Ana Sayfa Blog Sayfa 3398

Kabataş Martı Projesi: Betona karşı yaşamı savunmak gerek

Ulaşım hakkımız engellenemez! Boğaz’ı doldurma, Kabataş’a dokunma! Beton martı istemiyoruz!

Bunlar 27 Temmuz 2016 Çarşamba günü saat 18.00’da İstanbul Kent Savunması çağrısıyla gerçekleştirilen Kabataş Martı Projesi’ne karşı eylemde atılan sloganlardan bazılarıydı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) bu projesi Kabataş’tan deniz ulaşımını en az üç sene durduracak; feribot, şehir hatları vapurları ve yolcu teknelerini Eminönü, Yenikapı ve Karaköy iskelelerine kaydıracaktı.

75

Projenin “ÇED gerekli değildir” veya “ÇED olumludur” kararı, jeololik-jeoteknik etüt raporu, tarihi bir bölgeye yapılması dolayısıyla gereken ilgili bölge ve tabiat varlıklarını koruma bölge kurul onayı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Daire Başkanlığı izinlerinin hiç biri ortada yoktu. Ama tüm bu yokluğa rağmen, proje alanının 28 Temmuz‘dan itibaren tamamıyla insana ve trafiğe kapatılması için alınmış bir tepeden inme karar vardı. Ancak eyleme bir iki saat kala kapanış 4 Ağustosa ertelendi.

Erteleme kararı ile birlikte İBB’den yapılan yazılı açıklama şöyleydi:

“Projenin yeterli bilimsel yaklaşım ve ilgili kurul onaylarından yoksun olduğu iddiası da gerçek dışıdır. Proje görselleri ile bilgileri tüm detayları ile yakın zamanda açıklanacaktır. Kabataş Büyük Transfer Merkezi üzerinden hayal ürünü iddialarla provokasyon peşinde olanlara itibar edilmemesi rica olunur”.

Provokasyon değil, halkı bilgilendirme yapıldı

Oysa eylem ne hayal ürünü iddialardan yola çıkıyor, ne de provokasyona çağrıda bulunuyordu. Halk önce kendisine sorulması gereken bir başka kentsel projeyle ilgili bilgilendiriliyordu sadece. Bu bilgilendirme belediyenin asli göreviyken, çoğu durumda olduğu gibi halk kendi işini kendi görüp belediye yetkilileriyle aylar süren diyalog çalışmaları sürecinde toplayabildiği bilgiyi diğer vatandaşlarla paylaşıyordu. Belediyenin tüm bu olup bitenden kendine biçtiği görevse halkı tartaklamak üzere elli metreye öteye yerleştirilmiş bir TOMA ve içi dolu üç polis otobüsünü hazır bekletmekti.

Ecdad diye diye ecdadın canına okudular!

Yüzlerce insanın katıldığı eylemde ilk sözü Beyoğlu Kent Savunması’ndan Deniz Özgür aldı. Özgür, Kabataş Martı Projesi’nin Galataport projesi ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğini, Galataport’tan çıkacak olan hafriyat için bu projenin gerekli olduğunu belirtirken ekledi: “Ecdad diye diye ecdanın canına okudular”.

79

Gerçekten de Dolmabahçe Sarayı, Dolmabahçe Camii, Kılıç Ali Paşa Camii gibi muhteşem eserlerin arasında Dubai’nin absürd ve küstah binalarını andıran betondan dev bir üç boyutlu martı karikatürü Boğaz’ın siluetine tecavüzden başka bir anlama gelmeyecekti. Ayrıca burada daha önceden yapılmış Swiss Otel, Vodafone Arena futbol stadyumu ve Tünel gibi devasa projelerin inşaları sırasında Dolmabahçe Sarayı ve Camii büyük tehlikeye atılmıştı. Bunun yanı sıra Boğaz yine betonla doldurulacak, deprem bölgesi olan bir şehirde insan hayatı bir kez daha hiçe sayılacaktı.

Toplu taşıma projesinde otoparkın işi ne?

Belediye yetkilileriyle aylar süren diyalog kurma çabaları sonucunda kotarılan bilgilere göre projede eksi 9 kot kazılacak ve alt kısım otopark olarak kullanılırken, kongre merkezi ve restaurant gibi mekanlarda yer alacak.

Bir hafta öncesinde konuşma fırsatı bulduğumuz ulaştırma konusunda uzman Prof. Dr. Zerrin Bayrakdar “toplu taşıma projesinin içinde özel araç trafiğini şehrin göbeğine kadar taşıyacak bir otoparkın işi ne?” diye soruyordu. Bayrakdar “Bu proje yapılırken ne uzmanlara, ne de halka soruldu. Bu da projenin halka hizmet için değil, rant için yapıldığını ispatlıyor” demişti.

Kabataş eylemine dönecek olursak Özgür’ün ardından konuşan İstanbul Kent Savunması’ndan Cihan Uzunçarşılı Baysal beton projeleriyle yok edilen İstanbul’u anlatırken “balık bitti, deniz canlıları küstü, martılar denizden değil karadan beslenir oldu” dedi. Baysal ayrıca kruvaziyer turizmi odaklı projelerle boğazın, kıyıların ve denizin nasıl aşama aşama gasp edilip, parası olanlara tahsis edildiğini de anlattı.

Halkın ulaşım hakkı engelleniyor

İşten eve dönerken eylemden haberdar olup katılan bir kadın ise projenin durdurulması için imza verirken şöyle diyordu: “İşim burada (Tophane) ama ev Üsküdar’da. Şimdi ben nasıl gidip geleceğim her gün? Sırf ulaşım kolay olsun diye Üsküdar’dan ev kiralamıştık üç sene önce. Şimdi hem zamandan hem de paradan kaybedeceğim. Bana bunun hesabını kim verecek?”

80

Sahi 50 bin kişinin gelip gittiği bu yerin en az üç sene boyunca kapalı tutulması sonucu oluşacak mağduriyet nasıl karşılanacak? İBB’nin böyle sorulara verecek bir cevabı yok.

Oysa Prof. Dr. Bayrakdar’ın da dediği gibi yolcu aktarma projelerinde üç önemli şartın karşılanması gerek.

  • Aktarma merkezi olacak yerin ilk olarak yolcuları fiziki olarak zorlamaması, yani yolcuların bir araçtan diğerine geçerken fiziksel güçlük çekmemesi gerek.
  • İkincisi yolculara maddi anlamda ek masraf çıkmaması, başka bir ifadeyle aktarma için ekstradan para ödenmemesi gerek.
  • Son olarakta yolcuların zaman kaybına uğramaması gerekiyor. Örneğin Mecidiyeköy’de metrodan metrobüse geçerken 15 dakika yürümek zorunda kalmak ulaşım hakkını kısıtlayan bir durum.

Denizi kendi halkına haram ettiler”

Projenin ulaşım hakkı ihlalinden, ekolojik ve kültürel yıkıma kadar uzanan bir dizi olumsuzluğu beraberinde getireceği aşikar. Dolayısıyla halkın tepkisi gittikçe büyüyor.

81

Eylem sırasında mikrofonu alıp konuşan Adalı balıkçı ve gemi kaptanı Şefik Aslan’ın sözleri olup biteni özetliyordu. Aslan “denizle bağımız koparıldı” derken Orhan Veli’nin ünlü “Gemlik’e doğru gelirken denizi göreceksin, sakın şaşırma” dizesinden yola çıkarak “İstanbul’a geldiğinde denizi göremezsen sakın şaşırma” dedi. “Çocuklarımız denize hasret. Bunlar bu projelerle denizi sadece zenginlere seyrettiriyorlar. Denizi kendi halkına haram ettiler” diyerek sözlerini bitirdi.

12 binden fazla imza toplandı

Halkın tepkisinin en somut hali İstanbul’un dört noktasından Kabataş, Kadıköy, Üsküdar ve Adalar’dan toplanan imzalar. Bunların sayısı 12 bini aşmış durumda. İmzalar İBB’ye verilmesine ve projeyle ilgili bilgi istenmesine rağmen en ufak bir açıklama alınmış değil. Daha önceki büyük kentsel dönüşüm projelerinde de olduğu gibi “bölgeyi insansızlaştırıp, ardından projeyi uygulamaya sokmayı planlıyorlar” diyen Özgür yakında bu hukuksuz projeye semt dernekleri ve meslek örgütleri tarafından dava açılacağını söylüyor.

Peki ne yapmalı?

Kabataş Martı Projesi’ne bu haliyle karşı çıkmak hepimizin görevi olmalı. Hala imza atmadıysanız proje alanı kapatılana kadar orada olacak imza masalarına gidip, bir imza da siz atın. Bu da yetmezse birer imza föyü alıp konu komşuya da imzalatın.

Proje ile gelişmeleri şeffaflıktan nasibini almamış İBB’den değil, İstanbul ve Beyoğlu kent savunmalarının sosyal medya hesaplarından takip edin. Gerektiğinde Kabataş’ta yaşam savunuculuğu nöbetine de katılın. Kabataş’a yolunuz düşsün düşmesin, İstanbullu olun olmayın change.org’daki imza kampanyasına bir imza da siz verin.

84

Çünkü bu hepimizin mücadelesi. Zira 170 bin metrekarelik dolgu alanlı Kazlıçeşme Meydanı, 1 milyon 200 bin metrekarelik betonuyla Maltepe, denizden kopardığı 518 bin metrekarelik alanıyla Yenikapı miting ve gezi alanı, ve yapımı süren daha nicesi bu gidişatı durdurmazsak bize İstanbul’da deniz bırakmayacak.

Ve bu sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin dört yanındaki sahil kentlerinin sorunu. Birkaç hafta önce gündeme gelen Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından deniz doldurularak yapılan dev golf sahası, Rize-Artvin Havalimanı projesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Denizleri bedava toprak ve rant sahası olarak gören bu zihniyete artık dur demeli.

82

Eyleme katılan ve söz alan eski dönem milletvekili Melda Onur’un da dediği gibi darbeye karşı demokrasiyi, betona karşı yaşamı savunmak gerek.

83-Akgün İlhan

 

Akgün İlhan

TÜBİTAK Bursları durduruldu

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), 2211-Yurt İçi Lisansüstü Burs Programı kapsamındaki tüm yüksek lisans ve doktora burs programlarının burs ödemeleri durdurdu.

74

TÜBİTAK yaptığı açıklamada gerekçe olarak 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü durumu gösterdi.

Açıklamada ödemelerin yeniden ne zaman başlayacağı belirtilmediği için öğrenciler için büyük bir belirsizlik oluştu.

 

(Bianet)

Ufka Bakma Durağı – Ulaş Bayraktar

Mersin Üniversitesi‘ndeki görevine Barış imzacısı olduğu için bugün itibarı ile son verilen İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Yardımcı Doç. Dr. Bediz Yılmaz Bayraktar‘ın kendisi de Barış imzacısı olan eşi Kamu Yönetimi Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç.Dr. Ulaş Bayraktar‘ın konuya dair sosyal medya hesabından paylaştığı yazısını kendisinin de onayını alarak paylaşıyoruz

***

Dün Bediz işten atıldığını oğlumuz Ada’ya söylediğinde “Oleeyyyy” diye tepki vermiş. Tam da TEOG senesinde annesinin ona daha fazla vakit ayıracağını düşündü herhalde…

Sonra düşündüm haberi alıp da, buna sevinen sadece Ada mı diye?

Suriyeli çocuklar da çok sevinecek mesela, bu yazın sıcağında dişi ile tırnağı ile onlara Türkçe öğrendikleri bir yaz okulu kazandıran Bediz ablalarının bu işe daha fazla emek ve zaman ayırabildiğinde yapacaklarını düşününce.

68

Serbest Bölgedeki güvencesiz kadın işçileri mesela ya da kentsel dönüşümle yerinden edilmeye karşı mücadele verirken Bediz Hoca’yı yanıbaşlarında bulan Çay Mahallesi sakinleri.

70

Zorunlu göçün mağdurları ya da Karataş’ın mevsimlik tarım işçileri onlarla hemdert olan Bediz’e daha ne hikayeler anlatabilecekler kim bilir.

Atalık tohumları sevinmiştir mesela Üniversitenin tam ortasına bostan kuran hocanın şimdi koskoca bahçeler, tohumluklar kuracağını düşünüp heyacanlanmıştır kesin.

69

Pierre Bourdieu’yü okumak isteyenler sabırsızlanıyorlardır muhakkak; belki bu sayede kim bilir başka ne eserlerini o leziz diliyle Türkçe’ye kazandırır diye.

Mersin’in müzmin feministlerinde de bir heyacan vardır kesin, yoldaşlarının tam zamanlı aktivistliğe terfisinden dolayı.

71

Ha bir de Avşa’nın bademleri, zeytinleri ve batan güneşi onu daha fazla görebilme ihtimalinden mutlu oluyorlardır.

Az biraz deniz bilen insanlarız; deniz tuttu mu ufka bakarız. Hayata karşı duruşumuz da benzer. Ne zaman bir fırtına çıksa, sarsılmaya başlasak ufka bakarız, geleceğin güzel günlerine, bu fırtınanın ardından gelecek sakinliğe inanırız.

Ama onlar bizleri kendileri gibi sandıklarından zahir, makamlarımızı, ünvanlarımızı alınca bizi cezalandırdıklarını sanırlar. Bir tek onlar üzülecekler, ceza sandıklarını biz alıp, başımızın üzerine koyup doğru bildiklerimizi hayata geçirmek için yeni yollar bulduğumuzu görünce.

Kimsenin gözünü korkutmak istemem ama siz Bediz’i esas şimdi görün!

72

P.S. Şu hayatta gurur duyacağım iki imza attım, birisi aşk, diğeri barış için. Ne mutlu ki, ikisinin yanında da en iyi dostumun, biricik sevgilimin de imzası vardı. Daha ne isteyeyim…

73-Ulas-Bayraktar

 

 

Ulaş Bayraktar

Türkiye Gazeteciler Sendikası: Darbeden kurtulduk demokraside boğuluyoruz

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile 18 televizyon, 3 haber ajansı, 23 radyo, 45 gazete ve 15 dergininkapatılmasına tepki gösterdi.

66

TGS açıklamasında, hem gazeteciler hakkında verilen gözaltı kararlarının hem de çok sayıda medya kuruluşlarının bir gecede kapatılmasının demokrasi ile bağdaşmayacağını belirtti.

TGS’nin açıklaması şöyle:

“Medya emekçisinin mağdur edilmesi kabul edilemez”

67

 

“Dün akşam, darbe girişiminin ardından gelen OHAL uygulamaları ile medya ve ifade özgürlüğünün ciddi tehdit altında olduğunu gösteren bir gelişme daha yaşandı. Resmi Gazete’de yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname ile 45 gazete, 17 TV, 23 radyo, 3 haber ajansı, 15 dergi ve 19 yayınevi kapatıldı.

Demokrasi nöbetlerinin sürdüğü bugünlerde hem gazeteciler hakkında verilen gözaltı kararlarının, hem de çok sayıda medya kuruluşlarının bir gecede kapatılmasının demokrasi ile bağdaşmayacağı açıktır.

Gazeteleri, televizyonları kapatmak bir ‘darbe’ uygulamasıdır. ‘FETÖ ile mücadele’ adı altında, zaten üç gazeteciden birinin işsiz olduğu, çalışabilenlerin de iş güvencesinden yoksun bırakıldığı medya sektöründe binlerce gazetecinin bir gecede OHAL KHK’siyle işsiz bırakılması, aileleriyle birlikte on binlerce insanın mağdur olması anlamına gelmektedir.

Bu medya kuruluşlarında çalışan binlerce medya emekçisinin mağdur edilmesini kabul edilemez buluyoruz. FETÖ örgütüyle ve darbe girişimiyle bağlantısı tespit edilen kişiler hakkında işlemlerin sürdüğü, hükümet yetkililerinin ‘Hukuk sınırları içinde kalacağız, cadı avı yapmayacağız’ ifadelerini sıkça kullandığı bir ortamda, darbe girişiminin faturasını binlerce medya emekçisine çıkarmanın mantığını anlayabilmek mümkün değildir.

“İfade özgürlüğüne yönelik baskılara son verilmeli”

Kapatılan medya kuruluşları arasında yer alan Kocaeli Manşet Gazetesi, sendikamızın örgütlü olduğu toplusözleşmeli bir gazetedir. Aylarca süren örgütlenme çalışmalarının ardından yıllar sonra ilk kez bir yerel gazetede toplusözleşme haklarını elde eden gazeteci üyelerimiz işsiz bırakılmışlardır. Üyelerimizin ve mağdur edilen meslektaşlarımızın yanlarında olduğumuzun bilinmesini isteriz.

131 medya kuruluşunun kapatılması, 91 gazeteci hakkında gözaltı kararı çıkartılması, biz gazetecileri “Demokrasiniz ile boğmayın bizi” dedirtecek hale getirmiştir. Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak Cumhurbaşkanı’nı ve AKP hükümetini basın ve ifade özgürlüğüne yönelik baskılara son vermeye çağırıyoruz.

Türkiye Gazeteciler Sendikası

 

(IMCtv)

Çin’de rüzgar enerjisi ilk beş ayda 7,2 GW artarak 140 GW’a ulaştı

Çin’in rüzgar enerjisi gücü 140 GW düzeyine yükseldi. Çin Ulusal Enerji İdaresi tarafından açıklanan verilere göre yılın ilk beş ayında ülkede 7,2 GW gücünde rüzgar enerjisi santrali devreye girdi.

64

Bu artış ülkenin rüzgar enerjisine dayalı elektrik üretim kapasitesinin 136,2 GW’a yükselmesini sağladı. Çin’in bu alandaki elektrik üretim kapasitesi 2015 yılında 32,97  GW artarak, 129 GW’a ulaşmıştı. Çin enerji yönetimi geçen yılın sonunda, 2016 yılı için rüzgar enerjisinde 20 GW’lık güç artışı hedeflemişti.

Bununla birlikte yönetim tarafından Mart ayında yapılan bir açıklamda rüzgar enerjisi yatırımcılarının, 2016’da devreye girebilmek üzere 30,8 GW’lık yeni başvuru yapabileceği duyurulmuştu.

Rüzgar enerjisinde hali hazırda dünya lideri olan Çin elektrik şebekesindeki sorunlar nedeni ile bu kurulu güçten yeterince yararlanamıyor. Şebeke sorunları ülkede geçen yıl rüzgar enerjisinden sağlanan üretimin yüzde 15’ine denk gelen, 33,9 milyar kilovat-saatlik elektriğin kullanılamasına neden olmuştu.

Benzer sorunlar nedeni ile 2015 sonu itibari ile 16 GW’lık rüzgar enerjisi gücü de şebekeye bağlanamamış durumdaydı.

 

(Yeşil Ekonomi)

Silifke’de ‘çöp’ten elektrik üretimi başladı

MERSİN Büyükşehir Belediyesi’nin Silifke İlçesi’nde kurduğu Göksu Entegre Atık Değerlendirme Depolama Geri Dönüşüm ve Bertaraf Tesisi’nde çöpten elektrik üretimine başlandı.

61

147 dönümlük alana kurulan tesiste mevcut düzenli depolama alanı ve biyokütle enerji üretim ünitesi ile saatte 1.2 MW (1200 KWH) elektrik üretimi gerçekleştiriliyor. Bu rakam yaklaşık 8 bin konutun aydınlatma ihtiyacına denk geliyor. Tesisten elde edilen enerji satışından Büyükşehir Belediyesi’nin kasasına yılda yaklaşık olarak 3 milyon TL girecek.

59

Başlangıç olarak Silifke ve Erdemli ilçelerinin ihtiyacını karşılayan tesis, 2017’de katı atık aktarma istasyonlarının yapımıyla Mut ve Gülnar’a da hizmet verecek.

 

(DHA, Hürriyet)

Mersin Üniversitesi’nde iki akademisyenin daha işine son verildi

Mersin Üniversitesi, Bu Suça Ortak Olmayacağız Bildirisi’ne imza atan 2 akademisyenin daha işine son verdi. Daha önceki işten çıkarma gerekçelerinde ‘yürütülmekte olan adli ve idari soruşturmaları’ gerekçe gösteren rektörlük,  ilk kez işten çıkarma gerekçesini akademisyenler bildirisine dayandırdı.

58

Mersin Yaşam.net’den Abidin Yağmur’un haberine göre ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisini imza atan 6 akademisyeni geçtiğimiz aylarda işten çıkaran Mersin Üniversitesi, bildiride imzası olan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyeleri Yardımcı Doç. Dr. Bediz Yılmaz Bayraktar ile Yardımcı Doç. Dr. Melahat Kutun’u da işten çıkardı. Üniversite yönetiminin kararı gereğince, Yılmaz ve Kutun’un ağustosta sona erecek sözleşmeleri yenilenmeyecek ve 2 akademisyenin üniversite ile ilişiği kesilecek.

Rektörlük, daha önce işten çıkardığı 6 akademisyene gönderdiği tebligatlarda işten çıkarma gerekçesi olarak bürokratik işlem eksikliği, jüri kararı, akademisyenler hakkında açılan adli ve idari soruşturmaları gösteriyordu. Yılmaz ve Kutan’a gönderilen tebligatlarda ise İşten çıkarma gerekçesi ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine dayandırıldı.

Rektörlük yazısında, akademisyenler hakkında, ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attıkları için YÖK tarafından soruşturma açıldığı, ayrıca Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın akademisyenler hakkında ‘Türk milletini, Türkiye Cumhuriyetini ve TBMM’yi alenen aşağılama’ ve ‘Terör örgütü propagandası yapmak’ suçlarından cezai kovuşturma başlattığı belirtildi ve anılan bu nedenlerle sözleşmelerinin yenilenmeyeceği bildirildi.

 

(Mersin Yaşam.net)

Avukat Hülya Gülbahar, ‘Kimyasal hadım tecavüzü engellemez’

Cinsel saldırı suçlularına, ilaçla tedaviyi de içeren, ‘Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlarda Hükümlü Olanlara Uygulanacak Tedavi ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik’in Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile ilgili konuşan Avukat Hülya Gülbahar kimyasal hadımın tecavüzü engellemeyeceğini belirterek uygulamanın insanlık dışı olduğunu söyledi.

57

Uygulamanın ilerleyen süreçte cerrahi müdahaleyle tamamlanacağına işaret eden Gülbahar, “Sistemi değiştirmedikçe, bu uygulamalarla cinsel saldırılara engel olamazsınız” diye konuştu.

Bu girişimin insan bedenine kendi rızası olmadan birtakım kimyasallar enjekte edilerek müdahale edilmesi anlamına geldiğini söyleyen Gülbahar, “İnsanlık dışı bir cezalandırma yöntemi. Uygulama ilk gündeme getirildiği zamanda sadece kimyasal kısırlaştırmadan bahsediliyordu. Şimdi mesele kısırlaştırmaya döndü. Bu iki ayaklıdır, cerrahi müdahaleyi de kimyasal tedaviyi de öngörebilir. Bugün çıkartılan yönetmelik sadece psikoterapi ve kimyasalı içeriyor. Ama biliyoruz ki iktidarın zihnindeki halka cerrahi müdahaleyle tamamlanacak” dedi.

Hadım uygulamasının hiçbir dünya ülkesinde çözüm olmadığına dikkat çeken Gülhabar şu şekilde devam etti: “Almanya hadımın en fazla uygulandığı ülke olduğu halde artık bunu uygulayabildiği insan sayısı 10 kişi. Birçok ülkede pedofili tanısı konmuş insanlara uygulanır hale gelmiş. Türkiye ise 11 yaşındaki çocukların evlenmesinden bahsedilen bir ülke. Hadım uygulaması değil, sistemin değişmesi lazım”

Uygulamayı sağlık açısından da değerlendiren Gülbahar, “Göğüslerin büyümesinden tutun kansere varana kadar etkileri var. Zaten yan etkiyi hissettiği anda cezadan kurtulmak için tedaviyi seçen bütün hükümlüler programdan vazgeçip ‘Cezamızı yatalım’ diyorlar ” dedi. Bu suçlarla mücadele etmek açısından İstanbul Sözleşmesi’nin taciz ve tecavüz durumunda kadınların ve çocukların kolayca ulaşabileceği tecavüz kriz merkezleri oluşturulmasını öngördüğüne işaret eden Gülbahar, “Türkiye’de bir tane bile yok. Tecavüze uğramasanız da böyle merkezlerin olduğunu bilmeniz, gittiğiniz anda hukuki, tıbbi her türlü desteği alacağınızı bilmeniz kadınları güçlendirir; saldırganları da caydırır” diye konuştu.

Kimyasal yolla hadım ilk olarak ABD’nin California eyaletinde yasallaştı. 1 Ocak 1997’den itibaren yürürlüğe giren yasa 8 eyalette uygulanıyor. ABD dünyada tecavüzün en yoğun yaşandığı ülke. Tecavüze uğrayanların yüzde 10’u erkek. Her 6 kadından biri ve her 33 erkekten biri tecavüze ve tacize uğruyor. Avrupa’da ise tecavüzün ve cinsel saldırıların en yoğun olarak yaşandığı ülkelerden biri İsveç. Kadınların her yıl dörtte biri tecavüze veya tacize uğruyor. İsveç’te isteğe bağlı olarak hadım cezası uygulanıyor. İngiltere’de de İsveç gibi suçluların isteğine bağlı olarak hadım cezası uygulaması var. İngiltere’de her yıl 85 bin kadın tecavüze uğruyor. Kanada da hadım uygulaması olan ülkelerden biri. Her 3 kadından biri cinsel olarak istismar edildiğini söylüyor.

 

(Evrensel)

Acımız tarifsiz – Cemal Kafadar

inalcıkCemal Kafadar’ın bu yazısı Cumhuriyet.com.tr’den alındı

Acımız tarifsiz. Türkiye, 20’nci yüzyılda yetiştirdiği en büyük bilim insanlarından birini yitirdi. Hem dünya 20’nci yüzyılın- Hangi evrensel standardı uygularsanız uygulayın- en değerli âlimlerinden birini yitirdi. Kaç kişi için, ‘abartıyor’ dedirtmeden, bu iki cümleyi arka arkaya koyabiliriz? Halil Bey, çağdaş Türk tarihçiliğindeki en derin damarın, geçen yüzyılda milli tarih yazma çabalarıyla birlikte evrilen, önceleri (Hocası M. Fuad Köprülü üzerinden) Durkheim’cı, sonra Weber’ci ve hatta kısmen Marksgil sosyoloji ile ilintili bir toplumsal tarihçiliğin en özgün, en yetkin ve en derinlikli temsilcisidir. Bir yandan Osmanlı siyaset dünyasını hem sosyal, hem fikri boyutlarıyla irdelemiş, yarım yüzyılı aşkın bir süredir ufuk açıcı niteliğini yitirmeyen orijinal yorumlar getirmiştir. Bir yandan da, en önemli tarih ekollerinden Annales Okulu ile Barkan’ın başlatmış olduğu muhavereyi (Diyalog) ileriye taşımış, bilhassa iktisat tarihi çalışmalarında çığır açmıştır.

‘Kuşatıcı’ bir perspektif

Ancak bunlar bile, onun kuşatıcı perspektifini yeterince yansıtmaz. Bırakın Osmanlı sahasını, hem iktisat, hem düşünce, hem siyaset, hem kültür üzerine yazdığı birbirinden değerli makale ve kitaplarıyla, dünyada herhangi bir sahayı bu denli ihata eden (Kuşatan) ve etkileyen çok az örnek bulabilirsiniz. Kendisini şu veya bu şekilde Halil Bey’in öğrencisi sayanlar, yani doksan yaşının altındaki handiyse bütün Osmanlı ve Türklük tarihçileri bilirler: Onun yazdıklarını ve etkilerini çıkarın, Osmanlı tarihi dediğimiz külliyat çok yoksul kalır. Âlim yanını çok takdir ettiği Paul Wittek’i ziyaret etmiş ilk Londra seyahatinde.

O karşılaşmadan bir anısını birkaç kere anlatmıştır önemsediği için. Genelde kimseleri beğenmeyen, sertliğiyle bilinen Wittek, İnalcık’ın yazdıklarını satır satır okurmuş meğer. Bu genç Türk akademisyene “Bir uçak mühendisi düşünün” demiş, “Uçak sefere hazır mı diye teftişe çıktığında ‘Her şey yolunda ama, üç beş vida sallanıyor, kaç bin vida var, varsın bunlar sallansın, uçak hazırdır’ diyebilir mi? Sizin eserlerinizde böyle savrukluklara yüz vermeyen bir dakiklik görüyorum.”

Halil Bey etkilenmiş, “Bizim işimiz de uçak mühendisliği kadar ihtimam ister” derdi, “Her bir virgül, her bir dipnotu, her bir kelime yerli yerinde olmalı, yoksa ciddiye alınmayız.” Almazdı da. Müşkülpesent değil, titizdi. Çünkü işini- yönteminden imalasına bütün ayrıntılarıyla ciddiye alan, sahici, has, tavizsiz, kendi cevherine sadık bir bilim insanıydı. Takdir edilmeyi severdi, isterdi, ama her kalıcı bilimsel başarının ardında emek ve dürüstlük olduğu gerçeğine uygun yaşayan hoca, sık sık karşılaştığı yağcılıklardan hoşlanmaz, hatta lafını esirgemezdi, bu konuda çok mustarip olduğunda kullandığı ‘mütebasbıs’ (Yaltakçı) kelimesini ben ondan öğrendim.

Kendini tazeleme becerisi

Seksenli ve doksanlı yaşlarında yepyeni konulara ve yaklaşımlara yelken açması, başarılarıyla mesleklerinin zirvesine ulaşmış bilim insanlarında nadiren görülen bir kendini tazeleme becerisidir. Belki de yüz yıllık ömrün sırrı buydu. Onu hem âlim, hem insan yanlarıyla tanıyan her birimizin hocaya ‘ama’ demek istediği anlar olmuştur. Ama yine her birimiz, o ‘ama’ anlarında dahi, Halil Bey’in özel bir gezegende, sitem ve serzenişlerin hükmünün geçmediği bir âlemde, sahalarının kutbu olmuş bilim insanlarının arasında, dünyanın çamurundan münezzeh (Temiz ve uzak) bir mekânda yaşadığını, oradaki malikanesini çalışarak kazandığını bilirdik, biliriz. Osmanlı tarihi dediğimiz okyanusun en usta kılavuzu, en kâşif kaptanını kaybettik. Dünya tarihi dediğimiz uçsuz bucaksız ummana giden yolları da o açmıştır. Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

cemal kafadar

 

 

Cemal Kafadar – Cumhuriyet

Obezite, darbe ve yaşam biçimi üzerine… – Şadi İdem

Ne alaka şimdi diyebilirsiniz. Kanlı bir darbe girişimi sonrasında üstelik OHAL günlerinde sen kalkmış bize obeziteden bahsediyorsun.

Meramımı şöyle anlatayım; toplum sağlığını tehdit eden en önemli hastalıklarından biridir obezite. Obezite genelde fazla kiloların ve vücuttaki yağ oranının artması olarak bilinse de, obezitenin asıl önemi kalp damar sisteminden, endokrin sisteme, nörolojiden, psikiyatriye kadar pek çok sistem üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmesidir. Ne yazık ki obezite tedavisinin başarıya ulaşma oranı yüz güldürücü değil. Kilo veren kişilerin sadece yüzde beşi ulaştıkları kiloyu koruyabilmekte, büyük bir çoğunluğu tekrar kilo almakta. Zira obezite genetik, çevresel, biyolojik, sosyokültürel ve davranışsal faktörlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Gerek bu “hastalığı” ortaya çıkaran faktörlerin özelliği ve çeşitliliği açısından gerekse zemin hazırladığı rahatsızlıklar nedeniyle kronik ve tekrarlayıcı bir hastalıktır.

Umarım şimdi taşlar biraz oturmaya başlamıştır. Devam edelim.

54

Peki obeziteye karşı mücadelede neden başarısız oluyoruz? Kimimiz aslında fazla kilolarımızdan şikayetçi olmadığımızı ve onlarla barışık yaşayıp gittiğimizi söyleriz. Ta ki mayolar saklandığı yerden çıkarılıp, “havalar ısınmaya” başlayana kadar. Ya da dizlerimiz, omurgamız, akciğerlerimiz, kalbimiz tekleyip artık bizi taşıyamadığında, aklımız başımıza geliverir. O zaman bile, çoğu kez işin özüne dokunan tedbirleri almaktan kaçınırız. Durumun vahametini kavradığımızda “olağanüstü hal” ilan edip “sıkı bir diyete” başlarız. Çoğu kez bu sıkı ve olağanüstü diyette “ölçüyü” kaçırırız. Tıpkı daha önce yediğimize içtiğimize dikkat etmeyip, aşırıya kaçtığımız gibi. Nede olsa geçmişten tecrübemiz vardır. Sıkı bir diyet ile 10-15 kiloyu bir çırpıda olmasa da biraz eziyetle verebilmişizdir. Ancak neden her seferinde yeniden ve daha fazla kilo aldığımız üzerine kafa yormayız. Tıpkı neredeyse on yılda bir toplumsal-siyasal yapımızı tarumar eden darbeler gibi.

Oysa obeziteden kurtulmanın yolu daha az yemek yemek ya da aç kalmak değildir. Tıpkı bir daha darbeye maruz kalmamak için demokrasiyi ve özgürlükleri kısıtlamanın faydalı olmayacağı gibi. Bu tür bir yaşam biçimi kısıtlayıcı olup mutsuzluğa neden olacağı için sürdürülebilir de değildir. Çözüm sağlıklı ve düzenli beslenmeyi ve düzenli egzersizi bir yaşam biçimi olarak benimseyip uygulamaktan geçiyor. Bu da geçmişimizle yüzleşmeden ve hesaplaşmadan kotarılabilecek bir şey değil ne yazık ki. Tıpkı darbeler gibi.

Elbette mesele söylendiği kadar kolay değil. Bir kere sağlıksız olduğunu bildiğimiz o atıştırmalıklardan vazgeçmeliyiz. Siyasal, sosyal ve psikolojik olarak gerilimli toplumlarda, hakim ruh hali mutsuzluk olunca, kısa süreli de olsa ruhsal olarak huzur ve mutluluk veren atıştırmalıklardan / alışkanlıklardan vazgeçmek zordur. Hele hele üzerimize ölü toprağı serpilmiş bir yaşama alışmışken, düzenli egzersiz yapmak mı? Bu ne meşakkatli bir kurtuluş yolu…

İşin çeşitlilik kısmını unutmayalım. Daha önce soframıza buyur etmediğimiz envai çeşit sebze ile menşei, kokusu, tadı, görünümü farklı besinlerin birlikteliğini düşünün bir de. Tıpkı yurdum insanları gibi.

Sözün özü farklılıklarımıza saygı duymayı ve çeşitlilik içinde bir arada yaşamayı öğrenmeliyiz. Bunu demokrasiyi ve özgürlükleri kısıtlayarak değil “herkes” için daha fazla demokrasi ve özgürlük ile gerçekleştirilebiliriz. Eğer bir daha obezite illeti ile karşılaşmak istemiyorsak. Tıpkı darbeler gibi… Oldukça zorlu bir öğrenme sürecine ve antrenmana hazır olmamız gerekiyor. Bir de sebatkâr bir iradeye… Ee kimse bu işin bu kadar kolay olacağını söylemedi.

O yüzden maharet hastalığı “sadece” tedavi etmekte değil, kaldı ki başarı oranı çok düşük ve vücuda-topluma verdiği zarar tahmin edilemez düzeyde. Maharet koruyucu hekimlikte yatıyor. Yani hastalığın oluşmasını hazırlayan etmenleri tespit edip ortadan kaldırmada.

Obeziteden kurtulmanın yolu sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve yaşam biçimi değişikliğinden geçer. Aksi takdirde kısa süreli OHAL uygulamaları ile fazla kilolarımızdan kurtulsak bile kısa süre içinde çok ama çok daha fazla kilo almaktan kendimizi kurtaramayız. Bedenimizi yaşanmaz kılıp ruhsuz bir mabede dönüştürürüz.

Sizi bilmem ama, kendi adıma memleketimin ruhsuz bedenlerin mabedine dönüştürülmesine gönlüm ve vicdanım razı olmaz. “Söyledim ve ruhumu kurtardım” demek isterdim ama, nafile. Başta kendimizle ve mahallemizle yüzleşmek ve hesaplaşmak için daha fazla çaba gerekli.

53

 

 

Şadi İdem