Ana Sayfa Blog Sayfa 3377

Estonya’da devlet başkanı seçilemedi

0

70d8d57c46436d9bd0-75478593Estonya’da yeni devlet başkanını belirlemek için yapılan meclis oylaması sonuçsuz kaldı. İki aday Siim Kallas ve Mailis Reps, üç tur sonucunda seçimi kazanmak için gereken 68 oyu alamadı. Bazı muhalefet partilerinden 30 milletvekili beklendiği gibi sandığa boş zarf attı. Eylül ayı sonunda seçimin tekrarlanması planlanlanıyor.

(EN)

AKP’den 2019’daki 3 seçimi yayma önerisi

AKP, 2019’daki 3 seçimin, iklim şartları, bütçeye getireceği ek yük ve içinden geçilen hassas durum göz önüne alınarak yeniden takvimlendirilmesini istiyor. fft99_mf5500278
AKP Genel Sekreteri Abdülhamit Gül, CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan ve MHP Milletvekili Mehmet Parsak’tan oluşan Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyeleri bugün mesaisine kaldığı yerden devam edecek. Bugünkü toplantıda liderler ile partilerin yetkili kurullarına sunulan ve onay alınan değişiklikler masaya yatırılacak.
Toplantıda en önemli başlıklardan birini seçimlerin takvimlendirilmesi konusu oluşturuyor. AKP, 2019’daki 3 seçimin, iklim şartları, bütçeye getireceği ek yük ve içinden geçilen hassas durum göz önüne alınarak yeniden takvimlendirilmesini istiyor.
HaberTürk’ten Düzgün Karadaş’ın aktardığına göre, normal seçim takvimlerine uyulması halinde 2019’un bahar aylarında yerel, ağustosta Cumhurbaşkanlığı, kasım ayında ise genel seçim yapılması gerekiyor.
AKP muhalefete üç seçimi üç yıla yaymayı öneriyor.
Öneri şöyle:
2019 Mart’ında yapılması gereken yerel seçimler bir kereye mahsus 6 ay öne alınarak 2018 yılının ekim ayında yapılsın.
2019 yılının ağustos ayında yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimi, 3 aylık ertelemeyle 2019 yılının ekim ayına kaydırılsın.
Milletvekilliği seçimleri 4 yıl yerine yeniden 5 yılda bir yapılsın. Böylece 2019 Kasım ayında yapılması gereken genel seçimler 2020 Ekim ayına ertelensin.
Muhalefet teklife soğuk bakmıyor. Ancak düzenlemenin yargıyla ilgili mini pakete mi, yoksa 60 maddelik değişiklik teklifine mi alınacağının bugün yapılacak toplantıda netleşmesi bekleniyor.

“Türkiye” – Tanıl Bora

Tanıl Bora’nın yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

12 Eylül darbesi döneminde, Müşerref Akay-Tezcan’ın söylediği “Türkiyem Türkiyem cennetim”, “Türkiye”nin yarı resmî şarkısı olmuştu. Tek kanal televizyonda her vesileyle sökün etmekle kalmıyordu, işkencelerde döne döne çalınan parçalar repertuarında da yer alıyordu. (Bu şarkıya kim bilir kaç defa maruz kalan bir işkence mağduru, yedi sene önce eserin basım yayım hakkını satın alarak çalınmasını yasakladı.)

***

Neredeyse çeyrek asırdır ise, “Ölürüm Türkiyem” ezgisi dolaşıyor “Türkiye”nin üzerinde. Sözleri, yazı ömrünü ülkücü neşriyatta geçirmiş ilâhiyatçı Dilaver Cebeci’nindir. (Başka manzumeleri arasında “Başbuğa Mektup” var, “Gök yeleli bozkurtlar/ Atsız Yabgu önünde dizleyin yağız yeri” diye başlayan “Dokuzlama”sı var.) Mustafa Yıldızdoğan 1993’teki albümünde parçayı meşhur etti. ’90’lar boyunca MHP’nin seçim kampanyası müziği olarak kullanıldı. 70’lerin “Çırpınırdı Karadeniz”inin yerini aldı bir bakıma.

Bir bölümü zaten ülkücü muhitlerden gelen güvenlik güçlerinin de “operasyonlarda” tercih ettiği bir parçaydı. Sadece ’90’larda değil. Son iki yılda, Şırnak’ta, Sur’da, Bitlis’te, oralarda, operasyonlarda veya polis araçlarının olağan geçişlerinde, mehter marşına refakaten sürekli “Ölürüm Türkiyem” çalındığını haberlerde okuyabilirsiniz.

Son zamanlarda, “millî türkümüz” olarak adlandırılıyor, öyle muamele görüyor “Ölürüm Türkiyem”. 15 Temmuz darbe kalkışması sonrası düzenlenen demokrasi nöbetlerinin repertuarının gözde bir parçası oldu. Bazı mitinglerde Türkçesinin yanı sıra Kürtçe, Arapça, Lazca, dört dilde icra edildi. Bayburt’taki gösterilerde, “Erdoğan-Bahçeli el ele” tezahüratı yapılmıştı ya – “Ölürüm Türkiyem”in millî türkü olması, işte bu tezahüratın melodisidir.

 

***
Eskiden, 90’lardan önce diyelim, “vatandaşlarımıza”, “halkımıza”, “milletimize” konuşulurdu. “Vatandaşlarımıza” (bazen) CHP, “halk(lar)ımıza” HDP, “milletimize” AKP ve MHP, hâlâ hitap ediyorlar. Fakat bir zamandır daha çok “Türkiye”ye sesleniliyor. DSP’nin mesut günlerindeki “Gözün aydın Türkiye, ak güvercin geliyor” sloganı, ilk örneklerinden biriydi. Adalet ve Kalkınma Partisi, “Biz Türkiye’yiz” sloganıyla işi iyice büyüttü. “Biz birlikte Türkiye’yiz” versiyonu da var, “Türküz, Kürdüz, Arabız ama birlikte Türkiye’yiz”. Burada “Türkiye”, herkesi kucaklama iddiasının (link) adı.

Sadece siyasetçiler değil ama… şimdi herkes bir şey diyecek olduğunda “Türkiye”yi çağırıyor. Şu aralar bir inşaat firmasının “Peşinatsız, 10 ay vadeyle güle güle otur Türkiyem” kampanyası var mesela. Hafta sonu, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün finansmanına “katkıda bulunan” altı büyük banka, müşterek bir ilan vererek “Gücünle gurur duy Türkiye,” dediler.

İnşaat firmasının “Türkiyem” dediği, müşterileri aslında. Bankaların “Türkiye” adına gurur duydukları da aslında kendi güçleri. Burada “Türkiye,” toptanlaştırıp eşitsizlikleri, çıkar ve güç farklarını, dert farklarını örtmenin adı.

“Teşekkürler Türkiye” furyasını da katalım buna. Rating’i iyi çıkan programın yapımcısı, “Türkiye”ye teşekkür ediyor. Telefon operatorü firma, kapsama alanı ve müşteri hacmindeki artışı kutlamak üzere “Teşekkürler Türkiye” ilanı veriyor. Yine Adalet ve Kalkınma Partisi, 2011’den beri seçim galibiyetlerinde “Teşekkürler Türkiye” reklamını kullanıyor. Kurum ve kuruluşlar, mühim şahsiyetler, 15 Temmuz darbe girişimine karşı mukavemetinden ötürü “Türkiye’ye” teşekkür ettiler. Söyleyeceğini “Türkiye”ye söylemek, söyleyenin iddiasını, ehemmiyetini büyütüyor. Burada “Türkiye,” aslında ona seslenenin kendi mevkiinin adı, kendi erkinin teyididir. “Türkiye”ye seslenmek, ona toptan –ve yukarıdan– hitap etme ufku demek zira – ve Türkiye’yi adlandırma erki demek.

 

***
Futbol ulusal takımının son Avrupa şampiyonasındaki resmî sloganı: “Biz Türkiye’yiz, biz bitti demeden bitmez”. Buradaki “Türkiye”, milliyetçiliğin yalın ve özlü sosyo-psikolojik tanımı olan kolektif narsisizmin tipik numunesi. Birbirine değil, aslında kendine, kendinin ikonuna sarılan bir topluluğun kostaklanması… “Birlikte çok güzeliz Türkiyem”.

Havaya girerseniz, siz bitti demeden bitince de fazla dert etmezsiniz.

 

***
15 Temmuz’da insanların sokağa çıkarak gösterdikleri mukavemetin gurur imgelerinden biri: “Tanka kafa atan adam” – veya tabii: “Tanka kafa atam Türkiyem”… 15 Temmuz tecrübesiyle Gezi tecrübesini mukayeseye yeltenenlere kızıyorlar gerçi (www.diken.com.tr’de Murat Sevinç, aldırmadan bu mukayeseyi deniyor, özellikle şu iki yazı: link, link) ama “Tanka kafa atan Türkiye”, hatırınıza Gezi sloganlarından birini getirmiyor mu? O da “Türkiye”ye hitap eden bir slogandı: “Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye”. Galiba, şu “Türkiye’ye seslenme” enflasyonuyla dostça dalga da geçiyorlardı, bunu akledenler. Beri yandan slogan, “Türkiye”nin türlü huyları, türlü yüzleri, türlü halleri olduğunu da söylüyordu, basitçe. Sadece farklı yüzleri olduğunu değil, değişebileceğini de söylüyordu.

 

***
İnsan yaşadığı, dilini-dillerini konuştuğu, mektebinde okuyup “ekmeğini yediği”, hatıralarını ona veren memleketten ve halkından memnun olmak, kendini orada-onlarla sarılıp sarmalanmış hissetmek istemez mi hiç? Güzel bir şey yaptıklarında “o insanlarla” gururlanmak istemez mi?

ABD’li siyah yazar Ta-Nehisi Coates “bir milletin kendi namını alma tarzı ve biçimi”nin öneminden bahsediyor. Kendini sevme, gururlanma biçimi için de söyleyebiliriz bunu. Türlü insan hallerine hassasiyet gösterebiliyor, “fark yaralarına” itina edebiliyor olmak, ne büyük bir gurur olurdu…

 

***
De Gaulle’ün “Sartre Fransa’dır” lâfı, meşhurdur. 1960’ta, Fransa’nın Cezayir’de yürüttüğü işgal savaşına son vermesini talep eden kampanyaya katıldığı için Jean Paul Sartre’ı tutuklattırmaya teşebbüs eden devlet erkânına söylemiş. Tam olarak şöyle demiş, milliyetçi-muhafazakâr general: “Sartre Fransa’dır. Sartre bir Voltaire’dir. Voltaire’i tutuklayamazsınız.”

Sartre gibi, ‘tersiyle’, muhalefetiyle bile Fransa’ya “şan” getirmiş, dünyanın dört yanında nice insanın Fransa’nın imini timini belki onun vesilesiyle öğrendiği, önemsediği birisi tehdit altında olduğu zaman, “Fransa” Sartre’dır. Vücudun kendini, ağrıdığı yerden hissetmesi gibi. “Türkiye”nin bugünlerde Aslı Erdoğan olması gibi.

Tanıl Bora – birikimdergisi.com32.Tanıl Bora

İran’dan Yeni Şii Ordusu

0

C70EBE61-4707-406A-9392-352FE7EADC1A_w987_r1_sTahran, “Birleşik Şii Özgürlük Ordusu” adı altında yeni bir ordu kuruyor. Bu gelişme, İran’ın Ortadoğu’da özellikle de mezhepler arası çatışmalarda siyasi ve askeri rolünü genişletme isteğinin güçlü bir işareti olarak değerlendiriliyor.

Exeter Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nden Talha Abdulrazaq Amerika’nın Sesi’ne “Ordu kurarken belirleyici olarak Şii mezhebinin kullanılması bölgede mezhepsel gerilimi tırmandıracaktır” dedi ve İran’ın kendisini bölgesel hatta emperyalist güç olarak görmek istediğini kaydetti.

Suriye’deki İran güçlerine komutanlık eden eski bir komutan tarafından Perşembe günü açıklanan yeni gücün amacı Arap ülkelerinde savaşmak. Ordu büyük oranda da İranlı olmayan Şiiler’den kurulacak.

İran Devrim Muhafızları’nın önde gelen isimlerinden Muhammed Ali Falaki, Mashregh Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada yeni gücün odaklanacağı üç merkez olacağını söyledi, bu yerleri Yemen, Suriye ve Irak olarak açıkladı. Falaki, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki Şii güçlerine liderlik ettiğini de kaydetti. Suriye’deki Şii güçler Pakistan, Irak, Suriye ve Lübnan asıllı savaşçılardan oluşuyor.

Uzmanlara göre mezhepsel bir ordu kurarak Tahran komşularına savaş ilan ediyor ve tıpkı rakip olarak gördüğü Suudi Arabistan gibi, kendi ideolojisini dünyaya yaymaya çalışıyor.

Abdulrazaq, Amerika’nın Sesi’ne yaptığı açıklamada “Bu açıklamayla yabancı savaşçıları kullanarak mezhepsel şiddeti ve terörü bölgeya yayacaklarını duyuruyorlar,” diyor.

Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez Koordinasyon Konseyi ülkeleri İran’ı bölgede mezhepsel şiddeti yaymakla suçluyor. Suudi Arabistan henüz İran’ın bu hareketi ile ilgili resmi bir açıklama yapmadı.

Washington’daki Ortadoğu uzmanlarından Rasool Nafisi, Tahran ile Riyad’ın aylardır söz düellosuna girmiş olduğunu ve İran’ın bu son hamlesinin, Suudi Arabistan’a, İran’ın savaşta bütün seçenekleri kullanabileceğini gösteren bir işareti olabileceğini belirtiyor.

Çatışmanın şiddetlenmesi

Yemen’deki Hutiler ülkedeki Şii azınlık için daha fazla hak istiyorlar ve İran’dan destek alıyorlar.

Kahire merkezli Yemen uzmanı Maysaa Shuja, Amerika’nın Sesi’ne yaptığı açıklamada böyle bir ordunun Yemen’deki çatışmaları şiddetlendireceğini kaydetti. Hutiler’in Yemen savaşındaki en organize grup olduğunu belirten Aldeen, daha fazla desteğin alanda güçlerini daha da artıracağını söyledi.

İran ayrıca Suriye’deki savaşta etkinliğini de artıracak. İran, ülkede yaşayan binlerce Afgan’ı Suriye’de cepheye gönderdi ve Pakistanlılar’ı da savaşçı olarak askere aldı.

Suriye’deyken Birleşik Arap Emirlikleri’ne sığınan ve mülteci başvurusu yapan Afgan savaşçı Sardar Kazemi, Amerika’nın Sesi’ne yaptığı açıklamada İranlı komutanların Şam rejimini destek veren tüm alanlardaki savaşlara liderlik ettiğini söyledi. Kazemi, “Suriyeli, Lübnanlı ve Afganistan’dan gelen diğer savaşçılar onların emrinde savaşıyor” dedi.

Irak’taki Hashd Shaabi olarak bilinen Irak Halkı Seferberlik Güçleri, eski Irak bölgesel vali danışmanlarından Yasser Haidari’ye göre, İran Devrim Muhafızları komutanlarından Qasim Soleimani tarafından idare ediliyor.

Uzmanlara göre Irak’ta daha fazla İran’ın önderlik edeceği güç bölgesel gerilimi tırmandıracak.

Nafisi, “İran Devrim Muhafızları’ndan ayrı bir ordu kurulması, Suudiler ve bölgedeki diğer Sünni devletler için İran’ın bölgedeki ihtirasları açısından kışkırtıcı bir hareketten daha fazlası olabilir” dedi.

Abdulrazaq, Suudi Arabistan ve bölgedeki Sünni devletlerin İran’ın dış politika gündemini yakından takip ettiklerini kaydetti. Abdulrazaq, “Körfez Koordinasyon Konseyi ülkeleri bu açıklama sonrasında sürpriz yaşamadılar, zaten bu yüzden de İran’ın bölgesel ihtiraslarına karşı şu andakinden daha fazlasını yapmayacaklardır,” dedi.

(VOA)

Üryan gelir gene üryan gideriz amma… – Ali Duran Topuz

Ali Duran Topuz’un yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı
Fransa’da plajda soyulan kadınla Samuel Agop Uluçyan’ın başına gelenler arasında bir bağ var. Çünkü isim ve giysi sadece isim ve giysi değildir ve ikisi de benliği şekillendirir.Fransa’da, ülkenin Danıştay’ı dur diyene kadar tuhaf manzaralar yaşandı: Plajlarda resmi görevliler, tesettürlü kadınların yanına gidip ceza kesti, daha da beteri elbiselerini çıkarttırdı. Bereket, “Fransa’da yargıçlar var”mış ki şimdilik bu uygulama durdu ama “idare”ler duracak gibi değil. Avrupa’da yükselen yeni sağ, İslam düşmanlığını manivela yapmaya niyetli gibi duruyor. Bir Avrupalı lider, Kuran’ı yasaklama, camileri kapatma vaadiyle oy peşinde… Fakat biz bu meselelerle ilgilenmeyeceğiz, giysi meselesinden başka bir yere geçeceğiz. O yüzden önce bir soru: Plajda kadınların sadece giysileri mi çıkarılmış oldu? Giysi sadece giysi midir?

Giysiden, insanı “örten” kumaştan insanın temel varlığına, ruhuna, giden bir yol yok mu? Üryan geldik, üryan gideriz ama daha gelir gelmez giysilerimiz hazırdır. Sadece giysilerimiz mi? Bir şey daha hazırdır, genellikle, bir bebek gelirken. Bir isim. Onunla çağrılırız, onunla kendimizi tanıtırız, sunarız. İsim, giysi gibi kaplar bizi, onun içinde “ben” oluruz, onun içinden.

SAMİ HAZİNSES MESELESİ

Gazete Duvar’da 27 Ağustos Cumartesi günü Süleyman Çeliker’in hazırladığı bir portre vardı; Türk sinemasının güzide emekçilerinden, Sami Hazinses diye bildiğimiz Samuel Agop Uluçyan’a dair. Ölüm yıl dönümü münasebetiyle yad etmek amacıyla az da gecikmeli hazırlanan bu gazetecilik çalışmasının gördüğü ilgi hayli şaşırtıcıydı. Ermeni olduğunu ilk 1995’te kamuoyunun duyduğu, ölümünden sonra 2002’de vefat ettiğinde cenazesi kiliseden kaldırıldığı için nazari olarak herkesin bilmiş olması gereken bu emektar sanatçının asıl adını gizleme çabası herkese neden çarpıcı gelmişti? Kendisini, neden adıyla sunmamıştı da asıl adına fonetik göndermede bulunan bir isim seçmişti? Sami, Samuel. Samuel, Samuel olarak kalsa ne olurdu? Bu kadar sevilmez miydi? Sadece sevilmek miydi mesele?

(Bu söyleşiyi yaptığı anlaşılan “Yelda” isimli gazetecinin, 17 Haziran 2003 tarihinde, Uluçyan’ın ölümünden sonra yazdığı yazı internette şu adreste duruyor: http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk5_21_2003.html)
*
Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı, MHP milletvekili, milliyetçi tarih yazıcılığının ünlü isimlerinden Yusuf Halaçoğlu, Türkiye çok sayıda “gizli Ermeni” bulunduğunu söylediğinde, söyleyiş biçiminden ötürü hayli tepki almıştı. Bu “giz”lenmenin nedeni esasen tartışılmayacak kadar basit: 1915’teki büyük felaketten kurtulmak. Sonrasında? Soykırım sonrası bir şekilde hep canlı tutulan Ermeni fobisinden kaynaklanacak sorunların hedefi olmamak. Can korkusu. Güvenli yaşam korkusu. Haksız mı? Hrant Dink adını vermek yeterli haklı mı haksız mı bilmek için.

Peki isim ne değişince ne değişir? Kişi ismini bırakınca ne bırakmış olur? İsmi çıkarılınca ne çıkarılmış olur?

KİŞİSEL BİR NOT

Benim adı Ali Duran Topuz. “Ali” olduğumu 8-9 yaşında İstanbul’a gelince öğrendim. Ondan önce kulağımda çınlayan ses, “Ali Duran” idi hep. Çocukluğumdaki çağrı hala kulaklarımda çınlar: “Alduran!”

Nüfus memuru “Duran”ı niye yazmamıştı? İçine doğduğum Koçgiri, büyük çoğunluğu Kirmancî konuşan Alevi bir topluluk. Ailelerin ilk çocukları yaşamazsa, tekkeye gidip adak adama adeti var. Adaklı çocuklar erkek olursa “Ali Duran” diye adlandırılıyor. Nüfus memurlarından bazıları, bu ismi olduğu gibi yazmak yerine ya Ali ya da Duran yazarak kendince Alevilere ayar veriyor. Alevilik bahsi altında isim “müdahale”sine bir örnek de 10 yıl kadar önce tanıştığım bir garsondu. Bekir diye çağrılıyordu. Fakat asıl adı Bektaş’tı. Doğduğu yer Türk Alevi muhitiydi. Nüfus memuru, “Bektaş” yerine “Bekir” yazarak kendince hem Türk-Sünni nüfus tasarısına hizmetini veriyor hem de milli birlik ve beraberliği sağlamanın gururuyla doluyordu muhtemelen. Milli işgüzarlık, milli manevi taltif bulma çabasıyla aklı bozan milli işgüzarlık.

Kürtlerin çocuklarına istedikleri adları verme mücadelesi yakın zamana kadar sürdü; hâlâ da tamamına ermiş değil. X, W ve Q harflerinin olmadığı bir “resmi alfabe”de bunun tamama ermesi imkânsız. Niye olmuyor diye sorsanız, “PKK varken…” diye başlayan nutuklara boğulabilirsiniz. Neyse. Cumhuriyetin başından itibaren hummalı bir faaliyet olan yer isimleri değişikliklerini de hatırlatarak, isim meselesinin özüne dönelim.

İSİM, DERİ GİBİ

“Ad” diyor Juan Eduardo Tesone, “kişinin ayrılmaz parçasıdır ve onu bireyselleştirir.” (Adların İzinde, Juan Eduardo Tesone; Türkçesi: Barış Şannan, Bağlam Yayınları. Mayıs 2013) Aynı kitapta Sigmund Freud’dan alıntılanıyor: “Goethe bir seferinde kişinin nasıl da adının hükmü altında olduğunu yazmıştı. İnsan adını bir deri gibi üzerinde taşır ve onunla büyür.”

Bu eşdeğerlik, zulüm tekniklerini de belirleyen bir yan taşır; Tesone kendi ülkesinden, Arjantin’den yakıcı bir olguyu aktarıyor: “Askeri diktatörlük için bedenleri ele geçirmek, “kaybetmek”, öldürmek için yeterli değildi. Aynı zamanda öznenin adının yansıttığı özüne de saldırmak, bedeni ve adı aynı anda yok etmek gerekiyordu: Aynı suçun iki yüzü.”

Tesone’nin anlattığı zulüm, Arjantin’de darbeden sonraki zorla kaybettirme suçlarıyla bağlantılı. Hani şu bizim Cumartesi Anneleri’yle aynı görevi gören ünlü Plaza del Mayo büyükannelerinin mücadele ettiği suç. Gözaltında kaybedilenlerin kendisi de değil sadece mesele, onların çocukları da… Çocuklar alınıp, isimleri silinip, yepyeni isimlerle başka bir hayata kaçırılıyor. Devlet zoruyla yapılan bu işlerin, kişinin kendisi tarafından benimsenmesi, zulmün boyut değiştirmesini ifade ediyor: Kişi, şiddet eşliğinde zorla yaptırılan işleri, şiddeti uygulayan lehine kendi kendisine yapıyor. Kişi, kendine zulmün vekili haline getiriliyor. Samuel Agop Uluçyan’ın başına gelen, kendi zulmüne vekalet etmesinden başka bir şey değil.

Bir deri gibi. Demek ad alınınca, kişinin derisi alınmış gibidir. Samuel Agop Uluçyan, kendi derisini kendi üstünden almaya zorlanmıştı demek ki kendi dünyasında.

YER İSİMLERİNE TAKINTI

Kişi isimlerini değiştirme. Kişiyi ismini değiştirmeye zorlama. Yer isimlerini değiştirme. Kişileri, yerlerin isimlerini değiştirmeye zorlama.

Kişi adını değiştirmek, değiştirmeye zorlamak, kişinin kendi istediği ismi vermesini-taşımasını engellemek kişinin bizatihi varlığına yönelik bir hamleyse, yer adlarını değiştirmek de hafızasına, hafızaya yönelik bir hamledir.

Hakkari’nin adının Çölemerik, Şırnak’ın adının Nuh yapılması (bereket, şimdilik vazgeçilen) girişimi gibi. (Çölemerik, güya Kürtçe orijinal ismin iadesi kapsamında seçilmiş, fakat Süleyman’ın adı alındıktan sonra iade sırasında “Sülemen” adını dayatmak gibi bir şey.) Yer adları, kişilerin dünyayla temasını sağlar; kişiyi dünyaya, dünyayı kişiye bağlar. Yaşadığımız yerdeki tüm sokak, cadde ve bina isimlerinin aniden değiştiğini hayal edelim, başka bir dünyaya atılmış kadar olmaz mıyız? Yabancı bir yere gittiğinizden daha büyük bir çaresizlik çıkar ortaya; “yabancı” yerde, size yabancı olsa da mekanı ve coğrafyayı sabit isimleriyle bilip sizi yönlendirecek kişiler bulma ihtimali mümkündür, en konuksevmez yerde bile bir konuksever bulma umudu vardır.

KAYIP İSİMLERİN PEŞİNDE

Fransız romancı Marcel Proust, “isim” meselesine takan edebiyatçılardan biridir; özel isimlerin yanı sıra yer isimleri de metninin kurucu öğeleri arasındadır. Özel adlar ve çağrışımlarıyla örülü Kayıp Zamanın İzinde’nin birinci cildinde, “Swann’ların Tarafı”nın üçüncü bölümünün adı, “Memleket İsimleri: İsim” başlığını taşır. Bölüm, yer isimleri ve o isimlerin tarihsel yükünü de taşıyan özellikleri olmasa, yazılabilir değildir. O yer isimlerinin aniden değişmesinde yaratacağı karadelik, yaşayan bir insanın etrafındaki yer isimlerinin tamamıyla değiştirilmesinin yaratacağı karadelik kadar büyük olur. Bugün alınmış, değiştirilmiş isimler için bir mücadele varsa, hafıza için bir mücadeledir de bu. Kayıp isimler peşinde koşmak, kayıp hafıza ve kayıp kimlikler peşinde koşmaktır; en azından kaybolma tehlikesine karşı koymak üzere delicesine koşmak.

Çocuk isim ve giysiyle karşılanır. İkisinin içinde büyür. Giysiyi üstünden çıkarmak, ismi çekip almak, deriyi yüzmek gibidir. (Tersi de ayrı mesele, zorla bir giysiyi giydirmek…) Dinle ilgili, yönetimle ilgili, ideolojiyle ilgili gerekçeler bulmak kolaydır daima bunlara: İşte Fransız yöneticiler “Hıristiyan” kültürlerini ya da “laik” sistemlerini korumak için kadının üstündekileri çıkarır, işte Türk yöneticiler “yerlilik ve milli birlik ve beraberlik” temini için yer ve şahıs isimlerini söker alır, işte cezaevi yöneticileri “tehlikeli maddeler”i bulmak için kişiyi soyar… Zulüm kesinleşip, doğallaşıp kanıksanınca, kişinin kendisi bunları kendi yapmaya bile başlayabilir. Sami Hazinses’in öyküsündeki en hazin yan, onun kavmine reva görülen zulmü kendi kendine reva görmesiyken, ürkütücü bir yan da bizim için var: Bu zulme ortak olma ihtimali herkes için geçerli.

Sadece Fransa’da değil, her yerde yargıçlara ihtiyaç var.

Ali Duran Topuz – gazeteduvarali topuz

Gaziantep saldırısında ölenlerin sayısı 56’ya çıktı

Gaziantep’te Şahinbey ilçesine bağlı Akdere Mahallesi’ndeki kına gecesine yapılan bombalı saldırıda yaralanan ve hastanede tedavi gören bir çocuk daha öldü.

6 yaşındaki Azad Aydınalp, saldırıda ağır yaralanmış ve hastanede tedavi görüyordu. Saldırıda ölenlerin sayısı 56’ya çıktı.

33

20 Ağustos cumartesi günü, pazar günü evlenecek olan Nurettin ile Besna Akdoğan çifti için sokakta düzenlenen kına gecesinde intihar eylemcisi üzerindeki bombayı infilak ettirdi. Patlamada, 33’ü çocuk 56 kişi öldü, 90’ı aşkın kişi yaralandı.

Patlamada yaşamını yitiren ve kimlik tespiti yapılan 47 kişinin isimleri şöyle:

Şükran Akdoğan (17), İsmail Alpaslan (15), Süheyla Yağız (32), Mehmet Nazım Akdoğan (15), Abdulhamit Anlı (7), Ali Özcan (26), Serhat Eryılmaz (13), Büşra İlter (9), Muhammed Alpaslan (11), Muhyettin Akdoğan (26), Doğan Özcan (22), Nergiz Özcan (10), Kerem Özer (12), Orhan Yavuz (13), Aliye Yağız (30), Ali Toraman (10), Bünyamin Akdoğan (1), Mehmet Ali Taş (26), Abdulalim Çelikten (14), Metin Caner (16), Mürvet Ayhan (28), Vesile (Durak) Uluhatun (38), Şükran Ayhan (10), Semanur Özer (14), Mehmet Urtekin (14), Mizgin Gürbüz (14), Murat Kalay (14), Kamile Ayhan (25), Emine Nisa Gören (9), Salih İlter (17), Saliha Akdoğan (11), Gurbet Akcan (14), Muhammed Yağız (14), Devran Eryılmaz (12), İbrahim Urtekin (16), Osman Toraman (21), Ahmet Urtekin (22), Kamil Akdoğan (66), Hasan Akdoğan (10), Öbeyit Akdoğan (28), Sinan Urtekin (14), Süleyman Durak (22), Hakkı Okur (14), Fatmazehra Abdullah (8), Kumri İlter (14) ve Ahmet Toraman (13), Azad Aydınalp (6).

 

(Bianet)

Obama, Erdoğan’la G20 Zirvesi’nde görüşecek

Çin’de düzenlenecek olan G-20 zirvesinde Obama’nın Erdoğan ile görüşeceği açıklandı. Görüşme konusu Cerablus operasyonu ve 15 Temmuz darbe girişimi. Obama’nın Putin ile görüşüp görüşmeyeceği ise henüz belli değil.

32

ABD Başkanı Barack Obama ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Çin’de düzenlenecek olan G-20 zirvesinde görüşecek. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada görüşmenin 4 Eylül Pazar günü gerçekleşeceği bildirildi.

Reuters’in haberine göre Obama’nın ulusal güvenlik danışmanlarından Ben Rhodes, görüşme başlıklarının Türkiye’nin Suriye’deki askeri harekâtı ve 15 Temmuz darbe girişi sonrası gelişmelerin olacağını söyledi.

Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada ABD’nin Türkiye’nin Cerablus’u IŞİD’in elinden almak için başlattığı harekâtı destekledikleri vurgulandı. Ancak Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhaliflerin Cerablus’un güneyine inerek Kürt silahlı gücü YPG’yi de içinde barındıran Suriye Demokratik Güçleri’yle (SDG) çatışmasını desteklemediklerinin altı çizildi.

ABD Savunma Bakanı Ashton Carter da benzer açıklamalar yapmış ve Türkiye’ye YPG’yi hedef almak yerine IŞİD’le mücadeleye odaklanması çağrısını yapmıştı.

 

(Bianet, Reuters)

‘FETÖ’ soruşturması kapsamında 35 gazeteci hakkında gözaltı kararı

‘FETÖ’ soruşturması kapsamında medya yapılanması iddialarına ilişkin bu sabah operasyon düzenlendi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Cumhuriyet Savcısı Murat Çağlak tarafından yürütülen operasyonda aralarında gazetecilerin de bulunduğu 35 kişi hakkında gözaltı kararı var.

31

Hakkında gözaltı kararı verilen Ergun Babahan, Prof. Dr. Osman Özsoy ile Şemsettin Efe’nin yurt dışında olduğu tespit edildi. Yavuz Baydar‘ın evinde de arama yapıldığı öğrenildi. Baydar ve eşi evde olmadığı için kapıyı çilingirle açan polisin, arama ve tutanak tuttuktan sonra evden ayrıldığı bildirildi.

Operasyonda eski Yeni Şafak Genel Koordinatörü ve Zaman yazarı Nurullah Öztürk, Samanyoluhaber yazarı Rasih Yılmaz, eski Yeni Şafak yazarı Murat Aksoy, Abdullah Alparslan Akkuş, hurriyet.com.tr editörü Dinçer Gökçe, eski Bugün muhabiri İskender Yunus Tiryaki, Levent Arap, eski Radikal ve Meydan Gazetesi Ankara Temsilcisi Ömer Şahin ve Ayhan Şimşek gözaltına alındı.

 

(T24)

Bulgaristan’ın Türkiye sınırına çektiği jletli tel örgü yabani hayvanları katlediyor

Bulgaristan’ın sığınmacılara karşı sınıra çektiği tel örgü Istranca ormanlarında yaşayan sayısız yabani hayvanı evinden edecek. Jiletlerle sarılı teller, birçok hayvanı öldürdü bile.

30

Bulgaristan’ın yasadışı sığınmacı geçişini engellemek için Türkiye sınırına çektiği tel örgü çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Kırklareli Çağlayık köyüne giden Trakya Platformu Yönetim Kurulu üyesi Göksal Çidem, tel örgünün doğa harikası Istranca ormanlarını böldüğünü belirterek “Doğal hayatı da olumsuz engelleyecek. Yabani hayvanlar geçemeyecek. Yolunu şaşıracak” dedi.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Hazal Ocak’ın haberine göre, tel örgüye gerekçe olarak, “Önlem, son yıllarda Bulgaristan- Türkiye sınırında sürekli artan sığınmacı baskısına karşı büyük önem taşıyor. Tel örgünün amacı sığınmacı akışını kontrol altına almak ve devlet sınırını etkin bir şekilde korumak” olduğu belirtiliyor. Bulgaristan, yaklaşık 270 kilometrelik Türkiye sınırında yasadışı geçişlerin en fazla olduğu 30 kilometrelik kısma 15 milyon Avro maliyetle tel örgü çekiliyor.

‘Tellere birçok hayvan takılıyor’

Trakya Platformu Yönetim Kurulu üyesi Göksal Çidem, Kırklareli Çağlayık köyüne giderek sınıra çekilen tel örgüleri inceledi. Çidem, doğa harikası Istranca ormanlarının bölündüğünü belirterek şöyle konuştu:

“Bulgaristan-Türkiye sınırında telden duvar, kaçak göçmenlere karşı yapılırken bir taraftan da Istrancalar’daki yabani yaşamı da yok edecek.

Yaban hayvanları yazın Bulgaristan tarafına kışın da Türkiye tarafına geçiş yaparak besin ve üreme zinciri oluşturuyorlar. Özelikle Türkiye tarafındaki Istrancalar kesimi yaban yaşamı çok etkilenecek. Sınır hattında geyik, karaca, kızıl sincap, yaban kedisi, kurt, tilki, çakal ve ağaç sansarı gibi birçok yabani hayvan yaşıyor.

Tel hattı duvarı nedeniyle bazı türlerin yok olma riskiyle bile karşı karşıya kalınabilir. Köylüler jiletlerle sarılmış tellerde birçok hayvanın takılarak öldüğünü söylüyor.

Konu ilgili bakanlıkça uluslararası platforma taşınmalı ve çözüm üretilmeli.”

 

(Cumhuriyet)

Doğu Karadeniz’in bitki envanteri çıkarılıyor

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından biyolojik çeşitlilik bakımından dünya çapında önemli 200 ekolojik bölgeden biri olarak belirlenen Doğu Karadeniz’nin tıbbi ve aromatik bitkilerinin envanteri çıkarılıyor.

29

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) tarafından biyolojik çeşitlilik bakımından dünya çapında önemli 200 ekolojik bölgeden biri olarak belirlenen, 122 Önemli Bitki Alanı (ÖBA) arasında bulunan, 184 Önemli Kuş Alanı (ÖKA) arasında olan, 537 odunsu bitki, 126 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapan Doğu Karadeniz Havzası’nın ekosisteminin korunması için “Tıbbi ve Aromatik Bitki Envanterinin Çıkarılması, Ticari Kullanımının Araştırılması ve Üreticilerin Eğitimi Projesi” devam ediyor.

Doğu Karadeniz Projesi (DOKAP) Başkanı Ekrem Yüce, bölgede bulunan tıbbi ve aromatik bitkilerin gen kaynağı olarak kullanılacak deneme alanlarında incelemelerde bulundu.

Projenin hedefleri doğrultusunda tıbbi ve aromatik bitkilerin envanterinin çıkarılacağını, her ilde ön plana çıkan ekonomik ve ticari öneme sahip olan en az 10 bitkinin Bin metrekare deneme alanlarında dikiminin yapılacağını kaydeden Yüce, “Projenin ikinci aşamasında her ilde en az 50 üreticiye Tıbbi ve Aromatik Bitki Yetiştiriciliği Sertifikası verilecek. 30 gün süreli teorik ve uygulamalı eğitimlere katılan üreticilere aynı zamanda bu ürünlerin muhafazası ve pazarlanması gibi konularda destek programları geliştirilecek” dedi.

‘Bölge Gen Haritası gibi’

DOKAP Bölge İdaresi tarafından daha önce ‘Turizm ve Çevresel Sürdürülebilirlik’ başlığı altında bir Eylem Planı hazırlanmıştı. Bu plan doğrultusunda hazırlanan raporda bölgenin ‘gen haritası, biyolojik zenginliği ve ekosisteminin’ oldukça güçlü ve zengin olduğuna dikkat çekilerek şöyle denilmişti:

“Bölgenin sahip olduğu gen kaynakları korunacaktır. Bölge ciddi anlamda bir gen merkezi konumundadır. Bu itibarla genetik kaynakların korunması, yerinde muhafazası ve tahrip edilmeden ekonomiye kazandırılması gerekmektedir. Bakanlıkların uygulamalarının yanı sıra Bölge Valiliklerinin, STK’ların, üniversitelerin ve araştırma kuruluşlarının çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması, biyolojik çeşitliliğin belgelenmesi ve ekonomiye kazandırılması ile ilgili araştırma ve uygulama projeleri geliştirmeleri desteklenecektir. Bölge endemik türler açısından zengin bir floraya sahiptir. Bu floranın tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından envanterinin yapılarak belirlenecek başat türler üzerinde ilaç ve kozmetik sanayiinde kullanılmak üzere çalışmalar yapılacaktır.”

 

(Cumhuriyet)