Ana Sayfa Blog Sayfa 3386

Hayat bana mı güzel?

Bu yazıyı şu ormana bakarak yazıyorum.

33

Çalışma masam da aşağıda. Sağ arkada gözüken mavi çadır ise 2 aydır konakladığım yer.

34

Geceleri ağustos böceklerinin, karacaların, eşeklerin, alacabaykuşların sesiyle uyuyup sabahları dinç, mutlu, yeni güne hevesli uyanıyorum. Dişlerimi sıkmıyorum, sabah çenemde ağrıyla uyanmıyorum. Bir baktım burada herkes glutensiz besleniyor, ekmeksiz beslenmeyi glutensiz beslenmeye çevirdim. Karnımdaki şişkinlik, bünyemdeki halsizlik gidiverdi, kan şekerim dengelendi, daha az acıkır oldum, bağırsak hareketlerim sakinleşti.

Böylelikle yeme alışkanlıklarımı daha çok sorgulamaya başladım. Gerçekten aç olduğum için mi, yoksa can sıkıntısından mı ihtiyaç duyuyorum beslenmeye? Elbette keyif yapmalıyım ama her sorulduğunda içmeli miyim o çayı kahveyi? Midem anlamsızca şişip beni de gerip psikolojimi etkiliyorsa belki mideme yolladığım şeylere daha fazla özen göstermeliyim.

Buraların doğadaki örüntüleri izleyerek iklimleri gözlemleyen Salih Amca’sı ‘Ağustos’un yarısı yaz, yarısı kış’ dermiş. Bugünlerde iklim döndü buralarda. Ağustos’un 13-14’ünden itibaren fırtınalar başladı, havalar serinledi. Sabaha karşı ve akşam saatlerinde ince bir hırka, uzun bir pantolon iyi geliyor bazen. Sabahları çadırın içindeki hava çok bunaltıcı olmadığı gibi, yoğun sıcaklar çekildiğinden beri Sarı Efe ve akrep de görmedik.

Toplulukla yaşama gelince
Ben aynı ortamda barınabilmek ve sağlıklı iletişim kurmak için şimdiye kadar uyguladığımız yöntemlerin artık geçerli olmadığını düşünüyorum. Bambaşka araçlar gerekiyor bana kalırsa. Birbirini etkin dinlemek, pasif agresiflik yerine proaktif ve çözüm odaklı davranmak, anlayış göstermek, yıkıcı değil yapıcı olmak vs., bunlar yetmiyor.

Şiddetsiz İletişim dili mesela; kurmaya alışkın olduğumuz cümleleri ters yüz edip karşımızdakini kırmadan ve öfkelenmeden kendimizi, hislerimizin ismini koyarak ve sorumluluğunu alarak ifade etmenin yollarını sağlıyor. Bize düşen, bu dili hayatımıza adapte etmek. Kolay değil, hemen değişim beklemek gerçekçi de değil ama kendini ne şekilde ifade ettiğinin bir kez farkında olunca üzerinde oynamalar yapmak hiç de imkansız değil.

Bir de çember adabı var. Naif gözükebilir oradan. Dünyayı çember adabıyla konuşmak mı kurtaracak diyebilirsiniz. Evet, ben diliyle konuşmanın, olaylara takılmak yerine o an içimizde canlı olan duyguya odaklanmanın, karşımızdakine saldırmadan ondan ne duymak istediğimizin farkına varmanın, kişiyi yorum yapmadan sadece ve sadece dinlemenin, göz göze iletişim kurmanın mucizevi etkileri olduğuna inanıyorum. Uygulaması kolay değil, o yüzden bir ‘kolaylaştırıcı’nın desteği çok değerli.

Hayat bana şimdilik güzel ama sebebi burada kısa süreliğine kalıyor olmam. Yoksa insan her yerde insan, sorunlar her yerde aynı. Sadece bazı sorunları yaşadıktan sonra şehirde kaybolmaktansa ormanın derinliklerinde kaybolmak daha onarıcı, tek fark bu.

35-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

Mae Hong Son’dan Pai’ye, hem de çok korktuğum motor ile! – Hülya Tosun

 Gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Asyada motor kullanmak, olmazsa olmazmış. Motor kullanan arkadaş bulmak da mümkün, benden söylemesi. (Babamın deyimiyle suya gidenin susağı, dağa gidenin baltası olma halim çocukluktan)

39

İtalyan Mauro abiyle köyde geçirdiğimiz iki günden sonra –ki onun hikayesini de bir ara anlatacağım- kendimizi Mae Hong Son denen şehre attık. Çünkü tek bilet bulabildiğimiz yer orasıydı- Sabah erkenden vardık varmasına da, o bugün Pai’ye geçecek. Bense bir gün kalmak istiyorum ama nasıl. Sakin, güzel minik bir şehir fakat yalnız çok sıkıcı olabilir benim için. Etraftaki sırt çantalılarda gözüm. Bir sarışın oğlan gördüm, hemen başladım konuşmaya.
Nerden gelir, nereye gidersin? Burada ne kadar kaldın, kalmaya değer mi, sordukça soruyorum.

Genelleme yapmaktan kaçınmakla birlikte, uzun süreli gezginler –bence- kesinlikle halden anlıyorlar. Öyle böyle değil, gerçekten. Yolda olan sırt çantalılar sanki gönüllü, güncel yol ansiklopedileri. Birinden diğerine hızlıca aktarılan bir gelenek gibi. İki dakika dolmuşa biniyorsun, dolmuşta nasıl kazıklanmadan bineceğini anlatıyor biri, sabahın dördünde hostelin bahçesinde birini görüyorsun, bir sonraki durağında nereye gitmeli nerde kalmalı onu anlatıyor. Belki yarım saat sonra vapurda da biri ona başka bir şeyi anlatıyor. Hayatında muhtemelen sadece toplamda bir dakika göreceğin birine tüm bilgilerini aktarmak ve bu geleneği sürdürmek, halden anlamanın bulaşıcılığı gibi.

Neyse bizimkiler iki kişilermiş. Motorla geziyoruz, milli parka gideceğiz dedi. Tayland’ta yaşlı genç, kadın erkek, çoluk çocuk tomlabalak herkes motora biniyor. Küçücük bebeleri bile önlerine bağlayıp korkmadan yollardalar. Gelen gezginlerin de büyük çoğunluğu civarı motorla geziyor.

42

 

Ahh dedim biliyorum buralarda en güzeli motor da… Keşke ben de katılabilseydim.
“Katılabilirsin” dedi.
“Ama iki kişiniz zaten”.
“İki motor var hallederiz.”
(Şimdi okuyanlardan, bulmuşlar tek gezen hatun, yardım edecekler tabii diyeniniz varsa hiç demesin. Gencecik çocuklar, ne yapsınlar beni. Huylu muyum, huysuz muyum bilmezler. Ama sağ olsunlar işte)

Önce şu tepedeki tapınağa gideceğiz dediler. Tamam dedim ben de geleyim, hem yolda motordan korkup korkmadığıma da bakarım. Çocukluğumda amcamın motoruna binerken de aynıydı, büyük çocukluğumda arkadaşlarım Nazım ve Enginin motoruna binerken de aynı.
Motora binmeden önce; yuppiiii!
Motorun tepesindeyken; ne işim var benim burada korkuyoruuuum!
Motordan sonra, yine binelim miii?
Baktım çocuklar güzel kullanıyor, hem kibar hem de özenliler, oldu bu iş.

43

Önce milli park. Bir mağarayı bulmaya çalışıyoruz. Ofisteki kadın çok uzak dedi.
Bangkok’a ilk geldiğim gün bir afiş görmüştüm. Mae Hong Son’da bambudan bir köprü. Bir de ritüeli var üzerinden geçmenin falan. Görmeyi çok istemiştim de rotamda değil demiştim. Şimdi iki motorluyla tam da o şehirdeyim.
Köprü? Dedim
Tamam, dediler.
Kadın 20 dakika olmayan İngilizcesiyle tarif etti, olmadı yirmi dakika eliyle harita çizdi, olmadı beş dakika da google map yazdırıp üstünde çizdi. Verdim gitti nazar boncuklarımdan birini.
Kaybola, kaybola bulduk köprüyü. Ya bunun bir ritüeli vardı, neydi hatırlamıyorum, dedim çocuklara. Kendi ritüelimizi bulmamız lazım karşıya geçmeden. Bayılırım oyun oynamaya!

Tamam, sadece gidiş yönündeki bambulara basacağız. Ve bu sayede bir yıl içinde hepimiz mutlaka bir başka kıtada bir başka köprüyü geçeceğiz.

41

Köprü afişlerde çok güzel görünüyordu, yağmurlu sezonda yemyeşil. Şimdi öyle değil ama sevdim ritüelimizi.
Bir sonraki durak balık mağarası. Pırıl pırıl bir bahçe, düz yoldan gitseydik iyiydi. Doğal yol diye bir ok bulduk, başladık takip etmeye. Bir süre sonra, ne patika kaldı ne bir şey. Aşağıya doğru kayan kocaman, kayalar, altında ne olduğu belirsiz koca koca yapraklar, bastığımız yerden fışkıran sinekler dev böcekler, en son burun buruna geldiğimiz ömrümde gördüğüm en kocaman örümcek. Bu pırıl pırıl yerde kendi kendimize hayatı bu kadar zorlaştırmak da mümkünmüş, yaptık!

O akşam Mae Hong Son’da kaldık kalmasına da. Bu oğlanlar yarın Pai’ye gidecek, ben de. Motorla gidemeyiz diyorum benim koca çantam var. Hallederiz dediler, hallettiler.

46

Biri benim dev çantamı sırtına, küçük çantamı önüne aldı. Diğeri de beni aldı. Bu arada ilk karşılaştığımızda ama kaskım da yok benim demiştim. Biri, ben güvenli hissediyorum benimkini al dedi. Normalde yollarda motorda iki kişi görüp de sadece arkadaki hatunda kask olduğunda hatuna saydıran ben, kabul ettim walla. Can tatlıymış meğer.

Otelde bir gece önce Kanadalı bir abiyle karşılaşmıştık. Geleneğe fazlasıyla uyarak bize bir çok bilgi vermişti bu profesyonel gezgin. Pai’ye gitmeden önce ilk iş onun söylediği köye gideceğiz. Gittik. Sessiz sakin bir köy, her şey güzel derken, köy çıkışında bir toprak yol gördü bizimkiler. Haydi buraya dönelim. Toprak yol dediğime bakmayın, bol çukurlu tozlu topraklı bir yol. Başlarına bela aldıkları mızmızlanan kız olmak istemiyorum ama hoplaya zıplaya tırmandığımız bu yoldan ödüm kopuyor. Çıkış kolay asıl iniş zor dediler. Dualar okuyarak o yarım saat nasıl geçti bir ben bilirim. Hiç kaza yapmamışlar şimdiye kadar, zaten biri de Endonezya’da çok daha kötü yollarda tecrübeliymiş, hızımız düşük olduğundan düşsek de bir şey olmazmış.

45

Sanrım o yola girmeseydik, normal yolda o kadar rahatlamaz, Mae Hong Son’dan Pai’ye harika virajlarla golu, sakin, güvenli, şu ana kadar gördüğüm en güzel motor yolunun keyfini bu kadar süremezdim.

Biri 12 kiloluk çantamı taşıdı, diğeri beni taşıdığından virajlara istediği hızda giremedi ama sonuçta hepimiz memnun ve yorgunduk. Pai’ye hoş geldik…

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

38-Hülya-Tosun

 

 

Hülya Tosun

Aslı(nda) bitmedi…

Kapı gürültüyle kapandıktan sonra ardında bıraktığı tedirgin sessizlikte ürkmüş gölgeler gibi duruyor ona ait her şey. ‘Nereye gitti?‘ diye sorar gibi burnunun ucunu kitabın arasından uzatmış kurşun kalem. Yanyana raflarda dizilmiş kitaplar birbirlerine dayanmasınlar diye dağıtılmış, hangisinin daha suçlu olduğu anlamak için hoyratça karıştırıştırılmışlar.

37

Bu Ağustos gecesinde, ay odaya dolsun diye balkon kapısını açıp tülünü kenara çekmişti. Giderken balkon kapısını kapatmasına bile izin vermemişlerdi. ‘Onu neyle suçlayacaklar?’ diye fısıltıyla soruyordu rüzgar geceye. Gece ketumluğundan mıdır, korkaklığından mı bilinmez kuyu gibi sessizdi. Onu alıp götürenler belki de adını ilk kez duymuşlardı, alınacaklar listesindeki bir isimdi onlar için. Derdi neydi? Derdi, diğerlerinin yürüdüğü yolda yürümeyi reddetmekti, ayaklarını çamura gömmek istemiyordu. Başka bir dünya düşleyecek kadar suçluydu, üstelik hepimizi bu düşe davet ediyordu. Bu düşteki bütün çocukların adı “Barış”tı, kimsenin elleri kirli değildi bu düşte, bilmediğimiz yollarda düşmeden ilerleyebilmek için birbirimizin elini tutuyorduk, kekik kokusundan başka bir koku tanımıyordu bu dağlar, camın buğusunu silmiş birbirimizi görmüştük diğer yanda, gördüğümüz bizden başkası değildi. İçimiz rahatlamıştı, korkulacak bir şey yoktu, acının çetelesi tutulmayacaktı artık. Umut en kavi sözcüktü, dilimizde dolanıp duran.

36

Sonra biri hızlıca sarsıp omuzlarımızdan uyandırdı bizi. Hedefi belirli bir ok onu vurup hepimizi kanatmıştı. Şahdamarımıza dolan kin gürül gürül akıyordu düşüncelerimize. Korkularımız hakikate çelme takıp düşürecekti yine. Korkmuyorum demek yalan olurdu. Bu yazgının hiç değişmeyeceği korkusu büyüyordu içimizde. Sözcüklerin kaderiydi bu ükede kelepçe. Sözcükler özgür bırakılmadan birmizin sırtına kazıdığımız çarpılar silinmeyecekti.

‘’-El yakmadan yazılmaz.- Okuduğum, benimsediğim, bir alın yazısı gibi üstlendiğim edebi bir cümle… Zaman zaman, hatta çoğu zaman, ben unutsam da, çok eskiden yanmış, izlerini derinlere saklamış ellerimin yeniden, yeniden kurduğu cümle… ‘ diyordu Aslı Erdoğan. Aslında bitmemişti, O parmaklarını yaka yaka yazmaya devam edecekti.

21-Şenay-Boynudelik

 

Şenay Boyudelik

[Manzum Serzenişler] Devri Daim

Ne yeni…
Ne eski…
Hep devri daim…
Daim olanın devri…
Hep…

Bari siz… sanatla ve barışla kalın…
Ne de olsa özgür geçen her gün iyidir…

(c) theinertia.com
(c) theinertia.com

Devri Daim

Bir sürü
küçük balıktık.
Denizi tartışan.
Hem de mezeyle felan…

Bir ağla toplanıverdik
denizleri tartışanlara
mezeydik şimdi

*

Yiyorlardı bizi
çiğnenmiştik.
sindiriliyorduk.
sonrasını da biliyorduk
da
kendimize yakıştıramıyorduk.

*

kalan ahvalimiz neyse artık
bir hacet
denize kavuşmuştu şimdi
bir küçük balığa
meze olduk
afiyetle

*

böyle böyle sürdü
devri daim
daimin devri

*

hükmü deniz sürüyordu
biz dönüp duruyorduk.

18 Sekiz 16
19 Yirmi Yedi
Kadı Köy

Yağmaya davet, doğaya darbe; Madde 75 – Birkan Yüksel

Birkan Yüksel’in yazısı bianet.org/biamag sitesinden alındı

AKP hükümetinin seçim vaatleri arasında yer alan ve hükümete yakın medyada, özellikle girişimcileri ilgilendiren birçok konuda “kolaylıklar” sağlayacağı belirtilen torba yasa, darbe girişiminin yarattığı hengamede sessiz sedasız onaylandı. 11 Ağustos Perşembe günü komisyondan geçen paket, yerli ve yabancı yatırımcıların önündeki engellerin kaldırılmasını amaçlayan kanun ve kanun hükmünde kararname değişikliklerini içeriyordu. Paket üzerine milletvekillerinin sorularını yanıtlayan Kalkınma Bakanı Lütfi Elvan, “Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri, yeterli yatırım alamaması. Eğer biz 2023 hedeflerine ulaşmak istiyorsak yabancı yatırımlarını artırmak zorundayız. Diyeceğiz ki ‘Biz Türkiye için stratejik, kritik ve mutlaka ülkede üretilmesi gereken yüksek teknoloji gerektiren şu alanda yatırım yapılmasını istiyoruz. Yatırım yapmak ve şu şu şartları taşıyanlar başvursun’ Yurt dışından ve yurt içinden firmalar başvurularını yapacaklar. Bu firmalarla teker teker müzakere edilerek, en çok katkıyı sağlayacak olan firma tespit edilecek, ülkemize nasıl bir kaynak sağladığına bakılacak” diye konuşmuştu.

Torba yasaya dair anahtar kavram “yatırımı kolaylaştırmak”. İlk anda köhne bürokratik anlayışın engel olduğu, ancak her yurttaşın faydasına olacak gerekli hizmetlerin gerçekleştirilmesi gibi olumlu bir çağrışım söz konusu olsa da, AKP’nin genel olarak da sağ hükümetlerin geçmişi, bize daha doğru bir çeviri yapma imkanı tanıyor. Her yatırım girişiminde, toplumsal faydadan çok, mali motivasyonları öne çıkaran bu anlayışın perde arkasındaki amacı, büyük sermayenin önünde bekleyen ve halihazırda etkisi zaten sınırlanmış kimi yasal mevzuaatın tamamen ortadan kaldırılması ve yok hükmünde kılınması. Bu sermaye aşığı ameliyatın en yıkıcı sonuçlarından bazılarının ise çevre/ekoloji başlığı altında yaşanacağını söylemek mümkün.

Yapılan tüm itirazlara rağmen 18 Ağustos 2016 Perşembe günü sabaha karşı, son derece düşük katılımlı bir genel kurul oylamasıyla yasalaşan paketin en ürkütücü getirilerinden birini “Madde 75” ihtiva ediyor. Söz konusu maddeyi içeren paketin yasalaşmasıyla birlikte Anadolu’nun tabii, kültürel ve tarihsel hazineleri için ölüm fermanı verilmiş oldu. Mecaz yahut mübalağa değil, kelimenin tam karşılığıyla ülkenin katline ferman demek “Madde 75”. Zira bu madde yoluyla devlet; ülkenin dört bir yanında can yakıcı çevre felaketlerine yol veren; “‘acele kamulaştırma” hamlesini, standart hale getirmiş olacak. Yatırımların stratejik gerekliliği ve aciliyeti kapsamında her tür;

– hukuki prosedür

– idari izin

– ruhsat gerekliliği

– ÇED raporu gerekliliği

ortadan kalkacak. Yalnızca Bakanlar Kurulu kararı ile sermayenin her tür tecavüzü, şu anki içeriğiyle zaten son derece yetersiz sayılabilecek yasal engeller, doğa koruma mevzuatı ve bunların yaptırımından korunur hale gelecek. Çevre Kanunu, Orman Kanunu, Toprak Koruma Kanunu, İmar Yasaları, Ruhsat Hukuku gibi her türlü hukuki koruma zırhı devre dışı kalacak. HES, nükleer santral, madenler, Yeşil Yol gibi katliam projeleri ile 50 milyon TL’nin üzerinde her “yatırım”, hukuk karşısında devletin güvenli kanatlarının altına sığınacak. Bu kapsama giren projeler için açılan davalar reddedilecek dahası dava açılması da anlamsız hale gelecek.

Madde 75; Hukukun Sonudur
Hukuk devletinin katli ve kararname devletinin başlangıcıdır. Özellikle uygulamada, dünya standartlarının gerisinde olması sebebiyle zaten yeterli koruma sağlamayan Türkiye çevre hukuku, bu haliyle dahi muktedirlerin gözünü korkuttuğundan, mevcut koruma rejimi by-pass edilmek istenmektedir. Doğal değerlerin uzun vadede sonunu getirecek bu madde, aynı zamanda bir avuç ayrıcalıklı kimsenin kararına bırakılamayacak meseleleri bir kararnameye bağlamasıyla, hep güçlüden yana olacağı açık bir kurulun neyi stratejik bulduğuna göre değişecek küstah bir yetki devrini içermesiyle, demokrasinin de ölümü anlamına gelecektir.

Madde 75; Adaletin Sonudur
Sermayenin bitip tükenmek bilmeyen devlet destekli yağma seferlerine yalnız sivil demokratik direniş ve hukuk yoluyla cevap veren, Anadolu’nun bir çok bölgesinde, temel yaşamsal değerlerini korumak konusunda eşsiz başarılar kazanan, son derece kıymetli bir birikimi geleceğe aktarmaya hazırlanan milyonlarca yurttaş, bu madde meclisten geçtiği takdirde, tüm yasal direniş imkanını kaybedecektir. Madde 75 yalnızca yatırım adı altındaki yağma projelerini bu insanların üzerinden el değmemiş topraklara aşıran bir köprü görevi görmesiyle değil, aynı zamanda insanın yaşadığı, ürettiği, kadim bağlarla bağlandığı topraklar üzerindeki söz hakkını tamamen kötücül bir iradeye devretmesiyle de adaletsizliğin tam karşılığı haline gelecektir.

Madde 75; Doğal Hayatin Sonudur
Ülkemizde yatırım adı altında sürmekte olan yüzlerce talan projesi, geri dönüşsüz doğa katliamlarına sebep oluyor. Mevcut hukuk rejiminin birçok kereler akamete uğratılması, toplumsal muhalefetin, bilirkişi raporlarının hatta mahkeme kararlarının dahi çoğu kez yok hükmünde sayılması, uygulamada sıkça karşılaşılan pratikler. Bu haliyle ülkemizin sınırlı tabii varlığının, kabul edilemez seviyede tahrip edildiği göz önüne alındığında, Madde 75’in sağladığı sınırsız hareket alanının, ekolojik bağlamda yaratacağı felaketi tahmin etmek hiç de güç değil. Türkiye sahillerinin, bozkırlarının, yaylalarının yavaş yavaş tükenmeye terk edilen tabii kaynakları ve doğal yaşamı için madde 75; nihayi ölüm anlamına geliyor.

Madde 75; Manzarali Profil Fotoğraflarinin Sonudur
“Benim bu meselelerle başım pek hoş değil. Ortalık zaten karışık. Devlet isteğini yapar, karşı karşıya gelmemeli, hem bu projelere karşı çıkanlar genellikle başka amaçlarla…” diyen sevgili yurttaş. Tüm bunlar senin için bir anlam taşımıyorsa belki de bakış açımızı değiştirmeliyiz. Madde 75, her yaz haklı bir mutlulukla paylaştığın köy, yayla ve deniz fotoğraflarının sonudur. Yetersiz bir fren mekanizması sayesinde istenen ölçüde yağmalanamayan bu fon görüntüleri, madde yasalaştığında korkunç bir hızla betona, AVM’ye, apartmana, viyadüğe, santrale, dumana, kire ve bacaya boğulacak. Madde 75, “Tatil başlasın” ibareli fotoğraflarının fonunda, yeşil ile mavinin yerine, yüksek rezidansların ve ağaçsız çöllerin yerleşmesi anlamına gelecek. Madde 75, senin de alacağın nefesin, koklayacağın çiçeğin, yüzeceğin bakir koyun sonu demek olacak.

Madde 75; Hikayelerimizin Sonudur
Omuz omuza verip yaşamı ören unsurlardan biri yoksa öteki de yok. Doğa yoksa insan da yok. İnsan yoksa geçmiş de yok. Geçmiş yoksa hikayeler de yok. Alkarıları, Demirtırnaklar, Tepegözler, Periler, Cadılar, Hortlaklar, Germakoçiler, Karagoncoloslar, Karakuralar Umacılar yok! Temel ihtiyaçlarımızı karşılamamıza yardım eden üretim faaliyetleri değil yalnız son bulacak olan. Suyumuz, ağacımız, toprağımız değil yalnız yitip gidecek olan. Yaşama edimini anlamlı kılan tüm sözlerimiz, masallarımız ve hafızamız da inşaat molozlarının altında kalacak. Nefesimiz zayıflayacak, rüzgarımız kesilecek, hafızamız ölecek…

Özetle “Madde 75”in yasalaşmasıyla, müreffeh bir gelecek/stratejik yatırım yalanlarıyla dizginlerinden boşalan yağma ideolojisi, Türkiye’yi lanetli bir şantiyeye dönüştürecek. Kaybettiklerimizi geri almamız imkansız hale gelecek. Kimi yarım, kimi tam milyonlarca beton kule, ufku da güneşi de sonsuza değin örtecek. Solgun ruhlardan oluşan, başı önde, düşleri kupkuru koskocaman bir güruha dönüşeceğiz. Küçüklerimiz fotoğraflardan başka yerde ağaç göremez olacaklar. Çünkü fotoğraflardan başka yerde ağaç olmayacak.

 

Birkan Yüksel – bianet.org/biamagbirkan yüksel

 

Almanya’da Yeşiller’den Türkiye genel görüşmesi talebi

Alman Yeşiller Partisi Türkiye’nin İslamcıları desteklemekle itham edildiği İçişleri Bakanlığı değerlendirmesinin Meclis genel kurulunda tartışılmasını istiyor.

özcan mutluAlmanya’da muhalefetteki Alman Yeşiller Partisi Federal hükümetin sert tartışmalara yol açan Türkiye raporunun Meclis genel kurulunda görüşülmesini talep etti. Yeşiller Partisi Milletvekili Özcan Mutlu ‘Handelsblatt’ gazetesine verdiği demeçte “Büyük koalisyon ortakları arasındaki güç denemesi sadece NATO müttefiki Türkiye’yi kızdırmakla kalmıyor, aynı zamanda ülkemizdeki Almanlarla Türklerin barış içinde birlikte yaşamalarını da zorlaştırıyor” dedi.

Almanya İçişleri Bakanlığı Sol Parti Milletvekili Sevim Dağdelen’in yazılı soru önergesine verdiği cevapta Türkiye’yi İslamcıları desteklemekle itham etmiş ve Türkiye’nin, Müslüman Kardeşler ve Hamas gibi radikal dincilerin merkezi eylem platformu olduğunu öne sürmüştü.

Bakanlığın değerlendirmesi geniş yankı buldu. Teamüllere aykırı olarak soru önergesinin yanıtlanmasında görüşü alınmayan Almanya Dışişleri Bakanlığı değerlendirmeye katılmadığını duyurdu. Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere de bir televizyona yaptığı açıklamada, ‘değerlendirmenin Türkiye’deki gerçeklerin bir bölümünü abartılı olarak yansıttığını’ söyledi.

Yeşiller Partisi Milletvekili Özcan Mutlu, Almanya’nın güvenliğini ilgilendirdiği gerekçesiyle konu hakkında mecliste genel görüşme yapılmasının gerekli olduğunu söyledi. Mutlu, Başbakan Angela Merkel ve İçişleri Bakanı de Maiziere’yi sert bir üslupla eleştirdi. İçişleri Bakanının ‘ateşe körükle gittiğini ve değerlendirmenin yanlışlıkla Dışişlerine danışmadan önerge sahibine iletildiği şeklindeki açıklamayı geri aldığını’ belirten Mutlu Başbakan Merkel’in de, ‘dış istihbarat servisinin değerlendirmesi hakkında açıklama yapmayıp Türkiye ile işbirliğinin sürdürülmesinde ısrar ettiğini’, dile getirdi.

 

Kaynak: Deutsche Welle Türkçe

Yakup Okumuşoğlu, “75. madde ile şirketler doğaya el koydu”

TBMM Genel Kurulu’nda 16 Ağustos Salı günü görüşülmeye başlanan ve 80 madde içeren 411 sıra sayılı “Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi,İki İl Merkezinin Değiştirilmesi ve Bazı K.ve KHK.lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” içinde bulunan 75/4. madde ya da doğa korumacıların adlandırması ile, “Ekolojik ve Ekonomik Yıkım Torbası”nın 75/4. maddesi bu sabah (19 Ağustos 2016 Cuma) 04:45’de meclisten geçti.

Yakup Okumuşoğlu: Sorgusuz, sualsiz ve yargısız bir doğa infazı

Torba Yasa’nın içindeki 75/4. maddenin meclis genel kurulundan geçmesi üzerine doğa koruma mücadeleleri söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerden birisi olan Avukat Yakup Okumuşoğlu ile görüştük.

Yakup Okumuşoğlu
Yakup Okumuşoğlu

Bu madde ile daha önce dava konusu olabilecek tüm onay, izin ve lisansların kaldırıldığını ifade eden Okumuşoğlu, “Torba Yasa içindeki bu madde ile Bakanlar Kurulu, 50 milyon TL üzerindeki projeleri stratejik yatırım kapsamına alır ise bu projeler için daha önceden onay, izin ve lisans süreçleri ortadan kaldırılmış olacak. Bizim davaya konu ettiğimiz, dava konusu olarak mahkemeye sunduğumuz süreçler bu madde ile yürürlükten çıkarılmış oldu” şeklinde konuştu.

Bu madde ile şirketlerin doğaya el koymuş olduğunu belirten Yakup Okumuşoğlu, “Burda yaşadığımız süreç tam olarak şudur. Sorgusuz, sualsiz ve yargısız bir şekilde doğanın infazına onay verilmiştir. Bu madde Anayasa Mahkemesi’ne gidecek ve içerdiği anayasaya aykırı hükümler dolayısı ile de iptal edilecek ama Anayasa Mahkemesi’nin süreci de 3 ila 6 ay arasında bir dönemde gerçekleşir. Geçen bu sürede stratejik yatırım kapsamına alınan projeler hiçbir denetimden geçmeden faaliyete başlamış olacak, Anayasa Mahkemesi’nin iptali sonrasında da geriye yönelik hukuk uygulanamaz kaidesi doğrultusunda o sürede başlamış olan projeler için işlem yapılamayacak.” dedi.

Bu madde öncesinde sunulan projenin Çevre Kanunu, Mera Kanunu, Kıyı Koruma Kanunu, Devlet Su İşleri’nin ilgili yönetmelikleri gibi pek çok kanun ve yönetmelikle çeliştiği durumlarda projeye karşı yasal yollara başvuru yapma imkanlarının da 75/4 sayılı madde ile ellerinden alınmış olduğunu söyleyen Avukat Okumuşoğlu, “Peki artık hiç umut kalmadı mı?” şeklindeki sorumuzu ise, “Umut hiçbir zaman bitmez, Umut her zaman vardır. Burda umudumuz fizikte ve hayatın her alanında geçerli olan etki-tepki prensibinin gündeme gelmesi. Bu projelerin gerçekleşeceği yerlerde yaşayanlara gelinen son noktayı çok iyi anlatabilmeliyiz. Bugüne kadar doğalarına saldırı olan yereldeki doğa savunucuları ile birlikte idari yollardan mücadelemizi sürdürüyorduk. Halk da hukuka saygılı idi, “Mahkeme kararını bekleyelim” diyorlardı ama bu madde ile artık mahkeme kalmadı, hukuki denetim kalmadı, insanlar buna bir tepki gösterecektir. Cerattepe için kaç tane mahkeme kararı var. HES’ler için de öyle. Daha yeni DOSAB Termik Santralinin “ÇED gerekli değildir” kararı iptal edildi hemen bir yenisi ortaya çıktı. Bunlar için hukuki yollar açıktı şimdiye kadar. Bugün geçen madde ile bu yollar da kapanmış oldu ve buna karşı bir direniş gelecektir” diye konuştu.

Dünyada buna benzer bir karar ya da madde olup olmadığı hakkındaki sorumuzu ise, “Bir hukuk devletinde, kanunlarla yönetilen herhangi bir ülkede böyle bir şey söz konusu olabilir mi!” şeklinde yanıtlayan Okumuşoğlu, “Bu torba yasa görüşmeleri Salı günü başladı, halen de devam ediyor. Muhtemelen 3 ya da 5 gün içinde diğer maddelerinde görüşmeleri sonuçlanır, akabinde de resmi gazetede yayınlanarak yürülüğe girer. Biz de anayasa mahkemesi sürecini başlatacağız. Kanunu konunun tüm muhataplarına anlatacağız. Tüm siyasi partilerle görüşerek bu madde ile ortaya çıkacak doğa talanı hakkında bilgi vereceğiz” dedi.

“#Madde75’i torba yasadan çıkarın” çağrısı

16

Ekoloji aktivistleri Torba Yasa içinde görüşülen ve bu sabah 04:45’de meclis genel kurulundan geçen 75/4 sayılı maddenin torba yasadan çıkarılması için doğaya önem veren herkesi TBMM’deki parti başkanvekilleri ile telefon görüşmesi yapmaya çağırıyor.

350 Ankara, grup başkanvekillerinin telefon numaralarını paylaşarak imkanı olan herkesi Parti Grup Başkanvekillerine telefon ederek, “Madde 75’i torba yasadan çıkarın” demeye çağırdı.

Güncelleme

Yapılan tüm itirazlara rağmen Madde 75. yasalaştı.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Bir haber alırsın ansızın – Irmak Keskin

Bu yazı kaosgl.org/ dan alınmıştır

Biraz müzik olsun bu yazıya da…

https://youtu.be/36gPjjXlLjk

Ali’yle konuştuk bir gün, “İstanbul’a döneyim yanındayım anında” dedim, döndüğüm gün bir kaç kişi dışarı çıktık, sabahtan gidecektim yanına, bir toplantı vardı, biri yanıma geldi, haberin yok mu? diye sordu, gülüşmeler, sohbetler boğazıma dizildi, midem yumru oldu, sadece oradan çıkabildim. Birlikte olduğum bir trans erkek vardı o arada, eve dönerken taciz edildik, dayak yedik. Kalktığımızda artık her şey bitmişti, ağrılarımızı aldık, hayatını cinsel şiddetle mücadeleye vermiş bir dostla vedalaşmaya gittik.

Falcılar bazen kendi geleceğini göremiyormuş, oysa o bana fal bakmayı öğreten insandı, 1 Ocak sabahı yeni bir yılın umuduna uyanacakken ansızın geldi haberi. Ezel, öncesizliğiyle sonsuza gitti, kafası başka hallerdeymiş, belki de hissetmeden geçmiştir öylece sessizliğe.

Bir gece yarısı, sonradan cinsiyet kimliğimden dolayı şiddet göreceğimi bilemediğim sevgilimle rakı içmişiz gelmişiz, gene o “ansızın haber” çaldı kapıyı. Doğa’yı cinsiyet geçiş ameliyatında kaybetmişiz, ben bir kaç damla yaş döktüm. O bana sarıldı, öylece uyuduk ya da uyur gibi yaptık.

Bir kahvenin kırk yıllık hatırı vardır ya, keşke olmasaydı o hatır, orada kalsaydı ve unutulsaydı. Biricik arkadaşımın Yel değirmeni’nde çalıştığı kafeye, içimde kopan huzursuz kıyameti sakinleştirmek için gittim, akşam bende kal, bir gariplik var dedim, beraber eve geldik, geldiğimiz gibi çıktık: Boysan, Zeliş Mert, trafik kazası….

14
İllustrasyon: Zeynothings

Çok aşık olduğunuz sevgilinizle oturuyorsunuz, translık zor buralarda, siz bir de iki yapmışınız sayıyı da tutturmaya çalışıyorsunuz hayatı. Sığınmışsınız birbirinize, dışarısı kıyamet zaten, girişimler, senaryolar, baskınlar, bir şeyler bir şeyler, gene de karşınızdakine bakıp da küçük bir mutluluk alanı yaratmışınız kendinize. Öyle şeyler yakışmaz size dedi evren, bir video açtı o, bir trans erkek gözlerimizin önünde bıraktı kendini boşluğa, videoyu çekenin iğrenç konuşmalarını duyarak nasıl yaşatılmadığımıza bir kez daha tanıklık ettik, oturduk ve sustuk.

Ahmet Yıldız, R.Ç, Okyanus, Eylül Cansın, Wisam Sankari, Çingene Gül, Hande Kader ve tek tek yazmak istediğim, isimlerden fazlası, sayıların ötesi bütün temas ettiklerimiz, göz kırptıklarımız ve ardlarından sustuklarımız…

Her suskunluğumuz yeni bir intiharı, cinayeti, ölümü getirdi. Biz kalanlarsa bir yandan seslerini duyurmak istedik, bir yandan elimiz ayağımız tutmadı, birbirimize sarılarak devam etmek için çabaladık. Seçilmiş ve atanmış ailelerimiz tarafından ulaşılamadığımızda her seferinde bir korku sardı kalplerimizi. Her an bir haber bekleyerek yaşamaya devam etmek zorunda bırakıldık. Gerçekliğimiz renklerimizden dolayı ölüm koktu, kalplerimizin kaosuna inat, dans edebilmeyi öğrendik. Her gün biraz daha öldük, her gün biraz daha doğduk, şarkılar söyledik, gidenlere kaldırdık kadehlerimizi, unutmadık, alışmadık…

Bu yazı kaosgl.org/ dan alınmıştır

15-Irmak-Keskin

 

Irmak Keskin

Dışişleri Bakanı gizlice İran’da

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun dün İran’a gizli bir ziyaret gerçekleştirdiği ortaya çıktı.
 1220420_620x410
CNN Türk’ün haberine göre, Çavuşoğlu, Hindistan ziyareti öncesi İran’a gitti.

Çavuşoğlu’nun gizlenen İran ziyaretindeki temaslarında, başta Suriye olmak üzere bölgesel konuların ele alındığı belirtildi.

Suriye’deki yıkımın simgesi: Beş yaşındaki Ümran Dakneş

Halep’teki bir hava saldırısının ardından enkaz altından çıkartılan beş yaşındaki Ümran’ın görüntülerini çeken Suriyeli gazeteci “Elini yüzüne götürdü, kanı gördü. Ne olup bittiğinden haberi yoktu” dedi.

Beş yaşındaki Ümran Dakneş, Suriyeli muhaliflerin yayımladığı görüntülerde, enkaz altından çıkartıldıktan sonra her yanı toz içinde, yüzü kanlı halde bir ambulansın arka koltuğunda sessizce otururken görülüyor.

28

 

 

Toz içinde kalan bedeni ve dehşete uğramış yüz ifadesiyle Ümran, daha sonra ellerini kan içindeki yüzüne götürüyor ve elinin kana bulandığını görüyor.

Bulaşan kandan kurtulmak için bu sefer ellerini sessizce ambulansın koltuğuna siliyor.

Suriye’deki yıkımın simgesi: Ümran

Görüntülerin sosyal medyada paylaşılması üzerine Ümran, Suriye’deki şiddetin de sembolü haline geldi.

Ümran’ın görüntülerini çeken Halep merkezli Suriyeli gazeteci Mustafa al Sarout, Guardian gazetesine konuştu.

Sarout, “Enkazdan çıkarılan çok çocuk gördüm. Ama bu çocuğun, o masum haliyle, neler olup bittiğine dair hiçbir fikri yoktu. Elini yüzüne koydu ve kanı gördü. Başına neler geldiğini bile bilmiyordu” dedi.

Halep’te götürüldüğü hastanede Ümran’ı tedavi eden ve soyadını vermek istemeyen Doktor Muhammed de, ‘buz kesen çocuğun halinin kendilerini de şaşırttığını’ söyledi.

Doktor Muhammed Ümran’ı anlattı:

“Tam bir şok halindeydi. Olanların şaşkınlığını yaşıyordu. Alnındaki yaradan dolayı yüzü kana, vücudu da toza bulanmıştı. Kan da toza karışmıştı. Evinde güvende oturuyordu, belki de uyuyordu.”

“Sonra evi başına yıkıldı. Biz onu tedavi ederken çığlık atmıyordu, ağlamıyordu, şok halindeydi.”

 

(BBC Türkçe)