Ana Sayfa Blog Sayfa 3356

10 soruda: Kolombiya barış süreci

Kolombiya’da hükümet ile solcu gerilla örgütü FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) arasında, 52 yıldır süren çatışma sürecini sonlandırmak için yürütülen müzakerelerin sonunda nihai anlaşmaya varıldı.

Anlaşma Pazar günü referanduma sunulacak ve onaylanması durumunda yarım asırlık savaş sona ermiş olacak.

Barış süreci için düzenlenen kutlamada şarkı söyleyen FARC mensupları.
Barış süreci için düzenlenen kutlamada şarkı söyleyen FARC mensupları.

Kolombiya bu anlaşmaya uzun ve zorlu bir sürecin ardından vardı.

BBC Türkçe’den Mahmut Hamsici’nin haberinde Kolombiya – Farc Barış süreci ne dair öne çıkan sorulara yanıt arandı.

1) Devlet-FARC çatışması süreci neden ve nasıl başladı?

Kolombiya’da 1948’de, Liberal Parti liderinin bir suikast sonucu öldürülmesiyle Liberal Parti ve Muhafazakâr Parti yanlıları arasında bir iç savaş patlak verdi.

La Violencia (Şiddet) dönemi olarak adlandırılan bu iç savaş döneminde Komünist Parti ve sol örgütler yoksul köylüler arasında güç kazanmaya başladı.

Ülke topraklarının büyük toprak sahiplerinin eline geçmesi süreci hem bu iç savaş dönemin de hem de 1957’de Liberal Parti ve Muhafazakâr Parti’nin uzlaşmaya varması ardından sürdü.

52 yıldır süren çatışmalarda yaklaşık 220 bin kişi yaşamını yitirdi.
52 yıldır süren çatışmalarda yaklaşık 220 bin kişi yaşamını yitirdi.

Bu süreçte Komünist Parti yoksul köylülere kendi kontrollerindeki tarım alanları oluşturma ve devlet destekli toprak sahiplerinin saldırılarına karşı ‘öz savunmalarını’ geliştirme çağrısı yaptı.

Bu kapsamda 1964’te bir kırsal bölgede Marquetalia Cumhuriyeti olarak adlandırılan, bir komünal alan oluşturdu.

Bunu sistem için büyük bir tehdit olarak algılayan iktidar, ordu güçlerini bu bölgede yaşayanların üzerine gönderdi.

Bu saldırıya karşı çıkan, çatışmalar sonrası hayatta kalıp ormanlık alanlara çekilen bir grup Komünist Parti mensubu silahlı mücadeleye yönelme kararı aldı.

Bu da FARC’ın oluşumunu sağladı. FARC on yıllar boyunca büyüyerek faaliyetlerini sürdürdü.

2) Çatışmaların ülkeye ‘maliyeti’ ne oldu?

Yarım asırlık çatışmalar boyunca yaklaşık 220 bin kişi yaşamını yitirdi.

6 milyondan fazla kişi evlerinden ayrılmak zorunda kaldı.

On yıllar boyunca ordu güçleri operasyonlarını, FARC ise saldırılarını sürdürdü.

FARC asıl olarak güvenlik güçlerini hedef aldı. Ama sivillerin yaşamını yitirdiği saldırılar da oldu.

Çatışma sürecinde paramiliter gruplar kuruldu. Uyuşturucu kartelleri ve dönem dönem devletin bazı birimleri ve ABD’ye bağlı güçlerle de birlikte çalışan birlikte çalışan bu örgütlerin saldırılarında on binlerce kişi yaşamını yitirdi.

Yaşamını yitirenler arasında sendikacılar, siyasetçiler ve gazeteciler de bulunuyor.

3) Barış süreçi nasıl başladı?

Ortadaki, devlet ile FARC arasındaki ilk müzakere girişimi değil.

1980’lerden 2000’lere kadar çeşitli barış süreci denemeleri yaşandı ancak bunlar başarısızlıkla sonuçlandı.

Bir önceki dönemki hükümette savunma bakanlığı yapan, şahin bir lider olarak görülen, 2010’da iktidara gelirken de FARC’la mücadele sözü veren, iktidarının ilk aylarında da FARC’ın üzerine operasyonlarla giden Juan Manuel Santos, kısa süre sonra müzakere siyasetine doğru yöneldi.

Son barış süreci 2011’de başladı. Görüşmeler bir süre gizli olarak sürdürüldü.

Ağustos 2012’de ise Devlet Başkanı Santos FARC’la görüşmeler yapıldığını kamuoyuna açıkladı.

2012’den sonra görüşmeler kamuoyuna açık şekilde sürdürüldü.

Sürecin neden başladığına dair ise kimisi birbirine zıt, kimisi içi içe geçen farklı yorumlar yapılıyor.

Bunlardan bazıları şöyle:

– Kolombiya devletinin 2000’li yıllarda yoğunlaşan operasyonları sonucunda, bazı önemli liderlerini bu operasyonlarda kaybeden ve üye sayısı azalan örgüt, masaya oturmak zorunda kaldı.

– Devlet Başkanı Santos sorunun askeri yollarla asla çözülemeyeceği kabul etti ve ekonomik istikrar için de bunu kaçınılmaz gördü.

– İki taraf da savaşın sürdürülemez olduğunu ve sürmesi durumunda hiçbir tarafın nihai zafere ulaşamayacağını anladı.

– Hem bölge ülkeleri hem de ABD, çatışmalar nedeniyle duydukları siyaset, ekonomi ve güvenlik bağlamındaki kaygılar nedeniyle Kolombiya’dan bir barış süreci taleplerini artırdı.

4) Elini tetikten ilk çeken kim oldu?

İlk olarak FARC tek taraflı ateşkes ilan etti. Bu ateşkes ilanı 19 Kasım 2012’de geldi.

Hemen ardından Kolombiya ordusu da örgüte yönelik operasyonlarını durdurdu.

Bu tek taraflı ateşkesler dönem dönem çöktü. Ancak buna rağmen müzakere masası devrilmedi.

FARC’ın çağrılarına rağmen Kolombiya devleti uzun süre boyunca çift taraflı ateşkesi kabul etmedi.

Çift taraflı ateşkes ancak Temmuz 2016’da geldi.

5) Arabulucular kimdi ve işlevleri neydi?

Barış sürecinin resmen başlamasından önceki dönemde Venezuela eski devlet başkanı Hugo Chavez’in FARC ve Kolombiya devleti arasında temas sağlanması için aracılık yaptığı biliniyor.

Zaten ilk görüşmeler de Venezuela-Kolombiya sınırında yapıldı.

Kamuoyuna bildirilerek yapılan ilk resmi formattaki görüşme ise Norveç’in başkenti Oslo’da gerçekleştirildi.

Görüşmeler daha sonra Küba’nın başkenti Havana’da sürdü.

Müzakereler resmi olarak başladıktan sonra taraflar iki garantör yabancı ülke seçti.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun (En solda), Şili Devlet Başkanı Michelle Bachelet ve Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, nihai barış anlaşmasının ilan edildiği törende.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun (En solda), Şili Devlet Başkanı Michelle Bachelet ve Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, nihai barış anlaşmasının ilan edildiği törende.

Bu ülkeler, Küba ve uluslararası alandaki çatışmalarla ilgili arabuluculuk konusunda aktif bir ülke olan Norveç oldu.

Bunun dışında iki de ‘kolaylaştırıcı’ ülke belirlendi.

FARC Venezuela’yı, Kolombiya hükümeti ise Şili’yi seçti.

Arabulucuların süreçte çok önemli bir rolü oldu. Dönem dönem yaşanan krizler ve artan çatışma durumlarında masanın devrilmemesinin en önemli nedenlerinden birinin arabulucuların baskısı olduğu düşünülüyor.

Bu arada Birleşmiş Milletler’in ve yıllarca FARC’a karşı savaşta Kolombiya devletini destekleyen ABD’nin müzakerelere tam desteği, sürecin uluslararası meşruiyetinin kabulü açısından da önemli olarak değerlendiriliyor.

6) Süreç sırasında şiddet tamamen durdu mu?

Hayır. Şiddet olayları önceki dönemlere göre önemli oranda azalsa da dönem dönem operasyonlar, saldırılar ve çatışmalar yaşandı.

Bunlar süreci krize soksa da, müzakereciler bu krizlerden çıkmayı başardı.

FARC’ın ilk tek taraflı ateşkes ilanı 19 Kasım 2012’de geldi. Ancak bunu ateşkesin çöküşü ve yeni ateşkes ilanları izledi.

FARC 2014’teki başkanlık seçimlerinin ilk ve ikinci turunda da geçici ateşkes ilan etti.

Ancak kısa süre sonra örgüt tarihinde ilk kez bir generali kaçırdı. Aracılarla yapılan görüşme sonucu general serbest bırakıldı.

2014 Aralık’ında FARC, 2012’den beriki beşinci tek taraflı ateşkesini ilan etti ve bunun sürekli bir tek taraflı ateşkes olduğunu ancak askeri operasyon gerçekleştirilmesi durumunda çökeceğini söyledi.

Santos bunun üzerine ordudan operasyonlarını bir ay süreyle durdurmasını istedi.

Bundan bir kaç ay sonra FARC, kamplarına yaklaştıklarını belirttiği bir grup askere saldırdı ve 11 askeri öldürdü. Santos hemen operasyonların yeniden başlaması emrini verdi.

Müzakerelerin garantör ülkelerinden Küba aynı zamanda başkent Havana'da müzakerelere ev sahipliği yaptı.
Müzakerelerin garantör ülkelerinden Küba aynı zamanda başkent Havana’da müzakerelere ev sahipliği yaptı.

11 askerin ölümü kamuoyunda barış sürecine ve Santos’a desteği düşürdü. 22 Mayıs’taki ordu operasyonlarında 26 gerilla öldü. FARC komutanlarından Román Ruiz de öldürülenler arasındaydı. FARC tek taraflı ateşkesini yeniden sonlandırdı.

Bütün bu şiddet olaylarında, garantör ülkeler iki tarafa da baskılarını artırdı. Bu olaydan kısa süre sonra Santos’un, kimliği belirlenen gerilla cesetlerinin ailelerine teslim edileceğini, FARC’ın da müzakerelerin sürmesini istediğine dair açıklamaları gibi ‘jestler’ sürecin yeniden toparlanmasını sağladı.

Bunun ardından mayınların temizlenmesi gibi ‘güven inşa eden’ projelere girişilmesine karar verildi.

Ancak bundan yine bir süre sonra FARC, iki ayrı bölgede elektrik alt yapılarına saldırılar dahil çeşitli saldırılar düzenledi. Ve yine garantör ülkelerin baskısı üzerine FARC bir kez daha ateşkes ilan etti.

Temmuz 2016’da gelen çift taraflı ateşkesle, şiddet hemen hemen tamamen sona erdi.

Bu arada Şubat 2014’te Semana bir haber sitesi, Havana’daki gözlemcilerin özel görüşmelerinin askeri istihbarata bağlı bir birim tarafından illegal olarak izlendiğini haberleştirdi.

Bunun üzerine Devlet Başkanı Santos, yasadışı dinlemelerin kabul edilmez olduğunu söyledi ve ‘barış sürecini sabote etmek isteyen karanlık güçlere karşı soruşturma açılması’ talimatını verdi.

İki gün içinde askeri istihbarat başkanı dâhil olmak üzere iki general ihraç edildi.

7) Kamuoyu barış sürecine nasıl bakıyor?

Kamuoyu yoklamaları halkın büyük bir bölümünün sürece destek verdiğini ortaya koyuyor.

Ancak anlaşmaya karşı kampanya yürüten gruplar ve FARC’ı affetmeyi kabul etmeyen bir toplumsal kesim bulunuyor.

Barış sürecine destek amacıyla Mayıs 2016'da başkent Bogota'da yastık savaşı yapan Kolombiyalılar.
Barış sürecine destek amacıyla Mayıs 2016’da başkent Bogota’da yastık savaşı yapan Kolombiyalılar.

‘Hayır’ cephesinin en önemli ismi eski devlet başkanı Alvaro Uribe.

Bu cephedekiler, FARC’ın sözlerini tutmayacağını öne sürüyor.

Ayrıca FARC mensuplarının çatışma sürecine dair suçlar nedeniyle hapis yatmadan Kongre’ye girecek olmalarına tepki gösteriyor.

Uribe son konuşmalarından birinde, “Amerikalılar Usame Bin Laden’e cezasızlık sağlamaz. Fransızlar IŞİD’e cezasızlık sağlamaz. Neden Kolombiyalılar teröristlere tam bir cezasızlık sağlasın?” dedi.

8) Uzlaşma hangi başlıklarda gerçekleşti?

Barış süreci altı başlık üzerinden yürüdü.

Bunlar şöyle: Toprak reformu, siyasete katılım, silahsızlanma, yasa dışı uyuşturucu sorununa çözüm, kurbanların hakları, barış anlaşmasının uygulanması.

Müzakereler kapsamında ilk olarak toprak reformu konusunda uzlaşmaya varıldı ve adım adım diğerleri geldi.

Bu son anlaşma artık uygulanma aşamasının teyidi oldu.

9) Silahsızlanma hangi aşamada ve nasıl gerçekleşecek?

Silah bırakma sürecin son aşamasında, yani bu hafta imzalanan nihai anlaşmadan sonra hayata geçirilecek.

FARC gerillaları, anlaşma kapsamında belirlenen 20 ‘geçiş bölgesine’ ve sekiz kampa giderek silahlarını bırakacak.

Sürece karşı çıkan gruplar referandumda halkı 'hayır' oyu vermeye çağırıyor. Bu gruplar FARC'a affı kabul etmiyor ve örgütün sözünü tutacağına inanmıyor.
Sürece karşı çıkan gruplar referandumda halkı ‘hayır’ oyu vermeye çağırıyor. Bu gruplar FARC’a affı kabul etmiyor ve örgütün sözünü tutacağına inanmıyor.

Gerillaların güvenliğini sağlamak üzere hiçbir sivilin bu alanlara girişine izin verilmeyecek.

Silahlar Birleşmiş Milletler gözetiminde teslim edilecek.

BM’nin bu silahlarla ABD’nin New York kentindeki BM Genel Merkezi’nde, Küba’nın başkenti Havana’da ve Kolombiya’nın bir kentinde heykeller yaptıracağı belirtiliyor.

Yaklaşık 7 bin gerillanın, önümüzdeki altı ay içerisinde silah bırakma sürecini tamamlamış olması gerekiyor.

Nisan 2017’ye kadar ‘geçiş bölgeleri’ kapatılacak ve FARC gerillaları sivil hayata dönecek.

10) FARC’a bundan sonra ne olacak?

FARC anlaşma kapsamında bir siyasal partiye dönüşecek. Bu parti 2018’de gerçekleştirilecek milletvekili seçimlerine katılabilecek.

İlk yasama döneminde partiye, ne oranda oy alırsa alsın Kongre’de en az 10 sandalye ayrılacak.

Barış anlaşmasını kutlayan FARC gerillaları.
Barış anlaşmasını kutlayan FARC gerillaları.

Anlaşma, FARC mensuplarına ‘işledikleri siyasi suçlar’ nedeniyle af öngörüyor.

Bununla birlikte katliam, işkence ve tecavüz gibi suçlar af kapsamında değil. Ancak suçlarını itiraf etmeleri durumda cezaları indirilebilecek. Toplumsal projelerde yer alarak cezalandırma gibi uygulamalar da hayata geçirilecek.

 

(BBC Türkçe)

Ahmet Mithat Efendi’den “Felâtun Bey ile Râkım Efendi” Ankara Devlet Tiyatrosu’nda!

Ahmet Mithat Efendi‘nin (1844 – 28 Aralık 1912) 1875 yılında, Tanzimat’ı takiben ortaya çıkan ilk Türk romanlarının ana temasını oluşturan “yanlış batılılaşma” temasına sadık kalarak yazdığı “Felâtun Bey ile Râkım Efendi” adlı romanı, 2008/2009 tiyatro sezonu boyunca İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendikten sonra, 2016/2017 tiyatro sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından, tiyatro oyunu olarak sahneleniyor.

Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi

Oyunun 2016/2017 tiyatro sezonundaki ilk gösterimi, 1 Ekim Cumartesi günü, Ankara Devlet Tiyatroları “Küçük Sahne” de yapılacak.

Ankara Devlet Tiyatrosu - Küçük Sahne
Ankara Devlet Tiyatrosu – Küçük Sahne
Türel Ezici
Türel Ezici

Romanı, tiyatro oyun metnine, 2008 yılında, oyunun İzmir Devlet Tiyatrosu’ndaki sahnelenmesi için, öğretim üyesi, dramaturg, oyun yazarı, tiyatro eleştirmeni olarak da tanınan Türel Ezici uyarladı ve bu yıl, Ankara Devlet Tiyatrosundaki sahnelemede de Türel Ezici’nin uyarlaması ile kullanılıyor.

Levent Süner
Levent Süner

“Felâtun Bey ile Râkım Efendi” tiyatro oyununun yönetmeni Levent Süner‘in, 2008/2009 tiyatro sezonunda İzmir Devlet Tiyatrosu içi yaptığı rejinin “röpriz” ile sahneleniyor.

Oyunun dramaturjisini Meriç Bardakçı, dekor tasarımını Hasan Yavuz, kostüm tasarımın Fatma Görcü, ışık tasarımını Şükrü Kırımlıoğlu, dans düzenini Özgür Adam İnanç, yönetmen yardımcılığını Hülya Dizmen yaptı.

Oyunun konusu

"Felâtun Bey ile Râkım Efendi - 2008/2009  İzmir Devlet Tiyatrosu
“Felâtun Bey ile Râkım Efendi – 2008/2009 İzmir Devlet Tiyatrosu

Karakterlerden Felâtun Bey, batılılaşmayı yüzeysel olarak yorumlamış ve sefa hayatı süren biridir. Râkım Efendi ise ona karşıt bir karakter olarak kurulmuştur. Oldukça çalışkan ve tutumlu biridir. Romanın sonunda bu dönem romanlarından bekleneceği üzere Râkım Efendi dilediği hayatı elde ederken, Felâtun Bey yaptığı hataların sonucuna katlanmak zorunda kalır. İsimlerinde kullanılan “efendi” ve “bey” kavramları da karakterlerin temsil ettikleri değerlerin sembolüdür.

“Felâtun Bey ile Râkım Efendi” 2008/2009 tiyatro sezonunda, İzmir Devlet Tiyatrosu’nda, Türel Ezici’nin uyarlaması, Levent Süner’in rejisi, Pınar Merterkek’in dramaturjisi, Savaş Çevirel’in dekor tasarımı, Yıldız Köse İpeklioğlu’nun kostüm tasarımı, Hasan Yalman’ın ışık tasarımı, Neslihan Öztürk dans düzeni ile sahnelenmişti.

Oyunun Kadrosu

Yazan : Ahmet Mithat Efendi
Uyarlayan : Türel Ezici
Yöneten : Levent Süner
Dramaturji : Meriç Bardakçı
Dekor Tasarımı : Hasan Yavuz
Kostüm Tasarımı : Fatma Görgü
Işık Tasarımı : Şükrü Kırımlıoğlu
Dans Düzeni : Özgür Adam İnanç
Yönetmen Yardımcısı : Hülya Düzen
Asistanlar : Ezgi Şahingöz, Gizem Gürer
Sahne Amiri : Sibel Güvercin
Kondivit : Sinan Güneş
Suflöz :Müjde Yazar
Dekor Sorumlusu : Alattim Koçak
Aksesıar Sorumluları : Özgğr Dağan, Sinan Devir,
Bayan Terzi : Neriman Şatır
Eekek Terzi : Turgay Yener
Peruka :Şevki Yardımcı

OYUNCULAR

Eray Erol
Bülent Çiftçi
Muzaffer Saygı
Ceyhun Becerikli
Ayşe Seval Ersu
Sertan Müsellim
Tuğba Yılmaz
Didem Ruhi
Elvan Eker
Nilsu Akman
Emine Tekin Ünal
Hülya Dizmen
Hicran Yavuz
Gizem Gürer
Ezgi Şahingöz

MÜZİSYENLER

Piyano : Mehmet San-Murat Ömür Tuncer (yedek)
Gitar : Ümit Bayraktar
Klarnet : Sercan Erdoğan-Umay Şafa (yedek)
KEMAN : Mustafa Önder AtakanlıI-Yiğit Dirik (yedek)
Kanun : Fevzi İpteş–Barkın İpteş (yedek)
Darbuka : Burak Coşkuner–Emre Elüman (yedek)
Bateri : Onur Boztaş

 

Haber: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)

Kesilmek üzere iken yeniden dikilen 800 yıllık zeytin ağacı meyve verdi

Mersin merkez Toroslar Belediyesi’nce 20 ay önce bir hızarcıdan odun olarak kesilmek üzereyken alınan ve yeniden toprakla buluşturulan 800 yıllık olduğu tahmin edilen zeytin ağacı meyve verdi.

50

Odun yapılmak için Adana’dan getirilen zeytin ağacının köklü olduğunu gören belediye görevlileri, 4 ton ağırlığında 800 yıllık zeytin ağacını alarak 20 ay önce 2 yaşında bir zeytin ağacıyla aşılayarak parka dikti. Ağaç, yoğun şekilde bakım uygulayıp kök salma ilaçları ve özel sulama çalışmalarının ardından ilk meyvesini verdi. Mersin tarihinden daha eski olan ağacın yeniden hayat bulup zeytin vermesinin önemli olduğunu belirten Toroslar Belediye Başkanı Hamit Tuna, ilk hasadı kendi elleriyle yaptı.

Toroslart Belediye Başkanı Hamit Tuna
Toroslart Belediye Başkanı Hamit Tuna

Yeni kesilmiş, öz suyunu kaybetmemiş zeytin kökünü tekrar toprakla buluşturduklarını kaydeden Başkan Tuna, “Anadolu coğrafyasının Türk yurdu olduğu günlere denk gelen bir tarihi geçmişe sahip olan zeytin ağacı, kendi kökünden çıkan dalda zeytin verdi. 2 yaşında bir zeytin fidanı dikmiştik o da gövdeye bağlandı. 800 yıllık manevi hatırası olan, belki padişahların bile zeytin yediği, atalarımızın zeytin yediği bu ağaçtan şu an insanlar zeytin yeme şansı bulacak. Zeytin aynı zamanda barışın simgesi. Ülke olarak birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, milletin birlik olması yönünde çekici de bir ağaç oldu” dedi.

20 aydır ağacın sürekli sulanması ve kök güçlendirici ilaçları verilmesi sonucu gelinen noktanın sevindirici olduğunu belirten Başkan Tuna şunları söyledi:

“Sürekli bakımları takip ettik ve Mersin’e yakışan, sembol olan ağacın, 15 bin metrekarelik bu park alanında olması önemli. Zor bir yapım süreci var bu parkın ama bu zeytin ağacıyla birlikte, tarihin süzgecinden geçen, derinliklerini anlatan güzel bir park olacak. İnsanlar bu ağaçla fotoğraf çektirecek, biraz daha büyüdüğünde herkesin gelip 800 yaşında bir ağaçtan zeytin yeme şansı olacak.”

 

(DHA)

Bizi uyandırdığın için teşekkürler Bill Dede – Alper Can Kılıç

∞ – 1928 – 2016 – ∞

Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiç bir yerde değildir.
Ursula K. Leguin, Mülksüzler

Elveda ihtiyar. Ruhuna sağlık.

Bill Dede’mize elveda demişiz geçtiğimiz günlerde. Hayatıma başlangıçta bir çizgi film karakteri gibi giren ve varlığına pek inanamadığım bu yarı tanrı kisvesindeki insan formu ile tanışıp, patlayan kahkahalarını, küfürlerini, hikayelerini, üzüldüklerini ve çözümlerini dinleyip ellerinden öpmek nasip oldu. Şükür.

Alper Can Kılıç ve Bill Mollison
Alper Can Kılıç ve Bill Mollison

Tanıştığı herkesi iyi veya kötü hayrete düşüren bu adam ömrünü dünyaya çok güzel bir anlayışı yaymak için yaşamıştı. İnsanlığa bir mesaj vermek niyetindeydi. Sorunları insan için son derece karmaşık olan/gözüken bu dünyanın, çözümlerinin de bir o kadar basit olduğunu vurguluyordu. Ve bir kahramanmışçasına dünyayı değil, önce kendi kıçımızı, bu dünyaya uyumlu bir biçimde kurtarmamız gerektiğini ve bunu mümkünse dayanışmayla, hep birlikte yapmamızın ne de güzel olacağını ekseriyetle dile getiriyordu. :)

Bunu yaparken tamamıyla insan temelli yaklaşımı savunmuyordu tabi, tüm canlıları gözetiyordu, diğer taraftan da ayarı kaçıranlar için eko-faşizme hafif gıcığı da yok değildi. Sadece insanın doğadaki yerini bilip kendine gelmesini, kısacık ömrünü göz önüne almasını, öldürerek ve sömürerek değil, var ederek ve uyumlanarak, kendinden sonrakine ve çevresine yaşam hakkı tanıyarak, yaşaratak yaşamasını, şu an olduğu durumdan silkelenmesini, kendine gelmesini, saçmalamamasını ısrarla yineliyordu.

Çoğumuz belki de onun hikayelerinin özünü anlamadık. Bazılarımız belki hala anlama aşamasındayız. Belki de çoğunu eğlenmek için anlatıyordu. Ama O, her şeyi ti’ye alan, bir taraftan da dünyanın en güzel şeyini yapan bu adam, o tatlı diliyle, ışık tuttuğu yolda, Geoff Lawton’ın da söylediği gibi permakültür zehrini bir kere zerk etti kanımıza ve ömrümüzün sonuna kadar onu kanımızda daha da artan şekilde taşıyacağız. Yeri geldiğinde olabildiğine saçmalayarak (evet saçmalamak önemli), başkalarını da olabildiğince zehirleyerek, zehrin şifasını yayarak.

Arzu ettiği gibi bulutların üzerinde Viking tanrılarıyla harp çalıp şaraba boğuluyor olduğunu düşünüyorum. Thor’un torunu

Artık ona karada ölüm yok. Sahip olduğu bir yaşamla, dünyaya ve evrene kattığı milyonlarca yaşamı ve dokunduğu zihinleri, o zihinlerin oluşturduğu eylemleri izlerken o şen kahkahalarını patlattığına ve yer yer aşağıya tatlı küfürler savurduğuna eminim.

Devrim oldun Bill Dede, öyle bir derdin var mıydı yoktu bilinmez, ama durum bu kusura bakma. Permakültür henüz bir din veya felsefe olmadı, korkma, bunu hiç istemediğini biliyoruz. :D

Bizi uyandırdığın için teşekkürler. (Arada Facebook’a da göz atıyordur herhalde :D ) Nice uyanışlara…

Alper Can Kılıç’ın sosyal medya hesabından paylaştığı yazısını kendisinin de onayını alarak yayınladık

48-alper-can-kilic

 

Alper Can Kılıç

Bill Mollison, ‘Öldüğümü duyan herkes bir ağaç diksin’ – İnan Mayıs Aru

Permakültürün kâşifi Bill Dede göçmüş bu dünyadan.

Doğayı ve döngülerini anlamaya, onca farklı iklim ve coğrafyada yaşayan halkların doğayla uyumlu yollarını keşfedip onları sistematik bir bütünsellikle kavramsallaştırarak şu içinde bulunduğumuz yıkım çağında yeniden doğayla uyumlu yaşamlar yaratmaya adanmış 88 dolu dolu yıl.

İyi ki gelmiş, görmüş ve aktarmış gördüklerini.

2010 yılında PDC eğitimi için geldiğinde tanışma şansım olmuştu benim de. Bill Dede sabahları eğlenceli çocukluk hikâyelerini, gençlik maceralarını birer permakültür masalı kıvamında anlatırken öğleden sonra Geoff (Lawton) daha somut, elle tutulur bilgiler veriyordu bize.

Teknik bilgi azımsanacak şey değil elbette ama masallar, hikâyeler olmadan başka bir dünyanın kapılarını aralamanın da mümkün olmadığını anımsatıyordu bana Bill Dede’nin sabah seansları :)

Öldüğümü duyan herkes bir ağaç diksin” diye vasiyet etmiş. Geçtiğimiz haftalarda sevgili Fahir bir pepino fidanı getirmişti, toprakla buluşturmak bugüne kısmetmiş.

Bir de şöyle demiş bakın Bill Dede:

45

“Gerçekleştirmemiz gereken en büyük değişim tüketimden üretime geçiş, küçük çapta bile olsa, kendi bahçelerimizde. Sadece yüzde 10’umuz bile bunu yapsak, herkese yetecek kadar olur. Bir bahçesi olmayan, tam da saldırdıkları sisteme bağımlı yaşayan, gıda ve barınak değil de lâf ve kurşun üreten devrimcilerin işe yaramazlığı bundan.”

İnan Mayıs Aru’nun sosyal medya hesabından paylaştığı yazısını kendisinin de onayını alarak yayınladık

46-inan-mayis-aru

 

İnan Mayıs Aru

Tüketiciler gıda sistemini nasıl değiştirebilir? – Umut Kocagöz

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

İktidarlar en çok, “yapabilme gücü elinden alınmış gibi hisseden” toplumları sever. Böyle hissetmeyen toplumlardan korkar. Böyle hissetmeyen toplumlar, “değiştirme kapasitesine sahip” toplumlardır. Yapabilme gücünü hissetmek, yapabilmenin yarısıdır. İktidarlar bu yüzden sokakları kanla boğmayı severler. Korku salmak, korkuyu yaygınlaştırmak, yapabilme gücünü en çok sakatlayan şeydir.

Aslında örgütlü toplum denilen şey, yapabilme gücünü hisseden ve bunun araçlarını üretmiş toplumdur. İlla ki “bir örgüt altında” olan bir toplum değildir; kendisini her farklı alanda örgütleyen toplumdur. Farklı alanlarda, “yaşamı dönüştürme gücü ve kapasitesine sahip araçları” olan toplumdur. Dünyayı değiştirebilme araçlarına sahip toplumdur. Kendi insanlarını dönüşüme teşvik eden, kolektif araçları sağlayan toplumdur.

Türkiye her daim halkın yapabilme gücünden korkan, onu engelleyen iktidarlar tarafından yönetildi. Yeri geldi bu iktidarlar, zor yoluyla bu gücü boğdular. Yeri geldi, yapabilme gücünü şirketlere sattılar; şirketleri güçlendirdiler, halkı güçsüz kıldılar. Bugün Türkiye’de ikisi de, şirket gücü ile baskı gücü, paranın gücü ile silahın gücü kol kola gidiyor; halkı güçsüz bırakıyor; toplumun örgütsüzlüğünden besleniyor.

Oysa bu durum bir çok kırılganlık besliyor. Güç ile güçsüzlük arasında nasıl bir çizgi olduğunu bilemeyiz. Ama denemek zorundayız. Şirket egemenliğine karşı halkın egemenliğini tesis etmek için, yaşamı herhangi bir yanından başlayarak örgütlemek zorundayız.1

Örneğin, en temel ihtiyacımız, en temel yaşam kaynağımız gıda konusunda, örgütlenmek, harekete geçmek için bekleyecek zamanımız var mı? Türkiye’de gıda üretimi konusunda tam bir kaos yaşanıyor. Hükümet bir yandan kalkınma planları çerçevesinde çiftçiye çeşitli misyonlar biçiyor, bir yandan ise tarımın terk edilmesi için elinden geleni yapıyor. Tarımın şirketleşmesi ve tarım şirketlerinin güçlenmesi için teşvikleri öne çıkarırken, üretim reform paketi adı altında üreticinin ayağının altından toprağı kaydırıyor.2

"Gıda Egemenliği Zamanı"
“Gıda Egemenliği Zamanı”

Bunun bir de tüketim cephesi var ki o kısım da yine bu ülkede yaşayan herkesi ilgilendiriyor; hem de çok daha kaotik… Nitelikli, besleyici gıdaya ulaşmak neredeyse imkansız. Kitlesel satış imkanları tamamen şirketlerin elinde. Küçük ve “ayrıcalıklı” bir azınlık, “organik” adı altında, belki iyi üzüm yiyor, ama bağın şirketleştiğini görmüyor. Köylü pazarları, köylü tarımının durumundan farklı değil. Bırakalım gıda egemenliğini, gıda güvenliğinden bahsetmek neredeyse imkansız. Halkın güçsüz ve örgütsüz olduğunu ise söylemek gereksiz.

Peki, Türkiye’de sağlıklı, nitelikli, besleyici ve ucuz gıdaya erişim için ne yapabiliriz? Bunun bir yolu var mı? Gıda sistemini gerçekten “biz”, düzeltebilir miyiz? 

"Gıda tedarik ağımızı işgal edelim!"
“Gıda tedarik ağımızı işgal edelim!”

Bunun için halihazırda verilmiş bir takım cevaplar mevcut. Öncelikle, Abdullah Aysu’nun yukarıda bahsettiğimiz yazısında da belirttiği (ya da çağırdığı) gibi: “şapkayı önümüze koyup düşünmemiz, omzumuzu çiftçinin omzunun, kafamızı da kafasının yanına koymanın” zamanı geçmeden, bunun yollarını bulmamız gerekiyor. Bunun için, önce “yapabilme gücümüzü” tamir etmeli, örgütlenmeye başlamamız gerekiyor.

Yine örnekleri mevcut, yıllardır küçük küçük bir çok girişim bunu yapmaya çalışıyor. Örneğin, mümkün olduğunca çok yerde, kitlesel, katılımcı, dayanışma ve kolektiviteyi güçlendiren kooperatifler kurmak. Küçük çiftçiyi, ekolojik tarımı, gıda egemenliğini savunmak. Üretici ile tüketicinin doğrudan, aracısız ilişkisini geliştirmek; karşılıklı güven ve inisiyatife dayalı, gıda egemenliğini tesis etmek.

Kooperatif formunun mümkün olmadığı başka bir yerde, tüketim ağları kurmak,topluluk-destekli-tarım ağlarını genişletmek, daha küçük topluluklar halinde örgütlenmek. Başka bir yerde atalık tohumlarla üretilmiş buğdayın peşine düşmek, besleyici ekmek yaparak ev ev örgütlenmek… Başka bir yerde, kent bostanlarından alınan sebzelerle koca bir salata yapmak, kentin tarım imkanlarını savunmak… Başka bir yerde, bir dayanışma mutfağı çerçevesinde yan yana gelmek, örgütlenme kapasitesini onarırken küçük üreticiyi de desteklemenin yollarını aramak…

Velhasıl, her yerde ve her koşulda örgütlenmenin, farklı örgütlenmeler arasında ilişkiler geliştirmenin, deneyimler biriktirmenin ve bu deneyimleri başkalarına aktarmanın peşine düşmek zorundayız. Piyasacı rekabet ilişkilerine karşı dayanışma pratiklerini ve kolektiviteyi geliştirmenin yollarını aramak durumundayız. Kendi örgütlenme pratiklerimizi başkaları ile yan yana getirmenin ve örgütlenme çabalarını büyütmenin yollarını aramak durumundayız.

Düşünün ki Türkiye’nin büyük bir ilçesinde, büyük bir kooperatif etrafında bir araya gelmiş yüzbinlerce kişi, “biz bu ülkede ekolojik köylü tarımına dayalı, çiftçinin ve tüketicinin karşılıklı kazanabildiği, karşılıklı inisiyatif ve plana dayalı, örgütlü, onurlu bir gıda üretimi istiyoruz” desin. Böyle bir gücün karşısında hangi şirket durabilir?

———————————

1 Bu konu hakkında daha uzun bir değerlendirme için bknz: Godot Sendromu ve biz – Umut Kocagöz https://yesilgazete.org/blog/2016/09/22/godot-sendromu-ve-biz-umut-kocagoz/

2 Abdullah Aysu’nun bu konuda mevcut durumu net bir şekilde özetlediği yazısı için bknz: http://www.karasaban.net/kirsala-hos-geldin-sermaye-gule-gule-ciftci-abdullah-aysu/

 

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

44-umut-kocagoz

 

Umut Kocagöz

Sinematek yaşıyor: Onat Kutlar anısına 50. yılda 50 film ve 50 sunum

Pera Film, Kadıköy Belediyesi ve Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi iş birliğiyle 28 Eylül – 28 Aralık 2016 tarihleri arasında Onat Kutlar anısına “Sinematek yaşıyor! 50. yılda, 50 film, 50 sunum” adlı uzun soluklu bir film programı sunuyor.

33
Film Afişleri Kolajı

Bir yazısında “Biz ölümlü insanlarız. Yaşamayı ve baharı bu yüzden severiz. Doğan her şeye inanırız. Çocuklara, güneşe, bize düşler sunan ay ışığına. Sevdiğimiz kadınların boynunu okşamak isteriz ve çocuklarımızın. Günü kızarmış bir ekmek gibi tazeyken bölüşürüz ve akşamın kızıl tüyleriyle gelip sabahın yumurtaları üstüne oturmasını severiz. Karız şarabı acılarla da mayalanmış olsa, sarhoş eder bizi. Ve çocuklarımıza ekilmiş toprak kadar gerçek bir gelecek bırakmak isteriz. O sonsuz düşü… “ diyen Onat Kutlar kendi deyimiyle “Aşk, ateş ve anarşi günlerinden altın çıkaran” kuşağın insanlarındandı.

36
Onat Kutlar Sinematek salonunda

Doğu-batı ikilemini imbikten süzülen bir tat olarak önümüze koyan, yaşamın her alanına katılan, merakları, keşfetmeyi, öğrenmeyi kışkırtan, birikimlerden damıttıklarını hepimizle paylaşan, tepkisini ortaya koyan, yorumlarıyla, eleştirileriyle, önerileriyle yarını hazırlayan, aydın sorumluluğunun bilincinde uyaran; Türk edebiyatında okuduğum en güzel öykülerin yazarı; akılla duyarlılığı, bilgiyle birikimi dizelerde buluşturan şair; denemeleriyle önümüzde ufuklar açan; yaşamımıza görüntünün bitmez tükenmez şeridini sokan, bir anlamda evrensel sinema kültürümüzü borçlu olduğumuz insan Onat Kutlar 1965’ te Türkiye’ ye dünya sinemalarının kapısını aralayan Türk Sinematek Derneği’ nin kurucuları arasında yer aldı ve 1976 yılına kadar aynı derneğin yöneticiliğini yaptı.

34
Onat Kutlar

Sinemaya dair yazılarını 1984’de “Sinema Bir Şenliktir” kitabında topladı. 1994 Fransa’dan “L’Ordre des Arts et des Lettres” nişanı Türk Sinematek’indeki çalışmaları nedeniyle Onat Kutlar’ a verildi.

39
Sinema Bir Şenliktir-Onat Kutlar

Bir yazısında “Hiçbir kutsal amaç, hiçbir ideoloji, hiçbir hak, hiçbir öfke, hiçbir yetki doğrulamaz öldürmeyi.” diyordu Onat Kutlar. Ölüm 1994 yılının 30 Aralık günü The Marmara Oteli’ nin lobisinde patlayan bir bomba ile geldi. Aynı yerde o gün 37. yaş gününü kutlayan, yüreği barış için çarpan bir başka aydın, arkeolog ve rehber Yasemin Cebenoyan da hayata veda etti.

40
Onat Kutlar

Zeynep Oral’ ın “yeni zamanların dervişi” , bir başka yazarın “unutma ülkesinden bir adam” diye tanımladığı Onat Kutlar’ ı dostları unutmadı. Onat Kutlar anısına düzenlenen Sinematek Yaşıyor! 50. Yılda, 50 film, 50 sunum, fikir babası Jak Şalom önderliğinde, Kadıköy Belediyesi, Pera Müzesi ve Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi tarafından gerçekleştiriliyor.

35
Sinematek Sıraselviler Salonu

Etkinliği öneren Jak Şalom programı şöyle özetliyor: “Özellikle 1965-75 yılları arasında, ülkemizin sinema kültürünün oluşma ve gelişmesine büyük katkıları olan Sinematek, Türkiye’nin sinema kültürü açısından kilometre taşlarından biridir. Kuruluşundan bugüne geçen 50 yıla rağmen, sinemaseverler ve kültür çevreleri tarafından bir tür efsane olarak hala anımsanmakta, yeni ve küçümsenmeyecek girişimlerin onun özsuyundan beslendikleri bir çılgın serüven olarak kabul edilmektedir.”

41
Feyzullah Çınar ve Sinematek’ ten fotoğrafçı ve sinemacı Ömer Pekmez ile

Program kapsamında 1920’lerden 70’lere uzana geniş bir zaman aralığında çekilen Sergey Ayzenştayn, Fritz Lang, Alain Resnais, Ingmar Bergman, Jean-Luc Godard, Luchino Visconti, Francesco Rosi ve Andrey Tarkovski gibi usta yönetmenlerin filmlerinden derlenen bir seçki bulunmakta.

https://www.youtube.com/watch?v=hINMhazbSz8

Pera Müzesi’ndeki ilk gösterim, Jean-Luc Godard ’ın Nefret filmi 28 Eylül Çarşamba günü saat 19.00’da Sevin Okyay’ ın sunumu ile gerçekleştiriliyor. 28 Aralık’a kadar her çarşamba gerçekleşen film gösterimleri Genco Erkal, Doç. Dr. Okan Ormanlı, Prof. Dr. Feride Çiçekoğlu, Fırat Yücel, Haydar Ergülen, Prof. Dr. Oğuz Makal, Prof. Dr. Zafer Toprak, Ece Temelkuran, Füruzan, Doç. Dr. Ahmet Kuyaş ve Özcan Alper tarafından sunuluyor. Sunumlar sırasında usta yönetmenler anılırken, başyapıtların sinemaya etkisi ve katkısı bir kez daha tartışmaya açılıyor.

Bilgi için: peramuzesi.org.tr/FilmProgram/Sinematek-Yasiyor/

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

Cengiz Holding önünde, ‘Kuzey Ormanları’ndan elini çek!’ eylemi

İstanbul Altunizade’de bulunan Cengiz Holding binası önünde bir araya gelen yaşam savunucuları, Cengiz, Kolin, Limak, Kalyon ve Mapa şirketlerinden oluşan IGA konsorsiyumunun İstanbul’da inşaatı süren 3. havalimanı için Tekirdağ-Saray’da 200 dönümlük ormanlık alana açmak istediği Patlatmalı Granit Taş Ocağı’nı protesto etti. IGA, taş ocağına karşı açılan davanın sonucu dahi beklenmeden kesim için harekete geçmişti.

31

Kuzey Ormanları.org’da yer alan habere göre Saray Doğayı Koruma Derneği’nin Tekirdağ Saray’da gerçekleştirdiği eylemle eş zamanlı Cengiz Holding önünde olan yaşam savunucuları burada”IGA Cengiz, Kolin, Limak, Kalyon, Mapa Elini Kuzey Ormanlarından çek” pankartı ile “İGA Safaalan’a dokunma!”, “Cerattepeden defol”, “Kuzey Ormanlarından defol”, “Kuzey ormanlarını savun Marmaraya nefes ol”, ‘Kuzey Ormanları şantiye değil, yaşam alanı” dövizleri açtı.

Eylemde Kuzey Ormanları Savunması adına açıklamayı Efe Baysal okudu. İstanbul’daki 3. havalimanı şantiyesinin ihtiyaçlarının karşılanması için Safaalan’da taş ocağının dava süreci sonuçlanmadan açılmaya çalışıldığını belirten Baysal, “Cerattepe’den Soma’ya, Dersim’den Karabiga’ya kadar Anadolu’nun dört bir yanında talan projeleri yürüten Cengiz İnşaat; Kolin, Mapa, Kalyon ve Limak ile birlikte IGA ortak girişimi altında yürüttüğü 3. havalimanı projesi ile İstanbul’un, tüm Marmara’nın akciğerleri olan Kuzey Ormanları’nın da canına okuyor” dedi.

30

Baysal, basın açıklamasında ayrıca 27 Eylül’de “Aerotropolis Karşıtı Hareket”in desteğiyle dünyanın dört bir yanındaki yaşam savunucularının başlatacağı havacılık  sektörüne karşı Küresel Eylem Haftası’na da atıfta bulunarak “sermayenin hegemonyasına karşı bugün Kuzey Ormanları’ndan, Safaalan’dan yükselen “Yetti be gari!” haykırışı, Meksika’da “Ya basta!” olarak yankılanıyor.  Fransa’da Notre-Dame-des-Landes havalimanına karşı senelerdir direnen ZAD’a güç katıyor. Anadolu’da ve dünyanın dört bir yanında sermayenin saldırılarına karşı başka bir dünyayı mümkün kılmak için örgütlenen tüm yaşam savunucularıyla bir aradayız, bir arada mücadeleye devam edeceğiz! ” dedi.

Basın açıklamasının sonunda Baysal, yaşama kasteden IGA Konsorsiyumu’na karşı yaşam savunucularının birbirlerine daha sıkı kenetleneceğini belirtti. Basın açıklaması “IGA, Safaalan’dan elini çek” ve “biz biz biz bir aradayız, bir arada yaşamı savunacağız” sloganlarıyla son buldu.

 

(Kuzey Ormanları.org)

Süslü Kadınlar, Belediyeden ne istiyorlar? – Pınar Pinzuti

Bu yazı bisikletizm.com/ dan alınmıştır

25 Eylül 2016 Pazar günü 28 şehirde eş zamanlı olarak Süslü Kadınlar Bisiklet Turu yapıldı. Aynı akşam sosyal medya kadınların bisikletli fotoğrafları ile sallandı.

23

Hepsi birbirinden güzel binlerce kadını gören herkes hayran oldu. Peki ama Süslü Kadınlar nedir ve ne istiyorlar? “Kadınlar kafalarına birşey koyarlarsa mutlaka yaparlar” sözünün kanıtı Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’dur.

Size birinci ağızdan anlatayım, çünkü ben de süslü ve bisikletli bir kadınım. Bu eşi benzeri olmayan organizasyonun da bir parçasıyım.

Pınar Pinzuti
Pınar Pinzuti

Bundan 4 yıl önce bir avuç bisikletli kadın, İzmir’de bir araya gelip eylem yaptığımızda 3 farklı konuyu gündeme getirmiştik:

1- Etkinlik Avrupa Hareketlilik Haftasında yapılacaktı. Ülkemizde bu haftanın varlığından haberi olmayanlar çoktu. Hareketlilik haftası kısaca, bir yerden başka bir yere motorla değil kendi gücünle git demektir.

2- Etkinlikte özellikle Dünya Otomobilsiz Kentler Günü‘nün altı çizilmişti. Ne demekti acaba? Merak edenler araştırmış ve çeşitli ülkelerde yılda bir gün kent merkezlerinin motorlu araçlara kapatılıp insanlara bırakıldığını öğrenmişti.

3- Bisikleti ulaşım amaçlı kullanan herkes için güvenli bisiklet yolları istemiştik.

25

2013’ünde ilk kez yapılan turun mesajını benimseyen kadınlarla birlikte 2014 yılında eş zamanlı bir çok şehirde yapılmıştı. Geçtiğimiz yıl sadece İzmir etkinliğinde 1000 bisikletli kadın vardı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu buluşma noktamıza gelip iyi dileklerini iletmişti.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu

Belediyenin en yüksek düzeydeki temsilcisinin yani başkanının aramızda olması beni çok şaşırtmıştı. Çünkü biz mevcut durumdan memnun olmadığımız için EYLEMyapıyorduk. Eylemimizi forma, tayt, kask ile değil çiçek, balon ve topuklu ayakkabıile yapmıştık. Belediye başkanının taleplerimizi daha yakından takip etmek istediği gibi bir umuda kapıldım.

Aradan tam 1 yıl geçti. Bisikletli ulaşım altyapısı ve hizmetleri adına bisikletliler için bir iyileşme ve gelişme olmadı. Hatta şantiyeler nedeniyle mevcut bisiklet yolları bile kullanılmaz hale geldi. Etkinliğimize 3 gün kala Belediye Genel Sekreteri Gökçe Buğra televizyonda canlı yayında “Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nu dört yıldır belediyemiz yapmaktadır” dedi.

Belediye, kendine karşı eylem mi yapıyordu? Nasıl yani?

27

Dün, 25 Eylül Pazar günü İzmir etkinliğimize Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu yine geldi. Eğer bizim gerçekten neden eylem yaptığımızı bilseydi, bence gelmezdi.

“Sevgili Aziz Bey,

yaya ve bisikletli ulaşımı bırakın özendirmeyi yaya ve bisikletliyi cezalandıran bir belediyenin sınırları içinde yaşıyorum.

Belediye her ne kadar yaya/bisikletli ulaşımı özendirici projeler yapmasa da, bisiklet yolları ağı kurulmasa da, belediye binasının önüne bir bisiklet park yeri bile yapılmasa da, kaldırımlar iki kişinin yan yana yürüyebileceği genişlikte olmasa da, geniş kaldırımlar otomobiller tarafından işgal edilmiş olsa da  tüm bunlara rağmen İzmir’de yürüyerek ve bisikletle hareket eden insan sayısı artıyor. 

Toplu taşıma araçları verimli bir şekilde çalışmadığı için otomobil kullanımı da son yıllarda hızla artmış ve artmaya devam etmektedir. Danışmanlarınızın bu konuda size bilgi verdiğini umuyorum.

Şimdi hemen bir karar vermeniz gerekiyor. İzmir’deki her geçen gün sayısı artan yaya ve bisikletlileri ödüllendirip (bedava bayrak, zil, forma dağıtımından değil; altyapı ve hizmetten bahsediyorum) halkı sürdürülebilir ulaşıma özendirmek mi yoksa bu şehri otomobillerle doldurup yaşanmaz hale getirmek mi?

Size söylemek zorunda olduğum bir şey var: ne yazıkki iddia ettiğiniz ve afişlere yazdığınız “İzmir Bisikletin Başkenti” sloganınızın içi boş. Üzgünüm ama İzmir öyle bir yer değil. 

Sokaklarda “normal kıyafetli” eylem yaptığımızda sesimiz size ulaşmadığı için Süslü Kadınlar olarak karşınıza çıktık. Biz, yani dün gördüğünüz 5000 kadın, evimizden işimize, okulumuza, alışverişe gitmek için bisiklet kullanıyoruz ve kendimizi güvende hissetmiyoruz.

Gelecek yılki eylemimize kadar umarım yayalar ve bisikletliler için bir vizyon ve strateji belirler hızla uygulama projeleri ile hayata geçirirsiniz. Deneyerek yanılarak değil ama, o şekilde çok zaman ve para kaybederiz, bu konuyu bilenlere danışarak lütfen…

teşekkürler,

Pınar Pinzuti”

Bu yazı bisikletizm.com/ dan alınmıştır

29-pinar-pinzuti

 

Pınar Pinzuti

Enerji Bakanı Albayrak, ‘Ermenistan’daki nükleer santral kapatılmalıdır’

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Ermenistan’daki 47 yıllık Metzamor Nükleer Santrali’nin deprem bölgesinde bulunduğunu ve komşuları için endişe kaynağı olmaya devam ettiğini belirterek, “Metzamor Nükleer Santrali kapatılmalıdır. Bölge ve dünya, Çernobil kazasından sonra bir başka nükleer kazayı göze alamaz.” dedi.

19

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Avusturya’nın başkenti Viyana’da Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi‘nde düzenlenen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) Genel Kurulu‘nda yaptığı konuşmada Ermenistan’daki 47 yıllık Metzamor Nükleer Santrali’nin deprem bölgesinde ve Türkiye’nin sadece 16 kilometre uzağında yer aldığını anımsatan Albayrak, koruma yapılarından yoksun bu santralin Türkiye ve Ermenistan’ın komşuları için endişe kaynağı olmaya devam ettiğini bildirdi.

Kullanım tarihi geçmiş nükleer santrallerin emniyetinin Türkiye için endişe kaynağı olduğunu da belirten Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, bütün üye ülkeleri bu tür nükleer santrallerini gözden geçirmeye davet etti.

Albayrak, nükleer güvenliğin her şeyden önce geldiğini ve risklerin ortadan kaldırılması için gerekli önlemlerin alınması gerektiğini ifade ederek, “Metmazor Nükleer Santrali kapatılmalıdır. Bölge ve dünya, Çernobil kazasından sonra bir başka nükleer kazayı göze alamaz.” diye konuştu.

Akkuyu Nükleer Santrali için Rusya’yla, Sinop Nükleer Santrali için de  Japonya ile anlaşma imzalandığını hatırlatan Albayrak, üçüncü proje için  fizibilite ve yer bakım çalışmalarının sürdüğünü anlattı.

Albayrak, Türkiye’nin nükleer santrallerle ilgili bütün önlemleri  aldığını, UAEA güvenlik standartlarını takip ettiğini ve ikili işbirliği  anlaşmaları imzaladığını sözlerine ekledi.

 

(Milliyet)