Ana Sayfa Blog Sayfa 3403

[Kuşlar, Orman ve Ben] Sivrisinek Saz

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

5

SİVRİSİNEK SAZ…

Şimdi öyle sivrisinek projesi falan deyip geçmeyelim. Mühim mesele. Sarıgerme ve Belek o zamanlar Turizm Gelişim Bölgelerinden ikisi. Buralara böyle kalantor turistlerin gelmesi bekleniyor. Sarıgerme, kumsalı ile meşhur, hatta deniz kaplumbağaları için mühim bir yer. Gerçekten de upuzun, altın gibi pırıldayan bir kumsaldı o zamanlar Sarıgerme. Keza Belek de öyle. Örneğin bitki dünyası açısından pek önemli ve biraz da endemik olan kum zambağı buralarda yaşıyor tosbağalara ilaveten, bir diğeri fıstık çamları ile kaplı. Gelin görün ki bu kumsallar üzerinde güzel planlar var. Bu kumsallarda ne bedenler denize girecek, hangi cüsseler golf yapacak onun hesabındayız insanlık olarak. Dolayısıyla pek çok yıldızlı oteller, tatil köylerinin mekanı olmuş alanlar buralar. Eee gelen turisti de sivrisinek mi yesin canım? Üstüne biz bu melun hayvanlara öyle böcek ilaçlarını da sıkmayalım, zira turist orada oturmakta.

Proje ekibi arazi çalışmaları sırasında, öğle arasında, pişerken… Bendeniz’i tarif etmeye gerek yok sanırım.
Proje ekibi arazi çalışmaları sırasında, öğle arasında, pişerken… Bendeniz’i tarif etmeye gerek yok sanırım.

Hah işte o manada sivrisinekle entegre mücadele projesi tasarlanır. Bu konunun yegane uzmanları da bizim okulda. Entegre mücadele şu demek; sadece kimyasal mücadele değil, biyolojik ve mekanik mücadele yöntemlerinin de kullanıldığı bir sivrisinek kontrol programı. Bu pakete doğal, sistemik olmayan –yani ekosistemde kirlilik yaratmayan- preparatlarla ilaçlama, sivrisinek yaşam alanlarının (sulakalanların) ıslahı ve doğru zamanda doğru miktarda ve doğru aktif maddenin kullanıldığı kimyasal kullanımı dahil.

Proje, bu programın oluşturulabilmesi için yapılacak ekolojik bir modelleme çalışmasını içeriyor. Meseleye bilimsel yaklaşım. Şimdi geriye doğru bakılınca gerçekten çağının ilerisinde bir proje olduğunu söylemeliyim. Bilimsel araştırmaların yerlerde süründüğü –özellikle de biyoloji alanında- ülkemizde böyle yaygın uygulaması olan bir konuda danışmanlık verilmesi fikri günümüzde bile oldukça zor. Çünkü toplumumuzda danışmanlık, başvurulması fuzuli bir merci gibi algılanıyor. Danışmanlık yapmaya çalışanlar genelde boş geziyormuş gibi algılanıyor. Durum böyle olunca danışmanlık kurumuna gönül verenlerin de konularına yeterince vakıf olmadıkları ortada. Gerçekten bilgi ve deneyim sahibi insanların danışmanlık yapabilmesi de zorlaşıyor, sapla saman bir birine karışıyor.

Fazlaca toplumsal tespit yapmadan konuma döneyim, zira bu konuda pataklanmak istemiyorum! Zaten yukarıdaki cümlelerimle, biyologların, genel olarak bilimle uğraşan insanların, turizmcilerin, danışmanların falan dikkatini üzerime çektim.

Uzatmayalım, bu proje kapsamında bizi kütüphaneye memur ettiler. Sabah girip akşam çıkıyoruz. Arada yemek yemek için dışarı çıkıyoruz, her gün aynı yemeği yedikten sonra tekrar geri dönüp devam ediyoruz. Yazın ilk kısmını o şekilde geçirdikten sonra arazi çalışmasına geçmek üzere hazırlandık. Yaklaşık 2,5 aylık bir süreyi geçirmek üzere evden ayrılacağım vakit geldi, derli toplu denilebilecek bir valizle yolculuğa çıktım. Projede kadrolu olarak işe alındım.

Bütün çalışma boyunca konaklayacağımız yer Dalyan. Her gün bir araçla otelden alınıyoruz. Araziye güneşin altında veri toplamak üzere gidiyoruz, akşam geri dönüyoruz. Arazi çalışmasının ilk aşaması sivrisineklerin yaşam alanlarının haritalanması ve buralardaki popülasyon dinamiklerinin tesbiti. Buna akşamları otelde makale paylaşımları eşlik ediyor. Bu hummalı çalışmaların her birimize kazandırdıklarını saymakla bitiremem. Arazi çalışmasının planlanmasından, harita okumaya; sivrisinek türlerinin tanınmasından örnekleme yoluyla tahminlerde bulunmadan; bu garip canlıların üreme ve yaşam döngülerinin arazi koşullarındaki durumunun tesbitine kadar çok yönlü bir araştırma.

Projenin bir ayağı da Ankara Üniversitesi’nin Toprak Anabilimdalı’nda yürütülüyordu. Burada topraktan elde edilen ve ürettiği delta toksin ile sivrisineklerin sudaki larvalarını direnç oluşturmadan öldüren bacillus thuringiensis (yani şu meşhur GDO’lu mısır ve pamuka genleri aktarılan bakteri) isimli bakterinin preparat haline getirilmesine dönük deneylerin yapıldığı laboratuar çalışması bizim arazi çalışmamıza eşlik ediyordu.

Ekipteki mezun olmayan iki kişiden biri bendim. Dolayısıyla bu çalışma benim ve diğer arkadaşım için yaz tatilini kapsayan bir arazi çalışması idi.

Ve elbette arazi çalışmamızın odağı sivrisinekler olsa da bölgedeki diğer canlı türleri hakkındaki bilgimiz gittikçe artıyordu.

Arazideki en küçük kurbağa, hayret ettirecek kadar küçüktü!
Arazideki en küçük kurbağa, hayret ettirecek kadar küçüktü!

Ekibimizin içinde daha önce de saydığım insanlara ek olarak Adana Sıtma Savaş Enstitüsü’nün teknisyen ve biyologları da vardı. Adana Sıtma Savaş, sıtma ile mücadele konusundan dünya çapında başarılara imza atmış bir kurum. Kurulduğu yıllarda (1927) ve sonrasında da çok yönlü araştırmalar yapan Enstitü, bölge insanını çalıştırmış ve Dünya Sağlık Örgütü’nün eğitimleri ile sıtma mücadelesi için pek çok tekniker yetiştirmiş. Bu kurumda 30 şeneyi aşkın emek vermiş ekipten, sivrisinek türleri, direnç testlerini öğrenmenin yanısıra, tamamen el becerisine dayanan sivrisinek toplama, sayma gibi pratikleri de öğrendiğimiz çok verimli bir yazdı, 1991 yazı….

(Türkiye’de Sıtma Mücadelesi ile ilgili daha derin bilgi sahibi olmak isteyenler için güzel bir derleme var: http://www.turkiyeparazitolderg.org/sayilar/35/buyuk/pdf_TPD_3921.pdf )

Devam edecek…

73-güneşin-aydemir

 

 

Güneşin Aydemir

O sırada Çamtepe’de…

Doğal boyama işi, bitti dediğin yerde yeniden başlayan bir işmiş meğer. Başka başka bitkilerden nasıl başka başka renkler çıkacağına dair sürekli merak içindeyiz.

Zerdeçal, soğan kabuğu, çay ve kınayla konuyu kapamayı düşünürken adaçayı, karabaşotu, kantaron ve civanperçemiyle devam ettik.

Soldan sağa; civanperçemi, karabaşotu, adaçayı.
Soldan sağa; civanperçemi, karabaşotu, adaçayı.

Bu yünler, kırkılmasından temizlenmesine, yıkanıp taranmasına, eğrilmesinden yumağa çileye dönüştürülmesine, çilenin boyanmasına, sirkelenip şaplanıp kurutulmasına, aksesuara-battaniyeye dönüştürülmesine kadar farklı farklı ellere değdi. Burası benim en çok hoşuma giden kısım.

İpliklerin öncesi-sonrası
İpliklerin öncesi-sonrası

Geçen hafta Çamtepe’nin genel bakım-onarım haftasıydı. Kapılar elden geçti, macunlandı, boyandı. Bir ay önceki fırtınada roket-ocağın topraklarının bir kısmı yağmurda akıp gitmişti. Doğal malzeme kullanımı daha sık onarım, ilgi şefkat istese de, hasar aldıktan sonra yerine koyması bazen daha az zahmetli, doğa aldığını geri veriyor. Hakan ocağı güzelce onardı, ben de çamurdan topçuklar yapıp süslemeye yorum kattım.

Roket-ocak biraz Yıldız Savaşları'ndaki Jar Jar Binks'e benzememiş mi? Özellikle göz kısmı.
Roket-ocak biraz Yıldız Savaşları’ndaki Jar Jar Binks’e benzememiş mi? Özellikle göz kısmı.

Geçtiğimiz haftanın en önemli olayı ise, Balım’ın doğurmasıydı. Bir gün ansızın Çamtepe’de peydah olan siyah kedinin, Balım’ın çocuklarının babası olduğunu anlamamıştık, ta ki Balım’ın karnı hafiften şişene kadar. Derken 14 Temmuz’da Balım’ın önce yürüyüşü değişti, ne yapacağını bilemez haller geldi, şiddetli kasılmaları başladı, suyu geldi ve kısa süre sonra ilk yavruyu gördük. 3’ü sarı, 1’i siyah, hepsi de sağlıklı 4 yavrusu oldu. Bir hayvanın doğumuna tanık olmak, bayağı enteresan bir deneyimmiş.

Balım, doğurmadan kısa süre önce ve Yavrular alt alta, üst üste.
Balım, doğurmadan kısa süre önce ve Yavrular alt alta, üst üste.

Geçtiğimiz Aralık ayında yapılan zeytin hasadında tuza basılan zeytinleri yıkadık, sirkeleyip zeytinyağlayıp tekrar kavanozladık. Hasadın aralıksız 21 gün sürdüğünü söylüyor Çamtepe ahalisi ve ne kadar yorucu bir iş olduğunu. Zeytinlerin de tadından yenmediğini ben ekleyeyim.

Zeytinler bol suyla tuzlarından arındırılırken.
Zeytinler bol suyla tuzlarından arındırılırken.

İlk önce ağaçların altına düşen ‘dip zeytin’ toplanıyor. Bunlardan asidi yüksek bir zeytinyağı elde ediliyor. Asit oranı belli bir değeri aşınca (3-4 deniyor) zeytinyağı yemeye uygun olmadığı için bu yağ daha çok sabun yapımında kullanılıyor. Dipler toplandıktan sonra ağaçtaki zeytinler silkme yöntemiyle ve sırıklarla, ağacın altına serilen yaygılara düşürülüyor. Bunlar da ya zeytinyağı için sıkıma gönderiliyor ya da sofralık zeytin olarak tüketmek üzere ayrılıyor.

Yine geçtiğimiz Aralık ayında Ayvacık-Ormanya Gıda Ormanı’ndaki 3 dönümlük araziye topluluk desteğiyle ekilen 30 kilo mercimekten, Haziran ayında 55 kilo hasat edilmişti (Hasatta 13 kişi, dört buçuk saat çalıştı). Mercimek kapsülleri güneşi görünce açılıp mercimekler toprağa saçıldığı için, hasadın güneş doğmadan başlaması gerekiyormuş.

Eda, Fatmanur, Hakan.
Eda, Fatmanur, Hakan.

Bu küçük dünyamda çok mutluyum. Büyük ve savaşlı diyarlara dönme fikri içimi karartıyor… Şu kalan iki dersimi de hayırlısıyla versem de sonra ölmez sağ kalırsam yoluma devam etsem diye düşünürken buluyorum kendimi.

66-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

Anadolu’da renk renk topluluk dokumak – Emel Meriç

Kilim… Çok severim, renk renktir, duygu duygudur. Emek emek, ilmek ilmektir. Dokuyanın, hâlden hâle geçişinin somutlaşmış halidir adeta.

93

Yıllar önce bir Gezgin fısıldamıştı: “Aslolan hâl dilidir.”

Topluluk olabilmeyi kilim dokumaya benzetiyorum. Ayrı ayrı duran, renk renk, çeşit çeşit ilmekler gün olur hâllenirler, yollara düşerler. Dere tepe uz giderler, akıp giderlerken birbirinden habersiz aynı niyetleri ekerler:

Söyleşelim halden hale,

Dilleşelim dilden dile,

Biz gezeriz ilden ile,

Taze açılmış gülüz biz (*)

Niyetler bir olunca gönüller de bir olur, yollar kesişir. Ayrı ayrı diyarlardan gelen ilmekler tanış olurlar. Onca yolun yorgunluğunu atmak için güneşten bir sofraya otururlar,  yürek dertlerini dökerler. Paylaştıkça açılırlar, açıldıkça paylaşırlar. Paylaşmak arıtır. ‘Can’dan ‘can’a bağlar kurulur. Her bir ilmek daha da bir ‘can’lanır, renklenir. Canlandıkça daha da bir duyulur görülür olur. Duyulup görüldükçe ‘öz’lerine iner daha da bir hâllenirler.  Yargılamalardan uzaklaşıp şefkat dilinde dilleşirler. Endişe, yargılamadan uzak bir alanda yaratım başlayıverir kendiliğinden. İlmekler birbirine köprü olurlar, özler kavuşur, ‘can’lar bir olmaya başlar.

Biz hâl ehli kardaşlarız,
Erkan içinde yoluz biz (*)

Kilim dokunmaktadır artık. Masmavi gökyüzünün şahitliğinde yepyeni bir topluluk doğmaktadır.

91
Fotoğraf Kaz Dağları’nda çekildi. Kendi kendine bir ilmektim, kilime karıştım.

Özgürce akan coşkun bir dere gibi her ilmek gürül gürül, renk renk akmaktadır; her bir ilmek gönlünce varolmaktadır. Kilim dokunmaktadır, topluluk oluşmaktadır.

Uyku girdi bedene (**), haydi bana müsade…

Kilimin türküsü, topluluğun sesi tez zamanda devam edecek, şimdilik bu kadarıyla baş başa bırakıyorum sizi ve soruyorum sadece meraktan; nasıl bir kilimde varolmak isterdiniz ?

 

(*) Pir Sultan Abdal

(**) İlmeklerden birinin – Göktuğ- anneannesinin masal manisinin ilk kısmı

92

 

Emel Meriç

yerkure.wordpress.com/

Sarılmak! Ta ki kalplerimiz yumuşayıncaya dek! – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Gelin kucaklaşalım / Free Hugs eylemi(!) / Chiang Mai – Tayland

78

En çok da sarılmak istiyorum ben bugünlerde, tüm dünyaya sarılmak!
En yakınlarıma ama daha çok, en uzak hissettiklerime…
Dilinden en iyi anladıklarıma ama daha çok, bir tek ortak kelimem bile olmayanlara…
En sevdiklerime ama daha çok, kalbimin en kapalı olduklarına…

 

Sıkı sıkı sarılmak istiyorum. Dakikalarca, saatlerce, gerekirse günlerce. Ta ki kalplerimiz yumuşayıncaya dek!

79

Gezginliğimin en başlarında, sanırım 2007’de duymuştum “free hugs”/sarılma eylemlerini. Sokağın ortasında duran insanlar, ellerinde bir döviz “free hugs” / “sarılmak serbest” yazıyor ve dileyen herkesi kucaklıyorlar.

“Bugüne kadar duyduğum en güzel fikir!” Diye düşündüysem de, sokakta “ona-buna” sarılınca ne diyeceğini bilemediğim “ELALEM” örgütü sebebiyle bu eyleme sadece uzaktan bakmış, İstiklal’de rastladığım birkaç kişiye sarılmakla yetinmiştim.

80

Sonra “Gezi” zamanıydı. Herhangi bir şey, insanların yüreğini yumuşatacak herhangi bir şey bulunca ona sıkı sıkı yapışabileceğim ve “elalem –melalem”in de bu yolda önümde hiç duramayacağı zamanlardı. Taksimde bir “free hugs” eylemi düzenleyince arkadaşlar, haydi dedim zamanı geldi. Kadıköy’de de biz yapalım. Eşe dosta çağrılar yapıldı.

İşte oradayız. Bir akşam üstü Kadıköy iskele meydanında. Kalabalık bir grup olmamıza rağmen, her gün sakin sakin yürüdüğüm meydanda, elimdeki dövizi havaya kaldırıp, yüksek sesle o ilk çağrıyı yapmak… SARILMAK SERBEEEST! Dediğim an, zordu.  Ve sonraki bir saat, muhteşem!

81
(Foto by Zehra Genç)
82
(Foto by Zehra Genç)
(Foto by Zehra Genç)
(Foto by Zehra Genç)

Dünyayı “kurtaracak” şeylerden birinin de sarılmak olduğuna inanıyorum ben ve şükür ki yalnız değilim! Dünyanın her yerindeyiz.

Bir gece vakti, Tayland’ın Chiang Mai’sinde karşıma çıkan bu güzel insanlar gibi.

Biz, couchsurfingten bir araya gelen bir grup, dilek feneri aramak için yollara düştüğümüzde, şehrin meydanında rastladık onlara… Sonra bir süreliğine, feneri-meneri, tam da o sıralar olan yeni yılı, her bir şeyi unuttuk. Sarılabildiğimiz kadar çok sarıldık birbirimize, sarıldıkça kalplerimiz yumuşadı, sarıldıkça çoğaldık, sarıldıkça gülümsedik, sarıldıkça tanış olduk, biz olduk, bir olduk…

84

85

86

87

88

89

İşte ondandır, Tayland’taki sarılmadan aylar sonra, sevgili Hira’nın bu duasını duyar duymaz yeniden o geceye gidişim, sıkı sıkı tüm sarılmaları yeniden hissedişim, Hira’nın duasını dua bilişim.

Çünkü ben en çok benden en uzak olduğunu sandığıma sıkı sıkı sarılmak istiyorum. Dakikalarca, saatlerce, gerekirse günlerce. Ta ki kalplerimiz yumuşayıncaya dek!

dua:

“güneş varken, güneşe bakıyorum
ay varken, aya.
bulut geçerken bulutu izliyorum,
yağmur akarken, yağmuru.
tüm kalbimle diliyorum, ki
yan yana durabilelim.
birbirimize bakabilelim, birbirimizi görebilelim,
birbirimizi kabullenebilelim.
güneş aydınlığıyla, bulut loşluğuyla
yansıtıyor temel hakikati;
hepimizin midesi zil çalıyor acıkınca,
hepimiz ürküyoruz şimşek çakınca.
yer sallanınca paniğe kapılıyor,
bir canlı yavrusunu görünce şefkat ve merhametle doluyoruz.
bir sevdiğimizi kaybedince bağrınıyor, kahroluyor
aşina bir ritmle kıpırdanıveriyoruz.
sohbete ve oyuna yandaş arıyor,
şiddete maruz kalmaktan hoşlanmıyoruz.
hepimiz bir o kadar ayrı
bir o kadar aynı.
tüm duam odur ki,
mekanlarımız, isimlerimiz, inandıklarımız, sözcüklerimiz,
törelerimiz, kıyafetlerimiz, yediklerimiz, türkülerimiz farklı olsun, ama
birbirimize bakabilelim, birbirimizi görebilelim,
birbirimizi duyabilip, birbirimizi kabullenebilelim.
tahammülle, merhametle ve muhabbetle” (Hira D.)

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

90-Hülya-Tosun

 

 

Hülya Tosun

Bir ezgili yürek: Ruhi Su – Ercüment Gürçay

Bu yıl 20 Eylül’ de ilk kez Ruhi Su Şiir Ödülleri verilecek…

116

Çocukluğunu Çukurova’ nın sert ve sarı sıcak ikliminde yaşayan Ruhi Su türkülerle de o yıllarda tanışmış ve ölene kadar türkülerle olan yol arkadaşlığını devam ettirmişti. Türküleri önemsemiş, onları yeşerdiği topraklardan almış, kendine özgü bir yorumla kentli kulaklara taşımış, benimsetmiş ve sevdirmişti.

Ruhi Su aynı zamanda bir şairdi. Ona göre ‘okumuşların’ (kendisini de bu tanıma dâhil ediyor) türküye Halk Şiiri demeleri, başka koşullarda ve başka bir bütünlük içinde olan söz sanatında nelerin değiştiğini önemsememekten kaynaklanıyordu. Ona göre ne şiirin ortamı, kuruluş nedeni türkününkine benzerdi, ne de şiiri yapan türküyü yapana benzerdi. Türkü daha düşünülürken, kurulurken, bir ezgi ile birlikte, bir ezgi için düşünülür, kurulurdu. Müziğin gereği olarak birtakım ek sözcükler ve ünlemler alırdı. Ruhi Su, türkülerin, bütünlüğü ancak böyle oluşan bir söz sanatı olduğunu ifade ediyor; türküleri kendi ortamı ve bütünlüğü içinde bir söz sanatı olarak değerlendirip, aydın kişinin şiiri ile eşit olmayan koşullarda yarışa sokmanın anlamsızlığını-gereksizliğini vurguluyordu.

Ruhi Su, şiiri de tıpkı halk türküleri gibi önemsemiş, onları yarıştırmadan, özgün yapılarını bozmadan, zaman zaman her ikisini de beğeni ve dünya görüşünün süzgecinden geçirerek, birbiriyle harmanlamış; Mevlana’ dan, Pir Sultan’ a, Köroğlu’ na; Lorca’ dan, Rahip Beranger’ e; Nazım’ dan Ali Yüce’ ye; Melih Cevdet Anday’ a, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ ya, Orhan Veli’ ye, Hasan Hüseyin Korkmazgil’ e, Aziz Nesin’ e ve Halim Şefik Güzelson’ a kadar birçok şairin şiirlerini bestelemiş ve yorumlamış, her iki söz sanatının da hakkını vererek taşımıştır.

115

Ruhi Su’ nun şair yanını çok geç öğrendim. Ruhi Su’ nun davudi sesiyle 1970’ li yılların ortalarında İMECE kasetleriyle tanışmıştım. 12 Eylül darbesini takip eden günlerde Ruhi Su’ nun kırmızı etiketli kasetlerini de evdeki kitaplarla birlikte derdest edip evden uzaklaştırmıştık. Bu kasetlerden bazıları bugün artık çalışmasalar da müzik kitaplığımda duruyorlar.

Ruhi Su 20 Eylül 1985’ de hayata veda etmişti. 1987’ de Harbiye Konak Sineması’ nda yapılan Ruhi Su Anma Gecesi’ nde, Pir Sultan Abdal’ dan, Karacaoğlan’ a; halk türkülerinden, Ruhi Su’ nun türkülerine kadar geniş bir repertuvarla sahne alan Ruhi Su Dostlar Korosu’ nu ilk kez izlemiş ve o gece koroya katılmaya karar vermiştim. Henüz 25 yaşındaydım.

Ruhi Su’ nun çok yönlü sanatçı kişiliğini, şair yanını ilk zamanlarda bilmiyordum. Koroya devam ettiğim günlerde şair Ruhi Su’ yu da tanıdım. Çok az şiir yazmıştı. Ama güçlü bir şiir dili vardı.

120

Ruhi Su’ nun ilk şiiri Ninni 1940 yılında Varlık Dergisi’ nde yayımlanmış. Baladız Destanı’ nı da 1946’ da yazmış. Ruhi Su’ nun Serhat Türküsü şiiri 1975’ de, Seferberlik, Geldik, Ezgili Yürek, Kist ve Görünen şiirleri 1977 yılında Cumhuriyet Gazetesi’ nde; Irmak, Başlasın ve İnsan ve Emek şiirleri de 1978’ de Sanat Emeği’ nde yayımlanmış.

Ruhi Su’ nun şiirleri ölümünün ardından ilk kez Eylül 1985’ de Adam Yayınları tarafından yayımlanan Ezgili Yürek kitabında toplu olarak yer aldı.

Kendi sesinden şiirlerine ise Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı tarafından aynı isimle 1986 yılında yayımlanan Ezgili Yürek albümünde yer verildi.

***

Ruhi Su, bazı şiirlerini daha sonra türkü-marş formunda yakmış-bestelemiş. Ona göre şiir bestelenmez, yakılırdı.

1950’ de kaleme aldığı Yaratan Bizleri İnsan Yarattı ve Tevhit semah formundaki yapıtlarıdır. 1951 TKP tutuklamaları sırasında İstanbul, Sansaryan Han’ da yer alan 1. Şube tabutluklarında Bu Nasıl İstanbul ve eşi Sıdıka Su için Mahsus Mahal şiirini; takip eden yıllarda İstanbul’ dan Adana cezaevi götürülürken, Hasan Dağı yakınlarında verilen molada Hasan Dağı şiirini kurgulamış ve bu şiirlerinden yaktığı türkülerini de plaklarında yorumlamış.

119

Mustafa Suphi ve arkadaşları için Karadeniz Ağıdı’ nı, Nazım Hikmet için Ağıt şiirini yazmış ve bu şiirlerini de ağıt formunda yakmış.

Dağ Başını Duman Almış, Annem Beni Yetiştirdi, Atasözü, Demircioğlu, Ellerinde Pankartlar ve Şişli Meydanı’ nda Üç Kız şiirlerini de marş formunda düşünmüş, bestelemiş.

***

Bu yıl 20 Eylül’ de Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği tarafından, Ruhi Su’ nun kültür mirasını yeni insanlara ulaştırmak, sanatını yaşatmak amacıyla ilk kez Ruhi Su Şiir Ödülleri verilecek…

Bu yıl 1 Eylül 2015 ile 1 Eylül 2016 tarihleri arasında birinci basımı yapılmış tüm şiir kitapları, şair veya yayınevinin herhangi bir başvurusu gerekmeksizin Ruhi Su Şiir Ödülüne doğal adaydırlar.

117

Değerlendirmeye alınacak şiir kitapları, Birlikte Yaşamak yazısında arkadaşı Ruhi Su’ yu ”… elli yılı aşan sanat yaşamında kendisini işine adamış, bir yaratıcının eşsiz özverisiyle, hiçbir zaman bencillik kuyusuna düşmeden, bize birlikte yaşamanın güzelliğini iletmiş, acılı ve yalnızlıkla ilgili türkülerinde acıyı ve yalnızlığı aşmayı; sevinci dile getiren türküleriyle sevinci ve mutluluğu paylaşmayı öğretmiştir. Onun söylediği türküleri dinlerken, nerede olursanız olun, yalnız bir yerle, bir zamanla değil, bu değişik yer ve zamanlarda yaşamış türlü türlü insanla da bir bağ, bir özdeşlik kurarsınız. Artık yalnız değilsinizdir…” cümleleriyle anlatan yazar-şair Cevat Çapan’ ın başkanlığında Latife Tekin, Ahmet Telli, Haydar Ergülen, Hüseyin Ferhad, Mahmut Temizyürek ve Mehmet Gözen’ den oluşan seçici kurul tarafından değerlendirilecek ve ödüller Ruhi Su’ nun 31. Ölüm yıldönümünde, 20 Eylül 2016’ da düzenlenecek bir törenle sahiplerine verilecek.

Değerlendirmeye katılım koşulları Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’ nin www.ruhisu.org.tr sitesinden ve 0532 371 1530 numaralı telefondan öğrenilebilecek.

Ruhi Su’ ya, 5 Mart 1977’ de Cumhuriyet Gazetesi’ nde yayımlanan ve insanın doğada bugün de süren yolculuğunu anlatan Geldik şiiriyle bir selam göndermek istiyorum: Hepimiz bir yerlerdeydik/ Başka bir yere geldik/ Değişen dünyanın sürecinde/ Karanlık bir sudan geldik/ Ne gül eski bir güldür şimdi/ Ne beygir eski beygir/ Kırmadan, incitmeden/ Maymundan insana geldik/ Bakmayın siz bu bencil/ Bu hayvansal kavgaya/ Değişen dünyanın içinde/ İnsana biz yeni geldik.

İyi ki bu dünyaya gelmişiz ve iyi ki seni tanımışız Usta.

1-VİDEO: RUHİ SU SÖYLÜYOR “ŞİİRLER” 1975/ 1978:

https://youtu.be/83309lhce2w

Dip Not: Ruhi Su’ nun kendi sesinden şiirlerine Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı tarafından aynı isimle 1986 yılında yayımlanan Ezgili Yürek albümünde yer verildi.

2- VİDEO: GİYDİM ÇARIKLARIMI:

Dip Not: Ruhi Su’ nun bir dost meclisinde söylediği bu türkünün kaydı Bertan Onaran arşivinden alındı ve 2001′ de Kültür Bakanlığı’ nın katkılarıyla Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı tarafından yayımlanan “Gülüm Dermişler” albümünde yer aldı…

Kayıtta geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Türkan Saylan’ ın da sesi var…

121-Ercüment Gürçay

 

Ercüment Gürçay / Ruhi Su Dostlar Korosu

 

‘Uçuyorum Göklerde’

..Dinle!

Sözü değil, yüreği dinle!”

(Masum-u Gayb, Baran TEZDÖNEN)

”UÇUYORUM GÖKLERDE”

100

“Uçuyorum Göklerde”, 8. TRT Belgesel Ödülleri kapsamında  Amatör dalda ikincilik ödülünü aldı. Yunus Tarık, Rana Kaya, Amir Abdullah, Murat Kılıç ve Yunus Emre Albayrakın emekleriyle oluşan belgeselde, insanların alınlarının çatlarına koydukları ve kaldırmaya ürktükleri tutsak ifadeleri silip atmaya çalışan ve bunu yaşatan bir yolculuk öyküsü var. Boğaziçi Psikoloji öğrencisi, Görme engelli Yunus Tarık ile muhabbet edip, paylaştıklarımızı yazdım.

GERÇEK BİR SOLUK

Görme engelli olan çocukların olduğu otobüse çekilen otostoptan doğan bir fikir ile başlar Yunus Albayrak’ın ve Murat Kılıç’ın yeni soluklu yolculukları. Daha önce deneyimlemediklerini yaşamak isteyen bu ikili, bu tesadüfle  görme engelli biriyle yolculuğa çıkmak isterler.

Ardından engelli birimleriyle kurdukları iletişimden sonra Yunus Tarık’e ulaşırlar ve yolculukları başlamış olur. İnsanlar görme engelli birinin nasıl olur da otostopa başladığını ve tanımadığı insanlar ile yolculuğa çıktığını duyduklarında eminim şaşıracaklar ve korkacaklardır. Ancak Yunus Tarik bunun bir sıkıntı olmadığını söylüyor. Bana göre de asıl sıkıntı toplumsal baskıları ve yargılamaları dinlemek ile oluşacaktı ve tüm bu yaşantılardan mahrum kalmak olacaktı.

“UÇUYORUM DEMEK YERİNE UÇMAK”

99

Yunus anlatmaya çalıştıklarını göstermek adına eylemde olmayı seçen biri ki ”Ben paraşütle uçuyorum demek yerine, paraşütle uçmak daha inandırıcı.” diyor.  Belgeselde Yunus’u izlerken ve karşımda dinlerken, marifet gözde değil de yürekte dedirtiyor bana Yunus. Hayalini kurduğu gemi yolculuğu da yaşam dolu sözlerini destekliyor.

”KORUYUCU YARGILARIN GİDERİLMESİ İÇİN MÜCADELE ETTİM”

Yunus Tarik, görme engelinden dolayı yol boyu gezgin arkadaşlarının kendisini koruyup kollama ihtiyacı içinde olduklarından bahsedererek: ”Ben özgür yaşayan bir çocuk olarak büyüdüm. Arkadaşlarıma kendi kendimi yürütebileceğimi göstermek için gayret sarfettim.” diyor. 

102

Gösterdiği çaba, insanların içinde bulunduğu renksiz korkuları alt ediyor nitelikte. Adımladığı, tecrübe ettiği tüm yollar artık Yunus için yeni bir yolculuğun habercisi ve adımlarında da tadacağı güzelliklerin neşesi hakim şimdiden. Görünmeyeni görünür yapan beraberlikleri ile Yunus Tarik, Murat Kılıç, Rana Kaya, Amir Abdullah ve Yunus Emre Albayrak korkuların üzerinden geliyorlar. Bastıkları toprağın sesini duymak, engebesinden tanımak ya da yardım için tutulan ellerin mavisini duyumsamak aydınlık sağlıyor hepsine. Otostoplarında karşılaştıkları insanlara, birbirlerine ve bize sundukları kesitler bu yüzden çok kıymetli. İçlerindeki denizin coşmasıyla yolları kesişen bu arkadaşların Uçuyorum Göklerde belgeseli herkese dokunabilen etkili, sıcak bir hikaye.

YENİ TOZLAR, YENİ SESLER

Beraber düşündüğünüz bir başka rota var mı diye soruyorum Yunus’a yeni yollardan bahsederken ve paylaşım içine girmek isteyen herkesi davet ediyorum Ege ve Akdeniz kokan bu rotaya!

98

Otostop ile gerçekleşecek bu yeni yolculuğun spontane gelişeceğini belirtiyor Yunus ve ”Her gittiğim şehirde bana başka biri eşlik edecek.” açıklamasıyla davetkar bir şölen sunuyor, biline. Bu yolculuk da belgesel olarak kayıt altına alınacak. Yunus ile kesişirseniz eğer farklı bir duyumsama yaşayacağınıza eminim.

Uçuyorum Göklerde belgeselinde emeği olan herkese bolca teşekkürler.

101-Gökçe Atik

 

 

Gökçe Atik

Son dönemin Yeşil Kitapları

Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan

96“Dilovası Olayı” olarak tanımlanan ve 6 Ocak 2011’de Kocaeli’nde yerel bir gazetede yayımlanan röportajla başlayıp, günümüzde de devam eden olaylar zincirinin öncesi ve sonrasını elinizdeki kitapla bilebilmeniz mümkün olacak. Bu röportajda, Kocaeli’ndeki hava kirliliği ve nedenleri ile annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakasında Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği sınır değerlerin çok üzerinde ağır metal bulunduğu ve sorunun sanayi havzası kentin bütününde olabileceği paylaşıldı. Açıklamalar, bilim insanının sorumluluklarının ülke gündeminde yeniden tartışılmasına aracılık etti. Bu olayda, üniversitenin uyguladığı baskı ve yıldırma girişimleriyle birlikte, yerel yöneticinin hakareti, Sağlık Bakanlığı ve YÖK’ün de bilimsel bilginin toplumla paylaşılmasının karşısında yer alması öne çıkan başlıklar oldu. Bununla birlikte, bilim insanlarının toplumun hemen hemen bütün bileşenleriyle birlikte, “üretilmiş bilimsel bilginin toplumla paylaşılmasının” haklılığı bağlamındaki örgütlü, ortak mücadelesi tarihteki yerini aldı.

Bu kitap, insanın ve üretimlerinin içinde yaşadığı toplumsal ilişkilerin ürünü olmasının bir örneği olarak ele alınmalıdır. Kocaeli, Türkiye’nin ikinci büyük sanayi havzasıdır. Böyle bir sanayi havzasında kurulmuş olan Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndaki emekçiler, mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitimi müfredatındaki sorumluluklarının yanı sıra, yürütecekleri bilimsel çalışmaların öncelikli konusunu, “Sanayi, Doğa ve Sağlık” olarak belirlemiştir. Çünkü içinde-birlikte oldukları toplumun yaşadığı Kocaeli’nde, halk sağlığıyla ilgili en önemli sorunlardan birisi sanayinin doğaya ve insana olan etkileridir. Marmara depreminden iki yıl sonra, ekip olarak yola çıkılan süreç, kentin sağlık alanındaki en önemli sorunlarından birisini görünür kılma, tartıştırma, çözüm üretme ve bileşenlerinin katılımı ile çözme hedefiyle başlatıldı. O nedenle bu kitap, hem ekip üyelerinin hem de kent yaşayanlarının günlüklerinden bir konu başlığının özeti gibidir. Ayrıca bir kurgu ve çaba gerektirmemiştir. Kitabın yazarları esas olarak, günlük yaşamlarında gözlemlediklerini bilimsel yöntemi kullanarak verilendirmiş ve belirli bir sistematikle kaleme almıştır.

Hazırlayan: Onur Hamzaoğlu
Kitabın Adı: Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan
2016
Kocaeli Tabip Odası
NOT: Kitap ücretsizdir. Edinmek isteyenlere başvuruları halinde ödemeli olarak kargo ile gönderilecektir.
İletişim: [email protected] 0 262 226 29 09

 

Gıda Bağımsızlığı

95Gıda ticarileşmesi artık gıda güvenliği tehdit ediyor. Özellikle ithalatı başlı başına öncelikle çiftçiyi sonrasında tüketiciyi dört bir yanından çevirip sarmalıyor. Artık market raflarında cici bici ambalajlarında kaplanmış, içinde ne barındırdığı belirsiz, farklı kıtalardan dev gemilere taşınmış ürünlere karşı karşıyayız.

Gıda ithalatı bir tek mevzuya odaklanmış durumdadır: düşük maliyetler.

Kayıplarımız ve geri döndürülmez varlıklarımız için tek bir cam simidi kaldı; şehirli tüketicilerin seçimleri ve tüketmekten ileri gelen güçleri.

Gıda Bağımsızlığı
Uwe Hoering
Yeni İnsan Yayınevi
Çeviren: Sedef Yıldırım Östling
2016

 

Doğasever Eda- Orman Gönüllüleri

Sincap deyip geçmeyin, onların ağaç diktiğini biliyor muydunuz?

94O gece Eda gönülsüzce yatağına yatıp binbir çabayla uykuya dalmışken odasından tangır tungur sesler geldi. Beklenmedik bir misafir vardı odasında: Bir fare.
“Fare mi dedin? Bana fare mi dedin?” diye sordu sincap.
Eda donup kaldı. Ağzını hemen yastığına gömdü.
“Demedim. Tıp.”
“Bak, bakayım şu kuyruğa!” diye meydan okudu sincap.
“Baktım” dedi Eda çekinerek.
“İyice bak!” diye üsteledi sincap.
“Baktım” diye tekrarladı Eda çabucak.
“Şimdi söyle bakalım neymişim ben?” diye sordu sincap.
“Tüylü kuyruklu bir fare!” deyiverdi Eda.
Sincap kulaklarına inanamıyordu.
“Ben sincabım. Sincap!” diye bağırdı gücenmiş bir sesle.
Eda, yeni arkadaşı sincaptan neler öğrenecektir neler…
Tuvana Gülcan’ın mizahi ve kıvrak anlatımı, Elif Balta Parks’ın resimleriyle can bulan “Doğasever Eda”nın “Orman Gönüllüleri” başlıklı macerasına kulak vermeye hazır mısınız?

Doğasever Eda- Orman Gönüllüleri
Yazar: Tuvana Gülcan/ Resimleyen: Elif Balta Parks
6-9 Yaş Grubu
Yapı Kredi Yayınları
2016

97-Barış Gençer Baykan

 

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Humus – Sevin Turan Bettscheider

Bu aralar ekmek üstü sos yapmaya başladım. Acı sos, peynirli sos, domatesli tereyağ derken geçenlerde hiç yapmadığım ve gözümde biraz fazla büyüttüğüm humusu denemeye karar verdim.  Annemin köyden getirdiği nohutlarla lezzetli bir humus tarifi çıktı ortaya.  Aslında kolay bir sosmuş, nohutların kabuklarını soymak dışında …

76

Geçenlerde yine doğum günü büfesi hazırladım. Büfede yine Türk mutfağından esintiler vardı tabi.  Her zaman ki gibi mercimek köftesi ve ev yapımı ekmekle bu sefer humusta yerini aldı.

Malzemelere geçmeden önce söylemem gerekir ki , benim burda bahsettiğim çay bardağı bildiğimiz eski tip küçük çay bardaklarından.

74

Malzemeler:

500 gr nohut

yarım çay bardağı limon

yarım çay bardağı zeytinyağı

yarım çay bardağı tahin

1 tatlı kaşığı kimyon (silme olacak, isteğe bağlı artırılabilir)

1 tatlı kaşığı tuz (silme)

1 adet sarımsak

4-5 yemek kaşığı su

Yapılışı:

Nohutları bir gece önceden ıslatın. Yumuşayan nohutları ertesi gün pişirin ve soğuyunca kabuklarını soyun.

Derin bir kapta soyulmuş nohutları birazcık su ile beraber el blender ile ezmeye başlayın. Püre haline gelince, yavaşça yağ ve limonu da ekleyin. Daha sonra tahin, tuz,kimyon ve sarımsağı da ekleyin iyice karıştırın. Tadına bakın tuz ve kimyonu ayarlayın ve servis için bir kaseye koyun. Üzerine zeytin yağı ve kırmızı biber ekleyin.

Afiyet olsun.

75

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

kuyruğuma nasıl kavuştum? – Sezgin Sarı

Babam küçükken çobanmış benim. Büyüdükçe koyunlara benzemiş, o ayrı. Ben de çoban olmak isterdim! Köpek de olmak isterdim. Alelade bir kent köpeği değil, çoban köpeği olmak isterdim.

104

Sanırım her şey, en azından birçok şey, Olympos’ta, sevgilimin  elindeki sopayı denize fırlatmasıyla başladı. Hemen yüzerek sopanın olduğu yere gittim ve ağzımla tutup geri getirdim. Bir kez daha fırlattı, bir kez daha getirdim. İçimde bunu yapmak için inanılmaz bir tutku vardı. Haz alıyordum.

Sonra, çoğu zaman sevgimi ifade etmek ve oyun oynamak istediğimi belirtmek için dilimi dışarı çıkarıp hızlı hızlı solumaya başladım. Hemen ardından sırt üstü yere yatıp göğsümün okşanmasından zevk aldığımı da fark ettim.

Sevgilimin kıçını koklamak hormonlarımı harekete geçiriyordu adeta!

İçimdeki duyguları ifade etmekteki en büyük eksiğim bir kuyruktu. Şöyle uzun, havalı bir kuyruğum olsun istiyordum. Daha çok maymunların kuyruklarını beğeniyorum aslında. Uzun ve güçlü bir kuyruğum olsa daldan dala atlayabilirdim. Bence insanlar ağaçlardan inerek hata ettiler zaten. Sanırım başka bir hataları da dili keşfetmek oldu.

Kuyruk… Kedi kuyruğunu da beğenirim. Öyle bir kuyruğum olsa denge konusunda tripod gibi bir şey olurdum. At kuyruğum olsa, insanları kuyruğumu yüzlerine sürterek uyandırırdım. Fil kuyruğu? Aslında, sanırım herhangi bir kuyruk işimi görürdü. Mesele duygularımı ifade etmekte…

Hem kuyruk çok işlevsel bir şey. Sevdiğim birini gördüğümde hemen sallamaya başlardım, sonra kuyruklarımız da birbirlerine sarılırdı. Sevişirken erotizmi de arttırırdı. Ya da mesela duvara sadece kuyruğumu yaslayıp durmaya çalışırdım. Kuyruk Yoga diye bir şey olurdu. Kuyruk masajı. Gangsterler kuyruklarını kestirirdi belki. Bir dinde kuyruk sünneti olurdu, kuyruğu örtmemek günah olurdu. Belki de kısa kuyruklular ve uzun kuyruklular arasında etnik çatışmalar yaşanırdı.

Kuyruk… Kuyruğu olan hayvanlarla olan ilişkilerimi kuyruğu olmayan hayvanlarla olandan daha sıkı tuttuğum bir dönemde, aynı anda hem köpek hem de çoban olma hayali kurduğumu belirten bir yazıyı Jam’e ilettim. Beni çembere davet ettiler. O zamana dek hep çemberin dışında olmaya çalışmıştım oysa ki… Çünkü kafam dışındaydı.

Her zamanki yolculuklarımdan birine gider gibi çantamı ve çadırımı toplayıp gittim. Kendime bir yol arkadaşı buldum, yol arkadaşım aynı zamanda kamp arkadaşım oldu. Ama çember oyunun sonunda öğrendim ki aslında meleğimmiş.

Bana kuyruğumu o verdi. Etrafımı saran çemberdeki herkesle beraber, kaz tüyünden upuzun bir kuyruk armağan etti. Kuyrukları düşünürken kuş kuyruğu hiç aklıma gelmemişti!

Bana bir de Çoban Günlüğü verdi. Etrafımda da kuzular melemişti.

Çoban Günlüğü
Çoban Günlüğü

Kuyruğuma kavuştuğum anda hem köpek hem de çoban oldum!

Ve düşündüm:

Her şey bir çemberle mi ilgili?

Dhamma?  Zaman çemberi?

46 - sezgin sarı

 

Sezgin Sarı

cobangunlugu.wordpress.com/

İstikamet Sicilya

Türkiye’ye gelmeden bir kaç hafta önce Sicilya’daki en önemli turizm şirketlerin biri olan Absolute Sicilia’nın Genel Müdürü arkadaşım Dario Ferrante ile bir sabah kahve için buluşuyoruz. İtalya’daki ekonomik kriz İtalya’nın daha yoksul bölgesi olan güneyinde daha çok hissediliyor elbette. Bu da göç demek. Tarihte bir çok kez olduğu gibi Sicilya’lı gençler ekmek parasını başka ülkelerde ya da İtalya’nın kuzeyinde aramak zorunda kalıyorlar.

Dario ile son bir kaç senedir turizmin canlanmasının ada ekonomisini nasıl etkilediği üzerine konuşuyoruz. Dario benim kadar umutsuz değil. Turizmdeki uyanış sayesinde Sicilya’nın artık gençlerini kaybetmeyeceği konusunda umutlu. Açıkçası ben de son yıllardaki turist artışına şahidim. Bugüne dek kültür beşiği olan, denizleri Karaipleri aratmayan, yemeklerinin tadına doyulmayan, sizi sorgusuz sualsiz bağrına basan sıcakkanlı insanları olan bu adada turizmin önemli bir gelir kaynağı olmaması beni hep şaşırtmıştı.

Dario, “Evet haklısın, sadece turizm ekonomik olarak adayı kalkındırabilir, kalkındıracak da; fakat bu kalkınma sırasında daha çok turist ağırlamak için devasa, doğa ve adanın mimari yapısı ile uyumlu olmayan oteller yaparsak, bize ait güzellikleri yok ederecek bir kalkınma planı yapılırsa bir süre için kalkınma gibi görünen bir ilüzyon yaşarız sadece ve bu sonumuzun başlangıcı olur.’ diyor.

111

Oysa onların amacı bu kültürü tanıtmak değil yaşatmak. Sicilya’da tecrübe edilecek en güzel şeylerden ikisi yemek ve şarap elbette. Özel jetlerle gelen misafirlerini bile öyle Michelin restoranlarda falan ağırlamıyorlar. Küçük aile restoranlarına götürmekle kalmayıp, restoran sahibi ile birlikte önce pazara alışverişe gidiyorlar.

İyi yemek için, iyi malzeme gerek. Bunun için de seçmeyi bilmek gerek. Trilyonlar kazanan şirket sahipleri bile mutfak önlüklerini giyip yemeğin nasıl yapıldığını izliyor, hatta yardım ediyorlar. Ardından da unutmayacakları Sicilya yemeklerini Sicilya şarabı eşliğinde gün batımında denize bakarak tadıyorlar. Böylece damaklarının belleğine bu tatlar kazınıyor. ‘Sicilya’da güzel bir yemek yedim ama adını hatırlamıyorum‘ demiyorlar. Başından sonuna dek yedikleri yemek bir serüvenine dönüşüyor.

112

Seçtikleri oteller her şehrin mimarisini tamemen yansıtan mimaride oteller olmalı. Noto’ya gidiyorsanız barok mimari, Palermo’ya gidiyorsanız Norman- Arap mimarisi olmalı. Sicilya’ya gelen bir turist ne arar ? Tabii “Baba” filminde izledikleri sahnelerin dışında. Bu “Baba” filmi, kendini Sicilya’lı hisseden benim için de oldukça can sıkıcı hale gelmeye başladı doğrusu. Çünkü Sicilya, “Baba” filminin film seti değil. Buraya geldiğinizde çok merak ettiğiniz mafya adamları Roberto De Niro değiller. Ayrıca Mafya yüzünden evlatlarını, eşlerini kabetmiş; Anni Piombo (kurşunlu yılar) denilen seksenli yıllarda her gün sokaklardan cesetler toplamış bu halk için mafya sizin zannettiğiniz gibi turistik bir atraksiyon değil.

Sicilya’ya gelmek isteyen turistin amacı şu olmalı, Antik Yunan Tiyatroları’nda hala sahnelenen Yunan Tragedyaları’nı izlemek, Mavi Turkuaz denizinde serinlemek. Barok ‘un kalbi Noto’nun , Ragusa’nın , Scicli’nin daracık sokaklarında dolaşıp,granite içmek, Etna üzerindeki şaraphanelere gidip enfes Sicilya şarapları tatmak, Palermo’da Monreale’ Katedrali’ nin tavanındaki mozaikleri boynunuz tutulana dek izlemek, Cefalu’da balık yemek, küçücük Sicilya kasaba meydanlarında yapılan film festivallerini, meydanda açık hava sinemasında izlemek, pazarlarda pazarcılarla pazarlık etmek, Palermo’daki Avrupa’nın üçüncü büyük opera salonu olan muhteşem Tiyatro Massimo‘da opera izlemek, aksam yemeğine saat 8.00’de oturup gece 12.00’de kalkmak, sıcacık ekmeğin üzerine mis gibi zeytinyağı, tuz döküp yemek olsun.

110

Sicilya’ya gelin beklediğinizden başka bir şey bulacaksınız, ama emin olun bulacağınız şey daha güzeli olacak.

77-Şenay-Boynudelik

 

 

Şenay Boynudelik