Ana Sayfa Blog Sayfa 3404

[Manzum Serzenişler] İçimdeki Şeytancıklar

Yitirmek ve yitirmemek arasında salınıyor hayat… Ne kadar keser bilmiyorum ama hiç değilse siz yine de sanat ve barışla kalın…

(c) yumurtaliekmek.com
(c) yumurtaliekmek.com

İçimdeki Şeytancıklar

Patlıyorduk gezegencek
günübirlik sayılara
dönüşüyorduk
ajanslara düşen

Giyiniyorduk kat kat
ifşa edilmemişliğin
özgürlüğü için.
Hava sıcak
tenler salamura
içimizdeki şeytancıklar
gölgede
serince
seriliyordu…
Hürriyet mi Kapalı’ydı?
Kapalı mı idi Hürriyet?

manzum, dizgin
saklı, haklı
sevgi, kaygı
biraz ergen
biraz unutkan
serbest
çağrışıyordum da
o kadar da
serbest miydim?

Minik Berru ölecekti
biliyordum
yine de
çok merak ediyordum.

Çark dönsün
diye vardım
çark dönüyordu
iyi ki vardım
iyi ki çark vardı
dönüyordum

Çarçabuk pörsüyüp
sonra çürüyecektik
ama üç kilonun
lafını etmeye
zamanımız
baki

Kapı önünde
gülücüklerle
ardında
hipertansiyonla
riyamızı pişiriyorduk
ağır ağır

huzur yalandaydı
huzurun nerede olduğunu
tarif edemeyecek kadar
yalancıydık zira

Nem şişe üstünde
yoğuşurken
ben ıslanıyordum
babamın 70ini göremediği günde
serbest değildim
ama
çağrışıyordum işte
elimden gelen
buydu

Kadıköy
15/7/16
1804

Yeşiller Eş Başkanı Özdemir: Türkiye’deki muhalifler Avrupa’ya kabul edilmeli

Almanya’daki Yeşiller Partisi’nin Eş Başkanı Cem Özdemir, 15 Temmuz’daki darbe girişimi sonrası Türkiye’de siyasi takibata uğrayan muhaliflerin Avrupa’ya kabul edilmesini öngören bir program hazırlanmasını talep etti.

Cem Özdemir
Cem Özdemir

Stuttgarter Zeitung gazetesine konuşan Özdemir, darbe girişimi sonrası Türkiye’deki muhaliflerin durumuna dikkat çekti ve destek verilmesi gerektiğini söyledi: “Ankara ile imzalanan mülteci anlaşmasının ardından Alman hükümetinin aslında bu kez de sanatçılar, gazeteciler ve bilim insanlarının Avrupa’ya kabul edilmelerine olanak tanıyan bir program başlatmalı.”

Türkiye’den çok sayıda kişinin siyasi iltica başvurusunda bulunacağını savunan Özdemir, sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’deki demokrasi ve özgürlükler mücadelesini kaybettiklerini düşündüklerinden temelli olarak Avrupa’ya yerleşme fikri üzerinde duran çok fazla kişi tanıyorum.”

 

(DW Türkçe, Diken)

Birlikte var olmak ya da tek tek yok olmak

Geçtiğimiz haftalarda Honduraslı bir başka çevre aktivisti daha öldürüldü. Doğanın ve yerel halkların savunucusu Lesbia Yaneth Urquía evinden bisikletle çıktıktan sonra kendisinden haber alınamamıştı. Ertesi gün üç çocuk annesi aktivist bisikletiyle birlikte bir çöplüğe terk edilmiş olarak bulundu. Aradan geçen on günün sonunda üç kişi katil zanlısı olarak yakalandı. Zanlıların sorgulamaları devam ediyor. Bu cinayeti bizzat işleyenlerin yakalanıp adalete teslim edilmesi kadar, doğayı katleden ve toplumun geleceğini karartan projeleri yapıp gerçekleştirenlerin de tespit edilmesi gerekli.

Nehirler ve yerel halklar

Urquía, Honduras Yerli Halkları Konseyi (COPINH) aktivistlerindendi. O da tıpkı 3 Mart 2016’da evinde vurularak öldürülen COPINH lideri ve 2015 Goldman Çevre Ödülü sahibi Berta Caceres gibi Lenca yerlilerinin yaşam alanı olan topraklara hayat veren Gualcarque Nehri üzerinde planlanan 4 adet HES projesine karşı mücadele veriyordu.

Berta Caceres
Berta Caceres

Caceres’in ölümünden iki hafta sonra arkadaşı aktivist Nelson García da güvenlik güçlerince öldürülmüştü. García, yerlilerinin topraklarına zorla el koymaya çalışan devletin güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada hayatını kaybetmişti. Nehirler Lenca halkı için hayatlarının doğrudan bağlı olduğu kutsal varlıklardı. Ancak neoliberal kalkınma paradigması kutsal mutsal dinlemiyordu. Nitekim Çin’in en büyük şirketlerinden biri olan mühendislik ve inşaat firması Sinohydro, Dünya Bankası Uluslararası Finans Kurumu ve Honduras’lı şirket Desarrollos Energéticos (DESA) Lenca halkına haber bile vermeden nehrin üzerinde dört adet HES planalamaya 2006’da başlamıştı. Bu projelerin inşaatlarına ise 2012’de başlarken, nehirdeki suyun akışı 2013’te kesilmişti. İşte o gün Lenca halkı yaşam alanlarını ve kültürlerini ortadan kaldıracak bu projelere karşı barışçıl bir mücadeleye başlama kararı verdi.

Barışçıl protestolara karşı kurşunlar

Gualcarque Nehri’nin insanları şiddete başvurmadan kültürlerini ve topraklarını korumaya çalışırken, söz konusu şirketlerin ve devletin terörüne maruz kaldı. 2013 Mart ayında bir baraj ofisinin önünde yapılan protestoya katılan bir başka COPINH aktivisti Tomas Garcia’nın ellerinde pankartlarından başka bir şey yoktu. 300 kişinin gözleri önünde barışçıl bir protestoyla sadece yaşam hakkını savunan bir adama üç kez kurşun sıkacak kadar gözü dönmüş kolluk güçlerinin ellerinde ise silahlar vardı. Yedi çocuk babası Garcia, Honduras Hükümeti’nden 1995 yılında kendisinin de imzaladığı ILO 169 Konvansiyonu’na (1989) uymasını ve yerli halkların kendi topraklarındaki projelerden haberdar edilerek onaylarının anılmasını sağlamasını istiyordu. Honduras’ta onurlu bir yaşam için bazen ölümü göze almak gerekiyordu.

İngiltere merkezli bir STK olan Global Witness’ın yayınladığı Ölümcül Çevre adlı rapora göre son on yılda Honduras çevreciler için en tehlikeli ülkelerden biri haline geldi. Sadece 2010 ile 2015 yılları arasında 100’den fazla çevreci yaşam alanlarını yok eden baraj ve HES gibi hidrolik projeler, madencilik faaliyetleri, ağaç kesimleri ve yoğun tarım projelerine karşı seslerini yükselttikleri için öldürüldü. Tabi medyaya yansımış bu ölümler var olan şiddet piramidinin sadece en tepesinde olanlar. Ölüm nedeni belli olmayan, yaralanan, topraklarını kaybettikleri için göçe zorlanıp yoksullaşan ve tehdit altında yaşayan insanların sayısı bu verilere dâhil değil.

Honduras’ın kuzeyinde madencilik karşıtı oldukları için öldürülen üç Tolupán yerli halkı lideri (Kaynak: globalwitness.org)
Honduras’ın kuzeyinde madencilik karşıtı oldukları için öldürülen üç Tolupán yerli halkı lideri (Kaynak: globalwitness.org)

Bu sadece Honduras’ın meselesi değil

Elbette ki bu cinayetler Honduras’a özgü değil. Örneğin Brezilya çevreci cinayetleri konusunda birinciliği başka bir ülkeye bırakmıyor. 2015 yılında tüm dünyada öldürülen çevreci aktivistlerin sayısı 185 iken bunun 50’si bu ülkeden geliyor. Geçtiğimiz Haziran ayında yapılmasın diye mücadele ettiği barajda cesedi bulunan Nilce de Souza Magalhães bunlardan sadece biriydi. 7 Ocak 2016’dan bu yana kayıp olan Magalhães, halkının tek geçim kaynağı olan Madeira Nehri’nin yönünün değiştirilmesi sonucu susuz kaldıklarını, elektriksiz ve susuz yeni yerleşim yerinde yaşamaya zorlandıklarını anlatmaya çalışıyordu. Ancak susturuldu ve cansız bedeni düşmanı olduğu barajın sularına atıldı. Doğal zenginlikleriyle bilinen Brezilya muazzam bir toprak ve su gaspına maruz kalıyor. Ülkede yerel ağaçlar kesiliyor, sulak alanlar kurutuluyor ve yerlerine kereste üretimi için ağaç tarlaları, endüstriyel tarım alanları ve kentsel projeler kuruluyor. Tüm bu büyük projelerin var olabilmesi için de başta hidroelektrik olmak üzere enerji ihtiyacı artıyor.

Global Witness’a göre 2015 ile 2016 yıllarının Haziran ayları arasında bütün dünyada haftada üç çevreci öldürüldü. Bu sayı bir önceki yılın verilerinin iki katından fazla. Çoğumuzun sandığının aksine çevresel şiddet sadece gelişmekte olan ülkelerin sorunu değil. ABD’li çevre aktivist Leroy Jackson’un yol kenarında ölü bulunması; Arkansaslı Greenpeace aktivisti Pat Costner’ın tehlikeli atıkların yakılmasına muhalefeti nedeniyle tehditler almasının ardından 1991 yılında evinin yakılması; Proctor & Gamble’a ait bir kâğıt fabrikasının nehre atık su pompalamasına muhalefeti nedeniyle 1992’de üç erkek tarafından dövülen, işkence edilen ve tecavüze uğrayan Floridalı Stephanie McGuire ve 2014’te Fransa’da Tescou Nehri üzerine baraj yapılmasını protesto etmek amacıyla yapılan gösterilerde polisin attığı patlayıcı maddeyle hayatını kaybeden 21 yaşındaki Rémi Fraisse gibi vakalar “gelişmiş” ülkelerde olup biten şiddetin kurbanlarından bir kaçı yalnızca.

Hidrolik projelere karşı çıkanlar terörist ilan ediliyor

108

Ölümcül Çevre raporuna göre 2015’teki su meselesiyle ilgili mücadele veren 15 aktivist cinayete kurban gitmiş. Bir 60 kadar aktivist de su varlıklarını kirleten ve tüketen madencilik faaliyetlerine karşı çıktıkları için öldürülmüş.

Caceres’in öldürülmeden önce söyledikleri, devletlerin ve şirketlerin yarattığı şiddet piramidinin en üst noktasına gelmeden önce yaşam savunucularının yaşadığı psikolojik baskıyı da gözler önüne seriyor. “Takip ediyorlar. Mahkemeye veriyorlar. Sadece beni değil ailemi de öldürmekle tehdit ediyorlar, kaçırıyorlar. Her gün yaşadığımız şey bu”.

Buna rağmen bu insanlar devlet düşmanlığıyla ve terörist olmakla suçlanıyor. Devletin projesine karşı çıkmak kalkınma karşıtı olmakla eş tutuluyor. Peki, bu doğa ve toplum düşmanı projeler kimi kalkındırıyor? Kalkınmanın çevresel ve toplumsal maliyetleri neden hiç hesaba katılmıyor? Bu soruları sormak bile vatan hainliği olarak kabul ediliyor.

Türkiye’de de durum çok farklı değil

Nitekim Türkiye’de de bu söylemin benzerleri fazlasıyla mevcut. Üstelik 2023 Kalkınma Hedefleri’ne bakılırsa çevrecilere yönelik şiddet yakın gelecekte daha da büyüyecek gibi görünüyor. Yırca, Alakır, Cerattepe, Bergama ve Hasankeyf gibi pek çok yerde insanlar sadece topraklarını ve yaşamlarını, kendilerine sorulmadan dayatılan projelere karşı savunuyor. Cumhurbaşkanının, başbakanın ve bakanların her enerji veya su tesisi açılışı töreninde yaşam savunucularını azılı birer teröristmiş gibi göstermesi, bu insanlara uygulanacak olan şiddetin meşrulaştırılmasından başka bir şey değil. Cerattepe’ye altı farklı ilden binlerce kolluk gücü yığmak tam da bu şiddetin ispatıdır. Kalkınmayı kaç cana mal olursa, ne kadar doğa kıyımına neden olursa olsun yapacağını açıklayanlar, bu gidişata itiraz edene “teferruatsınız” diyenler bu şiddetin failleridir.

Çevre cinayetleri hepimizin meselesi

Doğa varlıklarının üzerindeki baskılar büyüdükçe, doğayı korumaya çalışan yaşam savunucuları devlet ve sermayenin saldırılarına daha da açık hale geliyor. Unutmamak lazım ki bu insanlar sadece kendi hayatları için değil, hepimizin geleceği için de mücadele ediyor. Caceres’i, Urquía’yı, García’yı ve daha binlercesini çocuklarının geleceği için ölümü göze almaya iten koşullar hepimiz için geçerli. Çünkü orman, toprak ve su yoksa hayat da yok. Ve bu mücadele artık hep birlikte var olmak ya da teker teker yok olmak meselesi.

109

 

 

Akgün İlhan

Tek çare AB’ye ve çözüm sürecine dönüş

Bu yazıyı fazla iyimser bulabilirsiniz. Biraz zamansız, fazlasıyla iyi niyetli, hatta naif olarak değerlendireceğinize de kuşkum yok. Ama başka çaremiz olmadığını düşünüyorum. İçinde yaşadığımız bu karanlık tablodan çıkmak için bir yol haritasına, bunun için de umuda ihtiyacımız var. Üstelik 15 Temmuz gecesi darbecilerin başarılı olacağından ve Türkiye’nin demokrasiden sonsuza kadar uzaklaşıp dipsiz bir kuyunun içine yuvarlanır gibi iç savaşa savrulacağından o kadar korktum ki, 16 Temmuz sabahı darbenin bastırıldığını anlayıp yorgun bir şekilde uykuya dalmamı sağlayan rahatlama hissinin etkisi hâlâ sürüyor olabilir. O nedenle iyimserliğimi hoş görünüz. Yoksa ben de biliyorum, olağanüstü hâl ilanının ve tasfiyelerle gözaltıların darbecilerle hiç ilgisi olmayan muhaliflere kadar uzanma ihtimalinin yarattığı haklı tedirginliği. Ama doğrusunu isterseniz “askeri darbeyi atlattık ama sivil darbe daha kötü” diyen analizlerin apolitik nihilizmine de karnım tok. Elbette her şey daha kötü olabilir. Zaten iğne ucu kadar demokrasimiz vardı, onun kurtulduğuna şükrediyoruz. Ve evet, henüz her şeyin başındayız, olağanüstü hâl ilan edilmiş, sivil ve siyasi alan kısıtlanmış, temel hakları ve özgürlükleri savunmanın en kritik olduğu günler daha yeni başladı. Dolayısıyla bu kadarcık demokrasinin bile budanması ihtimali hepimizi endişelendirmeli. Ama şimdi kalkıp “neyse ki darbe başarılı olmadı, ama yine de her şey daha kötü olacak” demek siyaset değil. Ya da buna, Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı askeri darbe girişimlerinden biri olduğu anlaşılan olaylara ilk geceden başlayarak “düzmece” demek ve olan bitenin mizansen olduğuna inanmak ne kadar siyasi analiz yeteneği ve öngörü sahibi olmaksa, o kadar siyaset de denebilir.

O nedenle bu durumdan nasıl çıkıp demokrasiyi nasıl kurtaracağız diye düşünürken bir umudu dile getirmek zorundayız. Bana da sorsanız gelecek için hiç de iyimser duygulara sahip değilim, ama siyasi önerilerimizin iyimser olması bir mecburiyet. (Ya da “iradenin iyimserliği…”)

Sonuç olarak bugün itibariyle Türkiye’nin yeniden bir darbe sarmalına girmemesi ve asgari düzeyde demokrasiyi kalıcı hale getirmesi için sadece iki maddelik basit bir plana ihtiyaç olduğuna, başta iktidar olmak üzere, bütün siyasi parti ve hareketlerin, sivil toplumun ve kanaat oluşturan çevrelerin de, eğer demokrasi gibi bir amaçları varsa, eninde sonunda bu çerçeveyi tartışmak zorunda kalacaklarına inanıyorum. Kaldı ki, demokrasi olmadan, sadece o sırada en güçlü muhalif kim gibi görünüyorsa başta o olmak üzere hasımlarının üzerine giderek, siyasi gücü yoğunlaştırarak ve tek elde toplayarak iktidarlarını korumanın o kadar da kolay olmadığını başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere kendileri de artık yeterince test etmiş ve görmüş olmalılar.

Uygulanması gereken iki maddelik plan Avrupa Birliği sürecine geri dönmek (ve bu hedefe yönelik olarak Kıbrıs’ta çözümün önünü hızla açmak) ve savaşı durdurarak barış sürecini tekrar başlatmaktır. Bütün diğer yapılması gerekenlerin bu iki maddelik planın unsurları olduğunu düşünebiliriz.

Birinci madde: AB sürecine dönüş

Türkiye, Avrupa Birliği üyelik müzakerelerine başlarken, hepimiz bunu en çok neden istiyorduk, hatırlayın. AB mükemmel bir ortaklık ya da dünyanın ortasındaki cennet olduğu için değil. AB’nin, uymamız gereken kurum ve kurallarıyla, Türkiye’nin asgari demokratik düzeninin korunmasını sağlayacak bir çıpa olacağını düşündüğümüz için. Süreç içerisinde çıpa, her iki tarafın hataları yüzünden, biz daha ucuna tam tutunamadan yerinden çıktı ve Türkiye demokrasisini kaybetmeye başladı. Bu süreçte Avrupa Birliği’nin ve Avrupalı politikacıların günahının bizimkilerden daha az olduğunu düşünmüyorum. Daha 2004’de, Kıbrıs’ta çözüm ve Türkiye’nin AB’ye katılımı için elimize geçen en büyük fırsat olan Annan planının, kabulü için yapılan referandumda Kıbrıs’ın güneyinde çıkan %75 hayır oyuyla reddedilmesini sağlayan ve bu fiyaskodan bir hafta sonra Kıbrıs’ı tek taraflı olarak AB’ye alıp bunu Türkiye’nin AB üyeliğinin önüne aşılmaz bir engel olarak diken Avrupa Birliği ve Avrupalı politikacılar, Türkiye’nin bugünkü darbe girişimleri ortamına sürüklenmesinin de, kendilerini de sarsan mülteci krizinin de sorumluları arasında saymalılar kendilerini. Ama şimdi kimbilir ne derler? Müzakere başlıklarının açılmasını keyifle bloke eden Kıbrıslı politikacılar ve Sarkozy mesela? Bu fiyaskonun, baştan beri en hayati gündemi kendisine yönelik bir askeri darbe tehlikesini uzakta tutmak olan Erdoğan’ın da ilk yıllarda denediği AB korumasının olacak iş olmadığına karar verip, bunun yerine güç kademelerinde muhaliflerini etkisiz hale getirmeye başlamasına (bu uğurda ne büyük hatalar yaptıkları şimdi daha iyi anlaşılıyor) ve son yıllarda iyice tek adamlığa doğru gitmesine zemin hazırladığı söylenemez mi? Bu tabii demokrasiyi tahrip etmenin bahanesi olamaz, ama gerçeğin bir yüzü de budur. Türkiye AB çıpasını kaybettiği anda demokrasisini de kaybetmeye başlamış ve en nihayetinde kanlı bir darbe girişimiyle yüz yüze gelmiştir.

O halde yapılması gereken şey hızla AB sürecine geri dönmektir. Bu anlamda elimizdeki en önemli fırsat hukuki olarak müzakerelerin hâlâ sürmesi ve aday ülke ayrıcalıklarının henüz kaybedilmemiş olmasıdır. Hükümet şu anda konuyla hiç ilgilenmiyor gibi görünse de, yarın AB sürecini hızlandırmaya karar verip yolu açması herhangi bir politika değişikliği yapıyor görüntüsü vermeden tereyağından kıl çeker gibi yapabileceği bir şeydir. (Mesela daha geçenlerde yeni başlık açıldı.) Dolayısıyla hükümetin durumu tabanına anlatmasına bile gerek kalmayacaktır. (Zaten taban, vize serbestisi girişimiyle AB’ye tekrar ısınmaya başlamıştı. İdam cezası tartışmaları da hükumet tarafından bir dakikada durdurulabilir.) Bu yolda yapılması gereken şeylerden biri de, Mustafa Akıncı’nın Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı olması sayesinde tekrar başlayan ve uzun zamandır olmadığı kadar iyi giden Kıbrıs’ta çözüm müzakerelerinin önündeki bütün engelleri kaldırmak, adadan asker çekmek dahil her türlü jesti yapmaktır. Böylece Kıbrıs kısa sürede federal bir yapıda birleşebilir, Türkiye de birleşik Kıbrıs’ı tanır ve AB’ye katılımının önündeki en önemli engel ortadan kalkar. Tabii süreci canlandırmak AB ülkelerindeki politikacıların ve popülizmin ve yabancı düşmanlığının tavan yaptığı Avrupa halkının ikna edilmesini de gerektiriyor. Brexit de ortamı her zamankinden zor hale getirmiş olabilir. Ama ilk adımı Türkiye’nin atması ve kararlılık beyan etmesi çok şeyi değiştirebilir. Bu süreçte Avrupa’da yaşayan Türkiyeliler başta olmak üzere sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar olarak Avrupa ile bağı olan herkesin, yani bizim de üstümüze düşeni yapmamız gerekiyor. Kendi adıma önümüzdeki birkaç yılımı bu işe vakfetsem en ufak şekilde zaman kaybı olarak görmem.

İkinci madde: Çözüm sürecine dönüş

Atılması gereken ikinci adım askerin siyasetteki rolünü sona erdirmektir. Biliyoruz ki AKP bunu yapmayı denedi. Bir kısmı AB’ye uyum yasaları çerçevesinde, bir kısmı darbe girişimlerinin soruşturulması adı altında Türkiye tarihinde kimsenin yapmadığı kadar ordunun üzerine gitmeye çalıştı. Ama bu iş hem doğru ilkelerle yapılmadı, hem de yetmedi. Yetmediği gibi, AKP iktidarı, vesayetinden kurtulduğunu düşündüğü ordunun içindeki (azınlık dediği, ama hiç de küçük bir azınlık olmadığı artık gayet iyi anlaşılan) bir cuntanın kalkıştığı, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kanlı ve pervasız bir darbe girişimiyle karşılaştı. Demek ki askerin siyasetteki rolünü azaltmak için yapıldığı söylenen işler doğru ve yeterli değilmiş. Demek ki orduyu yeniden savaşa sürmek, hele ki askerin yetkilerini artırıp kentlerde bile savaş başlatmak kendisine yönelik bir darbeyi önlemek isteyen bir iktidarın yapması gereken son şeymiş. Demek ki yaptığı operasyonlardaki her türlü hukuksuzluk ve hak ihlali için cezasızlık garantisi verdiğiniz bir ordu hiç beklemediğiniz bir anda size karşı darbeye de girişebiliyormuş.

O halde yapılması gereken şey en kısa zamanda 7 Haziran seçimleri öncesine, hatta 28 Şubat 2015’e, yani Dolmabahçe mutabakatına geri dönmektir. Kürt sorununu çözmektir bile demiyorum. Savaşı bitirmek, silahları susturmak, çözüm süreci adı verilen müzakerelere yeniden başlamak, sivil siyasetin alanını güçlendirmek, dokunulmazlıklarla ilgili yanlıştan dönerek başta HDP olmak üzere Kürt siyasetinin demokratik güçlerinin elini rahatlatmak, böylece askerin siyasetteki etkisini, ordunun müdahale gücünü en aza indirmek, orduyu gerçek anlamda kışlasına geri döndürmek gerekiyor. Tabii bunun ardından ordunun küçültülmesi ve zorunlu askerliğin kademeli olarak kaldırılması gibi önlemleri de almak gerekecektir. Avrupa’ya, askerin politikaya müdahale edemediği ülkelere bakın, ne yapılması gerektiğini görürsünüz. Oruduyu bir daha darbe yapmaya kalkışamayacak hale ancak böyle getirirsiniz. Yoksa kışla çıkışlarına iş makineleri koyarak değil.

Sonuç olarak darbe ortamını atlatmak, yeni darbe girişimlerine fırsat vermemek ve asgari demokratik kalıcılığı sağlamak içim AB üyelik müzakerelerine ve çözüm sürecine samimiyetle ve kararlı bir biçimde dönmekten başka bir çaremiz olmadığını düşünüyorum. Şu aralar en kötü ihtimalleri düşünüp durarak umutsuzluk yaymanın da, her şeyi kökünden değiştirme iddiasında bulunmanın da, en radikal benim yarışına girişmenin de zamanı değil. Ilımlılık, normalleşme ve aklıselime davet zamanı. Bütün demokratik güçler olarak, hükümetin siyasi meşruiyetini tartışmaya açma hatası yapmak yerine, durumu normalleştirmeye, AKP’nin geçmişte AB adaylığını ve çözüm sürecini mümkün kılarken attığı adımları hatırlatmaya ve hep birlikte yeniden denemeye çağırmamız gerekiyor.

Belki bu sefer, yapılan onca hatanın verdiği dersle, başarabiliriz.

ümitÜmit Şahin – Yeşil Gazete

2016 iklim eğilimleri rekor kırmaya devam ediyor

2016 yılında gerçekleşen iklim eğilimleri rekor seviyelerde gerçekleşmeye devam ediyor. Haziran ayı, şimdiye kadar gözlemlenmiş en sıcak ay oldu. Ocak ve Haziran ayları arasında iki ana iklim değişikliği göstergesi – küresel yüzey sıcaklıkları ve Kuzey Kutup Bölgesi deniz buz sahası büyüklüğü- da rekor seviyelerde seyretti. Bu analizler NASA tarafından, yer yüzeyi gözlemleri ve uydu verileri kullanılarak yapıldı.

Kaynak: NOAA
Kaynak: NOAA

NASA’nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü’ndeki bilim insanlarına göre, 2016 yılının ilk altı ayından her biri, küresel olarak bu zamana kadar yaşanmış en sıcak ay oldu. Ocak’tan Haziran’a kadar olan altı aylık dönemin ortalama sıcaklığı ise 19. yüzyıl sonlarından 1,3oC daha yüksek gerçekleşti. Böylece bu dönem, gezegenimizde şimdiye kadar kaydedilmiş en sıcak yarı yıl oldu. Ayrıca, Haziran ayıyla beraber son 14 aydır her ay “şimdiye kadar ölçülmüş en sıcak ay” rekoru da kırılıyor. NASA bu ölçümleri 1880 yılından beri yapılan modern sıcaklık ölçümlerine dayandırıyor.

Ayrıca, geçtiğimiz altı aydan beşinde Kuzey Kutup Bölgesi’nde görece en küçük deniz buz sahası gözlemlendi. Bu gözlemler, 1979’dan beri ölçülen uydu kayıtlarına ve Maryland Greenbelt’de bulunan NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi kayıtlarına dayanarak yapılıyor.

Bu iki ana iklim göstergesinin rekor seviyelerin üzerinde seyretmesiyle beraber, NASA bilim insanları küresel sıcaklıklar ve Kuzey Kutup Bölgesi deniz buz sahasında onyıllardır süregelen değişim eğilimlerinin devam etmesinin önemi üzerinde duruyor. İki eğilim de ısı kapanı etkisi yapan karbondioksit ve diğer gazların atmosterdeki artan yoğunlukları sonucu ortaya çıkıyor.

 

(Yeşil Gazete, NASA, NOAA)

Yaralı Caretta Caretta 18 Mart Üniversitesi’nde tedavi ediliyor

Çanakkale’nin Gökçeada İlçesi‘nde vatandaşlar tarafından baygın halde bulunan caretta caretta’nın tedavisine Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Deniz Kaplumbağaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde (DEKUM) başlandı.

54

Doğan Haber Ajansı’ndan Mustafa Suiçmez’in haberine göre Gökçeada İlçesi Kuzu Limanı’nda vatandaşlar tarafından baygın halde dişi bir caretta caretta bulundu. Baş bölgesinde darp izi bulunan caretta caretta, Orman ve Su İşleri Çanakkale İli Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü tarafından veteriner kliniğine getirildi.

Klinikte caretta caretta’ya Dr. Özay Bedizci tarafından genel muayene yapıldı. Baş bölgesinde darp izi bulunan caretta caretta’nın iç organlarının röntgeni çekildi, kan analizleri yapıldıktan sonra Orman ve Su İşleri Çanakkale İli Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü tarafından Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Dardanos Yerleşkesi‘ne getirildi.

Uzun süre karada kaldığı anlaşılan caretta caretta’nın beslenme ve genel biyolojik durumunun Veteriner Hekim ve DEKUM’da gönüllü çalışan öğrenciler tarafından takip edildiği belirtildi.

 

(DHA, Hürriyet)

Karaburun’daki Mordoğan RES projesi ÇED olumlu kararına iptal

Ayen Enerji A.Ş.’ne ait Karaburun’daki Mordoğan RES (Rüzgar Enerjisi Santrali) projesine ilişkin kapasite artışı için “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan davada, İzmir 3. İdare Mahkemesi oybirliğiyle verdiği kararla ÇED olumlu kararını iptal etti.

53

İptal kararını sosyal medya hesaplarından duyuran Karaburun Kent Konseyi yazılı bir açıklama da yaparak süreci kamuoyu ile paylaştı.

Karaburun Kent Konseyi’nin açıklaması şu şekilde;

YARGI KARABURUN’DA BİR RES PROJESİNE DAHA DUR DEDİ. MORDOĞAN RES PROJESİ KAPASİTE ARTIŞI PROJESİ’NİN ÇED OLUMLU KARARI İPTAL EDİLDİ

Ayen Enerji A.Ş.’ne ait Mordoğan RES projesi kapasite artışı projesinin “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan davada, İzmir 3. İdare Mahkemesi oybirliğiyle verdiği kararla; ÇED OLUMLU KARARINI İPTAL ETTİ.

51

15 türbini işletmeye alınmış olan Mordoğan RES projesinde, yatırımcı firma 5 türbin ilavesiyle kapasite artışı başvurusu yapmış ve projenin ÇED sürecinde “Halkın Katılımı Toplantısı”na, yerel halk “Karaburun Yarımadası’nda mevcut kurulu RES’lere ilave olarak kurulacak yeni bir RES’in çarpan kümülatif etkiyle Yarımada’nın ve Mordoğan bölgesinin sahip olduğu doğal/kültürel/ekonomik değerlerin geri dönüşsüz biçimde yok olmasına neden olacağı” gerekçesiyle protesto ederek katılmamış; karşı çıkış nedenleri de Karaburun Kent Konseyi’nce ayrıntılı raporlarla Bakanlığa iletilmişti.
T.C Çevre ve Şehircilik Bakanlığının, 30.06.2015 tarihinde “ÇED Olumlu” kararı vermesi üzerine açılan davada, Mahkeme, Bilirkişi Heyeti incelemesi sonucunda hazırlanan raporun sonuç bölümünde “…bu alanda kapasite artırımı bir yana mevcut türbinlerin dahi faaliyet göstermesi düşündürücüdür … Karaburun Yarımadası’nda faaliyete geçen tüm RES’lerin belli bir doygunluğa ulaştığı, kümülatif etki nedeniyle olumsuz önemli çevresel etkiler yaratacağı düşünülmektedir” denilerek dava konusu kapasite artışı talebinin uygun olmadığı belirtilmişti.

Mordoğan RES kapasite artışı projesinde, türbinlerin tarım arazilerinde, zeytinlik alanlarda, konutların 150 m, tescilli kültür varlıklarının 75 m yakınında konumlandırılması planIanıyor.

Karaburun yaşayanlarının talebiyle ve Karaburun Belediye Meclisi Kararıyla 2013 yılında T.C Çevre ve Şehircilik Bakanlığına yapılan başvuru üzerine, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünce hazırlanan “Karaburun Yarımadası Özel Çevre Koruma Alanı İlanı Gerekçeli Raporu”na tüm ilgili devlet kurumları olumlu görüş vermiştir. Başka bir deyişle, Raporda Karaburun Yarımadası’nın, doğal varlıkları, kültürü, özgün üretimiyle korunarak gelecek kuşaklara aktarılması gereken uluslararası öneme sahip bir ülke değeri olduğu kabul edilmiştir. Bu teklife yalnızca Enerji Bakanlığı RES projeleri nedeniyle olumsuz görüş vermiştir. Karaburun Yarımadası’nın %71’i, Mordoğan RES de dahil olmak üzere, RES projeleri için 6 firmaya tahsis edilmiştir.

52

Ne acıdır ki, Karaburun Yarımadası yaşayanları, zeytinliklerini, mera alanlarını, doğayla barışık turizm olanaklarını, Anayasa ile tanımlanan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”nı ve ilgili kurumlarca da kabul edilen ama korumak için gereği yapılmayan doğal değerleri korumak ve yaşatmak için bir hukuk mücadelesine girmek zorunda bırakılmıştır.

Yarımada’nın %61’ini Karaburun RES Projesi için Lodos A.Ş. firmasına tahsis eden ÇED Kararı dahil olmak üzere, 10’un üzerinde dava sürmektedir.

Anayasa’nın 56. maddesi, ”çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” hükmü ile biz vatandaşlara da bir görev vermiştir. Bizler bu görevi sorumlulukla, titizlikle, tüm demokratik haklarımızı kullanarak yerine getirerek yaşam alanlarımızı ve sağlıklı yaşam hakkını korumaya kararlıyız.

Başta T.C Çevre ve Şehircilik ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olmak üzere, ilgili tüm devlet kurumlarını, yasaların ve Anayasanın kendilerine yüklediği görevleri, tam bir sorumluluk ve duyarlılıkla yerine getirmeye çağırıyoruz.

KARABURUN YURTTAŞ DAVACILARI-KARABURUN KENT KONSEYİ

 

(Yeşil Gazete)

 

Akyatan2016’nın göç rotasını uydu üzerinden izleyebilirsiniz

WWF-Türkiye ve Orman Su İşleri 7. Bölge Müdürlüğü, Akyatan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’nda yuva yapan bir yeşil deniz kaplumbağasına uydu vericisi taktı. Akyatan2016 ismi verilen deniz kaplumbağasınn göç rotası uydu üzerinden takip edilebilecek.

48

Adana’daki Akyatan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’nda 10 yıldır deniz kaplumbağalarını korumak için çalışan WWF-Türkiye, Orman Su İşleri 7. Bölge Müdürlüğü ile birlikte bir yeşil deniz kaplumbağasına uydu verici taktı. Bu uydu vericisi sayesinde “Akyatan2016” adlı yeşil deniz kaplumbağasının kış boyunca Akdeniz’de izleyeceği göç rotası takip edilebilecek.

49Akyatan Kumsalı’nın yeşil deniz kaplumbağası yuvalaması açısından Türkiye ve Akdeniz Havzası için önemli kumsallardan biri olduğunu belirten WWF-Türkiye Doğa Koruma Yönetmeni Ayşe Oruç, “Dünya Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) Kırmızı Listesi’nde dünya çapında tehlikede (endangered), Akdeniz’de ise önemli derecede tehlikede (critically endangered) statüsünde yer alan yeşil deniz kaplumbağasının göç rotasının bilinmesi doğa koruma çalışmaları açısından oldukça önemli. Artık kaplumbağanın kıyılardan ayrıldıktan sonra nerede kışladığını, nerede beslendiğini takip edebileceğiz. Bu sayede onları bekleyen tehlikelere karşı da önlem alabileceğiz.” dedi.

Akyatan2016’nın rotası kısa bir süre sonra seaturtle.org internet sitesinden izlenebilecek.

Akyatan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası

Akyatan Lagünü ile Akdeniz arasında Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin şekillendirdiği, Türkiye’nin en büyük kumulları yer alıyor. Bu kumullar, yeşil deniz kaplumbağasının (Chelonia mydas) Akdeniz’deki en önemli yuvalama kumsallarından biri. Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, geniş bir memeli, amfibi, sürüngen ve kuş çeşitliliğine sahip. Alan çalışmalarına bugüne kadar farklı üniversitelerin farklı bölümlerinden 350’nin üzerinde gönüllü katıldı. 10. yılını tamamlayan kamp, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve akademik kuruluşlar arasında gerçekleşen en uzun çalışma özelliğini taşıyor.

Yeşil deniz kaplumbağasının (Chelonia mydas)

Yeşil deniz kaplumbağasının Akdeniz’deki yuvalama bölgeleri Türkiye, Lübnan, İsrail, Mısır, Suriye ve Kıbrıs.

50Akdeniz’deki yeşil deniz kaplumbağası popülasyonunun yüzde 50’den fazlasının Türkiye’de yuvaladığı biliniyor. Yeşil deniz kaplumbağası, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) Kırmızı Listesi’nde dünya çapında tehlikede (endangered) bulunan türler arasında yer alıyor, Akdeniz’de ise önemli derecede tehlikede (critically endangered) statüsünde.

Bu tür, Akyatan Kumsalı’nı Haziran-Temmuz aylarında yoğun bir şekilde yuvalama alanı olarak kullanıyor. Akyatan Kumsalı, yeşil deniz kaplumbağasının yuvalaması açısından Türkiye ve Akdeniz Havzası için önemli kumsallardan biri konumunda. Kumsal, iyi korunan ve insan etkisinin az olduğu bir alanda olması nedeniyle, Türkiye ve Akdeniz’de yeşil deniz kaplumbağasının geleceği açısından çok değerli.

 

(Yeşil Gazete)

Sonu bizimki, anladık da, başlangıcı kimin hikâyesi? – Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç’ın bu yazısı p24blog.org sitesinden alındı

Darbe ve karşı-darbe üzerine söz söylemeye geçmeden, tankın tüfeğin karşısına dikilip hayatını kaybeden insanları anmak isterim. Darbeden hemen bir gün öncesindeki ortama dair, toplumun düşmanlaştırılmış kesimlerinin karşılıklı vaziyetine dair, iktidarın arkasındaki kitle desteğini nereye sürüklemeye çalıştığına dair, kalabalıkların çoluk çocuk katıldığı darbe karşıtı gösterilerin birtakım çetelerce linç seferberliklerine dönüştürülmeye çalışıldığına dair haklı sözler söyleyebiliriz. Bunlar söylenecektir, kaçınılmaz. Ama o gecenin birçok kahramanı var, onların hakkını teslim etmeden konuşulması çok ayıp olur.

Keşke herkes 15 Temmuz gecesine ait görüntüleri izlese ve her ne düşünecekse, söyleyecekse bunlar ışığında, en azından bunları dikkate alarak düşünse, söylese.

İnternette bol bol görüntü var, sosyal medya ile en ufak ilişkisi olan bunların hepsine ulaşabilir. Yine de seçmece bir-iki link vereyim. Bunlardan, ortaya getirmek istediğim sorulara da geçebileceğiz.

Burada, Genelkurmay binasının içinde dolaşan, polis içeri girmeyecekse bize silah versin, diyen birkaç yurttaşın akıl almaz macerası var. Lütfen sonuna kadar izleyin. Şu bilgi eşliğinde: Olay, halka kendini onyıllarca dokunulmaz göstermeyi başarmış bir ordunun en yüksek komuta merkezinde cereyan ediyor. 600 yıllık “devlet geleneği”ne yaslanan bir yapının en erişilmez, en sıkı korunan mekânında. TV haber bültenlerinde adı geçtiği zaman ancak mâlûm merdivenlerden mâlûm kapının görünebildiği, sıradan yurttaşın yanına dahi yaklaşamayacağı, bir vakitler kıblesi olduğu uyduruk laiklik inancına halel getirmese kutsal diye nitelenecek o mekânda. Öte yandan, “peygamber ocağı”nın beyninde ve kalbinde. Bu videoyu izlerken, nereden geldiğini tayin edemeyeceğiniz bir çatırtı duyacaksınız muhtemelen. Devletin, zedelenmez betondan taşıyıcı kolonları sandığımız şeylerin kırılıp dökülürken çıkardığı ses bu. İçten kemirilmiş, yenmiş, çoktan çürümüş ahşap direklermiş bunlar meğer.

AKP iktidarı “hukuk” adına varolan minnacık kırıntıları tek hamlede yalayıp yutarken ağzını fazla şapırdattı, çıtırtıyı duyamadık. Şimdi pek berrak duyuldu.

Buradaysa, İstanbul’da, Çengelköy’de, vatandaşları rehine veya tutsak almış askerlerin başındaki muhterem kişinin, şerefli Türk ordusunu temsilen necip Türk milletiyle kurduğu seviyeli ilişkiye tanık olacaksınız. Bu bir ses kaydı. İlk 15-20 dakikasını mutlaka dinleyin; sonrasında çok hareket yok, ama tavsiyem, ne kadar sabredebilirseniz dinleyin.

Sesini duyduğumuz komutanı, Kürtler hariç, genç kuşaklar zihinlerinde bir film-dizi karakteri gibi canlandıracaklardır muhtemelen. Bizler için o kadar tanıdık ki! Söylediklerinden çok ses tonuna, üslûbuna dikkat edin. Değersiz, sıradan insanlara doğruları, kafalarına çarpa çarpa, suratlarını kanata kanata öğretmeye azmetmiş, kendini bu soylu vazifeye adadığı için hepimizden daha kıymetli, imtiyazlı, güçlü… O silahlı ve belalı öğretmen edâsı… Bu edâyla kafeslere sokup kafalarını, kollarını kırdılar insanların, günlerce, haftalarca işkenceler ettiler, köpeklere selam durdurdular, kıçlarına yanan sigaralar soktular, çamurun içinde süründürdüler, bok yedirdiler. Ve idam ettiler. Hep aynıydı: Yanlış yapıyorduk, doğrusunu öğretiyorlardı. Ve biz bir türlü öğrenmiyorduk!

Darbe deyince meselenin Ankara’da birtakım işlere kimin karar vereceğinden ibaret olduğunu sanmasın kimse. Öte yandan, “idam idam” diye bağırdıkça, bağıranlara gaz verdikçe aslında kimlerle özdeşleştiğini gözden kaçırmasın.

Son olarak şu videoyu öneriyorum. Özellikle Boğaziçi Köprüsü’ndeki “teslim olan askerlere linç” görüntüleri ilk anda haklı bir infial uyandırmıştı. İtirazın haklılığı ortada; suçun cezasını öfkeli kalabalıklar veremez, hele linç, hiç olmaz. Ama hiçbirimiz, bize tankla, tüfekle ateş açıp yanıbaşımızdaki insanları öldüren birilerini ele geçirdiğimizde ne yapacağımız konusunda kendimizden o kadar emin olamayız.

Nedense hiç açılmayan bahis

(Bu kısma geçmeden belirtmek ve vurgulamak isterim ki, burada Erdoğan ve AKP’nin darbeyi vesile kılarak kalkıştığı otorite tahkim etme seferberliğini konu etmiyorum. Bu maalesef önümüzdeki günlerde bizi fazlasıyla meşgûl edecek ve -eğer OHAL imkân bırakırsa :)- üstüne bol bol konuşacağımız bir mevzu.)

Genelkurmay’ın 21 Temmuz günü yaptığı -fazlasıyla şüphe götürür- açıklamada  şöyle bir ifade geçiyor: “Bu zilleti ve rezaleti…” Darbenin planlanması, yönetilmesi, bu işe kimlerin katıldığı, istihbaratının alınması, önleme çabaları, olayların zamanlamaları vs. konusunda şu ana kadar önümüze sürülenler arasında doğruluğundan emin olabileceğimiz tek söz bu, muhtemelen. Ya da belki birkaç ayrıntı daha vardır. Ancak tereddütsüz söyleyebilirim ki, şu ana kadar bize söylenenlerin hemen hepsi  yalan veya yanlış.

Ve tabiî, eksik. Ölümcül eksik.

Konu edilmeyen öyle önemli bir nokta var ki, gerikalan her şeyin üzerine tuzluktan şüphe, biberlikten güvensizlik dökmemizi gerektiriyor. Bu noktaya doğru ilerleyelim.

Emin olabileceğimiz kısmından başlayalım: Orduda Gülen’ci subaylar vardı, bunlara yönelik operasyon yapılacaktı, bunlar bir darbe düzenlediler veya düzenlenmesinde rol aldılar. Üstelik, kurulmuş olan darbe koalisyonunun belirleyici bazı elemanları yolun bir aşamasında caydılar, ötekileri sattılar, darbe girişimi bir tür amaçsız yok etme veya intihar saldırısına dönüştü.

(Bu durum, halen ortada olmayan ve sayıları kimi yerde bin -1000!- olarak verilen, bir kısmı da özel eğitimli “personel” veya komando falan olan askerlerin kalkışabileceği tehlikeli işler konusundaki kaygıyı artırıyor şüphesiz.)

Peki, şimdi uluorta “terör örgütü” diye, “FETÖ” diye nitelenen oluşum, hareket, gizli örgüt, ne diyeceksek o, ordu içinde ne zamandan beri var?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” hakkındaki iddianamesine bakılırsa, teşkilat işleri “1971’den itibaren” başlamış! 1984’ten sonra da “yoğunluk kazanmış”. Haydi bir yoğunluk aşaması daha koyalım, kabaca “AKP’nin iktidara gelip ipleri ele almaya başladığı yıllar” diyelim. Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, “Cemaat-AK Parti diyaloğu ile devlet içindeki kadrolaşmanın yükselişi” için 2002 tarihini veriyor.

Burada hiç soru işareti barındırmayan, karanlık noktası falan bulunmayan, son fasıl; “ne istediler de vermedik” dönemi. Önce Gülen’cilerin devlet içerisinde ferah feza alan bulması, yerleşmesi için AKP yardımcı oldu. Çünkü iktidarının ilk yıllarında AKP’nin elinde yetişmiş, ehil kadrolar yoktu, bu açığı Cemaat’in elemanlarıyla kapadı. Bilahare, artık tam ne zamansa bir aşamada AKP ile Gülen’ciler papaz oldu ve karşılıklı harekâtlar, operasyonlar başladı.

Peki 1971’den veya “yoğunluk” zamanından, 1984’ten bu yana ne olmuş? Bilinmiyor muymuş ordu içinde -o dönemlerdeki yaygın söylenişiyle “Fethullahçılar”ın- örgütlendiği? Gazeteci Hikmet Çetinkaya, 1970’lerden beri bu konuda kitaplar yazar, o da başka birçokları da, kimi zaman abartılı görünecek ölçüde gürültü koparırlar. Genelkurmayın bünyesindeki böyle bir örgütlemeye karşı lakayt davranmış olması düşünülebilir mi?

Cevat Öneş şöyle anlatıyor:

“Bu olay üç günlük ya da birkaç senelik bir olay değil. Ben kendi pratiğimden biliyorum. Bu iş 70’li yıllarda başladı. (…) Bu konu devletin her zaman gündemindeydi. Her zaman MGK’da konuşuldu, ilgili aktörlere bilgi verildi (altını ben çizdim -ük). Özellikle 2000’li yıllardan itibaren siyasal İslâmî gelişmelerin ortaya çıkması ve iç politikada siyasal İslâm söyleminin kullanılması devlet kadrolaşmalarına da yansıdı. Yandaşlık haline dönüştü. İdeolojik beraberlik hep vardı. 2000 yılından önce tehlike bu kadar büyük değildi. Olaya irticaî boyutlarla bakış vardı.”

Denecektir ki, nitekim her sene Yüksek Askerî Şura zamanı, “şu kadar irticacı subay atıldı” haberleri okumadık mı?

Okuduk. Güzel. O halde 2000’lere kadar hep sızmaya çalışmışlar, hep de temizlenmiş, öyle mi? Peki sonra nasıl olmuş, birdenbire birtakım adamlar orduya sızıp tuğgeneral, tümgeneral falan olup darbeye mi kalkışmışlar?

Yazdığı kitap nedeniyle Cemaat’in sillesini yiyenlerden, eski Emniyet İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı, Medyascope’ta Ruşen Çakır’a, ordunun bu temizliği hiçbir zaman layıkıyla yapamadığını ileri sürdü. Eşini başı kapalı gördüler veya namaz kılıyor, dediler, Cemaat’çi diye attılar, dedi (toparlıyorum, özetliyorum). Oysa, irticacı diye atılanların çoğu Cemaat’çi değildi, Avcı’ya göre; Cemaat’çiler kendilerini çok iyi gizliyorlar, bazen içki içer “görüntüsü veriyorlar”, camide namaz kılmıyorlardı, vs..

Buna karşılık Çakır, Özel Kuvvetler’den atılma bir Nakşibendi subayla yaptığı görüşmeyi aktardı. Bu subay, Çakır’a şöyle demişti: Biz namazları kışlada camide kılıyorduk, Cemaat’çiler evlerinde kılıyordu, bizim eşlerimizin başı kapalıydı, onların eşlerininki açıktı; ama onları da attılar. Dolayısıyla, Cemaat gizleniyordu, ama birileri de onları bulup çıkarıyordu. Ve ordudan temizliyordu.

Ve fakat ne hikmetse 2016 yılında birdenbire karşımıza jetleriyle, tanklarıyla FETÖ’cü tuğgeneraller, tümgeneraller çıkıyordu!

Hanefi Avcı, Cemaat’in “asker içinde çok ciddi bir örgütü” olduğunda, soruşturmaları bile engelleyebildiğinde ısrarlı.

Bendeniz ise, nâçizâne, çok uzun zamandır zihnimi kurcalayan şu sorunun artık doğru dürüst sorulması gerektiği kanısındayım: Ordu Cemaat’i bünyesinden tamamen temizlemeyi hiç istedi mi?

Nedenini nasılını tartışmayı başka bir zamana bırakacağım. Soruyu içinizden birkaç defa tekrarlayın, o kadar manasız görünmemeye başlayacaktır sanırım.

Öbür hayatî soru

Yazı çok uzadığı için, öbür hayatî soruyu bir örnekle birlikte ortaya süreceğim; “Bu işi Cemaat’çiler tek başlarına mı yaptı?” sorusunu.

Marmaris’te cumhurbaşkanının kaldığı oteli basan Özel Kuvvetler elemanlarının başında Tümgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş vardı. Başarısız operasyondan sonra Ankara’ya geçti, ama yakalanıp tutuklandı. İfade verirken bu general, “İsterlerse idam etsinler,” dedi, “ben darbeciyim”. Kendisinin eşine mesaj atıp, “darbeciyim, benden boşan” dediği de ileri sürüldü.

Buraya kadarına, azıcık abartılı görünmekle birlikte, takılmayabiliriz. Ancak tümgeneralin ısrarla “FETÖ’cü olmadığını” belirtmesine ne demeli? Bu adam Gülen’ci değilse necidir? İleri sürdüğü gibi “kandırılmış ve kullanılmış” olsa bile, aslında necidir?

Buna bağlı bir başka soru şu: Türk ordusunda tümgeneral rütbesine yükselmiş, yanına özel eğitimli askerleri alıp helikopterle cumhurbaşkanı tutuklamaya -veya suikaste, bilmiyoruz- gidebilecek subaylar mı var?

Haydi bir soru daha: Sönmezateş, böyle bir iş için “kandırılıp kullanılabilecek” tek tümgeneral midir? Değilse, ötekilerin hepsi “FETÖ’cü” müdür? Değil iseler necidirler?

Sezin Öney, “devletin tepesindeki iki ismin”, cumhurbaşkanı ile genelkurmay başkanının “ve hattâ ailelerinin” can güvenliğinden sorumlu yaverlerin nasıl olup da darbeye iştirak edebildiğini sorduğu, Birikim Haftalık’taki yazısında, “Bugün ‘FETÖ’ etiketi belki kullanışlı geliyor,” dedi, “hem toplumda orduya sızmış, çürük elmalardan bahsediyormuşuz hissi yaratıyor hem de ‘ezoterik saiklerle hareket eden caniler’ gibi bir tipleme ile devlet içi kurumsal sorgulamadan kaçınılmış olunuyor. Ama ya yarın?”

Öney’in bu yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim; şu alıntı, “FETÖ’cü hainler” denip geçiştirilebilecek bir meseleden çok ötesiyle karşı karşıya olunduğu konusunda sanırım sizi ikna edecektir: “…gözaltına alınan ve tutuklananlar, öyle rastgele isimler değil; aralarında Türkiye’nin şu an en can alıcı güvenlik hattı, İran-Suriye-Irak sınırı güvenliğinin emanet edildiği 2. Ordu’nun komutanlığını yapan Adem Huduti ile beraber, Ege Denizi hattını, İstanbul’u, Doğu-Güneydoğu’daki noktaları korumakla yükümlü… Kara Kuvvetleri mensupları var… ağırlıklı olarak havacılardan, ama aynı zamanda çok kilit deniz ve kara pozisyonlara sahip askerlerden bahsediyoruz. Aralarında, NATO’nun kurumsal şemsiyesi altında görevlendirilmiş isimler de azımsanamayacak boyutta… Bu açıdan, bu isimlerin suçları sabitleşirse, Türkiye’nin gerçekten de NATO’dan kopması sözkonusu olabilir.”

Darbe girişimiyle ilgili birçok kritik soru daha var. Üzerimize boca edilen yalanları aralayıp bunların cevaplarına da ulaşmaya çalışacağız şüphesiz. Burada sorduklarımın yapısal sorunlara ilişkin olduğunu sanıyorum.

Şöyle bitireyim: Süpersonik bilmemneleriyle çocukların yüreklerini hoplatan, büyüklerin moralini sıfırlayan uçaklar tepemizden geçerken, herkes birbirine şöyle soruyordu: “Şimdi bunlar hangileri? Kimin uçakları?”

Bu sorunun sorulabildiği yerde meşru, bütünlüklü bir devlet yapısından sözedilemez. Bu yazıda konu etmeye çalıştığım öbür sorularsa, galiba kulağımıza bir acı hakikati fısıldıyor: Zaten sözedilemezmiş.

 

Ümit Kıvanç -p24blog.org23.ümit kıvanç

 

 

 

Darbe neden olur? – Evren Balta

Evren Balta’nın bu yazısı www.birikimdergisi.com sitesinden alındı

Uzun zamandır pek çoğumuz sadece gidişattan ve başımıza o an ne geldiğinden endişeli değildik, geminin nereye çarpıp duracağından da endişeliydik. Maalesef darbeye çaptık. Durup duramadığımızı henüz bilmiyorum. Burada durup duramayacağımız sivil siyasetin bu noktada atacağı adımlara bağlı. Bu adımların neler olması gerektiği de bu darbenin neden başımıza geldiğine dair anlamlı bir analizi gerektiriyor.

Hiç kuşkusuz ben Türkiye Cumhuriyeti’nin fani ve her şeyden habersiz bir vatandaşı olarak bu darbenin olmasının nedenlerini “içeriden” bilmiyorum. İpuçlarını (kimi zaman son derece uyduruk biçimlerde) bir araya getiren bir “stratejist” de değilim. Siyaseti anlamak için eğitim aldığım ve hayatımın en az yarısını siyaset okuyarak geçirdiğim halde uzun zamandır Türkiye siyasetinin ayrıntılarına tam olarak vakıf olamadığımı hissediyorum.

Bütün bunlar yüzünden bu darbeyi şu gruplar şu spesifik nedenlerle yapmıştır diyemeyeceğim. Ama tam da bu şeffaflık hissini kaybetmenin ve bu ayrıntılara vakıf olamama halinin bir semptom olduğunu biliyorum. Üstelik siyaset biliminin elinde darbenin neden olduğuna dair çok geniş ve hem Türkiye’deki geçmiş darbelerin hem de dünyadaki pek çok tarihsel deneyimin öğrettiklerine dayanan bir yazın olduğunu ve bunun bize bu son darbe girişimini değerlendirirken çok şey öğretebileceğine inanıyorum. Başlarken söylediğim gibi nedenleri, yaşadığımız büyük travmanın ve güçlü tehdit algısının dışına çıkıp soğukkanlılıkla analiz edebilmek önemli. Önemli (ve hatta hayati) çünkü bir toplum olarak bir arada kalabilmemizi tam da bu belirleyecek.

Gardiyan Ordu?

Türkiye’de askeri darbelerin nedenleri genellikle ordu bürokrasine “düzen koruyucu”luk vasfı atfeden devlet geleneğine bağlanarak açıklandı. Bu devlet geleneği anlatısı Türkiye’de orduyu bütün sınıfsal çıkarlar ve uluslararası koalisyonlardan bağımsız kadiri-i mutlak bir güç olarak görme eğilimindeydi (bu konuda bir değerlendirme için bkz. İsmet Akça ve Evren Balta). Modernleşmeci siyaset bilimi anlatılarına da egemen olan bu eğilim, orduların çalkantılı dönemlerde “düzen koruyucu” bir işlev edindiklerini ve bu işlevin kurumsal hafıza yoluyla sonraki kuşaklara taşındığını ifade etmekteydi. Bu “düzen koruyucu” rolün (ya da düzenin ordunun anlayışına göre bozulduğu durumlarda kalkışılabilecek darbelerin) panzehri ise orduların tamamen sivil kontrole tâbi olmasıydı.

Bu anlatı, darbeyi askeri aygıtın tarihten (Osmanlı geçmişinden) gelen sosyal ve kurumsal özellikleriyle açıklama eğilimi taşımaktaydı. Türkiye’deki bu son darbeyi yorumlayanlar tam da bu bakış açısını devam ettirerek ordunun (tüm sivilleşmeye rağmen) darbeye yol açan kurumsal ve sosyal özelliklerini koruduğunu savundular. Ordunun (hâlâ devam eden) düzen koruyucu sosyal işlevinin darbenin temel nedeni olduğunu iddia etiler. Kısacası henüz darbenin ortaya çıkma koşullarına, kimin, neden, nasıl yaptığına dair elimizde oldukça az bilgi varken dahi Türkiye’nin darbelerine dair “düzen koruyucu ordu” anlatısı devreye sokuldu.
Bu egemen görüşte darbe kalkışmasının temel nedeni AK Parti’nin (yani sivil, seçilmiş hükümetin) ordu üzerinde tam hâkimiyet kuramamasıydı. Darbenin panzehri olarak da ordunun şer odaklarından temizlenmesi ve tamamen güçsüzleştirilmesi/dilsizleştirilmesi önerilmekteydi.

Ordunun tarihsel olarak “düzen kurucu/koruyucu” işlevi Türkiye’deki darbe tarihini (ve son darbe girişimini anlamakta) önemli bir faktör olsa da kanımca ne yeterli ne de gerekli koşul.

Sivil Kontrol Tartışması 

Bu noktada Huntington’ın orduların siviller tarafından denetimine dair bir uyarısını tartışmak önemli. Huntington’a göre askere kendi alanında otonomi veren “objektif sivil kontrol” ile askeri alandaki otonomiyi tamamen ortadan kaldıran “sübjektif sivil kontrol” farklı olarak düşünülmelidir. Objektif sivil kontrol temel siyasi kararların siviller tarafından alınmasını ve ordunun bu kararların hayata geçirilmesinde basit bir yürütücü olması anlamına geliyordu.

Bundan tamamen farklı olan sübjektif sivil kontrol ise sivil iradenin temelde orduyu ilgilendirmesi gereken (atamalar, operasyonların nasıl yürütüleceği v.d.) konularda gereğinden fazla müdahil olması anlamına gelmekteydi. Nasıl askerlerin sivil siyasetin alanına girmemesi gerekiyorsa, siviller de askerlere kendi kurumsal işleyişlerinde bir otonomi bırakmalıydı. Huntington sivil kontrolü ordunun tamamen denetim altına alınması olarak yürürlüğe koyan hükümetlerin, ordu içerisindeki hoşnutsuzluk ve huzursuzluğu artırarak, ülkeyi darbeye açık hale getireceğini ifade etmekteydi. Özellikle bu “darbeye açık olma” halinin ordu, seçmenler ve siyasi irade arasında ordunun askeri yapılanması, askeri personelin seçilmesi ve karar alma süreçlerinde bir uzlaşma olmaması ile daha da vahim hale geldiğini belirtmeliyim (bu üç zümre arasında toplumsal bir uzlaşma olmamasının ülkeyi darbeyi açık hale getirdiğini ileri süren önemli bir argüman için Rebecca Schiff’e bakılabilir).

Nitekim AK Parti’nin “sivil denetim” algısının orduyu tamamen kontrol altına almaya yönelik sübjektif bir yöntem olduğunu söylemek mümkün. Balyoz davası gibi siyasileştirilmiş davaların, orduda yapılacağı söylenen temizlik iddialarının ordu içerisindeki hoşnutsuzluğu genişleterek darbeci kliklere daha geniş bir koalisyon kurma imkânı verdiği iddia edilebilir. Zaman zaman ortaya çıkan (her ne kadar resmî ağızlardan olmasa da) AK Parti’nin dine saygılı kendi ordusunu kuracağı/kurması gerektiği iddiaları da ordu bürokrasisinin (bir kısmının) kendi otonomisini kaybedeceğine dair endişelenmesine yol açmış ve askerlerin (bir bölümünün) müdahale etmedikleri takdirde her şeylerini kaybedeceklerine ikna olmalarına neden olmuş olabilir.

İç Tehdit ve Ordunun Güçlenmesi

Hiç kuşkusuz asker-sivil ilişkilerinin kurumsal doğasına odaklanan analizler “darbe mekaniğini” anlamakta önemli ama yeterli değil. Daha yakın zamanda asker-sivil ilişkilerini analiz eden Micheal Desch askerin sivil siyasetteki ağırlığının temelde bir iç düşmanın varlığı ve çatışma durumu ile doğru orantılı olduğunu yazmaktaydı. Siyasal sorunların güvenlikleştirildiği toplumsal bağlamlarda asker-sivil ilişkilerinde hatrısayılır bir sivilleşme gerçekleşse bile, asker kaybettiği gücünü büyük bir hızla yeniden kazanacaktır.
Bir diğer deyişle siyasal sorunların “siyasetle değil tankla çözüldüğü” durumlar askere kurumsal otonomisini ve gücünü yeniden kazandırıyordu. Askerin siyasete müdahale için sokağa çıkması ordunun özgüvenini artırıyor, ülke için kendilerinin önemli olduğu algısını pekiştiriyor, siyasetin sorunları çözemediği fikrini kurumsal hafızaya yerleştiriyordu.

Desch’in perspektifini Türkiye’ye uygularsak iç siyasi sorunların güvenlikleştirilmesi ile askerin sivil siyasete müdahale kapasitesi arasında ilişki olduğu görülebilir. Nitekim AK Parti’nin özellikle 2000’li yılların başında sivilleşmede hatrısayılır oranda bir başarı sağlayabilmiş olmasının ve (o zamanda var olan) darbe tehdidini bertaraf edebilmiş olmasının en temel nedeni de Kürt sorununu siyasi bir sorun olarak görüp, sorunun çözümünde orduyu bir aktör olmaktan çıkarmasıdır. Türkiye’nin 7 Haziran’dan itibaren çatışmacı bir ortama girmesi ise tıpkı Desch’in söylediği gibi askerin siyasal sorunların çözümünde kendisini ana aktör olarak görmesine, “ölen biziz konuşan onlar” hissini yaşamasına neden olmuş olabilir.

Uluslararası Alanın Yapısal Dönüşümü

Asker ve sivil ilişkilerindeki geniş literatürün tamamını burada aktarmam mümkün değil. Son olarak yine Türkiye bağlamına uyduğunu düşündüğüm ve darbeyi temelde uluslararası iktisadi/siyasi konjonktür ile ulusal (özellikle popülist) siyasetlerin arasındaki makasın açılması olarak okuyan yaklaşımdan bahsetmek isterim (bu perspektifin önemli temsilcilerinden biri olarak Guillermo O’Donnell’a bakılabilir).

Bu yaklaşıma göre devletler sadece ulusal varlıklar değildirler. Aynı zamanda bir uluslararası ittifakın parçasıdırlar. Kimi dönemlerde (çeşitli nedenlerle) ulusal siyasi/ iktisadi hat ile uluslararası “düzen” arasındaki makas açılabilir. Bu makasın açılması ise sivil siyasetin etrafındaki ulusal siyasi, iktisadi ve bürokratik ittifakları dağıtır. Darbe tam da bu ittifaklar siyasetinin yeniden düzenlenmesi ve ulusal siyasal hattın uluslararası siyasi/ iktisadi konjonktür ile uyumlu hale getirilmesi işlevini taşır. Darbe uluslararası destek alsa da (hatta kimi zaman doğrudan uluslararası güçler tarafından organize edilse de) temelde iktisadi/siyasi çıkarları artık mevcut hükümetle uzlaşmayan yerel gruplar tarafından desteklenir. Ordu bu grupların ittifakında sadece bir katalizördür.

Kısacası bu yaklaşımda darbeler, değişen uluslararası (siyasi/iktisadi) düzene ulusal siyasetin “ayak uyduramaması” olarak tanımlanır. Tam da bu nedenle darbe “düzen kurucu” merkez ülkelerde değil, düzene uyması beklenen çeper ülkelerde hegemonik bir siyasal formdur.

15 Temmuz darbe girişiminin yapısal nedenleri hiç kuşkusuz daha çok tartışılacak. Ama bu perspektifin Türkiye bağlamına hızlı bir şekilde uyarlanması (ve sivil siyaset temsilcilerinin kendi ağızlarından sürekli bir uluslararası kaynaklı darbe fikrini dile getirmiş olmaları) bize pek çok ipucu veriyor. 2010 yılından beri Türkiye’nin ittifaklar siyasetinde hatrısayılır bir dönüşüm yaşandığını, Batı ittifakı ile arasında ciddi gerilimler oluştuğunu söylemek mümkün. Nitekim bu dönemde Türkiye’ye de uğrayan küresel ekonomik ve siyasal krizi İslâm’ın daha radikal yorumları ile aşma stratejisi, Ortadoğu’daki siyasal krizi kendi lehine çevirmeye yönelik müdahaleci ve çatışmacı hamleler, İran’a yönelik BM ambargosunun Türkiye tarafından delindiğine yönelik iddialar (ve bu para trafiğinin doların hegemonyasına verdiği zarar) Türkiye’deki siyasal iktidarın uluslararası düzenle ters düşmesinin kimi emareleri olarak da okunabilir.

Kanımca AK Parti kadroları ulusal siyasi hat ile uluslararası düzen arasındaki bu makasın açıldığının ve bu durumun Türkiye’yi bir darbe mekaniğine soktuğunun uzun zamandır farkındaydı. Bu makasın açılmasının en önemli sonucu da (otoriteryanizm ile aşılmaya çalışılan) ciddi bir yönetim krizinin ortaya çıkmasıydı. Nitekim bütün demokratik hükümetler seçimlerle iktidara gelirler, ama hiçbiri seçmenler tarafından yönetilmez. Yönetmek bürokratik bir uzlaşmadır. Bürokrasinin (özellikle güvenlik bürokrasinin), sermayenin ve uluslararası aktörlerin desteğini gerektirir.

AK Parti tam da bu uzlaşmayı devlet içinde kaybettiği noktada bir yönetim krizine girdi; bu yönetim krizini engellemek/ertelemek için ilk olarak kendi seçmen desteğini güçlendirecek dışlayıcı popülist bir siyasal hatta yöneldi. Bu stratejinin makası daha da açtığını ve AK Parti’nin uluslararası aktörler tarafından öngörülemez/ güvenilemez bir siyasal aktör olarak algılanmasına vesile olduğunu söylemeliyim. Son dönemde ise bunu engellemenin bir diğer yolunun askerle uzlaşmak (özellikle Kürt meselesinde) olarak görülmüş olabileceğini ve Türkiye’nin dış politikasındaki ani dümen değişikliğinin de bu makası kapatma arzusu ile yakından ilişkili olduğu iddia edilebilir. Ama bütün bunların ortadaki ciddi yapısal/bürokratik gerilimi gidermeye yetmediği de darbe girişimi ile açığa çıkmış oldu.

Bu noktada hemen ifade etmek isterim ki darbe girişimin başarısız olması, bu gerilimi gidermek için yeni bir fırsat sundu. Ama “yönetememe krizinin” devam etmesi halinde bu fırsatı sivil siyasetin kullanması ve kendi lehine çevirmesi yapısal olarak güç. Yönetememe krizi ise maalesef aktörlerin niyetleri ya da demokratik “vizyonları” ile ilişkili değil. Aşılması daha geniş, yeni ve içerici bir toplumsal ittifak kurmayı gerekli kılıyor.

Kazan, Kazan

Son olarak bir darbeyi mümkün kılan “temel” faktörlerden birinin hukukun sivil siyaset tarafından askıya alınması olduğunu ifade edeyim. Dünyadaki darbelerin tarihsel olarak hangi siyasal gelişmelerin ardından yapıldığını analiz eden çalışmalar, darbelerin hukukun üstünlüğünün bizzat sivil otoriteler tarafından ihlal edildiği, sivil otoritenin gücü merkezileştirme adımları attığı ve siyasal iktidarın seçimler yoluyla dönüşümünün önünün kesildiği dönemlere denk geldiğini gösteriyor. Böyle dönemlerde hukuku (kendi kurumsal geleneklerine, kapasitesine bağlı olarak) askıya alan pek çok merkezkaç güç beliriyor.

Özellikle siyasal aktörlerin sistemi “kazanan her şeyi alır, kaybeden her şeyi kaybeder” mekanizmasına sokması çatışmacı toplumlarda sivil siyasetin artık işe yaramadığı hissinin güçlenmesine ve darbeden iç savaşa dek uzanan çatışmacı bir siyasi hattın egemen olmasına neden olabiliyor. Kolektif grupların ve belirli sınıfsal öbeklerin sivil siyasetin kendi hak taleplerini ve görünme arzularını tamamen dışarda bıraktığını düşünüyor olması ve bunun yarattığı öfke ve adaletsizlik hissi hem darbenin hem de iç savaşın beslendiği ana damarlardan.

Burada adalet talebi derken sadece kolektif grupların hak taleplerinden bahsetmediğimi vurgulamak isterim. Bahsettiğim bunları da içermekle beraber bunlardan daha fazlası. Bahsettiğim en küçük yönetim kademesinden en büyüğüne kadar “iktidar etmenin” dışlama mantığı üzerinden kurulması. Kısacası iktidarı destekleyenler dışında kalan grupların siyaset dışında kalan kendi gündelik hayatlarını da “siyasetin” çerçevelemiş olması. O gündelik hayatın kurallarının hak, hukuk, adalet üzerinden değil, siyasi yandaşlık üzerinden belirlenmeye başlamış olması. Siyasetin yaşam şansını “ya hep, ya hiç” haline getirmesi. Darbe durumunda halkın desteğini alabileceği yanılsamasına kapılan askerlerin bunu düşünmelerine neden olan tam da bu iklim.

Peki Ne Yapmalı?

15 Temmuz’da Türkiye yaklaşık 100 yıllık Cumhuriyet tarihinin en önemli (ve en karanlık) olaylarından birini yaşadı. Ülkenin parlamentosu bombalandı. Asker sivillere ateş açtı, tanklarla ezdi.

Yukarıda bir kısmını aktardığım darbenin nedenlerine dair literatür bize darbelerin nedeninin sadece ordu bürokrasisinde aranmaması gerektiğini ve sadece topyekûn bir sivil denetimle bu sorunun çözülemeyeceğini gösteriyor. Nitekim sivil otoritenin tamamen kendi ordusunu kurduğu pek çok otoriter devlette de darbenin hegemonik bir form olmaya devam etmesi bunun önemli bir göstergesi.

Peki ne yapmalı? Asker-sivil ilişkilerine dair literatür bize bunun bir daha tekrarlanmamasına dair pek çok ipucu veriyor.

Örneğin sivil siyasetin ordu üzerinde topyekûn bir kontrol sağlamak yerine, kendi iktidarını objektif sivil denetim olarak tesis etmesi gerekir. Ordudaki terfilerin hiçbir dönemde siyaset, ideoloji ya da adam kayırma üzerinden değil, tamamen profesyonel bir etik üzerinden yapılması ve bu konuda toplumsal bir uzlaşmanın sağlanması gerekir. Siyasal sorunların askeri değil, siyasi yollarla çözülmesi gerekir. Sistem içindeki bütün aktörlerin kendi çıkarlarını özgürce ifade edebilecekleri bir siyasal zeminin inşa edilmesi gerekir. Siyasal iktidarın ne olursa olsun seçim kaybetmeyeceği imajının ortadan kalkması gerekir. Siyasal sisteminin bütün çıkarlara ve temsil edilmek isteyen bütün gruplara açık hale getirilmesi gerekir. Sistemin kazanan her şeyi alır, kaybeden her şeyi kaybeder mekanizması üzerinden işlemesine son verilmesi gerekir.

Aslında çok zor değil. Ama hep beraber uzun zamandır çıkışı karşımızda apaçık görünen bir labirentteymiş gibi koşturup duruyoruz. Kafamız çarpıyor. Yönümüzü kaybediyoruz. Sonra bir bakıyoruz aynı yere geri dönmüşüz. Şu noktada sakince nefes alıp, bir toplum olmayı göze alan kolektif bir irade oluşturmayı başarabilmeliyiz. Bu süreçle eğer bir toplum olarak gerektiği gibi hesaplaşamazsak korkarım ki hiç kimsenin kazanamayacağı daha da karanlık bir döneme gireceğiz.

Umalım ki bu olmasın, atlatılması çok hayırlı olan darbe girişimi siyaset içinde yeni alanların açılmasına vesile olsun.

Evren Balta – www.birikimdergisi.comevren balta