Ana Sayfa Blog Sayfa 3417

Çilem Doğan’a tahliye

çilem doğanHakkındaki cezayla ilgili Yargıtay kararı çıkana kadar Çilem Doğan’ın 50 bin lira nakdi kefaletle serbest bırakılmasına karar verildi.

İşlemleri tamamlanan Doğan tahliye edildi. Doğan’ı Tarsus Kadın Cezaevi önünde ailesi karşıladı.

Çilem Doğan 8 Temmuz sürekli şiddet gördüğü kocasını 2015’te öldürmüş ve   “Hep mi kadınlar ölecek? Biraz da erkekler ölsün” sözleri kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı.

Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Çilem Doğan, “eşini kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına verilen haksız tahrik indirimi ve iyi hal indirimleriyle 15 yıl hapis cezasına çarptırılmış, Mahkeme başkanı, şerhinde; meşru müdafaa olduğunu belirterek Çilem Doğan’ın beraatının gerektiğini söylemişti.

Ancak Yargıtay’ın cezayı onaması halinde Doğan, tekrar cezaevine girecek. Yargıtay kararı bozarsa yeniden yargılama sırasında tutuksuz olacak.

Yeşil Gazete

Bir gün siz de mülteci olabilirsiniz – Cengiz Aktar

Cengiz Aktar’ın bu yazısı haberdar.com sitesinden alındı

20 Haziran yılda bir gün hatırlanan mültecilerin günü. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre zorla yerinden yurdundan olmuş en az 65.3 milyon insan dünyada dolanıyor. Bunların 24.5 milyonu uluslararası insanî hukuk tanımına göre mülteci, 40.8 milyonu siyasî nedenlerden kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş insanlar. http://www.unhcr.org/576408cd7 65.3 milyonluk kümeye dâhil 20 milyon insan iklim ve doğa felâketleri sonucu yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalanlar. www.internal-displacement.org/global-figures

Mültecilik hâli kaynak ülkenin genel insan hakları siciliyle ve vatandaşına sunabildiği hayat standardı ile birebir alâkalıdır. Zira hareket edebilen hiçbir canlı laf olsun diye göçmez. İnsanı doğduğu yeri terk etmeye zorlayan bir siyasî, iktisadî veya içtimaî sorun illâki vardır. Mülteci bu sorunlar karşısında kendi devletinin güvencesini hukukî anlamda kaybetmiş insandır. Can ve mal güvenliği tehlikededir.

Mülteciler yerleri yurtları dahî olmadığından yoksulun yoksulu, toplu halde denizde boğulduklarında veya kamyon kasalarında havasızlıktan öldüklerinde anca haber olan lânetlilerdir. Onlara gösterilen “vebalı” muamelesi evrenseldir. Tam da bu yüzden eğer bir gün yabancı bir ülkeye yerleşebilirlerse oranın “yerlisinden de yerli” olurlar; kendilerini kabul ettirebilmek için.

Mülteciler hastalar gibidir, kimse onlara yaklaşmaktan hoşlanmaz, yanlış bir şey yaptıkları için o hallere düştükleri düşünülür. Otomatik suçluluk hâli onlara uzatılmayan yardım elinin de gerekçesidir. Bencillik cabası tabii. Oysa mülteciler arasında yeni ülkelerinde harikalar yaratmış niceleri vardır. Göç nasıl terk edilen ülke için kayıpsa yeni ülke için döllenmedir.

Mültecilik hâli genel olarak hukuksal boşluğa karşılık gelir. Mülteci her çeşit istismara açıktır. Parasal, bedensel istismar mültecilerin canlarını kurtarmak üzere erişmeyi başardığı her yerde mevcuttur. İrili ufaklı pek çok kişinin nemalandığı bu kirli mülteci ticaretinin yıllık cirosu yüz milyar dolarlar mertebesindedir. Sorun, transit geçilen ve iltica edilen ülkelerin, başta istismarı engelleyecek şekilde etkin bir iltica politikasına sahip olmamasıdır.

Türkiye, hem mülteci alan hem mülteci veren bir memlekettir, üstelik asırlardır. Memleket toprakları içindeki yer değiştirmeler de cabası. 19. yüzyıl başından itibaren bozulan düzen sonucunda evini barkını terk eden yüzbinlerce Osmanlı vatandaşıyla başlayan dış göç, uluslaşma süreçleriyle birlikte iç ve dış toplu yer değiştirmelere neden olur. Balkanlar ve Kafkasya dalgaları bu çerçeveye dâhil. Göç hareketi, Ermeni tehciri/soykırımı ve Yunanistan’la zorunlu mübadele sonucunda tepe noktasına vasıl olur.

Cumhuriyet döneminde, Osmanlının gözde siyasî yöntemlerinden olan zorunlu iskânın kullanılmaya devam edildiğini görürüz. Ne iç ne de dış göç Cumhuriyet döneminde azalır. 12 Eylül darbesi sonrasında giden yüzbinlere bugün yenileri ekleniyor. Bugün Türkiye nüfusunun en aşağı yarısı devletin sunmak zorunda olduğu can ve mal güvenliğini kaybettiğinden, uluslararası insanî hukuk tanımına göre mülteci olabilir.

Diğer ülkelerden gelen mültecilere bakarsak, mütemadiyen Batı’ya ayar veren ve asırlardır göç alan, göç veren Türkiye’nin ciddî ve bir göç/iltica politikası yoktur. Yegâne dişe dokunur uygulama birkaç ay öncesine kadar Suriyelilere kapının açık olmasıydı. Suriyeliler artık gelemiyor, kapı kapalı. Geçen gün çocuklu ailelerin katledildiği iltica teşebbüsünü unutmayalım.

Olmayan iltica politikasının başlıca nedeni 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyulan coğrafî çekincedir. Çekince, iltica konusunda bürokratik kurumlaşmayı ve toplumsal hassasiyeti engellemiştir. Çekince uyarınca Suriyeliler gibi Avrupa dışından gelen iltica talepleri işleme konmaz. Bu insanlara “misafirlik” gibi ne olduğu belirsiz statüler verilir. Geçici koruma – o da sınırdışıyla son bulmazsa – “sana bir üçüncü ülkeye gönderilinceye kadar müsamaha gösteriyorum” demektir. Ancak, mültecilerin çoğu, öngörülebilir bir zaman diliminde memleketlerine geri dönmeyeceklerinden sorunlar çığ gibi büyümeye devam eder.

Bugün laf Suriyelilere geldiğinde mangalda kül bırakmayan Ankara, Körfez savaşları sonrasında ikisi Irak içinde olmak üzere yerinden yurdundan kaçmak zorunda kalmış dört milyon Iraklı’ya kapılarını kapatmıştı.
Ankara’nın ikide birde bencillikle suçladığı gelişmiş ülkelerde 1945’ten sonra şekillenen uluslararası mülteci hukuku, savaş esnasında Avrupa Yahudilerinin mahvolmasına sebep olan uygulama eksikliğinden doğmuştur. Gelişmiş dünya iltica ilkelerini, 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nde kayda geçirir. Bugün Batılı ülkeler sınırlı, eksik ve bencil de olsa hukukî ilkeyi, sivil toplumlarının gözle görülür katkısıyla uygulamaya çalışır.

Türkiye ise hâlâ misafirperverlik, merhamet, müsamaha gibi davranış biçimlerine sahip olmakla övünür. Ne var ki bu davranış biçimleri cemaat içi kurallar dışında evrensel bir hukuka bağlı değildir. Bu ölçüde de cemaat sınırı dışında ve bir raddeden sonra uygulamaları keyfîdir. İnsanî davranışta bulunanın paşa gönlüne kalmıştır. Kâh olur, kâh olmaz. Hibe, sadaka, himaye, zekât gibi…

Sınırdışı etmek üzere kurulmuş kamplarda Yunanistan’dan geri yollanan Afganlıları itip kakan memur, ya da Suriyeliyi 20 lira yevmiyeyle çalıştıran işveren muhakkak dinî, millî ve insanî akideleri bütün bir vatandaştır. Ama meslekî ve ahlakî akideleri değil. İşte tam bu nedenden Türkiye’ye ve burada yaşayan yerli, yabancı herkese hukuk gerekir, keyfîlik demek olan misafirperverlik, merhamet, müsamaha değil.

Bugün ne içinde bulunduğumuz coğrafyada ne başka bir yerde yaşayan insanlar mültecilik hâlinden azade değil. Ceberut rejimlerin amip gibi çoğaldığı, doğal kaynakların açgözlü insanlığa yetmediği bir gezegende bu gidişle herkes bir gün mülteci olma riski taşıyor. Aklımızda olsun bugün dünyada yaşayan her 113 kişiden biri zorla yerinden edilmiş mülteci!

Cengiz Aktar- haberdar.com24-Cengiz-Aktar

Özgür Gündem’le dayanışmaya ceza: Fincancı, Önderoğlu ve Nesin tutuklandı

şebnem korur fincancıÖzgür Gündem gazetesinde nöbetçi genel yayın yönetmenliği yaptıkları gerekçesiyle “terör örgütü propagandası yapmak” ile suçlanan Önderoğlu, Korur Fincancı ve Nesin tutuklandı.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi ve bianet raportörü Erol Önderoğlu ve gazeteci yazar Ahmet Nesin tutuklandı.

Önderoğlu, Korur Fincancı ve Nesin Özgür Gündem gazetesinde nöbetçi genel yayın yönetmenliği kampanyası çerçevesinde görev aldıkları için Terör ve Örgütlü Suçlar Savcısı Eşref Durmuş tarafından “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklanmaları talebiyle hakimliğe sevk edilmişlerdi.

“Haberler soruldu”

Şebnem Korur Fincancı’ya 30 Mayıs, Erol Önderoğlu’na 18 Mayıs ve Ahmet Nesin’e ise 7 Haziran günü yayın yönetmeni yaptıkları Özgür Gündem nüshalarında yapılan haberler nedeniyle soruşturma açıldı.

Her üç isime de yayından sorumlu oldukları günün bazı haberleri soruldu.

bianet’e konuşan avukat Veysel Ok, o günkü haberleri yapıp yapmadıklarını, haberlerden bilgileri olup olmadığını sorduklarını aktardı.

Önderoğlu RSF’de de yaptıkları gibi ifade özgürlüğünü ve haberi savunduklarını bu nedenle nöbete katıldıklarını söyledi.

Korur Fincancı da sorgusunda bir insan hakları savunucusu olarak Özgür Gündem’e dayanışmak için gittiklerini, ifade özgürlüğü bir insan hakkı olduğu için bu hakkı savunduklarını belirtti.

Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği yapanlar

3 Mayıs’ta başlatılan Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeni kampanyasına 44 kişi destek verdi. Kampanyaya katılanlar şu şekilde:

Hasan Cemal, Şeyhmus Diken, Hasan Hayri Şanlı, Cengiz Baysoy, Dicle Anter, Faruk Balıkçı, Kemal Can, Jülide Kural, Ahmet Nesin, Deniz Türkali, Necmiye Alpay, Çilem Küçükkeleş, Saruhan Oluç, Ertuğrul Mavioğlu, Ahmet Abakay, Hasip Kaplan, İhsan Eliaçık, Yıldırım Türker, Murat Çelikkan, Ayşe Batumlu, Nadire Mater, Aydın Engin, Tuğrul Eryılmaz, İhsan Çaralan, Şebnem Korur Fincancı, Işın Eliçin, Uğur Karataş, Mehmet Güç, Beyza Üstün, Celalettin Can, Sebahat Tuncel, Erol Önderoğlu, Nurcan Baysal, Eşber Yağmurdereli, Ragıp Duran, Melda Onur, Celal Başlangıç, Mustafa Sönmez, Ayşe Düzkan, Uğur Güç, Faruk Eren, Kumru Başer, Nevin Erdemir ve Hakkı Boltan.

Soruşturma açılanlar

Son soruşturmayla birlikte  haklarında soruşturma başlatılan Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenleri şunlar:

Faruk Eren, Ertuğrul Mavioğlu, Ayşe Düzkan, Erol Önderoğlu, Celalettin Can, Mustafa Sönmez, Melda Onur, Fehim Işık, Celal Başlangıç, Eşber Yağmurdereli, Ragıp Duran, Nurcan Baysal, Ömer Ağın, Ahmet Abakay,İhsan Çaralan, Işın Eliçin, Murat Çelikkan, Uğur Karataş, Öncü Akgül,Ayşe Batumlu, Sebahat Tuncel, Saruhan Oluç, Nadire Mater, Beyza Üstün, Mehmet Güç, Tuğrul Eryılmaz, Faruk Balıkçı, Şeyhmus Diken,Necmiye Alpay, Jülide Kural, Yıldırım Türker, Ahmet Nesin, Kemal Can,Şebnem Korur Fincancı, Hasip Kaplan, Nevin Erdemir, Hakkı Boltan.

(Bianet)

İklim dostu kent politikaları ve yeşil ekonomi çalıştayı

Yeşil Düşünce Derneği, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi ve Yeşil Avrupa Vakfı 27 Haziran 2016, Pazartesi günü “İklim Dostu Kent Politikaları ve Yeşil Ekonomi” çalıştayı düzenliyor.

Bu çalıştay Yeşil Düşünce Derneği, İstanbul Politikalar Merkezi ve Yeşil Avrupa Vakfı’nın birlikte yürüttüğü “Yeşil İklim, Yeşil Ekonomi” başlıklı proje kapsamında gerçekleştiriliyor. Proje ile Yeşil Ekonomi çerçevesi içinde iklim değişikliğiyle mücadele ve iklim değişikliğine uyum amacıyla kent, enerji ve toprak kullanımı alanlarında Türkiye’nin azaltım ve uyum hedeflerine uygun somut politika önerileri geliştirecek bir çalışma yürütülüyor. Proje, Avrupa Birliği ve AB ülkelerindeki iyi uygulamaların Türkiye’nin yerel şartlarına uyumlu hale getirilip bir politika önerisine dönüştürülmesini amaçlıyor.
yeşiliklim
Bu bağlamda gerçekleştirilecek ilk çalıştay olan “İklim Dostu Kentler ve Yeşil Ekonomi” 27 Haziran Pazartesi günü saat 10.00’da Karaköy Minerva Han’da yapılacak.

Bu üç ekonomi alanına odaklanacak bir serinin ilki olan bu çalıştayda bu alandaki politikaları
– Binaların enerji verimliliği, pasif binalar
– Kent içi hareketlilik
– Taşkınların önlenmesi
– Isı adası etkisi
– Kent, topluluk bostanları
gibi alt başlıklarla değerlendirilecek.

Çalıştayın konuşmacıları Brüksel Bölgesi’nde 2004-2014 yılları arasında Çevre Bakanlığı yapmış Belçika’nın frankofon Yeşiller Partisi olan Ecolo üyesi Evelyne Huytebroeck ve de ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama öğretim üyesi Doç. Dr. Osman Balaban. 

Çalıştayın programı aşağıdaki şekilde:

Program:

9.30-10.00: Kayıt

10.00-11.00: Konuşma: Evelyne Huytebroeck (Brüksel Bölgesi eski Çevre Bakanı, Belçika Ecolo Yeşiller Partisi)

11.30-12.30: Konuşma: Doç.Dr. Osman Balaban (ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama öğretim üyesi)

12.30-13.30: Ara

13.30-16.00: Atöyle Çalışması: İklim dostu kent politikaları ve yeşil ekonomi

Çalıştaya kayıt alınmaktadır. Kayıt olmak için: http://bit.ly/1Yqw5PZ

Brexit 1: Thomas Mair, Jo Cox’u neden öldürdü?

Yazarlarımızdan Bahar Topçu, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkış referandumu (Brexit) öncesi “Başka bir Krallık mümkün mü?” başlıklı üç bölümlük yazı dizisi hazırladı. Yazı dizisinin ilk bölümü “Thomas Mair, Jo Cox’u neden öldürdü?” başlığıyla karşınızda.

Başka bir Krallık Mümkün mü?

-1-

Geçtiğimiz Perşembe, 17 Haziran’da İngiltere’nin İşçi Partisi Milletvekili Jo Cox, Birstall kent kütüphanesinde bir anaokulunun düzenlediği etkinliğe katıldı. 41 yaşında iki çocuk annesi Cox, etkinlik çıkışında Thomas Mair tarafından defalarca bıçaklanarak öldürüldü. Görgü tanıklarına göre Mair, Cox’a saldırmadan önce, “Britain First” (Önce İngiltere) diye bağırmış. İngiliz basınının Mair’le ilgili verdiği ilk bilgiler; 52 yaşında olduğu, uzun zamandır psikolojik destek aldığı, ABD’deki Neo-Nazilerin tutkulu bir destekçisi ve İngiltere’nin aşırı sağ partisi Önce İngiltere ‘ye yakın olduğu yönündeydi. Muhtemelen bu sırada, yani polisler Mair’ı yakalayıp mahkemeye teslim ettiği sırada, mahkeme savcısı kimliğini teyit etme amacıyla ismini sorduğunda, adının “vatan hainlerinin ölümü ve Britanya’nın özgürlüğü” olduğunu söylemiş.

Jo Cox1
17 Haziran’da bıçaklanarak öldürülen İşçi Partisi Milletvekili Jo Cox

 

Bu korkunç olay sonrasında Önce İngiltere partisi lideri Paul Golding, böyle bir saldırıyı hiçbir şekilde onaylamadıkları gibi Mair’le bir bağlantılarının da olmadığını söyledi ve Jo Cox içi ekledi, “Bristall’da İngiltere’nin AB’de kalması için çok fazla etkinlik düzenliyordu. Bundan rahatsız olan birçok kişi de vardı”

Thomas Mair, Jo Cox’u neden öldürdü?

Soru tam da bu ya, Paul Golding’in açıklamasından gidersek, görünen o ki ortada bir rahatsızlık var.

Avrupa varoluşsal bir kriz yaşıyor.

İngilizlerin önemli bir kesimiyse daha Avrupa’nın Birliğiyle – onun varoluşunda – ciddi bir bağ, ortaklık görmez, hissetmezken bu krizi paylaşmak istemiyor. Kimine göre bu tavrın kendisi zaten krizin bir parçası kimi içinse bu sorunların sorumlusu AB. Bu yüzden İngiltere AB’de kalarak bu sorunları çözemez. Çözüm, Brexit. Buna karşın Jo Cox gibi, AB’de kalma etkinlikleri yapanlar, birçok kişiyi rahatsız ediyor.

Olay ve durumlar üzerinden gidersek biraz daha uzun; ama açıklayıcı.

Aynı Yunanistan’ın Euro bölgesinden çıkışı fikrine Grexit denildiği gibi İngiltere’nin AB’den çıkışına da Britain (Britanya) ve Exit (çıkış) deyimleri bir araya getirilerek “Brexit “denildi. İngiltere Başbakan’ı David Cameron, 2013 Davos zirvesinde, ülkesi genel seçimlere giderken, eğer Muhafazakar Parti tek başına iktidara gelirse Brexit için referanduma gideceği sözünü verdi. Ardından 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, UKIP (United Kingdom Independence Party – Büyük Britanya Özgürlük Partisi) milletvekili sayısını 11’den 24’e yükselterek parlamentoda İngiltere’yi temsil eden en güçlü parti durumuna geldi. (İşçi Partisi: 20 Muhafazakârlar: 19) Bir yıl sonra, 2015’teki genel seçimlerde Muhafazakâr Parti belki de Cameron’ın da beklemediği bir şekilde tek başına iktidara geldi ve bu, Avrupa Birliği referandumu demekti: 23 Haziran 2016.

Brexit tartışmaları bitmesin isterdim…

2016’ya geldiğimizdeyse artık Avrupa, özellikle İngiliz basını hemen hemen her gün AB referandumu üzerine haber çıkıyor, kanallarda uzun tartışma programları yayınlanıyordu. İlk anda beni de bu tartışmaları takip etmeye çeken partilerin referanduma dair aldıkları tutumlardaki farklılıktı. UKIP gibi ırkçı partilerin tek seçenek göstermeleri doğaldı. Diğer yandan iktidardaki Muhafazakâr Parti neredeyse yarı yarıya bölündü.  Çoğunluğu kalma yanlısı olsa da İşçi Partisinin Brexit yanlısı milletvekilleri de vardı. Yeşiller Partisi, üyelerinin yüzde 95’ten fazlasının İngiltere’nin AB’de kalma yöneliminde olduğunu açıkladı. İngiltere ve Galler Yeşiller Partisinin Uluslararası Ofisinden Sam Murray ile haberleşmemizde Murray, Başka bir Avrupa Mümkün kampanyasında yaptıkları gibi-  İşçi Partisi, İskoç Partisi ve Plaid Cymru (Galler) ile beraber –birbiriyle dayanışan çalışma süreçlerinin öğretici olduğunu ve bu tecrübenin Brexit’e karşı seslerini farklı kesimlere ulaştırmakta etkili olduğunu belirtti. Bu sırada TBMM’de Recep Tayyip Erdoğan gündemlerinden dokunulmazlık yasa tasarısı vardı.

Brexit’i takip etmeye başlama motivasyonum günler geçtikçe başka bir şeye dönüştü. Artık Brexit tartışmaları hiç bitmesin istiyordum.

Bu süreçte hem AB, hem de İngiltere’deki politikacılar ve medya ortak sorunlara dair tavırlarını ister istemez belli ettiler. Çok açık olanın ilanı gibi bir durumdu. Sonuç olarak anlaşıldı ki, İngiltere Avrupa Birliğinde kalsa da çıksa da İngiltere’de yaşayan göçmen ve mülteciler için bundan sonrası daha iyi olmayacak. Onlara birer “unwanted” (istenmeyen) olarak bakılıyor. Üstelik İngiltere’nin bu meselelere bakışında kıta Avrupası’yla ortak sorunlar da var gibi bir algısı ya da sorumluluk paylaşma niyeti de yok. Buna karşılık Avrupa Birliği sadece korkutuyor, “Her şey daha kötü olur!” Tam olarak bu yüzden, her iki tarafın da elini taşın altına koymaktan ziyade daha iyi kaçış planlarını yarıştırdığını görmek, söylemek hüsran verici.

Başlangıçlar önemli

Politikacıların belirli niyetlerle bir kuyuya attıkları taşın çıkardığı ses, yarattığı dalga ne kadar öngörülebilir olsa da kontrol edilmesi kolay olmayabiliyor. İngiltere, İrlanda ve Danimarka ile birlikte Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye olmak için üç kez başvurdu. 1961 yılındaki ilk başvurusunda Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, ada ülkelerinin kıta Avrupa’sından farklı olduğunu belirtip İngiltere’nin ABD ile güçlü diplomatik ve askeri ilişkileri nedeniyle veto etti. De Gaulle, İngiltere 1967’de ikinci kez denediğinde de fikrini değiştirmemişti. Ancak Charles De Gaulle’un ölümünden bir yıl sonra 1969’da, genişleme süreci başlayabildi ve İngiltere 1 Ocak 1973’te Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girdi.

Peki, sonra ne oldu, İngiltere ilk ne zaman üyeliğini sorgulamaya başladı, derseniz…

Topluluğa girdikten hemen bir yıl sonra.

1974’te İşçi Partisi topluluğun eşitsiz uygulamalarını neden göstererek referandum sözünü vermiş. Yani İngiltere, ilk defa referandumuna gitmiyor. O zaman İşçi Partisi ilk referandum sözünü verdiğinde Partinin bugünkü lideri Jeremy Corbyn da daha korunmacı ekonomik politikalar için AET’den çıkış kampanyası yapmışsa da halkın %64’nün kalmayı tercih etmesi üzerine İngiltere AET’nin bir parçası kalarak bugünlere gelindi.

***

Kaynaklar:

https://www.theguardian.com/uk-news/2016/jun/18/thomas-mair-charged-with-of-mp-jo-cox

https://www.theguardian.com/uk-news/2016/jun/18/thomas-mair-charged-with-of-mp-jo-cox

http://www.ukipmeps.org/

http://www.greeneuropeanjournal.eu/8255-2/

http://www.theguardian.com/politics/2014/oct/10/this-way-to-brexit-what-would-happen-if-britain-left-eu

http://www.economist.com/brexit?force=scn/fb/te/bl/ed/brexithub

http://www.bbc.com/news/uk-politics-32810887

http://www.theguardian.com/politics/2016/jun/10/no-single-market-access-for-uk-after-brexit-wolfgang-schauble-says?CMP=Share_iOSApp_Other

http://www.theguardian.com/politics/2016/jun/12/britain-faces-seven-years-of-limbo-after-brexit-says-donald-tusk?CMP=Share_iOSApp_Other

Hamilelikte organik beslenme ve önemi

Hamilelik sürecinde uzmanlar, anne adaylarının doğru bir şekilde beslenmesi hususunda onları sıklıkla bilgilendirirler ve bazen bu konuda çeşitli besinleri tüketme hususunda listeler bile hazırlarlar.advertorial_yg Ancak maalesef modern hayatta çok yüksek tarım veriminin elde edilmesinin gerekliliği ve bitkilere zarar veren etkenleri ortadan kaldırma isteği, maalesef sıklıkla yabancı maddelerin gıdaların daha yetişme sürecinde eklenmelerine neden oluyor.

Hem hayvancılık hem de tarımda çok sayıda antibiyotik, böcek ilacı, suni gübre, hormonlar ve diğer katkı maddeleri kullanılıyorlar ve bu maddelerin varlığı hem hayvansal ürünleri hem de bitkisel ürünleri maalesef anne adayları için tehlikeli hale getiriyor. Yetişkinlerin bu zararlı maddelere karşı belli bir toleranslarının mevcut olmasına karşın, anne karnındaki bebeklerin ve yetişen çocukların bu kadar dirayetli olmadıklarını da unutmamak gerekiyor.

Organik Besin Nedir?

Organik besin, herhangi bir kimyasal, ilaç, hormon ya da katkı maddesi kullanılmadan üretilmiş besinleri ifade ediyor ve buna hem bitkisel ürünler hem de hayvanlar dahiller. Böceklere karşı kullanılan tarım ilaçları, hayvanlara verilen antibiyotik ve hormonlar, bunun yanında suni gübreler ve yapay yemler gibi seçenekler de maalesef besinlerin temel niteliklerinin bozulmasına, besin kalitesinin düşmesine neden oluyor.

Organik besinlerde ise bu maddelerin hiç biri kullanılmıyor ve gübre yahut hayvanlarda yem olarak da tamamen katkı maddelerinden etkilenmemiş, doğal malzemeler kullanılıyor. Dolayısıyla organik besinlerin doğada olması gerektiği şekilde gıda maddelerinin yetiştirilmesine imkan tanıdığını belirtmek gerekiyor.

Organik Besin Nasıl Anlaşılır?

Pek çok şehirde kurulan organik besin pazarlarında, bu şartlarda üretilmiş olan ve etikete sahip ürünleri bulmak mümkün. Fakat maalesef pek çok kişi, organik besin denilince sadece aklına bitkisel ürünleri getiriyor. Halbuki hayvanları da dış katkı maddelerinden koruyarak organik hayvansal ürünler elde etmek mümkün.

Dolayısıyla imkanınız varsa kendi bahçenizde üreteceğiniz bitki ve hayvansal ürünler, imkan yoksa da organik pazarlardan alınacak meyve sebzeler, hamilelikte işinizi görecektir ancak bu ürünlerdeki denetim etiketlerine dikkatlice göz atmak, sahte ürünlerden sakınmak gerekiyor. Şehirlerin yakınlarındaki pek çok köyden ise hem beyaz hem de kırmızı eti hala organik olarak elde edebilmek mümkün.

Hamilelikte Organik Beslenme

Yapılan araştırmalar, gebelik süresince tüketilecek olan organik besinlerin, organik olmayan besinlerden çok daha az toksik etkiler oluşturduğunu gösteriyor ve bu besinlerin besin değerlerinde de herhangi bir sorun mevcut değil. Dolayısıyla karnınızdaki bebeğinizin tarım ilaçları ve diğer zararlı maddelerden etkilenmemesi için organik besinlerin tüketilmesi en büyük fırsatlardan bir tanesi.

Bir diğer dikkat edilmesi gereken nokta ise, her meyve sebzenin mevsiminde tüketilmesinin gerekliliği. Zira mevsimi dışında yetişen bitkiler, seralarda yetiştiriliyorlar ve bu ürünlerin tadı ile beslenme değerleri, mevsim içerisindeki kadar iyi olmuyor. Bu yüzden mevsim dışında bir organik iddiasıyla satılan gıda görürseniz, bu duruma şüpheyle yaklaşmanız gerekiyor.

Bebeğin Gelişimini Etkiliyor

Bebeğin anne karnında maruz kaldığı kimyasallar, ayrıca yetersiz beslenme gibi faktörler, maalesef onun beyin başta olmak üzere fiziksel gelişimini büyük oranda etkiliyor. Sağlıklı bir şekilde beslenen anne adaylarının karnında bulunan bebeklerin sinir, iskelet ve kas sistemlerinin daha gelişmiş bir halde olmasının yanında, bu bebeklerin anneye de daha az yük olduklarını belirtmek lazım.

Zira yetersiz ve düşük kaliteli ürünlerle beslenen anne adaylarının vücudu, tüm besinini bebeğe vermeye çalışacaktır ve bu durumda annenin bedeni zayıf düşecek, bu durum ise hastalık ve düşükler ile karşılaşmaya neden olacaktır. Emzirme döneminin de benzer bir şekilde iyi beslenme ile daha başarılı geçtiğini aklınızdan çıkarmayın!
Kaynak: www.bulenttiras.com

İklim değişiyor eltimgil değişmiyor – Ayşen Aksakal

yağmurAyşen Aksakal’ın bu yazısı Evrensel /Pazar’dan alındı

Yazlıkları çıkardınız değil mi? Peki kışlıkları kaldırabildiniz mi?
Tahminim en az bir iki kışlık kalmıştır. Yağmur botlarını mesela kesin kolilere saklamayın lazım oluyor.
Sabah fırtınaya mı uyanacağız yoksa sıcaktan 2 saatte pişik mi olacağız belli değil bir takım mevsimler yaşıyoruz.
Adına “sonbaharımsı yazlar” denebilir belki. Aslında bilim insanlarının uyarılarına göre, Türkiye küresel ısınma sebebi ile her geçen gün Tropikal iklime yaklaşmakta ama tabi dinleyen kim?
Küresel Isınma Aktivistleri tüm büyük şehirlerde rengarenk yürüyüşler yaptı, protestolarını dikkat çekmek için eğlenceli hale getirmeye çalıştı, olmadı sertleştiler, haykırdılar, kendilerini petrol şirketlerine zincirlediler, inek kılığında gözaltına alındılar neler neler oldu son 10 yılda.
Peki biz okuduklarımızdan ve de TV’de gördüklerimizden ne anladık?
Her zamanki gibi; “Kumaya vaktimiz mi kalıyor ayol?” ve “TV’de gördük bir şeyler ama tam dinleyemedik” sanırım.
Vehamet her geçen gün artıyor, dürte dürte felaket geliyor, eş dost arkadaş, konu komşu hısım akraba, eltimgiller hiç oralı olmuyor.
Deniliyor ki;
Artık bahaneye vakit kalmadı; 20 sene gibi kısa bir süre sonra tüm dünyayı büyük kuraklık bekliyor
ısınma +2 dereceye ulaştığında su sıkıntısı başlayacak.
Buzulların erimesi ile birlikte iklimlerde ciddi değişiklik yaşanacak. Deniz seviyeleri yükselecek. Peru’da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek.
Mercan kayalıkları yok olacak. Gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30’u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Kuzey Amerika’da kum fırtınaları tarımı yok edecek. Dünyanın temel besin maddelerinden mısır, pirinç ve buğday üretimi azalacak, kıtlık yaşanacak. Denizler 5 metre yükselecek. Deniz seviyesi ortalaması 70 metre olacak. Dünya’nın yiyecek stokları tükenecek.
Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarına düşecek.
Peki olay bizden nasıl görünüyor?
-Ay bir de kuraklık filan diyorlar, bu ne anam o zaman haziran ortasında yağmur?
-Amaaaan eskiden de her 23 Nisan’da yağmur yapardı, törenlerde sefil olurduk zaten.
-Ben videosunu gördüm Facebook’ta, bir tek o zavallı kutup ayılarına üzülüyorum, onları hayvanat bahçesine alsınlar yazık yaaa.
-Pirinç, mısır filan mı etkilenecek? Ben zaten hiç yemiyorum artık; çok kilo yapıyormuş.
-Tatil burnumuzdan geldi, her gün yağmur yağdı bir güneşlenemedik hep o kenafir gözlü Necla’nın nazarı kızım bunlar.
-Evet duydum, iklim değişikliği varmış, bizim hükümet de bakıcak yeni iklimlere. Hayırlı bir iklim olur inşallah
-Belediye Başkanı söylemiş, barajlar doluymuş da borularda tadilat var diye sular kesiliyormuş. Ben zaten küveti hep dolu tutuyorum sular kesilir mesilir diye.
Biz yine memleketçe büyük resmi hiç göremediğimiz gibi, küçük resme de alışamıyoruz.
Her yağmurda sanırsınız ülkeye ilk kez yağmur yağıyor.
Hepimiz şaşkınlıkla sosyal medyada “aaaa yağmur”, “oha ne biçim de yağmur?” “bildiğin sağanak cidden” diye video, fotoğraf paylaşıyoruz.
Sonra gelsin yaz yağmuru, bereket güzellemeleri, romantizm. Yıllar oldu, hala her haziran, temmuz, ağustos yağmurunda aynı şaşkınlık.
Halbuki, yaz yağmuru değil, yaz yağmuru olsa dayanabilirsin.
Tropikal iklime geçiş o, iklim ısınırsa duramazsın.
Sel götürüyor, yaz başında dolu yağıyor.
Üstelik bu ilk kez de olmuyor. Ama biz adeta çöl devesiymişiz, kaktüsmüşüz gibi şaşırıp kalıyoruz.
Esnaf daha 3. damlada kan ağlamaya başlıyor, paçayı sıvamış mağdurlar ekranlarda leğenle çamurlu su boşaltıyor. Trafik felç oluyor.
Ama netice hep “takdiri ilahi” oluyor.
Alt yapı sorunları, imzalanmayan iklim protokolleri, alınmayan önlemler kimsenin aklına gelmiyor.
5 sene önce kampanyaya katılıp klozetin içine 1,5 litrelik pet şişe koyanlar; vazifesini yerine getirme rahatlığında dolaşıyor.
Aslında yapılacaklar çok basit şeyler de bunları konuşmaya; zaten ısınmanın doruğunda olan, cayır cayır yanan gündem yüzünden sıra gelmiyor.
Enerji tasarrufu, kaynakların dikkatli kullanımı için şu çok basit maddelerden başlayabilirsiniz;
*Elektronik cihazları kullanmıyorken tamamen kapatıp, bekleme modunda tutmayabilirsiniz
*Isıtıcı ayarını kışın 2 °C aşağıda, yazın 2 °C yukarıda tutarak yıllık 1000 kg karbondioksit tasarrufu yapabilir hatta kışın evde eskisi gibi kazakla gezebilir tasarrufu artırabilirsiniz
*Daha az otomobil daha çok bisiklet kullanabilirsiniz, hem daha zevkli ve trafik derdi de yok
*Geri dönüşüme inanabilir ve çöplerinizi ayırmakla başlayabilirsiniz
*Güneş enerjisi kullanabilirsiniz
*Çok sıcak değil, ılık su ile yıkanabilir, banyo keyfinizi kısa tutabilirsiniz
*Her yıl en az bir ağaç ekebilirsiniz.
Ve artık her bir ağacın, en geniş duble yoldan da, üçüncü köprüden de, yeni ve yerleri rabıta kaplı hava alanlarından da değerli olduğuna inanabilirsiniz.
Doğa için ağaç gibi dik durmaz ve bir orman gibi kardeşçe dünyayı savunmazsak; tüm kenafir gözlülerin bir araya gelse yaratabileceği nazardan beteri gelecek başımıza.
Şimdi lütfen o klimayı kapatıp, karşılıklı cam açarak serinlemeye çalışın biraz.

Ayşen Aksakal – Evrensel.net

İklim adaleti bir gün herkese lazım olacak – Pelin Cengiz

Pelin Cengiz’in bu yazısı haberdar.com sitesinden alındı

Yaklaşık üç yıl önce Filipinler’de Haiyan tayfunuyla birlikte yaşanan büyük iklim felaketinin yaşandığı günlerde Açık Radyo’daki programımıza 350.org’un Doğu Asya Koordinatörü Zephanie Danieles’i bağlamıştık. O programda Danieles, şöyle demişti: “Bizim başımıza gelenin bir ders olmasını dilerim ama devletler hala sera gazı emisyonlarını azaltma kararını erteleyip duruyor, bedelini ise bizler ödüyoruz. Bu eylemsizlik sonucunda Filipinler’de binlerce insan öldü. Bu bir suç. Filipinler’de insanlar iklim adaleti istediklerini haykırıyor. Yaşanan bu büyük felaketin ardından tüm dünyada iklim felaketini önleyebilmek için Haiyan’dan iki kat kuvvetli olmalıyız.”

Dünyanın her yeri aslında benzer bir kaderi paylaşıyor. Dünyada artık iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden ne sadece kuzey buzulları ne de zenginlerin yüzüne bakmadığı en yoksul kesimler etkileniyor. İklim değişikliğinin sebep olduğu aşırı yağışlar nedeniyle geçen aylarda Londra’nın, Paris’in halini gördük.

Toplumsal eşitsizliklerin sebep olduğu olumsuzluklar elbette en dezavantajlı ve en marjinalize edilmiş toplulukları en fazla etkiliyor, bu kesimleri iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olaylarının ve ekolojik yıkımların etkilerine karşı daha kırılgan hale getiriyor.

Kimileri ısrarla iklim değişikliğinin sebep olduğu derin insan hakları ihlallerini görmezden gelmeye devam ederken, pek çok bilimsel araştırma, iklim değişikliğinin en önemli etkilerinin giderek daha fazla insan sağlığı, küresel gıda güvenliği, ekonomik kalkınma ve göç hareketleri üzerinde olacağını gösteriyor. İklim değişikliğinin etkisiyle su kıtlığı ve kuraklık artarken, tarımsal verimlilik düşüyor, gıda fiyatları yükseliyor. Bunun sonuçlarını da en fazla çocuklar, kadınlar, yoksullar ve siyasal, sosyal ya da ekonomik sebeplerle ötekileştirilmiş gruplar çekiyor. İklim değişikliği 21. yüzyılın en büyük sosyal adaletsizlik kaynağı.

Tam bu noktada iklim sorunuyla, toplumsal ve çevresel adaletsizlik arasındaki ilişkiyi farklı açılardan derinlemesine inceleyen yeni bir kitaptan bahsetmek istiyorum.

Ekoloji Kolektifi’nin, “Ekolojik Haklar” serisinin ikinci kitabı olan Doğa ve Kent Hakları için Siyasal Stratejiler kitabında iklim adaletsizliğine işaret eden önemli veriler var. Bu veriler özetle, toplumsal adaletsizlik iklim adaletsizliğine yol açar, iklim adaletsizliği ise toplumsal adaletsizliği derinleştirir diyor.

Kitapta Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr. Aykut Çoban’ın kaleme aldığı “Toplumsal ve İklimsel Adaletsizlik Sarmalında İklim Siyaseti” başlıklı makaleden bahsetmek gerek. Çoban, ekolojik bir yıkımdan etkilenip etkilenmemenin sınıfsal konumlara göre belirlendiğine vurgu yaparken, aynı zamanda iklim değişikliğine yol açan koşulların da sınıfsal niteliğini ve kapitalist birikimle olan bağlarını saptıyor.

Dünyadaki servet dağılımıyla gelir eşitsizliğini ve çeşitli ülkelerle bölgeler bakımından kişi başına karbon emisyonu miktarları arasındaki uçurumu ortaya koyan makale, esas olarak yoksulluğun giderilmesi gerektiğini ancak şimdiye kadar bildiğimiz ve uyguladığımız yöntemlerle bunu başarmanın mümkün olmadığını söylüyor.

Makalenin önemli tespitlerinden biri şu: “İklim değişikliğinin etkilerine maruz kalmak bakımından toplumsal kırılganlık, toplumsal eşitsizliklere göre farklılaşmaktadır. Toplumsal kırılganlık, yoksulluk, sosyoekonomik statü, etnik köken, yaş, cinsiyet, gelişmiş/az gelişmiş ülke ayırımı, hükümetin kriz yönetme becerisi gibi etmenlere göre biçimlemektedir. Servet ve gelir adaletsizliğinin bir fonksiyonu olan yoksulluk ile sosyoekonomik statü, başka bir kavramlaştırmayla sınıfsal farklılığı belirten unsurlardır. İklim değişikliği, yoksul ülkelerde ve yerlilerin yaşadığı bölgelerde, yoksulluğu daha da derinleştirici bir etkide bulunur. Kentte olsun, kırda olsun, kapitalizmin sermaye/emek ilişkisi çerçevesinde ücretli emeğe bağımlı yoksul hane halkları, iklimdeki değişikliğin kötüleştirdiği gıda güvensizliğinin ve artan gıda fiyatlarının cenderesine sıkışmışlardır. Yeni açlık bölgeleri oluşmaktadır.”

Dolayısıyla, “toplumsal adaletsizlik giderilmeden iklim sorunu çözülemez. Bu demektir ki, iklim sorununun gerçek çözümü, adaletsizlik üreten ve adaletsizlik sayesinde varlığını koruyan kapitalist düzenden kurtulmakla mümkündür” tezine varan makalede görüş ve öneriler şöyle sıralanmış:

“Düzeni değiştirene kadar çok geç olabilir diyenler çıkacaktır. Düzen değişikliğinin de altyapısını oluşturacak siyasal mücadele örgütlemek bir zorunluluktur. Aşağıdaki unsurlar, eşitlikçi ve ekolojik yeni bir toplumsal düzen için siyasal mücadele amacı ekseninde biçimlendirilmiş bir hazırlık sürecinin araçları olarak işe yarayacaktır. Doğanın bozulmasını yavaşlatmak ve emek üzerindeki sömürüyü hafifletmek için:

– Eğitimin, sağlığın, suyun ve yayla, mera, orman, yeşil alan, park, bostan gibi ortak kullanılan ekolojik varlıkların özelleştirilmesine, ticarileştirilmesine, metalaştırılmasına karşı çıkmak, engel olmak, bunlardan yararlanmayı ve bunların yönetimini kolektifleştirmek

– Ücretsiz, güvenli, yaygın, dakik toplu taşıma sistemi ve ulaşım hakkı talebini, toplantılarda, mahalle meclislerinde, muhtarlıklarda, belediye meclislerinde, kent konseylerinde, millet meclisinde daha gür biçimde seslendirmek

– İklim konusunda bilgilenme hakkını elde etmek amacıyla medya üzerinde yoğun baskı ve talep oluşturmak

– Sermeyenin, devletin ve hükümetin halka ve ekolojik varlıklara karşı düşmanca tavır güden iklim siyasalarına ve enerji siyasalarına karşı sokak muhalefetini yükseltmek. Gezi isyanı, HES, termik karşıtı ve benzeri pratikleri çoğaltmak ve yaygınlaştırmak

– Düzeni değiştirmek üzere iktidara yürüyecek siyasi özneyi kurmak, genişletmek, toplumsal kesimlerle, muhalefet odaklarıyla ve toplumsal hareketlerle buluşturup büyütmek

– Gelişmiş ülkelere karşı toplumsal ve iklimsel adalet talebiyle hareket eden uluslararası toplumsal hareketlerin parçası olmak

Bu öneriler çoğaltılabilir, kaldı ki, hiç biri özgün de değildir. Asıl vurgulanması gereken, bunların birer istasyon olduğunu kavramaktır; gidilecek yere ulaşırken her istasyonda durmak gerekmeyebilir. Önemli olan, eşitsizlikçi ve yıkıcı kapitalist büyümeye değil, toplumsal ve ekolojik adalete dayanan, eşitlik ve ekolojik ussallık ilkelerinin belirlediği bir toplum hedefine doğru yol alan siyasal mücadeleyi örgütlemektir.”

Pelin Cengiz – haberdar.com58-pelin-cengiz

[Özel Haber] Almanya’nın 2030’dan itibaren motorlu araçları yasakladığı haberleri doğru değil: Niyet var, ama henüz düzenleme yok.

Birkaç gün önce çeşitli internet sitelerinde yayımlanan bir haberde Almanya’nın 2030 yılından itibaren içten yanmalı motorla çalışan otomobilleri yasaklayacağı, dolayısıyla elektrikli otomobillerin zorunlu hale getirileceği iddia ediliyordu.

Sosyal medyada hızla yayılan haberde “ülke çapında karbon dioksite karşı savaş açan hükümet, ilk neşteri otomotiv sektörüne vurdu. Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, 2030 yılına kadar tüm otomobiller sıfır emisyon değerine sahip olmak zorunda. Bu da benzinli otomobillerin yasaklanması veya bir diğer deyişle elektrikli otomobillerin zorunlu hale gelmesi demek” deniyordu.

999

Yeşil Gazete olarak haber bize “doğru olamayacak kadar iyi” göründüğünden, araştırmaya ve işin doğrusunu öğrenmeye karar verdik. Sonuç beklediğimiz gibiydi. Haber bir yanlış anlamadan kaynaklanıyordu. Almanya’nın iklim değişikliğiyle mücadelede öncü adımlar attığı doğru, ama durum iddia edildiği kadar da parlak değil. Özellikle de otomotiv cephesinde.

Müsteşarın bir demeci yanlış yorumlanmış

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde Mercator-İPM araştırmacısı olarak çalışan ve Uluslararası Temiz Ulaşım Konseyi (ICCT) Berlin ofisi yöneticisi olan Dr. Peter Mock’a bu haberlerin doğru olup olmadığını sorduk. Kara taşımacılığının iklim değişikliğine ve hava kirliliğine olan etkisi üzerinde çalışmalar yürüten Dr. Mock, şu cevabı verdi:

“Hayır, doğru değil. Bu haber Almanya Ekonomi Bakanlığı Müsteşarı Rainer Baake’nin bir demecinin yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyor. Müsteşar, ‘Eğer 2050 hedeflerimizi ciddiye alıyorsak, ki alıyoruz, o halde 2030’dan itibaren sadece elektrikli araçları satıyor olmak zorundayız’ dedi. Bu dikkat çekici bir açıklama olmakla birlikte, henüz bağlayıcı bir düzenlemeden çok uzağız.”

Peter Mock
Peter Mock

Zaten Türkiye’de de yaygınlaşan bu iddianın kaynağını oluşturan Bloomberg haberini hemen ertesi gün düzelten haberler otomotiv medyasında yayımlanmıştı bile. Baake’nin ifadesindeki “gerekiyor” sözü kanun gibi anlaşılmıştı belli ki!

Otomotiv lobisi çok güçlü!

Peter Mock’a Almanya’daki otomotiv endüstrisinin durumunu ve bu kararın yakın gelecekte alınmasının mümkün olup olmadığını da sorduk. Mock’a göre Almanya’da halen iki farklı akım iş başında: Bir yanda mevcut durumun sürmesini isteyen ve mümkün olduğu kadar çok motorlu, özellikle de dizel araç satmayı hedefleyen çevrelerin oluşturduğu güçlü bir lobi grubu iş başında. Bunlar kendi iş modellerinin zaman içinde devre dışı kalmasına neden olacak herhangi bir düzenlemeyi engellemek için var güçleriyle çalışıyorlar.

Diğer yanda ise daha ilerici yönde pozitif sinyaller gelmeye devam ediyor. Örneğin Volkswagen dizel skandalının ardından elektrikli araçlara ciddi bir yatırım yapmak istediklerini, örneğin kendi araç pili üretimini kendileri yapmak için milyarlarca Euro ayırdıklarını açıklamış durumda. Pil için Asya’dan gelen mallara bağımlı durumda olan sektörde diğer firmaların hiçbiri henüz buna cesaret edebilmiş değil.

Merkel elektrikli araçlarla
Merkel elektrikli araçlarla

Peter Mock, hükümetin tavrı için ise şunları söylüyor:

“Alman hükümeti içinde de geçmişte emisyonları düşürecek standartları uygulayacağına söz veren, ama bu sözünü yerine getirmeyen otomotiv endüstrisi tarafından ihanete uğradığımızı düşünenlerin sayısı artıyor. Almanya Çevre Ajansı bunun en son örneği. Ajansın başkanı kamuoyuna açık bir şekilde önümüzdeki 15 yıl içinde Avrupa’da motorlu araç üretimine son verilmesi gerektiğini söyledi. Bu pozisyon henüz hükümetin ağırlıklı görüşü haline gelmediyse de, giderek kamuoyunda daha fazla görünür oluyor.”

Sonuç olarak Dr. Mock, Almaya’nın en nihayet bir gün ulaşım sektöründe de fosil yakıtlardan uzaklaşacağına dair oldukça iyimser. Ancak zamanlama olarak 2035-2040’dan önce bir dönüşüm olması pek mümkün gibi görünmüyor.

Elektrikli araç alanlara teşvik

Son olarak Peter Mock’a elektrikli araçlarla ilgili mevcut düzenlemelerin durumunu soruyoruz. Mock’un verdiği bilgiye göre Almanya’da şu anda elektrikli araç satın almak isteyenler için 3000-4000 Euro tutarında bir mali teşvik yürürlükte. Mock, bu teşvikin oldukça iyi olduğunu ve tüketicilerin elektrikli otomobile giderek daha fazla yönelmesinin beklendiğini söylüyor.

Öte yandan Almanya değil, ama Hollanda bu konuda daha önde gidiyor. Hollanda’da 2025’den sonra ithal otomobiller de dahil olmak üzere saf motorlu araç (hibridler hariç) üretimine ve satışına son verilmesi konusunda anlaşmaya varılmış durumda. Ancak Hollanda’da da bu planın uygulanabilir olmadığına dair çok sayıda eleştiri var.

Energiewende + Verkehrswende mümkün mü?

Almanya’yla ilgili çıkan haberlerin veriliş tarzındaki bir sorun da “Ülke çapında karbon dioksite karşı savaş açan hükümet, ilk neşteri otomotiv sektörüne vurdu” cümlesinde. Bilindiği gibi iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının (ve bunların en önemlisi olan karbon dioksitin) salımını azaltma yönünde en radikal hedefe sahip ülke olan Almanya, bu azaltımı Energiewende (Enerji Dünüşümü) isimli bir politika paketiyle yürütüyor. Ancak enerji dönüşümünün yönlendiği ilk ve asıl sektör otomotiv değil, elektrik. Enerji dönüşümünün temelinin atıldığı 2000 yılında elektrik üretiminin sadece %5’i yenilenebilir kaynaklardan sağlanırken, bugün bu oran %33’e kadar çıkmış durumda.

Enerji dönüşümünün önündeki en büyük engeller ise kömür ve otomotiv sektörleri olarak belirtiliyor. Yani Energiewende’nin yanına bir de Verkehrswende (ulaşım dönüşümü) eklenmesi için biraz daha beklememiz gerekebilir. Üstelik mesele sadece şirketlerin iktidar üzerindeki etki gücü de değil. Alman tüketicilerin güçlü motorlara sahip otomobillerine karşı bilinen tutkusunu aşmak o kadar da kolay olmayabilir.

Yine de enerji dönüşümünü başlatan tabanın ve yeşil siyasi ve sivil toplum hareketlerinin gücünü küçümsememek gerek. Bu yasak haberleri şimdilik doğru değil, ancak ulaşım alanında beklenen büyük dönüşüme Almanya’nın da katılması herhalde sadece zaman meselesi.

Haber: Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

Çamtepe 3. Yeşil Gazete buluşmasındaydık

Ekolojik, politik, katılımcı, şenlikli Yeşil Gazete buluşması 3 senedir Küçükkuyu-Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde yapılıyor. Çamtepe’yi, Buğday Derneği çalışanlarının ve gönüllülerinin kırsal yerleşimi olarak tanımlayabiliriz. Ekibe son katılanlardan olarak, biraz da kendimi dışarıdan bir göz sayarak, 11-12 Haziran’daki buluşmamızı anlatacağım.

Güneşin, Ümit, Mahmut Abi, Alper, Ceylan.
Güneşin, Ümit, Mahmut Abi, Alper, Ceylan.

Buluşma için çoğu kişi cumartesi sabahından, farklı farklı şehirlerden Çamtepe’ye vardı. İlk hasret gidermeler, ilk çaylar kahveler, muhabbetlerden sonra tanışma çemberine oturduk. Aslında neredeyse herkes birbirini tanıyordu, ekibin çoğunu yeni tanıyan kişi bendim.

Tanışma çemberi.
Tanışma çemberi.

Herkes kendini tanıttıktan sonra gazetenin rutin işleri, ekip koordinasyonu, teknik işler gibi konular konuşuldu. Ardından, bir gözlem-özeleştiri toparlamasıyla ne iyi gidiyor, ne aksamaya meyilli, onlara değinildi. Yeni iş bölümleri yapıldı.

Hem profesyonel hem gönüllülük alanındaki işi ‘yeşil işler’ olan arkadaşlarımız bazen gazeteye zaman ayıracak motivasyonlarının olmadığını belirttiler. Toplantı sonunda aynı arkadaşlar, canlandırılması düşünülen eski haber kategorilerinin de konuşulmasıyla, daha bilgisayar başına oturmadan motivasyonlarını geri kazanmışlardı.

Yeşil Gazete, önce ekoloji ağırlıklı bir blog, sonra gazete olarak yola çıksa da dünya ve Türkiye gündemini de yakından takip ediyor. Biz sadece ekolojimize bakalım, politikayı bırakalım başka gazeteler yapsın, spor haberlerini spor gazeteleri versin demiyor. Dünya gündemini takipte çeviri ekibine önemli iş düşüyor. Bu arada gazetenin ana akım medya ile işbirliği de güçlendiriliyor ve önceden alınan haber yazma eğitimlerinin devam ettirilmesi planlanıyor.

Jpeg
Yeşil Gazete haber/konu başlıkları…
Kim neyle ilgileniyor?

Gazete tamamen gönüllü bir ekipten oluşuyor, belki de tam da bu yüzden (tam tersi olması beklenirken), her bir kişi özveriyle çalışıyor. “Ne kadar ekmek, o kadar köfte” durumu yok bu işleyişte. Gazetenin yeni üye olduğum mail grubunda gördüğüm kadarıyla grup içi iletişim çok sıkı ve şenlikli. Haber önerileri, ‘çeviriyi yaptım, haberi taslağa kaydettim’ bildirilerinin arkasında derin bir muhabbet yatıyor, bu çok net hissediliyor. Haber yazamayacak durumda olanlar haber linkini taslağa kaydediyor, başkası görevi devralıyor çoğu zaman. İç işleyişi daha verimli kılmak için detaylar göz ardı edilmiyor.

Sertan, Pelin, Özgecan.
Sertan, Pelin, Özgecan.

Birkaç ay önce Yeşil Gazete’nin Facebook sayfası hacklenip de sayfaya giriş yapamadığımızda, ekip tarafından başlatılan ‘eldenele kampanyası’nı, dayanışma adına çok iyi ve aktif bir örnek olarak hatırlıyorum. Yesilgazete.org’a girilen her bir haberi ‘yesilgazeteyieldeneledagitiyoruz’ hashtag’iyle paylaşmış ve haberleri okuyucuyla buluşturmayı sürdürebilmiştik.

Bu arada prensip olarak “İşim var” cümlesini kullanmayı tercih etmiyoruz. Çünkü bu, diğerlerini de olumsuz yönde etkiliyor ve bulaşıcı hale gelebiliyor. İşimiz olduğunda, hayatı durdurmak yerine cümleyi başka şekilde kurmaya çalışacağız: “Bu konuyu not ediyorum, yarın ilgilenebileceğim” ya da “3 gün sonra müsait olacağım” gibi.

Toplantı aralarının nasıl geçtiğini de birkaç fotoğrafla özetleyeyim:

Ağaç Ev'e ayakkabılarıyla girilmiş, kedi sevilip, hoşça vakit geçirilmiş gibi gözüküyor (Kızıltan, Büşra, Güneş).
Ağaç Ev’e ayakkabılarıyla girilmiş, kedi sevilip, hoşça vakit geçirilmiş gibi gözüküyor (Kızıltan, Büşra, Güneş).
Tutulan kaslarımızı, aralarda çeşitli kültür fizik ve yoga hareketleriyle açtık. Herkesin de yanları ağrıyor canım...
Tutulan kaslarımızı, aralarda çeşitli kültür fizik ve yoga hareketleriyle açtık. Herkesin de yanları ağrıyor canım…
Gıybet, en müsbet ilimdir. Nebile'miz Bir Tohum Dükkan'daki işine gitmeden önce azıcık sohbete vakit bulabiliyor bizimle.
Gıybet, en müsbet ilimdir. Nebile’miz Bir Tohum Dükkan’daki işine gitmeden önce azıcık sohbete vakit bulabiliyor bizimle.
Vakitten kazanmak için toplantı boyunca patates soyup, fasulye ayıkladık, sonra oturup 'biz onları yidik'!
Vakitten kazanmak için toplantı boyunca patates soyup, fasulye ayıkladık, sonra oturup ‘biz onları yidik’!
Sonra yine yedik...
Sonra yine yedik…
Çamtepe'de yaşam hep yeşil. Yeşil Düşünce Derneği, 'İşini Güneşe Dön' projesi için Küçükkuyu'daydı. Projenin Yerel Koordinatörü arkadaşımız Selçuk da kendi işinden arta kalan zamanlarında bizimleydi, bir süre Çamtepe'de kalmaya devam edecek.
Çamtepe’de yaşam hep yeşil. Yeşil Düşünce Derneği, ‘İşini Güneşe Dön’ projesi için Küçükkuyu’daydı. Projenin Yerel Koordinatörü arkadaşımız Selçuk da kendi işinden arta kalan zamanlarında bizimleydi, bir süre Çamtepe’de kalmaya devam edecek.
Hakan bağ, bahçe, bostanla uğraşmadığı zamanlarda, Yeşin de kafasını kaşıyabildiği sürece bizimle.
Hakan bağ, bahçe, bostanla uğraşmadığı zamanlarda, Yeşin de kafasını kaşıyabildiği sürece bizimle.

 

Velhasıl, yazmayı seviyorum, kendimi ve hayatta olan biteni ifade edebildiğim mecranın Yeşil Gazete olması değerli benim için. Zira uzun zamandır içime en çok sindirerek yaptığım gönüllü iş, Yeşil Gazete’ye yazı yazmak. Yeşilgazetegiller’i tanıdığım için mutluyum.