Ana Sayfa Blog Sayfa 3378

13. Ölüm yılı anısına; Neşe, Hüzün ve Coşku: Madam Anahit – Ercüment Gürçay

“Kollarıyla size sarılan, tutunan bir bebek gibidir. Anlatacak çok şeyi vardır ama konuşmayı bilmez; sadece derin derin nefes alır yüreğinizin üzerinde… Körüğünü her çekişinizde kendi iç çekişlerinizi anımsarsınız, hiç konuşmadan saatlerce sadece müziği paylaşırsınız…” diye anlatmışlar bu tanrısal sesli çalgıyı, akordeonu. Neşe, hüzün ve coşkunun sesi de demişler akordeonun sesine.


MADAM ANAHİT’ İN ANISINA (1926/ 2003) HATIRLA… paylaşan: ercumentgr

Beyoğlu’ nda uzun yıllar çaldığı, yoldaşı-sırdaşı kabul ettiği akordeonuyla adı özdeşleşen; 77 yıl “neşe, hüzün ve coşkuyla” yüklü bir hayat yaşayan Madam Anahit bu dünyadan gideli 13 yıl olmuş.

Birileri yazmalı. Hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli” yazmış ya Bitlisli William Saroyan, çok şey yazıldı Madam’a da dair. Ben de onun için yazılanlardan ve kendi tanıklıklarımdan bir derleme yapmaya çalıştım.

Madam Anahit
Madam Anahit

Anahit Yulanda Varan”. Çiçek Pasajı’ nın yakasındaki gülle, dudaklarına bol gelen o kırmızı rujla, kocaman gözlükleriyle, tizlerde kısalıveren o buruk sesiyle, tiril tiril elbiseleriyle en çok da akordeonuyla unutulmaz simgesi; Beyoğlu sokak müzisyenlerinin atası, yaratıcısı…

Beyoğlu’nda bilinen adıyla “akordeoncu kadın” Madam Anahit 1926’da Talimhane’de eski Niagora Manavı’nın karşısındaki evde dünyaya gelmiş. Ermeni cemaatinin tanınan bir ailesinden geliyor, annesinin babası hazine-i hazıra’da müfettiş, kardeşi genç yaşta intihar etmiş bir din adamı, Vosge Apeğa; öyle vaazlar verirmiş ki kiliseden çıt çıkmaz, söyledikleri günlerce konuşulurmuş evlerde. 1953 de alkolden (!) vefat etmiş. Liseyi ermeni Katolik Anaratoğutyun’ da bitirmiş yani şimdiki İstanbul Sanat Merkezi, en çok şapelini severmiş okulun. Yazları sıkça gittiği büyük adada bir gün Rum komşularının oğlu Yorgo’ya âşık olmuş. Yorgo akordeon çalıyor… Annesi ısrarlarına dayanamayıp Anahit’e akordeon almış 1944’ de. Yüksek kaldırımın zamanın ünlü dükkânı Papa Jorj’dan 170 liraya. İlk heyecanla Saint Antuan’a dua etmeye gitmişler ana-kız; akordeon kucağında… O günden ölümüne 77 yaşına kadar hiç kucağından inmedi akordeonu… 29 Ağustos 2013 Pazartesi günü 77 yaşında mide kanseri ve kalp yetmezliği nedeniyle uzun yıllar yaşadığı Beyoğlu’ da hayata veda etti…

Piyano tutkunu olan annesinin izinden yürüyen Madam Anahit 16 yaşındayken Ermeni Eseyan Lisesi ikinci sınıfındayken, okul korosuna katılarak, yaşamının son anına kadar müzikle olan tutkulu yolculuğuna başladı. Liseden mezun olunca, akordeon çalan bir Rum’a âşık olmasıyla ilgi duyduğu bu enstrümana sarılarak ölene dek bırakmadı. Eşinin ölümünden sonra, iki çocuğuna bakmak amacıyla düğün, davet vb. topluluklarda ekmek parası kazanmak için akordeon çalmaya başladı.

Madam Anahit; ölümüne yol açan mide kanseri hastalığındayken bile ara sıra da olsa Nevizade’ye 50 yıldır yaptığı gibi akordeon çalmaya gidermiş. Beyoğlu’nun değişen çehresi, değişen müzik anlayışı ile beraber artık masalara çağrılmasa da; esnaf Madam Anahit’e pekiyi davranmasa da; darbuka sesleri arasında, o kaba gürültülerin, hoyrat seslerin arasında duyulmasa, görülmese de son anına kadar akordeonuyla Çiçek Pasajı’ nın göğe açılan tavanında akordeonunun sesi yankılanmış madamın. Cenazesinde de otuz kişi varmış sadece!

24

Herkes beni akordeoncu kadın diye bilir. Ben Madam Anahit. Aşağı yukarı 40 yıldır Çiçek Pasajı’nda akordeon çalarım. Arada bir otellere, düğünlere çağırırlarsa giderim. Doğma büyüme İstanbulluyum. Taksim’de 1926 yılında doğdum. Şimdi de bildiğiniz gibi Tarlabaşı’ nda oturuyorum. Yazları Heybeli Ada’da kalırdık. Orada bir çocuk vardı; Yorgo. Güzel akordeon çalardı, ondan özendim o tarihlerde. Yani 1943 yılıydı sanırım. Yüksek Kaldırım’da Papa Yorgi isminde biri vardı, müzik aleti, nota, vs. satardı. Ondan Hohner marka, kullanılmış, beyaz renkli bir akordeon aldık. Fiyatı 170 liraydı. Çok heyecanlanmıştım, hemen St. Antoin’ a gidip adak yaptım, mum diktim. St. Antoine güzel evliyadır.

İlk kocam çok değerli bir müzisyendi. Nora idi adı. Akordeon, kontrbas, piyano çalardı. Samsun, Ankara gemilerinde çaldı uzun bir süre. Büyükdere’de Beyaz Park’ta çaldı. O zamanlar Zehra Bilir vardı, ne günlerdi… İlk kocamla 17 sene evli kaldım. Çok sinirliydi, her şeyime karışırdı; yok küpe takma, yok şunu giyme… Baktım olmuyor, boşadım onu. Sonra ‘Solak Hüseyin’ diye bir müzisyen vardı. O da iyiydi, onunla evli kaldım bir süre. Onu da boşadım, tekrar evlendim, yine olmadı. Dördüncü kez yine ilk kocama döndüm. E ‘boşandığına varma’ derler ama n’apıcaksın, o da öldü. Çok içerdi, bilirsiniz müzisyenler nasıl içer.

Şimdi bir talibim var. Kim biliyor musunuz? Fahrettin Aslan’ın şoförü. 15 yıldır severmiş beni. N’apalım, kısmet artık. Tabii yıllar geçiyor. Birçok ünlü kişi ile tanıştım bu süre içinde. En çok rahmetli Ayhan Işık’ı severdim. O da beni severdi, gelir dinlerdi beni. Sonra Cüneyt Arkın, onun oynadığı filmlerde rol de aldım; ‘Babanın Suçu’, ‘Adalet’, sonra ‘Yalancı Yârim’, ‘Cennet Çocukları’, ‘Kadın ve Şarap’, bir de ‘Faize Hücum’ var, sonra ‘Bay Alkolü Takdimimdir ’de oynadım. Tabii bu filmlerde biraz rol gereği, biraz figüran olarak yer aldım. Lütfen, bu kekleri sizin için yaptım. Konuşmaya daldım, lütfen yabancılık çekmeyin. Şimdi size Edith Piaf’ dan ‘La vien rose’u çalayım… diye anlatmış kendini Madam Anahit, ‘Son Yüzler’ isimli kitabında Cezmi Ersöz’ e .

Bir röportajında, hayranı olduğu Johnny Weismuller’in filmine gitmenin kendisi için hayal olduğu bir dönemde, aktörün İstanbul’a gelerek, Çiçek Pasajı’nda birlikte dans ederek, gazetelere manşet olmalarını anlatır.

Hollanda Televizyonu’nda yaşam öyküsü yayımlanmış olan Madam Anahit daha birçok belgesele de konu oldu. Birçok filmde rol aldı, müzik kliplerinde oynadı.

Son günlerine kadar makyajını eksik etmeyen Madam, dört gardırobu dolduran elbiselerini de özenle korumuş.

İlhan Berk çok güzel anlatmış Madam Anahit’i

Madam Anahit akordeonu, Balık Pazarı’nı, dört kocasını, dört kedisini sevdi.

Dünya o zaman kısır değildi, kırk yapraklı bir güldü.

Akordeonu Büyükada’da daha dondurmasını yiye yiye giden bir çocukken gördü.

İçinden bir günbatımı geçmiş gibi duydu.

On birinde akordeonu eline aldığında hemen Saint Antoine’ a gitti, adak yaptı.

Saint- Antoine güzel evliyadır.

Her sabah uyandığında onu yanında buldu.

İlk derslerini kısa gülüşlü kısa kirpikli M. Artepenon’ dan aldı.

Daha on yedisinde Hristaki Pasajı’na düştüğünde uzun akordeonunu, uzun kirpiklerini düşürmesini bildi.

Göğsünün ilk düğmesini o gün açtı, bir daha da kapamadı.

Bir süre ağaç kokan Yorgo ile gitti geldi.

Artık sık sık âşık oluyordu, hepsini de akordeonundan buluyordu.

Memelerini ilkin çok sinirli çok uçucu çok kırılgan ilk kocasına dokundurdu.

Adını yavaş yavaş her yere yazdı: la vie en rose.

Cüneyt Arkın ile ilk dekolteli ”babanın suçu” ve ”kadın ve şarap” ı çevirdi.

Ama en çok Ayhan Işık’ı sevdi. o da onu sevdi.

Dünya değişmeye başladığında hep ıslık çala çala dolaşan solak Hüseyin’i gördü. bir türlü unutamadı.

Hüseyin’i kar altındaki Uludağ’a benzetiyordu.

Kırk beşinde daha teni şeker ırmak kokuyordur.

Saçlarında her zaman firketeler, çifte topuzlar ve dur durak bilmeyen iki perçemi bıraktı.

Üçüncü kez evlendiğinde komodinin üstündeki dalyanın suyunu her gün değiştirdi.

Uzun zaman İsa’ya benzeyen bir çocuğu olsun diye düşündü.

Dördüncü kocasının ellerini sevdi. Doğal kendi halinde bir yumruğu olduğunu gördü.

Kedileri sevmeye o zaman başladı. Artık gazetelere hep kedilerle poz verdi.

Şimdi?

Şimdi en çok sevdiği çiçek: Filbahri. En çok sevdiği şarkı: mani oluyor halimi takrire hicabım.”

***

Madam’ ın ölümüyle Beyoğlu’nda bir dönem kapanmıştır. Aslında Madam Anahit ’in son günleri Beyoğlu’nun bir anlamda yüz değiştirmesi, biçim değiştirmesiyle açıklanabilir. Beyoğlu artık eski Beyoğlu değil. Kaldırımları, binalarının değişen cephesi, sokaklarıyla geçmişini özlemle hatırlayan, ölümünü bekleyen yaşlı bir insan gibi Beyoğlu…

Madam bir söyleşide Çiçek Pasajı için duyduğu kaygıyı anlatır: Balat Surp Hreşdagabed Kilisesi`nde oturmuşum, yalan dünya, yanımda Jamanak Gazetesi`nden Lili Koç vardı. Surp Astvadzadzin`in günü, hastaları iyi eden gün, çok kuvvetlidir Balat`ta ki Meryemana. O günlerde pasaj satılmıştı. Aldılar, otel yapacaklar. Ben her oturuşta ağlardım pasaj yıkılacak diye. O gün Meryemana`nın önünden üç kez geçtik Lili Koç ile. Bana bir makale yazmıştı ertesi gün Jamanak Gazetesi’nin birinci sayfasında, sende bu din, iman varken, 100 tane pasaj yıkılmaz üzülme` diye, hayatta unutmam. Ve hakikaten yazdığı gibide çıktı. Sahte tapu dediler, bozdular, pasajın satışı gerçekleşmedi. Ben de yaşıyorum, pasaj da hala yaşıyor. Umarım yaşamaya da devam eder.”

Çiçek Pasajı bu değişime, yıkıma daha ne kadar dayanır bilinmez; ama 29 Ağustos 2003 günü sessiz sedasız terk ettiği Beyoğlu’nda Madam Anahit’in, Beyoğlu’nun tek kadın sokak çalgıcısı ve Çiçek Pasajı’nın biricik kızının akordeonunun sesi şimdilerde Balkan göçmeni küçük kızların akordeonundan yayılan seslerle Beyoğlu’nda yaşamaya devam ediyor…

26

 

Ercüment Gürçay

Elbistan’a bir ses verin, kent ölüyor ! – Göknur Yumuşak

Termik santral canavarından dolayı kanser vakalarıyla ve başka bir çok sağlık sorunuyla hayalet bir kente dönüşen Elbistan şimdide bir virüsle boğuşuyor. Elbistan şimdi adeta bir bilim kurgu şehri oldu.

İçme suyundan kaynaklanan bu felaket şehri adeta felç etti.

Ben Elbistan’lıyım. Çocukluğum da Elbistan kavak ve elma ağaçlarıyla adeta bir yeşil deniziydi. Kıvrılarak akan Ceyhan nehriyle bir cennet olan güzelim Elbistan şimdi çaresiz kimsesiz bir çocuk gibi hastalıktan kıvranıyor. Kent ölüyor. Bir ses verin!

Termik santral canavarının şehri ve doğasını öldürmesi kader olmadığı gibi ; kentin bu amansız virüsle boğuşması da kader değil. İkisi de insanlardan kaynaklı felaketler.

Kent diyorum çünkü ilçenin nüfusu bir kent kadar. 142 bin nüfusuyla çok büyük bir ilçe Elbistan.

Zehirlenen on binlerce kişi sokaklarda serum şişeleriyle dolaşıyor. 30 bin kişi bu virüsten etkilenerek zehirlenmiş. Ablamlar tüm ev halkı zehirlenmişler. 65 yaşındaki ablam yataktan kalkamıyormuş çok hasta olmuş. En çokta çocuklar ve yaşlılar kötü durumdalar.

19

Baş ağrısı kusma aşırı ishal ve ileri derecede halsizlik insanların hayatını cehenneme çevirmiş.

Az önce ablamı ve kuzenlerimi aradım telefonu açamadılar bile.

Hastalar hastanelerde ve diğer sağlık kurumlarında yer olmadığı için evlerde sokaklarda serum takılarak tedavi ediliyorlarmış. Hastane kapılarında insanlar çaresiz bekleşiyorlarmış.

20

Kuzenim 2-3 ay önce klordan kaynaklı bir sorun da yaşadıklarını söyledi.

Elbistan’ın içme suyu güzel bir pınar suyuydu. Ceyhan nehri Elbistan’dan doğar. Nehir şehrin tam ortasından kıvrılarak akar ve Akdeniz’e ulaşır. İçme suyu Ceyhan nehrinin tam kaynağından alınır. Ne oldu da bu kadar temiz ve özel su bu hale geldi.

Kentte ise marketlerde meyve suları bisküviler vs. tükenmiş. Kargaşa başlamış. Sular akıyormuş ama yemek yapmada bile kullanılmıyormuş.

Neden Elbistanlılar başta olmak üzere bu güzelim billur gibi suyun başına neler geldiğini kimse sormuyor sorgulamıyor.

Türkiye neyi bekliyor? Tüm şehir zehirlenip hasta olduğunda mı ses verecekler?

Çevreciler, hekimler ilgili bütün kişiler bir ekip olarak kente gidip araştırma yapmalıdır.

17

Bu çok büyük bir felakettir. 30 bin kişi büyük bir rakamdır. Akrabalarım her evden mutlaka zehirlenenler olduğunu söylüyor.

Arabası ve parası olanlar tedavi için yakın şehirlere gidiyorlarmış diğerleri de çaresiz bu felaketle boğuşuyorlar.

Malatya, Elbistan’a 1 saat mesafede. Türkiye’den bir çok hekim ve sağlık malzemesi oraya uçaklarla taşınıp sahra hastaneleri kurulmalıydı. Virüs bulaşıcıymış şehir karantinaya alınabilirdi. İçme suyu ve yemek dağıtılabilirdi. İçme suyu alacak parası olmayan insanlar var. Çok miktarda temiz su dağıtılmalıdır.

Su alamayanlar akıbetini bilmedikleri başka pınarlardan su taşıyorlarmış.

Bu suyla banyo yapmaları da tehlikeli olabilir. İnsanlara bol miktarda vücut temizliği için dezenfektan vs. dağıtılmalıdır.

Hastalık yaklaşık 4-5 gün sürüyormuş. Bu uzun bir süre derhal acil çalışmalar yapılmalıdır. Şimdi akrabalarımla konuştum halen durum aynı değişen bir şey yok. Felaket aynen devam ediyor. Yetkililer 10-15 gün sonra sular kullanılabilirmiş diyorlar.

Koç üniversitesinden Prof.Dr. Önder Ergönül CNN Türk Tv.de verdiği bilgilerde yaşlı ve çocuklarda aşırı su kaybından ölüm olabileceğini belirtti. 30 bin kişinin bu virüsten etkilenmesi çok önemli dedi. Bu suyla yıkanan yiyeceklerde virüs olacağını tüketilmemesi gerektiğini söyledi. Bu felaket ortaya çıktığında yayılmasını önleyecek acil önlemler mutlaka alınmalıydı dedi. Oysa zehirlenme vakaları ilk çıktığında KASKİ (Kahramanmaraş Su Ve Kanalizasyon idaresi Genel Müdürlüğü) basın açıklaması yaparak ‘Su temiz gönül rahatlığıyla içebilirsiniz tahliller ve analizler temiz’ açıklaması yapmışlar.

Bu konuda uzman arkadaşlarımdan aldığım bilgiye göre virüsun tokalaşma ile ağız yoluyla ve tuvaletlerle bulaşabileceğini; genel dezenfektan uygulanması gerektiğini belittiler. Özellikle tuvaletlerin çok iyi dezenfekte edilmesini söylediler.

16

Sağlık Bakanı Recep Akdağ suların kaynatılarak bile içilmemesi gerektiğini söylemiş .O halde bu suyla hiçbir yiyecek yapılamaz. Peki bu insanlar ne yiyip içecekler. Yemek, kumanya falan dağıtılmıyormuş. Sadece az miktarda su dağıtılıyormuş. Herkes bu temiz suya ulaşamıyormuş. Bir kentte bu sorunu belediye çözemez. Mutlaka afet ilan edilmeli ve öyle bir çalışma yapılmalıdır.

İnsan hayatı sudan ucuz olmamalıdır. Bebeklerimiz yaşlılarımız perperişan durumdalar. Elbistan bu felaketle boğuşuyor. Lütfen biraz empati kuralım. 15 günde ancak temizlenecek suyla nasıl yaşam devam edebilir. Binlerce fakir fukara ne yiyip içecekler. İnsanlar bisküvilerle besleniyorlarmış. Marketlerde bisküvi sıkıntısı başlamış.

Elbistan’da bu felaketi yaşayan insanlar hepimizin çocukları kardeşleridir. Lütfen bir ses verin bu kenti bilimkurgu şehri olmaktan kurtaralım. İnsanlar yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilsinler. Bir an önce sağlıklarına kavuşup yaşamlarını devam ettirebilsinler.

 

22

 

Göknur Yumuşak

Brezilya’da başkanlığı askıya alınan Dilma Rousseff: Bana karşı yapılan bir darbe

Brezilya’da devlet başkanlığı askıya alınan Dilma Rousseff, hakkındaki azil davasında yaptığı savunmada sicilinin temiz olduğunu belirtti ve kendisine bir siyasi darbe yapıldığını söyledi.

Rousseff 2014’te yeniden iktidara geldiği genel seçimler öncesinde, kamu açığını gizlemek amacıyla bütçede usulsüzlük yapmakla suçlanıyor. 68 yaşındaki Rousseff’in hakkında azil davası açılmasıyla devlet başkanlığı otomatik olarak askıya alınmıştı.

15

Senatodaki azil davasında kendisini savunan Rousseff, ‘vicdanının tamamen rahat olduğunu ve hiçbir suça karışmadığını’ belirtti. Dava sırasında senatörler Rousseff’i çapraz sorguya alıyor. Senatörler bu haftanın sonunda Rousseff’in devlet başkanlığı görevinden alınması veya görevine iade edilip edilmesi yönünde oy kullanacak.

Rousseff konuşmasına 54 milyon seçmenin oyunu alarak seçildiğini hatırlatarak başladı. Anayasa’ya hep bağlı kaldığını belirten Rousseff, askeri yönetim döneminde silahlı mücadele içinde yer aldığını ve işkence gördüğü dönemde dahi mücadelesine devam ettiğini söyledi. Daha eşitlikçi bir toplum için mücadele ettiğini belirten Rousseff, asla mücadelesinde geri adım atmayacağını söyledi ve kendisine şu anda bir darbe yapıldığını belirtti.

Rousseff’in görevden tamamen uzaklaştırılması için 81 senatörden 54’ünün bu yönde oy kullanması gerekiyor.

Brezilya’da yayın yapana günlük gazete Folha de Sao Paulo, senatörlerle konuştuğunu ve şu ana kadar 52’sinin temelli azil yönünde oy kullanmaya karar verdiğini yazdı.

 

(BBC Türkçe)

Belçikalılar Pokemon yerine Kitap avlıyor: Kitabım GO!

Belçika’da bir öğretmen Pokemon GO’nun başarısından esinlenerek Pokemon yerine kitapların aranıp bulunduğu çok farklı bir projeye, tabiri caiz ise bir nev-i Kitabım GO! projesine imza attı.

Pokemon GO piyasaya sürüldüğünden beri inanılmaz bir oyuncu sayısına erişerek küresel bazda bir başarıya imza attı. Milyonlarca insan ellerine telefonlarını alarak başarılı bir Pokemon çalıştırıcısı olmak için sokaklara döküldü.

Kitabını bulan bir üyenin sevinci
Kitabını bulan bir üyenin sevinci

Pokemon GO’nun bu başarısı Belçika’da görev yapan Aveline Gregoire isimli bit öğretmene ilham kaynağı oldu ve projesi ilk hafta sonunda 10 bin gibi kendisinin de beklemediği bir katılım rakamına ulaştı.

24

Gregoire’nin projesi ise şu, facebook üzerinde “Chasseurs de livres” yani “Kitap Avcıları” adında bir sayfa açtı ve başkalarının okumasını istediği kitaplarını belirlediği yerlere yerleştirip bunu facebook grubu üzerinden duyurmaya başladı. Oyuna her katılanın yapması gereken ise bırakılan kitabın yerine başka bir kitabı herhangi bir yere bırakıp bunu facebook grubu üzerinden paylaşmak.  Grubun üye sayısı şu ana kadar 40 bin kişiye ulaşmış durumda.

25

Hava koşullarının kötü olduğu zamanlar için ise kitaplar plastik kaplar ile korunmaya alınıyor.

Gregoire, ileride bu projesini bir mobil uygulamaya dönüştürerek tüm dünyaya yaymak istediğini de belirtiyor.

 

(Yeşil Gazete, Reuters, The Telegraph, Viahaber)

 

Yeni Foça Forum ve EGEÇEP’den LNG tesisine karşı, ‘Yaşamı Savunuyoruz’ yürüyüşü

Yeni Foçalılar Kolin’in Çakmaklı Koyu’nda yapımını sürdürdüğü sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) depolama ve dağıtım tesisine yürüdü.

21

“Yaşamı savunuyoruz” pankartı ile Gencelli Köyü Kızılburun mevkiinde devam eden iskele çalışmalarının olduğu bölgeye yürüyen Yeni Foça Forum üyesi yaşam savunucularına EGEÇEP’liler de destek verdi. Çakmaklı benzinlik önünden faaliyetin sürdüğü Kızılburuna kadarlık yaklaşık 1 km’lik yolu “Kolin gidecek Yeni Foça yeşille güzelleşecek”, ” Sermayeye değil insana hizmet” sloganları ile yapılan yürüyüşün ardından burada gerçekleştirilen basın açıklamasını Foça Forum Yürütmesinden Özgür Küçüktülü okudu.

Ülkenin en güzel koylarından birisi olan Çakmaklı’nın yanı başında her biri ağır tahribatlara yol açan sanayi tesislerinin olduğunu aktaran Küçüktülü, bunlar yetmezmiş gibi bu kez doğrudan yaşamı hedef alan bir tehlike ile karşı karşıya olunduğunu dile getirdi.

Soma Yırca’da 6 bin zeytin ağacını bir gecede kesen Kolin şirketinin, Kyme antik kentinin yanı başında Çakmaklı Koyundaki Kızılburunu gözüne kestirdiğini kaydeden Küçüktülü, şirketin burada LNG depolama ve dağıtım tesisi yaptığını belirtti. Küçüktülü, “Tesis tamamlandığında koya her yıl 250 bin m3 kapasiteli 70 tanker gelecek. İçi son derece tehlikeli sıvı LNG ile dolu olan bu tankerlerin yarattığı tehlike ve tehdit çok büyük. Zaten ağır çevre tehdidi altındaki bölgemize yaşam, tüm canlılar büyük bir riske atılacak. Zaten yok olmakta olan balıklar tamamen bitecek, turizm çökecek, 2 bin yıllık Kyme antik kenti karanlığa gömülecektir. Bu tesis bittiğinde Gencelli Koyuna Aliağa ve Yenifoçayı yok edecek bir bomba yerleştirilmiş olacaktır” dedi.

Tesisin yaratacağı tehlikelerin yöre halkına anlatılmadığını ve bir oldu bitti ile karşı karşıya olduklarını aktaran Küçüktülü, Yeni Foça Forum olarak bu projenin durdurulması için savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını ifade etti.

 

(Evrensel)

Akkuyu Nükleer Santraline karşı 30 bin imza

Mersin Çevre ve Doğa Derneği, Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan 1/50 binlik çevre düzeni planında Akkuyu Nükleer Santrali’nin işaretlenmemesi için 30 bin imza topladı.

20

Gülnar İlçesi Büyükeceli Mahallesi’nde yapımı süren Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapımına karşı çıkan yaşam savunucuları, Mersin Gazeteciler Cemiyeti‘nde düzenledikleri basın toplantısıyla 1/50 binlik çevre düzeni planında tesisin işaretlenmemesi için yetkililere çağrıda bulundu. Toplanan 30 bin imzayı gösteren derneğin 2’nci başkanı Kenan Hoplar, şunları söyledi:

“Santralin çok büyük ve geri dönülemez bir çevre kirliliği, risk ve toplumsal maliyetler yaratacağı, Akkuyu bölgesinin dünyanın imha edemediği ve sürekli radyasyon kirliliği yaratan nükleer atık deposu olacağı, ekolojik dengeyi bozacağı, bölgemizin tarımına ve turizmine çok büyük darbe vuracağı, havamızı, suyumuzu ve toprağımızı kirleteceği ve sağlığımızı bozacağı bilinmektedir. Santral, Akkuyu bölgesinde uluslararası sözleşmelerle korunan Akdeniz Foklarının yaşam alanlarına da zarar verecektir.”

‘Halk istemiyor’

Mersin halkının santrale karşı olduğunu ve 30 bin imzanın toplandığını kaydeden Hoplar, şöyle devam etti: “Çevre düzeni planında Akkuyu Nükleer Santrali’nin işaretlenmemesi için bir ayda 30 bin imza toplanmıştır. Mersin Kent Konseyi tarafından yapılan ankette, halkın yüzde 86’sının santrale karşı olduğu ispatlanmıştır. Halkın karşı olduğu bir yatırımın projesini belediye başkanları, belediye meclis üyeleri onaylayamaz. Planda santrali işaretlemeyiniz. Tarihe kara leke olarak adınızın geçmeyeceğini bekliyor, sizleri vicdani ve insani sorumluluğa davet ediyoruz.”

 

(DHA, Evrensel)

Vedat Türkali’ye şükranla! – Yıldırım Türker

Yıldırım Türker’in ilk olarak 4 Haziran 2011‘de Radikal‘de yayınlanan bu yazısı bianet.org/ dan alınmıştır

Türkali, korkunun, yalanın, riyanın karşı kıyısından bütün bilgeliğiyle elini uzatıyordu.

Uzun süren kış, bahçemi kurutmuştu.

Brecht’in, insanlığa yazmış olduğu vasiyeti, ‘Bizden Sonra Doğanlara’ şiirini okuyordum durmadan. Bahçemde kimseleri ağırlamaya takatim yoktu. Değil mi ki ‘Kötülüğe karşı duyulan nefret yüzünü çirkinleştirir insanın/ Haksızlığa karşı bağırmak sesini kabalaştırır’, ne sesimi ne yüzümü beğeniyordum.

Heves bir nefeste uçup gidiyordu. Bahçe kurumuştu.

17

Dün akşam canlı yayında Vedat Türkali’yi izlerken ruh iklimim değişti; ışıyıverdi içim. Ne yalan söylemeli, utandım kendimden.

Türkali, “Bunları söylemeye korksam, okurum utanır benden” diyordu. Korkunun, yalanın, riyanın karşı kıyısından bütün bilgeliğiyle elini uzatıyordu.

https://youtu.be/45wTYi_6P2A

Vedat Türkali hep bir hakikat anlatıcısı oldu. Cesareti de bunun kanıtıydı.

Lafı dolandırmadan

Şimdi televizyonda milyonların karşısına geçmiş, 93 yaşında hevesi diri, hakikat inancı kavi bir genç olarak Kürt sorununun çözümü üstüne konuşuyordu. Hiçbir geciktiriciye, oyalayıcıya, imaya, satırarası mimarlığına ihtiyacı ve zamanı yoktu. Hakikati bir kez daha, hiç lafı dolandırmadan hatırlatıyordu. İçimi titreten, söylediklerinden çok, söylemeye olan bitmez tükenmez inancı oldu.

Vedat Türkali, benim için öncelikle sinemadır. Romanları da sinematografik bir bakışı derinleştirdikçe derinleştirir zaten.

Ama onun, ‘Otobüs Yolcuları’, ‘Üç Tekerlekli Bisiklet’, ‘Karanlıkta Uyananlar’ senaryoları, daha çocuk yaşımda beni sinemaya yakınlaştıran, sonraları da senaryo yazmaya kışkırtan film hikayeleridir.

1974 yılında çıkan romanı ‘Bir Gün Tek Başına’nın birkaç kuşak üstündeki etkisi hakkında en az aynı kalınlıkta bir kitap yazılabilir.

O roman dili, karakterlerinin derinliği ve kurgusuyla uzun süre hepimizin başucunda uğuldadı.

Türkali, bir an olsun boş durmadı. Onlarca kitap yazdı. Türkiye edebiyat ve sinema tarihinde benzersiz bir yeri vardır.

Ama bunların ötesinde o, yazmayı-düşünmeyi-mücadele etmeyi şiar edinen çoğu insan için bir pusula oldu.

Server Tanilli ile birlikte daha 1992 yılında Kürt sorunu üstüne bir duyuru yayımladığında henüz savaşın en kirli, sözün mühürlü olduğu günlerden geçiyorduk. Bu paralı duyuruyu bütün büyük gazetelerimiz, yani özgür basınımız yayımlamayı reddetmişti. Hakikatle aramızda daha dökülecek çok kan vardı.

‘Özgürlük için Kürt Yazıları’nın girişinde bize bir metafor armağan eder:

“Bir günler, bey takımı arasında avcılık tutkusu pek yaygınmış Fransa’da. Attığını vurmak kolay değil, boşa atmak da heves kırıcı ya; ormanlarda, daha kuşlar yumurtadayken, geniş alanlar üstüne ağ gererlermiş. Uçuş denemelerine başlayıp da yükselince ağlara çarpıp düşe havalana büyüyen kuşlar öylesine koşullanırlarmış ki, av mevsimi gelip de ağlar kaldırılınca belirli yüksekliğin üstüne uçamazlar, kolayca vurulurlarmış.

Olayı niye anlattığımı umarım anladınız. Yetmiş yıllık baskılı eğitim, özellikle Kürt sorununda, insanımızın beyin çatısına, hem de paslı tellerden örülü öyle bir ağ gerdi ki, kaldırılmış da olsa, yukarlara uçup olaylara biraz yükseklerden bakmaya en yeteneklilerimizin bile gücü yetmiyor. Kaldı ki; hep tepemizde o ağ. Tüm acılarımızın kaynağı da bu.”

Türkali, Kürt sorunu üstüne en doğruyu en erken dile getirenlerden biridir.

Daha sonra Kemalizmin ağına takılarak kafaüstü yere çakılan sosyalist arkadaşlarının, kendi tanımlamasıyla ‘Cumhuriyet Marksistleri’nin bütün açıklarını o gösterdi. Onu onlarca yıl gözaltında tutmuş, hapislerde yatırmış Devleti karşısında bir an olsun kekelemedi. Düşünmeye bile korktuklarımızı en berrak dille yüzümüze haykırdı.

Sevenlerini hiç utandırmadı.

Tepemize gerili ebedi ağda açtığı deliklerden sızıyor işte ışık.

Ben, kendisine buradan şükranlarımı sunuyorum.

Vedat Türkali’siz bir Türkiye’nin, onsuz bir Türkçenin boynu bükük olurdu. Kalıbımı basarım.

Hani yukarıda andığım şiirinde Brecht,

“Yollar bataklığa çıkıyordu benim zamanımda./ Konuştuğum dil ele veriyordu beni./ Elimden gelen çok azdı. /Fakat muktedirler daha huzurlu oluyordu bensiz/ Bunu umut ettim hep/ İşte böyle geçirdim ömrümü/ bu dünyada. //Haklıların gücü azdı./ Hedefse çok uzak./ Apaçık görünüyordu,/ benim ulaşmam olanaksız olsa da./ İşte böyle geçirdim ömrümü/ bu dünyada” diyor ya.

Evet, muktedirler daha huzurlu olurdu Türkali olmasa. Kendinin ulaşamayacağı hedef, göremeyeceği güzel günler için mücadele edenlerin bahçeleri daha erken solardı.

Yıldırım Türker’in ilk olarak 4 Haziran 2011‘de Radikal‘de yayınlanan bu yazısı bianet.org/ dan alınmıştır

18-Yıldırım Türker

 

Yıldırım Türker

 

Kolombiya’da Barış zamanı: FARC bu sabah itibarı ile ‘Nihai ateşkes’ dedi

Kolombiya’nın en büyük Marksist örgütü FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri), hükümetle varılan anlaşma uyarınca tüm militanlarına gece yarısından itibaren silahlarını bir daha kullanmamak üzere susturmaları talimatını verdi.

Türkiye Saati İile (TSİ) 07.00’da yürürlüğe giren nihai ateşkes, 52 yıldır süren ve batı yarı küre tarihinin en uzun soluklu savaşı olan çatışmaların da sonu anlamına geliyor. FARC ve Kolombiya hükümeti dört yıldır Küba’da barış müzakereleri yürütüyordu. Nihai barış anlaşmasının ise gelecek birkaç hafta içinde imzalanması bekleniyor.

Timoleon Jimenez ya da Timoçenko olarak bilinen FARC lideri Rodrigo Londono, nihai ateşkes talimatını Küba'nın başkenti Havana'da verdi.
Timoleon Jimenez ya da Timoçenko olarak bilinen FARC lideri Rodrigo Londono, nihai ateşkes talimatını Küba’nın başkenti Havana’da verdi.

Timoleon Jimenez ya da Timoçenko olarak da bilinen FARC lideri Rodrigo Londono, tüm militanlara çatışmaları durdurma emrini verdi. Gazetecilere konuşan Timoçenko, “Tüm komutanlarımıza ve birliklerimize sesleniyorum. Kolombiya devletine karşı yürüttüğünüz çatışmaları geceyarısından itibaren nihai olarak durduruyoruz” dedi.

FARC’tan gelen açıklamadan saatler önceyse Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, orduya FARC’a karşı yürütülen tüm askeri operasyonları durdurma talimatını iletmişti. Santos, Cuma günü paylaştığı bir Twitter mesajında da “Çatışmaların sonuna geldik!” diyordu.

Önemli bir milat: Will Grant BBC, Havana

Aslına bakılırsa FARC’ın nihai ateşkes çağrısı tamamen prosedürel. Ancak aynı zamanda ortada kalıcı barış için atılmış çok büyük bir adım da var. Nihai ateşkesin Eylül ayında barış anlaşmasının imzalanmasının ardından yürürlüğe girmesi bekleniyordu. Yapılan son açıklamalar bu tarihi öne çekmiş oldu. Her iki taraf da karşılıklı olarak iyi niyet sinyaller veriyor.

1964 yılından bu yana Kolombiya ordusu ile FARC arasında süren çatışmalar nedeniyle milyonlarca Kolombiyalı evlerini terk etmek zorunda kaldı.
1964 yılından bu yana Kolombiya ordusu ile FARC arasında süren çatışmalar nedeniyle milyonlarca Kolombiyalı evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Tarihi bir an yaşanıyor çünkü 50 yıldan fazla süren ve 260 bin kişinin ölümüne neden olan bir şiddet dönemi artık kapanıyor. Atılan her adım Kolombiya’daki barış süreci için büyük önem taşıyor. Belki daha da önemlisi bundan sonra yaşanacak olanlar: Ekim ayında üzerinde uzlaşılan barış anlaşması referanduma gidecek. Kolombiya halkı referandumla birlikte Havana’da yıllardır devam eden görüşmelerin yanı sıra hem Devlet Başkanı Santos’un hem de FARC’ın siyasi geleceğini belirleyecek. Geçen hafta Çarşamba günü taraflar barış anlaşması üzerinde uzlaşıya vardıklarını söylemişlerdi.

FARC, anlaşmayı Eylül ayında resmi olarak onaylayacak. 2 Ekim’deyse Kolombiya halkı barış anlaşmasıyla ilgili son sözü söyleyecek. Anlaşma uyarınca FARC tamamen silahsızlanacak ve siyasi sisteme entegre olacak.

Kolombiya hükümeti, Mart ayında yaptığı bir açıklamayla ülkedeki en büyük ikinci Marksist grup olan Ulusal Kurtuluş Ordusu’yla da (ELN) ile de barış sürecinin başlatıldığını ifade etmişti.

Ancak ELN şu ana kadar hükümetin görüşmelerin ön koşulu olarak sunduğu tutukluların serbest bırakılması talebine yanıt vermiş değil.

FARC’ın 52 yıllık savaşı

1964: Komünist Parti’nin silahlı kanadı olarak kuruldu

2002: 20 bin militana ulaşan örgüt, Kolombiya topraklarının 3’te 1’ini kontrol ediyordu

2008: FARC’ın en kötü yılı. Üst üste yenilgiler alındı

2012: Havana’da barış görüşmelerinin başlangıç tarihi

2016: Nihai ateşkes

 

(BBC Türkçe)

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi: 35 sivil hayatını kaybetti

0,,19508062_401,00.htmlTürk ordusunun Suriye’nin kuzeyinde başlattığı yoğun harekat sürüyor. Bombardımanda sivillerin de hayatını kaybettiği iddia edildi.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Suriye’nin kuzeyindeki hava ve topçu taarruzu sırasında en az 35 sivilin hayatını kaybettiğini iddia etti. Cerablus’un güneyindeki Ceb el Kussa köyüne pazar günü düzenlenen saldırıda 20 sivilin öldüğü, en az 50 sivilin de yaralandığı öne sürüldü. Ayrıca savaş uçaklarının bombardımanı sonucu bir çiftlikte de 15 sivilin daha hayatını kaybettiği iddia edildi.

YPG hedefleri vuruldu

Reuters’in haberine göre, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt YPG milisinin mevzileri ağır hava ve topçu bombardımanına hedef oldu. YPG konuyla ilgili açıklama yapmazken bu örgüte yakın Kürt gruplarından, Türk ordusuyla müttefiklerinin hedef aldığı bölgede Kürt milisinin bulunmadığı öğrenildi.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, ABD’nin desteğiyle Suriye Demokratik Güçleri tarafından ele geçirilen stratejik önemdeki Cerablus’un yakınlarında bulunan Menbiç’in kuzeyinin Türk savaş uçakları tarafından bombalandığını bildirdi.

1 asker hayatını kaybetti

Fırat Kalkanı harekatıyla Suriye’nin kuzeyine girerek Karkamış ve Cerablus’taki terör milisi IŞİD’i bölgeden süren Türk silahlı kuvvetleri YPG militanlarının bulunduğu bölgeden roket saldırısına hedef olmuş, iki tanka açılan ateş sonucu bir asker öldü, üç Türk askeri de yaralanmıştı. Türk tank ve topçu birliklerinin misilleme ateşiyle YPG’nin belirlenen hedeflerinin tahrip edildiği ve çarpışma bölgesinden silah seslerinin geldiği bildirilmişti.

(DW)

Haramilerin saltanatını sarstı ve gitti! Vedat Türkali’yi kaybettik

1-SALKIM-SALKIM-TAN-YELLERİ-ESTİĞİNDETürk edebiyatının usta isimlerinden Vedat Türkali, 97 yaşında hayata gözlerini yumdu. Yalova Devlet Hastanesi’nde bir süredir tedavi gören yazarın ölüm haberini kızı Deniz Türkali, Twitter hesabından duyurdu.

13 Mayıs 1919’da Samsun’da doğan Türkali, liseyi Samsun Lisesi’nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan’la evlendi. Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1951’de siyasi sebeple tutuklandı. 9 yıl ceza aldı. 7 yıl sonunda koşullu olarak serbest kaldı. Rıfat Ilgaz ile Gar Yayınlarını kurdu. 1960’ta Dolandırıcılar Şahı ile senaristliğe başladı. 1965’te Karanlıkta Uyananlar filmiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandı. Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık, Tek Kişilik Ölüm, Güven, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Kayıp Romanlar, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Bitti Bitti Bitmedi gibi romanlara imza attı. 1974’te Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda birincilik ödülünü, 1976’da Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. 2016’da Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü’ne layık görüldü. Geçmişte TKP üyesi olan Vedat Türkali, 2002 yılında DEHAP’tan milletvekili adayı oldu.