Dr. Özcan Erdoğan bu çalışmada, toplumun her zaman gözü önünde bulunan ve neredeyse tüm sorunlarının süratle giderilmesini beklediği başta Belediye Başkanları olmak üzere onların sevk ve idaresinde çeşitli kanunlarda yazılı görev ve sorumluluklarını yeterince yerine getirmediği iddiası ile adli ve idari makamlara yapılan ihbar ve şikayetler üzerine başlayan yargılama sürecini anlatıyor. Belediye Başkanları ile diğer belediye personeli hakkındaki ihbar ve şikayetler hangi makamlara yapılacaktır? Yürürlükteki 4483 Sayılı Kanuna göre Belediye Başkanları ve Belediyenin diğer görevlileri hakkında nasıl bir öninceleme başlayacaktır? Önincelemenin akabinde hangi durumlarda adli mercilerde yargılama sürecini başlatabilmek bakımından Belediye Başkanları ve Belediyenin diğer görevlileri hakkında soruşturma izni verilecektir? İdari Makamların bu soruşturma izni verilmesi doğrultusundaki kararlarına karşı nasıl bir itiraz yolu izlenecektir? Tüm bu süreçlerden sonra Belediye Başkanları ve diğer belediye personeli hakkında adli yargılama süreci nasıl başlayacaktır? Tüm bu süreçler yürürlükteki mevzuatın detaylı açıklamasının yanında örnek Danıştay kararları ışığında ele alınmaktadır.
Kitap bu haliyle, sadece Büyükşehir, İl, İlçe ve Belde Belediye Başkanlarının değil, Belediye Meclis Üyeleri, Belediye Encümen Üyeleri, ile Belediyelerde ve bağlı işletmelerinde görevli her pozisyonda görev ve sorumluluk üstlenen Belediye personeli ve görevlileri ile Belediye Başkanlarını idari ve adli makamlar nezdinde savunmak durumunda kalacak avukatlar bakımından da bir başucu kitabı niteliğindedir. (Tanıtım Bülteninden)
Çevre Suçu İşleyen Belediye Başkanlarının Yargılanmaları
Dr. Özcan Erdoğan Truva Yayınları 2016
İstanbul Çevre Durum Raporu
İstanbul`daki kentleşme1950`li yıllara kadar Marmara Denizi`ne paralel olarak ilerlerken 1950`li yıllarda özelleştirme politikalarının devreye girmesi ve şehrin yayılmacı bir halde sermayeye açılmasıyla birlikte şehir doğal alanları da kapsayacak şekilde kuzeye doğru genişlemeye başladı.
Yeni yolların yapıldığı yerler yeni yerleşim yerlerini beraberinde getirirken şehir büyük bir göç dalgası altına girdi. Kentin altyapısı böylesine büyük bir oranda nüfusu karşılayabilecek kapasite değildi ve bu durum altyapı problemleriyle sürekli gündeme gelecek bir şehri doğurdu.
İstanbul için yapılan imar planlarına bakıldığında kamusal ihtiyaçtan ziyade rantın baş faktör olduğunu görüyoruz. Özellikle son on yılda ekolojik yıkımı gözle görülecek boyuta getiren konuların başında; kamusal alanların yok edilmesi, doğal yaşam alanlarının, ormanlık alanların, su havzalarının ve rekreasyon amaçlı kullanılan park, bahçe, göl vb. yerlerin yerleşime açılması ya da yeni projelere ev sahipliği yapması geliyor.
Kamusal ve doğal alanlarından mahrum kalan İstanbullular ‘Kentsel Dönüşüm` adı altında yaşam alanlarından da sürgün ediliyor. Fikirtepe, Sulukule, Gaziosmanpaşa gibi örneklerde gördüğümüz gibi kentsel dönüşüm diye İstanbul halkına sunulan projeler aslında alt gelir gruplarındaki insanları şehir merkezlerinden men etme projesi haline geliyor. Bölgenin sosyolojik yapısını değiştiren bu dönüşüm aynı zamanda şehrin tarihi ve kültürel mirasıyla da örtüşmüyor.
Şehrin bütününe baktığımızda yüksek ve tek tip konutlarla donatılmış, altyapısı eksik, ekolojik alanlarla uyumu gözetilmemiş, betonlaşmış, merkezlerde belli gelir gruplarının kümelendiği, alışveriş merkezleriyle donatılmış, yeşil alanları daraltılmış bir resim görüyoruz.
İnşaatların hız kesmeden devam ettiği, ismi büyük projelerle anılan ve nüfusu sürekli büyüyen İstanbul; sosyolojik, fiziki, ve ekolojik yapısıyla artık bunca dış yükü kaldırabilecek güçten yoksun durumda. Bilim insanları, mühendis, mimar ve şehir plancılarının şehre dair vermiş oldukları kırmızı alarma rağmen ise şehri olumsuz müdahalelerden koruyacak bir düzenleme hala mevcut değil.
İstanbul Çevre Durum Raporu
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Haziran 2016
“GURBETTE BİR ALLI TURNA: SÜMEYRA” BELGESELİ, 12 HAZİRAN’ DA İSTANBUL’ DA SEYİRCİSİYLE BULUŞUYOR…
“…Analardır adam eden adamı. Bir de türküler. ‘Bir yiğidi bir kötüye kul eyler’ vefasız dünyanın, yalan dolanı, alçaklığı, kadirbilmezliği karşısında bizi, insan olarak ayakta tutan türkülerimizden gayrı neyimiz var? “ diyen Sümeyra Çakır bu yıl 70 yaşına girdi.
1976, SÜMEYRA, RUHI SU ve DOSTLAR TIYATROSU OYUNCULAR
Yönetmen Şenay Kumuz’ un Türkiye ve Almanya’ da çekimlerini tamamladığı “Gurbette Bir Allı Turna/ Sümeyra” belgeselinin ilk kez gösterileceği kutlama etkinliğine Dostlar Müzik Topluluğu, Ruhi Su Dostlar Korosu ve Karabey Aydoğan da türküleri ile katılacak.
Sunuculuğunu Özlem Çuhadar Koşal’ ın yapacağı kutlamada Sümeyra Çakır’ ın eşi Hasan Çakır da hayat arkadaşı Sümeyra Çakır’ ı anlatacak.
Sümeyra Çakır için 2. kutlama etkinliği Eylül 2016’ da doğum yeri olan Edirne’ de gerçekleştirilecek.
***
Sümeyra Çakır 25 Mayıs 1946’ da Edirne’ de dünyaya geldi.
“…Edirne’ de doğdum. Babam İstanbul’ da çalışıyordu. İstanbul’ da büyüdüm. İki erkek kardeşim var. Orta halli bir ailenin çocuğuyum. Daha ilkokul çağlarında müziğe karşı büyük bir isteğim vardı. Müzikle uğraşmak, keman çalmak istiyordum. Ama annem-babam bu isteğimi pek ciddiye almadılar. Bir kız çocuğunun müzik eğitimi görmesi, tabi onlar için pek ciddi bir şey değildi. Müzikle böyle amatörce uğraş içinde olduğumuz yıllar. Fakat ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitede hep şarkı söylemeyi sürdürdüm…” diye anlatıyordu çocuk yaşlarda başlayan ve bir ömür boyu kaybetmediği, müziğe olan tutkulu bağlılığını.
İlk ve ortaokulu Ankara ve İstanbul’da okuyan Sümeyra Çakır, Beşiktaş Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka Mimarlık Fakültesi’ ni 1969 yılında bitirir. Üniversiteye devam ederken, aynı zamanda 1966 yılında başladığı İstanbul Belediye Konservatuarı Klasik Batı Müziği Şan Bölümü’ nde 1977 yılına kadar eğitim görür.
1971 yılına gelindiğinde onun hayatını baştan aşağıya değiştirecek bir rastlantı sonucu Ruhi Su’ nun sesiyle tanışır. Bu karşılaşmayı bir yazısında şöyle anlatıyordu Sümeyra:
“…Müzikle gerçekten ilgilenmeye başlayışım, Ruhi Su’ yu tanımakla oldu. Benim okuduğum İstanbul Teknik Üniversitesi’ ne gelir, konserler verirdi. İlkokuldan beri gerçekleştirilememiş müzik tahsili yapma rüyamı, ancak üniversitede öğrenci olduğum sırada Konservatuvar’ ın akşam bölümüne girerek, biraz geç kalmış da olsa, yakalamaya çalışıyordum. Tam o sırada Ruhi Su’yu duydum. “Bebek Türküsü “nü söylüyordu. Soluksuz kaldım. Bu hayranı olduğum Alman romantikleri Schumann, Schubert ve Brahms değildi. Onları söyleyen seslere de hiç benzemiyordu. Fakat onlar kadar güzel, hatta onlardan daha çok insan ve toprak kokusuyla yüklüydü. O günden sonra ben de hep türkü söylemeye başladım. O dönemde ben de konservatuvara gitmeye karar verdim. İstanbul Belediye Konservatuvarı Ses Bölümü’ ne devam ettim. İşte hayatımı değiştirecek olan bir kararı da o dönemde vermiştim: Ruhi Su gibi sanatçı olmak…
Bundan sonraki dönemde hep Ruhi Su’ yu aradım. Şansım varmış O’ na ulaşabildim. 12 Mart 1971 darbesinin hemen sonrasında ders almaya başladım. O günlerde birçok arkadaş, gerek politik gerek ekonomik nedenlerle yurt dışına gidiyordu. Bu ara okulda tanıştığım mimar arkadaşımla evlendim. O dönemlerde iş bulma gibi pek çok sorunlarım vardı. Arkadaşlarımın çoğu Almanya’ya gitmişti. Ama biz, Türkiye’ de kalmaya karar verdik, Ruhi Su ile olan çalışmalarım nedeniyle.. Çok yerinde bir karar vermişim, bu kararım için çok mutluyum. Beş yıl süreyle Ruhi Su’ dan ses, saz, türkülerin yorumlanması konusunda ders aldım…”
Dersler sürerken bir koro oluşturulması gündeme gelir.
”… Bu sırada bir koro oluşturulmasının, çok ihtiyaç duyulan bir şey olduğu anlaşıldı. Gençlik arasında böyle bir istek vardı. Cumhuriyet Gazetesi aracılığıyla Dostlar Tiyatrosu bir çağrı yaptı. Gençler geldiler. Sesleri ve söyleyişleri belli bir düzeyin üzerinde olanlar seçildi ve ‘ Dostlar Korosu’ kuruldu.
Bu kararla birlikte ‘ El Kapıları’ çıktı. Plak ve konserlerimiz çok büyük ilgi gördü. Bu sevgiyle andığım bir çalışmaydı.”
İlk defa 1975 yılında “Pir Sultan Konseriyle” Dostlar Tiyatrosu’ nda sahne alır. Bu konser ve “Köroğlu ve Türküler” konserleri bir sanat olayı haline gelir.
”…Çeşitli politik görüşlerden genç insanlar, bir arada son derece politik bir atmosfer içerisinde birlikte çalıştılar. Uzun yıllar ben de bu çalışmanın büyük bir kısmında birlikte oldum. Koroyla beraber konserler yaptık. Daha sonra Ruhi Su, usta – çırak ilişkisi içinde bana el verdi. Ve o dönemden sonra yalnız başıma konserler yapmaya başladım.”
Berlin’de
Sümeyra 1979 yılında, bir süre Türkiye Maden – İş Sendikası’ nın korosunu yönetir.
“…Gerek yurt içinde ve gerek yurt dışında pek çok konserim oldu. Bu sürede Maden-İş korosunu çalıştırmamı istediler. Kabul ettim. Kısa bir zaman sonra bu çalışmayı sürdüremez duruma geldik. Koronun “Enternasyonal” i söyleyerek suç işlediği iddiasıyla dava açıldı ve çalışmalarımız da bu nedenle sona erdi.”
1977’de davetli olarak gittiği İngiltere, Fransa ve İsveç’te konserler verir. Berlin’ de yapılan Nazım Hikmet haftasına katılır.
1978 yılında Havana XII. Dünya Gençlik Festivali, Atina Akdeniz Ülkeleri Barış Festivali’ne katılır.
Yannis Ritsos ile 1987′ de Akdeniz Ülkeleri Barış Festivali’ nde
1979’da Batı Berlin Türk İşçi Korosu şefi Tahsin İncirci‘ nin bestelediği şiirlerden oluşan şarkı ve türküleri okuduğu “Barış, Gurbet Türküleri” adlı uzunçalar Plâne Verlag isimli Alman plak şirketi tarafından yayınlandı ve aynı yıl Sofya’ da yapılan Alen-Mak Festivali’ne katılır.
1980 yılında Doğu Berlin’de yapılan Uluslararası Politik Şarkı Festivali’ne davet edildi. Almanya’da her yıl düzenlenen Türkiye Haftası’na katılmak üzere Berlin Senatosu’nun davetiyle gittiği Berlin’de bulunduğu sırada Enternasyonal Marşı’nı söylediği gerekçesi ile Türkiye’de hakkında dava açıldı. Bu nedenle 1980 yılından sonra müzik yaşamını yurt dışında devam ettirmek zorunda kalır.
”…12 Eylül faşist darbesinden sonra Berlin’ e geldik. Bir “Türkiye Haftası” yapılacaktı. Oraya geldikten sonra bir Maden-İş Korosu davasından arandığımı öğrendim ve bir daha da geri dönmedim. O zamandan beri yurt dışındayım. Bir yıl Berlin’ de kaldım. Bir yıl sonra Frankfurt’ a taşındım, Frankfurt’ a TC Konsolosluğuna pasaportumu uzattırmak için gittiğimde, pasaportumu konsolosluk elimden aldı. Ve Türkiye’ ye dönmemi söylediler. Tabi hakkımda davalar varken, bu baskı ve işkence ortamında Türkiye’ ye dönmem düşünülemezdi. Dönmedim, o dönemden beri Frankfurt’ ta yaşıyorum. Sayısını hatırlamadığım kadar çok konser verdim. Avrupa’ nın birçok şehirlerinde barış örgütlerinin, sendikaların toplantılarına katıldım, tiyatrolarda konserler verdim, kültür örgütlerinin davetlerine katıldım. Plaklar yaptım. Plaklarımın ikisini Avrupa’ da doldurdum. Bunlardan “Barış ve Gurbet Türküleri” ni Berlin’ de İşçi Korosu’ yla birlikte oldurdum. Daha sonra1983’ te “Kadınlarımızın Yüzleri” plağını yine Berlin’ de yaptım. Bu plak, Türkiye’ nin çeşitli yörelerindeki kadınlardan derlediğim türkülerden oluşuyor ve Nazım Hikmet’ in bir dizesi bu plağın ana fikrini oluşturuyor.”
Fransa, İngiltere, İsviçre, Batı ve Doğu Almanya, Küba, Yunanistan ve Bulgaristan’da konserler veren Sümeyra 1981 yılında Tahsin İncirci ve Alman tiyatro sanatçısı Lutz Görner ile birlikte, Nazım Hikmet şiirlerinin Almanca okunduğu “Ich liebe mein Land – Memleketimi Seviyorum” turnesini yapar. Bu turne sonunda bir uzunçalar plak ve bir kitap ortaya çıkar.
Frankfurt Türk Halkevi ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi SPD’ nin birçok etkinliğinde türkülerini söyler.
Dostlar Müzik Topluluğu Zincirlikuyu’ da
1984 yılında tiyatro sanatçısı Pegy Lukacs ile birlikte “Kadınlarımızın Yüzleri” etkinliğini düzenler.
1985 yılında Hollanda Lahey’de Kırmızı Karanfil Müzik Festivali’ nde çalıp söyler.
1985 – 87 yılları arasında piyanist Vera Sebastian’la birlikte “Brecht, Eisler, Ruhi Su Türküleri” konserlerini, 1987yılında Avustralya Sydney Operası’nda “Allı Turnam” konserini ve tiyatro sanatçısı Erich Schaffner ile birlikte 1987 – 89 yılları arasında “Acayipleşti Havalar – Pir Sultan’dan Nazım Hikmet’e Şiirler ve Türküler” konserlerini verir.
”… Bu güne kadar Avrupa’ nın çeşitli ülkelerinde sayısız konserler verdim. Hep şunu gözledim: Bir kere kendi ülkenizde hiç karşılaşmayacağınız sorunlarla karşı karşıyasınız. Doğulu insanla, Doğu’ nun kültürüne karşı, yıkılması zor bir ön yargı engeli var. Bu engeli kırmak için biraz yorulmak gerek. Ayrıca Avrupalı olmanın kompleksine karşı kendi özünüzden fire vermeden mücadele verip, Türk Halk Müziğini onlara sevdirmek büyük zaman alıyor. Kanımca kaderimce onu başardığımı sanıyorum. Yedi yıldır ardı arkası kesilmeyen konserlerim bunun bir kanıtı olsa gerek. Avrupa’ da büyük kitlelere hitap ediyorum. Yabanda kendi ürünlerimizi tanıtmak, vatandaşlıktan çıkarılmama rağmen, Avrupalının beni bir Türk sanatçısı olarak kabul etmesi çok güzel bir duygu. Bütün bunları yaşadıkça yurduma türkülerime daha çok bağlanıyorum. Her şey iyi güzel ancak, her sanatçı bir yerden sonra artık başka arayışlar içine giriyor. Ben de bunca yaban deneyiminden sonra kendi ülkemde olmak istiyorum. Çünkü ben bu sanatı kendi ülkemde, kendi insanlarımdan öğrendim. Daha iyi şeyler verebilmek için, işin kaynağına dönmem şart. Çünkü sanat karşılıklı bir alışveriş olayıdır. Bu şekilde daha iyi ürünler verebileceğim kanısındayım.(Milliyet Sanat Ocak 1988)
“…Gide gide yâd elleri yurt olur. Konser vermeye gittiğim ülkelerden geri dönerken, hep İstanbul’ a dönüyormuşum gibi bir duyguya kapılırdım…”
Hannelore Marzi, 1995 yılında yazdığı Doğulu (Oryantal) Kadın Masalları (Orientalische Frauenmärchen) kitabını diğerlerinin yanı sıra Sümeyra’ nın anısına adadı: “İnsanları barışa ve adaletli davranmaya çağıran, Almanya’ yı pohpohlamadan, burada var olan eşitsizliği de gösteren Sümeyra, bu yanıyla kendisine saygı duyulması gereken bir kadın. Gerçekleri tüm çıplaklığıyla samimi bir şekilde anlatan, ama bunu umudumuzu kırmadan yapan böyle bir insana çok az rastladım. Ayrıca söylediği iki Türkçe ve bir Kürtçe şarkıyla insanlar arası ilişkileri ve insan sevgisini dile getirdi. Şimdiye kadar beni, Sümeyra ’nın sesi kadar başka hiçbir ses bu denli etkilememişti. Şarkıları öğreticiydi. Sevgi ve hoşgörü doluydu. Sana çok teşekkür ederiz bunun için Sümeyra. Seni unutmayacağız.”
Pir sultan Abdal konseri 1975
Sümeyra Çakır kansere yenik düştüğünde 10 yıldır sürgündeydi. Türkiye’ye giremiyordu. Sürgün yaşamı ve memleket hasreti hastalığın hızlı ilerlemesine neden oluyordu. Sesini insanlığın barışçı ve özgürlükçü sesine katan sanatçı, 5 Şubat 1990 tarihinde Frankfurt’ta hayata veda etti.
Sümeyra Plak ve CD Kayıtları
1-“AllıTurnam” (1991): Bir Çift Turna Gördüm, Bir Gözleri Sürmeli, Allı Turnam, Barabar, Alçakta Yüksekte Yatan Erenler, Yine Kısmetimiz Kaldırdı Bizi, Gam Çekme Haline, Gurbet Elde Yad Ellerin Derdini, Gelen Turnalar, Yürü Bre Pınarbaşı, Yine Bir Gariplik Düştü Serime.
2-“Barış ve Gurbet Türküleri” Tahsin İncirci ve Bati Berlin Türk İsçi Korosu ile: Varna Türküleri, Dursun Kaptan, Japon Balıkçısı, Ateşçiler Türküsü, Hürriyet Kavgası, – Barış Türküsü, El Kapıları, Kız Çocuğu.
3-“Ruhi Su ve Sümeyra – Dostlar Tiyatrosu Konseri” (1991) : Almanya’da Çöpçülerimiz, Dam Üstünde Çul Serer, Bebek, Bugün Yardan Haber Geldi, Bugün Seyre Çıkmış, Drama Köprüsü, Gam Çekme Haline, Aktaş Diye Belediğim, Eğildim Bir Dolu İçtim, Ağ Deveyi Katarlamış Gidiyor, Onlar Ki, Yine Tuttu Gâvur Daği, Bizim Dostlar, Vay Beni Ağlarım, Yine Bir Gariplik Çöktü Serime, Ah Ela Gözlerini De.
4-“GülünElinden” (1991) : Derdim Çoktur, Seher Yeli, Salınarak Gelen Dilber, Hoş geldin, Seyre Çıkmış, Yârim Derdini Ver Bana, Dağlar Nidem, Gülün Elinden, Askın Ateşi, Gir Askın Deryasını Boyla..
5“VardarOvası” (1994) : Sunayı Da Deli Gönül Sunayı, Havada Turna Sesi Gelir, Gam Çekme Haline, Vardar Ovası, Gökteki Yıldızı Sayan Olur Mu, O Yaylalar Yaylalar, Maçındağı, Ay Dost.
6- “Kadınlarımızın Yüzleri” (1996) : Kırmızı Gül Demet Demet, 20. Yüzyıl İnsanlarıyız, O Yaylalar& Güvercin Olsam, Ag Elime Mor Kınalar Yaktılar, Bulut Kat Kat Olmuş, Gül Ağacı Boğum Boğum, Kapıya Bayrak Dikmedim, Dere Akar Bulanık, Eledim Eledim, Kaleden İniş Mi Olur.
7- “Serçelerin Süvarisi” : Düşürdün Aşkın Narına, Ew Dilber, Hesenik U Ase, Suware Cucikan, LeLe Bejne, Malan Barkır, Hudey, Ji Avan, Hepse Braye Min, Gula Picuk, Li SerStranen Kurd, Cirit.
Ercüment Gürçay Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği Üyesi
Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.
Chiang Mai’de 3. günümde, uyandım. Aman Allahım 3 gündür buradayım ve hiçbir şey yapmıyorum. Yani tam olarak öyle değil de, bir çok tur var gidilecek hiç birine katılmıyorum, şunları yap denen şeyler neydi unuttum, harekete geçmiyorum.
“Boş boş duruyorsun” dedi iç sesim.
Daha önceki bir çok yurt dışı yolculuğum birileriyle oldu. Hiç problem yaşamadım, hep çok eğlendim ve hep uyumluyduk ama işte uyumluymuşuz. İyi kötü bir planımız oluyordu ve harekete geçmek kolaydı. Uyumlanmam gerekmediğinde ben –gezgin Hülya- ne yaparmışım, bilmiyormuşum meğer.
“Hadi düşünmeyi bırak da şu yakınlardaki tapınaklardan birine git bari” dedim kendi kendime. Yolda devam edersin düşünmeye.
Chiang Mai’nin turistik kısmı kocaman bir dikdörtgen. Etrafı kanallarla çevrili çok düzgün bir dikdörtgen ve bir çok şey buranın içinde. Oranın etrafında bir tapınak ararken.
“Bir dakka ya!” dedim. Bu değildim ben, başka bir şey! Ben -gerçek- hayata karışmayı seviyorum. O zaman şimdi tam da şuralara gidin denilen yerin dışına taşma zamanı. Tam da oradaki hayatı koklamanın zamanı.
Haritayı kapattım, o dikdörtgenin dışında bir sokağa daldım ve kaybolmaya niyet ettim.
Çok uzun sürmedi turistik bölgeden uzaklaşmam. Fakir, derme çatma bir sokakta yürürken,
“Nereyi arıyorsun?” dedi biri. Şaşırdım burada birinin İngilizce bilmesine.
“Kayboldum.” Dedim.
“Ben de” dedi. “Gelsene” deyip önünde durduğum bahçeye davet etti.
“Kayboldum” dedi. “Ne yaptığımı bilmiyorum. Gel gel korkma, yalnız değilim, bu kadınla yaşıyorum.” dedi bahçenin öbür ucundaki kadını göstererek. Karısı sandım ilk önce, değilmiş. Evin sahibiymiş. Bahçede çok fazla yardıma ihtiyacı olduğu için bu adamı işe almış.
Yıllarca Avrupa’yı dolaşmış, Fransa’da Almanya’da yaşamış bizim adam. Yirmi yıl gurbetlikten sonra doğup büyüdüğü şehre geri gelmiş.
“Bilmiyorum” diyor, “doğru mu yaptım. Kayboldum. Herkes gibi. Bu mahalledekiler gibi. Bu insanlar Myammar’dan göçüp gelmişler buraya. Göçmenler. Onlar da kaybolmuş işte. Benim gibi senin gibi. Düşünsene doğup büyüdükleri toprakları geride bırakıp burada yaşamaya çalışıyorlar. Politik sorunlardan kaçmışlar ama kaybolmuşlar. Insanlar onlara bakıp, Tai değil bunlar, Myammarlı diyorlar. Tıpkı sizin Almanya’da yaşayan Türk’lere dendiği gibi. Kaybolduk.”
O sırada kadın bir sandalye ve bir bardak soğuk su getirdi bana tepsiyle.
Bizimki;
“aslında bu bizim kültürümüz. Şimdi her şey çok değişti, turist geldiğinden beri. Olması gereken bu ama artık kimsenin umurunda değil, bir bardak su veren bulamazsın. Bilmiyorum ki bu mudur hayat? Hatırlıyorum, eskiden, hiçbir şeyimiz yokken ve sokakta yaşam için mücadele verirken hepimiz birbirimize yardım ederdik. Şimdi kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Dedim ya kayboldum.”
Tam da haritayı kapatıp, ara sokaklarda –gerçek- hayata karışmaya karar verdiğim bu günde yoluma çıkan bu adam… Gülümsedim.
“Belki de o kadar da kötü değildir her zaman kaybolmak” dedim.
“Ben bugün kaybolduğum için mutluyum mesela. Seni buldum. Turist olduğum için değil, insan olduğum için, oturacak bir sandalyem ve içilecek bir bardak soğuk suyum oldu. Ve kayboluşlarımı paylaşacak bir yoldaşım. ”
Sanatla ve barışla kalın… Başka da bişi demiyom…
(yani diyorum tabii… aşağıda o kısmısı)
:)
(c) keepcalm-o-matic.co.uk
Misket
Yavrucak avcumda
ilk misketim
kadar gerçekti
ilk düşen haber…
Bir kavanoz olduğunda
oysa
anca ucundan
ırgalanır oldum…
Hele ki,
üçer beşer,
ama hergün
biriktikçe,
kavanozları bile
saymaz oldum…
İşte sen de
öyle
öldün.
Ben artık arabalarımla oynuyordum.
Mecazen tabii…
*
Yapraklar sallanıyordu.
Rüzgar, esmenin
kökler, beslenmenin
ben, seyreylemenin
derdindeydim.
Otuzdört A onbeşbinbişi
orucu uykuya yaslamış
gölgesine sığınmıştı
ağacın.
Kamu mesaisi yoğundu.
Olay yeri inceleme uzaklardaydı şimdilik.
*
Kendi hayrıma
yürüyordum.
Gerisi şimdilik
yoklamadan düşmüş,
gülümsüyordu bana.
Işık yanımda yükseliyordu.
İster Doğu doğsundu,
ister Batı batsın!
Yavrucak elimde
biricik
misketim
parıldıyordu…
Çanakkale‘de Orta Truva Madencilik tarafından planlanan kuvars ve demir madeni ocağı projelerinin SerçilerKöyü’ndeki Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) halkın katılımı toplantısının ‘halkın katılımı’ kısmı, jandarma engeline takıldı.
Engelleme yolda başladı
Toplantıya katılmak üzere Çanakkale’den bir otobüsle yola çıkan yaşam savunucuları yolda üç kez durduruldu. Araçtakilere GBT taraması yapıldı, şoföre para cezası kesildi. Serçiler’e varan çevrecilerin otobüsü köyün içine alınmadı. Toplantının yapılacağı kahvehaneye yürüyen grup burada jandarmanın barikatıyla ve kahvehanenin girişini kapatanlar köylülerle karşılaştı.
“Çanakkale’nin suyu zehirlenecek!”
Önce jandarmanın, ardından toplantının yapılacağı köy kahvehanesinin merdivenlerinde duran köylülerin içeriye girmelerine izin vermediği çevreciler, “Çanakkale halkının suyunu zehirleyecek bir şirkete kalkan oldunuz” diyerek jandarmaya tepki gösterdi. Halkı projeler hakkında bilgilendirmek, görüş ve önerilerini almak amacıyla ÇED Yönetmeliğinin 9. maddesi gereğince 9 Haziran Perşembe günü düzenleneceği duyurulan toplantıya katılımı engellenen halk, toplantıda konuşulanları duymaya, projenin Atikhisar Barajı‘na vereceği zararları, itirazlarını şirkete ve yetkilere anlatmaya hakları olduğunu savundu.
“Barikatı kaldırın”
Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Furkan Oğuz, jandarmaya “Şu an halkın katılımını engelliyorsunuz, görevinizi kötüye kullanıyorsunuz. Halkın toplantıya katılmasına izin verin, bu barikatı kaldırın. Hakkınızda suç duyurusunda bulunacağız.” dedi, jandarma toplantıya katılmalarına izin vermedi.
“Çanakkale’nin suyunu 150 bin kişi savunuyor.”
Çanakkale’nin tek içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı‘nı tehdit eden vahşi madencilik projelerine karşı yıllardır mücadele veren, bu planlanan iki kuvars ve bir demir madeni ocağının da Atikhisar Barajı’nı zehirleyeceğinden endişe duyanlar ve halkın itiraz etme hakkını kullanmak için orada bulunanlar adına basına açıklama yapan İda Dayanışma Derneği Başkanı İlhan Pirinçciler, hem jandarmaya hem de kahvehanenin girişini kapatanlara köylülere seslendi:
“Serçiler Köyü’ne, Serçiler köylüsü olan şoförümüzle ve avukatımızla birlikte sokulmadık. Geldiğimizde toplantı erken saatte başlatılmıştı. Toplantının yapıldığı kahvehaneye herhalde bazıları köyden, bazıları da dışarıdan olan gençler girişimizi engelledi. Böylesi bir toplantıya Türkiye’nin her yerinden insanlar davetlidir ki biz Çanakkale’de yaşayan, Atikhisar Barajı’nın suyunu içen insanlarız. Atikhisar Barajı sadece bu merdivende, bu köyü biz çevrecilerden korumaya çalışan gençlerin, Serçiler köyünün barajı değil. Bu, emperyalist bir projedir. Atikhisar Barajı’nı Çanakkale Barosu’nun avukatları ile birlikte 150 bin kişi savunuyor” diye konuştu.
‘Usulsüz’ toplantıya suç duyurusu
“Bu baraja sahip çıkmak için ÇED toplantısına gidenler olarak gördüğümüz hukuksuz engellemeleri kınıyoruz” diyen İlhan Pirinçciler, Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Komisyonu avukatları ile beraber suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi.
Kendisi de Serçiler köylüsü olan Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Furkan Oğuz, “Duyurulmuş bir halkın katılımı toplantısına halkın katılımının engellendiğini gözlemledik. Hukuksuz ve usulsüz bir şekilde halk sayılmadık ve toplantıya alınmadık. Jandarma kolluk kuvvetleri ile Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü yetkilileri bu suça ortak oldular, görevlerini kötüye kullandılar. Haklarında suç duyurusunda bulunduk.” dedi.
“Amaçları demir değil altın”
ÇED toplantısının yapılma amacının Serçiler Köyü’nde demir, kuvars madeni çıkarmak olmadığını, firmanın asıl amacının bölgede altın çıkarmak olduğunu ifade eden Avukat Oğuz, “Daha önce Bayramiç’te yapılmak istenen felspat madeni projesi için Çanakkale Barosu olarak açtığımız davayı kazanmıştık. Bugün projenin tıpa tıp aynısı Serçiler köyünde karşımıza çıktı. Bugün çıkaracaklarını söyledikleriyse felspat değil, demir. Biz daha önce de dava dilekçelerinde felspat, demir, kuvars gibi madenlerin çok ucuz olduğunu, neredeyse bir işe yaramayan, ekonomik değeri olmayan madenler olduğunu belirtmiştik. Asıl amacın altın olduğunu belirttik ki, MTA haritalarında bölgede demirin ne kadar az olduğu da görülüyor.” dedi.
Avukat Ali Furkan Oğuz, hukuk ve ekoloji mücadelesi verdikleri Çanakale’deki doğa talanı tehdidinin kendi köyüne kadar ulaşmasına ve gözlemci olarak toplantıya katılmak üzere gittiği köyüne kendisinin dahi alınmamasına dair sosyal medyada şu sözleri paylaştı:
“Kendi köyündeki kahveye giremedim.”
“Çanakkale’nin tüm tarımsal değerlerini yok edecek, halkın içme, sulama amaçlı kullandığı tüm su kaynaklarını, Atikhisar Barajı’nı bitirecek üç vahşi madencilik projesinin toplantısına katılma amacı ile Çanakkale halkı ile beraber köyüme gittik. Siz hiç kendi evinizin önüne jandarmaların dizildiğini gördünüz mü? Biz bugün bunu yaşadık. Anayasadan doğan tüm haklarımız açık bir şekilde çiğnendi. Vatanını, toprağını savunan bir avuç güzel insan ile jandarma komutanına ‘Onlar halk ise biz neyiz!’ dedik ve hiç kimseye anlatamadık derdimizi. ‘Gel!’ diye tehdit edenler dahi çıktı aralarından. En fazla beş yıl sürecek bu projeler ile tüm hayatın biteceğini anlamak istemediler. Benim köylülerim bizi o kahveye almak istemediler.”
“Bizi yıldıramazlar!”
Yıllardır Çanakkale’de yapılan her ÇED toplantısına katıldıklarını ancak ilk kez böyle bir durumla karşılaştıklarını anlatan İda Dayanışma gönüllüsü ve CHP İl Genel Meclisi Üyesi Hicri Nalbant ise, “Bundan 10 yıl önce yapılan toplantılarda bizim önümüzü jandarma keserdi, köye girişimizi engellemeye çalışırdı ama biz bir şekilde girerdik. İlk kez içinde bulunduğumuz araca bir ceza uygulaması yapıldı. Ceza uygulaması yapanlar bizi hedef aldı.” dedi.
“Doğru bildiğimiz yolda mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Hicri Nalbant şunları ekledi: “Biz oraya Çanakkale’nin suyunu korumaya gittik. Gidip orada maden şirketlerinin Atikhisar Barajı’nı nasıl kirleteceğini anlatacaktık ama köyün girişinde ve toplantı yapılan kahvenin kapısında durdurulduk. Jandarmanın görevi bizim oraya girmemizi engellemek değil. Faşizm dedikleri bu. Her türlü engel ve ceza ile bizi yıldırmaya çalışıyorlar. Çanakkale’nin havasını, suyunu, toprağını korumaya devam edeceğiz. Bizi yıldıramazlar, bizim içimizde yılacak adam yok”.
2007 yılından bu yana Çanakkale’de termik santral ve vahşi madencilik projelerinin Çevresel Etki Değerlendirme Kararları ve ruhsatların iptali için 47 dava açıldı ve kazanıldı.
(İşte Çanakkale – Mine Tarım /DHA / Yeşil Gazete – Güneş Dermenci)
“Darbeye zemin hazırlıyor” denilerek, 2010 yılında iptal edilen EMASYA, (Emniyet-Asayiş yardımlaşma) Protokolü, ‘’Terörle mücadelede etkinlik’’ gerekçesiyle, Başbakan Binali Yıldırım’ın imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu.
TBMM’ye Başbakan Binali Yıldırım imzasıyla sunulan tasarıya göre, asker, validen izin almadan, birlik komutanının emri ile operasyon yapabilecek.
Arama ve operasyonlarında da hakim iznine gerek olmayacak. Kamu düzeninin bozulması halinde İçişleri Bakanı’nın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla askeri birlik görevlendirilecek.
Birliklerin çapı, teşkilatı, emir komuta ilişkileri, kuvvet kaydırılması konusunda Genelkurmay yetkili olacak.
TSK personeli, kendi birlik komutanının emri ile, genel kolluk kuvvetlerinin yetkilerini de kullanıp, terör mücadelesi yapacak. Valiler ise bu dönemde koordinasyon görevi yapacak. Polis-Asker ortak operasyonlarında da komuta, en yüksek rütbeli askeri birlik komutanında olacak.
Bu faaliyetler sebebiyle işlendiği iddia edilen suçlar, askeri suçlardan sayılacak. Askere soruşturma izni verilmeden, gözaltı ve tutuklama yapılamayacak. Görev sırasındaki zararı, devlet tazmin edecek.
Protokol, Türkiye’nin gündemine ise Balyoz Eylem Planı iddialarıyla oturdu. 27 maddeden oluşan protokol askere, şehirlerdeki toplumsal olaylara müdahale imkânı tanıyor, terör şüphesi durumunda olaylara el koyabiliyordu.
Şiddet gördüğü kocasını öldüren Çilem Doğan davasında karar oy çokluğuyla alındı. Mahkeme başkanı meşru müdafaa olduğunu belirterek Çilem Doğan’ın beraatının gerektiği şeklinde karara şerh düştü.
Bianet’ten Beyza Kural’ın haberine göre Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde şiddet gördüğü kocasını öldürmekten yargılanan Çilem Doğan, “eşini kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına verilen haksız tahrik indirimi ve iyi hal indirimleriyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Karar, mahkeme başkanın şerhine karşı iki üyenin oyuyla, oy çokluğuyla alındı. Mahkeme başkanı, şerhinde; meşru müdafaa olduğunu belirterek Çilem Doğan’ın beraatının gerektiğini söyledi.
Çilem Doğan’ın avukatlarından Fatoş Hacıvelioğlu, kararı temyiz edeceklerini ve davanın Yargıtay’da duruşma yapılarak görülmesini isteyeceklerini belirtti.
Avukat Hacıvelioğlu, kararı temyiz edeceklerini ifade ederer, “Yargıtay’dan bozulacağını düşünüyoruz. Yargıtay’da duruşmalı görülmesini isteyeceğiz. Yargıtay duruşması için de tüm kadınlara birlikte olmaya, Çilem’in yanında olduğumuzu göstermek için kampanya başlatacağız. Aynı zamanda ciddi bir hukuki hazırlığımız olacak.” diye konuştu.
Midyat Emniyet Müdürlüğü’ndeki saldırı nedeniyle karakol civarında çekim yapan gazeteciler Mahmut Bozarslan, Hatice Kamer ve Sertaç Kayar bir grubun saldırısına uğradı.
Evrensel’in haberine göre saldırı, dün sabah saatlerinde bombalı saldırı gerçekleşen Emniyet Müdürlüğü’ne yakın bir konumda gerçekleşti.
Saldırının yaşandığı karakol civarında bulunan gazeteciler Sertaç Kayar, Hatice Kamer ve Mahmut Bozarslan, yine karakol civarında bulunan ve “çekim yapamazsınız” diyen bir grup gencin taşlı saldırısına uğradı.
Başından yaralanan Kamer ile Bozarslan’ın hastaneye kaldırıldı.
imc TV’ye konuşan Bozarslan, bir kişinin galeyana getirmesiyle önce Hatice Kamer’e saldırdıklarını, taş attıklarını ve Kamer’in bu sırada yaralandığını, yardıma gittiklerinde 15 kişinin üstlerine çullandığını ifade etti.
Bozarslan Al Monitor, AFP ve AP, Kamer BBC Türkçe ve Amerikanın Sesi Kürtçe servisi (Voice of America- VOA), Kayar ise AFP için haber hazırlıyor.
Geçtiğimiz yıl ilki gerçekleştirilen Mersin Onur Haftası ve Yürüyüşü bu yıl daha coşkulu bir şekilde hayata geçirildi.
Temasının ‘Muamma’ olduğu 2. Mersin Onur Haftası etkinlikleri kapsamında ‘Normal’in ‘Muamma-lık’ halleri deşifre edildi. Mersin 7 Renk LGBT Derneği’nin düzenlediği hafta boyunca sergi, atölyeler, film gösterimleri gerçekleşti. 2. Mersin Onur Haftası yüzlerce kişinin katıldığı yürüyüşle sona erdi.
Cinsiyet rollerinin ve yeterli kadınlığın ülke gündeminde yer ettiği bu günlerde ‘muamma’ kavramının tema olarak belirlendiği hafta boyunca politika üretirken, evde, sokakta, caddede, örgütlerimizde, içimizde, dışımızda, hayatın her alanında kullanılan kavramların muammalık durumlarını konuşuldu.
“Muammalı Çok Hummalı” Bir Hafta…
Foto: Ömer Tevfik
Dramaqueer ve bağımsız sanatçıların eserlerinin olduğu ‘Muammalı Çok Hummalı Sergi’ ile Hadra Hamamı’nda gerçekleştirilen Açılış Kokteyli sırasında 3 yıllık örgütlü mücadelede Mersin’de dayanışma gösteren kişi ve kurumlara dayanışma ödülleri verildi. Ödül alan kişi ve kurumlar şöyle: Ayşe Devrim Başterzi, Akdeniz Belediyesi, Mersin Barosu, Gönül Tekniker.
Büyük ilgi gören bir başka etkinlik ise Ritim Atölyesi oldu. Yeliz Güzel Sarıer eşliğinde kurulan Ritim ekibi aldığı 4 prova sonrası büyük gösterisini Forum AVM Havuzbaşı’nda gerçekleştirdi. Coşkulu bir ritim dinletisi yapıldı.
Güzellik Muamması atölyesinde Demhat Aksoy heteronormatif güzellik algısından, dayatmalarından bahsetti ve ardından Kostüm Dikme Atölyesi başladı. Yürüyüşte giyilecek rengarek kostümler hep birlikte üretildi.
Açık hava film gösterimleri sırasında perdeye ‘Bu İkiliye Dikkat’ filmi ve “#direnayol” belgeseli yansıdı. ‘Bu İkiliye Dikkat’ film gösteriminin ardından Volkan Eray ve Metin Akdemir gullüm bir okuma ile filmi konuşturdular. ‘#direnayol’dan sonra ise Şevval Kılıç’ın katılımıyla bir söyleşi gerçekleştirildi.
Türkiye’nin Her Yerinden LGBTİ’ler Mersin’de Buluştu
Bu yıl 2.si gerçekleşen Mersin Onur Haftası etkinliklerine şehir dışından çokça örgüt katıldı. Kaos GL, Pembe Hayat, Bursa Özgür Renkler, Antalya Pembe Caretta, Queer Adana, Hatay Kawus Kusah, Malatya Gökkuşağı LGBTİ temsilcilerinin katılım gösterdiği hafta boyunca LGBTİ ve İnsan Hakları Aktivistlerinin Güvenliği Atölyesi, Yerel LGBTİ Örgütler Buluşması Paneli, Sivil Toplum Forumu gerçekleşti.
Sporun Erk’ekliğe bulanmışlığının eleştirisi olarak;Homofobi ve Transfobi Karşıtı bir futbol maçı yapıldı. Futbol maçı öncesinde sporda Erk’in üretildiği, beslendiği alan olan sahada, Çukurova Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Bölümü –Toplumsal Cinsiyet ve Spor Ders hocası İrem Kavasoğlu eşliğinde Toplumsal Cinsiyet ve Spor konuşuldu.
2. Mersin Onur Yürüyüşü’ne Yüzlerce Kişi Renk Kattı
5 Haziran Pazar günü saat 18.00’de Forum AVM Havuzbaşı’nda toplanan grup, yaklaşık bir buçuk saat şehrin en kalabalık yerinde coşkulu bir yürüyüş gerçekleştirdi.
Bir çok STK, siyasi parti, aktivist Mersin 7 Renk LGBT Derneği’nin çağrısı üzerine Mersin’i renklendirmek ve LGBTİ varoluşu haykırmak için alanda bir araya geldi. Yürüyüş ne polis ne de Mersin halkı tarafından olumsuz bir tepki aldı. Yaklaşık 750 kişi ile gerçekleşen yürüyüş kent için bir ateş yaktı, umut oldu. Yürüyüş eğlenceli bir şekilde sahilde son buldu.
WWF-Türkiye’nin koordinatörü olduğu, AB tarafından desteklenen ÇED ve SÇD Süreçlerine Sivil Toplumun Katılımı Projesi kapsamında kısa dönemli danışman aranıyor.
İlgili görev için aranan danışmanın, proje dahilinde yapılacak olan hibe dağıtım programına ait kılavuz ile başvuru ve değerlendirme prosedürlerini tasarlaması ve ilgili belgeleri oluşturması beklenmekte.