Ana Sayfa Blog Sayfa 3379

Diyarbakır Havalimanı’na roketatarlı saldırı!

Olayda hayatını kaybeden ya da yaralanan olmadı!

Diyarbakır Havalimanı’ndaki polis kontrol noktasına roketli saldırı düzenlendi. Havalimanına atılan roketler büyük bir gürültüyle patladı. Saldırıda hayatını kaybeden ya da yaralanan olmadı. Saldırının ardından havalimanındaki uçuşlarda herhangi bir aksama yaşanmayacağı duyuruldu.

Saldırı sonrasında havalimanı uçuşa kapatıldı. 4 roketle yapılan saldırı sırasında, özel bir havayolu şirketine ait uçak iniş yapıyordu.

Olay yerine çok sayıda ambulans ve polis ekibi sevk edildi.

“Siviller vardı”

NTV’ye bağlanan Diyarbakır Valisi Hüseyin Aksoy, saldırıda hayatını kaybeden ya da yaralanan olmadığını belirtti.

Aksoy’un sözleri şöyle:

“Havalimanında bulunan polis kontrol noktasına roketatarlı saldırı oldu. Herhangi bir can kaybı ve yaralı söz konusu değil. Roketatardan seken şarapnel parçalarıyla camlarda kırık var. Her türlü tedbirler alındı. Bölgede helikopterler de çalışmalarını sürdürüyor. Roketli saldırı olma ihtimali üzerinde duruluyor.

“Havalimanında polis noktası da hedef alınmış olabilir. Bunun ayrıntıları çalışmaların tamamlanmasından sonra belirlenecek.

“Uçuşlarda bir aksama yok. Havalimanında sivil vatandaşlarımız vardı ancak herhangi bir yaralama söz konusu değil.”

(T24)

İklim Değişikliğine karşı savaştaki Dünya – Bill McKibben

15 Ağustos’ta New Republic’de yayınlanan Bill McKibben‘in yazısını Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin‘in çevirisi ile paylaşıyoruz 

**

İklim değişimi tarafından saldırı altındayız – ve tek umudumuz İkinci Dünya Savaşında yaptığımızı gibi harekete geçmek.”
BILL MCKIBBEN

İlüstrasyonlar Andrew Colin Beck

Kuzey Amerika’da bu yaz yıkıcı bir saldırı sürmekte.

Düşman birlikleri geniş alanları ele geçirdiler; geçen her hafta 57,000 kilometre kare Arktik buzu yok oluyor. Temmuz ayında savaş alanına yollanan uzmanlar çok az umut ışığı gördüler, özellikle bu kuşatmanın savaştaki en eski cephe olduğunu göz önünde bulundurursak. “30 yılda bölge hemen hemen yarıya indi” diyor şiddetli taarruzu inceleyen bilim insanı. “Bunu durdurabilecek herhangi bir şey görünmüyor.”

Pasifik’te bu bahardan beri düşman kilometrelerce okyanusta cüretkâr bir yarma gerçekleştiriyor, mercan resiflerine top yekûn bir saldırı sürdürüyor. Birkaç ay içinde insan medeniyetinin başlangıcından eskiye tarihlenen ve uzaydan görülebilen Büyük Bariyer Resifi gibi büyük oluşumlar beyaz mezarlıklara indirgenmiş durumdalar.

67

Gün be gün, hafta üstüne hafta, sabotajcılar cephe gerisinde bir seri zeki ve durdurulamaz saldırı gerçekleştiriyorlar. Yalnızca geçen birkaç ayda düşmanlarımız Kanada’da 90,000 nüfuslu bir şehri tahliyeye zorlamak için yangın fırtınaları, Güney Afrikalıların kelimenin tam anlamıyla tohumluk mısırları yemelerine sebep olan kuraklıklar ve Louvre’daki paha biçilmez eserleri tehdit etmek için seller kullandılar. Düşman psikolojik terörü genişletmek için biyolojik silahları bile kullanıyor: Büyümekte olan sivrisinek ordusuna adeta bir bomba gibi yüklenmiş Zika virüsü tüm kıtada yeni doğanların tepelerine atılıyor. Yedi ülkede panik halindeki sağlık bakanları kadınların hamile kalmamalarını teşvik ediyorlar. Ve tüm bu çatışmalar arasında milyonlarca mülteci savaşın vahşetinden kaçıyorlar. Kıtlık, perişanlık ve hastalıklar evlerini terk etmek zorunda bıraktıkça da sayıları gün geçtikçe kabarıyor.

Üçüncü Dünya Savaşı adamakıllı ilerliyor. Ve biz bu savaşı kaybediyoruz.

Yıllarca liderlerimiz en iyi bilim insanlarımız ve askeri uzmanlarımızın uyarına kulak asmadılar. Küresel ısınma, söyledikleri üzere, dünya yüzeyinin geniş alanlarını çoraklaştıracak, milyonlarca masum sivili yerinden edecek ve öldürecek gizli bir sefere başlıyordu. Fakat bu konuya odaklanıp apaçık belli olan önlemleri almak yerine düşmanı bitmek bilmeyen içten yanma ile güçlendirmeyi seçtik; milyarlarca silindirin içindeki milyarlarca pistonun milyarlarca patlamasıyla uzun yıllar korktuğumuz nükleer patlamanın mantar bulutu kadar tehlikeli küresel bir tehdidi besledik.

Karbon ve metan artık tüm tarihteki en ölümcül düşmanı temsil ediyor; tüm medeniyetimizi yağmayabilecek, parçalayabilecek ve fakirleştirecek ilk güç.

Küresel ısınma dünya savaşı gibi bir şey değil. Küresel ısınma bir dünya savaşı. Ve biz bunu kaybediyoruz. Savaşı bir mecaz olarak kullandık: fakirliğe karşı savaş, uyuşturuculara karşı savaş, kansere karşı savaş. Genelde bu “Biz dikkatimizi ve kuvvetlerimizin kayda değer bir kısmını beğenmediğimiz bir şeyi çözmeye harcamalıyız” demenin retorik bir aracı. Fakat bu bir mecaz değil. Savaşları ölçme kıstaslarımızın çoğunluğuyla, iklim değişikliği işin erbabı. Karbon ve metan fiziksel olarak toprakları işgal ediyor, yıkım ve panik yayıyor, ölü sayısını arttırıyor, hatta hükümetleri istikrarsızlaştırıyor. (Geçen yıllarda rekor kuraklıklar Suriye’deki güçlü adamın altının oyulmasına yardım etti ve Nijerya’da Boko Haram’ın yükselmesini sağladı) Küresel ısınma bir dünya savaşı gibi değil. Küresel ısınma bir dünya savaşı. İronik olarak onun ilk kurbanları, krize sebeplerinden en az sorumlu olanlar. Fakat dünya savaşı hepimizi hedef almış durumda. Ve eğer kaybedersek, tek bir farkla her çatışmadaki kaybedenler gibi kırılıp geçilmiş ve çaresiz olacağız çünkü bu sefer kazanan olmayacak.

Sorun, biz dünya savaşında mıyız değil. Sorun, buna karşı koyacak mıyız? Ve eğer karşılık verirsek fizik kanunları kadar güçlü ve merhametsiz bir düşmanı yenebilir miyiz?

Buna cevap verebilmek, bu yenidünya savaşını kazanma ihtimallerimiz dürüst ve tarafsız bir şekilde değerlendirebilmek için bir öncekine bakmamız gerekiyor.

4 yıl için Amerika Birleşik Devletleri diğer tüm kaygıları dışlayan tekil, her şeyi tüketen tek bir hedefe odaklandı: Almanya, İtalya ve Japonya’nın yarattığı küresel tehdidi yenmek. Adolf Hitler’in aksine gezegen ölçeğinde medeniyete tehdit oluşturan bu son güç, günümüzdeki düşmanımız ne melek ne şeytan. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden önce dünya liderleri isabetli bir şekilde bugün bizim yaptığımız hatalar içerisindeydiler – önce düşmanı yok saydılar ve sonra onu yatıştırmaya çalıştılar.

Çatışmadan uzaklaşmak için İngiltere Nazileri rasyonel aktörler olarak muamele etti, oyunun kurallarına göre oynayacaklarını var sayarak. Bu yüzden Neville Chamberlain Münih’ten yurduna dönerken sevinçten uçan kalabalıklarla karşılandı. Britanya’nın askeri zayıflığı ve sınırlarına dayanmış imparatorluğun kısıtlarında Hitler’i memnun etmek için gerekli olduğunu düşündüğü şeyi yaptı. Pek tabii, bu düşünce gitti ve diktatör tek sebep olarak kaldı.

Fakat Hitler oyunu bizim liderlerimizin politik “gerçekçilikleriyle” alay eden kendi oyun kurallarıyla oynuyordu. (Tabii ki bu onların gerçekçi olmadıklarını gösteriyor) Karbon ve metan, bunun tezadında aşağılama değil tam ilgisizlik sunuyor. Tüketiciler olarak bizim bitmek bilmez arzularımızı önemsemiyorlar, ya da bizim maliyetleri dibe vurmuş fosil yakıt alt yapımızı, ya da petrol üreten ülkelerin jeostratejik konumlarını, ya da küresel ısınmaya cevabımızdaki bugüne değin kısıtlayan tüm bahanelerimizi. Dünya geçen Aralık’ta Paris’ten iklim uyumunu konuşarak tam olarak da Chamberlain’in Münih’ten döndüğü gibi döndü: en büyük tehdidin sonunda üstesinden gelinmesinden ötürü umutlu, hatta coşkulu. Paul Krugman, dünyanın konvansiyonel bilgeliğinin özetini çıkarırken Paris sonrası iklim değişikliği hakkında “oldukça mütevazı, politik olarak uygulanabilir adımlarla çözülebilir. Bir devrim istiyor olabilirsiniz fakat gezegeni kurtarmak için bizim ihtiyacımız yok” dedi. Tüm yapılması gereken temiz güç için Obama planının uygulamaya alınması konusunda ısrar ederek şöyle devam etti “dünyaya emisyonlarda kesin bir indirime gitmesi hususunda rehberlik etmek.”

64

Bu basitçe Chamberlain’in “çağımızda barış”ı (Peace in our time) kadar hatalı. Tüm uluslar Paris Antlaşması’na uysa dahi dünya 2100 yılına geldiğimizde antlaşmanın önsözünde söz verilene 1.5 – 2 derece değil 3.5 derece ısınmış olacak. Ve bu hedeflenen değeri tutturmak için çok geç bile kalınmış olabilir. Aslında 1.5 derece hattıyla El Nino’nun en zirvede olduğu Şubat ayında flörtleştik. Dünya hükümetleri küresel ısınmayı yavaşlatmak için resmen söz vermelerinin üzerinden hemen hemen 60 gün sonra. Science ya da Nature’ın her yeni sayısında iklim değişikliğinin tam teşekküllü bir yıldırım savaşına (blitzkrieg) dönüştüğünü açık etmesine, küresel sıcaklıklarda geçtiğimiz 14 ayın 14’ünde de rekorlar kırılmasına rağmen liderlerimiz Fransız stratejistlerinin İkinci Dünya Savaşında söylediği üzere “guerre du longue durée” bekliyorlar.

Paris üzerinden çok geçmeden dünya bilim insanları Batı Antarktika buz tabakasının umduğumuz gibi neredeyse kararlı olduğunu duyurdular; eğer atmosfere sera gazları salmaya devam edersek önceki araştırmaların öngördüğünden de hızlı bir şekilde bu buz tabakası suya dönüşecek. Sigorta sanayinde Nisan ayında yapılan bir konferansta bir federal yetkili yeni veri “Aman Tanrım şeyi” olarak tanımladı. New York Times’ın aktardığı üzere “Uzun dönemli etkisi büyük ihtimalle dünyanın kıyı hattını, birçok büyük şehri de kapsayacak şekilde suya gömecek.” Eğer Naziler gezeni bu ölçekte bir yıkımla tehdit ediyor olsalardı Amerika ve müttefikleri top yekûn savaş için çoktan hazırlanmaya başlamışlardı.

Times’ın bildirdiği üzere Antarktika araştırmalar bir parça iyi haber de taşıyor. Evet, Paris uyumu Antarktika’nın büyük kısmının felaketi olacak fakat “sera gazlarının emisyonlarını daha bağlayıcı sınırlama çabası Batı Antarktika’yı yıkımdan kurtarmak için iyi bir şans olabilir.”

Daha bağlayıcı sınırlama çabası ne anlama geliyor? Yıllardır iklim bilimciler ve önde gelen ekonomistler iklim değişikliğinin Almanya ve Japonya’ya geçen dünya savaşında uygulanan çözümle ele alınması için çağrıda bulunuyorlar. Temmuz’da Demokrat Parti medeniyeti küresel iklim değişikliğinin ölümcül neticelerinden korumak için İkinci Dünya Savaşı tipi ulusal seferberlik şeklinde isimlendirilen bir platform oluşturdu. Gerçekte Hillary Clinton’un müzakerecileri “gelecek yönetimin ilk yüz yılında” başkanın “dünyanın en iyi mühendisleri, iklim bilimcileri, politika uzmanları, aktivistleri ve yerli topluluklarını iklim krizinin çözümü için yol haritasını oluşturmak için” ne şekilde toplayacağının planın acil olarak yayımlanmak üzere anlaştılar.

Fakat bu gerçekte nasıl gözükecek? Üçüncü Dünya Savaşına daha önce gerçekleştirdiğimiz ölçekte seferber olmak ne anlama geliyor?

Gerçekleştiği üzere Amerikalı bilim insanları mevcut teknolojinin küresel ısınmayı yenmek için uygulamaya nasıl alınacağını bulmak için sessiz ama yoğunlaştırılmış bir çabaya giriştiler; Manhattan Projesiyle karşılaştırıldığında mütevazı bir başlangıç. Stanford Üniversitesi inşaat ve çevre mühendisliği profesörü ve Atmosfer ve Enerji Programı direktörü Mark Z. Jacobson bir takım uzmanla birlikte yıllardır tutarlı bir şekilde 50 eyaletin her biri kendi gücünü yenilenebilir kaynaklardan nasıl karşılayabileceğini araştırmakta. Sayılar kayda değer şekilde detaylı: Alabama’da örneğin konut çatılarının ağaçlarla gölgelenmemiş ve güneş panelleri için doğru yöne bakan 59.7 kilometrekare alan sağladığını hesaplamışlar. Bir araya getirildiğinde Jacobson’un çalışması kesin olarak Amerika’nın gücünün yüzde 80 – 85’ini 2030 yılında, 2050 yılında da yüzde 100’ünü güneş, rüzgâr ve sudan sağlayabileceğini gösteriyor. Geçen yıl Stanford ekibi aynı planı dünya çapında 139 ülkeye daha sunmuş durumdalar.

Araştırma temiz enerjiye dönüşün detaylarına dalıyor. Çok fazla araziye mi ihtiyaç olacak? Stanford’un sayıları Amerika’nın toplam yüz ölçümünün yüzde birinin 10’da dördünün çoğunlukla yayılı güneş istasyonları ile yeterli enerjiyi üretmek için yeterli olduğunu gösteriyor. Yeterli ham maddemiz var mı? “Bazı detaylardan buna baktık ve biz çok endişeli değiliz,” diyor Jacobson. “Örneğin rüzgâr türbinleri için neodimyuma ihtiyaç var ancak dünyanın yarısından fazlasına rüzgâr enerjisi sağlamak için gerekenden yedi kat fazlası var. Elektrikli arabalar lityum bataryalı olacaklar fakat sadece bilinen lityum kaynakları üç milyar arabaya yetecek kadar ve şu an sadece 800 milyon araba var.”

Fakat Stanford’un planı küresel ısınmayı yavaşlatmak için yeterli mi? Evet diyor Jacobson: eğer hızlı davranarak 2030’da yüzde 80 yenilenebilir enerji hedefini yakalarsak dünyanın karbon dioksit seviyesi göreceli olarak güvenli seviye olan milyonda 350 parçacığın altına yüz yılın sonunda iner. Gezegen ısınmayı bırakacak ya da en azından ısınmanın hızı oldukça azalacak. Olası bir şekilde savaşı kazanmaya en yaklaşabileceğimiz nokta bu. Bu sırada çok fazla hasar alacağız fakat şimdi yüz yüze olduğunuz medeniyet ölçeğinde yıkım olmayacak. (Paris Antlaşması’nda dünyanın tüm ulusları verdikleri sözde dursalar bile karbon dioksit seviyeleri yüz yılın sonunda milyonda 500 ya da 600 parçacığı bulacak raya girdiler. Cehenneme giden yol olmasa da termostat seviyesinde ona çok yakın özellikte olan bir yer)

Nazileri yenmek cesur askerlerden daha fazlasına ihtiyaç duymuştu. Sanayiyi baştan ayağa dönüştürmek gerekmişti.

Stanford’un planının işe yaraması için binlerce dönümü güneş paneliyle kaplamak, futbol sahası büyüklüğünde rüzgâr türbinleri kurmak ve milyonlarca ve milyonlarca elektrikli araç üretmek için öylesine çok fabrika kurulmalı ki. Fakat yine burada uzmanlar sayıları çatırdatmaya devam ediyorlar. Son yıllarda yapılmış en büyük fabrikalardan biri olan Intel’in New Mexico’daki Rio Rancho yarı iletken tesisinin inşasını yönetmiş emekli mühendis Tom Solomon Jacobson’un araştırmalarını alıp Amerika’nın 2050 yılında fosil enerjiyi tümüyle değiştirmek için üretmesi gereken gücü hesapladı. Cevap: 6,448 GW.

Geçen yıl 16 GW temiz enerji yatırımı yapıldı” diyor Solomon. “Bu durumda hedefe ulaşmak 405 yıl sürecek. Bu biraz çok.”

Sonuç olarak Solomon 6,448 GW temiz enerji kurulumunu 35 yılda sağlayabilecek fabrika sayısını hesapladı. Öncelikle Buffalo’daki ülkenin hali hazırdaki en büyük solar panel fabrikası SolarCity’ye bakarak başladı. “Onlar fabrikaya giga-fabrika diyorlar” diyor Solomon, “çünkü fabrikanın üreteceği paneller her yıl 1 GW güç üretecek.” SolarCity’yi bir ölçek olarak kullanarak Solomon Amerika’nın iklim değişikliğini yenmek için aynı büyüklükte 295 fabrikaya ihtiyaç duyduğunu hesapladı. Kabaca eyalet başına 6, bir de rüzgâr enerjisi için de benzer bir çaba daha.

Bu fabrikaların kurulumu herhangi bir yeni teknoloji gerektirmeyecek. Aslında çaba Solomon’un Intel yarı iletken tesisinde yönettiği ile aynı seviyede olacak. İyi yolları ve iş gücünü sağlayacak iyi bir teknik okulun olduğu bir alanda bir saha seçin; betonarme demirinden ısıtma soğutma iklimlendirme sistemine kadar yapabilecek yetişmiş yerli alt yükleniciler bulun; yerel izinleri alın, I kiriş gibi uzun zaman alacak kalemleri sipariş edin, temeli ve zemini yerleştirin, duvarları, kolonları ve çatıyı inşa edin: “tüm istasyonları boru, kablo, atık su tesisatı gibi alt yapı ile donatın” ve 1,500 kişi kadar bir iş gücü eğitin. Stanford’un hedeflerindeki panel akışını sağlayabilmek için bu solar panel fabrikalarından her yıl 30 tanesini inşa etmeli, buna ek olarak 15 tane de rüzgâr türbinleri için kurmalıyız. “Bu hayal edebildiğimin üst sınırı” diyor Solomon.

Daha çok solar panel ve rüzgâr türbini üretmek savaş gibi görünmeyebilir, fakat İkinci Dünya Savaşını kazanan kesinlikle buydu: sadece büyük ölçekli çıkartmalar ve tank savaşları ve korkunç hava bombardımanları değil, endüstrinin tam ölçekli olarak silah üretimine dönüştürülmesi ve birlikleri daha önce eşi görülmemiş bir ölçekte ikmal etmekti. Nazileri yenmek cesur askerlerden daha fazlasını gerektirdi. Büyük çok büyük fabrikaları yapmak gerekti, hem de çok hızlı.

1941 yılında dünyanın en büyük endüstriyel tesisleri Ypsilanti, Michigan yakınlarında aynı çatı altında 6 ayda kuruldular; Charles Lindbergh bunlara “Mekanize dünyanın Büyük Kanyonu” ismini vermişti. Bir ay içinde her saat bir B-24 Liberator çıkarır olmuştu. Bombardıman uçakları! Büyük, karmaşık uçaklar, 1.225.000 parça, 313.237 perçinden oluşan sonsuz şekilde solar paneller ya da rüzgâr türbinlerinden daha karmaşık. Warren, Michigan yakınlarında ordu onu çalıştırabilecek bir güç santralinden daha hızlı şekilde bir tank fabrikası inşa etti ki fabrikanın bir yanına bir buhar lokomotifi çekip buhar ısısı ve elektriği ondan sağladılar. Sadece o fabrika Almanların savaş boyunca ürettiği tanklardan daha fazla tank üretti.

Sadece böyle olan silahlar değil. Michigan’ın başka bir köşesinde bir radyatör fabrikası 20 milyon çelik miğfer üretmek için bir iş aldı; oraya yakın bir kauçuk fabrikası milyonlarca iç başlık miğfer için üretmek için dönüştürüldü. Hiçbir şey israf edilmiyordu – savaş sebebiyle otomobil firmaları araba üretmeyi bırakmıştı, GM envanterinde 1939 model binlerce küllüğün yığılmıştı. Küllükleri Seattle’a gönderdiler ve Boeing onları Pasifik’e giden uzun mesafeli bombardıman uçaklarına koydu. Pontiac uçaksavar yaptı, Oldsmobile top, Studebaker Uçan Kaleler için motor, Nash-Kelvinator Britanya şirketi de Havillands için uçak pervanesi, Hudson Motors Helldivers için kanat ve P-38 avcı uçağı, Buick tank tahrip edici, Fisher Body binlerce M4 Sherman tank, Cadillac 10,000 hafif tank. Ve bu sadece Detroit – benzer bir endüstriyel seferberlik tüm Amerika’da gerçekleşti.

İkinci Dünya Savaşının geleneksel görüşüne göre Amerikan firmaları bunun olmasını sağladı çünkü basit bir şekilde kolları sıvadılar ve savaşa gittiler. Fakat genelde olduğu gibi geleneksel bakış açısı hatalı. Evet, o döneme dair vatansever patronun teknik resim kıvırdığı ve üretim hattını açtığı sonsuz sayıda film var – fakat bunun sebebi çoğunlukla o patronların o filmlerin parasını ödemiş olmaları. Onların halkla ilişkiler bölümleri “Zafer onların işi” (Victory is their Business) ve “Girişimci Savaşı” (War of Enterprise) gibi isimlerde kendi radyo serilerini ve gazetelerde kendi vatanseverliklerini öven gazete reklamlarını yayımladılar. Gerçekte Amerika sanayisinin kaptanları zorla içine çekilene kadar savaşla pek ilgilenmek istememişlerdi. Ypsilanti bombardıman uçağı tesisini kuran ve idare eden Henry Ford bir önce Amerikacıydı ve kendi insanlarının savaş dışında kalmalarını istiyordu; Ticaret Odası (günümüzde iklim hareketinin önde gelen karşı çıkanlarından) Franklin D. Roosevelt’in (FDR)tehlike altındaki Britanyalılara yardım programını engellemeye çalıştı. “Amerikalı iş adamları Amerika’nın herhangi bir yabancı savaşa dâhil olmasına karşıdır,” diye açıklıyordu oda başkanı Kongreye.

65

Şans eseri Roosevelt Kongreyi ikna edip odanın üstesinden gelebileceği bir firması vardı ve Amerika’yı yaklaşmakta olan çarpışmalara hazırlamada liderliği aldı. Kuzey Carolina Üniversitesi’nden tarihçi Mark Wilson seferberlik çabası ile ilgili on yıl süren Yıkıcı Yaratıcılık (Destructive Creation) isimli çalışmasını yeni bitirdi. Federal hükümetin Savaş Üretimi Kurulu (War Production Board) ve Savunma Tesisi Şirketi (Defense Plant Corporation) gibi isimleri olan yeni kurumları nasıl oluşturduğunu detaylandırmakta. Bu kurumlar 1940 ve 1945 yılları arasında 46 eyalette 2300 projeye 9 milyar $ harcayarak fabrikalar kurmuş ve bunları özel sektöre kiralamışlardı. Savaş bittiğinde hükümet uçak yapımında sentetik kauçuk üretimine baskın bir durumdaydı.

Büyük çoğunluğunu inşa eden kamu kaynaklarıydı, Wall Street değil” diyor Wilson. “Ve en üst seviyede ikmal hattının yönetiminde ordu patrondu. Savaş neye ihtiyaç duyuyorsa işleri onlar veriyor ve her şeyi onlar taşıyordu.” Federaller saldırgan bir şekilde davrandılar – savaşın ihtiyacı değişince işleri iptal edebiliyor, birden bire insanlarla dolu olan fabrikaları faaliyet alanında çıkarıyordu. Eğer firma o yönde faaliyet göstermeye itiraz ederse, FDR birçoğunun kapanmasını emretti. Şirketler para kazandıkları halde kâr elde etmenin yolları kısıtlıydı. – Birinci Dünya Savaşından kalma kötü anılar, diyor Wilson, güçlü kâr kontrollerine sebep olmuş ve bu kontroller çoğunlukla Amerikan tekelleri tarafından kabul görmüştü. Birçok durumda federal yetkililer bir amaca istinaden kamu kuruluşları ve özel sektör fabrikaları arasında yarışmalar düzenliyordu: The Portsmouth Naval Shipyard denizaltı üretiyordu, Electric Boat of Groton da öyle. “Hepsi oldukça etkileyici ve üretkendiler” diyor Wilson.

Genelde başka dünyalardan insanlar birbirleriyle uğraşmaya başladıklarında bir çatışma içerisine girer ve birbirlerinin kuyularını derince kazarlar,” diyor Berk. “Fakat tehlikeleri çok büyük olduğu ve çok hızlı ilerlediği için şüphesiz ki eğer Atlantik’teki bu savaşa bulaşmazsanız kısa vadeli sonuçları çok ağır olurdu. Buna istinaden faydacı bir deneme ve yanılma sürdürmek istiyorlardı. “Kendi altımı oyamam – diğer insanın da bunu görmesini sağlamalıyım” demeye başladılar. Ortak bir düşmana karşı Amerikalılar daha önce hiç yapmadıkları bir şekilde birlikte çalışmaya başladılar.

Bu tutum savaştan sonra hızla eski haline döndü, tabii ki dayanışma kişisel tüketimde dünyanın daha önce hiç görmediği büyük bir patlamaya sebep oldu. Araba dolu banliyöler her şehre yayıldı ve kadınlar tekrar mutfaklarına döndüler. İş dünyası soyutlanma taraftarı imajından ve Yeni Düzen kısıtlamalarından kurtulmaya gayretliydi. Kendini savaş çabasının kahramanı, işi yapmak için gereken dağ gibi formaliteleri aşan vatansever sanayici olarak pazarladı. Ve savaş sırasında radar geliştiren mütevazı “operasyon araştırmacıları” gerçek dünyaya girdiklerinde kendi fildişi kulelerine çekildiler ve çatışma bittiğinde daha büyük “sistem analizcileri” oldular. Eski bir Ford yöneticisi Robert McNamara Rand Corporation’ın koca bir kanadını Kennedy yönetimi sırasında düşünce kulübü uzmanlarının tersane ve uçak fabrikalarını acilen özelleştirdikleri akılsız bilgisayar modelleriyle Model Şehirler gibi hükümet programlarını mahvettikleri Savunma Bakanlığına getirdi. “Sistem analizcileri işi tamamen ele aldılar” diyor Berk “ve program çoğunlukla bu sebeple başarısız oldu.”

Günümüzde bizler özelleştirilmiş, silolara çevrilmiş, McNamara altında filizlenmiş ve Reagan zamanında gelişmiş iş dünyanın yönettiği bir dünyada yaşıyoruz. Gerçek savaşlar kâr ve askerlerin de içinde olduğu mümkün olan en fazla yükleniciyle ilişkili. Sosyal dayanışma ruhumuz, en hafif şekliyle, zayıf. (Modern zaman rahip Coughlin şimdi Cumhuriyetçi parti başkan adayı) Yani küresel ısınmaya karşı savaş vermek için bir zamanlar faşizmle savaştığımız gibi kolektif arzu duyup duyamayacağımızı sormak mantıklı.

Yeni başlayanlar için hatırlatmakta fayda var, iklim değişikliğini yenmek için küresel çapta bir seferberlik ekonomimize zarar vermez ya da madencileri işsiz bırakmaz. Hatta tezat bir şekilde küresel ısınmayı durdurmaya çalışmak sosyal ve ekonomik faydalar sağlar, İkinci Dünya Savaşında olduğu gibi. Hayatlarımızı kurtarabilir. (Stanford verilerine göre küresel olarak yenilenebilir enerjiye geçmek hava kirliliği kaynaklı ölümleri yılda 4 ila 7 milyon kadar azaltır.) Bıktıracak kadar çok sayıda iş sağlar. (Kaba bir hesapla sadece Amerika Birleşik Devletlerinde 2 milyon.) Enerji çalışanları için daha güveli, daha iyi ücretli istihdam sağlar. (Michigan Teknoloji Üniversitesi’nin yeni bir çalışmasına göre kömür havzalarında çalışan herkesi solar güç sektörüne geçirmek 181 milyon $’dan bir miktar fazlasına mal oluyor ve her bir çalışan hayatını riske attığı çukurda çalışmaktan yılda 4000 $fazla kanabiliyor.) Dünyanın sıkıntı içindeki ekonomilerini rahatlatabilir. (Britanyalı ekonomist Nicholas Stern’in hesabına göre kontrolden çıkan küresel ısınmanın ekonomik etkisi dünya savaşları ya da Büyük Buhranı geçebilir.) Ve bu savaşı vermek sosyal olarak dönüştürücü. (İkinci Dünya Savaşı gibi ırk ve cinsiyet eşitliğinin kazanılmasını hızlandırır, bir iklim kampanyası ilk çabasını fosil yakıt döneminde en çok zehirlenmiş ön hatta yer alan topluluk harcamalıdır. Bu gelir adaletsizliğini yüksek istihdamla azaltmaya yardımcı olur, rüzgâr türbinleriyle mahvolmuş kırsal eyaletleri iyileştirir, çürümekte olan banliyölerimizi toplu ulaşıma gerçek yatırımlarla dönüştürür.)

Top yekûn seferberlik önünde çok büyük güçler var elbette. Eğer dünyadaki tüm kömür madenleri ve dolum istasyonlarını toplarsak, hükümetler ve şirkeler fosil yakıt alt yapısı için 20 trilyon $ sarf etmiş durumdadır. “Hiçbir ülke bu ölçekte bir yatırımı ter etmez,” diye yazıyor Kanadalı enerji uzmanı Vaclav Smil. Bir araştırmacı gazetecinin geçen yıl bize gösterdiği üzere petrol devi Exxon küresel ısınmayı on yıllardır biliyordu ve buna rağmen iklim değişikliğini reddeden kampanyalara milyonlar harcadı. Bu birlikte hareket eden muhalefeti yenmenin tek yolu – Amerika’nın İkinci Dünya Savaşına girmesine karşı çıkan güçler – bir savaş zamanı zihniyetine bürünmek, zafere giden yolda duran eski kafa yapılarını yeniden yazmak. “İlk adım olarak kazanmak zorundayız,” diyor Stanford Üniversitesi’nden enerji araştırmacısı Jonathan Koomey. “Geniş politik toplulukların acil eyleme geçilmesi yönünde kabulüne ihtiyacımız var, Washington’dakilerin yaptıkları gibi uçurumun kenarında otlamayı bırakmalıyız.”

FDR erken hazırlandı: Midway Savaşını kazanan gemi ve uçaklar Pearl Harbor’dan önce yapılmıştı.

Politik irade inşa edilmeye başladı, Pearl Harbor’dan önceki yıllarda oluşmaya başladığı gibi. Geniş çaplı hareket Keystone boru hattını öldürdü, Arktik sondajı engelledi, önemli eyaletler ve ülkelerde hidrolik kırmayı (fracking) yasaklattı. Petrol endüstrisinden bir yetkilinin Temmuz ayında üzülerek kabul ettiği üzere Toprakta Bırakın (Keep-it-in-the-ground) kampanyası müzakereleri kontrol altına aldı. Bu bir bakıma FDR’nin “utanç içinde hatırlanacak günden” (date which will live in infamy) 18 ay önce savaşa hazırlanmaya başlamasına benziyor. Midway savaşını kazanan gemi ve uçaklar Japonlar Hawaii’ye saldırmadan önce yapılmışlardı. “Pearl Harbor yaşandığında” diyor Wilson “hükümet organizasyon sorunlarını çoktan çözmüştü. Bundan sonra tek söyledikleri ‘Artık iki katını üretmek zorundayız’ olmuştu.”

Pearl Harbor sıradan Amerikalıları zor şeyleri yapmak konusunda isteklendirmedi: daha çok vergi ödemek, milyarlarca savaş tahvili almak, ülkenin tüm ekonomisi savaş zamanı üretimine dönüştürüldüğünde gelen kıtlığa dayanmak. Naomi Klein’ın This Changes Everthing’de ifade ettiği üzere toplu ulaşım kullanımı savaş zamanı %87 arttı; sebzelerin %40’ı yerleşim yerlerinde yetiştiriliyordu. İlk defa kadınlar ve azınlıklar fabrikalarda iyi işlere sahip olabiliyorlardı. Perçinci Rosie nelerin mümkün olduğuna dair algımızı değiştirdi.

Bir Pearl Harbor olmadan gerçekte belki de sadece FDR’nin gerçekleştirebileceği çok şey vardı. Şimdiye kadar iklim savaşında başka bir denk, tüm dünyayı medeniyeti kurtarabilmek için top yekûn bir savaştan daha azının yeterli olduğunu gösteren herhangi bir an yok. FDR’nin “utanç günü” konuşmasına en yaklaştığımız Bernie Sanders’ın ilk tartışmada gezegenin karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik tehdidinin ne olduğunu sormasıdır. “Radikal İslam Terörizmine” karşı yumuşak olduğuna dair tüm olağan şüpheleri tüh tühleyerek “İklim değişikliği” diye cevap verdi. Sonra, Paris katliamının ardından ikinci tartışmada soru tekrar gündeme geldi. Şimdi artık elimdesin üslubuyla “Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?” diye soru moderatör. Rekor kuraklıkların nasıl uluslararası istikrarsızlıklara sebep olabileceğine dair tutarlı hesaplamalar sunan Sanders “Kesinlikle” diye cevap verdi.

66

Kazandı mı, Bernie’nin işleri, iklim ve alt yapıya olan alakasını gerçekten önemli olan bütünleştirici bir gayretle bir araya getirebilirdi; buna rağmen FDR’den beri federal hükümet için en rahat başkan adayı oldu. Donald Trump şüphesiz ki, Vietnam Savaşını savuşturduğu gibi bu savaşı da savuşturacak. Onun düşüncesi (eğer gerçekten bu doğru bir fiil ise) iklim değişikliği oryantal sinsilikleriyle kutup buzullarını kendi komplolarıyla birlikte gitmeye ikna eden Çinliler tarafından üretilmiş bir çeşit aldatmaca. Clinton’un danışmanları Beyaz Saray’da bir “iklim savaşı odası” olacağına dair söz vermişlerdi fakat sonra bu ifadeyi düzelttiler: Aslında bir “İklim haritası odası” olacak.

Hakikatte, iklim değişikliği ile mücadelemde en düşük noktalardan Haziran’ın sonlarında Demokrat Parti’nin platform taslağını oluşturmak için atanmış komisyonda oturduğumda geldim. (Cornel West diğer ışık saçan kişilerle birlikte Sanders’ın atadığı kişiydim) Cuma akşamı 23:00’da St. Louis’in en terk edilmiş otel balo salonunda iklim değişikliğini platforma aktarmak amacıyla 9 yasa değişikliği teklifini sunmak için bana 1 saat verildi. Daha çok bisiklet yolu oy birliğiyle geçti fakat gerçek değişikliği yaratacak daha tartışmalı başlıklar – hidrolik kırmayı yasaklamak, bir karbon vergisi, kamu arazilerinde sondaj ya da fosil yakıt madenciliği yasakları, yeni yatırımlar için iklim turnusolü testi, fosil yatıkların Dünya Bankası tarafından finanse edilmesini durdurmak – 7-6 sonuçlarla, Clinton’un atadıklarının blok oylarıyla reddedildi. İklim değişikliği konusunda oldukça kaygılıydılar fakat aşamalandırılmış bir yaklaşım konusunda ısrarcıydılar. Münih’in baygınlık verici kötü kokusu vardı. Bu insanların tamamı, Chamberlain gibi, normal zamanlarda ulusunuzu idare etmelerini isteyeceğiniz istikrarlı ve adil, iyi ve kaygılı kişilerdi. Fakat düşmanın tabiatını yanlış anlamışlardı. Faşizm gibi iklim değişikliği de eğer saldırmazsanız güçlenen nadir krizlerden. Tüm savaşlarda bir tarafın galibiyetini hatta berabere kalmayı bile engelleyen gerçek bir kırılma noktası vardır. Ve düşman kutup buzulları ya da Pasifik’teki mercan resifleri gibi gezegendeki bazı en eski ve önemli fiziksel varlıkları yok edebiliyorsa, bu kırılma noktasına çok yakın olduğumuzun bir işaretidir.

Beni şaşırtan birkaç hafta sonra Orlando’da Demokratik platformun son tartışmaları gerçekleşirken işlerin değişmesi. Clinton’un müzakerecileri hidrolik kırmayı yasaklamayı ya da karbon vergisini desteklemezken, rüzgâr ve güneşe doğal gaz üzerinde öncelik vermek için karbona bir “bedel” biçmemiz gerektiği ve küresel ısınmayı daha kötüleştiren herhangi bir federal politikayı reddetmek üzerinde anlaştılar.

Belki kamuoyu yoklamalarının Bernie’nin seçmenlerinin, özellikle de genç olanlarının, Clinton’un kampanyasına ikna olmadıklarını göstermesindendir. Beki Amerikan tarihindeki en sıcak Haziran insanların kafalarını çalıştırmıştır. Fakat eğer şaşı bakıyorsanız umutlu bir senaryo hazırlayabilirsiniz. Örneğin Clinton Amerika’nın gelecek 4 yıl içinde yarım milyar solar panel kuracağını vaat etti. Tom Solomon’un hesapladığı tutturulması gereken hedeften çok da uzak değil. Ve eğer bunu yabancı menşeili ucuz panelleri ithal etmek yerine kendi solar fabrikalarımızı kurarak yapabilirsek Amerika’yı İkinci Dünya Savaşındaki seferberliğin iki nesil süren ekonomik gücünü temin ettiği gibi temiz enerjide dünyada baskın bir konuma getirebilir. Eğer oraya ilk varmazsak başkaları başarır: Çinliler dumana boğulmuş şehirlerinin öfkesinden dünyayı ezip geçen bir hızda yenilenebilir enerji kurulumu yapmaya başladılar bile.

İçinde olduğumuz bu savaşta – fiziksel güçlerin sıkı savaştığı ve bizim yapamadığımız – yavaş yavaş kazanmak kaybetmekle eşdeğer anlamda.

Başka bir ulusun küresel iklim acil durumuyla çarpışmada liderliği ele alması Birleşik Devletler için ciddi bir hata olur,” diye iddia ediyor Demokratik Platform. “Ulusal seferberliği ve ulusları bu tehdide karşı İkinci Dünya Savaşından bu yana görüşmemiş bir ölçekte seferberliğe öncülük etmeye kendimizi adadık.”

Kongreyi bir araya getirmek için bir sonraki başkan Pearl Harbor’un bir dengini beklememeli. Yapabileceğimizin çoğunluğu ve yapmak zorunda olduklarımız FDR’nin geniş bir seferberliğin temelini kurmak için güvendiği idari çalışmalarla derhal tamamlanmalı. Başkan Amerika’da henüz açığa çıkarılmamış karbonun en azından hâlâ yarısını barındıran kamusal alanlarda ve su kaynaklarında sondaj ve madencilik işlerini askıya alabilir. Çevre Koruma Ajansının (EPA) metanın ısıtıcı etkilerini hesaplamada kullandığı modası geçmiş hesap yöntemleri basitçe düzelterek Obama’nın kömürlü termik santrallerde yaptığı gibi doğal gaz sisteminin inşasını yavaşlatabilir. Çeşitli komisyonerleriyle yeni fosil yakıt projelerinin federal seviyede üstünkörü onaylanma uygulamasına bir son verebilir. Tüm federal kurumlara enerjilerini yeşil kaynaklardan edinmek ve sadece elektrikli araçlar kullanmak konusunda talimat verebilir ve bu şekilde yeni pazarlar oluşturabilir. Büyük ihtimalle hiçbir zaman gelmeyecek kongre kararını beklemeden dâhili olarak izlemek için kurumlara karbon ücreti uygulayabilir. FDR tarafından gösterilen aciliyet ve öngörü olmaksızın, acil önlemler alınmadan bu savaşı kaybederiz.

Normal savaş zamanlarında bozgunculuk büyük bir günahtır. Talih bu ki karbona yardım edemez ya da onu rahatlamazsınız: Artacak bir morali yoktur. Yani tamamen dürüst davranabiliriz. Tam galibiyetin imkânsız ve yenilginin kabul edilemez olduğu bu savaşta karşılık vermek için çok bekledik.

Geçen Haziran Demokratlar St. Louis’deki depresif otel odalarında buluşurken benim dizüstü bilgisayarım açıktı. İklim değişikliğiyle mücadele etmek için gereken önlemleri birbiri ardına reddederlerken cepheden haberler gelmeye devam ediyordu:

Japonya’da 700,000 insana rekor yağılar ve şiddetli taşkın ve toprak kaymalarından ötürü tahliye edilecekleri söylenmişti. Sel gelecek 5 günde de devam etmiş; zirve noktasında her saat 15 cm yağış düşmüştü.

Kaliforniya’da binlerce evi tehdit eden kontrolsüz yangınlar için yerel itfaiye amiri “gördüklerimin en yıkıcısı,” dedi. Banliyö bölgeleri bombardıman ardından Dresden gibi görünüyordu. Uçaklar ve helikopter gökyüzünde vızır vızır çalışıyor, parlak kimyasal yavaşlatıcı bulutlarını bırakıyorlardı; eğer Flight of the Valkyries çalıyor olsaydım, Apocalypse Now’dan bir sahne olabilirdi.

Ve Batı Virginia’da “bin yılın fırtınası” dağlara rekor miktarda yağış bırakmış, onlarca insanın ölümüne sebep olan selleri tetiklemişti. “İnsanları ikinci kat pencerelerinde kurtarılmayı beklerken görebilirdiniz” diye aktarmıştı yerel bir yetkili. Bilhassa dramatik bir video – bir nevi kendi zamanımızın YouTube Guernica’sı – büyük bir evin coşmuş bir nehirde bir köprüye çarpmadan önce alevler içinde yutulmasını gösteriyordu. “Herkes her şeyini kaybetti” diyordu bir bölgenin bir sakini. “Hiç bu kadar kötü olabileceğini düşünmemiştik.” Bir eyalet askeri daha kısa ve öz olarak “savaş alanına benziyordu” diyordu.

Çünkü bu böyle.

İklim değişikliğine karşı mücadeleye katılmak ister misin? 350.org’a buradan üye ol.

 

Yazının İngilizce orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

Yazar: Bill McKibben

(Yeşil Gazete, New Rebublic)

Orada Bir Köy Var Uzakta: Gaia Ekoköyü Arjantin – Hande Ertınas Çetinkaya

İstikamet Gaia Ekoköyü

Aşağıdaki linkteki toplama albümü Gaia günleri boyunca dinledim. Buyurun yazıyı okurken sizlere eşlik etsin Güney Amerika’nın enfes sesli kadın müzisyenleri huzurlarınızda

https://youtu.be/t5CaqK0ocRg

Sabah 7:30, B metrosu Fedarico Lacroze durağının karşısındaki pizzacıda buluşma kararı alıyoruz. Gaia’nın ‘ormancılık’ kursuna katılmak üzere Ana’nın arabasına doluşan bir ekibiz. Ana, iç mimar, 15 senedir Buenos Aires’te yaşıyor. Kırmızı, ne marka olduğunu bilmediğim ama işi icabı  çiçek, dekorasyon malzemesi vb. taşımak üzere genişçe bir bagajı olan ve arka camında İndio Solari çıkartması olan arabası ile tıngır mıngır Gaia yolundayız.

Ön tarafta ben ve Ana, arka koltukta Ivan ve Tino. İvan’ın adını duyar duymaz dehlizlerinde neler saklı olduğunu benim bile bilmediğim zihnimden iki parıltı çakıyor. Rocky IV, sarışın kötülerin kötüsü boksör Ivan Drago. Tarkovksy ‘İvan’ın Çocukluğu’. Her iki parıltıdan da bağımsız olarak arka koltukta oturan Ivan kışları Buenos Aires’te vegan yemekleri yapan bir restoranı olduğunu yazları ise Uruguay’da yaşadığından bahsediyor. Hemen yanında San Juan’dan 17 saatlik otobüs yolculuğu sonrası sabahın kör vaktinde Buenos Aires’e varan Tino dikkatle dinliyor. Tino, ailesi ile birlikte permakültür çiftliği kurmak istediklerinden bahsediyor. Bu nedenle bu kursa dâhil olmuş. İstikamet Navarro şehri.

Gaia ekoköyü, Buenos Aires’e 110 km uzaklıkta ufak bir şehir olan Navarro’da. Dernek olarak 1992 yılında bir araya gelen topluluk Haziran 1996’da istedikleri gibi bir arazi bulmanın mutluluğu ile permakültür prensiplerine göre tasarlayabilecekleri, sürdürülebirlik prensiplerini gündelik hayatta uygulayacakları bir yaşam alanı kuruyorlar. Hemen akabinde ise Arjantin Permakültür Enstitüsü’nün temelleri atılıyor. Bunlar gitmeden önce internet sitelerinden okuduğum bilgiler elbet.

43

1.5 saatlik yolun ardından gözün görebildiği her yer artık yemyeşil çimen, otlayan inekler ve bir önceki gecenin yağmuru ile dolmuş taşmış toprağın çamuru. Arabayı çiftliğin dışına park edip hemen yağmur botlarımızı giyiyoruz, başka türlü yürümenin imkânı yok. Yaklaşık bir km kadar yürüdükten sonra karşımızda üç adet ekolojik ev beliriyor. Çatısından dumanlar çıkana doğru gayri ihtiyari yöneliyoruz. İçeride bizi kocaman gülümsemesi ile Cintia karşılıyor (Önce Gaia gönüllüsü olan, ardından işini bırakıp temelli olarak yerleşen ve bir süredir GAIA’nın mutfağından sorumlu olan vegan aşçı). Çantalarımızı bırakıp hâlihazırda ilk dersin başladığı karşı taraftaki eve geçiyoruz.

Eğitmenlerimiz; Martín Barros y Gustavo Ramírez. Ramirez, Gaia’nın kurucularından. Upuzun gri beyaz sakalları olan, sakin ve yavaş konuşan birisi.  Martín ile uzun zamandır dost oldukları, anlattıkları ortak hikâyelerden ya da birinin cümlesini diğerinin tamamlaması gibi detaylardan anlaşılıyor.

6 günlük Doğal Tarım ve Ormancılık (Curso de Agricultura Natural y Forestación) kursuna dâhil olmak üzere buradayız. Yaklaşık 20 kişilik bir grubuz.  İlk günün sabahı itibari ile 8:30 ile 19:30 arası derslerimiz sürüyor. Öğle yemeği ve siesta (öğle uykusu) aralarımız haricinde teorik ve pratik dersler birlikte yürütülüyor.

Neler mi öğrendik?

Bugüne kadar çevremde gördüğüm ağaca, kuşa, böceğe, çiçeğe dair ‘ah ne güzel!’ demekten bir adım öteye soru sormamış olan benim için Gaia’da geçirilen her an mucizevi.

46

Orman ağaçları ekimi, yenilebilir orman bahçesi, ağaçların budanması, bambu ormanına giriş, budayacağımız aletlerle tanışma, püf noktaları ve temizlenmesi… Aklıma gelen ilk konularımız. İlk günün pratik kısmında ellerimizde budama aletleri ağaçlara dokunurken onlara iyi geleceği bize anlatılan ve bu işi en güzel şekilde öğrenmek üzere, ellerimizden çeşitli aletlerle bir bahçeden diğerine koşturuyoruz. İlk günden itibaren anladığım şey: Gaia’da uzun yılların birikimi kurslara katılanlara uzun uzun detaylı olarak anlatılıyor. Zaten ilk tanışma kısmında Gustavo’nun dediği gibi: ‘Senelerdir burada sizler gibi permakültür prensiplerini öğrenmek isteyenler ile deneyim alışverişinde bulunuyoruz. Anlatıyoruz, dinliyoruz. Bütün hevesimizi ayakta tutan şey buradan ayrıldıktan sonra bizleri ve buraya neden geldiğinizi unutmamanız! 20 kişiden biri bile kaybedenlerle kalırsa ne mutlu bize. Biz kaybedenleriz! Siz de burada olduğunuza göre şuan siz de kaybedenlerdensiniz.” .

Her sabah kahvaltıda matemiz hep var, yanında Cintia’nın elleri ile yaptığı ekmeğimiz, ev reçelleri ve balımız. Bol gülümsemeli kahvaltılar sonunda gün erken başlıyor Gaia’da. 8:30da ana ekolojik evde toplanıyoruz.

Derslerimiz Arjantin florası, bitki familyaları, permakültürün temel prensipleri, California kırmızı solucanları. “Solucansız toprağa toprak demem” şeklinde ilerliyor.

Dersler boyunca aklımda geçenler; ağaçların dibinde yetişen mantarlar, karıncalar ve toprak hakkında insanın bu kadar sözünün olması ne kadar özgürleştirici. Hayatımda ilk defa kuru kompost tuvaleti Gaia’da görüyorum mesela. Her merak dolu sorunun cevabına mutlaka eklemlenen cümle: “Çözüme odaklan. Çözümün parçası ol!”.

47

Gustavo ders aralarındaki sohbetlerimizde yorulduğunu söyleyen arkadaşlara “Arjantin doğasında 5 gün meditasyon yapmaya geleniniz yoktur umarım! Toprak 24 saat çalışır. Grev yok, bekleme yok. Beleş. 365 gün  6 saat durmadan işler. Haydi şimdi iş başına” diyerek toprağa dair bambaşka romantik hayallerle Gaia’ya gelenlerimize ara ara gerçekliğimizi hatırlatıyor. Kursa katılanlar arasında hâlihazırda toprakla uğraşanlar var. Ufaktan ekmeye dikmeye başlayanların bana göre soruları daha detaylı elbet. Lakin en sık duyduğumuz cevap: “depende” yani “duruma göre değişir”. Toprağa dair aynı sorunun tek bir cevabı yok.

Gaia’yı özel kılan birçok özelliği var. Mesela kendi tohum bankaları var. Mikro organizma üretiyorlar toprak için. Hiç çöp çıkmıyor Gaia’da. Atık olmayan bir ekoköy.

44

Atahualpa Yupanqui (La guitarra antes de ser instrumento fue árbol y en él cantaban los pájaros. La madera sabía de música mucho antes de ser instrumento): Arjantin folklorik müziğinin en önemli müzisyenlerinden biri Atahualpa Yupanqui. Kısa bir hikâye dinliyorum kendisi hakkında.  Vakti zamanında kendisine hediye edilmek üzere çok özel bir gitar yapılmış. Gitarı eline alıp hafifçe bir iki nota bastıktan sonra gitarı alamayacağını belirtmiş. Herkes şok. Nedeni sorulduğu zaman ise şöyle açıklamış: “Gitar çalgı aleti olmadan önce ağaçtır ve kuş sesleri içinde büyür. Ağacın ahşabı müziği daha gitar olmadan bilir. Bu gitar o müziği bilmiyor, kuşların ötmediği bir ağaç bu. Müziğimi çalamam bu gitarla.” demiş. İspanyolca olarak en azından benim o an anladığım hikâye bu. Hikâyenin özü biraz daha cafcaflı olabilir lakin ana teması budur.

Kalabalık  sofralarda neler duydum?

1- Yakın zamanda Uruguay’da esrar yetiştiriciliği, kullanımı ve satışı tamamen yasallaştırıldı. Uruguaylı çifti bulunca soruyorum: “Uruguay’da sokaklar nasıl şu an?”. Çiftimiz sokaklarda içilmeye başlanan marihuanadan çok mutsuz. “Çok hızlı oldu her şey, bize soran olmadı” diyorlar.

2- Bolivyalı manav miti: Buenos Aires’te manavların hemen hemen hepsi Bolivyalı aileler. İlk geldiğimizden beri ilgimizi çeken bir durumdu bu. Bu kadar Latin Amerikalıyı aynı sofrada bulunca soruyorum bu durumu. Meğerse  Arjantin topraklarının büyük kısmına soya ekimi yeni bir teşvikmiş. Yani devlet teşviki var. Meyve ve sebze için aynısı olmadığı için bahçelerin sayısı az. Üreticiler topraklarını soyaya çeviriyor. Sebzecilikle uğraşanlar ise Bolivyalılar. Ayrıca “toprağı Arjantinlilerden daha iyi bilirler, onlardan iyi yapamayız” diyorlar.

45

3- Gaia’da  hayvan yok çünkü bakımı çok zor. “Emek lazım hakkıyla bakımı için, daha çok gönüllüye ihtiyaç var” diyorlar.

4- Gustavo bahçede hemen gölün yanında kurulan masanın başında bizlerle sohbet ederken: “Kurstan sonra permakültür ile ilgili okuyun. Hala insanlar 50 sayfadan fazla okuyabiliyorlar mı emin değilim. Becerebiliyorsanız lütfen okuyun!” diyor.

Gaia dönüşü aklımda kalanlar; Olumlu düşünün. Severek yapın. Dertler derya olacaktır elbet zaman zaman ama odağınız hep çözüme dair olsun. Bütün gün beliniz ağrımış biçimde çalışmayı bitirdiğinizde geriye dönüp yeni diktiğiniz ağaçları görünce, yapmakta olduğunuz şeyin her şeye değer olduğunu anlayacaksınız. Eğer böyle bir projeye girme niyetiniz varsa yalnız olmayın. Sizle beraber ve sizden sonra her şeyi devam ettirebilecek bir topluluk kurmak önemli.

Merak edenleriniz için Gaia’nın websitesi aşağıdaki gibidir.
http://www.gaia.org.ar/

48-Hande Ertınas

 

 

Hande Ertınas Çetinkaya

Cebi boş, gönlü hoş bir gezgin: Oğuz Tan – Ercüment Gürçay

Sekiz, on yıl kadar önce popüler kültürün bir dönem cilalayıp, baş tacı ettiği ve sonra hızla tükettiği Robin Sharma mahlaslı bilge bir adam (!) önce Ferrari’sini satmış; sonra kariyer hesaplarının, sonunda alınacak dolgun bir maaşın, toplumun beklentisine koşut eş-çocuk-aile planlarının, kısaca modern kent yaşamının konforunun içerisindeki derin boşluğu doldurmaya yetmeyip, refah, mutluluk ve iç huzura kavuşmayı düşünenlere bunun yollarını anlatan bir de kitap yazmıştı. Büyük bilge eğer Ferrari’sini satmayıp imha etse, gerçekten her şeyden vazgeçebilseydi anlattıklarıyla ilgi alanıma girerdi belki de.

Ömer Hayyam’ın bir şiirinde dediği gibi “gülün de şarabın da, sarhoş olmanın da, her şeyden vazgeçmenin de tadını bilen, cebi boş, gönlü hoş” sahici ve mütevazi bir bilge- gezginden, Oğuz Tan’dan bahsetmek istiyorum. Oğuz’un bilgeliği öğrenme ve öğrendiklerini paylaşma heyecanından geliyor. İlk karşılaşmamızda masanın üzerinde duran minik bir kaktüsün hikâyesini bir çırpıda anlatıverdi. Bir dönem odasında bir kaktüs koleksiyonu olduğunu da o gün öğrendim.

31

Oğuz bugün otuzlu yaşlarını yaşıyor. Sistem mühendisi olarak elinin ekmek tutmaya başlamasının dördüncü senesinde, emeğinin karşılığını bir lütufmuş gibi kendisine sunan ve her seferinde ondan daha fazlasını isteyen, sınırları çizilmiş, kuralları belirlenmiş, giderek kendisi için de bir rutine dönüşen kurulu sisteme gün geliyor hayır diyor.

“…yeni dünya düzeni daha ben doğmadan hazırlamıştı bana sunacağı yaşam şeklini. Üstelik nerede ne zaman ve en önemlisi nasıl bir toplum içinde doğacağımı da ben seçmemiştim. Okumam, büyümem, ‘eli ekmek tutan’ biri olmam bekleniyordu ve hepsi oldu sırasıyla. İnsanın insana düşman kesildiği, mutsuz bir şehirde ‘geçinip gidiyordum’. Geçinip gitmek öyle tehlikeli bir şey ki, harcadığın şey ömrün oluverir ve geri dönüşü de yoktur. Öyle bir yaşamın içinde bulursun ki kendini, konforlu bir kafesin esaretinde yaşayan kuşa dönersin. Kapağı açsalar bile kanat çırpıp uçamazsın artık, çünkü korkarsın. Hayat bir rutine dönüşür. Rutinin dışına çıkmaya başta cesaret edemezsin. Sonra yıllar geçer aradan ve rutinin içiymiş dışıymış aklına bile gelmez. Bir bakmışsın camları kapalı hareketsiz bir aracın içinde pahalı yakıtlar tüketirken geyik radyo programları dinleyerek senelerini geçirmişsin – kurbağa ve sıcak su misali…”

28

Oğuz kent hayatının ve iş yaşamının insanı tüketen ritminde, fırsat buldukça dağlara kaçarak, dağ koşuları ve bisiklet gezileriyle ruhunu sağaltmaya çalışırken bir anda her şeyden vazgeçip, zaman zaman yaptığı bu rutini yaşam tarzı olarak benimsiyor, elinde eşya namına ne varsa satıyor, bir bisiklet ve uzun yolculuk için gerekli diğer ekipmanları asgari ölçülerde tamamlamaya çalışıyor. On yıl süreli bir pasaport ediniyor. WEB sitesi ve diğer sosyal medya paylaşımlarıyla küçük de olsa bir seyahat bütçesi oluşturuyor, aileden bir yakınının günde 10 dolarlık desteğini de alıyor ve 2013 senesinde, dünya nasıl bir yer, insanlar nasıl yaşarlar, ne yerler, ne içerler merakıyla, hayallerinin peşinden İstanbul’ dan doğuya doğru 16.000 km’ lik uzun bir yolculuğa çıkıyor.

18

Bisikleti ile çıktığı bu yolculukta çadırında, yolda tanıştığı insanların evlerinde ve köylerde konaklayan Tan, izlenimlerini yazarken yolculuğunda yanından ayırmadığı fotoğraf makinesiyle farklı yaşamlardan, eşsiz doğa manzaralarına kadar birçok ayrıntıyı fotoğrafladı, video kayıtları yaptı, görsel bir hafıza da oluşturdu. Bisikletiyle 4000 ve 5000 m yükseklikteki dağ geçişleri yaparken, dünyanın en yüksek ultra maratonunu da yine bu yolculukta koştu.

15

“…ilk yolculuğum doğuya oldu. İran, Dubai, Pakistan, Hindistan, Nepal, Myanmar ve Tayland’ın bazı kısımlarını gördüm. Ekonomileri Türkiye’den daha fakir ülkelere gittim, fakat pek çok başka zenginlikle karşılaştım. İnsanların ne kadar sade yaşadıklarını gördüm ve bu beni çok etkiledi. Kendi kendimizi köleleştirdiğimiz modern kent yaşamında ne kadar acı çektiğimizi uzaktan görme şansım oldu. Her şeyi deli gibi tüketiyoruz. Ürünleri, duyguları, insan ilişkilerini, her şeyi. Tüketmek, bir var oluş mücadelesine dönüşmüş durumda. Yenidünya düzeni farklı tüketim güçlerine sahip farklı sınıflar yaratıyor. Biri fırsat reyonunda endüstriyel yerli peynirin indirime düşmesini bekliyor, öbürü peynirini Fransa’nın organik köyünden getirtiyor. Biri yarım kilo kıymaya erişemezken, Çin’deki ördek öbürünün ayağına geliyor…”

17

Bu yolculukta aç kalmamak için minik bir tencere ve tava ona yetti. Yanında getirdiği üç-beş kıyafet doğada korunmasını, çıplak kalmamasını sağladı. Çadırı çoğu zaman evi oldu.

İhtiyacın kadar tüket; doymak için değil, aç kalmamak için beslen; görünmek için değil, çıplak kalmamak için giyin; sokakta yaşamamak için küçük bir evin olsun; gezegende olabildiği kadar küçük bir karbon ayak izi bırak… Birçoğumuzun yaşamaya çalıştığı sade bir yaşamın özeti aslında tam da bu. Bunu yapmak için uzun yolculuklara çıkmaya gerek yok aslında. Oğuz kentte de öyle yaşıyor. Tüketim çılgınlığından uzak bir yaşamı var. Bir otomobili yok, genellikle yürüyor. Annesiyle yaşadığı evde küçük bir odası var. Geçen hafta ilk gezisinin fotoğraflarından oluşan bir serginin açılışında birkaç kez karşılaşıp, muhabbet ettik. Hepsinde aynı giysiyle gördüm Oğuz’u.

14

Bisiklet yolcuğuna ara vererek 2015’te İstanbul’a dönen Oğuz Tan, yolculuğu süresince biriktirdiklerini çeşitli festival ve organizasyonlarda sunumlar yaparak ve dergilerde yazarak bizlerle paylaştı, tüm bu yolcuğu boyunca çektiği fotoğraflardan hazırladığı 24 fotoğraflık özel bir seçkiyi Zapata Moda’da “Oğuz Gidiyor” sergisiyle paylaşmaya devam ediyor. 18 Ağustos’ta açılışı yapılan sergi 27 Eylül’e kadar ziyaret edilebilecek.

Oğuz şimdi yine kent yaşamından kurtulup, yeniden yollara düşmenin planlarını yapıyor. Bu kez Meksika’dan Güney Amerika’ya doğru pedal basmak, kahve plantasyonlarında yaşayan insanlarla tanışmak, onların hikayelerini yazı ve fotoğraflarla bizlerle paylaşmak istiyor. Bu kez biraz daha yüksek bütçeli, sürdürülebilir bir model için projeler geliştirebileceği, vizyon sahibi kişi, kurum ve kuruluş arayışı içerisinde.

24

Oğuz sadece bir gezgin fotoğrafçı değil aynı zamanda yaşadığı gezegenin insan kaynaklı nedenlerle yeni bir kaosa doğru gittiğinin de farkında. Oğuz’ la iklim değişikliği meselesi üzerine de muhabbet ettik. Yeni yolculuğuna çıkmadan önce iklim değişikliği sonucu yakın bir gelecekte gezegeni ve üzerinde yaşayan tüm canlıları etkileyecek, yaklaşan tehlikeye dikkati çekmek için bisikletiyle Trakya’ dan başlayıp, İstanbul’ da sona erecek bir “Oğuz İklim İçin Gidiyor” yolculuğunu konuştuk. Bunu gerçekleştirebilir miyiz? Bilemiyoruz, ama konuşmaya devam etmeye niyetliyiz. Bildiğim bir şey var: Oğuz ile dostluğumuzun ve muhabbetimizin bundan sonra da devam etmesini istiyorum.

Yaşadıklarından öğrendiklerini heyecanla paylaşan, ama akıl vermeyi pek sevmeyen Oğuz’ un hepimize bir de çağrısı var: Size dayatılan yaşamın ve rutinin dışına çıkın ve hayalleriniz her ne ise onların peşinden gidin. Kesinlikle zor zamanlar yaşayacaksınız fakat sonunda pişman olmayacaksınız…

38

 

Ercüment Gürçay

Tayland’da adını bilmediğim köye yolculuk – Hülya Tosun

Rehberimiz Nawee, tam da söylediği gibi sabahın köründe geldi pikapıyla. İki günlük bir yürüyüş için anlaştık, gece de onun köyünde kalacağız. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrimiz yok. İtalyan Mauro Abi, ben ve Nawee. Önce pazara uğrayıp sizin için yemek alacağım dedi. Benim canıma minnet, o heyecanlı heyecanlı alışverişini yaparken ben de bol bol fotoğraf çektim pazarda.

Önce asfalt yol, sonra toprak, saatlerce yol gittik, ben pikapın kasasında kah geçenlere el sallayarak, kah yatıp gökyüzünü seyrederek, kah şarkı söyleyerek…

Bir köye vardık varmasına ya bu köy o köy değilmiş. Nawee’nin koyu aksanına alışana kadar baya zaman geçecek anlaşılan. Siz burada dinlenin, fotoğraf çekin ben arabayı köye bırakıp geleceğim dedi. Pek bir şey anlamadık ve uykusuzuz. Bir aile bize evini gösterdi. Çıkıp orada uyuyun diyorlar anlaşılan. Baştan yok canım falan dediysem de Mauro abi bir köşede ben bir köşede kestirdik gitti.

59

 

Kaç saat geçti bilmiyorum, Nawee döndü, yürüyüş zamanı. Köyün çıkışında bir yerde Nawee’nin Ninesiyle karşılaştık.

55

Dakka bir gol bir. Nine o yoldan gitmeyin beri taraftan gidin demiş, söylediği yolu Nawee yıllardır kullanmamış ama yine de dinleyecekmiş Nineyi. Bizim için pek bir şey fark etmiyor. Akşam eve varalım da…

60

Sanırım birkaç saat sürdü, bir süre sonra artık sıradan bir yürüyüş olacağını çoktan kabullenmiştim bile. Olsundu, keyifliydi, her günde şaşıracak değildim ya…

56

Yolun sonuna gelmiştik işte, köy göründü, son durakta birkaç kadın, birkaç çocuk. Domatesleri var hem, ben bayılırım. Bol bol fotoğraf çektim, bir tane de onlar çekti, işte orada başladı hikaye.

 

“Şimdi onlar dünyanın en mutlu insanları” dedi Nawee. Bu iki kadın çok eski model nokia telefonlarıyla bizimle yan yana durup o fotoğrafı çektirdikten sonra.

57
Hayatlarında ilk kez bir yabancıyla fotoğrafları olmuş da, bugünü asla unutmayacaklarmış…
Birkaç saniye durakladım. 7-8 yaşlarındaki Hülya geldi sonra.
Kuş uçmaz kervan geçmez(di) bizim köy. Yani uçar, geçer de hep bildik kervanlar. Arkadaşım Volkan’la eve birkaç yüz metre uzaklıktaki parkta oynarken bir gün, iki Japon turist. (Evet, her çekik gözlüyü Japon ilan etme geleneğinden geliyorum ben de.)

58
Öyle şaşırdık ki, ağzımız bir karış açık, yaklaşmadan duramadık. Ne söyledik, ne yaptık hatırlamıyorum. Gülümsediklerini hatırlıyorum. O zamanlar bizim sokakta oynadığımız lastik toplar portakal büyüklüğünde, soluk kırmızı ve yeşil renklerde. Ceplerinden iki top çıkardılar, cevizden hallice, biri fosforlu nar çiçeği renginde, diğeri şeffaf, içinde gökkuşağı renkleri. Zıplatınca da sanki göğe varacak. O an dünyanın en güzel iki topuna sahip en şanslı iki çocuğuyduk. Sokağa döner dönmez Volkan’ın annesine anlattık.

“Teşekkür ettiniz mi? Ellerini öptünüz mü?”

Hay Allah ya, nasıl unuttuk, tabii ya eller öpülmeli. Bahçeden alel-acele leylaklar kopartıldı, koşarak parka dönüldü. Çiçekleri verdik el öpeceğiz. Ellerini biz çekiyoruz onlar çekiyor, biz çekiyoruz onlar çekiyor.
Mücadeleyi kim kazandı bilmiyorum, onlar ne hissetti bilmiyorum. O an dünyanın en mutlu çocuğuydum ben ve o anı hiç unutmadım.

Yıllar değişti, hikayenin kahramanları değişti, dünyanın iki ucunda mekanlar değişti…

İki hikaye var şimdi cebimde, ikisinde de dünyanın en mutlu insanları. Birinin sebebi lastik bir top, diğerininki eski bir cep telefonunda kırık dökük bir fotoğraf…

Var mısınız, gözlerinizi bir anlığına kapatıp, dünyanın en mutlu insanı olduğunuz anı hatırlamaya. Sizinkinin sebebi neydi?

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

54-Hülya-Tosun

 

Hülya Tosun

Desalinasyon susuz kentlere çare mi?

Şiddetlenen iklim değişikliği ve büyüyen su kriziyle birlikte su varlıkları kirleniyor ve temiz suya erişim kısıtlanıyor. Dünyada 1 milyara yakın insan temiz suya, 4 milyara yakın insan ise kesintisiz olarak suya erişemiyor. Hal böyle olunca su krizi salt bir su kıtlığı meselesi gibi algılanıyor. Dolayısıyla suya erişim sorununu sonsuza kadar çözecek suyun niteliğini iyileştirme değil, su arzını artırıcı mucizevi teknolojiler gündeme geliyor. İşte bunların başında gelen bir yöntem de deniz suyunu tuzundan arındırarak tatlı su üretmek. Deniz suyunda bulunan tuzu, mineralleri ve diğer yabancı maddeleri gidererek; içme, sulama, kullanma amaçlarıyla saf su elde edilmesine desalinasyon deniliyor.

Tatlısu ve denizsuyu
Tatlısu ve denizsuyu

Dünyada desalinasyon

Aslında desalinasyon ile tatlı su elde etme teknolojisinin yüzyılı aşkın bir geçmişi var. Geçtiğimiz yüzyılda elektrodiyaliz ve ters osmoz gibi yöntemlerin geliştirilmesiyle desalinasyon teknolojisi ucuzlamaya başladı. 1950’li yıllardan itibaren özellikle Orta Doğu gibi kronik susuzluktan muzdarip bölgelerde desalinasyon tesisleri kurulmaya başlandı. 2013 yılı itibariyle dünyada 17 bin küsur desalinasyon tesisi bulunuyor. Bunların tatlı su elde etme kapasiteleri günde 80 milyon m3’ü aşmış durumda. 150 ülkede 300 milyondan fazla insan desaline edilmiş su kullanıyor.  Günümüzde İsrail’in içme suyunun yaklaşık yarısı desalinasyon yoluyla karşılanıyor. ABD’nin kuraklıkla mücadele eden Kaliforniya eyaletinde desalinasyon tesisleri açılıyor.

Enerji maliyeti

Desalinasyon yoğun enerji kullanımı gerektiren bir teknoloji. Örneğin suyunun %60’ını deniz suyundan karşılayan Suudi Arabistan’da desalinasyon için her gün 300 bin varil petrol kullanılıyor. Bu veriyi daha iyi anlamak için Türkiye’nin günlük petrol tüketiminin 600 bin varil civarında olduğunu söyleyelim. Desalinasyona nasıl enerji akıtıldığını bu örnek gözler önüne seriyor. Tabi desalinasyon tesislerinde sadece fosil yakıtlar kullanılmıyor. Hidroelektrikten güneş enerjisine kadar çeşitli enerji biçimlerini bu tesislerde kullanmak mümkün. Nitekim dünyanın güneş enerjisi ile çalışacak en büyük deniz suyu arıtma tesisi de yine Suudi Arabistan’da inşa ediliyor. 2017 yılında tamamlanacak olan Al Khafji desalinasyon tesisi 16 milyon galon su üretecek. Ancak güneş enerjisiyle çalışan tesislerin diğer desalinasyon tesislerden 3 kat daha fazla maliyeti olduğunu da hesaba katmak lazım. Zira bu tesislerin sadece güneşli saatlerde değil, 24 saat çalışması gerekiyor. Ve enerji depolamak için oldukça büyük sistemlerin kurulması gerekiyor. Dolayısıyla güneş enerjisi pek çok durumda tercih edilmiyor.

Desalinasyonla elde edilmiş bir metreküp suyun enerji maliyeti ortalama olarak 3 kWh. Ters ozmoz membran tekniğinin kullanıldığı tesislerde ise maliyet 2 kWh’a kadar düşebiliyor. Ancak yerel kaynaklardan sağlandığında suyun enerji maliyeti en fazla 0,2 kWh tutuyor. Yani yerelden gelen su denizden gelen desaline edilmiş ortalama sudan minimum 10 kat daha az enerjiye mal oluyor.

Bir desalinasyon tesisi – photo by Naomi
Bir desalinasyon tesisi – photo by Naomi

Çevresel maliyet

Desalinasyonun çevreye olumsuz etkileri oldukça kabarık. Bu tesislerinin kurulduğu kıyı bölgeleri zaten pek çok ülkede yoğun kentleşme ve endüstrileşmenin getirdiği baskılar altında kıvranıyor. Bir de bu hassas ekosistemlere desalinasyon tesisleri eklendiğinde bu kırılganlık daha da artıyor. Öncelikle denizden çekilen ya da vakumlanan büyük miktarlardaki suyun içinde yaşayan hayvanlar ölüyor. Bu suyun içinde ne varsa (sadece planktonlar, çeşitli deniz canlılarının yumurtaları ve larvaları gibi küçük organizmalar değil, balıklar, kuşlar ve hatta büyük deniz memelileri bile) hepsi desalinasyonun çeşitli işlemleri sırasında yaralanıyor ya da ölüyor. Su alımı sırasında larvalar veya küçük balık yumurtaları vakumlandığı için deniz popülasyonu da hızla yok oluyor.  Her ne kadar bu işlemin daha az zararlı olması için teknikler geliştirilmiş olsa da bunların yeni teknolojiler olması dolayısıyla daha maliyetli olması tercih edilmemelerine neden oluyor.

Tabi desalinasyon sonucu ortaya çıkan tuz konsantrasyonun güvenli bir biçimde deşarj edilmesi meselesi de söz konusu. Elde edilen bu tuzlu konsantrasyonun içinde sadece iyot değil, kurşun, mangan, tarımsal üretim sonucu akarsularla ve yağmurla denizlere taşınan herbisit, pestisit ve azot gibi toksik maddelerin yanı sıra kentsel ve endüstriyel atıklar da oluyor. Buna ek olarak sadece denizde bulunan zehirli maddeler değil, tesisin kendi içinde kullanılan kimyasallar da bu karışımın içinde yer alıyor. Bunca kirlilik içeren bir bulamaç nereye bırakılırsa bırakılsın deniz tabanına çökerek, oradaki ekosistemi geri dönüşü olmaz biçimde yok ederek deniz canlılarını ortadan kaldırıyor. Bu karışımın seyreltilmesi için ne yapılırsa yapılsın, denize tekrar verildiğinde zarar vermemesi imkânsız.

Desalinasyon tesisine su çeken boru – photo by Silke Baron
Desalinasyon tesisine su çeken boru – photo by Silke Baron

Toplumsal maliyet

Desalinasyon teknolojisinin ilk kullanıldığı ülkelerden biri olan İsrail’de desaline edilmiş su kullanımı üzerine çeşitli araştırmalar mevcut. İsrailli bilim adamlarının yaptığı çalışmalar birincil olarak desaline edilmiş su kullanımının olduğu bölgelerde iyot eksikliğine bağlı hastalıkların yaygın biçimde var olduğunu gösteriyor. Ancak mesele sadece hastalıklarla da kısıtlı değil. Desalinasyon tesislerinin yakınlarında oluşan çevre felaketlerinin sonucunda balıkçılık ve turizm faaliyetlerinin olabilmesi oldukça zor. Geçimini denizden sağlayan geleneksel balıkçı köyleri ve kasabaları ortadan kalkıyor. Dolayısıyla balıkçılığın ortadan kalmasına neden olacak kadar kirlenmiş bir çevrede turizmin devam etmesi de olanaksız hale geliyor. Bu bölgeler kısa sürede insansızlaşıp, büyük sanayi bölgelerine dönüşerek daha da büyük bir kirlilik kısır döngüsünün içine düşüyor.

Türkiye’de desalinasyon

Türkiye’de birkaç yerdeki küçük ölçekli tesisler dışında desalinasyon teknolojisi yaygın değil.  Tabi,  büyüyen kuraklık ve artan kentleşme ile birlikte desalinasyon özellikle kıyı bölgelerindeki turistik tesislerin, belediyelerin, demir, çelik ve tekstil gibi sanayi tesislerinin ilgisini çeken bir teknoloji haline geliyor. Örneğin Balıkesir’e bağlı Avşa Adası Belediyesi vatandaşa birkaç senedir tuzundan arıtılmış su veriyor (4000 m³/gün). Bunun gibi örnekler çoğalacak gibi görünüyor. Nitekim İstanbul’un su sorunun da deniz suyu ile çözülmesi için adımlar atılıyor. 2015 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul’da deniz suyundan içme suyu üretme çalışması başlatacaklarını belirten bir açıklama yapmıştı. Bu proje ne zaman ve nasıl hayata geçirilir bilemiyoruz ama Topbaş’ın aynı tarihlerde yaptığı açıklama desalinasyon teknolojisinin nasıl kontrolden çıkmaya müsait bir tüketim çılgınlığına kapı açacağını göstermesi açısından oldukça manidardı. Topbaş şöyle demişti:

“İstanbul’a gelmesi ve gelecekte Türkiye’ye model olması için küçük çaplı olarak deniz suyundan içme suyu üretme çalışmasını başlatıyoruz… Deniz suyundan içilebilir su arıtma teknolojisini getireceğiz. İhtiyacımız olduğu için değil, bu teknolojiyi şehrimize getirmek adına. Bu yenilikçi bir düşünce. Bunu düşünmezseniz gelecekte ihtiyaç olduğunda çantacılar dolaşır neyi nasıl satacağız diye. Ama biz İBB olarak böyle bir teknolojiyi getirirsek Türkiye’de ihtiyacı olanlar gelir bizden alır. Biz de gerektiği zaman bunu genişletir, büyütürüz”.

Bırakın İstanbul gibi bir mega kenti, Türkiye’nin su talebini karşılamak gibi çılgın bir hedefle kurulacak desalinasyon tesislerinin Karadeniz’i kurutup, ekosistemini alt üst etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Entsalzung, yani desalinasyon – photo by A. M. D.
Entsalzung, yani desalinasyon – photo by A. M. D.

Susuzlukla mücadelede desalinasyon seçenek değil!

Dünyada ve Türkiye’de iklim değişikliğiyle birlikte şiddetlenen kuraklığa ve susuzluğa mucizevî bir çözüm olarak dayatılan desalinasyon teknolojisi akıllara şu soruyu getiriyor. Tatlı su varlıklarını kirlettiniz, şimdi sıra denize mi geldi? Maalesef tatlısu kaynakları azaldıkça deniz suyundan medet uman çözümleri daha sıklıkla duyacağız. Ve kirlenme ve iklim değişikliği bu hızla devam ederse yakın gelecekte şebeke suyu arıtılmış deniz suyundan ibaret hale bile gelebilir.

Bunun anlamı ekonomik açıdan şu olacaktır. Her ne kadar son on yıl gibi bir zaman dilimi içersinde desalinasyonla elde edilmiş suyun bedeli metreküp başına 0,5 dolara kadar düşmüşse de, desaline edilmiş su her zaman yerel kaynaklardan elde edilen sudan daha pahalıya mal olacaktır. Bu tesislerin ilk kurulumlarının milyonlarca dolara mal olduğunu ve enerji bütçelerinin yüksek olduğunu da hatırlayalım. Belediyeler tam maliyet prensibi gereği suyun tüm masraflarını belirli bir oranda kârı da ekleyerek bizden su faturaları vasıtasıyla aldığına göre, desaline edilmiş sudan ibaret şebeke suyu  bütçemizi daha da sarsacak. Dolayısıyla başta yoksul kesim olmak üzere herkesin zaten kısıtlı olan bütçesinden daha fazla payı suya ayırması gerekecek. Böylece su hakkı ihlalleri çeşitlenerek artacak.

Ne yapılmalı?

Elbette ki nüfusu sürekli olarak artan bir dünyada ve ülkede daha fazla suya ihtiyaç duyulması kaçınılmaz. Ancak su arzını sorgusuz sualsiz artırmak yerine öncelikle devletlerin ve yerel yönetimlerin mevcut tatlısu varlıklarını tasarruflu ve verimli kullanması gerekiyor. Evlerimizde mutfak ve banyolarda kullanılan gri suyun arıtılması ve yeniden kullanımı için gerekli altyapı çalışmalarına öncelik verilmeli. Örneğin İstanbul’da günlük su tüketimi 2,6 milyon m3 civarında. Bu miktarın %90’dan fazlası da evsel kullanıma gidiyor. Evlerde banyo ve mutfakta kullanılan gri su arıtılıp yeniden kullanıma sokulsa, her hanede ortalama %50’lik bir su tasarrufu gerçekleşir. Demek ki sadece bu yöntemle bile İstanbul’un su kullanımı yarıya indirilebilir. İstanbul’da 2015 yılında %24,09 olan su kaybı en aza çekilirse su kullanımın neredeyse dörtte bir oranında azalması da mümkündür. Üstelik yağmur suyundan da faydalanılabilir. Zira İstanbul gibi betonlaşmış kentlerde yağışın neredeyse tamamı toprağa değmeden beton üzerinden akarak ya doğrudan denize, ya da kanalizasyon sistemine gidiyor. Yani hemen hiç arıtmaya tabi tutulmadan bile kullanılabilecek yağmur suyu, pis suyla birleşip kullanılmaz hale geliyor. Bu suyun toplanması ve basit bir arıtmayla kullanıma sunulması hem enerjiden, hem de diğer masraftan tasarruf sağlamak demektir. Birim ürün ve hizmet üretmek için kullanılan su miktarında azaltma anlamına gelen “su verimliği” de düşünülmesi gereken bir sorun. Daha az suyla daha fazla ürün ve hizmet, günümüz belediyelerinin hedefi olmalı. İşte bütün bunla gerçekleştirildiği oranda desalinasyon gibi enerji, çevre ve toplumsal maliyetleri yüksek bir teknolojiye gerek kalmayacaktır.

KaynaklarHeather Cooley (Nisan 2010). Seawater Desalination: Panacea or Hype? Action Biosicence.http://www.actionbioscience.org/environment/cooley.html

Vakur Sümer (Ağustos 2015). Desalinasyon Ortadoğu’nun Tüm Su Sorunlarının Çözümünü Vaat Ediyor mu? Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi. http://www.orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/4523?s=orsam|turkish

Akgün İlhan (Haziran 2015). Su arzı artar ama Karadeniz biter, Gaia Dergi. https://gaiadergi.com/su-arzi-artar-ama-karadeniz-biter/

Akgün İlhan, Dursun Yıldız, Fatma Zişan Tokaç, Mehmet Levent Kurnaz ve Murat Türkeş (2014). İstanbul’un Su Krizi ve Kolektif Çözüm Önerileri. http://www.suhakki.org/wp-content/uploads/2015/03/istanbuldasukrizi-arastirma.pdf

İSKİ (2015). İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi 2015 Faaliyet Raporuhttp://www.iski.gov.tr/web/assets/SayfalarDocs/faaliyetraporlari/faaliyetraporu2008/faaliyet_raporu2015.pdf

 

Bu yazı suhakki.org/ dan alınmıştır

53-Akgün-İlhan

 

Akgün İlhan

Su Hakkı Kampanyası

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Havuç Yeşilliğinden Pesto Sos – Sevin Turan Bettscheider

Merhabalar herkese,

Yine küçük bir aradan sonra geri geldim. Başka bir ülkeye taşındığımdan beri , daha önce hiç tatmadığım birçok yeni sebzeyle tanıştım. Belki mevsimsel özellikler yüzünden belki de damak tadıyla alakalı…  Sürekli yediğim havucun yeşil kısmını  hiç satın almamıştım, hatta görmemiştim demem daha doğru olur. Belki pazarlarda vardı da ben dikkat etmedim.  Markette havucu yeşilliği ile görünce ne yapıcam ki ben bununla diye kısa bir süre düşündüm. Sonra küçük bir araştırma yaptım ve salatalarda , çorbalarda, maydanoz niyetine yemeklerde ve sabah kahvaltılarında meyvelerle birlikte içecek yapmaya başladım.

39

Yeşilliğin sapları biraz sert ve telli bir yapıya sahip, zamanı biraz geçince sert ve telli yapısı arttığı için içeceklerde ve salatalarda sadece yaprak kısımlarını kullanıyorum. Ama şimdi tarlamda taze taze kullanabileceğim havuçlarım var. Geçen günlerde elimde fazla olunca pesto denemeye karar verdim.  Pestonun vazgeçilmesi olarak görülen ve fazlasıyla pahalı olan çam fıstığı  yerine de elimde hangi kuruyemiş varsa onu kullanıyorum. Bu sefer kabuklu bademle yaptım. Bazen ayçekirdeğide kullanıyorum ama bence badem daha güzel bir tad veriyor. Sizin damak tadınıza bırakıyorum. Geçelim tarife…

Pesto

Malzemeler:

135 gr havucun yeşilliği (sadece yaprak kısımları, saplarından ayırın)

200 gr zeytinyağı

80 gr badem (kavrulmuş)

3 adet sarımsak

100 gr parmesan peyniri

tuz, karabiber

Yapılışı :

40

Kabuklu bademleri tavada kavurup soğumaya bırakın. Yeşilliği saplarından ayırıp yapraklarını yıkayın ve süzdürün.

Yeşillik ve sarımsağı el mikseri ile çalıştırın. Yağı 2-3 seferde ekleyip çalıştırmaya devam edin. Karışım iyice sos haline gelince badem ve parmesanı da ekleyin ve çalıştırmaya devam edin. Tadına bakarak tuz ve karabiberi ekleyin. Pestomuz yemeye hazır. Afiyet olsun…

41

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

[Manzum Serzenişler] Sahisizce

kırk kere olursa gelir diyorum yine de şom ağzıma yenik düşüyorum…

sanatla ve barışla kalın.

 

(c) gizmology.net
(c) gizmology.net

Sahisizce

Demir oyuncakları
ölümün;
ekranda mı,
arka mahallede mi
sahiciydi?

Sivildim sözde
sivilceden hallice.

Yeşil
önce ağaca
sonra ayağa
düşmüştü.
Hâki yazlık botlar
toprakta sürünüyordu.

Kalemtraş
silgi derken
kalemin
kurşununa
taktım
şimdi.
kelimeler kifayetsiz ya!

Gerçek hesap dürüyordu
üstü kalsın diyordum.
pek sürreeldik.
yatcazdı
kakcazdı
ve o büsler
iyi sıhhatte olsunlardı.

Seni yazmak
istiyordum bir heves.
Oysa bencil geliyordu, ben…
Ama senin günahın neydi ki?

Senin yerini yadırgıyordum
bu sözde manzumda
ya da kendimin?
sahisiz…
sahici…
sahi neydi?

uykum geldi.

kadıköy

248161952

12 Eylül’den Gezi’ye bir adsız kahraman: Ruhu Terbiyesiz Adam

Roman kahramanlarının düşünce dünyasında nasıl doğduğu, nasıl kişilik kazandığı sorusu belki de edebiyatın en temel tartışma konularından biri. Yazarın karakter yaratma aşamasına geçmeden önce onu hayalinde besleme, büyütme, olgunlaştırma süreci galiba konunun özünü oluşturuyor. Aslında bu süreç romancının dünyaya nereden baktığı ve hangi noktada durduğu olgusuyla da yakından ilişkili. Hayata bakılan pencerenin oradan izlenenlere, sözcüklere, imgelere, bunları birbirine bağlayan kurgunun bütününe anlam, renk ve biçim kazandırdığına ilişkin gerçek, Ferhan Şaylıman’ın beşinci romanı Ruhu Terbiyesiz Adam’da bir kez daha varlığını hissettiriyor.

61

Bu açıdan bakıldığında Şaylıman’ın, toplumsal fay hatlarımızda derin kırılmalarla savrulduğumuz bir aşamada altüst oluşumuzun yansımalarından kaçmadığını, aksine yaşanan acılara, kaygılara açık yüreklilikle dokunmayı hedeflediğini görüyoruz. Sıradan hayatların, temelleri geçmişte atılmış ilişki biçimleriyle, değer yargılarıyla, tercihlerle, kabullenişlerle bugünlerin hazırlanmasına öncülük ettiklerini anlatan bir kitap Ruhu Terbiyesiz Adam.

Şaylıman, romanı 12 Eylül’le Gezi olayları arasındaki bir zaman dilimine oturtarak kurgulamış. Aslında çok farklı noktalara dayanan bu iki toplumsal sarsıntının bazen sinir uçlarına kadar inilen kitapta, okuyucu adsız bir kahramanın dünyasında yolculuğa çıkarılmış. Kahramanımız alışılmış, kanıksanmış, kabul edilmiş, içselleştirilmiş ne varsa elinin tersiyle iten ve kendini daha kitabın ilk sayfalarında ‘’Kısa dönemler hariç hep işsizdim, düzensizdim, tektim ve terbiyesizdim.’’ diye tanımlayan birisi. Burada terbiyesiz kavramına alışılmışın dışında anlamlar yüklendiğini gözlüyoruz.

Ferhan Şaylıman
Ferhan Şaylıman

‘’Ruhu terbiye edilmiş adamlarla, terbiyesizler arasındaki fark, yaşam kadardır. İlki çizgili pijama, pofuduk terlik, televizyon ve mercimek çorbasını simgeler; diğeri her an her şeyin olabileceği bir belirsizlikler dünyasıdır. Arada kalıp ürkek tavşanı oynayanlar olsa da asıl mücadele terbiyelilerle terbiyesizlerin seçimleri arasında geçer.’’

Kahramanımızın romanda yalnızca düşünceleriyle değil, yaşam biçimiyle de aradaki farkı derinleştirme eğilimi, okuyucuyu hayata ilişkin gözlemlerini yeniden düşünmesini öneren sorularla dolu bir dünyaya yöneltiyor. Buket adındaki radyo programcısıyla TRT’nin tek kanal üzerinden yayın yaptığı günlerde başlayan arkadaşlıkları, onun kalbinde derin izler bırakır. İnsanın kendini, düşüncelerini çoğaltacak, dünyayı gerçekten anlamasını sağlayacak şeyleri sunulanın ötesinde arama çabasını, onların ilişkisinde bütün çıplaklığı ile gözleriz. Çünkü acılara dayanmanın, dayatılana pabuç bırakmamanın en kestirme yoludur hayatı çoğaltma çabası. Askeri diktatörlüğün ülkeyi kasıp kavurduğu dönemlerde karşısındakine güvenmenin ne demek olduğu anlatılırken, okuyucudan kendi deneyimleriyle yüzleşmesi de istenir.

Aslında Ruhu Terbiyesiz’in hayatında Buket’in dışında, üniversite yıllarından kalma bir sevgilisi vardır. Araya giren uzun yıllar ona duyduğu tutkuyu köreltmeye yetmez. Selda, albay olan babası Şevket Bey’in biçimlendirdiği kişiliği ile Buket’in tam tersi bir dünyanın insanıdır.

‘’Hayatlarımızda kara delikler oluşturan boşlukları işle, parayla, rütbeli ilişkilerle doldurma hırsı ne hüzünlü bir çabadır. Biz o boşlukları doldurmak için uğraştıkça yeni delikler açılır içimizde. Her delik daha çok iş, para, rütbe ve hırs demektir.’’

Bu düşünce onu çok sevmesine karşın önce ayrılıkla noktalanan ve araya giren uzun yılların ardından trajediye dönüşen ilişkilerinin özeti gibidir. Çünkü kahramanımız başından bu yana kendini hep şöyle ifade eder: ‘’Bana gelince kolaydım, açıktım, basittim, hesapsızdım, karmaşık değildim. Gizli hiçbir yanım yoktu. Hayatın bütün dayatmaları çıkarıldığında geriye kalandım. Ayrıksıydım. Seçmesini, elemesini beceren her gözün ucundan kıyısından takılabileceği bir adamdım.’’

Belki de romanda öne çıkan en temel kavram bu: Ayrıksılık. Sürüden ayrılanı kurt kapar uyarısının içinde gizli özne olarak duran ayrıksılık kavramı, bedel ödemeyi de gerektiren bir şeydir. Ruhu Terbiyesiz ile Buket’in, tanımların arasına sıkışmadan yaşama çabalarının nasıl bir parçalanmayla noktalandığını gördüğümüzde daha iyi anlarız bunu. Sıralı sekili ilişkiler dünyasında, sırasız ve sekisiz durma ısrarı kitapta hep ağırlığını hissettirir.

62

Bütün bu hesaplaşmaların, savrulmaların altını çizdikten sonra aslında romandaki genel anlatımın içine serpiştirilmiş farklı bir ayrıntıdan söz etmek mümkün. Şaylıman tam bir hayat panayırı sunuyor okuyucuya. 12 Eylül’ün karanlık günlerinde işinden atılan radyo programcısı Buket’ten, İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in gözdesi, Berlin Filarmoni’nin tanrısal şefi Wilhelm Furtwangler’e; pavyon sanatçısı Sıla’dan, Herbert von Karajan’a; Sen Öldün Hasan ve Beygir Erhan’dan, İstvan Szabo’ya uzanan bir rengarenk ilişkiler yumağı kitabı adeta sarıp sarmalıyor. Peki kahramanımız bu yumağın hangi noktasında? O kurduğu hayallerle göz önünde olan ve altta görünmeyen her şeye rengini veren kişi aslında:

‘’Herkesin öküzü var; işte, evde, hayatın değişik alanlarında. Onlara öylesine gönülden bağlıyız ki kader deyip üstümüze binmelerine izin veriyoruz. Geçmişte kurduğum bir hayaldi bu: Örneğin bir sabah uyandığımızda bakmışız kimse işe gitmemiş. Tapu daireleri, bankalar, belediye binaları, bakanlıklar, noterler, döviz büroları, terminaller, havaalanları, alışveriş merkezleri, fabrikalar, atölyeler, pasajlar, pavyonlar, askeri birlikler bomboş. Silahın askeri, uçağın pilotu, otobüsün şoförü, makinenin işçisi, mağazanın tezgâhtarı, kaşeli evrakların memuru, belediyenin çöpçüsü, adliyenin mübaşiri, hapishanenin gardiyanı, karakolun polisi olmazsa ne olur? Hayat durur.’’

İlginçtir bu kitap 15 Temmuz darbesinin toplumda yarattığı sarsıntının en sıcak günlerinde yayımlandı. Roman şimdilerde yaşadığımız acılarla, geçmişin uzaklarda kalmış günleri arasında kurduğu çarpıcı bağlantılarla dikkat çekiyor. Yazıyı bunu örnekleyen bir saptamayla noktalayalım:

‘’Çoğunluğun taparcasına benimsediği kıstaslara bakarak boyun eğilen haklılık kavramıdır belki de dünyayı yaşanmaz kılan, cehenneme çeviren.’’

 

Ferhan Şaylıman
Ruhu Terbiyesiz Adam
Siyah Beyaz Yayınları

Antalya’da yeni bir karanfil türü keşfedildi

‘Antalya Endemik ve Nadir Çiçekleri’ projesi kapsamında dünya üzerinde sadece Antalya’da yayılış gösteren yeni bir bitki türü bulundu.

28

Akdeniz Üniversitesi tarafından yürütülen “Antalya Endemik ve Nadir Çiçekleri” projesi kapsamında dünya üzerinde sadece Antalya’da yayılış gösteren yeni bir bitki türü bulundu. Karanfil cinsine ait örnekler üzerinde yürütülen çalışmalar sonucu keşfedilen yeni türe “Bolçiçek karanfili” (multiflorus) adı verildi.

Bir yıllık hayat döngüsüne sahip olan tür, yakın hemcinslerin ilk bakışta bir bireyde 300’e kadar çıkabilen çiçek sayısıyla ayrılıyor. Bilimsel isimlendirmesi türün bu özelliğine atfen “Dianthus multiflorus Deniz&Aykurt (Bolçiçek karanfili)” olarak yapıldı, uluslararası literatürde yayımlanarak bilim dünyasına tanıtıldı.

 

(Evrensel)