Ana Sayfa Blog Sayfa 3407

İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan ‘idam cezası’ açıklaması

İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) darbe girişiminin ardından siyasetçiler tarafından ‘halk istiyor’ şeklide değerlendirilen “idam talebi’yle ilgili bir açıklama yayımlayarak, talebe sert tepki gösterdi.

Türkiye ceza mevzuatında darbe girişiminde bulunanlar ve işledikleri diğer suçlar bakımından yeteri kadar cezalandırıcı hüküm olduğunu belirtilen açıklamada “Özellikle Cumhurbaşkanının bu konuyu daha önce yaptığı gibi tekrar gündeme getirmesi kesinlikle kabul edilemez” dendi.

72

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ölüm cezası verilerek idam edilen eski başbakanlardan Adnan Menderes’in takipçisi olduğunu söylediğini hatırlatan açıklamada “Başbakanların, devrimci öğrenci gençlik liderlerinin ve daha birçok insanın ölüm cezası verilerek haksız yere idam edildiği bir ülkede, ölüm cezasını tekrar geri getirmeye kalkışmanın gerek ulusal gerekse uluslararası açıdan ağır hukuksal ve siyasal sonuçlarının olacağını öngörmek gerekir” ifadeleri yer aldı.

Açıklamada ölüm cezasıyla ilgili şu itirazlar yer aldı:

* Ölüm cezası yaşam hakkını ortadan kaldıran bir devlet şiddeti, bir başka deyimle devlet eliyle taammüden işlenmiş bir cinayettir.

* Yaşam hakkı, korunması gereken en öncelikli haktır. Bizzat devletler tarafından bir ceza olarak yaşam hakkının ortadan kaldırılması, geri dönüşü olmayan ve giderilmesi olanaksız zararlara yol açarak insanlık değerlerinin yok sayılmasına neden olur, dolayısıyla insan hakları savunucuları tarafından asla kabul edilemez.

* Avrupa Birliği’nin en önemli temel şartlarından da birisi olan ölüm cezasının kaldırılması konusunda geriye düşmek Türkiye için ağır siyasal, ekonomik, hukuksal, kültürel ve sosyolojik sonuçlar doğuracaktır.

* Türkiye başta Kürt sorunu olmak üzere temel sorunlarını çözememiş ve bu nedenle bir şiddet ortamını sürekli yaşamaktadır. Ölüm cezasının geri getirilerek muhalifler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi tutulması başka siyasal, sosyolojik, hukuksal sorunlara yol açacaktır.

Uluslararası sözleşmeler

Açıklamada ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu şu sözleşmeleri hatırlatıldı:

Birleşmiş Milletler

* Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komitesi de şunu açıkça ifade etmektedir:

“Yaşam hakkı, bütün hakların en üstünde yer almaktadır ve ulusun güvenliğini tehdit eden olağanüstü bir durumda dahi bu hakka çekince konmasına izin verilmez. Kişiler, yaşam hakkından keyfi biçimde alıkonulamaz. Bu nedenle de taraf devletler, sadece keyfi ihlalleri önleme değil aynı zamanda bu fiilleri suç sayma ile yükümlü oldukları gibi kendi güvenlik kuvvetlerinden gelecek ihlalleri de önlemekle yükümlüdürler. Devlet tarafından gerçekleştirilen yaşam hakkı ihlalleri en ağır ihlallerdir.”

* Türkiye, BM Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne ek ölüm cezasının kaldırılmasını amaçlayan ihtiyari 2 No’lu protokolü de onayladı ve yürürlüğe koydu.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

* Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) ek 6 nolu ölüm cezasının kaldırılmasına dair protokol, Türkiye tarafından 26 Haziran 2003’te tarihli 4913 Sayılı ölüm cezasını ortadan kaldıran kanunla kabul edildi. Protokol Bakanlar Kurulu’nca 15 Ağustos 2003’teonaylandı.

* Türkiye AİHS’e ek 13 numaralı Protokol’ün de tarafı. Türkiye bakımından 13 No’lu Protokol 1 Haziran 2006 tarihinden itibaren yürürlük kazanmış ve şöyledir:

“Madde 1.Ölüm cezasının kaldırılması

“Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse ölüm cezasına çarptırılmayacaktır ya da bu cezası infaz edilmeyecektir.”

Açıklamada “Sonuç olarak Türkiye ölüm cezasını mevzuatından çıkarmıştır ve bir daha asla geri getiremez” dendi.

 

(Agos)

Medeni Yıldırım soruşturmasına takipsizlik kararı

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde kalekol protestosuna yapılan polis saldırısı sırasında öldürülen Medeni Yıldırım ile ilgili yürütülen soruşturmada takipsizlik kararı verildi.

71

Karakol Komutanı ve JÖH Tim komutanı hakkında “Görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluşmadığını belirten savcının, takipsizlik kararını bu sebeple verdiği öğrenildi.

Olayda yaralanan Metin Bulut’un avukatı İmran Gökdere, takipsizlik kararına karşı Sulh Ceza Hakimliği’ne itirazda bulundu.

28 Haziran 2013’te Diyarbakır Lice ilçesine bağlı Hêzan-Kayacık’ta kalekol yapımını protesto eden ve “Barış İstiyoruz” pankartıyla yürüyen kalabalığa askerler ateş açmış ve açılan ateş sonucu Medeni Yıldırım öldürülmüştü.

Olayla ilgili önce Lice’de soruşturma açıldı. Yıldırım’la ilgili dosya görevsizlik kararıyla Lice Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. Sonra da dosyaya gizlilik kararı konuldu.

Olaydan bir yıl sonra, Mayıs 2014’te Yıldırım’ın vurulduğu görüntüler ortaya çıktı, jandarmaların kalabalığa ateş açtığı kesinleşti. Buna rağmen Yıldırım’ın ölümüyle ilgili o tarihte de hiçkimse suçlanmadı.

Öldürülmesinden yaklaşık iki yıl sonra olay yerinde keşif yapıldı. Dava ise ancak Eylül 2015’te açılabildi.

Cumhuriyet Savcısı Yunus Ferhat Sorgut, hazırladığı iddianamede Medeni Yıldırım’ın karakola taş atanları izlediğini söyledi.

Savcı, şüpheli asker A.Ç.’nin “haksız tahrik altında olası kasıtla ateş ederek Yıldırım’ın ölümüne neden olması” nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun kasten öldürmeyi düzenleyen 81. ve olası kasıtı içeren 21/2  maddelerinden yargılanmasını istedi.

A.Ç. ise savunmasında olay sırasında nizamiye nöbet kulübesinde kendisinin bixi marka silahın başında olduğunu, silahın kurma kolunu çektiğini ancak ateş etmediğini belirterek suçlamayı kabul etmedi.

 

(İMC tv)

TSK’dan 15 Temmuz açıklaması

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), 15 Temmuz’daki darbe girişimiyle ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

Darbecilerin, ‘TSK bünyesinde yuvalanan illegal çete mensubu terörist hainler (FETÖ)’ olarak nitelendirildiği açıklamada, darbe girişiminin 17 Temmuz günü saat 16:00 itibariyle bütün yurt genelinde tam anlamıyla bastırıldığı ve TSK birlik ve kurumlarının tamamında mutlak kontrolün sağlandığı bildirildi. Açıklamada, darbe girişiminde bulunanların TSK’nın ezici çoğunluğuyla hiçbir ilgisinin bulunmadığı vurgulandı.

70

Genelkurmay açıklamasında 15 Temmuz günü yaşananlara da ayrıntılarıyla yer verildi. Saat 16:00 sularında Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından verilen bilginin Genelkurmay Karargahında; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak ve Genelkurmay II’nci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in katılımıyla değerlendirildiği kaydedildi. Açıklamanın devamında ayrıntılar şöyle sıralandı:

Uçuşların durdurulması talimatı

” Bu değerlendirmeye bağlı olarak Genelkurmay Başkanı tarafından Silahlı Kuvvetler Komuta Harekat Merkezi Amiri Tuğgeneral İlhan Kırtıl aranarak, Türk hava sahasında ikinci bir emre kadar hiçbir askeri hava aracının (uçak, helikopter vs.) havalanmaması, havada bulunanların derhal üslerine dönmesi; Kara Havacılık Komutanlığına gidilerek orada bulunan personel konuları ve hava araçlarının uçmaması dahil gereken her türlü tedbirin alınması; Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığına gidilerek tank ve zırhlı araçlar başta olmak üzere tüm araçların hareketlerinin durdurulması ve hiçbir şekilde dışarı çıkmamaları yönünde gereken tedbirlerin alınması emirlerini vermiştir. ”

“Genelkurmay .II’nci Başkanı tarafından da, Genelkurmay Başkanının emriyle Hava Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Merkezi aranmış ve Türk Hava Kuvvetlerine ait tüm hava araçlarının uçuşlarının durdurulması talimatı verilmiştir. Böylece, alınan bilgi doğrultusunda bu alçak ve sefil girişime karşı ilgili/sorumlu makamlara gerekli ikaz ve emirler anında ve en geniş şekliyle iletilmiştir. ”

Genelkurmay Başkanı’na tehdit ve zorlama

“Bünyemizde ur haline gelen, kendilerine emanet edilen ve düşmana karşı kullanılması gereken silahları devletimize, silah arkadaşlarına ve halkımıza karşı kullanmakta tereddüt dahi etmeyen illegal çete mensubu terörist hainler (FETÖ) tarafından ihanet belgesi olan sözde (2 numaralı) bildirinin Genelkurmay Başkanınca imzalanması ve televizyonda okunması yönünde kendisine tehdit ve zorlamada bulunulmuştur. Hainlerin bu talepleri Genelkurmay Başkanı tarafından hakaret içeren ifadelerle, hiddetle ve kesinlikle reddedilmiştir. ”

Açıklamada, darbe girişimcilerinin en ağır şekilde cezalandırılacağı belirtilerek, “TSK en genç erinden en yüksek rütbeli general/amiraline kadar tüm personeliyle demokratik hukuk sistemi içerisinde Devletimizin ve yüce Milletimizin emrinde, görevinin başındadır” denildi. Açıklama, “Zafer, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, asil milletimizin yüksek değer ve hedeflerine inananlarındır” ifadesiyle son buldu.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

15-16 Temmuz gecesi darbe girişimi – Arif Ali Cangı

Arif Ali Cangı’nın bu yazısı haberekspres.com.tr sitesinden alındı

Türkiye bir kez daha darbeyle karşı karşıya kaldı, 15-16 Temmuz gecesi büyük bir badire atlattık, ülkeyi savunmaları için eğitim alan, yüksek rütbelere ulaşan, maaş alan askerler, kendilerine teslim edilen silahlarla, tanklarla sivillere saldırdılar, uçaklarla TBMM’yi dahi bombaladılar. Neyse ki amaçlarına ulaşamadılar, darbe bu sefer ‘girişim’ aşamasında kaldı.

Baştan belirtmek gerek, darbenin iyisi, doğrusu, masumu, haklısı olmaz, darbe darbedir, barış ve demokrasiden yana olan hiç kimsenin, hiçbir toplumun kabul edebileceği bir şey değildir. Darbe demokrasiye, hukuka, hak ve özgürlüklere karşı, insanlığa karşı işlenen ağır bir suçtur, darbeden yana olmak bu suça ortak olmaktır, aynı zamanda intihardır.

O yüzden önceki darbeler gibi 15-16 Temmuz gecesi darbesi girişimine de amasız, fakatsız, tereddütsüz karşı çıkmak gerekiyordu, nitekim öyle de oldu, darbe girişimini şu ana kadar destekleyen çıkmadı. Darbe girişimine karşı ortak tavır göstermek çok önemli ve kıymetlidir.

Darbeyi önleme gerekçesiyle linç girişimleri, Konak Saat Kulesi’ne zarar verme gibi vandallıklar yaşanmasaydı, idam tekrar gündeme getirilmeseydi, darbe girişimi soruşturması gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyeleri de içinde olmak üzere binlerce hâkim, savcı açığa alınıp, gözaltına alınmasaydı yazıyı bu şekilde bitirmek isterdim.

Darbeye karşı mücadele gerekçesiyle hukuk ve demokrasi askıya alınamaz

15-16 gecesini çok uzun bir hale getiren darbe girişimi hakkında daha çok yazı yazacağız, şimdilik olayın birkaç yönüne değinmek istiyorum.

Darbeye karşı halkı meydanlara çağırmak, darbeye tepki göstermek için sokağa inmek demokratik bir tavırdır, meşrudur. Ancak darbeye engel oluyoruz diye darbeye katılmış olsalar da insanlara yönelik linç girişimleri onaylanamaz. Kim olursa olsun işkence yapılması, hele hele emir kulu olan erlerin, erbaşların bu muameleye tabi tutulmasının hoş görülecek bir yanı yoktur. Boğaz Köprüsü’nde ve başka yerlerde yaşanan demokratik tepkiyi aşan linç girişimleri ve yağmalamaların yargılanması gerekir.

Darbe girişimiyle birlikte idam cezasının yeniden gündeme gelmesi kaygı vericidir. Şunu belirtmekte yarar var; bugün idam cezası yeniden yasalaşsa bile ‘kanunsuz suç olmaz”, “ceza kanunlarının geri yürümezliği” ilkeleri gereği darbe girişimcilerine idam cezası verilemez. İdam cezası, devlet eliyle uygulanan bir linçtir, intikam duygularını beslemekten başka bir işe yaramayan göstere göstere işlenen bir cinayettir. Diğer yandan insanlık tarihi boyunca uygulanan idam cezaları hiçbir suçu önleyememiştir.

Darbeci zihniyet demokrasi ve hukukun askıya alındığı yerde filizlenir ve kendine darbe yapacak ortam bulur. Bu darbe girişimi de Kürt meselesinin müzakereci yöntemle çözümlenmesi yolunda kurulan masanın devrilmesi, sözün yerini yeniden silahın alması sonucunda, şiddetli çatışmaların yaşandığı, asker, polis, örgüt üyesi ve sivil yüzlerce insanın öldüğü, ölmeye devam ettiği, büyük yıkımların, katliamların yaşandığı, antidemokratik uygulamaların sıradanlaştığı, meşru seçimin yok sayılarak yinelendiği, tek adam yönetiminin dayatıldığı, hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, hukuk güvenliğinin ve toplumsal barışın ortadan kaldırıldığı 2016 Türkiye’sinde yaşandı.

Gerçekten darbelere karşı durmak, Türkiye’nin darbeler tarihini temelli bitirmek istiyorsak, bunun yolu sorunları diyalog ve müzakereyle, demokratik siyasetin barışçıl yöntemleriyle çözme tercihinden ve becerisinden, hukuk güvenliğini korumaktan geçer. O yüzden darbeye karşı mücadele gerekçesiyle hukuk ve demokrasi askıya alınamaz.

Bu kapsamda darbe girişimi ertesi Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyeleri ile 2745 Hakim ve Savcı hakkında başlatılan açığa alma, gözaltına alma şeklinde uygulanmaya başlanılan soruşturmanın üzerinde durmak lazım.

Anayasanın 139. maddesi ile 2802 Sayılı Hakimler Savcılar Kanunu’nun 44. maddesine göre “Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz.” Hakimlik ve Savcılık teminatı denen bu kural, yargı bağımsızlığının olmazsa olmazıdır. Bunun devamı olarak da hâkim ve savcıların soruşturması için özel düzenlemeler getirilmiştir. Terör örgütü üyesi oldukları iddiası ile yüksek mahkeme üyelerinin, kürsü hâkim ve savcılarının açığa alınmaları, polis zoruyla gözaltına alınmaları hâkimlik teminatını ortadan kaldıran bir uygulamadır. Ayrıca bu kadar çok sayıda hâkim ve savcının terör örgütü üyeliği ile suçlanması, darbe girişimi ile ilişkilendirilmesi iddiasının kendisi çok vahim ve korkunçtur. Yoksa yasayla yapılmak istenen yargının tasfiyesi[1] darbe girişimi bahanesiyle mi gerçekleştirilmek isteniyor? Haklarında somut delil olmadan darbe girişimi gerekçe yapılarak bu hâkim savcılar tasfiye ediliyorsa bu da çok büyük yaralar açar, telafi edilemeyecek sorunlar yaratır, bir türlü ‘demokratik hukuk devleti’ olamayan sistemden iyice uzaklaşılır.

Darbeye karşı durduğunu iddia edenlerin darbeciler gibi davranmaya hakkı yoktur. Darbelerden korunmanın tek yolu hukuk güvenliği ve demokrasidir.

Arif Ali Cangı – www.haberekspres.com.tr12-Arif Ali Cangı

[1] http://www.haberekspres.com.tr/yarginin-tasfiyesi-makale,4743.html

Sofralara ulaş(a)mayan gıda

Darbe gündemini biraz olsun dağıtmak için başka konulara da değinmek gerekiyor. İçine düştüğümüz bu darbe ortamından hem kolay kolay çıkamayacağız gibi görünüyor hem de hayat ne olursa olsun devam ediyor. Tabii gezegeni tahrip eden insan faaliyetleri de.

havuç

Konumuz yiyecek israfı, hem de Dünya Gıda Programı’nın (WFP) dünya genelinde 795 milyon insanın sağlıklı bir yaşam için gereken besine erişemediği, gelişmekte olan ülkelerin nüfuslarının %12.9’unun yetersiz beslendiğini söylediği bir ortamda yiyecek israfı [1]. The Guardian’dan Suzanne Goldenberg’in 13.07.2016 tarihli haberine göre ABD’de her  yıl yaklaşık 160 milyar Amerika Doları değerinde 60 milyon ton gıda çöp oluyor. Goldenberg’in bu konuda değerlendirmesi ise besinlerdeki mükemmellik arayışı [2]. Yani çürük çarık elma, poposu lekeli domates tarladan süpermarkete yapacağı kilometrelerce yolculuğa daha başlamadan çöpe gidiyor. En azından bir kısmının hayvanlara yem olduğunu söyleyerek biraz içimizi rahatlatabiliriz belki.

The Atlantic’ten Adam Chandler ise 15.07.2016 tarihli yazısında bu 60 milyon tonun ABD’de üretilen yiyeceğin zaten yarısına denk geldiğini aktarıyor [3]. ABD Doğa Koruma Ajansı’nın (EPA) ortaya koyduğu üzere yenilebilir ancak kozmetik sebeplerle terk edilen, atılan yiyecekler çöplüklerdeki en büyük atık kalemi durumunda.

Peki, nedir bunun kaynağı diye sormak anlamlı. Bunun ana sebebinin devletlerin tarım sübvansiyonlarıyla yiyecek fiyatlarını çok aşağıda tutması olduğunu iddia etmek sanırım yanlış olmaz. Kast ettiğim tabii ki çiftçinin hak ettiği kazancı sağlanmasının yanlış olduğu değil. Ancak aşırı teşvik aşırı düşük fiyatları beraberinde getiriyor. Mısır (ki zaten ABD’de yaşayan artık her canlının temel besini durumunda artık), buğday, süt ve soya fasulyesine doğrudan teşvik bulunmakta. Chandler’ın haberinin devamında başka rakamlarda mevcut. Bu israf 4 kişilik ortalama bir Amerikan ailesi için yıllık 1600 Amerikan Doları değerinde. Fiyatların da zaten düşük olduğunu söylemiştim değil mi. Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Organizasyonu ise dünyada üretilen gıdanın 3’te birinin yani 3 trilyon Amerikan Doları değerinde gıdanın çöp olduğunu söylüyor.

Peki Türkiye israfta nerede duruyor. Türkiye İsraf Önleme Vakfı’nın 2008’te yayımladığı bir raporda Toprak Mahsülleri Ofisi Genel Müdürlüğünün 2008 yılında yaptığı bir araştırma yer alıyor. Araştırmaya göre Türkiye her gün ürettiği 123 milyon ekmeten %5’ini israf ediyor. Bu da yılda sadece ekmek için 600 milyon TL demek. Bu verinin 2008 tarihli olduğunu da umutmadan, ekmek üretim miktarının değişmediğini var sayarsak gider şimdi 2,5 milyar TL’ye karşılık geliyor. Ya da Apelasyon isimli sitenin iddia ettiği doğru ise “Yaz aylarında tatillere gittiğimiz bu dönemde; örneğin Alanya’da, her şey dâhil sisteminde hizmet veren otellerde yılda ortalama 60 bin ton yemek çöpe gidiyor. Diğer bir veriye göre, İstanbul’da her gün 4 bin ton yemek çöpe gidiyor” [4].

Maliyetleri vurgulamamadaki esas amaç, zaten silah sanayine geçen yıl küresel servetin %2.3’ünü yatırmış insanlığın kalan parayı da karnını doyurmak yerine çarçur ettiğine dikkat çekmek [5].

Gıda israfının sebeplerinden bir diğeri de 1940’lardan itibaren dünyada yaygınlaşan buzdolabı kullanımı ve binlerce kilometre uzaklardan gelen donmuş ya da paketlenmiş gıdalar. Sonuçta kışın ortasında karpuz alabilmek algıda gıda konusunda ciddi bir kırılma yaratıyor. İşin ne tarafından bakarsak bakalım insan refahının tarihte hiç olmadığı kadar iyi bir zamanında yaşıyor ve süratle israfa dönüyoruz.

Amerikan Tarım Bakanlığı’nın ise bu konuda aldığı ilginç önlemler de mevcut, ancak ülke gıda israfı gibi “kişisel bir hürriyeti” engelleme eğiliminde olmadığı için bunu kamu kampanyasıyla ülke genelinde yaygınlaştırma hedefini kendisine koymuş durumda. Kişisel çabaların da 2030 yılına geldiğimizde kişi başına düşen israfın yarılanmasına sebep olacağını umuyor [6]. Umarım başarılı olurlar demekten kendimi alamıyorum doğrusu.

İngiltere’de ise Ugly Food Movement (Çirkin Gıda Hareketi) bazı marketleri hareketlendirmeyi başarmış durumda. Bunlardan birisi de Tesco. Bu hareket neden önemli derseniz, normalde bir market eğer kötü niyetliyse çöpe attığı yiyeceği hala onların malı sayıldığı için market alanında uzaklaşmadan almaya çalışırsanız size hırsız muamelesi yapabiliyor. Tesco’nun planı FoodCloud denilen yazılım aracılığıyla çöpe gitmeye hazırlanan yiyeceğin yerel hayır kurumlarına ulaştırılması için bir ara yüz kurmak. Şirketi buna itense (resmi olanı söylüyorum, belki başka bir sebep vardır) çöpe attıkları 55,000 ton yiyeceğin aslında 30,000 tonunun yenilebilir durumda olduğunu fark etmeleri. Yine şirketin iddiası, bu yöntemle sadece Birleşik Krallık içerisinde 100,000 ton yiyeceğin çöpe değil midelere ulaşmasını sağlayabilecek olmaları [7].

Daha fazla sıkmadan konuyu İrlanda’da yayımlanmış olan bir kamu spotuyla tamamlayalım.

 

Unutmadan Türkiye’de de Bombalara Karşı Sofralar var. İyi bir Yeşil Gazete okuyucusu zaten bu ve bu linke ihtiyaç duymaz ama yine de paylaşayım.

[1] https://www.wfp.org/hunger/stats

[2] https://www.theguardian.com/environment/2016/jul/13/us-food-waste-ugly-fruit-vegetables-perfect

[3] http://www.theatlantic.com/business/archive/2016/07/american-food-waste/491513/

[4] http://www.apelasyon.com/Yazi/140-gida-israfi

[5] http://data.worldbank.org/indicator/MS.MIL.XPND.GD.ZS?end=2015&start=1988

[6] http://www.usda.gov/wps/portal/usda/usdahome?contentid=2015/09/0257.xml

[7] http://qz.com/420877/tesco-the-uks-biggest-supermarket-chain-says-its-giving-away-its-unsold-food-to-the-hungry/

59

 

Ali Serdar Gültekin

 

 

 

 

Darbeye karşı olmayı sizden öğrenecek değiliz – Leyla Alp

Leyla Alp’in bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Bu ülkenin solcuları, demokratları asker postalını iyi bilir.

Gece yarısı basılan evleri, dipçikle uyandırılmayı iyi bilir. ‘Arama’ adı altında yerle bir edilen evleri, yünü dökülen yatakları, parça parça edilen yorganları, kırılan camları bilir. “Evladım yapmayın” ricaları altında yağmalanan evleri biliriz.

Tankları, sokağa çıkma yasaklarını, “vur emrini” iyi bilir.

Bir sabah vakti cemselere bindirilip bilinmeze götürülen ağabeylerimiz, ablalarımız babalarımız oldu bizim. Asker kapımızı hiç de nazikçe çalmadı, kapıyı kırdı en yakınlarımız aldı götürdü. Ve bazıları hiç geri gelmedi…

Biz askeri biliriz…

Askeri cezaevlerini, cezaevleri önünde nöbet tutun askerleri ve çocuklarını ziyarete gelen annelerin yerlerde sürüklenmesini iyi biliriz.

“Görüş yok” gidin diye bağıran rütbelileri iyi biliriz.

Tutukluların üzerine köpek salan albayları, güneşi yasaklayan komutanları iyi biliriz.

Çırılçıplak betonda yatırılmayı iyi biliriz…

Bu ülkenin Kürtleri asker postalının sesini iyi bilir. Kapısının kırılmasını, köyünün yakılmasını bilir.

Tepesinden dolanan uçakları iyi bilir. O uçaklardan atılan bombalarla ölen kardeşini katır sırtında taşımayı bilir.

Kulağı kesilmiş kardeşini, köylüsünü bilir. Tecavüz edilen ablasından bilir, tezek yedirilen kendinden…

Bu ülkenin Kürtleri asker zulmünün ne olduğunu çok iyi bilir…

Askeri alandan atılan mayınla öldürülen evladının cesedini eteklerinde topladığı için bilir.

Takipsizlik kararlarını bilir, yargılanmayan askerleri… Kapatılan dosyaları iyi bilir.

Askeri araçlara bindirilip bir daha geri gelmeyen yakınlarını bilir. Beş binden fazla faili meçhulü bilir. Asit kuyularını bilir, üst üste gömülen ölüleri, toplu mezarları bilir.

Kafasına dayanan silahı bilir, yatak odasının duvarına yazılan küfürleri bilir.

Ez cümle biz darbeyi iyi biliriz.

Asker postalını da tankını da. Karakolunu da iyi biliriz. Mahpushanesini de. Gözaltını, işkenceyi. Darbe olduğunda ilk dayağı solcuların yiyeceğini biliriz mesela. Evlerimizin basılacağını. Kitaplarımızın talan edileceğini.  İşkencelerden geçeceğimizi biliriz. Yakınlarımızı kaybedeceğimizi biliriz. Tutuklanabileceğimizi ve hatta öldürülebileceğimizi… Biz askeri de darbeyi de iyi biliriz. Ama buna rağmen bir gün bile aklımızdan bir askerin kafasını koparmak geçmez.

Kürtler asker nedir 30 yıldır bilir mesela. Yakılan evinden bilir. Ama bir kere bile bir askerin evini yakmayı aklından geçirmemiştir. Kardeşi kulağı kesilen herhangi bir Kürt ‘intikam’ için bir askerin kulağını kesmemiştir. Tecavüze uğrayan bir asker kardeşi yoktur.  Kemerle dövülen bir asker yoktur. Çünkü hepimiz biliriz asker, o emri uygulayandır. Ve onu böyle canileştiren o emirleri uygulatan sistemdir. Ve o sistem değişmediği sürece bu devam edecektir. Bizim düşmanımız o yüzden asker değil onu vahşileştiren ona o emirleri uygulatan sistem ve emredendir. Zalim gibi davrandığında asla mazlum olamayacağınız biliriz. Zulmettiğinde zalim olunduğunu biliriz.

Ez cümle darbeyi, asker postalını, cemseyi, dipçiği sizden öğrenecek değiliz.

Hepsini en iyi biz biliriz. En acı sonuçlarını yaşadık. Kardeşimizi, babamızı kaybettik. Yıllarca hesabı sorulmadı.  Sevdiklerimizin kemiklerini bile bulamadık. Cumartesi günleri şahittir. Evladını bulamadan ölen anneler oldu. Karakol duvarları, hapishane önleri şahittir.

Darbeye karşı olmakla ile darbe yapmaya kalkışan insanlara işkence yapmak onları yapmak arasında dağlar kadar fark var. İşkenceyi desteklediğinde darbe yaptığında sana işkence yapacak olanda aranda fark kalmaz.

Evet biz darbeye karşıyız. Hep karşıydık. Yani darbeye karşı olmayı sizden öğrenecek değiliz. Ama siz, dün ‘kahraman’ dediğiniz askere bugün ‘hain’ dememeniz, onu linç etmemeniz gerektiğini,  bütün acılara ve bütün tehlikelere rağmen bir vicdan taşımanız gerektiğini bizden öğrenebilirsiniz.

Leyla Alp – t24.com.tr5.Leyla Alp

Darbe girişimi sonrası kamuda büyük tasfiye

tasfiye15-16 Temmuz darbe girişiminin ardından başlatılan tasfiye bütün hızıyla sürüyor. Darbe girişiminin esas sorumlusu olarak görülen Fettulahçı yapılanmanın tasfiyesi bugün de İçişleri bakanlığı bünyesindeki  işten el çektirme ve gözaltılarla sürdü.

Bugün Başbakan Binali Yıldırım tarafından gözaltına alınan şahıs sayısının 7 bin 543 olduğu açıklandı.

Darbe girişimin hemen ardından ilk tasfiye ve gözaltılar askerler arasında başladı. Yapılan açıklamalara göre darbe girişimiyle ilgili başlatılan soruşturmalar kapsamında, Türkiye genelinde bin 563 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun gözaltına alındı. Gözaltına alınan 103 generalden 41’i tutuklandı.

İkinci dalgada Hakim ve savcılar tasfiye edildi. HSYK 2. Dairesi, 541’i ilk derece idari yargıda, 2 bin 204’ü ilk derece adli yargıda olmak üzere toplam 2 bin 745 hakimi açığa aldı. Ayrıca 5 HSYK  üyesinin üyeliğinin düşürülmesine karar verildi.
Bugün sıra Maliye ve İçişleri Bakanlığı mensuplarına geldi.

Maliye Bakanı Naci Ağbal 500 maliye Bakanlığı yetkilisin görevden alındığını söyledi.

Başbakan Binali Yıldırım tarafından yapılan açıklamaya göre İçişleri bakanlığı bünyesinde 8 bin 777 personel görevden uzaklaştırıldı. Bir il valisi ile 29 merkez valisi, 52 mülkiye müfettişi ve 16 hukuk müşaviri görevden alındı.

Kamudaki büyük tasfiyenin süreceği, sırada Fettulahçı olarak bilinen akademisyenlerin ve Milli Eğitim Bakanlığı personelinin olduğu öne sürülüyor.

 

Yeşil Gazete

Kamuda izinler iptal, yurtdışına çıkışlara sınırlama

havaalanı15 Temmuz darbe girişiminin ardından kamu görevlilerinin yurtdışına çıkışları şu an için durduruldu. Ayrıca Başbakan Binali Yıldırım’ın imzasıyla Resmi Gazete’de genelge yayımlanarak memurların yıllık izinleri iptal edildi.

Konuyla ilgili hazırlanan yönetmelikle ilgili tüm birimler uyarıldı. Yönetmelikle birlikte kamu görevlilerinin yurtdışına çıkışları şu an için durduruldu.

Türkiyeli vatandaşlara SGK bildirimi zorunluluğu getirildi. Yeşil pasaport ya da gri pasaporta sahip Türkiye vatandaşları yurtdışına çıkabilecek. Ancak çalıştıkları kurumlarından belge almak zorundalar.

Atatürk Havalimanı’nda bugün sabah saatlerinden itibaren yurtdışına çıkmak isteyen yeşil ve gri pasaport sahipleri ile kimlikle KKTC’ ye gitmek isteyenlere işlem yaptırılmadı. Darbe girişimi sonrasında oluşturulan bir merkezde, GBT sisteminde adı olmayanların isimleri de yurtdışına çıkışlarda sorgulanmaya başlandı. Yolcular bu merkezden alınan talimatla, isimleri listelerde yoksa çıkış yapabildiler.

Devlet memurları, konsolosluk çalışanları, akademisyen ve sporcular uçamadıkları için saatlerce kuyrukta bekledi ve uçaklarını kaçırdılar.

Kaynak: bianet.org

15 Temmuz’dan sonra? – Ömer Laçiner

Ömer Laçiner’in bu yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

15 Temmuz darbesinin kim(ler) tarafından nasıl planlandığına ve icra sürecinde nelerin olup bittiğine dair bilgilerimiz şu anda haliyle yetersiz ve muğlak. Ama yine de, Türkiye tarihinde bir dönüm noktası olacağı anlaşılan bu “vak’a”nın önümüzdeki kritik süreci nasıl etkileyeceği, hangi/ne tür ihtimallere kapı açtığı konusunda sağlıklı bir şekilde düşünebilmemiz için bazı temel önemde tesbitleri yapabilecek durumdayız.

Bunları ve bunlardan çıkarılabilecek ilk sonuçları özetle açıklamaya çalışacağım.

1) 15 Temmuz, hükümeti alaşağı edip yerine kendini veya belirlediği, empoze edebildiği bir kadroyu geçirmeye koşullu “klasik” bir “hükümet darbesi” olarak plânlanmış ve icra edilmiş değil. Klasik bir hükümet darbesinin mutlak/olmazsa olmaz koşulu olan sokakları boşaltmak veya en boş zamanı seçmek ile haberleşmeyi kesip kendi tekeline almanın saatlerce sözkonusu olmaması, kimi iktidar yanlısı çevrelerin iddia ettiği gibi “erken harekete geçmek zorunda kalmak”la veya beceriksizlikle kesinlikle açıklanamaz. Çünkü eğer hükümetin darbe girişimini haber aldığından dolayı “acele edilmiş” ise, girişimin çok daha sert ve şiddetli hamlelerle başlatılması en basit bir mantık gereğidir. Oysa darbe girişiminin en şiddetli hamleleri saatler geçtikten sonra icra edildi.

Bu durumda mantıklı tek açıklama şudur: Darbeciler kentlerin, özellikle de büyük kentlerin en canlı boş saatlerinde haberleşmeyi özellikle kesmeyerek, darbe haberinin süratle yayılmasını mümkün kılarak işe girişmekle, darbeyi destekleyecek bir toplumsal tepkinin harekete geçebileceği ihtimaline “oynamışlar”dır. Hatta, kuvvetle muhtemeldir ki; hükümet yetkililerinin medya üzerinden yaptığı “sokağa çıkın, direnin” çağrılarına, darbeyi destekleyecek bir tepkiyi provoke eder düşüncesiyle uzun süre reaksiyon göstermemişlerdir.

Oldukça kitlesel bir darbe destekçisi hareketliliğin sokağa dökülmesinin ve hele bu hareketin hükümet yanlılarıyla çatışmasının onlara sağlayacağı ciddi bir “fayda” olacaktı bu durumda: Çok büyük bölümü ile bu darbe girişimi karşısında ilk başlarda “sessiz” kalan orduya, bu çatışma hali işaret edilerek “kardeş kanı dökülmesini, ülkenin iç savaşa sürüklenmesini önlemek” gibi karşı konulamaz bir gerekçeyle müdahale zorunluluğunu empoze etmek.

Bu hesap, AKP iktidarından ne denli yaka silker hale gelmiş olursa olsun bir askeri darbenin durumu daha da kötüleştirmekten başka bir sonuç ver(e)meyeceğini idrak etme olgunluğuna erişmiş muhalif toplum kesimlerinin basireti sayesinde tutmadı. Üzerine oynadıkları oyunun böylece tutmadığını gördükleri noktadan itibaren de darbeye kalkışanların desperadolara özgü bir şiddet patlamasının eseri olan hamlelerini gördük. Meclis bombalandı, yüzlerce insan öldürülüp, binlercesi yaralandı.

2) Bu kalkışmanın 2016 Ağustos’ta YAŞ tarafından tasfiye edileceklerini öğrenen Ordu’daki “Fethullahçı” unsurlarca planlanıp yapıldığı yolundaki AKP iddiası inandırıcılıktan çok büyük ölçüde yoksundur. AKP iktidarının ve onun tarafından Ordu’nun en üst makamlarına atanan kadronun Ordu’da büyük çapta bir “temizliğe” kararlı olduğuna dair haberler Temmuz başından beri yayımlanmakta idi. Bu “temizlenecekler” arasında “Cemaat”e mensup olduğu iddia edilebilecek birileri olabilir. Ama bunların miktarının şimdi darbeci diye tutuklanan, aralarında 40’a yakın generalin de olduğu 2000’i aşkın muvazzaf subay-astsubay düzeyinde olması mümkün değildir. Ordu’nun 1980’li yıllardan beri “irticai faaliyette bulunmak”tan dolayı bünyesinden tasfiye ettiklerinin pek çoğunun “Cemaatçi” addedildiği, bu tasfiye işlemlerini AKP iktidarının ilk beş yılında Erdoğan’ın karşı çıkışlarına –koyduğu “şerh”lere– rağmen sürdürdüğü; son üç yıldır AKP iktidarının da bu “temizliği” bilhassa teşvik ettiği düşünüldüğünde, Silahlı Kuvvetler bünyesinde bu kadar çok sayıda, bu kadar üst seviyede ve bu kadar kritik aktif görevlerde “Cemaatçi”nin var olduğu iddiası kesinlikle mantık dışıdır.

Darbeye kalkışanların belirli bir siyasal görüşe veya kesime mensup olduklarını sanmıyoruz. Ancak AKP iktidarına, onun yönetim tarzına ve kimi uygulamalarına karşı olup, özellikle de tasfiye edilme endişesinden doğan öfkeyle harekete geçtikleri akla yakın görünüyor. AKP iktidarının bundan haberli ve hazırlıklı olduğuna dair iddia ve karinelerden bahsediliyor. Vakanın tozu dumanı dağıldıktan sonra bunları daha sağlıklı ve serinkanlı biçimde değerlendirebileceğiz. Ancak, AKP iktidarının darbenin tamamen bastırılmasını bile beklemeden, darbeye fiilen katılmış olması mümkün olmayan veya desteklediklerine dair yeterli kanıtı toplamanın bile haftalar gerektireceği 2000’i aşkın hâkimi, Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi üyesini “darbecilik”ten dolayı tutuklatması veya görevden alması; bu tür iddiaları desteklemenin yanısıra AKP’nin bu “darbe”yi nasıl bir fırsata dönüştürmeye niyetli ve kararlı olduğunu da açığa vuruyor.

3) AKP iktidarı ve Erdoğan’ın darbe girişimi olmasaydı da bu Temmuz ve Ağustos ayında Adliye ve Ordu başta olmak üzere tüm devlet aygıtında geniş çaplı bir “temizlik” yapacağı zaten malumdu. Bunun için yasalar çıkarılmış, listeler hazırlanmıştı. AKP iktidarının darbe teşebbüsünü bu icraatından dolayı doğacak tepkileri bastırmak ve hatta “temizliği” daha da genişletmek için altın bir fırsat gibi kullanacağı şimdiden belli. Ama özellikle Erdoğan’ın darbe ertesi söz ve tutumundan açıkça anlaşılmaktadır ki; darbenin kendilerine altından da öte platin bir fırsat vereceği umulmuştu. Eğer darbe girişimi esnasında küçük çapta dahi olsa darbe destekçisi bir kitlesel hareketlilik ortaya çıksa ve o hareketin şahsında diyelim CHP veya HDP’ye “darbe destekçiliği” ithamını yapmak mümkün olabilse idi bu platin fırsata kavuşulmuş olacaktı. Böylece AKP iktidarının elinde devlet aygıtında “temizlik”ten de öte tüm ülke siyasetini “dizayn etmek” için kullanılabilecek gayet elverişli bir koz da olacaktı. Örneğin, henüz tam yürürlüğe sokulmamış olan dokunulmazlıkların iptali yasası bu bahane ile tam gaz işlerliğe sokulabilirdi.

Siyasal partilerin darbe girişimine açık biçimde karşı tavır alışı bunu engelledi. AKP yönetiminin ve Erdoğan’ın siyasal partilere yarım ağızla da olsa teşekkür etmeye mecbur kalışı, ülke siyasetini tamamen denetim altına alma hesabının rafa kaldırıldığı anlamına gelmiyor. Erdoğan’ın ısrarlı biçimde partisinin en “militan unsurlarını” “sokaklara, meydanlara çıkmaya devam etme”ye çağırmasını, AKP medyasının “darbe henüz tam bastırılmadı, operasyon devam ediyor” manşetlerini başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Önümüzdeki günlerde de süreceği anlaşılan o “sokaklara, meydanlara inme” faaliyetinin giderek “çatacak birilerini arayan” bir havaya bürünmesi, yer yer Alevi, Kürt mahallelere ve “çağdaş yaşam mekânlarına” saldırı girişimlerine dönüşmesi dikkat ve serinkanlılıkla izlenmesi gereken gelişmeler.

4) Erdoğan ve AKP iktidarı 15 Temmuz sonrası sürecin şu ilk etabında en kazançlı taraf olarak görünüyor. Daha iki hafta öncesine kadar İsrail, Rusya, Suriye’ye ilişkin politikalarında düştüğü “tükürdüğünü yalama” pozisyonu nedeniyle kendi biat çemberi içinde dahi “yutkunmalar”a yol açan, yıllardır alıştığı şirretçe saldırgan üslûptan az da olsa gerilemek zorunda kalan AKP iktidarı ve Erdoğan şimdi yeniden karşı saldırıya geçmek, planlarına kaldığı yerden devam etmek fırsatını bulmuş görünüyor.

Durum şimdilik böyle. Ama unutulmamalıdır ki AKP iktidarı ve Erdoğan bu fırsatı kullanmaya çalışacağı önümüzdeki dönemde, şimdiye kadar fazlasıyla yararlandığı çok önemli bir kozdan da artık mahrum olacaktır. Örneğin başlıca siyasal rakibi olan CHP’ye karşı on yıllardır tepe tepe kullanabildiği “darbe destekçisi” ithamını artık kesinlikle yapamayacak; yaptığında ise bizzat kendi seçmen kitlesi nezdinde müfteri olarak algılanabilecektir. Aynı şekilde bütün devlet imkânları ve yaygın medya şebekesi vasıtasıyla tüm siyasal rakiplerine karşı son iki-üç yıldır ağır bir şirretlikle yöneltebildiği “cemaatin güdümünde olma” ithamı da fiilen çürütülmüş olacaktır. AKP ve Erdoğan’ın şimdiye kadar kendilerine yöneltilmiş tüm ciddi ve kesin kanıt ve karinelere dayalı eleştiri ve ithamlara karşı en etkin kalkan olarak kullanageldiği bu kozlar, 15 Temmuz akşamının hayati önemdeki testinde fiilen, herkesin gözü önünde kaybedilmiştir. AKP ve Erdoğan, AKP seçmen kitlesinin omurgasını ve çoğunluğunu oluşturan Sünni Türk muhafazakâr kesimin son iki yüz yılın tarihini “okuma tarzı”ndan devşirdiği argümanlar ile yine aynı kesimin Cemaat’in üsttenci, kibirli tutumuna karşı duyageldiği tepkiyi gayet kurnazca kullanarak “başarılı olma” faslının böylece sonuna gelmiştir. Artık ne yaparsa yapsın “olduğu gibi” görüneceği bir döneme girmiştir.

Dolayısıyla her kesimden önce bizzat AKP’li seçmen kitlesinin büyük çoğunluğunu oluşturan ve asırlardır ülkenin Müslüman geleneğinin büyük-ana mecrasını şekillendiren “ılımlı, pragmatik İslâm”ın –fıkhî tabir ile ifade edecek olursak Hanefi yaklaşımın– AKP iktidarı ve Erdoğan otoritarizmini esas olarak kendi adalet, hakkaniyet ve iz’an ölçütleri ile yargılamaya başlayacakları bir süreç kaçınılmaz olarak açılacaktır. 15 Temmuz restinde AKP-Erdoğan propagandasının on yıllardır kendilerine, İslâmî hayat tarzlarına “düşman” diye lanse ettiği, bu düşmanlığı yeniden işlerliğe sokmak için askeri darbeye bel bağladığını iddia ettiği kesimlerin hiç de böyle olmadığını açıkça görmüş olan bu kesim, herhalde bu fiili rahatlamayı siyasal tercihlerine yansıtmaya da hazır olacaktır. Ve şu anda AKP ve Erdoğan’ın “sokağa inin” teşviklerine pek rağbet etmediği görülen ve ayrıca “sokağa inenler”in giderek belirginleşen “linç güruhu” –adeta IŞİD sempatizanı– hallerinden herhalde tedirgin olan bu geniş kesim, kendisine kimlerle yan yana olmalı sorusunu mutlaka sormaya başlamıştır.

O nedenle 15 Temmuz’da gayet ciddi bir “her şeye rağmen demokrasi” sınavından vakarla ve başarıyla geçmiş olan AKP muhalifi demokrasi ve uygarlık değerlerine bağlı kesimin telaşa, Erdoğan’ın bu vesileyle gücünü arttırması endişesine kapılıp gitmesine kesinlikle gerek yoktur. AKP’nin ve Erdoğan’ın eline şimdilik bazı fırsatların geçtiği doğrudur. Ama hiç de uzak olmayan orta vadede bu fırsatlardan umduğu sonuçları alamadıklarını da görebileceğiz.

Ancak asıl önemli nokta, sözkonusu AKP muhalifi kesimin, az önce belirttiğimiz noktalardan hareketle AKP seçmen kitlesini de silkelenmeye, geçmişin sağlıklı bir muhasebesini yapmaya ve birlikte şu pörsümüş Cumhuriyet ve demokrasiyi yeniden kurmaya teşvik edecek yepyeni bir yaklaşım ve dil oluşturma yeteneğini gösterip gösteremeyeceğidir.

Asıl yoğunlaştırılması gereken nokta/görev de budur.

Ömer Laçiner – birikimdergisi.comömer laçiner

2011’in Feto’su, 2016’nın FETÖ’sü

odp546c40b3545e01a7by22 Nisan 2011, o zamanlar daha Yüksek Seçim Kurulu yeni yerine taşınmamış, eski sokak arası binasında hizmet veriyor. 12 Haziran seçimlerine 50 gün kalmış ve YSK, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin seçimlere giremeyeceğine karar vermiş. Gerekçe eksik evrak ama bir iki adayın eksik evrakla başvurması gibi bir durum dahi olsa sonuçta seçime girmeye hak kazanmış bir parti söz konusu. ÖDP’liler de protesto ediyor durumu.

İşte tam 22 Nisan günü ben o protestonun ortasında kaldım. Sokağın ucunda ÖDP’liler, YSK’nın önünde polis. Benim de oradan geçmem gerekiyordu fakat polis gelip, üst sokaktan geçmemi istedi. Polis bu uyarıyı yaparken, ÖDP’liler slogan atmaya başlamıştı. “Feto’nun piçleri yıldıramaz bizleri!” Bu sloganın atılmasıyla birlikte polis gaz kullandı ve protesto şiddetle dağıtılmış oldu. Polis Fetullah Gülen’e dair bu slogana çok sert karşılık verdi.

2011’in Feto’su 15 Temmuz 2016’da oldu FETÖ ve onunla alakalı olduğu iddia edilen savaş pilotları Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombaladı. 2011’de en ufak bir eleştirinin yoğun tepki aldığı, uğruna basılmamış kitap için medya merkezlerinin basıldığı kişi ve onun yapısı; 2016’da eleştirmeyenin cezalandırılacağı bir kişi halini aldı ve yine onunla ilgili olan kişiler yıllar önce basılan medya merkezini tekrar bastı.