Ana Sayfa Blog Sayfa 3399

Edebiyatçılardan gözaltı kararı çıkan Hilmi Yavuz’a destek: Şairlik suç değildir!

15 Temmuz akşamı yaşanan darbe girişimiyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, Zaman gazetesi eski yöneticilerine yönelik operasyonda hakkında gözaltı kararı alınan akademisyen, şair Hilmi Yavuz’a edebiyat dünyasından destek yağdı.

Hilmi Yavuz, yaptığı açıklamada sabah İstanbul’daki evinin arandığını, Bodrum’da olduğunu söylemiş, “Çantamı hazırladım, ilaçlarımı yanıma aldım, bekliyorum” demişti.

52

Haberin ardından edebiyat dünyasından pek çok kişi sosyal medya üzerinden Yavuz’a destek açıklamasında bulundu.

Şair Asuman Susam, Twitter üzerinden “80 yaşında bir şair ve kültür insanını gözaltına alarak mı mücadele ediliyor kötülükle? Bu rezillik, kepazelik” diye yazdı.

Şükrü Erbaş’ın mesajı daha sert oldu. Yapılanı Facebook üzerinden eleştiren Erbaş şunları yazdı:

“Hilmi Yavuz’a da gözaltı kararı çıkardılar sonunda… yetmez ki, yazdığı, çevirdiği onca kitabın tek tek toplatılması gerekir. Onlar dışarda propagandaya devam eder yoksa, Orduyu kışkırtır, halkı böler, Devleti küçük düşürür! Sonra yetiştirdiği öğrenciler var. Her biri bir HiYa /PDY terör örgütü üyesi. Dahası var, kendisi gibi şiirle yatıp kalkan Türkçe şiirin bütün şairleri var. Bunlar da bütün yazıp çizdikleriyle derhal içeri alınmalı. Sorguya yargıya gerek yok. Yeter ki Büyük Türk Büyüğü, eceliyle ölene kadar başımızdan eksik olmasın. Tabii bu ecele cesaret edecek Azrail meselesi de çok sıkıntılı ya…”

Sanatçılar Girişimi de Hilmi Yavuz’a destek açıklamasında bulundu. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Çağdaş Türk şiirinin en önemli ve özgün ustalarından, seçkin sanat ve kültür insanı Hilmi Yavuz hakkında son olaylarla ilgili olarak göz altına alınma kararı alındığına ilişkin bir haber yayınladı.

“Hiçbir sanat ve kültür insanı, görüş ve düşünceleri ne olursa olsun, sadece bu nedenle herhangi bir kovuşturma konusu yapılamaz.

“Bundan başka, uluslararası değer ve tanınmışlık sahibi bir şair ve düşünce adamına karşı girişilen böyle bir hareket, söylenti olarak bile ülkemizin zaten sarsılmış olan imajını ağır biçimde zedeleyecektir.

“İlgilileri gecikmeksizin sağduyuya dönmeye davet ediyoruz.”

 

(T24)

Medya’ya OHAL darbesi: Taraf, Zaman ve pekçok medya kuruluşu kapatıldı

Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı.

Yüksek Askeri Şûra’ya (YAŞ) saatler kala yayımlanan kararnameye göre; 3 haber ajansı, 16 televizyon, 23 radyo, 45 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı kapatıldı. Karara göre, Taraf Gazetesi, Cihan Haber Ajansı, Zaman Gazetesi ve Today’s Zaman Gazetesi de kapatıldı.

51

Kapatılan ajanslar, dergiler, gazeteler ve televizyonların listesi şu şekilde

Kapatılan haber ajansları

Cihan Haber Ajansı
Muhabir Haber Ajansı
SEM Haber Ajansı

Kapatılan televizyonlar

Barış TV
Bugün TV
Can Erzincan TV
Dünya TV
HİRA TV
Irmak TV
Kanal 124
Kanaltürk
MC TV
Mehtap TV
Merkür TV
Samanyolu Haber
Samanyolu TV
SRT Televizyonu
Tuna Shopping TV
Yumurcak TV

Kapatılan radyolar

Aksaray Mavi Radyo
Aktüel Radyo
Berfin FM
Burç FM
Cihan Radyo
Dünya Radyo
Esra Radyo
Haber Radyo Ege
Herkül FM
Jest FM
Kanaltürk Radyo
Radyo 59
Radyo Aile Rehberi
Radyo Bamteli
Radyo Cihan
Radyo Fıkıh
Radyo Küre
Radyo Mehtap
Radyo Nur
Radyo Şemşik
Samanyolu Haber Radyosu
Umut FM
Yağmur FM

Kapatılan gazeteler

Adana Haber Gazetesi
Adana Medya Gazetesi
Akdeniz Türk
Şuhut’un Sesi Gazetesi
Kurtuluş Gazetesi
Lider Gazetesi
İscehisar Durum Gazetesi
Türkeli Gazetesi
Antalya Gazetesi
Yerel Bakış Gazetesi
Nazar
Batman Gazetesi
Batman Postası Gazetesi
Batman Doğuş Gazetesi
Bingöl Olay Gazetesi
İrade Gazetesi
İskenderun Olay Gazetesi
Ekonomi
Ege’de Son Söz Gazetesi
Demokrat Gebze
Kocaeli Manşet
Bizim Kocaeli
Haber Kütahya Gazetesi
Gediz Gazetesi
Zafer Gazetesi
Hisar Gazetesi
Turgutlu Havadis Gazetesi
Milas Feza Gazetesi
Türkiye’de Yeni Yıldız Gazetesi
Hakikat Gazetesi
Urfa Haber Ajansı Gazetesi
Ajans 11 Gazetesi
Yeni Emek
Banaz Postası Gazetesi
Son Nokta Gazetesi
Merkür Haber Gazetesi
Millet Gazetesi
Bugün Gazetesi
Meydan Gazetesi
Özgür Düşünce Gazetesi
Taraf
Yarına Bakış
Yeni Hayat
Zaman Gazetesi
Today’s Zaman

Kapatılan dergiler

Akademik Araştırmalar Dergisi
Aksiyon
Asya Pasifik Dergisi
Bisiklet Çocuk Dergisi
Diyalog Avrasya Dergisi
Ekolife Dergisi
Ekoloji Dergisi
Fountain Dergisi
Gonca Dergisi
Gül Yaprağı Dergisi
Nokta
Sızıntı
Yağmur Dergisi
Yeni Ümit
Zirve Dergisi

Kapatılan yayınevleri

Altınburç Yayınları
Burak Basın Yayın Dağıtım
Define Yayınları
Dolunay Eğitim Yayın Dağıtım
Giresun Basın Yayın Dağıtım
Gonca Yayınları
Gülyurdu Yayınları
GYV Yayınları
Işık Akademi
Işık Özel Eğitim Yayınları
İklim Basın Yayın Pazarlama
Kaydırak Yayınları
Kaynak Yayınları
Kervan Basın Yayıncılık
Kuşak Yayınları
Muştu Yayınları
Nil Yayınları
Rehber Yayınları
Sürat Basım Yayın Reklamcılık Eğitim Araçları
Sütun Yayınları
Şahdamar Yayınları
Ufuk Basın Yayın Haber Ajans Pazarlama
Ufuk Yayınları
Waşanxaneya Nil
Yay Basın Dağıtım
Yeni Akademi Yayınları
Yitik Hazine Yayınları
Zambak Basın Yayın Eğitim Turizm

İlgili kararnameye buradan ulaşabilirsiniz

 

(T24)

Hainler Mezarlığı – Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç’ın bu yazısı riyatabirleri.blogpot.com.tr sitesinden alındı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 15 Temmuz darbe girişiminde ölen darbecilerin gömüleceği bir “Hainler Mezarlığı” kurdu. Belediye Başkanı Kadir Topbaş bunun arkasındaki düşünceyi, “kuralım ki, gelen geçen lanet okusun” cinsinden nezih ifadelerle açıklamıştı.

Şimdi biz, kahvaltı masasında başından vurulan anaların ülkesi olmaya, narin bedeni buzluklarda saklanan çocukların ülkesi olmaya, ana kucağında vurulan bebeği hastaneye götürmeye çabalarken vurulan dedenin ülkesi olmaya, ana karnında vurulan bebeğin ülkes olmaya, kendi şehirlerini yıkan devletin ülkesi olmaya, kendi şehirlerini yıkarken sevinen, coşan, duvar yazılarıyla, sosyal medya mesajlarıyla katliamlarını kutlayan silahlı üniformalı devlet görevlilerinin ülkesi olmaya, kimin yöneteceği güya seçimle belirlenen ama seçim iktidarı değiştirecek gibi olunca milyonlarca insanın iradesinin helaya atıldığı ülke olmaya, iktidardakilerin çalmasının çırpmasının onlara tapınılmasına engel olmadığı gariban bir memleket olmaya, haksızlık, adaletsizlik ve eşitsizliğin kutsandığı, “ayaklar baş mı olsun!” ayinlerinde kendinden geçenlerin ülkesi olmaya, kendinden farklı kimseye komşu olarak dahi tahammül edemeyenlerin ülkesi olmaya bir devâsâ günah daha ekledik. “Hainler Mezarlığı” kurduk.

Hainler Mezarlığı kuran haindir. Uzayacak lafın kısa hali bu. Hain, adı üstünde, bir şeye ihanet etmiş. Hainler Mezarlığı kuran Müslüman dine ihanet etmiştir. İki kere iki dört. Yok, Batı’nın ilmini istemeyiz, ikiyle iki dört çıkmasın, derseniz, başka bir ilim bulun getirin. Hangi ayet bu merhametten yoksunluğu, bu hem kalpsizliği hem yüreksizliği meşru kılacak? Ölü çocuğun anasını yuhlamaya cevaz veren meçhul ayet mi? Haydi, iktidarların bekâsı için uydurulmuş hadislerden birini çıkarın koyun önümüze. Deyin ki, nasıl paramparça olmuş ölülerinizin ardından kıs kıs gülerek ıslık çaldık, yuh çektiysek hainleri de öyle saçarız bir ebedî teşhir tarlasının orasına burasına. Veya siz de girişin hadis uydurmaya. Bundan epey muktedir ekmek yemiş, siz de girişin.

Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? “Samimi Müslüman” diye bir insan kalmasın mı istiyorsunuz? İktidarınıza hizmet etmek dışında bir Müslümanca gaye kalmasın mı istiyorsunuz? Benim gibi salaklar, dindar olmadığı halde dindardan ahlâk, vicdan şu bu bekleyenler, çoktan anladık bu işin en azından bu topraklarda genel bir kültür ve davranış kodu haline gelmeyeceğini de, yine kanımızı damarımızda dondurmayı, en ahlâksız vicdansız kötü kalpli caniden beklenmeyecek haltları geçerken, öylesine, korkunç, yani korkutucu bir tabiîlikle yemeyi nasıl becerebiliyorsunuz? Nasıl bir malzemeden yapıldınız siz? İçinize hiç mi ruh koymadılar, hiç mi vicdan, hiç mi o… nasıl tarif edeceğimi bilemediğim şeyden..?

Hainler Mezarlığı, üstelik, farkındaysanız, yaşadığımız yerin ismidir. Yaşadığımız ortamın. Yaşadığımız hayatın. Burada herkes doğuştan haindir. Hiç kimsenin hain ilan etmeyeceği hiç kimse yoktur burada. Kemal Paşa haindi. Vahdettin de. Anzavur haindi. Kuvayı Milliye de. Çerkes Ethem haindi. İzmir Suikasti tertipçileri de. Gayrimüslimler haindi. Müslümanlar da. Aleviler haindi. Kürtler haindi. Komünistler zaten. Şeyh Said, Nazım, Said Nursi, Menderes, Deniz’ler haindiler. Kimse kimseye hiçbir zaman sormadı, sen kimsin ki birilerini hain ilan ediyorsun, demedi. Baştacı ettiklerin silahlarını sana çevirdiklerinde hain oldular, başkalarını vurduklarında kahramandılar. Ölen öldürene, kahramanlar hainlere karıştı, delibozuk bir toplum yaratabildik; cahil, aldırışsız, duygudaşlık tanımayan, mütemadiyen birbirinden nefret parçalara ayrılan.

Şimdi birileri, çocuklarımız, torunlarımız da mazallah bu delilikten sıyrılır diye, tedbir mahiyetinde, Hainler Mezarlığı kuruyor. Ve bunu kuranlar güya dindar. Böyle korkunç bir iş için size yetkiyi kitabın, dinin vermediğini şükür ki biz bile biliyoruz. Kim meşrulaştıracak bu insanlık suçunu? Kendi gibi olmayanı köle etmek isteyen din âlimleriniz mi? Kim diyecek, ölüm eşitlemez, ölen hainin cezasını Allah değil kalan sağlar verecek diye, kim?

Neyse ki belanızı kimin vereceği konusunda karanlık bir nokta yok.

Son olarak: Darbe girişimi bu memleketin insanlarına yapılmış muazzam bir kötülüktü, ama anlaşılan yeterince hasar vermedi, yeterince köreltmedi ruhları, yeterince bozmadı zihinleri, buruşturmadı kalpleri. Kötülük bir bayrak yarışıdır burada. Hemen birileri devreye girdi. Öyle bir şey yapalım ki, dediler, kötülük, mazallah, eksilmesin, seyrelmesin, kuşaktan kuşağa bulaşsın, temizlenemesin.

Çok merak ediyorum; ama gerçekten çok merak ediyorum; “Hainler Mezarlığı” tabelasını gördüğünde ağlayan kaç kişi yaşıyor bu topraklarda.

Ümit Kıvanç – riyatabirleri.blogpot.com.tr23.ümit kıvanç

Türkiye: Zor memleket – Besim Dellaloğlu

Besim Dellaloğlu’un bu yazısı marksist.org sitesinden alındı

15 Temmuz 2016 darbesine Midilli’nin bir balıkçı köyünde yakalandım.

Notebooksuz ve çok sınırlı bir internet imkânıyla. Bu arada bu adada hala mekanik kredi kartı makineleri mevcut. 1970’lerin telefon ahizeleri hala kullanımda. Ama en az bizim kadar modern, çağdaş bir hayat yaşayabiliyorlar! Elbette bu ancak başka bir yazının konusu olabilir. Darbe sürecini ancak Türkiye’ye döndükten sonra geriye doğru izleyebildim. Aslında bu gecikmişlik bir anlamda iyi oldu çünkü anlık tepkiler vermek yerine süreci biraz daha derli toplu görebilmeyi mümkün kıldı. Bu yazı büyük ölçüde bu inceleme sürecinde ve sonrasında yazılmıştır ve olayın kendisinden çok, olayın algılanması, yorumlanması, değerlendirilmesi üzerinedir.

*****

Demokrasi prosedüreldir. Yani “Nasıl?” en az “Neden?” kadar önemlidir. Hatta bazen daha önemlidir. Dünyayı bir cennete çevirmeyi istiyor olabiliriz. Ancak maalesef demokratlık bunun nasıl, hangi yöntemlerle yapılacağını da içerir. Devrimden sonra demokrasi değil genellikle “thermidor” olur. Tarihte “thermidor”undan çıkmış devrim var mıdır? Dolayısıyla Menşevikleri ya da Girondin’leri asla küçümsememek gerekir!  Ziya Gökalp kadar Prens Sabahattin’i de ciddi almalı! Onları okumak, anlamaya çalışmak demokrat bilincin yerleşmesi için elzem olabilir. Belki de asıl haklı olan onlardı!

Darbeyi onaylayarak “demokrat” olmanın imkânı yoktur. Bütün iyi şeyleri “devrim” sonrasına ekleyerek, o ana kadar her şeyi mubah saymak, genç bir rockçının “Önce birkaç popüler müzik albümü yapayım, tanınınca kendi istediğim müziği yaparım” demesine benzer. Ne yapıyorsak oyuz ! Hayat hiçbir zaman o rockçıya istediği müziği yapma fırsatı vermeyecektir. Hayat yerine kapitalizm mi demeliydim? Toplumla konuşmadan, onu ikna etmeden elde edilmiş iktidarların çoğunun sonu hüsran olmuştur.

Türkiye’de sol hiçbir zaman siyasal iktidar görmese de, uzun yıllar entelektüel hegemonyaya sahip olabilmiştir. Bu durum, başlı başına, üzerine düşünülmesi, tartışılması, araştırılması gereken bir konu. Ancak 1980’lerden sonra İslami bir entelijensiyanın oluşmaya başlaması ve 2000’li yıllarda AKP iktidarı sayesinde bunun popüler/popülist bir hal alması göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Türkiye’de özellikle sosyal medyanın ortaya çıkmasından sonra daha net görebildiğimiz kadarıyla sol okuryazarlık kendini hala iktidarda sanmaktadır. Sol okuryazarlık, İslami/Muhafazakâr okuryazarlığın öne çıkmasını hala geçici, arızi bir şey olarak görmekte ve meseleye komplo teorileri çerçevesinde bakmaktadır. Yani sol okuryazarlık tarihsel olarak net olan bir “iktidar kaybı”ndan henüz haberdar gözükmemektedir. Çok zor olsa da kabul edilmesi gereken şey 12 Eylül darbesiyle kıyılan solun entelektüel hegemonyasının 1990’lardan itibaren artık geçerli olmadığıdır. AKP nasıl kendini her daim “mağdur” olarak görebiliyorsa hala, sol okuryazarlık da kendini hakikatin yegâne sahibi olarak görebilmektedir. Her ikisi de birer ergenlik sendromudur. Olgunluk, basiret, hakikat duygusu, vizyon eksikliğidir.

Türkiye’de solun nesnel/somut anlamda sınıfsal bir temeli pek olmamıştır. Bu temel solcuların zihninde, gönlünde ancak muhayyel olarak mevcuttur. Solun Türkiye’de temsil etmesi gereken sınıflar maalesef solcuların pek haz etmediği bir adama âşıktır! Üstelik solun artık bir entelektüel hegemonyası da mevcut değildir. Ama 2016’da bile bizim solcularımız kendilerini, 1980 sonrasında doğmuş olmuş olsalar bile, hala 1960’lar, 1970’lerdeymiş gibi konumlandırmaktadırlar. Ütopyası en “ilerici” olan sol bir bakıma geçmişte yaşamaktadır. Günü yakalayan, günü okuyan bir sola ciddi bir biçimde ihtiyaç var. Sol bir 19. yüzyıl ideolojisidir. Faşizm, İslamcılık gibi birkaçı dışındaki tüm diğer ideolojiler gibi. Ama biz artık 19. yüzyılda yaşamıyoruz.

Ancak solun tarihsel olarak bittiğini söyleyenler de yanılıyorlar. Hiçbir şey bitmedi. Hatta Türkiye’de her şey daha yeni başlıyor. Batı’da sol sıfırdan başladı. Hiçbir avantajı yoktu. Ama bugün solun iktidar olmadığı toplumlarda bile solun idealleri artık toplumsal vasatın vazgeçilmezlerini oluşturabiliyor. Bu ancak entelektüel kapasite, toplumsal emek, vizyon, sabır ve basiret meselesidir. Türkiye’de sol maalesef bilinçdışı ebeveynin verdiği haçlıkla geçinmeye o kadar alışmış ki, kendi siyasal erginliğini henüz ispatlamış gözükmüyor. Şımarık çocuklar gibi hep daha fazlasını istiyor babasından ama kendine ait bir dünyayı, kişiliği bir türlü inşa edemiyor. Kimse kusura bakmasın, Türkiye solu ergendir. Türkiye’de politik olanı yeniden tanımlamadan, yeni kavramlar, değerler üretmeden ve bunları toplumun geniş kesimleriyle paylaşmadan solun durumu değişmeyecek. Türkiye solu kendi Twitter evrenini Türkiye’nin bütünü saydıkça hiç akıllanmayacak.

15 Temmuz darbe girişiminde sokaklara dökülen halk, solun, doğal, tarihsel, sınıfsal tabanıdır. Eğer onlar solcuların pek sevmediği bir adamın peşinden gidiyorlarsa bu solcuların bir sonudur. Üstadım Walter Benjamin mealen şöyle demişti: “Her faşizmin arkasında beceriksiz bir sol vardır”. Haklıydı. Ve hala haklı.

Önüne gelene “faşist” diyerek faşizmle mücadele ettiğini sanmak tipik bir Türkiye solcusu refleksidir. Faşizmle ancak ve ancak uzlaşmacı, ittifakçı ve en önemlisi de rakibinin tabanını ciddiye alarak ve onunla ilişki kurmaya çalışarak mücadele edilebilir.

Halkına bomba atan, ateş eden askere karşı durmaya çalışan insanlarla arasına bu kadar büyük bir mesafe koyabilmek sola özgü bir tutum olamaz. En kötü demokrasi, en iyi askeri rejimden evladır. Modern zamanlarda otoriterlik zaten ancak sandıktan çıkar. Bu manada otoriterlik ile mücadele etmek istiyorsak, o liderliği destekleyen toplumsal kesimlerle ilişki kurmaya çalışmamız gerekir. Bunun için önce kendimizi sorgulamamız, eleştirmemiz hatta değiştirmemiz lazım. Onların bize gelmesini beklemek yerine mümkün olan en geniş toplumsal kesimlerle ittifak aramalıyız. Tanklar geçerken tankları alkışlamamalıyız. Ne ellerimizle ne de zihnimizle. Tankların önüne atlayanların yanında olmalıyız. En azından manevi olarak.

Açık konuşayım. Bu ülkede Galatasaray Lisesi, Robert Kolej mezunlarının demokratlık seviyesi Gaziantepli, imam hatip mezunu, eşi başörtülü, AKP seçmeni bir ortalama KOBİ sahibinin demokratlık seviyesinin üzerinde değildir. Bu kesimin kendisine atfettiği “fazlalık” daha çok yaşama biçimsel ya da kültüreldir.

Soma’da üç yüz insan öldü. Ve onların aileleri ilk seçimde yine AKP’ye oy verdi. Neden? Hiç düşündün mü? Çünkü onların gidebilecekleri bir yer yok. Onlar Türkiye’ye mahkûmlar. Ve burada onlar için AKP’ye karşı olarak çıkarılmış bir seçenek hala yok. O sevmediğin adam niye bu kadar otoriter hiç düşündün mü? O da bunu çok iyi biliyor da ondan! Yani senin gibilerin Soma işçilerinin dul ve yetimleri için bile bir seçenek olamadığını çok iyi biliyor. Ve siyasetini bu bilgi ve kavrayış üzerine kuruyor.

İtiraf edelim! Türkiyeli solcunun içinde, dibinde bir yerlerde biri şöyle diyor: “Ya bu adam gitsin de, nasıl giderse gitsin.” Pekâlâ, şunu niye görmüyorsun: Senin böyle düşünmenle onun öyle olması arasında hiç mi bir ilişki yok? Yani senin o gitsin de nasıl giderse gitsin demenle, onu destekleyenlerin kalsın da nasıl kalırsa kalsın demesi arasında ne fark var? Bu durumda sen neden ve nasıl o tabandaki bir yurttaştan daha bilinçli olabiliyorsun?

Herhangi birimizin karşısındakinden kendi demokratlığından daha üst düzey bir demokratlık beklemeye hakkı var mı? Olabilir mi? Kardeşim, demokrat ol at denize balık bilmezse halik bilsin! Ne olur? Kötü mü olur? Elbette şimdi sen “halik” dediğim için bana İslamcı muamelesi de yaparsın! Gündelik dile yerleşmiş kelimeler, deyimler artık sadece orijinal anlam sınırları içinde kalmazlar. Yani “Eyvallah” ya da “Allah iyiliğini versin” demek için mutlaka İslamcı, dinci, Müslüman ya da dindar olmak gerekmez. Türkçede buna böyle denir çünkü. Örneğin dolmuştan müsait bir yerde inilir, uygun bir yerde değil! Kaybettiklerimizin nur içinde yatması istenir, ışıklar içinde uyuması değil. Sonuçta ışık da nur değil midir eninde sonunda! İşte bir toplumla bir dili paylaşmak biraz böyle bir şeydir. Yıllar önce, sanırım otuz yıl kadar vardır, uzun süren bir turist rehberliği kursundan sonra bir staj gezisi yapmıştık. Elli gün boyunca bütün Türkiye’yi gezip görmüştük. Ben doğma büyüme İstanbulluyum. Açıkçası ben Türkiye’yi ilk kez o yolculukta anlamaya başladım. Beş otobüs dolusu rehber adayı, yirmili yaşlarda, çoğu İstanbul’un kolejlerinden mezun, Van kalesine indik. Sanırım aylardan Temmuz. Kızlı erkekli. Herkesin üzerinde şortlar, gözlükler, şapkalar. Bizi çıplak ayaklı Kürt çocukları karşıladı ve “Hello” demeye başladılar. Ben onlarla turist olmadığımızı ifade edebilmek için Türkçe konuşmaya çalıştım. Beni anlıyorlardı. Belki de bu yüzden biri diğerine şöyle dedi: “Hele bak turiste nasıl da güzel Türkçe konuşuyor.” Hiç unutmadım bu hikâyeyi.

Türkiye giderek daha otoriter bir zemine doğru kayıyor. Ancak bu bir kişinin ya da grubun bir özelliği değil sadece. Bizim hep birlikte ürettiğimiz bir toplumsallığın sonuçlarından biri. Bunun önüne geçmenin temel bir koşulu 15 Temmuz gecesi sokaklara dökülen AKP tabanının başka bir seçeneğe ikna edilmesinden geçiyor. Bir başka üstadım Horkheimer da mealen şöyle demişti: Kapitalizmden şikâyeti olmayan faşizm karşısında da sesini fazla çıkarmasın. Bu dediğimi bir hedef olarak önüne koymayan da kendine solcu falan demesin artık!

Onun inandığını en azından bileceksin, onun konuştuğunu anlayacaksın ve anladığı dilde de konuşabileceksin. Var mısın?

Batı’da entelektüelin bir kıymeti harbiyesinin olması aynı zamanda o entelektüelin kendisini kamusal alan içinde var olan bütün toplumsal kesimlerin tarihleri, sıkıntıları, hayalleriyle ilişkili bir biçimde inşa edebilmiş olmasından kaynaklanır. De Gaulle’ün “Sartre Fransa’dır” diyebilmesi biraz da buradan kaynaklanır. Bizde bu anlamda entelektüel pek yoktur. Bizde aydın vardır; o da çok mahallidir.

Uzun yıllar Türkiye’de kültürel hegemonya solda olmuş olmasına rağmen, kalbürüstü bir entelektüel çıkaramamış olmasının sebeplerini de burada aramak gerekir. Türkiye’deki anlamıyla sadece “solcu” olarak, kalarak bir “sol entelektüel” olunması maalesef pek mümkün olamamıştır. Türkiye’de de pek sevilen bir Fransız sol entelektüelinin Aziz Pavlus üzerine de kitabı var. Ama bu onun koyu bir Katolik olmasını gerektirmiyor. Hatta dindar olmasını bile!

Tankların insanları ezdiği bir tarihsel anda, orada olmasak bile, o insanlarla bir empati kuramamak aslında siyasal hakikati AKP’ye terk etmekle eş anlamlıdır. Demokratik siyaset rakibinin merkezine yönelik olarak yapılmaz. Rakibinin merkeziyle toplumsal tabanı arasındaki bir nokta hedef alınarak yapılır. Demokratik siyaset hınçla, nefretle yapılmaz. Rakibinin tabanını dışlayarak, küçümseyerek yapılmaz. Rakibinin tabanını kazanmayı hedeflemeden siyaset yapılamaz çünkü. Bugün AKP tabanını oluşturan toplumsal kesimlerin önemli bir bölümü sola meyletmeden Türkiye’de demokrasiden söz etmek mümkün olmayacak gibi gözüküyor.

Bütün bu olanlardan sonra muhafazakâr camianın artık en azından bir şeyin farkına varmış olması beklenir. Onların sandığı gibi, dindarlık insanlığı garanti etmiyor, edemiyor. Bizden – bizden olmayan siyasetiyle hiçbir yere varılamıyor. Müslümanların iktidarında, cumhuriyet bürokrasinin Müslümanlarla doldurulmuş olmasının da bir sonucu değil mi yaşadığımız son felaket? Bu insanları kim doldurdu bürokrasinin içine? Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir cumhuriyet kendi bürokrasini başka bir yerden emir alan insanlara teslim etmemiştir. Böylesine basit bir gerçeği illa yaşayarak mı öğrenmek gerekirdi? Kurnazlık sadece akılla değil, aynı zamanda aptallıkla da akrabadır. Kamusal olanı çoğulluk değil de çoğunluk olarak okursanız liyakat size bir erdem değil bir şımarıklık olarak gözükür. O zaman da yaverlerinize kadar kuşatılmış olmanızdan şikâyet edemezsiniz.

Çoğunluk elbette siyasi meşruiyetin temelidir. Ama bu tek başına bir ülkenin iyi yönetilmesini garanti etmez. Çünkü demokrasi bir “seçilmiş krallar“ rejimi değildir. Toplumun iktidar partisine oy vermemiş kesimleri o parti tarafından yönetilmeyi kabul etmeden demokrat olamazlar. Aynı şekilde iktidarda olanlar da kendilerine oy vermemiş insanlarla, kurumlarla çalışmazlarsa demokrat olamazlar. Merkezi hükümetin farklı bir partiden olduğu için bir belediyeye tahsis etmesi gereken yasal kaynakları vermemesi gibi, işi layık olana değil de yandaş olana vermek de bir cumhuriyeti çürütür. Cumhuriyet, yurttaşlarının gönüllü katılımıyla mümkündür. Hangi görüşten olursa olsun. Siz bazı kesimleri sistematik olarak kayırır, bazı kesimleri sistematik olarak dışlarsanız Habermas’ın “meşruiyet krizi” dediği şeyden kaçamazsınız. Çünkü siyasal meşruiyet sadece sizin oy verenleriniz nezdindeki itibarınızdan oluşmaz. Aynı zamanda meşruiyet size oy vermeyenler nezdindeki itibarınızı da içerir. Meşruiyet krizi ise siyasal bataklık üretir. Yani her türlü mikroba, virüse açık hale gelirsiniz.

Her Sezar’ın bir Brütüs’ü olur! Demek ki esas mesele Sezar değil demokrat olmaktır. Yurttaşlarının aidiyet duygularını belli bir seviyenin altına düşüren her rejim eninde sonunda krize mahkûmdur.

İhtiyacımız olan demokrasidir. Nitelikli bir demokrasi. Toplumun her kesimine daha fazla özgürlük, daha fazla refah, daha fazla huzur. Bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Her yurttaşına “doğal hak” olarak barınacak bir ev, geçinecek kadar bir gelir garanti edebilen, her gencini üniversite sonuna dek bedelsiz okutabilen. Hayalci mi buldunuz? O zaman benim bir sorum var! Sizin hayaliniz nedir? İşte bu noktadan tartışmaya başlayalım medeni insanlar gibi. İnanın sonrası hiç de zor olmayacak.

15 Temmuz akşamından itibaren olmayan cumhuriyetimizin sokaklarında tankların ve tüfeklerin karşısında hayatını kaybetmiş bütün yurttaşlarımızın hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Onların niyetlerini, siyasal ideolojilerini, eğitim durumlarını sorgulamak bana düşmez. Kimseye düşmez. Onlarla aynı partiye oy vermiyorum diye, onların fedakârlıklarını göz ardı edersem insanlıktan çıkarım çünkü.

Ama şunu da eklemezsem vicdanıma asla hesap veremeyeceğimi düşünüyorum. Bu ülkenin uçakları kendi yurttaşlarını ilk kez bombalamıyor. Roboski/Uludere! Bu ülkenin askeri/polisi kendi yurttaşına ilk kez şiddet uygulamıyor. Gezi! Peki bütün bunlar neden olabiliyor? Çünkü bizler bunlara hep beraber, ilkece, vicdanen karşı duramadık. Biz aslında tam anlamıyla bir “toplum” olamadık. Kendi aramızdaki oyunun kurallarını hep birlikte belirlediğimiz bir sözleşme oluşturamadık. Mahallelerimizin dışına pek çıkamadık.

Bu ülke 28 Şubatta başörtülü kızlarının üniversitelere sokulmamasına göz yumdu. Aynı inanca sahip erkek öğrenciler derslere ve sınavlara girmeye devam ederken üstelik. Ben oradaydım. Şahidim. Bu ülkenin ebeveynleri kendi devletlerinin kendi evlatlarına reva gördüğü işkenceleri sineye çekti 12 Eylülde. Nurdan Gürbilek’in son kitabını okuyun! Yeter arık söz milletin diyen insanlar asılırken millet sokaklarda falan değildi. Dolayısıyla Sezen Aksu haklı. Hiçbirimiz masum değiliz. Artık hem kendimizle hem de birbirimizle yüzleşmek zorundayız.

Besim F. Dellaloğlu – marksist.orgbesim dellaloğlu

[Son Dakika] Nusaybin’in komşu ilçesi Kamışlı’da IŞİD saldırısı: 44 ölü

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseke iline bağlı Kamışlı ilçesinde bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 44 kişinin öldüğü bildirildi. Reuters’ın haberine göre, saldırıyı terör örgütü IŞİD üstlendi. Patlamanın etkisiyle Mardin’in Nusaybin ilçesinde ise iki kişi yaralandı.

59

Yerel kaynaklardan alınan bilgiye göre, Haseke kentine bağlı Kamışlıilçesinde Hilal kavşağı yolunda PKK’nın Suriye kolu PYD’ye ait bir karargahın yanında bomba yüklü araç infilak etti.

Suriye resmi haber ajansı SANA, patlamada 44 kişinin öldüğünü, yaklaşık 140 kişinin de yaralandığını bildirdi.

NUSAYBİN’DE İKİ KİŞİ YARALANDI

İHA’nın haberine göre, Mardin’in Nusaybin ilçesinde, Kamışlı’daki patlamanın şiddeti nedeniyle üzerlerine cam parçası düşen iki kişi yaralandı.

60

Mardin’in Nusaybin ilçesine komşu Suriye’nin Haseke iline bağlı Kamışlı ilçesinde şiddetli patlama yaşandı. Patlamanın şiddeti Nusaybin’de de hissedildi. Nusaybin’de, birçok ev ve iş yerinin camları kırılırken, Ziya Gökalp Caddesi üzerinde kırılan bir iş yerinin camları Nasrettin Dikkat (76) ve Mehmet Sait Biçen’in (68) üzerine düştü. Vücutlarının çeşitli yerlerinden yaralanan iki kişi, çevredeki vatandaşlar tarafından Nusaybin Devlet Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alındı. Yaralı vatandaşların sağlık durumlarının iyi olduğu öğrenildi.

 

(Hürriyet, İHA, Reuters)

 

 

Avukat Eren Keskin, ‘Hainler Mezarlığı gömülme hakkına aykırı’

Hak savuncusu, avukat Eren Keskin, gömülme hakkının bir insan hakkı olduğunu belirterek “hainler mezarlığı” uygulamasının kabul edilemez olduğunu söyledi.

İstanbul'da darbecilere "Hainler Mezarlığı"

“Gömülme hakkı bile yok sayılıyor”

Eren Keskin
Eren Keskin

Konu hakkında Bianet’e konuşan Keskin “Bir insanın gömülme hakkının dahi elinden alındığı bir coğrafyadayız. İnsanlığın bittiği nokta. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şeyin olduğu sanmıyorum. İnsan haklarına tamamen aykırı. Aynı zamanda hiçbir dini inançla da bağdaşmayan bir durum. Üstelik “vatan haini” ilan ettiklerini hayvan barınağının yanına konarak hayvanlara da hakaret edilmek isteniyor” diye konuştu.

Asker ailelerinin çok korktuklarını ve kendilerinin er ailelerin ‘İnsan Hakları Derneği’ne yönlendirdiğini ifade eden Eren Keskin, “Şu ana kadar 15-20 aile sadece telefonla bilgi aldı, kimse yazılı başvuru yapmak istemiyor. Korkuyorlar ve bunu dile getiriyorlar. Askeri darbeye karşı yine militarist yöntemle mücadele ediliyor. Oysa askeri darbenin karşısında duracak tek şey demokratikleşme ve sivilleşmedir.” dedi.

Pendik’te kuruldu

İstanbul Pendik Tepeören’de Büyükşehir Belediyesi’nin sahipsiz hayvanlar için kurmuş olduğu barınağın olduğu alanda 15 Temmuz darbe girişiminde yer alanların gömüleceği “Hainler Mezarlığı” kurulmuştu.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Kadir Topbaş, Avcılar’daki mitingte daha önce dile getirdiği bu mezarlığa bir kişinin gömüldüğünü açıkladı.

Diyanet İşleri Başkanlığı da darbe girişiminde yer alan kişilerin cenaze işlemlerinin yapılmayacağını açıklamıştı. Başkanlık, darbe girişiminde yer alanların “Mümin kardeşlerinin tezkiye ve dualarını hak etmediğini” belirterek; bu kişilerin cenazeleriyle ilgili sala, teçhiz, tekfin ve üzerlerine cenaze namazı kılınması gibi din hizmetleri verilmeyeceğini ifade etmişti.

İlk değil

27 Mayıs 1960 darbesinde idam edilen dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve MaliyeBakanı Hasan Polatkan’ın mezarları da seneler boyunca İmralı Adası-Değirmen Tepe’de bakımsız ve isimsiz olarak kalmıştı. 1990’da bu üç kişinin mezarı İstanbul-Topkapı’da bulunan anıt mezara defnedildi.

 

(Bianet)

Cinsel suçlara karşı ‘kimyasal hadım’ Resmi Gazete’de yayınlandı

Cinsel saldırı suçlularına, ‘kimyasal hadım’ olarak da adlandırılan ilaçla tedaviyi de içeren, “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlarda Hükümlü Olanlara Uygulanacak Tedavi ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik” Resmi Gazete’nin 26 Temmuz 2016 Salı günkü sayısında yayımlandı.

55

Yönetmeliğe göre, cinsel suçlardan hüküm alanlar hakkında cezanın infazı sırasında ya da koşullu salıverildikleri takdirde denetim süresi içerisinde cinsel isteği azaltıcı tıbbı tedavi de dahil önemli yaptırımlar getirilebilecek. Yargı kararıyla getirilecek yükümlülükler arasında, “Tedavi amaçlı programlara katılmak, suçun mağdurunun oturduğu ve çalıştığı yerleşim bölgesinde ikamet etmekten yasaklanmak, mağdurun bulunduğu yerlere yaklaşmaktan yasaklanmak, çocuklarla bir arada olmayı gerektiren bir ortamda çalışmaktan yasaklanmak” da yer alıyor.

İLAÇLA TEDAVİ DÖNEMİ

Cinsel saldırı suçlularına yönelik olmak üzere ayakta ya da yatarak, ilaçla ya da ilaçsız olarak veyahut her iki usul ile cinsel dürtünün azaltılmasına ya da denetimine yönelik tedaviler ile cinsel isteğin azılmasını ya da yok edilmesini sağlayan yöntem olarak tanımlaman tedaviye ilişkin yönetmelikte şu düzenlemeye gidildi:

“Hakkında tıbbi tedavi yükümlülüğüne karar verilen hükümlü, gerek duyulması halinde bulunduğu kurum tarafından tedavinin uygulanması için ilgili sağlık kurumuna sevk edilir. Hükümlünün bulunduğu ceza infaz kurumu bölgesinde tıbbi tedavi kararının uygulanmasını sağlayacak sağlık kuruluşu yok ise hükümlü Bakanlık tarafından uygun başka bir kuruma nakledilir. Tedavi için kullanılacak ilaçların bedelleri Adalet ve Sağlık Bakanlıkları arasında düzenlenecek protokol kapsamında ödenir. Kapalı ceza infaz kurumunda bulunan ve hastanede yatarak tedavi edilmesine karar verilen hükümlülerin tedavileri mahkûm koğuşu bulunan devlet veya üniversite hastanelerinde yerine getirilir. Tedaviye yönelik işlemler, ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler için ceza infaz kurumu müdürlüğü, denetimli serbestlik altında ve koşullu salıverilen hükümlüler için ise denetimli serbestlik müdürlüğünce takip edilir.”

UYMAYANA CEZA

Yönetmeliğe göre hükümlüler, “Cezalarının infazı sırasında ve koşullu salıverildikleri takdirde denetim süresi içinde; yapılan çağrılara, düzenlenen programlara ve hazırlanan denetim planına, tedavi ve iyileştirme çalışmaları kapsamında belirlenen yükümlülüklere, kararın infazı ve denetim için belirlenen kurallara, infazın yerine getirilmesinde görev alan personelin uyarı ve önerilerine uymak zorunda” olacaklar. Buna aykırı davranılması yükümlülüğün ihlali sayılacak.

Uyarıya karşın yükümlülüklerini yerine getirmeyen hükümlülerden cezaevlerinde bulunanlara disiplin cezası uygulanacak, bu durum koşullu salıverme kararlarlarında da etkili olacak. Bu yükümlülüklerin mazeretsiz ve kasıtlı bir şekilde yerine getirilmemesi halinde ise hükümlü uyarılmayacak. Hükümlüler getirilen bu yükümlülüklere infaz hakimliği nezdinde itiraz edebilecek. Bu şekilde şikayet yoluna gidilmesi yapılan işlem ya da faaliyetin yerine getirilmesini durdurmayacak ancak infaz hakimi giderilmesi güç ya da imkansız sonuçların doğması ya da uygulamanın açıkça hukuka aykırı olduğunu saptaması halinde uygulamanın ertelenmesine ya da durdurulmasına karar verebilecek.  Yönetmelik hükümleri suça sürüklenen çocuklara ise uygulanamayacak.

YASAYLA GETİRİLMİŞTİ

Ceza İnfaz Kanunu’da yapılan değişiklikle cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda verilecek cezalar belirlenmiş, uygulamaya ilişkin yönetmelik çıkarılması düzenlenmişti. Yasada belirtilen bazı durumlar hariç bu suçlardan dolayı hapis cezasına mahkûm olanlar hakkında, cezanın infazı sırasında ve koşullu salıverildikleri takdirde denetim süresi içinde, şu tedavi veya yükümlülüklerden bir veya birkaçına infaz hâkimi tarafından karar verilmesi hükme bağlanmıştı:

a) Tıbbi tedaviye tabi tutulmak
b) Tedavi amaçlı programlara katılmak
c) Suçun mağdurunun oturduğu ve çalıştığı yerleşim bölgesinde ikamet etmekten yasaklanmak
d) Mağdurun bulunduğu yerlere yaklaşmaktan yasaklanmak
e) Çocuklarla bir arada olmayı gerektiren bir ortamda çalışmaktan yasaklanmak
f) Çocuklar hakkında bakım ve gözetim yükümlülüğünü gerektiren faaliyet icra etmekten yasaklanmak

 

(Hukuk Medeniyeti.org)

“15 Temmuz Şehitleri Köprüsü” ismi tabelalarda

15 Temmuz darbe girişimi sırasında birçok sivilin hayatını kaybettiği Boğaziçi Köprüsü’nün “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” olarak değiştirilen ismi tabelalara konmaya başlandı.

54

Başbakan Binali Yıldırım dün yaptığı açıklamada “İstanbul ve Ankara’da birer şehitler anıtı kurulması bugünkü Bakanlar Kurulunda kararlaştırdığımız diğer bir konudur. Darbecilerin ilk hedefi olan ve vatandaşlarımızın şehit edildiği Boğaziçi Köprüsü’nün adının ’15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ olarak değiştirilmesine de karar verilmiştir” demişti.

Bakanlar Kurulu toplantısında değiştirilmesi kararı doğrultusunda, kentteki ana arterlere konulan ve yol güzergahlarını işaret eden tabelalardan “Boğaziçi Köprüsü” yazanlar kaldırılarak, bunun yerine “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” yazan tabelalar asılmaya başlandı.

 

(Bianet)

Micheal Jordan’dan ABD’deki polis şiddetine tepki

Amerikalı efsane basketbolcu Michael Jordan, Amerika’da ‘artan ırkçı söylem’ ve polis şiddetine karşı konuştu.

Sporculuk hayatı boyunca siyasi konularda sessiz kalmakla suçlanan Jordan, polisin artan şiddetinin kendisini konuşmaya zorladığını ve artık sessiz kalamayacağını söyledi.

52

Micheal Jordan “Babamı ve yakınlarımı kaybetmiş bir insan olarak acılarınızı çok iyi biliyorum. Buna rağmen şiddet anlamsız bir eylemAfrika asıllı Amerikalıların polis tarafından korkakça ve nefret dolu bir şekilde hedef haline getirilmesinden derin endişe duyuyorum.” dedi.

Jordan ayrıca yükselen toplumsal şiddete karşı iki sivil toplum örgütüne birer milyon dolar bağışlayacağını açıkladı. İki sivil toplum kuruluşuna bağış yapan Jordan “Bu bağış sorunlarımızı bitirmeyecek ama el ele vermemiz gerektiğini biliyorum” dedi.

Michael Jordan, “Benim ailem bana ırk ve etnik kökenine bakmaksızın insanları sevmeyi ve saygı duymayı öğretti. Bu nedenle artan ırksal söylemlerden ve kutuplaşmadan büyük endişe duyuyorum. Durum gün geçtikçe kötüleşiyor. Amerikalılar olarak bir araya gelip, sokaklarda salgın seviyesine ulaşan şiddete karşı durmalıyız.” ifadelerini de kullandı.

 

(BBC Türkçe)

Zaman gazetesi’nin eski ekibine operasyon: Şahin Alpay gözaltına alındı

15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında Mart ayında yönetimine kayyım atanan Zaman gazetesinin eski yöneticileri ve yazarlarına yönelik başlatılan operasyon kapsamında aralarında Ali Bulaç, Abdülhamit Bilici, Mehmet KamışŞahin Alpay ve Mümtaz’er Türköne‘nin de bulunduğu 47 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Şahin Alpay sabah saatlerinde polisler tarafından Beşiktaş’taki evinde gözaltına alındı.

50

İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Fuzuli Aydoğdu‘nun talimatı ile Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen soruşturma kapsamında Terörle Mücadele polisi, bu sabah erken saatlerden itibaren belirlenen adreslerde gözaltı ve arama işlemi yaptı.

‘Darbe girişimi’ suçlaması

Gazete yöneticileri hakkında ‘gazete tirajlarında usülsüzlük yapıp devletten haksız basın ilan parası almak’ iddiası da bulunuyor. Ayrıca şüpheliler hakkında ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme’ iddiası bulunuyor.

Şahin Alpay gözaltına alındı

Soruşturma kapsamında gazeteci-yazar Şahin Alpay Beşiktaş’taki evinde gözaltına alındı. Polis ekipleri saat 06.00 sıralarında Şahin Alpay’ın Beşiktaş’taki evine geldi. Yaklaşık 2.5 saat evde arama yapan polisler, Şahin Alpay’ı gözaltına aldı. Kelepçesiz olarak polis aracına alınan Alpay, gazetecilerin sorusu üzerine “Bir şey söylemeyeceğim. Neden gözaltına alındığımı bilmiyorum” dedi. Şahin Alpay, sorgulanmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

 

(T24)