Ana Sayfa Blog Sayfa 3418

[FotoÖykü] Kayalıklarda sohbet – Rojjin Mamuk

Güneş her zamanki gibi yeni bir gün doğurmuştu. Doğumun yorgunluğundan mı dünyaya olan uzaklığından mı bilinmez ışığı henüz çok cılızdı. Bu yorgun ve cılız  ışık değdiği her yeri adeta kurşuni bir griye boyamıştı. Havada ise büründüğü  renge yakışırcasına tatlı ılık bir nem, taze yosun ve tuz kokusu vardı. Bilen bilirdi ya lodosun huyuydu bu, önce ılık nemli esecek ardından belli ki yağmuru bırakacaktı. Öte yandan salına salına kayalıklara çarparak beyaz bir köpüğe dönüşen küçük dalgaların sesi ve arada bir duyulan gemi sirenleri dışında ortalık oldukça sessiz sayılırdı.

Karabatak o sabah da adeti olduğu gibi erkenden uyanmıştı. Keskin kayalıkların arasına kurduğu yuvasından çıkmış, gökyüzünü ve denizi seyrediyordu. Artık avlanma vakti de gelmişti. Havalanmadan önce yosun, çer ve çöpten yaptığı yuvasına bir kez daha göz attı.  Niyeti maviye çalan iki yumurtasını görmekti. İstediği olunca gönül rahatlığıyla havalandı.

İnsan lisanıyla söyleyecek olursak aylardan Şubat idi ve Zeytinburnu denen bu kıyıda bu vakitler bol bol balık olurdu. Karabatak  balıkların yoğun olduğunu  bildiği yere varınca usulca alçalmaya başladı. Önce perdeli ayakları ardından gövdesi suya değdi. Hemen dalmak yerine kendini küçük dalgalara bıraktı. Dalgaların üzerinde salınırken deniz analarının huşu içindeki danslarını izlemek her zaman hoşuna gitmişti. Sonra hiç beklenmedik bir anda yakından geçen balık sürüsünü fark edip suya daldı ve gözden kayboldu. Bir daha göründüğünde nerdeyse daldığı yerin elli metre ötesinden çıkmış yakaladığı balığı afiyetle yutmakla meşguldü. Birkaç kez daha dalıp çıktıktan sonra yorgunluğunu hissetmiş olacak ki gözleri karşıki kayalıklara takıldı.

foto 1

Dinlenmek  için son bir kuvvet  havalanıp kayalıklara doğru uçmaya başladı. Tam konacağı yere yaklaşmışken o da ne? İşte yine o! Oradaydı. Pastan sararmış gibi duran kayanın üzerine oturmuş,  gözleri derinlere dalmıştı. Neden hep  aynı kayaya oturuyordu ki?  Yoksa ona bir şeyler mi anlatmak istiyordu? Eee bunu sormadan öğrenmek mümkün değildi elbet. Ancak merakına kurban gitmek de vardı işin ucunda.

Karabatağın gördüğü şey, tombulca sayılabilecek, kahvemsi parlak uzunca tüylü, hınzır bakışlı, oldukça kibirli bir kediydi. Sonunda Karabatak merakına yenik düştü ve kedinin üç kaya ötesine kondu. Konar konmaz kanatlarını kuruması için genişçe açıp birkaç kez çırptı ve geri topladı. Arkasını denize ve yükselen güneşe, önünü kediye dönmüştü. Karabatak çok iyi biliyordu ki kedilere güven olmazdı. Bu nedenle tedbirli olmalı ve mesafeyi korumalıydı. Ola ki kedi saldıracak olursa, onu pişman edinceye kadar  gagalayacak sonra havalanıp uçacak ya da denize atlayıp kurtulacaktı. Karabatak kendine çok güveniyordu güvenmesine ya biraz da kediyi küçümsüyordu sanki. Ona göre ne de olsa bu mırnavlar o kadar da becerikli yaratıklar değillerdi. Karabatak kendi ile kedi arasında hesaplar yaparken, birden kedinin sesi duyuldu. Güvenilmez görüntüsüne karşılık oldukça sıcak bir sesi vardı.

foto 2

“Merhaba Karabatak!” dedi kedi.

Karabatak, biraz ürkek biraz meraklı paytak adımlarla öne çıktı çıkmasına ama bir cevap da vermedi. Az sonra kedinin sesi yine duyuldu.

“Hey sana söylüyorum kuş, duymuyor musun?”

“Merhaba kedi”. Nihayet karabataktan da ses çıkmıştı.

Kedi, karabatağa kurnazca bir göz attıktan sonra, “Yaklaşsana kuş, sesini duyamıyorum,” dedi.

Karabatak tereddüt içinde bir adım ve sonra bir adım daha attı.

“Şimdi duyuyor musun mırnav?”

“Yok duyamıyorum!” diye bağırdı kedi.

“O zaman nasıl cevap veriyorsun?”

“Şaka yapıyorum Karabatak. Duydum seni. Yanıma yaklaş da konuşalım.”

Karabatak yine uzaktan uzağa sordu.

“Ne düşünüyorsun kedi? Neden böyle dalgınsın?”

“Çok karışığım”, dedi kedi, “çok derdim var, ondan…”

“Hay Allah!” dedi Karabatak, “Ne derdin var? Söyle, yardım edeyim.”

Kedi çok öfkelenmişti ve bütün hiddeti ile çemkirdi.

“Sana ne derdimden? Arkadaşım değilsin, dostum değilsin, üstelik bir kedi bile değilsin, sarsak kuş!”

foto 3

Karabatak büyük bir pişmanlık ve utanç ile sustu. Gururu kırılmıştı bir kere ama kediye de hak vermişti doğrusu. Ona neydi ki bu mırnavın derdinden. Onun derdi ile bugüne kadar kim ilgilenmişti ki? Göğsünde madalyon gibi taşıdığı bu yara izini kim sormuştu? Kimse… Oysa ona bu hayatta bildiği her şeyi öğreten arkadaşının, denizde serseri mayın gibi dolaşan hayalet bir avcıya dolanıp, metrelerce derinliğe sürüklenmesi daha dün gibiydi. Onu kurtarmak için elinden ne geldiyse yapmıştı. Ta ki göğsündeki derin yara açılıncaya kadar. Artık göğsü kanadıkça arkadaşı derine, daha derine sürükleniyordu…

Kedinin derdi bundan daha mı büyüktü? Hayır! Durum ortadaydı. Mırnav konuşmak değil, onu tuzağa düşürüp afiyetle yemek, arta kalanı da yuvasına götürmek niyetindeydi. Kısacası kendi ve ailesi için karabatağı kurban seçmiş olmalıydı. Ama ya Karabatak yanılıyorsa?

Karabatak yine sordu.

“Pisi, madem benimle konuşmayacaksan yanına niye çağırıyorsun?”

“Özür dilemek istiyorum” dedi, kedi kibirli tavrıyla, “biliyorum kırdım seni Karabatak. Yaklaş kayama, korkma benden ama soru da sorma!”

Karabatak daha güvende olacağını bildiği için kediyi kıyıya doğru çekmek istiyordu.

“Sen yanıma gelsene kedicik. Hem soru sormadan dost musun yoksa düşman mı nerden bileceğim?

resim4

Olan yine olmuştu. Karabatak soru sormuş kedi de sinirlenmişti. Peki kedi gerçekten karabatağın düşündüğü kadar  acımasız bir avcı mıydı? Aslında evet. Hayatta kalmak  için yemeliydi. Üstelik beslemesi gereken yavruları da vardı. Karabatağı yakalayıp yemek istemesi pek tabiydi. Nihayetinde balıklar için de  Karabatak yaman bir avcı değil miydi? Üstelik kedinin tek derdi açlık da değildi. Yavru bir kediyken götürüldüğü evden, sahiplerinin  doğan bebeği yüzünden atılmasını bir türlü unutamıyordu. Sokaklarda bir ev kedisi, üstelik tırnakları sökülmüş, savunmasız, çaresiz ve kırgın. Çok zaman geçmiş olmasına rağmen yaşadıklarını onu anlayacak birilerine anlatmaya ihtiyacı yok muydu? Evet vardı. Her canlı gibi hayata tutunmak için hem yiyeceğe hem de  iyi bir dosta ihtiyacı vardı.

Karar vakti gelmişti artık. Karabatak son bir kez daha düşündü, ardından kanatlarını açıp kapatarak havalanmaya hazırlandı. Ya uçup yuvasına gidecekti ya da kedinin yanına konacak, dost olacaklardı. Bu arada kedi de hareketlenmişti. Sabah rızkını mı yoksa yeni edindiği dostunu karşılamak için mi bilinmez…

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

Rojjin MamukÖykü: Rojjin Mamuk

Fotoğraflar: Rojjin Mamuk

 

Ağaçların gölgesinde bir kitap fuarı

“Una Marina di Libri” (Kitap Denizi), Güney İtalya’nın en önemli kitap fuarı.  7 yıl önce bir iki yayınevinin küçük bir kültürel etkinlik olarak başlattığı bir festivalin bu kadar önemli bir fuara dönüşebileceğine dair kimse bir kuruşa  bile bahse girmezdi.  

Yedi yılını geride bırakmış olan bu fuar, şimdi İtalyan kültür sahnesinde önemli bir rol alıyor. Bu  etkinliğin kurucuları festivalin büyümesi  için neden bu kadar emek verdikleri sorusuna şöyle cevap veriyorlar:

Çünkü kitap daha iyi yaşamamıza yardım eder.

Çünkü okuyan bir insan en az iki insan değerindedir.

Çünkü  birden fazla hayata sahip olmanıza yardım eder, zihinsel seyahatlere olanak verip sizi gittikçe zenginleştirir.

Çünkü Güney İtalya’nın böyle bir festivale ihtiyacı vardı.

Çünkü Sicilya gibi bir kültür beşiğinde bir kitap fuarı olmazsa olmazdı.

Kitap Deniz’i bu sene de 9-12 Haziran tarihleri arasında  25 binden fazla yeni basım kitap, 80’den fazla yayınevi, ulusal ve uluslararası bir çok yazar, müzisyen, sanatçı  konukla gerçek bir edebiyat- sanat festivaline dönüştü.  Üstelik Kitap Denizi’nde deniz gibi insan ağırlandı.

Bugüne kadar  Kitap Deniz’i  için seçilmiş mekanların hepsi, en az  üç yüz yıllık Palazzo Steri, Modern Sanatlar Müzesi vs, birbirinden güzeldi. Bu seneki Kitap Deniz’i  fuarı içinse botanik bahçesi seçildi. Ağaçların gölgesinde şiirler okundu, yapraklar kitap ayıracı oldu, yaseminler, nilüferler davetli yazarlara hediye edildi. Bu seneki ev sahibinin konukseverliği, cömertliği bi harikaydı.

İnsan hakları, dilde çoğulculuk, sözcükleri giydirmekten Suriye üzerine tartışmalara pek çok konu konuşuldu.Woolf’un ‘Mrs. Dalloway’inden,  Hakan Günday’ın ‘Kinyas ve Kayra’sına kadar okumalar, kitap tanıtımları yapıldı.  Emma Dante, Francesco De Gregori  gibi ünlü konuklar da vardı. Çocuklar için atölye çalışmaları, konserler olmak üzere pek çok etkinlik düzenlendi. Yani, bir kitap fuarında arayacağınız aşağı yukarı  her şey vardı, ama ‘Kitap Deniz’ini diğerlerinden ayıran sizce neydi?

Burası, içinde kaybolacağınız, standlar arasında birbirinize çarpa çarpa yürüyüp, itişe kakışa kitaplara ulaşmaya çalışacağınız kapalı bir alan değil. Hatta, klima yerine rüzgar var, yüksek wattlı lambalar yerine güzdüzleri güneş, akşamları da yıldızlar sizi aydınlatıyor.

Kitap Denizi’nde akşam serinliği yüzünüzü okşarken sevdiğiniz yazarın son kitabının tanıtımını sırtınızı ficus ağacının gövdesine dayayıp dinlemek, açık hava kütüphanesinden aldığınız kitabı şezlonglara uzanıp güneşlenerek okumak, çocuğunuz çimlerin üzerinde masallar dinlerken çiçek kokularının arasında bir yayınevinden, diğer yayınevine kelebek gibi uçuşarak gitmek zevkini yaşıyorsunuz. En tatlı keyiflerden biri de, sıcak Haziran havasında, elinizde buz gibi granitanızla büyük havuzun serinliğinde birazdan başlayacak konseri beklemek.

Ağaçların gölgesinde geçen bir Kitap Deniz’i de böyle sona erdi. Fuarın daha ilk  günde on binden fazla kitap satıldı. Şehrin göbeğinde açılacak halk kütüphanesi için yüzlerce kitap bağışı yapıldı. Yeni yazarlar ve yeni kitaplar tanıdık. Konserlerde tanımadığımız insanlarla kolkola dans ettik, şarkılar söyledik. Kitap kokusu çimenlerin, çiçeklerin kokusuna karıştı ve duyuların belleğine kazındı. Dileyelim Kitap Deniz’i okur seline dönüşsün,  her yıl biraz daha büyüsün.

 

 

Şenay Boynudelik                                

[Kuşlar, Orman ve Ben] Başlarken

Türkiye’de doğa ve insan konularının yakın tarihinde tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

1

Başlarken

Herşey bir anda başladı, bir yaz akşamıydı, belki de bir on gün öncesiydi diyebilirim. Herşey bizi, komşumuz, ortağımız, muhabbet arkadaşımız Mahmut Boynudelik ve Zerrin Boynudelik’in Adatepe’deki evlerinin bahçesindeki hevesli ıhlamur ağacının hasatına davet etmesiyle başladı. Benim katılamadığım hasada bizim buralardan herkesler gitti. Annem dahil.

(c) şifa deposu

Akşam eve geldiğimde zat-ı ali’leri (ıhlamur çiçeklerinden bahsediyorum) çalışma odamın –bir çeşit mabed de diyebiliriz- zeminine serilmiş çarşafın üzerine yan gelip yatmakta ve fakat insanı dinden imandan çıkaran bir kokuyu yaymakla meşguldüler. Akşam eve nereden gelmekteydim? Bir günlüğüne Edremit Körfezinin öbür ucuna, dağın zirvesine yakın bir yerlerde ikamet eden arkadaşlarımı ziyaretten dönmekteydim. Zaten zihnimde ve hafızamda Sarıkız Ana’nın eteklerinde esen rüzgar, makus kaderine teslim olmuş Zeytinli Deresi (üzerinde 6-7 tane gölet ve bir baraj yapılacak iyi mi?)’nin nemi, kamp ateşi, Kazdağından yabanıl sahneler vardı.

Üstüne odanın kapısını açtığımda içerisi karanlık olduğundan görme duyum da tamamen devreden çıkarınca, normalde iyi koku almayan burnum öyle kuvvetli ve koklanmaya teşne bir koku ile karşılaştı ki, olduğu yerde mest oldu. Büründüğüm halet-i ruhiyeti terk etmek istemedim. Pencerenin bir kepengini açtım, yanındaki koltuğa oturdum, bahçedeki mandalina ağacını seyrettim. Malum ortam böyle olunca insanı düşünceler sarıyor. Şöyle bir geçmişe doğru gidiyorsunuz, gidilecek bir geçmişiniz varsa eğer. Görecelidir elbette, ama o gece baktığım geçmişte bayağı bir hatırlanacak anı depolanmış. Öyle ki bazı yerleri unutmaya bile başlamışım.

Sonra içimden kendime şöyle derken yakaladım kendimi, “Kızım Güneşin. Bayağı hızlı yaşadın. Yaşın da kemale erdi. Hani bunu nereden anlıyoruz? Tanıştığın insanlara, yakın – uzak farketmez, sohbet ortamlarında “bir zamanlar şöyleydi”, “yıllar önce falanca yılda filancayla…” diye başlayan uzun muhabbetlerin parçasısın. Habire bunları anlatıp duruyorsun. İşin kötü tarafı insanlar da dinliyor. E yazsan okuyan da bulunur mu acaba?”

Beynimiz nasıl çalışıyor anlamak mümkün değil. Allahtan [n]Beyin diye bir organizasyon var, beynimizi bize anlatıyor. Bir şekilde bir konu başlığı ile karşılaştığında uzaklardan bir yerlerden bir zamanlar kaydettiğini o an anladığın bir veri geliyor ve tam da malum konudaki bir yeri tamamlıyor. Üstelik bunu da kişiye özel bir şekilde yapıyor.

Neyse ben gecenin seslerine açılan pencerenin önünde otururken birden aklıma Yeşil Gazete’de sinek avlayan köşem Güneşinesor’a bir vakit önce gelen bir soru gelivermez mi? Soruyu soranın bir rumuzu vardı tabii ama sahibini biliyoruz: Ümit Şahin. Lafı uzatmıyorum, sorunun cevabını verebilmem için kapsamlı tanımlar yapmam, geçmişten örnekler vermem gerekiyor. Ki bu bir nev’i tarih çalışması, Türkiye’nin doğa koruma, ekoloji hareketi, doğa aktivizmi konularına ilişkin bir tarih çalışması. Benim tanık olduğum, parçası olduğum kısmıyla elbette. Ümit’e, sen bana destan mı yazdırmak istiyorsun diye sordum. O da bana bunu gazetede yazı dizisi olarak yazmamı önerdi.  Fikir olgunlaştı, geçtiğimiz haftasonu yapılan Yeşil Gazete Çamtepe Buluşması’nda da programa alındı.

Efendim, bu haftasonu bu yazıyla karşınıza çıkmamın sebebi budur. Tamamen kişisel, tamamen yanlı, tamamen gayri edebi ve karmakarışık bir dille anlatacağım hikayeler olacak size. Takvimde ileri geri de gidebilirim, hiç belli olmaz.

Yaşanmış, yaşayanlar için olağanüstü hikayeler anlatacağım. Lakin içinde bugün doğa ve ekoloji başlığı ile ilgilenen tanıdığınız başka insanların da çoğuna dair anılar barındırıyor. Kendime sorup kendime anlatacağım gibi anlatacağım size de. Cümle düşüklüklerine ya da imla eksiklerine takılmamanızı arzu ederim. Zira dikkat etmeyeceğim.

Şimdi diyeceksiniz ki, “bize ne senin tanık olduğun tarihten?” Çok da haklısınız. Aslını isterseniz yazacağım bu yazıları biraz boşalmak, biraz paylaşmak ama çokça da keyifle hatırlamak istediğim için yazıyor olacağım. Şimdiden sürç-i lisan edersem affola.

Devam edecek….

 

 

Güneşin Aydemir

Güneş Kralın gökyüzü krallığı, ‘Pilot ile Küçük Prens’

LPP-étoile

Antoine De Saint Exupéry, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde

bir kutu suluboya alarak, altın saçlı küçük bir oğlan çocuğunun masum hikâyesi olan

Küçük Prens’i yazdı ve resimledi.

 

 

 

 

Alef Yayınevi 2014 yılında Praglı illüstratör Peter Sis’in Kuşlar Meclisi kitabını yayınlamıştı. Şifalı otlar ve ilacın yanı sıra esans da satan bir attar (aktar) olan Ferideddin Attar’ın ölümsüz kitabı Mantıku’t Tayr’dan yola çıkarak yazılmış ve çizilmiş bir hikâyeydi bu.

Peter Sis-Kuşlar Meclisi
Peter Sis-Kuşlar Meclisi

 

 

 

Kral Simurg’u aramak için yola çıkan; Arayış, Aşk, İdrak, Ayrılık, Birlik, Hayret ve Ölüm isimli yedi vadiyi aşarak Kafdağı’na ulaşan otuz kuşun içlerinden her birinin ve hepsinin Kral Simurg olma hikâyesi muhteşem çizimlerle anlatılmıştı. Kuşlar, Aşk Vadisi’nde yaşlı mezar kazıcıya, “Aşkı gömebilir misin” diye sorarlar. Bir akbaba olarak resmedilen kuş, “Yıllar boyunca çok mezar gördüm ama arzularımı bir kere bile gömmedim” diye cevap verir.

Peter Sis - Kuşlar Meclisi - Sayfa 54-55

 

Her bir satırı üzerinde uzun uzadıya düşüneceğiniz, resimlerindeki detaylarda kaybolup dakikalarca dalıp gideceğiniz bir hazine olan Kuşlar Meclisi’nden sonra Alef Yayınevi 2016 yılında aynı çizerin bu kez de Antoine De Saint Exupéry’nin yaşamını anlatan, Pilot ile Küçük Prens isimli kitabını yayımladı.

pilot_ile_kucuk_prens_kapak.indd

Peter Sis bu kitabında, ölümsüz Küçük Prens’i yazdığı halde Akdeniz üzerindeki uçuşu sırasında uçağıyla kaybolan ve ölüsü bulunamayan Antoine De Saint Exupéry’nin hayatını nefis çizimler eşliğinde okura anlatmış. 1900 yılında uçağın icat edilmekte olduğu ve keşiflerin sürdüğü bir dönemde Fransa’da doğdu Antoine. Altın sarısı saçları sebebiyle ailesi ona Güneş Kral adını taktı. On iki yaşında saz ve kâğıttan yaptığı kanatları bisikletine monte ederek ilk uçağını yaptı. Kendi yaptığıyla uçakla havalanamasa da, her gün bisikletiyle gidip test sürüşünü seyrettiği uçak pistindeki pilotlardan biri onu gökyüzüne çıkarttı. Bundan sonra Antoine, en büyük tutkusu olan uçmaktan başka bir şey düşünemez oldu. Oysaki ailesi okulunu bitirip tehlikesiz işlere atılmasını istemekteydi. Askere çağrıldığında, hava kuvvetlerinde görevlendirildi, lisansı olmadığı için uçmasına izin verilmedi o da uçmayı kendi kendine öğrendi. Sonrasında özel ders alarak lisans sahibi oldu ve orduda pilot olarak görev aldı. Askerden sonra çeşitli işlerde çalıştı, ticari uçuş lisansını aldıktan sonra Paris’i havadan seyretmek isteyenlere pilotluk yaptı ve posta işine giren bir havayolu şirketinde çalışmaya başladı. Bu sıralarda uçuş hikâyelerini anlattığı öyküleri dergilerde yayımlanmaya başladı.   

Peter Sis
Peter Sis

Havayolu şirketinde, pilotlar ahşap ve metalden yapılma üstü açık çifte kanatlı Breguet 14’lerle uçuyordu. Pervaneleri de ahşaptandı, uçağın üstü kumaş kaplıydı. Breguet’lerin freni ve telsizi yoktu. Yakıt almak için sık sık durmak zorundaydılar. Sık sık da arıza yaparlardı, neyse ki tamirleri kolaydı. Şirketin ilk yıllarında pilotlar uçuşlarda posta güvercini bulundururlardı, ola ki zorunlu iniş yaparlar da imdat istemeleri gerekir.”

Peter Sis - Pilot ile Küçük Prens - Sayfa 10-11

Fransa ile sömürgeleri arasında uzun mesafeli uçuşlar yaptı. Dakar görevine götüren uçak çölün ortasında düşünce, onu uçağın başına bekçi olarak bırakıp gittiler. Çölde pist sorumlusu olarak, bir süre çalıştı, yere çakılan uçakları kurtardı, uçakları vurulup rehin alınan pilotlar için düşman göçerlerle pazarlık yaptı. Ahbaplık etmek için vahşi hayvanları evcilleştirdiği, milyonlarca yıldızın altında yalnız olduğu çöl hayatı ona yazma esini verdi. Küçük Prens’in içine yazarın çölde başından geçen tüm bu olaylar bir şekilde girdi.  

Antoine de Saint-Exupéry (c) aviation-history
Antoine de Saint-Exupéry
(c) aviation-history

Güney Amerika’ya uçuşlar başlayınca, içindeki macera tutkusu onu Yeni Kıta’ya sürükledi. And Dağları’nın üzerinde uçarken, yeryüzünü seyretmenin yanı sıra okudu ve yazdı da. Kokpiti yazılmış ve buruşturulmuş kâğıtlarla doluydu. Gece Uçuşu kitabını bu sırada yazdı. Kitap Prix Fémina ödülünü kazandı. Artık dünya çapında tanınan bir pilot ve meşhur bir yazardı.

En büyük macerası ise Paris’ten Saygon’a en hızlı uçuşa verilecek ödülü almak için atılmasıydı. Uçağı Libya’da çöle düştü ve paramparça oldu. Antoine bir kez daha kurtulmayı başardı. New York’tan Güney Amerika’nın en ucuna uçan ilk Fransız pilot olmak istiyordu ama uçağı Guatemala’da düştü. Yaralarını iyileştirmek ve yazmak için Fransa’ya geri döndü. Bu sırada yazdığı Rüzgâr, Kum ve Yıldızlar kitabı Fransa ve Amerika’da ödüllendirildi.

Antoine de Saint-Exupéry (c) aviation-history
Antoine de Saint-Exupéry (c) aviation-history

1939 yılında Fransa ile Almanya arasında savaş çıkınca savaş pilotu olarak orduya çağrıldı. Fransa işgal edilince ordudaki görevi sona erdi ve New York’a gitti. Burada yazmaya devam etti. Savaşın o karanlık günlerinde bir kutu suluboya alıp altın saçlı küçük bir oğlan çocuğunun masum hikâyesini yazdı. Küçük Prens ilk olarak Nisan 1943’de ABD’de basıldı. Ardından da Antoine, Kuzey Afrika’da bulunan eski birliğine katıldı. Pek çok harekâtta yer aldı. Son olarak 31 Temmuz 1944 günü, doğduğu kent olan Lyon’daki düşman mevzilerinin fotoğrafını çekmek üzere Korsika’dan havalandı. Çok güzel bir gündü, güneş gökyüzünde parlıyordu, hiçbir olağanüstü durum yoktu. Ama Antoine De Saint Exupéry bu uçuşundan asla geri dönmedi, cesedine ulaşılamadı. İnsanlar ona ne olduğunu bilemedi. Ama okurları onun gökyüzünde -aslında çocukluğu olan- Küçük Prens’le karşılaştığına ve savaş dolu bu dünya yerine onun barış dolu gezegeninde yaşamaya gittiğine inanırlar.  

  

Kuşlar Meclisi, Peter Sis, 2014, Alef Yayınevi

Pilot ile Küçük Prens, Peter Sis, 2016, Alef Yayınevi   

3mehmet fırat pürselim

 

 

 

Mehmet Fırat Pürselim

 

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Rokalı Risotto – Sevin Turan Bettscheider

Roka sadece tuz ve limonla olduğu kadar pizza ve makarna ile de çok lezzetli oluyor. Bu sefer bir de risotto ile denedim. Parmesan ile beraber tadının iyi olacağından emindim ama tarife birde hindistan cevizi sütü ile renk verdim. Kavrulmuş badem, roka ve hindistan cevizi sütü birbirine çok yakıştı. 

Rokalı Risotto

Malzemeler :

1 su bardağı risotto pirinci

1000 gr sebze suyu

150 ml hindistan cevizi sütü

1 adet soğan

2 avuç kadar bezelye

Roka

Tuz, karabiber, muskat

3 yemek kaşığı zeytinyağı

İsteğe bağlı parmesan peyniri

Kavrulmuş badem

Yapılışı:

Soğanı ince ince doğrayın ve zeytinyağı ile biraz soteleyin. Risotto pirincinide ekleyin ve pirinçlerin tamamen yağla karışmasını sağlayın. Hindistan cevizi sütünü ekleyin ve çektirin. Sonra sebze suyunu da üç seferde koyup yavaşça çektirin ve aralarda karıştırın. (İkinci çektirmeden sonra pirincin diriliğine bakın, su oranının fazla olup olmadığını anlamanız için. Pirinçlerin fazla yumuşamasını istemiyoruz çünkü.)

İkinci kez biraz su ekleyip çektirdikten sonra bezelyeleri de ekleyip kalan suyuda ilave edin. Suyunu çekince pirinci tekrar kontrol edin, su oranı yeterliyse tuz, karabiber, muskat ve isteğe bağlı peynir ekleyip ocağın altını kapatın.

Servis etmeden önce kavrulmuş badem ve rokayıda ekleyip karıştırın.

Afiyet olsun.

 

Sevin Turan Bettscheider

https://greenandsweet.wordpress.com/2016/06/16/rokali-risotto/

 

Yüzleşme Belgeseli, desteğinizi bekliyor – Ercüment Gürçay

Türkiye’de her yıl 30 binin üzerinde kadın meme kanseri oluyor. 2010’da toplumsal mücadeleler içinde tanıdığım arkadaşım Nejla Demirci de 2012 yılında ilk belgeseli Gündöndü’nün çekimleri için Trakya’da Ergene Nehri havzasında çalışırken yüksek oranda kanser vakasıyla karşılaştı.

 

Nurcan Çelik
Nurcan Çelik

Meme kanseri ise en dikkat çekici olan kanser vakasıydı. Çünkü kadınlar meme kanseri hastalığı sürecinde beden imajının ve özgüveninin yeni bir dönemini yaşıyor ve kendi vücudunu algılayışını ve çevresiyle ilişkilerini dönüştürüyordu.

Nejla, bir filmle meme kanserinin teşhis, tedavi ve iyileşme dönemlerinde kadınların yaşadığı fizyolojik-psikolojik dönüşümde destek sunarak, korku ve endişenin dağılmasını sağlayabileceğini ve kadınları güçlendirebileceğini düşündü.

Yüzleşme Belgeseli Facebook sayfası

 

Ebru Semra ve Nejla Demirci
Ebru Semra ve Nejla Demirci

‘Yüzleşme’nin çekimlerine 2013 yılında başladı. Demirci, belgeseli 44 yaşındaki meme kanseri hastası Ebru Semra Demirbaş’ın hikâyesiyle örerken, 400 hastayla yapılan görüşmelerden de ilham aldı.

Filmdeki karakterler, meme kanseri olan kadınlara yalnız olmadıklarını gösteriyor ve  yaşamın içinde yeniden var olacaklarını işliyor. Bu konuda farkındalık yaratarak geleceğe umutla bakmak için pek çok sebep bulunduğunu da gösteriyorlar. Film çekim aşamasındayken medyanın dikkatini Riva deresinin kenarında saç kazıtma sahnesiyle çekmişti.

Yüzleşme Belgeseli Fragmanı

Riva Deresi' nde

Bağımsız Sinema için Maddi Dayanışma

Filmin oyuncuları da maddi dayanışmaya katılıyor. Sergun Ağar da destekçilerden.

Demirci ilk filmi Gündöndü’de olduğu gibi bu çalışmasını da tamamıyla bağımsız tamamlamak istiyor. Oyuncuların ve Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’nin desteğiyle çekimler tamamlandı. Post production aşamasına gelindi ancak filmin tamamlanmasının önünde maddi zorluklar duruyor. Bu aşılabilirse kurgu tamamlanacak, özgün müzik yapılacak, altyazı ve çevirisi tamamlanacak, afiş ve PR çalışması yapılarak film seyircisiyle buluşacak. Daha sonra ulusal ve uluslararası festival başvuruları ve festival gösterimlerine karakterlerin katılımının sağlanması için de maddi dayanışmaya ihtiyaç var.  

Yüzleşme Belgeseli’ nin yönetmeni Nejla Demirci belgeselin neredeyse bittiğini ama maddi krizlerle boğuştuğunu belirterek, İndiegogo fonlama sitesinde bir dayanışma kampanyası başlattı.

Demirci, kampanya çağrısında, “Tamamen şirketlerin ve Kültür Bakanlığı’ nın seçeneklerine hapsolmuş belgeselciliğin yaşaması için de yaptığımız ‘Yüzleşme’ gibi belgesellerin desteklenmesi çok önemli. Bağımsız bir kanal oluşturabilmek ve üretebilmek için bu sefer halka açık bir kampanya ile bu desteği sağlamaya çalıştık” diyor.

Dans terapisi

Siz de son günlerine gelen ve ne yazık ki yeterince karşılığını bulamayan kampanyaya aşağıdaki linkten bağışta bulunarak destek olabilir ve  bu hastalığı yaşayan- gelecekte yaşayacak olan binlerce kadına bu belgesel film aracılığıyla yeni bir ufuk açabilirsiniz. Ayrıca bu şekilde, Türkiye’ de bağımsız belgesel sinemanın yaşamasına da destek olabilirsiniz.

Kampanya sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

Ercüment Gürçay

İstanbul Ergene İnisiyatifi

İstanbul Valiliği tehditlere teslim oldu: Onur yürüyüşlerine yasak

lgbtİstanbul Valiliği 19 Haziran Trans Onur Yürüyüşü ve 26 Haziran LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne yönelik tehditlere boyun eğerek yasaklama kararı aldı. Valilik kendini Alperenler olarak tanıtan grup ve BBP tarafından yapılan tehditleri ciddiye alarak güvenlik önlemleri almak ve ifade ve gösteri hakkını kullandırmak  yerine yasaklamayı tercih etti.

Valilikten yasaklama

İstanbul Valiliğinin internet sitesinde  yer alan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Bazı basın organları, internet siteleri ve sosyal medyada, LGBT üyeleri tarafından 19-26 Haziran 2016 tarihlerinde Taksim’de düzenleyecekleri bir yürüyüşe çağrı yapıldığı anlaşılmaktadır.

“Valiliğimizce, başta katılımcılar olmak üzere vatandaşlarımızın güvenliği ve kamu düzeni gözetilerek anılan günlerde bu yönde bir toplantı ve gösteri yürüyüşü tertip edilmesine izin verilmeyecektir. Bu tür etkinliklerin nerelerde yapılabileceği de, yasa gereği önceden ilan edilmiştir. Değerli İstanbullu hemşehrilerimizin bu tür çağrılara itibar etmemelerini, Güvenlik Güçlerinin bu yönde yapacağı uyarılara riayet ederek yardımcı olmalarını rica eder, kamuoyuna saygıyla duyururuz.”

Düzenleme Komitesinden itiraz

Valiliğin yasaklama kararına yanıt veren LGBTİ+ Onur Haftası komitesi Valiliğin yasağının kanunları ihlal ettiğini öne sürdü. LGBTİ+ Onur Haftası komitesinin açıklamasında şu görüşler savunuluyor.

“Yıl boyunca yaşadığımız hak ihlallerine ses çıkarmak, eşitlik, özgürlük, yasal statü talebimizi dile getirmek ve varoluşumuzdan utanç değil “ONUR” duyuyoruz demek için 2003 yılından beri her Haziran ayının son Pazar günü İstiklal Caddesi’nde LGBTİ+ Onur Yürüyüşünü düzenlemekteyiz. Sene de bir gün de olsa şehirlerin merkezinde görünür olmak bizler için büyük önem taşımaktadır.

“İstanbul Valiliği bugün yaptığı basın açıklamasıyla 26 Haziran 2016 tarihinde planlanan yürüyüşü yasakladığını duyurmuştur. Aynı kurum, geçtiğimiz sene 100 bin kişinin katılması beklenen Onur Yürüyüşü’nü de ‘Ramazan ayı dolayısıyla bazı grupların hassasiyetleri’ gerekçesiyle engellemeye çalışmış, onlarca kişinin yaralanmasına yol açmıştı. Kaydedilen şiddet görüntüleri bütün dünyada yankı bulmuştu.

“Valilik insan hak ve özgürlüklerini harcadı”

“İstanbul Valiliği, basın açıklamasında yürüyüşe yönelik tehditleri gerekçe göstermiştir. Bir kere de buradan hatırlatıyoruz: Devletin asli görevi hak kullanımını engellemek değil, hakkın kullanılmasına engel olan durumları ortadan kaldırmaktır. Başka bir deyişle, Valilik, tehditlere yönelik önlem almak yerine insan hak ve özgürlüklerini harcamayı tercih etmiştir.

“Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, en temel insan haklarından biri olan ifade özgürlüğünün bir parçasıdır ve gerek anayasal gerek uluslararası sözleşmelerce koruma altına alınmıştır. Anayasa’da da geçtiği gibi ‘Herkesin önceden izin almaksızın toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı vardır.” Aynı şekilde 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşlerinin Düzenlenmesine İlişkin kanunda da bu hakkın hangi usullerle kullanılacağı izaha muhtaç olmayacak derecede izah edilmiştir. Tekrar etmek gerekirse valiliğin bu kararı hukuka ve kanuna aykırıdır.

“Konuyla ilgili hukuki süreci Onur Haftası Komitesi olarak takip edeceğimizi ve yargı mercilerine başvuracağımızı kamuoyu önünde bir kez daha saygıyla duyuruyoruz.”

LGBTİ+ Onur Haftası hakkında

LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, basında çıkan haberlerde Trans Onur Yürüyüşü ve LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nün karıştırılmasına ilişkin ise şöyle dedi:

“İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası yürüyüşü 26 Haziran Pazar günü planlanmaktadır.

“19 Haziran günü yapılması planlanan Trans Onur Yürüyüşü, bizim tarafımızdan değil, İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği tarafından örgütlenmektedir.

“İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ve Yürüyüşü hakkında komisyonumuz tarafından yayınlanan açıklamaları kullanabilirsiniz.”

28 Haziran 1969 günü, New York’taki Stonewall Inn adlı barda eşcinsel ve trans bireyler uzun süredir kendilerine uygulanan baskı ve şiddete karşı ayaklanmış, baskına gelen polisi bara hapsetmiş, yapılan eylemler ve çatışmalar dört gün boyunca sokaklara yayılmıştı. LGBTİ mücadelesinin dönüm noktalarından biri olan bu gün, dünyanın her yerinde Onur Haftası olarak kutlanıyor.

Türkiye’de ise Onur Haftası ilk defa “Cinsel Özgürlük Haftası” adı altında, 1993 yılında kutlanmak istendi. Ancak valiliğin yasaklaması, yapılan gözaltılar ve yurtdışından gelen konukların sınır dışı edilmesi sonucu Onur Yürüyüşü gerçekleştirilemedi. Yasaklar karşısında hareketin talepleri ve aldığı toplumsal destek güçlendi ve ilk İstanbul Onur Yürüyüşü 2003’te, Onur Haftası gerçekleştirilmeye başlandıktan tam on yıl sonra yapıldı. O zaman ancak 20-30 kişiyle yapılan bu ilk yürüyüş, her yıl katlanarak büyüdü. 2013 yılında İstiklal’deki yürüyüşe 100.000 kişinin katıldığı ifade ediliyor.

2015 yılında ise 13. Onur Yürüyüşü beklenmedik şekilde polis tarafından engellendi. LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi 14. Onur Yürüyüşü için 26 Haziran 2016 gününe çağrı yapmıştı.

Kaos GL Derneği, 17 Mayıs Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün dolayısıyla bu yıl 22 Mayıs’ta yapmak istediği Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş’ün Ankara Valiliği tarafından yasaklanmasını Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdı.

Ankara’daki yasaklama Anayasa mahkemesine taşındı

2008 yılından beri Ankara’da yaptığı yürüyüş  de “Birtakım toplumsal duyarlılıklar”ı gerekçe gösterilerek Anakara Valiliğince ‘uygun bulunmamış’tı, Yürüyüşün güvenliğini sağlamayı reddeden Valilik; bu kararına gelen yürütmeyi durdurma kararını da gece yarısı Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz ederek kaldırtmıştı.

Kaos GL DerneğiValiliğin bu homofobik ve transfobik tutumunu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Anayasa Mahkemesine başvuruda dernek şunları kaydetti:

“Anayasa’nın 34. maddesine göre “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” Bu nedenle izin almanın bir koşul olamayacağı açıktır. Bununla birlikte, aynı maddenin 3. fıkrasına göre: “Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.” Burada bahsedilenin 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası olduğu, bu yasadaki usullere uyulmasının gerekli olduğu açıktır.”

Onur Haftası etkinlikleri her sene yapılan çağrıya kulak veren bağımsız bir gönüllü grubu tarafından hazırlanıyor.

 

(Yeşil Gazete, Kaos GL)

Demirtaş: TAK faaliyetlerine son vermeli

demirtaşHDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Veznecilerde yapılan saldırıyı sahiplenen TAK’ın  mücadelelerine zarar verdiğini söyledi.

BBC’den Mahmut Hamsici’ye verdiği telefon röpörtajında Demirtaş “Siz açık olarak, bu örgütün tamamen faaliyetlerini durdurması ve dağıtılmasını talep ediyor musunuz?” sorusuna şu cevabı verdi:

“Elbette ki. Böyle bir örgütün kimseye faydası olduğunu hiçbir zaman düşünmedik, tam tersine zarar verdiği çok açık bir şekilde ortada.”

Demirtaş, Mahmut Hamsici’nin  TAK ile ilgili sorularının yanıtlarken sivillere yönelik eylemlerin ‘terör’ eylemi kapsamında değerlendirdiklerini belirtti:

“Bizim dışımızda TAK’a dönük, doğrudan TAK’ı sert bir şekilde eleştiren, uyaran veya bu tür eylemlere son vermesi çağrısı yapan başka hiçbir parti yok aslında.

“Bizim hiçbir şekilde bu tür, sivilleri doğrudan hedef alan terör eylemleriyle hiçbir alakamız olamaz. Hiçbir şekilde HDP’nin hoşgörüsü veya toleransı olamaz.

“Biz bu isimle eylem yapan örgüte hep çağrı yaptık ve bu tür eylemleri yapmamalarını ve bundan sonra bu tür eylemleri yapacaklarına ve artıracaklarına dönük tehditleri de geri çekmeleri gerektiğini ifade ettik.”

Bilindiği gibi  son olarak İstanbul Vezneciler’de bir saldırı gerçekleştiren TAK örgütü, saldırı sonrası yaptığı açıklamada sivil kayıplardan AKP’yi sorumlu tutmuş ve “Türk Halkı sessiz kalarak onayladığı bu savaşın mağduru olmaya mahkûmdur” ifadesini kullanmıştı.

Demirtaş Demokrasi Bloku çağrılarını da önemsediklerini belirterek böyle bir  Blok için HDP olarak katkı vermeye hazır olduklarını söyledi:

“Çok anlamlı, önemli buluyoruz. Bizim Türkiye’de demokrasiyi savunan muhalif güçler olarak temel birkaç ilkede bir araya gelmemiz gerekiyor. Bir partide buluşmak gerekmiyor ama bir cephe olabilir, bir blok olabilir veya bir geçici ittifak olabilir fakat, Türkiye’nin şu kötü gidişatını durduracak ve barıştan, demokrasiden, özgürlüklerden, insan haklarından yana bütün kesimlerin birlikte hareket edebileceği bir sürece mutlaka ihtiyaç var.

(BBC Türkçe , Yeşil Gazete)

Alakır Nehri’ndeki kanunsuz HES’lere karşı adalet aranıyor

Antalya’daki Beydağları’nın zirvesinden doğarak Alakır Vadisi’ne can veren, endemik bitki türleri ve Alakır Alası balığıyla önemli tabiat varlıklarından biriyken üzerinde 4’ü bitmiş 8 HES projesi olan Alakır Nehri‘nde, vadinin koruma alanı olduğu ve HES yapılamayacağına ilişkin kesinleşmiş yargı kararlarına rağmen inşaatı devam eden HES’lere karşı doğa ve hukuk mücadelesi sürüyor.

Danıştay’ın, Antalya’ya altmış kilometre uzaklıkta, Kumluca ilçesindeki Alakır Vadisi’ne ilişkin,

“1. derece doğal sit alanı niteliğinde olduğu yargı kararıyla sabit olan Alakır Çayı üzerinde HES projesinin yapılmasına olanak bulunmamaktadır.” şeklindeki hükmüne rağmen, ‘Reis’ adlı şirketin Dereköy HES inşaatına 1 megawattlık kapasite artırımı için Enerji Bakanlığı’ndan aldığı ‘ÇED gerekli değildir’ kararına istinaden vadiye girip iş makinelerini yeniden çalıştırması üzerine, Alakır’ın can dostları sokağa çıktı.

“Alakır özgür akacak” sloganının etrafında, Antalya’da ve birçok şehirde Alakır’ın suyu borulara hapsolmasın diye yıllardır mücadele eden Alakır Nehri Kardeşliği adlı çevre hareketi, Antalya Cumhuriyet Meydanı’nda toplanarak Alakır için adalet aradı.

Fotoğraf: DHA
Fotoğraf: DHA

Üzerinde ‘Alakır için adalet istiyorum’, ‘Nehirler özgür akacak’, ‘Alakır’da rant hukuk tanımıyor’, ‘Alakır’ıma dokunma’ yazan pankartlar taşıyan grup, basın açıklaması yaptı.

Basın açıklamasını okuyan İnci Bilgiç, “Alakır Vadisi, kaynağından sahile kadar birbiri ardına planlanmış 8 adet HES’ten dördünün tamamlanarak faaliyete geçmesiyle adeta can çekişiyor. Diğer HES’lerin yapılması durumunda ise vadideki tüm canlıların yaşam kaynağı olan Alakır Nehri tamamen borulara hapsedilecek ve vadinin içindeki bütün canlılarla birlikte yok olacak. Bu canlıların arasında dünyada sadece Alakır Nehri’nde yaşayan bir balık türü olan Alakır Alası’da var.” dedi.

Biz Alakır Nehriyiz Doğa Buluşması - 2015
Biz Alakır Nehriyiz Doğa Buluşması – 2015

Alakır’da doğa katliamı!

Vadideki işletme halindeki HES’lerin neden olduğu yıkıma dikkat çekildikten sonra “Şimdi de REİS şirketi Dereköy HES projesi ile vadiye beşinci hançeri saplamak istiyor.” denilerek,  şirketin “rağmen” hareket ettiği hukuk mücadelesinden bahsedildi:

‘”2010 yılında şirkete verilen ÇED gerekli değildir kararına karşı açtığımız davamızı kazandık. Bunun ardından şirketin aldığı ÇED raporuna karşı açtığımız davada, Danıştay, “Alakır Vadisi’nin 1. Dereceden Doğal SİT Alanı olarak koruma altına alınması” kararına atıfta bulunarak “Koruma alanı olan Alakır Vadisi’nde HES yapılamayacağına” hükmetti. Dereköy HES projesinin yapılamayacağına ilişkin elimizde Danıştay tarafından onanarak kesinleşmiş bunca yargı kararı varken, şirket, 2014 yılında bakanlıktan ‘1 megavatlık kapasite arttırımı için aldığı “ÇED gerekli değildir” kararına istinaden inşaata başladı. Yani ÇED bile almış olsa, 1. Dereceden Doğal Koruma altındaki vadiye HES yapamayacağı yargı tarafından karara bağlanmış olan projede ‘kapasite arttırımı’ oyunu ile, adalet ile adeta dalga geçercesine doğa katliamına başladı.”

Fotoğraf: DHA
Fotoğraf: DHA

“Danıştay’ın kararlarına uyulsun”

Kazanılmış hukuki haklarının peşinde koşan yöre halkının şantiye alanına gittiğinde şirket çalışanlarının saldırısına uğradığının da iddia edildiği basın açıklamasında, “Artık ne Alakır Vadisi’nin bir HES’i daha kaldıracak gücü ne de halkın bir hukuksuzluğa daha göz yumacak sabrı kalmıştır.” sözleriyle,  HES’lerin yarattığı yıkımların biran evvel durdurulması ve yargının aldığı kararlara acilen uyulmasını talep edildi, Antalya Valiliği göreve çağırıldı.

Fotoğraf: Alakır Nehri Kardeşliği
Fotoğraf: Alakır Nehri Kardeşliği

Biz Alakır Nehriyiz…

Basın açıklamasının ardından yürümek isteyen gruba polis izin vermedi. Bunun üzerine Kaleiçi’nden Karaalioğlu Parkı’na geçen grup, eyleme burada müzikle devam etti. Eylem boyunca, Alakır’ın özgür akması, şirketin Danıştay’ın kararına uyması ve Alakır’daki kanunsuzluğun son bulması için yaşam ve hukuk mücadelesinin kararlılıkla, dayanışmayla devam edeceğinin mesajı verildi.

Haber: Güneş DERMENCİ

(Yeşil Gazete)

Muhbir öğrenciye mektup – Akif Kurtuluş

Dün Bilgi Üniversitesi’nin, yarı zamanlı ders veren Prof. Dr. Zeynep Sayın ile ilişiği kestiğini  rektörlük tarafından basına yapılan bir açıklamayla öğrendik. Bir öğrencinin derste aldığı ses kaydını internette yayınlamasıyla başlayan süreç, ifade özgürlüğünün artık tüm üniversitelerde ne kadar kırılgan bir noktaya geldiğini gösteriyor. Böyle bir gerekçeyle üniversitenin ilişiğini kesmesi mi, yoksa bir öğrencinin aldığı ses kaydını sinsice internette yayması mı daha endişe verici? Şair Akif Kurtuluş ikincisi için zaten yapılacak bir şey olmadığından, birincisine yöneltiyor oklarını, paylaşıyoruz.

Bu yazı siyasihaber3.org’dan alınmıştır

“Bugün hocanın görevine, senin ihbarınla son verildiğini öğrendim.

Kimse seni muhatap alıp böyle bir mektup yazmayacaktır. Ya alkışlanacaksın, ya da benim gibi sana kızgın ve öfkeli olanların küfür ve hakaretine maruz kalacaksın.

Sana kızgın ve öfkeliyim ancak hakaret cümlelerine başvuramayacağım. Kendimi o kadar çaresiz hissetmiyorum. Seninle ilgili kuracağım birçok cümle var. Bu cümlelerim senin için ne ifade edecek, okuma fırsatın olacak mı, bilmiyorum. Ancak bu mektubu okuma fırsatın olursa eğer, çok büyük bir ihtimalle yarıda bırakacak ve bana ağız dolusu küfürler edeceksin.

Şu anda, öğrencisi olduğun Üniversite seni el üstünde tutuyordur.

Ancak senin hayatın çok zor olacak. Bunu şu anda anlayacak bir ruh haline sahip değilsin. Çok büyük, çok önemli bir iş yaptığını düşünüyorsun.

Seni şu an baş tacı yapan Üniversite yönetimi benzeri muktedirler olacak hayatında. Daha önce benzer bir şeyi yaptın mı nereden bileyim ama emin ol, hocanı ihbar etmekle o muktedirleri bir mıknatıs gibi çektin.

Muktedir, senin gibi muhbirlerin yakasından düşmez artık. Sen hocanı ihbar ettiğin günden önceki birisi değilsin. Senin bütün iplerin bundan böyle o muktedirlerin elinde.

Bundan böyle senin hayatında “neden”, “ya öyle değilse” gibi soruların, “bu tespitin doğruluğundan emin değilim” benzeri şüphelerin olmayacak. Artık senin cevapların bile olmayacak. “Tabii efendim” diyeceksin bundan sonra, “Emredersiniz komutanım”, “Siz nasıl uygun görürseniz…”

Kurtarılacak vatanın, korunacak ailen, ömrünü vakfedeceğin iş hayatın olacak.

Şunu bilmiyorsun ama. O vatan senin vatanın değil, seni bir ihbar robotu yapacak olanların rant kapısıdır. Hayatın bu kapıların önünde geçecek.

Koruyacağın ailen senin sevginin eseri olmayacak. Muktedirinin sana ezberlettiği ahlak kurallarında debelenip duracaksın, eşini döveceksin bunun için. Hocanın ihbar ettiğin gün senin sırtını sıvazlayanlar, kadının o şiddeti hak ettiğine seni inandırdı bile.

İş hayatın olacak ama iş arkadaşların olmayacak senin. Gammazlayacakların olacak, onların omuzlarına basarak patronunun omuz başına çıkacaksın.

Bilmediğin bir şey daha var. Senin için, ihbar ettiğin düşüncenin ne olduğunun hiçbir önemi yok. Değer diye takındığın ne varsa, hiçbiri sana ait değil. Bütün muhbirlerin ortak kimliğidir, bu.

Ama bir gün, şu an senin bilemediğin Son Kullanma Tarihi’n gelecek. Seni içine aldıkları dünyanın sert ve acımasız gerçeğidir. Kapağını açmadan seni atacaklar.

Belki o gün dönüp hocanın büyük bir iştah ve görev duygusuyla kaydettiğin dersini dinlersin. Dinlememiştin çünkü.

sair-akif-kurtulus-tan-hocasini-ihbar-eden-muhbir-ogrenciye-mektup-1466149838Ona bu gün bir şey olmadı.

Sen bugün çok şey açtın başına”. 

 

Şair Akif Kurtuluş— siyasihaber3.org