Ana Sayfa Blog Sayfa 3397

Bahçıvanın Haziran Ayı

Bu yazı yeryuzudernegi.org/ dan alınmıştır

Bahçıvanın bir yılını ay ay anlatan dizi yazımız Haziran ayı ile sürüyor. Karel Çapek’in ironik anlatımı ve Josef Çapek’in çizgileriyle keyifli okumalar…

Haziran çimleri biçme zamanıdır ama lütfen benim gibi kasabada yaşayıp da kendi küçük bahçesi olan kişilerin bir sabah uyanıp, üzerimize kısa kollu bir tişört geçirip, tırpanımızı bileyeceğimizi ve bir takım popüler şarkılar söyleyerek parıl parıl görünen çimenlerimizi keseceğimizi düşünmeyin. Bizim gibiler için işler oldukça farklıdır. Her şeyden önce biz İngiliz tarzı çimenlik isteriz; bilardo masası gibi yeşil, halı gibi kalın, kadife gibi yumuşak, kare bir masa gibi düzgün, mükemmel bir çimenlik isteriz. Tabii bahar mevsiminde bu İngiliz tarzı çimenliğin yer yer kelleştiğini, içinde hindiba çiçeklerinin çıktığını, otların birbirine dolaştığını fark ederiz. Bu karmaşadan kurtulmak için öncelikle yabani otları ayıklamamız gerekir. Dizlerimizin üzerine çöker ve bütün yaramaz otları yolarız böylece arkamızda üzerinden zebra sürüsü geçmiş gibi harap olmuş bir çimenlik bırakırız. Sonra çimenleri yeniden sularız, durumun değişmediğini görür ve nihayet kesmemiz gerektiğine karar veririz.

Eğer bu kararı alan deneyimsiz bir bahçıvansa, doğruca en yakın banliyöye gidecek ve bir bankta oturan teyzeye yaklaşacaktır. Teyzenin keçisi bu esnada arkadaki tenis kortunun tellerini kemirmektedir.

Bahçıvan dostane bir tavırla şöyle der, “büyükannecim, keçin için şöyle güzel otlar ister misin? Gelip benim bahçeden istediğin kadar alabilirsin.”

Yaşlı bayan biraz düşünür ve şöyle der: ”sen karşılığında ne vereceksin?”

65

“Yarım kron,” diyen bahçıvan evin yolunu tutar ve yaşlı bayanlar keçinin gelmesini bekler. Ancak yaşlı bayan gelmez.

Gidip kendine bir tırpan alan bahçıvan kimseye ihtiyacı olmadığına, çimleri kendi başına kesebileceğine kara verir. Ancak ya tırpan keskin değildir ya da otlar fazla serttir neticede tırpan bir türlü kesmez. Makasla işler biraz daha kolaylaşır. Bahçıvan otları kesip, kökleri temizler ve ortalığı yeterince mahvettikten sonra, eline bir tutam ot alıp yaşlı teyze ve keçisini bulmak üzere yola çıkar.

“Büyükanne” der, tatlı bir ses tonuyla, “keçin için biraz ot istemez misin? Çok güzel, temiz…”

Yaşlı teyze biraz düşünür ve şöyle der, “sen ne vereceksin karşılığında?”

“Bir buçuk kron,”diyen bahçıvan evine koşar ve asla gelmeyecek olan teyzeyi bekler. Böylesi güzel otları çöpe atmak ne üzücü değil mi?

Nihayet çöpçü otları alır, ancak bunun için altı peni ödemeniz gerekir. “Biliyorsunuz efendim,” der, “ bunları almamız yasak.”

Daha tecrübeli bir bahçıvan ise gidip bir çim biçme makinesi alır. Bu tekerlekli bir alettir ve makineli tüfek gibi ses çıkarır. Bu aletle dolaşırken etrafa saçılan otları görmek bence büyük keyiftir. Eve böyle bir alet aldığınızda dedelerden torunlara herkese çimleri biçmek için birbiriyle kavga eder. Bahçıvan, “buraya bakın,” der, “size nasıl yapılacağını göstereyim.” Ardından da hem bir tamirci hem de bir çiftçi gibi makinesini kullanır.

Bahçıvanı izleyen aile mensuplarından biri hemen yalvarmaya başlar,”hadi şimdi de ben yapayım.”

Baba hak sahibinin kendisi olduğunu belirten bir ses tonuyla; “biraz bekle,” der ve otları savurarak kesmeye devam eder.

Aradan bir süre geçtikten sonra bahçıvanımız aile üyelerinden birine, “makineyi alıp, çimleri biçmek ister misin? Gerçekten zevkli bir iş,” der. Diğeri, yarı isteksiz bir sesle, “zevkli biliyorum ama bugün hiç vaktim yok,” der.

Otların biçilme zamanının fırtınalara denk geldiğini herkes gayet iyi bilir. Sanki yer gök kabarır; güneş nahoş bir şekilde ortalığı kavurur, toprak çatlar, köpekler durmadan havayı koklar, çiftçiler kafalarını yukarı kaldırıp, yağmurun artık yağması gerektiğini söyler. Bir süre sonra o meşum bulutlar ortaya çıkar, tozu toprağı kaldıran, şapkaları uçurup, yaprakları hırpalayan vahşi bir rüzgar başlar. Saçları rüzgarda uçuşan bahçıvan bahçeye fırlar, amacı romantik bir şair gibi bahçesindekileri düşmandan korumaktan ziyade, o esnada rüzgara kapılıp da sallanan her şeyi sıkıca bağlamaktır. Alet edevatı, sandalyeleri içeri taşır. Beyhude bir çabayla hezeran çiçeklerini bağlamaya çabalarken ilk sıcak yağmur damlaları toprağa düşer. Bir dakikalığına insanı boğan bir sıcaklık olur ve gökyüzü patlar!

66

Gök gürültüsüyle beraber sağanak yağmur başlar. Bahçıvan kapı eşiğine koşar ve kalbi hüzün içinde yağmurun ve fırtınanın tarumar ettiği bahçesini izler. Bir ara boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmaya koşan bir adam gibi, boynu bükük bir zambağı bağlamak için yerinden fırlar. “Yüce Tanrım, nasıl bir yağmur bu!” dolu çatırdayarak yere düşüp yağmur suyu derelere karışırken, bahçıvan hayatları için mücadele eden çiçekleri adına derin bir eleme gömülür. Derken sağanağın temposu düşer ve nihayet ince bir yağmura dönüşür. Bahçıvan yeniden bahçeye koşar ve umutsuzca dağılmış tarhlara, kırılmış zambak fidelerine, toprakla kaplanmış çimenlere bakar. Sonra komşusuna seslenir, “Biraz daha yağması lazım, ağaçlara yetmedi.”

Bir sonraki gün gazeteler ekinlere büyük hasar veren korkunç doludan bahseder. Ama hiç biri dolunun leylakları mahvettiğinden bahsetmez. Biz bahçıvanlar her zaman göz ardı ediliriz.

67

Eğer bir faydası olacağını bilseydi, bahçıvan her gün dizleri üzerine çöker ve şunları söyleyerek dua ederlerdi: “Yüce Tanrım! Lütfen her gün yağmur yağdır, örneğin gece on ikiden üçe kadar, ama yağmur sağanak olmasın, az veya ılık olsun, çiçekleri şöyle bir ıslatsın, tabii bir de karanfilin, lavantanın, deliotunun ve senin adlarını benden daha iyi bildiğin kurak havayı seven diğer bitkilerimin üzerine de yağmasın. (yine de istersen adlarını bir kağıda yazabilirim.) Güneş her gün olsun ama her yere gelmesin (örneğin ormangülünün, yılan otunun, zambağın üzerine vurmasın), öyle ortalığı yakmasın, hafif bir rüzgar ve çiğ olsun. Olması gerektiği kadar solucan olsun, bitki sülüğü olmasın. Amin.” Yani bir nevi cennet bahçesindeki gibi olsun, oradakiler başka ne şekilde yetişmiş olabilir ki?

68

Hazır “bitki sülüğünden” bahsetmişken, Haziran ayında ortaya çıka yeşil sineğin de yok edilmesi gerektiğini söylemeliyim. Bu sinekleri öldürmek için bahçıvanının birbiri ardına kullanıp durduğu tozlar, karışımlar, arsenik, tütün, yumuşak tür sabun ve diğer zehirler mevcuttur. Ancak bahçıvan neticede güllerin üzerine yapışan yeşil sinek ve sülük sayısını azaltmak yerine ikiye üçe katlandığını fark eder ve tüm bu karışımları kullanmaktan vazgeçer. Bu karışımlar dikkatli ve gereken ölçüde kullanıldığında güllerin felaketten kurtulma şansı yoktur. Sülükler yaprakları dantel gibi kaplar. Her ne kadar iğrenç olsa da bazen bu sülükleri tek tek ezmek gerekir. Böylece onlardan kurtulsanız da, bahçeniz uzun süre tütün ve yağ kokar.

 

Bu yazı yeryuzudernegi.org/ dan alınmıştır

Amsterdam’ın ilk ‘Bisiklet Başkanı’ Anna Luten ile tanıştınız mı?

Bisiklet şehri olarak bilinen Hollanda’nın Amsterdam şehri geçtiğimiz günlerde bir ilk yaşadı. Amsterdam’ın artık halk tarafından seçilmiş bir ‘Bisiklet Başkan’ı var; Anna Luten.

99

Sivil Sayfalar.org’dan Şule Serter’in haberine göre  Amsterdam’ın bisiklet kullanıcılarının artık seçilmiş bir ‘bisiklet başkanı’ var. Geçtiğimiz günlerde 28 yaşındaki Anna Luten, online olarak gerçekleştirilen halk oylaması ve uzmanlar jürisi değerlendirmesi sonucu Amsterdam’ın ilk bisiklet başkanı seçildi.

97

Bisiklet başkanlığı resmi bir pozisyon değil. Fikir, yerel düzeyde bisiklet savunuculuğu yapan CycleSpace’ten çıktı. Luten’in, gönüllülük esasına dayalı bir görev olan bisiklet başkanlığı kapsamında yerine getireceği vazifeler ise oldukça gerçek; Luten, bisiklet ile ilgili sorunları çözüme kavuşturmak ve iyileşmesini sağlamak amacıyla belediye çalışanları, şehir planlamacıları, savunucular, öğrenciler, turistler ve Amsterdam halkı arasında arabuluculuk yapacak.

Sorunlar: Bisiklet parkları, Bisikletli trafiği ve Bisikletli itibarı

98

Şehirde en yaygın sorun olarak bisiklet parkları görünüyor..Bunun yanında bisiklet trafiğinin sokakları tıkaması ve yayaları zor durumda bırakması, turistlerin şehre gelmeden önce şehrin bisiklet kültürüne dahil olmak için neler yapabileceklerine dair çok az bilgi edinebilmeleri de diğer önemli sorunlar arasında. Amsterdam’ın ilk bisiklet başkanı olarak seçilen Luten ise en başta şehirdeki bisikletlilerin itibarını geri kazanmaya çalışacağını ifade ediyor.

CycleSpace’in Bisiklet Başkanlığı Programı’nı duyduğu zaman kendisi için muhteşem bir iş olduğunu düşünen Luten, bu pozisyonu bisiklet kullanımının daha sağlıklı, daha mutlu ve daha pozitif bir şehir yaratma konusunda nasıl yardımcı olabileceği tartışmalarını başlatmak için ender rastlanan bir fırsat olarak gördüğünü ifade ediyor.

Amsterdam’ın rakibi Kopenhag

Bisiklet, uzun yıllar süren bir direniş ve radikal eylemler sonucu Amsterdam’a yerleşmiş bir kültür. Günümüzde Amsterdam nüfusunun yüzde 63’ü günlük hayatında bisiklet kullanıyor ve şehir, ‘dünyanın en çok bisiklet kullanılan şehri’ unvanını kazanmak için Kopenhag ile bir yarış halinde.

Peki ya Dünya’nın geri kalanı, Peki ya Türkiye ?

Amsterdam dışında Cape Town, Johannesburg, Brüksel gibi şehirlerde de bisiklet başkanlığı sisteminin işlediği biliniyor.

100

Geçtiğimiz Nisan ayında ise Kadıköy Belediyesi Bisiklet Birimi’ni hayata geçirdi ve bisiklet severler ile yaptığı ortaklaşa çalışma ile bir bisiklet festivali düzenledi. Kadıköy Belediyesi’nin başlatmış olduğu bu hareketin Türkiye çapında tüm belediyelerde yaygınlaşması ve gündelik hayatta ve şehirde bisiklet kültürünün popülerleşmesi tüm bisikletseverlerin en büyük dileği.

 

(Sivil Sayfalar.org)

Akdeniz’den geçerken hayatını kaybeden mülteciler için dijital pano

İspanya’nın Barcelona kenti mülteci dramına dikkat çekmek için yeni bir uygulamaya başladı.

Barcelona Belediyesi kentin kalabalık noktalarından birine, Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken Akdeniz’de hayatını kaybeden mülteciler için bir pano yerleştirildi.

96

“Bu sadece bir rakam değil” yazılı panonun tepesindeki dijital rakam göstergesi  her yeni ölüm haberi ile artıyor.

2016 başlangıcı baz alındı

Barcelona Belediye Başkanı Ada Colau, dijital panonun bir “utanç göstergesi” olduğunu belirterek “Bu sadece öylesine bir rakam değil. Bunlar birer insan” diye konuştu. Pano, kentin en kalabalık sahil noktasına yerleştirildi.

Panodaki rakam da Uluslararası Göç Örgütü‘nün salı günü açıkladığı veriler uyarınca bu yılın ilk yedi ayında ölen 3 bin 34 mülteci ile başladı.

Hayatını kaybedenlerin sayısında büyük artış

Bu geçen yıla oranla yüksek bir artış anlamına geliyor. Geçen yılın aynı zaman diliminde bin 917 kişinin Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybettiği açıklanmıştı.

Uluslararası Göç Örgütü’nün istatistiklerine göre 2016 yılının ilk yarısında Akdeniz üzerinden 238 binin üzerinde sığınmacı Avrupa’ya geçti. 2015 yılında Avrupa’ya geçen sığınmacıların sayısı ise toplamda bir milyonu geçmişti. Küresel çapta en tehlikeli kaçış rotası olarak Akdeniz gösteriliyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

‘Hainler Mezarlığı’ tabelası Diyanet’in itirazı üzerine kaldırıldı

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş darbe girişiminde öldürülenler için Pendik’te yaptırılan ‘Hainler Mezarlığı’na diktirdiği tabelayı Diyanet’in itirazı üzerine kaldırttı.

95

Topbaş, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’le konuştuğunu belirterek, “Din İşleri Yüksek Kurulu’nda bir toplantı yapmışlar. Ailelerin rencide olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu söyledi. ‘Tabelayı kaldırmanız doğru olur’ dedi. Ben de kaldırttım” dedi.

Topbaş 20 Temmuz’da yaptığı konuşmada, “Bir yer ayıracaksınız ve vatan hainleri mezarlığı diyeceksiniz, geçenler lanet okuyacak. Her giden lanet okusun ve kabirlerinde yatamasınlar” demişti.

‘Hainler Mezarlığı’ ilk olarak 26 Temmuz’da görüntülenmişti. Topbaş da, ““Onlardan (FETÖ’nün asker kisveli teröristlerinden) bir tanesi bugün benim bahsettiğim ‘Hainler Mezarlığı’na gömüldü. Ailesi istememiş ve ‘Hainleri Mezarlığı’na gömüldü” demişti.

 

(Diken)

Gözaltına alınan gazeteciler adliyeye sevkedildi

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında açılan soruşturmalarla ilgili olarak gözaltına alınan 21 gazeteci, bugün İstanbul’da Çağlayan adliyesine sevkedildi.

Haberi duyan bir grup gazeteci, dayanışma amacıyla adliyede bekleyişe geçti.

94

Bülent Mumay, Nazlı Ilıcak, Seyit Kılıç, Yakup Sağlam, Bayram Kaya, Cihan Acar, Bünyamin Köseli, Emre Soncan, Mustafa Erkan Acar, Cemal Azmi Kalyoncu, Abdullah Kılıç, Habip Güler, Mehmet Gündem, Cuma Ulus, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, Haşim Söylemez, Ali Akkuş, Yakup Çetin, Arda Akın ve Ufuk Şanlı‘nın emniyetteki işlemleri tamamlandığı açıklandı.

21 gazeteci tutuldukları Gayrettepe’deki Asayiş Şube Müdürlüğü’nden Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne gönderildiler.

İfadelerin alınmasına başlanırken, Bülent Mumay’ın Avukatı Eren Şener, ifadeleri 4 ya 5 savcının alacağını söyledi. Avukatlar ifade işlemlerinin gün içinde tamamlanmasını beklediklerini söylüyorlar.

Darbe girişimi ardından önce 42 daha sonra 47 gazeteci ve yazar hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı.

 

(BBC Türkçe)

Devlet Üniversiteleri’nde 2 bin 239 kişiye soruşturma!

Devlet Üniversitelerinde 2 bin 239 kişi hakkında işlem başlatıldı. Soruşturma başlatılanların 440’ı profesör, 525’i doçent, 654’ü yardımcı doçent.

93

YÖK’ün bünyesinde OHAL Komisyonu oluşturulduğunu belirten YÖK Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Er, “Üniversitelerimizdeki sürece ilişkin görevden almalar ve soruşturmalarla ilgili süreçleri koordine ediyor ve yakından takip ediyoruz.

Dün itibarıyla, devlet üniversitelerimizde 440’ı profesör, 525’i doçent, 654’ü yardımcı doçent olmak üzere toplamda 2 bin 239 akademik personel ile 654 idari personel, vakıf üniversitelerimizde ise 79’u akademik, 18’i idari olmak üzere toplam 97 personel hakkında işlem başlatılmış ve yürümektedir.” diye konuştu.

 

(Milliyet)

Hadi, topla sırt çantanı!: Yeşil Kamp 27-29 Ağustos’ta Assos’da

Yeşil Düşünce Derneği tarafından her yıl düzenlenen Yeşil Kamp, bu sene 27 – 29 Ağustos tarihleri arasında Çanakkale, Assos Bektaş Köyü Altı, Sahil Mahallesi’nde bulunan Son Gemi Camping‘de gerçekleştiriliyor.

Kampa katılmak için bit.ly/yesilkampbasvuru adresindeki formun doldurulması gerekiyor. Yeşil Düşünce Derneği kamp programının son hali belli olduğunda katılımcılara mail yoluyla duyuracağını da açıkladı.

91

Her sene olduğu gibi bu yıl da Yeşil Kamp’ın ana eksenini Yeşil Politika ağırlıklı konular oluşturacak. Kampta katılımcılarla birlikte konuşulacak konular arasında Yeşil Düşünce Tarihi, Göçmen Krizine Yeşil Çözümler, Doğa Hakları & İnsan Hakları,  Yeşil Feminizm, Gıda Politikaları, Hayvan Hakları, Teknoloji Karşıtlığı ve Alternatif Tartışmalar  ile| Ekonomik ve Ekolojik Krizlere Yeşil Çözümler bulunuyor.

92
Yeşil Kamp geçtiğimiz yıl da Assos’ta gerçekleştirilmişti. 2015 kampına dair fotoğraflara buradan göz atabilirsiniz.

Dernek, kamp için yaptığı, ve “Haydi topla sırt çantanı!” diyerek bitirdiği çağrı metninde konuklarını, “Dünyayı daha yaşanılabilir bir yer haline getirmek istiyorsun ama bunu nasıl yapacağını bilmiyor musun? Öyleyse sana bir davetimiz var: Doğanın bir parçası olduğumuz gerçeğini yeniden hatırlamak, uluslararası yeşil düşüncenin temellerini kavramak, ekolojist değerleri benimsemiş insanlarla tanışmak, birlikte şarkı söylemek, denize girmek, bol bol kahkaha atmak ve en önemlisi, dünyanın sorunlarına doğanın da haklarına saygı duyan çözümler bulmak isteyen büyük bir ailenin parçası olduğunu görmen için seni Yeşil Kamp’a davet ediyoruz. Hadi, topla sırt çantanı!” şeklinde kampa davet ediyor.

Yeşil Kamp ile ilgili detay bilgilere, son dakika duyurularına facebook etkinlik sayfası ya da Yeşil Düşünce Derneği web adresi üzerinden ulaşabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 

TÜBİTAK’tan fotovoltaik sanayisine yeni destek

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) yeni Ar-Ge destek programları başlatıldığını açıkladı.

Kurum tarafında yapılan açıklamaya göre ‘’1511 – Öncelikli Alanlar Ar-Ge Destek Programı Kapsamında’’ açılan 21 yeni çağrıdan ikisi doğrudan güneş enerjisi sektörü ile alakalı.

88

Kurum ‘’1511-ENE-GUNS-2016-1-1’’ başlıklı çağrı ile yeni nesil güneş hücreleri için yenilikçi malzeme ve teknolojilerin geliştirilmesine yönelik çalışmaları destekleyecek.

1511-ENE-GUNS-2016-1-2’’ başlıklı çağrı ile ise Türkiye’de güneş enerjisinin depolanması aşamasında kullanılmak üzere bina entegrasyonunun sağlanacağı sistemler için yüksek verimli, maliyet etkin, uzun ömürlü yenilikçi malzeme/ malzemelerin üretilmesi hedefleniyor.

89

Yerli üreticiler için hibe destekleri sağlanıyor

Kurumun internet sitesindeki bilgilere göre Öncelikli Alanlar Ar-Ge Projeleri Destekleme Programı ile ulusal stratejik hedef ve politikalar kapsamında belirlenen öncelikli alanlarda; hedef ve ihtiyaç odaklı, izlenebilir sonuçları olan; yeni bir ürün üretilmesi, mevcut bir ürünün geliştirilmesi/iyileştirilmesi, ürün kalitesi veya standardının yükseltilmesi, maliyet düşürücü ve standart yükseltici yeni tekniklerin geliştirilmesi, yeni üretim teknolojilerinin geliştirilmesi konularında yürütülen Ar-Ge nitelikli projeler destekleniyor.

90

Program kapsamında değerlendirilen projelerde temel araştırma (ürüne dönüşmesi beklenmeyen, temel bilgi edinmek amacıyla yapılan teorik veya deneysel çalışma) niteliği aranmıyor.

Kurum tarafından yapılan değerlendirme sonrasında olumlu görüş alan projeler için proje sahibi firmalara hibe desteği veriliyor.

Bu hibe desteği firmaların projeleri için gerçekleştirdikleri giderlerin tutarına ve kabul edilebilecek gider kriterlerine bağlı olarak, büyük ölçekli kuruluşlar için yüzde 60, KOBİ’ler için ise yüzde 75 oranında uygulanıyor. Ayrıca yüzde 10 oranında da genel gider desteği sağlanıyor.

 

(Solar.ist, Tubitak)

Hikâye, anlatılandan ibaret değil – Ümit Kıvanç

Bu yazı p24blog.org/ dan alınmıştır

Erdoğan’ın “eniştemden haber aldım”ı bir tek anlama gelir: Bakın ben size ne yapacağım!

Darbe girişimi gecesi, 15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece 11 saat 48 dakika boyuncaTwitter’da en gözde başlık (“trend topic”) ne olmuş, biliyor musunuz: “#HulusiAkar”. Genelkurmay Başkanı, #NoCoupInTurkey ’i,#DarbeyeHayır ’ı falan hep geride bırakmış. (Verilerin gerikalanını merak ederseniz, şurada.)

87

Yalnız Hulusi Akar, trend topic’liği şüphesiz bütün Türk Silahlı Kuvvetleri adına elde etmiş sayılmalı. Diyeceksiniz ki, 15 Temmuz’dan bu yana memleketin trend topic’i tartışmasız “FETÖ”. Ben de nâçizâne, bu etiketi gözlerimize yapıştırdıklarını, her ağzını açanın bize yalan söylediğini düşünüyorum. İnanmamızı istedikleri hikâye, 15 Temmuz darbe girişiminin,münhasıran ordu içindeki Gülencilerin marifeti olduğu.

Hikâyenin bundan ibaret olmadığından eminim.

Düğündekiler, torunlar vesaire

Genelkurmay Başkanı, İkinci Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı toplanmışlar, tanklar çıkmasın, uçaklar uçmasın, demişler, Ankara Garnizon Komutanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Harekât Başkanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nı aramışlar. “Bu şekilde öncelikli tedbirleri aldıktan sonra toplantıları bit[miş]”. Hava Kuvvetleri Komutanı’nı yetkili kimse aramamış! Eşi aramış…

Orgeneral Abidin Ünal, İstanbul’da düğündeydi. MİT’in darbe ihtimalini haber almasından üç buçuk, Genelkurmay’ı haberdar etmesinden bir buçuk-iki saat sonrasına, 19:30 sularına kadar “herhangi bir olumsuzluk ya da olağanüstü bir durum hissetme[miş]”. Herkesin elinde akıllı telefonla yatıp kalktığı bir devirde kimsenin niyeyse tek kare fotoğraf paylaşmadığı düğün sürerken, 21:30’da komutanın eşi arayıp, genelkurmaydaki bir hava korgeneralin gözaltına alındığını bildirmiş, komutan bunun üzerine Ankara’daki vekilini aramış, telefondan jet seslerini duymuş, ne olduğunu sormuş, vekili, “valla ben de bilmiyorum” demiş,“ancak şu anda Ankara’nın üzerinde jetler geziyor”. Komutan bunun üzerine, vekili Tümgeneral Cevat Yazgılı’yı, “duruma hemen elkoysun” diye Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’ne göndermiş.

Düğündeki Hava Kuvvetleri Komutanı sonra ne yapmış, kendisinden dinleyelim:

“Ankara Akıncı 4. Üs Komutanlığı’nın komutanı olan Tuğgeneral Hakan Evrim’i telefonla aradım. Uçakların kendisi tarafından uçurup uçurulmadığını sordum. Hakan Evrim bana, ‘Görevi ben verdim, mecburdum’ dedi. Ben de kendisine, ‘Böyle bir mecburiyet yok, havaya uçak kalkmayacağına dair emir size verildi’ dedim. Bana, ‘Durum bildiğiniz gibi değil, benim de canım tehlikede sizin de canınız tehlikede’ dedi. Bu konuşmadan önce ben darbeciler kendisini tehdit etmiştir diye düşünmüştüm, ancak daha sonra bu işin içerisinde kendisinin de olduğunu anladım.”

Akıncı Üssü komutanı, “Yanımdakiler konuşmamızın sonlandırılmasını istiyorlar,” deyip telefonu kapatmış, Orgeneral Ünal daha sonra Evrim’i iki defa daha aramış, ama üs komutanı cevap vermemiş.

“Genelkurmay başkanıyla beraberdim, aynı durumdaydım” diyene kadar bize tantanayla “darbenin bir numarası” diye sunulan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’e göre, şimdiki -düğündeki- komutan, Orgeneral Ünal, vaziyete hakim olmasını kendisinden istemiş. Öztürk, gidecekken vazgeçtiği düğünün sahibiyle de önce tebrik için, sonra jetler için görüşmüştü: “Akıncı Üssü’nde mutat uçak iniş ve kalkışları oluyordu. Devamlı hareketlilik olduğu için önce bir şey fark etmedim. Düğün sahibi Mehmet Şanver’i aradım, tebrik ettim. Bir süre sonra o da beni tekrar aradı. Uçakların alçak uçuş yaptığını, ne olduğunu sordu. Televizyonda altyazı geçtiğini söyledi. Ben de bu sırada televizyonda gelişmeleri izliyordum.”

Orada ne arıyordu? Kuvvet komutanlığı yapmış havacı orgeneral, “mutat hareketlilik”le o gece olan biteni ayırt edemiyor olabilir mi? Düğündekiler töreni pastayı bırakmış televizyon mu izliyorlardı? Hava Kuvvetleri’nin başındaki generaller jetlerin alçak uçuş yaptığını, telefondan seslerini işitip, geçen altyazıları okuyup mu öğreniyorlardı?

Orgeneral Abidin Ünal’ı dinleyelim, bakalım bunlara cevap bulabilecek miyiz:

“…Orgeneral Akın Öztürk’ü aramayı planladım… Öztürk’ün Akıncı’da torunlarının yanında olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün damadı Hakan Karakuş’un Akıncı’daki 141. Filo’nun komutanı olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün telefonuna uzun süre ulaşamadım. Daha sonra Korgeneral Mehmet Şanver’den Akın Öztürk’e ulaşmasını istedim. Mehmet Şanver, Akın Öztürk’e ulaşınca telefonu bana verdi. (…) ‘Ankara’da uçak uçuruyorlar, ne oluyor oralarda, senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?’ diye sordum.”

“Senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?” diye sormuş! Devam edelim:

“…kendisi bana ‘Ben sadece gece uçuşu olduğunu zannediyorum, ben bir araştırayım’ dedi, ben de kendisine, ‘Gece uçuşu değil, Ankara’da alçak uçuşlar olduğunu’ söyledim.”

“Gece uçuşu sandım, bir bakayım,” demiş! Bu esnada son hücresine kadar hareket halindeki bir üste, darbenin karargâhında bulunuyor orgeneral. Torunları orada diye yani.

Hava Kuvvetleri Komutanı’nı dinlemeye devam:

“Bundan sonra Akın Öztürk bana hiçbir şekilde dönüş yapmadı. Yapmaya teşebbüs etmiş ise de, telefon bende olmadığından bana dönmeye teşebbüs edip etmediğini bilemiyorum.”

Ben de … bilemiyorum.

Velhâsıl, Moda Deniz Kulübü’ne helikopterlerle rambolar indi, komutanı alıp götürdü.

Genelkurmay Başkanı, anlatılanlara göre epeyce itilip kakılarak, rütbeleri sökülerek, sonra yeniden takılarak darbenin karargâhı Akıncı Hava Üssü’ne götürülmüştü. Oraya nasıl gittiğini henüz öğrenemediğimiz Tümgeneral Mehmet Dişli, itilip kakılmamış, rütbeleri sökülmemiş, kelepçelenmemiş halde karşısına çıkmış. Dişli’ye bakarsanız, komutanı ikna etsin diye darbeciler onu öne itmişlerdi. Hulusi Akar’a reva gördükleri muamelenin zerresi ona yapılmamıştı. Hulusi Akar darbecilerin helikopteriyle başbakanlığa gelirken de Dişli ona eşlik etti! Darbeye katılsın diye Genelkurmay Başkanını ikna etmeye çalışan darbeci general konumundaydı; neye güvenerek geldi o helikopterle?

Önce Hulusi Akar’ı Fethullah Gülen’le görüştürmeye kalkan darbeci diye sunulan -sonradan bu itham Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’e çevrildi- Tuğgeneral Mehmet Partigöç de 15 Temmuz akşamı 20:00 sularında “bir gürültü duymuş” ve bahçeye çıkmış. Tatbikat, diyenler, koşuşanlar varmış. Sonra Genelkurmay İkinci Başkanı’nın emir subayı emirler getirmiş, ama tuğgeneral nedense bunları teyit etmek için ikinci başkanı aramaya başlamış. Ona demişler ki: “Şimdi belirsizlik durumu var, kışla dışına çıkarıldı.” O da Genelkurmay Harekât Merkezi’ni aramış, “durumda değişiklik yok, işimize devam ediyoruz” demişler. Devam ettikleri, nasıl bir “iş”miş?

Temel soru, “niye haber verilmedi”dir

Savcı jargonuyla “hayatın olağan akışı”na uymayan, başka şeyleri söylememek için söylendiği belli mantıksız sözlere çok daha fazla örnek verebilirim. Zamanlamalarda, odada kimin bulunduğu-bulunmadığında, oturduk-oturmadık, çay-kahve içtik-içmedik gibi ayrıntılarda çelişen ifade parçalarının dökümünü yapmaya girişebilirim.

Doğrusunu isterseniz giriştim de. Ama çabuk vazgeçtim. Çünkü bu kadar çok yalanın olduğu yerde böyle bir iş anlamsız kaçacaktı.

Vazgeçtim ve başımı derde sokmaya karar verdim. Çünkü hakikat peşindeysek başka çare yok.

Darbe girişimini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ne zaman, kim haber verdi?

Erdoğan’ın beyanını esas alırsak, akşam saat 20:00 civarında, eniştesi.

MİT’in bu işten 16:00’da haberi olduğu söyleniyor. Genelkurmay başkanı, 17:00-18:00 arası, diyor. Diyelim 18:00. İki saat MİT, sonraki iki saat de hem MİT hem Genelkurmay, neden cumhurbaşkanını haberdar etmedi?

Bu soru göründüğünden de ağır. Düşünün, Gezi İsyanı çıkmış, memleket ayakta, cumhurbaşkanı Tunus’tan, Türkiye’deki bir haber kanalında geçen altyazıyı görüp telefona sarılıyor. En ufak ayrıntıya karıştığını, her şeye kendi karar vermek istediğini, her şeyden her an haberdar olmak istediğini biliyoruz. Aşırı merkezîleşmiş, yetkinin tek adamda toplandığı bir yönetim tarzı hüküm sürüyor Ankara’da.

Ve MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı, kendisini öldürmeyi, en azından yakalayıp yargılamayı amaçlayan silahlı kalkışmayı böyle bir cumhurbaşkanına bildirmiyorlar!

Peki o ne yapıyor? “Eniştemden haber aldım,” diyor! En azından bunu böyle söylemeyebilir, değil mi? Devlette zaafı ortaya dökmemek için. Özellikle yapıyor. Böyle bir durumda Erdoğan’ın “eniştemden haber aldım”ı bir tek anlama gelir: Bakın ben size ne yapacağım! (En kibar ifadeyi bulmaya çalıştım.) O halde bu işte kasıt arıyor.

MİT ve Genelkurmay’ın başındaki insanların şaibeli tutumuna eklenecekler var: Başbakan Binali Yıldırım’ın uzun uğraşlar sonucu bulup konuşabildiği havacı komutanın darbecilerin jetlerine karşı uçak kaldırmamak için ayak sürüyüşü, yazılı emir isteyişi. Boğaziçi Köprüsü’ndeki abuk sabuk operasyonu daha başlangıç aşamasında bastırmayan, en azından oradaki darbeci birliğin etrafını sarıp etkisiz hale getirmeyen, az ötedeki koca 1. Ordu’nun (hemen oraya sevk edebileceği binlerce askeri var!) sözde ataleti. Bunları nasıl izah edeceğiz? TSK’nın darbe girişiminin hemen ertesinde yaptığı açıklamayı geri çekmesi, Akın Öztürk’ü ve dolayısıyla Hulusi Akar’ı temize çıkaracak şekilde düzenleyip yeniden yayımlaması nedir, basit bir “düzelti” işlemi midir?

Çok konuşuldu, yine de hatırlatacağım: Silahlı Kuvvetler, personelinin “yüzde bir buçuğunun” menfur darbe girişimine karıştığını, ordunun gerikalanının temiz olduğunu iddia etti, biliyorsunuz. Gözaltındaki subaylarının komuta ettiği asker sayısı aşağı yukarı 250 bin olarak hesaplanan bir ordu komuta heyeti söyledi bunu! General-amiral mevcudunun yüzde kırkından fazlası ihraç edilmeden az evvel. Darbecilerin harekete geçirdiği, kullandığı araçlar: 35 uçak, 37 helikopter, 246 tank ve zırhlı araç, 3 gemi! Akim kalacağı pek erken ortaya çıkan teşebbüste henüz harekete geçememişlerin sayılmadığı bir döküm bu.

Peki, ne demeye çalışıyorum?

Edindiğim izlenimi, tahminimi aktarmaya çalışıyorum. Yani şunu: Orduda darbe girişimine katılanlar, Gülenci teşkilattan ibaret değil. Şüpheli konumdakilerinhepsi Gülenci değil. Mağdur gözüken kimileri mağdur değil. Şüpheli gözükmeyenler şüpheli. Birkaç değişik saikle birkaç değişik grup, üst komuta heyetinden kimileri dahil, bu işin içinde. Kalkışıldı, daha ilk aşamada birileri üzerlerine düşenleri yapmadı, belki sattı, belki başka şekilde ayartıldı, ortaya çıkan berbat manzara birilerini daha caydırdı, başarısızlık ihtimali erken bir evrede kesinleşince öfke nöbetleri ve intiharî eylemler ortaya çıktı. Muhtemelen bir aşamadan sonra birilerinin başlıca kaygısı ve uğraşı, başlangıçtaki konumlarını farklı göstermek ve başlangıçtaki tavırlarının izlerini silmek oldu.

Sonra işte, 15 Temmuz gecesi de HulusiAkar trend topic olmuş.

Bu yazı p24blog.org/ dan alınmıştır

87.ümit-kıvanç

 

Ümit Kıvanç

İngiltere nükleer santral kararını erteledi

İngiltere hükümeti ülkede 20 yıl sonra inşa edilecek ilk nükleer santralla ilgili anlaşmayı imzalamayı son anda erteledi.

85

Somerset’te inşa edilecek ve maliyeti 18 milyar sterlini bulacak (yaklaşık 23,5 milyar dolar) Hinkley Point nükleer enerji santrali ile ilgili anlaşma dün imzalanacaktı. Ancak İngiltere’nin iş dünyasından sorumlu yeni bakanı Greg Clark dün gece santralle ilgili nihai kararı sonbahara bıraktığını açıkladı. Greg Clark, projeyi, desteklemekten önce dikkatlice incelemek istediğini söyledi.

İngiltere Hükümet Sözcüsü ise bakanların proje ile ilgili tereddütleri olduğu yönündeki haberleri yalanladı.

Çevreciler karşıydı

İngiltere hükümeti daha önce, santralin ülkeyi düşük karbonlu enerji üretimine taşıyacağını ve gelecek kuşakların daha ucuz enerji kullanmasını sağlayacağını savunmuştu.

Projeye karşı çıkanların bazıları verilen fiyat garantisinin, gelecekte elektrik faturalarının artacağı anlamına geldiğini vurgulamış; çevreciler de nükleer atıklar ve maliyet konusunda kaygıları ve itirazları olduğunu söylemişlerdi.

Santrali inşa edecek ve finansmanın üçte ikisini sağlayacak Fransız enerji şirketi EDF dünkü yönetim kurulu toplantısında 7’ye karşı 10 oyla projeye onay vermişti.

Yönetim kurulu üyelerinden biri ise projenin şirketi maddi açıdan zor durumda bırakacağını vurgulayarak istifa etmişti.

EDF Yönetim Kurulu Başkanı Vincent de Rivaz’ın son gelişmeler sonrası bugünkü İngiltere gezisini iptal ettiği bildiriliyor.

 

(BBC Türkçe)