Ana Sayfa Blog Sayfa 3385

İsrail Gazze’ye hava saldırısı düzenledi

2016-07-02-israil-gazzeyi-bombaliyorİsrail, Gazze Şeridi’nden kendilerine fırlatıldığını öne sürdüğü bir rokete karşılık Gazze’yi yeniden bombaladı. İsrail saldırısında, çevredeki binalarda zarar meydana geldi.

Gazze Şeridi’nden atılan bir roketin İsrail’deki Sderot kasabasına düşmesi sonucu ölen ya da yaralanan olmadı.

Ancak İsrail, saldırıyı Hamas’ın düzenlediğini öne sürerek, sınırın karşı tarafındaki Gazze’nin Beyt Hanun kasabasına tank ve uçaklarla saldırdı.

15’ten fazla füzenin atıldığı saldırıda, çevredeki binalarda zarar meydana geldi.

İsrail’in saldırısı sonucu, Beyt Hanun’daki su deposu da büyük hasar gördü.

İsrail’in gerekçe olarak gösterdiği roket saldırısını ise Gazze Şeridi’ndeki Filistinli gruplardan üstlenen olmadı.

(İMC)

Rio bayrağı Tokyo’ya devretti

_90872427_hi034908583Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde 5 Ağustos’ta başlayan olimpiyatlar dün gece Maracana Stadyumu’nda yapılan törenle sona erdi.

Karnaval havasında geçen tören 3 saat sürdü.

16 gün süren 31. Olimpiyat Oyunları’na 10 mülteci sporcudan oluşan bir takım ile 206 ülkeden toplam 11 bin 303 sporcu katıldı.

Olimpiyat bayrağı, 2020 olimpiyatlarını düzenleyecek olan Tokyo’ya devredildi.

Gecenin en coşkulu anlarından biri ise, Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin, yeşil bir boru içinden bilgisayar oyunu kahramanı Super Mario kostümüyle çıkması oldu.

Milyarlarca kişinin de televizyonlarından canlı olarak izlediği kapanış töreninin sonunda olimpiyat ateşi söndürüldü.

Amerika Birleşik Devletleri, 46’sı altın toplamda 121 madalya ile Rio 2016’nın en başarılı ülkesi oldu.

Büyük Britanya takımı ise 27’si altın toplamda 67 madalya ile sıralamada 2. geldi.

Çin 26 altın, 70 madalya ile 3. oldu.

Türkiye olimpiyatları 1 altın, 3 gümüş ve 4 bronz madalya ile tamamladı.

(BBC)

Hande Kader için İstanbul’da eylem: Ecelimizle ölmek istiyoruz

Hande Kader için polis barikatına rağmen İstanbul Tünel’de bir araya gelen transfobi karşıtları, “Trans cinayetleri politiktir. Ecelimizle ölmek istiyoruz” dedi.

14

Kaos GL’den Yıldız Tar’ın haberine göre Trans kadın Hande Kader’in yakılarak öldürülmesine tepkiler sürüyor. İstanbul’da İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği öncülüğünde LGBTİ örgütlerinin çağrısıyla yüzlerce kişi Hande Kader’in öldürülmesini kınadı, homofobik ve transfobik nefret cinayeti sonucu yaşamını kaybedenleri andı.

“Hande için adalet herkes için adalet”

Beyoğlu Tünel’de bir araya gelen homofobi ve transfobi karşıtları “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz. Hande için adalet, herkes için adalet” pankartı açtı.

620

LGBTİ örgütlerinin yanı sıra kadın örgütleri ve çok sayıda siyasi partinin de katıldığı eylemde sık sık “Trans cinayetleri politiktir”, “Hande Kader burada katilleri nerede” sloganları atıldı. Eylemde nefret cinayeti sonucu yaşamını yitirenlerin isimleri de anons edildi.

Milletvekilleri de katıldı

Eyleme Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da destek verdi. Kerestecioğlu LGBTİ haklarının demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu söylerken Tanrıkulu da, “Cinsel kimliklere saygı duymak zorundayız” dedi.

16

Basın açıklamasını İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği Başkanı Ebru Kırancı ve trans aktivist İdil Su okudu. Açıklamada nefret cinayetlerine karşı yasal koruma talep edildi, transfobik nefret cinayetlerinin politik olduğu vurgulandı. Açıklamada Antep’te dün bir düğüne dönük bombalı saldırıda hayatını kaybedenler de anıldı.

Polis kordonunda geçen eylemin ardından katılımcılar sloganlarla İstiklal Caddesi’ne dağıldı.

 

Fotoğraflar: Barış Paksoy & Yıldız Tar

(Kaos GL)

 

Küçük Asya’nın büyük kuyusu – Sennur Baybuğa

Bir zamandır Atina’dayız. İstanbul’da yaşayan birisi için Atina enine boyuna belki bir haftada gezilip bitirilebilecek bir yerdir. Bir gününü  plajlarında, ne bileyim Syntagma’sında Akropolisi’nde, Plaka’sında dolaşarak geçirir, bir iki turistik yere, eşyaya takılırsan ‘gezme vazifeni’ ifa etmiş olarak bu kentten ayrılabilirsin. Duyduğun turistik hikayelerle bir akşam bazuki çalan bir tavernada, uzo ve kırılan tabakların dansı, biraz kalamar ve hayalini kurduğun birkaç deniz mahsulü ile ne kadar az hesap ödediğini anlatırsın memleketindeki arkadaşlarına ve bildiğin tüm restoranlara ahlak dersi verebilecek düzeye bile gelebilirsin iki öğün yemek yiyerek. Sonra gezinirken yanında buralı arkadaşların olduğu halde, gezdiğin her yere ‘aa bizim şuraya benziyor, aa şu koku bizim şu çiçeğin kokusu, bu tatlı bizim bu tatlı’ diye diye fırça yiyerek ve bizim dediğin her şeyin aslında ve evet ‘biz’ olduğunu anlayarak dolaşır durursun. Zeus’un bütün kadınları ve çocukları ile yaşadığı bu ülkede, karşına çıkan her mavinin içinden Egeas çıkacakmış gibi hissedersin. Daha çok şey öğrenmek istersin, istedikçe de cahilleşirsin ve cesaretin kırılır öğrenme konusunda.

Nea Smyrni isimli bir semtinde kalıyoruz bu sene. Çoğunuz belki aşina, ismi ‘yeni izmir’ anlamına geliyor. Oturduğumuz sokağın adı Kayseri Sokağı, bu semtin tüm sokak adları Ege’den getirilmiş buraya, Anadolu’dan, Küçük Asya’dan. Yaşamalarına izin verilmeyen  sokakların, özledikleri kokuların adlarını, çiçeklerini taşımış zorunlu göçmen ruhları. Tatlılarını, böreklerini, kahvelerini, balkonlarında çiçeklerini, utanmadan izliyoruz biz de. Türkçe konuşan birilerine rastlayınca memleket kokusu alıyoruz, ama onların ne hissettiğini tam olarak bilemiyoruz.Biz bir utanıyoruz önce, sonra da ortak bişeyler var duygusu ile sevindirik oluyoruz. Onlara terkettirilen ülkeden geliyoruz, kimisi birkaç kere Atalarının toprağına turlarla gitmişler, oraları anlatıyorlar, kimisi hala oralı gibi. Helen kültürü denince Ege’nin, Anadolu’nun ve ‘Yunan Adaları’ dediğiniz adaların binlerce yıllık kültürünün ve geçmişinin, bu tarihin bir parçası olduğunu ve emanetlerini yüzlerce yıldır yok edememiş bir halkın evladı olduğunu bilmen gerekir.

Atina’da Arkeoloji Müzesi’ni gezerken, 3845 numaralı, 0.69 cmlik bir küçük oğlan çocuğu karşınıza çıkar. Kucağında bir köpek bulunan bu mermer heykel, yüzlerce eserin arasından mazlum gözlerle size bakar. Büyük abilerin, ablaların, kabın kacağın, savaşçıların, silahların  arasında bir sevimli kıvırcık saçlı oğlan çocuğu. Üzerinde pelerine, kucağında bir köpek.

Bu küçük çoban çocuğun bir hikayesi var; Anavatanlarından bir gecede taşınabilir neleri varsa denize dökmeden, dökülmeden sağ salim buraya ulaşabilmeyi başarmış Küçük Asya yerlilerinin, İzmir’in Foça’sından sandıklarda kalan küçücük yere belki sığdırdıkları bir heykelcik bu. İsa’dan once 3 yılında Nissas Küçük Asya’da doğmuş, hala küçük bir çoban. Küçük çoban çocuğun binlerce yıl sonra Atina Arkeoloji Müzesi’nde karşınıza çıkan bilinmeyen bir yerdeki misafirliğininin nasıl belki binlerce yıl daha bu şekilde süreceğini göreceksiniz, o klimalı müzeyi gezerken. Topraklarını terkederken yanlarına almayı unutmadıkları o küçük çocuk ve köpeği burada duruyor ve kendini getirenler, onların torunları ve onların torunları yaşadıkça öldükçe o küçük eli ayağı ve köpeği ve pelerini ile, ‘heyy biz köyümüzden buraya geldik hey bizim köyümüz İzmir’deydi Foça’dan geldik’ diye bağıracak ve kendini o soğuk mermer görüntüsünden çıkan dağların kekik kokuları ile her daim bize hatırlatacak. İsimler, heykeller, yemekler ve kokular ,bunları öldüremezsiniz ve yok edemezsiniz. Bin yıl geçse de o küçük çoban çocuk Foça’lı, Nissas’ın çocuğu, köpeği de.

Bu yazıyı yazarken bana  verdiği bilgilerle ilham onlan değerli araştırmacı İra Tzourou’ya teşekkür ederim. O’nun kadar çok bilmek istemezdim, zira bilmek bazen çok da acıtan birşey. Serinlik dilerim İra.

 

Sennur Baybuğa – basnews.comsennur baybuğa

Cehalet pompalaması – Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç’ın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Biri tahsilsiz öbürü tahsilli iki tür cehaletin pençesindeki toplumumuz, üstelik bir yandan derin travmalara yolaçan olaylar yaşarken, yeni bir cehalet pompalamasıyla karşı karşıya. Buna karşı savunmasızız. Çünkü akıl ve muhakeme yeteneği stokumuz bizi koruyabilecek düzeyde değil.

Cehalet pompalaması karanlığı büyütüyor, bilinmezliği derinleştiriyor; böyle bir ortamda bunun kaçınılmaz sonucu, korkunun, paniğin artışı, her türlü sapkınlığa meyledebilme tehlikesi olacak.

Irkçılıkla bile arasına mesafe koyamamış, dünyevî iktidar aracı olmaktan öteye geçememiş dinî kültürümüzün ahlâkla herhangi bir ilişkisinin bulunmadığını artık sayısız örnekle görmüş bulunuyoruz. Tesadüfe bakın ki yine ırkçılıkla mesafesiz, yarım yamalak seküler-laik kültürün yaratabildiği bir sağlam bir ahlâkî zeminden de sözedilemeyeceği ortada.

Akla intihar yeleği giydiren cehalet pompalaması, bu yüzden, iki kat tehlikeli hale geliyor. Birbirinden nefret eden kamplara bölünmüş olmamız, karşılıklı konuşmanın bile giderek imkânsızlaştığı nefret ortamında yaşıyor olmamız, bunu üç kata çıkarıyor.

‘KOKTEYL TERÖR’ TEORİSİ

İktidardakilerin ıstıp ısıtıp önümüze sürdüğü “kokteyl terör” teorisi, göründüğünden daha korkunç sonuçlar yaratmakta. Siyaset düzleminde “tavır zemini” veya bazen niyet bildirimi niteliğindeki düzmece yargıların, olayı nasıl karşılayacağına, ne düşünmesi, nasıl davranması gerektiğine dair “yukarıdan” işaret bekleyen geniş kitlelere yönelik tesiri, cehalet pompalaması işlevi görüyor.

Gaziantep’teki katliamdan hemen sonra Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan [ http://www.tccb.gov.tr/basin-aciklamalari/365/51016/gaziantepteki-teror-saldirisi.html  ] resmî açıklamadan bir-iki pasaj aktaracağım. İlki şu; katliamı yapan örgütün adı ilk defa burada geçiyor:

“…ülkemiz ve milletimiz için 15 Temmuz silahlı darbe girişiminin ve o gece kaybettiğimiz 240 vatandaşımızın faili FETÖ’yle, sadece son bir ayda asker, polis ve köy korucularından oluşan 70 güvenlik görevlimizin katili PKK’yla, Gaziantep saldırısının muhtemel faili DAİŞ arasında hiçbir fark yoktur.”

Yani “saldırıyı bu alçaklar yaptı” şeklinde değil, “bunlar yaptı ama esas düşmanımız ötekiler, sakın ola ki düğünde öldürülen çocuklar filan yüreğinizi burkup da zihninizi saptırmasın” bâbında. Gördüğümüz gibi, burada DAİŞ, FETÖ ve PKK’den sonra üçüncü sırada.

Katil örgütün adı bir başka yerde daha geçiyor:

“Milletimiz, 30 yılı aşkın süredir PKK eylemlerinde, 15 Temmuz gecesi FETÖ ihanetinde, DAİŞ’in yıllardır yaptığı canlı bomba eylemlerinde, bu oyuna gelmeyeceğini sayısız defa ortaya koymuştur.”

Bakın, DAİŞ yine üçüncü sırada. Bu defa PKK birinciliği FETÖ’den kapmış, ama DAİŞ’in yeri değişmemiş.

Ankara katliamından sonraki “kokteyl terör” demeçlerinden “milletimiz”in gerekli kısmı nasıl gereken dersi çıkarmış ve ölülerimizin ardından gülebilmiş, oh diyebilmiş, küfür edebilmişse, bu izahattan da gereken sonuçlar şüphesiz çıkarılacaktır. Nitekim iktidar siyasetçileri ve iktidar propaganda aygıtı hizmetkârlarından bazıları, “DAİŞ kılığında PKK”den girip “danışıklı dövüş”ten çıkarak, “milletimiz”e yol gösterme yarışına soyunuverdiler. (Bunları yapanlar katıksız vicdansızlar, süzme alçaklardır; aynı dünyada yaşadığımız için utanıyorum; belirtmeden edemeyeceğim.)

Cumhurbaşkanlığı açıklamasından aktaracağım üçüncü pasaj şu:

“Türkmeniyle, Arabıyla, Kürdüyle aziz milletimizi oluşturan tüm unsurların bir arada huzurla yaşadığı, aynı ortak geleceğe umutlarını bağladığı Gaziantep’te, saldırının yapıldığı yer ve hedef alınan kitle, ne tür bir oyun oynanmaya çalışıldığını açıkça göstermektedir.”

Burada da, saldırıya uğrayan ve can verenler Kürt olmasına rağmen, Kürtler üçüncü sırada sayılarak, “kurban oldular diye o kadar prim verecek değiliz” imâsı, yani aslında mesaj var. Oysa en azından bu defalık lafa Kürtler diye başlamak pek ufak da olsa gönül alıcı bir jest olabilirdi. Mazallah! İncelik fıtratımızda olmadığı gibi, aksi damarlarımızda dolaşıyor.

AKRABALIK MESELESİ

Önce “DEAŞ” diye bir laf uydurmuşlardı, şimdi neyse bari en azından Suriyeliler gibi “DAİŞ” diyorlar. Örgütün adı, biliyorsunuz, “İslâm Devleti”. Bu örgütün aslî fail olarak açık-net dille ortaya konmaması, bir sürü laf kalabalığının arasına saklanması, “öbürleriyle farksızdır” teranesiyle suçunun hafifletilmesi sadece ortalığı bulandırma, yaşananı anlaşılmazlaştırma hedefi gütmüyor. Bunun gerisinde, adı “İslâm Devleti” olan bir örgütün acımasız katiller sürüsü olarak görünmesini önleme telaşı elbette var.

Çünkü Türkiye’de yerleşik ve yaygın İslâmî “eğitim” İD ile birtakım kabulleri, tezleri paylaşıyor. Hem bu “kaynak”lardan vazgeçmek istenmiyor hem de İD ile akraba görünmek. İD’e vurulacak darbenin mazallah genel olarak dindarlığa hasar vereceği kaygısını da çok yerde hissediyoruz.

Ne yardan ne serden. Bu alanda yaratılan muğlaklık, gerçekte İD’in adı çevresinde bir koruyucu (manevî) kalkan oluşturuyor. “İD yaptı ama o İD değil”, “DAİŞ yaptı ama kabahat İslâm’da değil”, “DAİŞ de yapıyor ama en kötü olan o değil”… falan derken, “DAİŞ yaptı ama o kadar kötü bir şey değil”e geçiliveriyor.

‘İŞGAL’ İSE KİM İŞGAL EDECEK?

Yalan dolan faslına dönelim. Normal şartlarda birbirleriyle çekişme-mücadele ve savaş halinde olan üç ayrı örgütü aynı ortak amaca hizmet ediyor gösterebilmek için cehalet pompalama mekanizması, bunların hepsine birden komuta edebilecek bir “üst akıl”ı uzun süredir yaratmıştı. Bu tez, 15 Temmuz darbe girişimi ertesinde, “işgal” motifiyle geliştirildi. Yukarıda konu ettiğim Cumhurbaşkanlığı açıklamasında geçen, “milletimiz”e karşı birilerinin giriştiği “oyun” motifi, bunun bir çeşitlemesi. 15 Temmuz aslında bir “işgal girişimi”, bu teze göre. İşgal kelimesini kullananlara, “müstakbel işgalci kimdi?” diye sorduğunuzda cevap alamıyorsunuz.

Kim işgal edecekti Türkiye’yi? “FETÖ”? E bunlar bu ülkede doğup büyümüş insanlar değil mi? Üstelik onları karakterize edecek ilk kavram, Müslümanlık! Bunlar bal gibi buralı Türk ve Müslümanlar. O halde kalkıştıkları işin adı nasıl “işgal” oluyor?

Sanırım DAİŞ nasıl “gerçek İslâm değil” ise öyle. Kötülük bizden çıkmaz, dışarıdan gelir.

İşin ilginci, bize sunulan “kokteyl terör” paketindeki en “kökü dışarıda” örgüt DAİŞ! “FETÖ” de PKK de bu toprakların mahsûlü. DAİŞ ise, burada taban bulmakla ve buradan eleman devşirmekle beraber, Irak’tan çıkma.

Sonuç olarak, olan bitene dair doğru saymamız istenen “bilgi” şu: Bir “üst akıl”, yani “Amerika”, “FETÖ”, PKK ve DAİŞ’i kullanarak Türkiye’yi işgal etmeye ve “çökertmeye” uğraşıyor.

Bu, dünya tarihi boyunca kurulmuş en aptalca cümle olabilir.

Ama ülke yöneten koca koca adamlar bir halka bunu ciddî suratlarla, inanmış ve etkilenmiş edâlarla söylüyorlarsa ne edeceğiz?

Bunu bilemiyorum. Ama olan biteni anlamayacağımız kesin.

Zaten bu da toplum olan biteni anlamasın diye yapılıyor. Ve bugüne kadar toplum olan biteni anlamasın diye her koldan öyle çok şey yapılmış ki, şu yukarıdaki aptallık şahikasına inanan insanlarımızın sayısı çok fazla, haddinden fazla.

Eğer “vatana ihanet” diye bir suç tanımı ceza yasasında olacaksa, sanırım böyle eylemleri kapsamalı.

Ümit Kıvanç – gazeteduvar.com.tr23.ümit kıvanç

Biz cehennemde miyiz Aslı? – Tekgül Arı

Aslı Erdoğan yalnız değildir…

Sözcükler öyle bir dağılıyor ki içimde, cümle olmak istemiyorlar.

Aslı mı? Hadi canım! Bir yanlışlık olmalı.

14

Cümleleri oluşturan her bir harf oyuyor içimi, Aslı. Boğazım bir mengene, sıkıyor sesimi. Çok susuyorum şimdi. Susarak cezalandırmak isteğim, kendime. Karanlık öyle bir çökmüş ki omuzumuza! Sen o yükü atmak için çok düşünüyor, yazıyor, fikrini söylüyorsun, cana kıymıyor, yiten canlara, şehirlere yanıyorsun.

Bu gece ağır ve ben, kilitli dudaklarıma inat içimle konuşuyorum. Yok, kavga ediyorum, Aslı. Seni gözaltına almalarını sindiremiyorum. Derin bir düşüncenin altını oyuyorum gece boyunca, güne döner miyim? Özgür düşünce, ısrarla barış, kardeşlik, güzel ülke, diyorsun sadece. Demokrasi hani, diyorum. İnsanı ayıktırıyorsun Aslı, doğruları ünleyerek. Gücümü somuruyor sana yapılan haksızlık. Orada takılıp kalıyorum, gün dönmüyor. Fena, diyorum çok fena insanlar-sistemi elinde tutanlar. Haberlerde gözüm, tutuklanmışsın Aslı. “Sözcükler kâğıda işlemiyor,” diyor sosyal medya hesabında Nazlı Karabıyık. Midemde kramplar. Acısın çok acısın ki sana yapılan haksızlığın önüne geçsin. Geçmiyor Aslı. Senin bir cümlenle, insanlığınla ışıkları bulanım ben.

Titrek ellerin damarları mor atıyor. Pembe rüyalara dalanlar gülüyor. Kırmızıyı seven damarlar hep silah tutuyor. Ötekileştirilenler; ormanlar, kuşlar, atlar, böcekler… ne varsa bugün tekrar tekrar ölüyor. Ses çıktı mı, bir terör örgütüne yamıyorlar hemencecik bizi. Sana yaptıkları da bu. Düşünceni özgürce ifade ettiğin için böylesi bir suçlama. İşte bize kalan böylesi bir dünyada, farklı seslere tahammül edemeyen bu sistem, hep kanla tamamlıyor dönüşünü.

İnsanlar ne çok susuyorlar Aslı! Ne çok izliyorlar…

Seninle Ankara’da bir imza gününde karşılaşmıştık. Ben yeni doğum yapmış, sancılı günlerden geçiyordum. Yazamadığım için ölüyordum belki. Sen yazarken ölüyordun. Sancılar çakışır mı? Bakışında yakalamıştım seni. Olduğun gibi yazdığın gibiydin. Kitaplarına daldım, dokundum ruhuna Aslı. Gördüm içini, bırakır mıyım hiç seni?

Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.”(Kabuk Adam)

Bugün bir mezarlığa girdim. Nedenini bilmiyorum Aslı. Öfkeliydim ve oradaki ölülere kızdım. Susarak, vurarak, kırarak, ayırarak omzumuza yükledikleri acıları haykırdım topraklarına. Ruhlarına gitmiş midir? Ha bir Fatiha da okudum onlara, hadi, bize bıraktığınız lanetinizle cennetinizde mutlu olun, dedim. Sonra Kırmızı Pelerinli Kent kitabında söylediğin söz aklıma geldi.

“Yeniden doğmadan önce cehennemi aşmak gerekiyordu belki…”

Biz cehennemde miyiz şimdi Aslı?

Biz çemberin dışındayız ve etrafımız alevlerle sarılmış. İnsanı sözle ayıktırmak için kıpırdadığımız an, birileri kolumuzdan, kafamızdan tutup kendi içine çekmeye çalışıyor. İçine girmeyince işkenceyle, ölümle tehdit ediyor bizi.

‘Yıldırımlar, karanlık, lamba, hayal, çiğ, kabarcık, rüya, şimşek çakması ve bir bulut: Dünyaya böyle bakmalıyız.’diyorsun bana Bir Kez Daha kitabından.

Dönüp çemberin dışında olanlara bakıyorum. Nasıl da azız, diyorum. Çemberin içinde olanların elini tutup hızla çeksek, gelirler mi? Sonra diyorum ki kendini dışarıya atanların elleri öyle çok olsa ki çembere uzansa, biri birinin elini tutsa, boşta kalan eli bir diğeri tutsa, onun elini de başka biri, böyle tutuna tutuna çember yarılıp yangınlar sönse… Yarın seni serbest bıraksalar…

Bu cehennemi böyle aşar mıyız Aslı?

Yeniden doğar mıyız?

Nazlı’nın dediği gibi, benim sözcükler ne yaparsam yapayım kâğıda işlemiyor, sen mazgalın arkasında olunca Aslı.

13-Tekgül-Arı

 

 

Tekgül Arı

 

PKK: Devlet adım atarsa barış 1 ayda gelir

PKK, Kürt sorununda gelinen aşamayı ve bundan sonraki süreci değerlendirdiği bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Kürt sorununun çözümü için devletin adım atması gerektiği ve adım atılması halinde 1 ayda barışın geleceği öne sürüldü.

Açıklamada, Kürt sorununun araçsallaştırma ve oylama konusu yapılmaktan çıkarılması ‘halinde Türkiye’deki halklarla kardeşlik içinde çözüm özleminin’ gerçekleştirileceği ifade edildi.

61

HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, PKK’nın açıklamasını İmralı Heyeti olarak tarihi bir fırsat olarak değerlendirdiklerini belirterek, tüm kesimlere ‘gerekli sorumlulukları’ alma çağrısı yaptı. Baluken, İmralı Heyeti’nin ‘çözüm sürecinin yeniden başlama umudu’na ilişkin görüşlerini pazartesi günü yapacakları basın açıklamasıyla aktaracaklarını da belirtti.

Açıklamada, dış güçlerin darbe mekanizmasını harekete geçirilmesi için AKP’nin Kürt sorununa ilişkin savaş politikalarını sürdürmesine göz yumduğu da ileri sürüldü.

PKK açıklamasının ilgili bölümü şöyle:

“Türk devleti ve AKP Hükümetinin bir çözüm politikası geliştirmesi halinde, Kürt sorunu bir ay gibi kısa bir sürede çözülür ve Türkiye’ye barış gelir. Özgürlük Hareketi olarak, tercihimiz demokratik siyasal çözümden yanadır. Bu konuda her türlü fedakarlığı göstereceğimiz de açıktır. Ancak bunun için ateşkesler ve çatışmasızlıkları araçsallaştırılmayacağını ortaya koyan bir devlet ve hükümet tutumu gerekmektedir. Artık hiç kimse Kürt sorunu, ateşkes, çatışmasızlık ve görüşmeler araçsallaştırılmaktan çıkarılmadığı takdirde, Kürt Özgürlük Hareketi’nden ateşkes ve çatışmasızlık beklememelidir.

Mevcut durumda AKP iktidarı Kürt sorununun çözümü konusunda gerekli iradeye sahip olduğunu ve çözüm için adım atacağını Türkiye halklarına taahhüt etmeden, Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme konusunda beklentilere girmek, halklarımızı aldatmaktan başka anlama gelmeyecektir.”

 

(T24)

Gaziantep’te düğüne bombalı saldırı: 30 ölü, 94 yaralı

Gaziantep kent merkezinde bir düğüne bombalı saldırı gerçekleştirildi. Gaziantep Valiliği’nden yapılan açıklamada saldırıda 30 kişinin öldüğü, 94 kişinin yaralandığı belirtildi.

Saldırı Şahinbey İlçesi, Beybahçe Mahallesi’nde düzenlendi. Saldırı ardından olay yerine çok sayıda ambulans ve polis ekibi gönderildi. Polis ekipleri, çevrede toplanan kişilere dağılmaları için uyarılarda bulundu.

60

BBC Türkçe’ye konuşan Beybahçe mahallesi muhtarı Nimetulllah Sezgin; mahallede Siirtlilerin, Vanlıların, Urfalıların ve Gazianteplilerin bir arada yaşadığını, düğün sahiplerinin de Siirtli mahalle sakinleri olduğunu söyledi.

RTÜK, saldırıya ilişkin geçici yayın yasağı getirdi.

Başbakan Yardımcısı Şimşek: Canlı bomba saldırısı olduğu tahmin ediliyor

Saldırı ardından CNN Türk’e konuşan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek olayı “barbar saldırı” olarak tanımladı. Şimşek, “Canlı bomba saldırısı olduğu tahmin ediliyor” dedi.

Şimşek gittiği Gaziantep’te basına açıklamalarda bulundu. Şimşek şunları söyledi: “Terörün her türlüsüyse mücadele ediyoruz. Ama devlet olarak da son derece güçlüyüz. Bunlar bizi yıldıramaz. Allah’ın izniyle bunu da başaracağız.  Mesele Türkiye’nin huzurunu bozmak. Buradan Gaziantepli hemşehrilerime sesleniyorum. Oyuna gelmeyelim.”

Bazı AKP milletvekilleri olayın arkasında IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) olabileceğini söyledi.

HDP’den açıklama: Üyelerimiz hedef alındı

HDP’den yapılan açıklamada, saldırı kınandı ve düğünün, parti üyelerinin düğünü olduğu belirtildi.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“(…) Partili üyelerimizin düğününe yönelik terör saldırısı sonucunda salonda bulunan çoğunluğu kadın ve çocuk çok sayıda yurttaşımız yaşamını yitirdi, çok sayıda yaralımız var. Acımız büyük. Bu saldırıyı yapanları, arkasındaki güçleri, zihniyeti en sert biçimde kınıyor ve lanetliyoruz.”

RTÜK, saldırıya ilişkin geçici yayın yasağı getirdi.

 

(BBC Türkçe)

Akyatan’da Yeşil Deniz Kaplumbağası’nın peşinde – Özge Doruk

Baştan söylüyorum. Ülke gündeminden bir hayli uzak yazacaklarım, anılarım. Biz insanlar kurguladığımız dünyada, dert ettiğimiz, birbirimize düştüğümüz her insan kaynaklı problem için kendimizi, birbirimizi heba ederken ben uzaklardaydım. O sırada, ülkenin en güney sahillerinden, en bakir topraklarından birinde kendimi, zamanımı vakfettiğim dostların arasındaydım. Akyatan’da…

Alis’in Harikalar Diyarına düşmesi gibi ilk başta bir şaşkınlık çokça da merak vardı yüreğimde. Bu sefer beyaz tavşanı takip etmedik ama yol haritamız kaplumbağaların elindeydi. İlk defa geldiğim Adana’da o meşhuur sıcaklığa adapte olmaya çalışırken kendimi doğal bir vantilatör alanı içerisinde buldum. Adana’da esen bir yer var imiş adına Akyatan dediğimiz.

26

Akyatan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası‘nın 1972’ye kadar hikayesi başka sonrasında ise başkadır. 1972 yılı ile birlikte yapılan ağaçlandırma çalışmaları kumul arazinin bir ormana dönüşme hikayesini içinde barındırmaktaydı. Hikaye burada Türkiye’nin en büyük lagününün olduğu bölgede gerçekleşti. Yapılan ağaçlandırma çalışmalarının amacı esasında hem kumulların rüzgarla ilerleyişini durdurmak, hem de ”ekonomik” idi. Dikilen onca fıstık çamı şu an getirmekte oldukları gelirle hatırı sayılır bir şekilde destek vermekte Akyatan’a ve sürdürülebilirliği sağlamakta. Öngörülemeyen ise yaban hayatın böylesine muazzam bir şekilde gelişeceği imiş sanırım.

En başta da çıtlatmıştım biraz 16-31 Temmuz tarihleri arasında Akyatan’daydım. Öncesinde de pek çok kez doğada oldum, zaman geçirdim, hissettim, yaşadım ama ilk kez yürekten bir şekilde yabandaydım diyebilirim. İyi ki…

30

İnsanın doğadaki yerini görmesi daha da önemlisi hissetmesi ve hapsolduğu soyut şehirlerin, lego kentlerin arasında doğadan ne kadar uzaklaşmış olduğunun kafasına dank ettiği yer oldu benim için Akyatan. Şehir sisteminin döngüsünden kısa bir süreliğine de olsa sıyrılma fırsatı buldum. Her gece araba kornalarının eşliğinde gelen uyku saatine, burada çakalların oyun sesleri eşlik etmekteydi. Sabah 5’te kalkmanın bu kadar kolay olabileceğini bilemezdim. Kumsal boyunca yürüyüp gece kaç deniz kaplumbağasının bizi ziyaret ettiğini keşfetmek için günün en makul saatiydi. Ve bu keşif size yanında heyecanıyla birlikte ”işe yarıyor” olma hissinin mutluluğunu tattırıyordu.

27

Ekip olarak çalışmak ise bu işin en motive edici yanıydı. Hele ki çılgın bir ekibe denk geldiyseniz. Can Hoca ve onun 4. Ekibi olarak gülmek bizim için kampın en doğal reflekslerinden biri haline gelmişti. Birlikte ilk büyük işimiz gece arazisinde bir Chelonia mydas’a yani bir yeşil deniz kaplumbağasına uydu vericisi takmak oldu. Aynı zamanda Yaban Hayatı Gözlem Kampı için, alana gelen öğretmenlerimizle birlikteydik. Akyatan2016 verilen bu kaplumbağa şu sıralar Kıbrıs yollarında olsa bile öğrendik ki onu uğurladıktan 10 gün sonra yolunu tekrar Akyatan Kumsalı’na düşürmüş.

29

Esas mucize dediğimiz eylem ise kumda sıkışan yeni yumurtadan çıkmış Chelonia’ları gökyüzü ile tanıştırmaktı. O an her ne yaşamışsanız yaşayın, dünya ne kadar batarsa batsın “iyi ki yaşıyorum” ve “dünya çok güzel” tümceleri zihninizi sarabilir. Kurtardığımız yavruları her akşam, denize kavuşturmak için sahile bıraktığımızda umut etmenin ne kadar güzel bir his olduğunu, özgürlüğün ancak çabalayarak ulaşabileceğiniz bir erdem olduğunu keşfedebilirsiniz. Her bir Chelonia’nın denize ulaşma serüveninde bu hislere inanırsınız, onlar sizi inandırır.

28

Chelonia’lar dışında ormandaki hayat kendi tıkırında ilerlemekteydi. Ormanda, ilk defa bir turaç ile karşılaştım. Gündüz vaktiydi. Gece ise bir peçeli baykuş ile bakıştım. Evet dostum, bahsedildiğinden çok daha büyüleyici çok daha asil idin. Aynı gecenin zamanında dallar arasında koskoca ormanda bir bukalemun nasıl göz kırpar, öğrendim. Ve artık diyebilirim ki en az gözlerin kadar ayakların da mükemmel!

32

Az biraz teknik çokça anımı daha doğrusu hislerimi paylaştığım bu yazıda, ana fikri verebildim mi bilmiyorum. Deniz kaplumbağalarının yaşam serüveni bir mucize. Tıpkı doğadaki her bir varlığın yaşam serüveni gibi. Biz farkında olmadan onlar yumurtadan çıkıyor, büyüyor, göç edip gidiyorlar. Tanık olabileceğimiz onlarca yaşam harikası varken biz ise kutu evlerimizde, tüketim çarkı içinde çalışmaya devam ediyoruz. Mucizelere tanık olmayı unuttuk. Hatırlatmak istedim. Bana Chelonia mydas hatırlattı. Siz de hatırlayın ve izin verin ki bu serüven sonlanmasın.

31

Tehlike altında olan deniz kaplumbağalarının yaşam alanlarına saygı gösterin lütfen! Onlar deniz ekosisteminin bir parçası ve ait oldukları yerde denizlerde, almaları gereken çok yol var. Şu an için yerinde tanıklık etmek herkes için mümkün değil biliyorum ama bu yazıyı okuyorsanız, WWF-Türkiye‘nin ve Deniz Kaplumbağaları Araştırma,  Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi DEKAMER gibi diğer kuruluşların çalışmalarına göz atıp, destek olabilirsiniz. Sosyal bir mesajla anı defterini kapatıyorum.

24-Özge-Doruk

 

Özge Doruk

 

Ekolojik Sosyal Girişimcilik yaz okulu – Ece Elbeyi

Geçtiğimiz hafta boyunca katıldığım, Bilgi Üniversitesi ve Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin işbirliğiyle düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik yaz okulu tahmin edemeyeceğim kadar dolu dolu ve şenlikli geçti. Kendi bireysel çabalarımla ancak çok daha büyük zahmetlerle erişebileceğim bilgilere ve kişilere ulaşmamı sağladı. Programın zenginliği ve ziyaret ettiğimiz yerlerin başdöndürücülüğü sayesinde başka hiçbir şey düşünme fırsatım olmadığından, döndükten sonra kendimi tamamen yenilenmiş hissettim.

İlk gün programla ilgili genel bilgilendirme yapıldıktan sonra, Alper Akyüz Sistem Yaklaşımı’nı ve Ekolojik Ayakizi Modellemesi’ni anlatarak, Sürdürülebilirlik Kavramı’ndan ve Roma Klübü’nce yayınlanan Büyümenin Sınırları raporuna istinaden Gezegenizimizin Sınırlarından bahsetti. Ekoloji-Ekonomi ilişkisi bağlamında Jörg Randers, Denis Meadows ve Barry Commoner gibi teorisyenlere değinerek, güncel yaklaşımları eleştirel bir gözle değerlendirmiş olduk.

Bilgi Üniversitesi'nden Alper Akyüz (bize göre sol başta) ve Buğday Derneği'nden Güneşin Aydemir (sol başta)
Bilgi Üniversitesi’nden Alper Akyüz (bize göre sol başta) ve Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir 

Güneşin Aydemir ile öncelikle Buğday Derneği’nden konuştuk. Derneğin kurulmasını sağlayan Victor Ananias’ın vizyonu ve çalışmalarına değinmeden olmazdı. Victor’un ilham verici hayat hikayesi ve örnek alınası yaklaşımı, Fırsatın Varken projesi kapsamında çekilen videosunu izledikten sonra daha da pekişmiş oldu. İkinci konuşmamızı ise Ekolojik Sosyal Girişimciliğin tanımlamasını yaparak, organik ekolojik tarım pratikleri ve sertifikasyonu hakkında yaptık.

Yonca Demir’in Organik Tarım Türkiye’yi Besler mi çalışmasını dinlemek benim için oldukça heyecan vericiydi. Endüstri Mühendisliği lisans eğitimim kapsamında bir yıl süresince aldığımız Yöneylem Araştırması dersi, matematiğin, tüm değişkenler ve kısıtlar tanımlandığı takdirde, arzu edilen amaç doğrultusunda, sizi hayrete düşürebilecek denli karmaşık problemlerin çözümü için en iyi seçeneği sunmaya muktedir olduğunu deneyimleyip hayrete düşmüştüm. Yonca Demir bu yöntemi kullanarak organik tarımın tüm ülkeyi beslemek için yeterli ürünü sağlayabilecek verimlilikte bir yöntem olmadığı önermesinin hatalı olduğunu ispatlayan çalışmasını anlatırken, yıllar boyunca işletmelerin verimliğinin arttırılması için kullanıldığına şahit olduğum bu yöntemin böyle “iyi niyetli” bir amaca hizmet ediyor olması beni çok duygulandırdı.

Yonca Demir çalışmasını aktarırken
Yonca Demir çalışmasını aktarırken

Nusratlı Köyü’nde ziyaret ettiğimiz Süheyla Doğan, bize aktivist olarak geçirdiği yıllar sonrasında emekliye ayrılmak ve biraz sakin zaman geçirmek için gittiği köyde, alışkın olduğu sorumluluk bilincine direnemeyip, köyün kalkınması için nasıl projeler geliştirdiğini ve bunların sonuç olarak köyü nasıl etkilediğini anlattı. Kendi ürettikleri ekolojik ürünleri satışa sunmak için oluşturduğu sistem sayesinde, kendilerine gelir saylayan dolayısıyla özgüven kazanan ve kollektif üretimi deneyimleyen kadınların hayatlarındaki değişimi, ve bunun aslında köyün genel kalkınmasında ne kadar büyük bir rolü olduğunu dinledik.

Durukan Dudu ile Bütünsel Yaklaşım ve Onarıcı Tarım hakkında yaptığımız konuşmada, Allan Savory’nin Bütünsel Yaklaşım kuramından yola çıkarak, doğayı taklit ederek gerçekleştirilecek tarım yöntemlerinin, toprağa zarar vermek bir yana, kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya olan bölgeleri nasıl onarabileceği hakkında konuştuk. Durukan Dudu’nun Anadolu Meraları’nda da bire bir uyguladığı yöntemlerden verdiği örneklerle, aslında kritik noktanın, doğayı bir bütün olarak tüm değişkenleriyle birlikte ele almamız gerektiği ve en iyisini doğanın bileceği yaklaşımıyla, onun bir modelini yaratarak fayda sağlayabileceğimiz olduğunu öğrendik.

Mahmut Boynudelik ile zeytinyağı tarihine kısa bir yolculuk
Mahmut Boynudelik ile zeytinyağı tarihine kısa bir yolculuk

Mehmet Gürmen, oluşumunda rol aldığı Bitot örneğinden yola çıkarak, yerellik, aracısızlık, küçük ölçek, gönüllülük, şeffaflık ve topluluk ilkeleri ekseninde, tüketici ile üreticiyi bir araya getirerek, bireylerin ekolojik ürünlere ulaşmasının sağlanması ve ekolojik ürünler üretenlerin desteklenmesi için nasıl bir sistem uygulandığını anlattı. İlk oluşumdan bu yana, katılımcı sayısınca belli bir büyüklüğe ulaşan her topluluk, yerellik ilkesince kendi bağımsız topluluğunu oluşturarak uygulamalarına devam ettiğinden, şu an için Türkiye’de birden çok Gıda Topluluğu bulunuyor. Aslında herkes, içinde bulunduğu bölge kapsamında bir araya gelerek, güvendiği üreticilerle işbirliği yapıp ekolojik ürünlere kolayca ulaşabilirken, ekolojik tarımı ve üreticiyi destekleyebilir. Bir başka konuşmasında da Bilişim Ekolojisi’nden bahseden Mehmet Gürmen’le, gündelik hayatta kullandığımız bilişim teknolojileri nedeniyle farkına bile varmadan yarattığımız zararlardan ve bilinçli kullanım alışkanlıkları geliştirerek bunları nasıl azaltabileceğimizden bahsetti.

Kızıltepe Permakültür Çiftliği'ni ziyaret
Kızıltepe Permakültür Çiftliği’ni ziyaret

Kızıltepe’de Permakültür Çiftliği’ni kuran Iraz Candaş’a yaptığımız ziyarette, permakültür yaklaşımından ve bu sistemi kurma esnasındaki deneyimlerinden konuşup, çiftliği gezerek oldukça bilgilendirici ve keyifli zaman geçirdik. Sonrasında da, doğaya uygun bir şekilde tasarlayıp inşaa ettikleri tatlı mı tatlı evine doluşarak, çizimleri ve kapsamlı anlatımıyla Türkiye’de bir ilk olan kitabı Geleneksel Yapı Teknikleri’nin yazarı Melih Aşanlı’yla, insan, doğa, kültür ekseninde, ekolojik yapılar için doğal ve geleneksel yöntemlerden, ardından Arda Moltay’dan doğayla uyumlu Yeşil Binalar’dan konuştuk.

Mahmut Boynudelik'ten Taşmektep'in hikayesini dinlerken
Mahmut Boynudelik’ten Taşmektep’in hikayesini dinlerken

Mahmut Boynudelik ile ilk karşılaşmamız Adatepe Köyü’nü ziyaretimiz sırasında olmuştu. Bize Adatepe’den ve geçmişten günümüze geçirdiği ekolojik ve kültürel dönüşümden bahsedip, tarihi Taşmektep’i nasıl kullanılabilir hale getirdikleri ve bir kültürel miras olarak onu koruma yolunda neler yaptıklarını anlattı. Her yıl birçok değerli katılımcıyla gerçekleştirdikleri seminer ve atölye çalışmalarıyla, tarihi Taşmektep’in hala kültürel ve eğitsel amaçlara hizmet ediyor oluşu oldukça gurur vericiydi. Sonrasında ise zeytinyağı ve zeytin ürünlerine ilgi duyan herkesin yolu düştüğünde mutlaka görmesi gereken bir müze olan Adatepe Zeytinyağı Müzesi’ni ziyaret ederek kendisiyle geleneksel zeytinyağı üretme teknikleri hakkında konuştuk. Müzenin hemen yanına yerleşmiş olan, içerisinde türlü ekolojik ürünlerin alıcıyla buluştuğu Bir Tohum Dükkan’ı ise Nebile Bayrak’tan dinledik. Ürünlerin çeşitliliği ve güzelliğiyle, giren herkesin başını döndüren dükkandan yüklü bir alışveriş yapmadan çıkmak çok büyük bir irade gerektiriyor.

Nebile Bayrak Bir Tohum Dükkan
Nebile Bayrak Bir Tohum Dükkan

Yıldıray Lise, Türkiye’de bir korunan alan örneği olan Kaz Dağları’ndaki Hızır Kamp’ı ziyaretimiz sırasında, Korunan Alanlar ve İnsan Boyutu’nu anlattığı konuşmasında, doğa korumanın toplumsal ve ekonomik faktörlerle nasıl bir ilişki içerisinde olduğuna değindi. Ardından Hızır Kamp’ın içerisinde bulunan inanılmaz güzellikteki dereye girerek serinleme fırsatımız oldu.

Berkay Atik koordinatörü olduğu Tatuta (tarım turizm takas) Çiftliklerini, sistemin işleyişini ve kendisinin dahil olma hikayesini anlattı. Şu an için herkes Türkiye’nin 7 bölgesinde bulunan 89 adet Tatuta Çiftliği’nden ilgi alanınıza göre seçtiği birinde dilerse gönüllü olabilir, dilerse konuk olarak tatilini yapabilir.

Hızırkamp'ın harika deresinde serinleme zamanı
Hızırkamp’ın harika deresinde serinleme zamanı

Burcu Arık çok yaratıcı bir fikirle geliştirdiği, hem çocuklar hem de yetişkinlerin katılımına uygun olan Doğa Oyunları Evi’ni anlattı. Bu keyifli oyunlarla, Türkiye’nin dört bir yanından katılımcılarla sosyal ilişkilerimizi güçlendirirken, etrafımızda bulunan doğaya karşı farkındalığımızı arttırmamız sağlanıyor.

Eko IQ dergisinin yayın yönetmeni Barış Doğru ile Ekoloji Yayıncılığı’nı, Hakan Gönül’le Kent Bahçeciliği’ni ve Tohumdan Kampüse Projesi’ni konuştuk. Proje kapsamında gerçekleştirilen çalışmalar, kentlerde ekolojik üretimi ve gençlerin bu konudaki bilinç ve katılımını arttırmayla ilgili hayranlık duyulası örneklerdi. Ardından, Şelçuk Aslan, Yüzünü Güneşe Dön Projesini ve enerji kooperatiflerini bizimle paylaştı.

Tuna Özçuhadar tasarımın ekolojik ve sosyal boyutundan bahsettiği konuşmasında, sürdürülebilir sistemleri anlatarak, bu çerçevede gerçekleştirilen güncel girişim ve tasarımların örneklerini verdi.

Pınar Öncel'le Sürdürülebilir Film Festivali hakkında
Pınar Öncel’le Sürdürülebilir Film Festivali hakkında

Pınar Öncel organizatörü olduğu Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni ve filmlere ulaşabileceğimiz sürdürülebiliryaşam.tv’yi anlattı. Şehre döner dönmez incelediğim sitede, sürdürülebilirlik, ekoloji ve sosyal girişimcilik gibi bir çok alanda bilgilendirici ve ilham verici belgeseller mevcut.

Mercan Yurdakuler’den daha sonra kitaba dönüştürdüğü, içerisinde herkesin kendi evinde üretebileceği doğal temizlik ve kişisel bakım ürünlerini üretebileceği tariflerin yer aldığı Zehirsiz Ev bloğunu dinledik.

Bu zenginlikte geçen eğitim ve ziyaretler esnasında yaptığım çıkarımları birkaç başlık altında özetleyebilirim;

Sorumluluk

Doğa’da her şey bir bütünün parçası ve birbiriyle kaçınılmaz bir etkileşim halinde. İnsanı da bu ilişkiler ağından bağımsız olarak düşünmek imkansız. Dolayısıyla varoluşumuz ve bilincimiz, içerisinde bulunduğumuz doğa ve topluma karşı büyük bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Verdiğimiz hasarı en aza indirgemenin ve verilmiş olan hasarı onarmanın yanında olası hasarlara karşı önlem alıp, doğayı ve toplumu koruyup kollamamız bizim sorumluluğumuz. Durukan Dudu’nun yaptığı onarıcı tarımı gibi, Mahmut Boynudelik’in Taşmektep’i koruması için gösterdiği emek de bu yüzden örnek alınası.

Niyet

Her ne işle meşgul oluyor olsak da, kendi donanım ve yeteneklerimiz çerçevesinde harekete geçmemiz mümkün. Örgü örmekten tasarım yapmaya, elimizden ne geliyorsa, onu niyetimiz doğrultusunda iyi bir amaca hizmet için kullanabiliriz, tıpkı Yonca Demir’in hayranlık verici çalışması gbi. Şehrin göbeğinde yaşıyor, plazada çalışıyor olsak da, yaratıcılığımız kullanarak ya da gündelik hayat rutinimizde küçük değişiklikler yaparak büyük fark yaratmamız mümkün.

Emeğin Değeri

Barry Commoner’ın, ekolojinin dört temel kuralından, her şey bir yere gider ve hiçbir şey bedelsiz değildir önermelerini tersinden okuyacak olursak, dönüşümün bir parçası olarak oynadığımız rol gözümüze küçük görünebilir ancak verdiğimiz her emek karşılığını olumlu bir şekilde bulur.

Deneyim Paylaşımı

Tüm etkinlik boyunca öğrendiğim bilgileri kendi imkanlarımla farklı yollardan edinebilirdim belki ancak internette ara sıra karşılaştığımız türden bu iyilik hikayelerinin aktörleriyle bir arada bulunup onları dinlemek, deneyimlerini bir miktar da olsa paylaşmamı sağladığından, bir anda kendi gerçekliğimin bir parçasına dönüştü. Deneyimlerimizi paylaşmanın motive edici gücünü yadsımamalıyız.

Sonuç olarak, böylesine güzel bir deneyimi yaşamamı sağlayan tüm katılımcılara, Buğday Derneği’ne ve Bilgi Üniversitesi’ne teşekkürü borç bilirim.

23-Ece Elbeyi

 

 

Ece Elbeyi