Yemen’de bir cenaze töreni sırasında düzenlenen ve 140’tan fazla kişinin öldüğü hava saldırısı sonrası Suudi Arabistan önderliğindeki koalisyon soruşturma açılacağını bildirdi. ABD olay sonrası, ittifaka yönelik desteğini gözden geçireceğini duyurmuştu.
İran tarafından desteklenen Hutiler, cumartesi günü düzenlenen saldırıdan koalisyonu sorumlu tutmuştu. Saldırının, Yemen’deki 4 bin sivil ölümün yaklaşık yarısından sorumlu olduğu düşünülen koalisyonun askeri müdahalesi nedeniyle zaten gergin olan ABD-Suudi ilişkilerini daha da gerebileceği belirtiliyor.
Bunun aynı zamanda Halep’teki Rus hava saldırıları sırasında yaşanan sivil ölümler nedeniyle sık sık Moskova’yı eleştiren Washington’u zor durumda da bırakabileceği kaydediliyor.
Hafta sonu düzenlenen saldırının sorumluluğunu kabul etmeyen koalisyon, “bu üzücü ve acı dolu” saldırıyla ilişki soruşturma açılacağını duyurdu. Koalisyon daha önceki soruşturmalara da katılan Birleşmiş Milletler’den uzmanlarla birlikte inceleme yapılacağını kaydetti.
BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ivedi ve tarafsız bir soruşturma çağrısında bulundu. Ban, “Sorumlular adalet önüne getirilmeli” açıklamasını yaptı. BM’ye göre, 140’ten fazla kişinin öldüğü saldırıda 525’ten fazla kişi de yaralandı.
Başkentte protesto
Başkent Sana’da binlerce öfkeli insan, Suudi Arabistan ve ABD aleyhine sloganlar atarak protesto gösterisi düzenledi.
ABD’den yapılan açıklamada, Arap koalisyonuna yönelik desteğin hemen incelemeye aldığı duyuruldu.
Beyaz Saray, Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Ned Price, açıklamasında ABD’nin Suudi Arabistan ile güvenlik alanındaki işbirliğinin “açık çek” olmadığını dile getirmiş ve Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne önem vermekle birlikte, Yemen’de artan çatışmalar karşısındaki ciddi kaygılar bulunduğunu ifade etmişti.
Price, Washinton’ın Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyona olan azalan desteğini ABD’nin ilkeleri, değerleri ve çıkarları doğrultusunda tekrar gözden geçireceklerini belirtmişti.
İzmir’de yerleşik yaşamın 8 bin 500 yıl öncesine dayandığını gösteren kazıların sürdüğü Bornova’daki Yeşilova Höyüğü’nde kazı çalışmaları sürüyor. Aynı bölgede yer alan Yassıtepe Höyüğü’nde Ege kültürü için yeni ve önemli bulgular ortaya çıktı. Yassıtepe’de dünyaca ünlü Bornova Misket Üzümü’ne ait olduğu tahmin edilen 5 bin yıllık üzüm çekirdekleri bulundu.
Buluntular, Bornova Belediyesi Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’nde düzenlenen organizasyonda tanıtıldı.
300’DEN FAZLA ESER ÇIKARTILDI
Yeşilova Höyüğü ile Yassıtepe Höyüğü’nde Ege Üniversitesi tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Bornova Belediyesi’nin desteğiyle yürütülen kazılarda Ege kültürüne ait heyecan verici bulgular ortaya çıktı. Bugüne kadar neolitik ve erken tunç dönemlerini ait envanter ve etüdlük nitelikte 300’den fazla eserin çıkarıldığı Yeşilova Höyüğü’nün ardından Forum Bornova’nın hemen karşısında yer alan Yassıtepe Höyüğü’nde de önemli kalıntılara ulaşıldı. Bölgede devam eden kazılarda Bornova Belediyesi’nin üretimi konusunda önemli çalışmalar yaptığı dünyaca ünlü Bornova Misket Üzümü’ne ait olduğu tahmin edilen 5 bin yıllık üzüm çekirdEkleri ve taneleri bulundu.
KURUYARAK KARBONLAŞMIŞ
Kazı Başkanı Yrd.Doç.Dr. Zafer Derin, her iki kazı alanından çıkan buluntaları, Bornova Belediyesi Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’nde Başkan Olgun Atila, Ege Üniversitesi Eski Rektörü Prof. Dr. Candeğer Yılmaz, KAYED (Yeşilova- Karacaoğlan Mahalleleri Derneği), Kazı Ekibi’nde yer alan öğrenciler ile sanatçıların katıldığı organizasyonda tanıttı. Genelikle küp ve çömlek tipi kapların dibinde kuruyarak karbonlaşmış durumda buldukları üzüm çekirdekleri ve tanelerinin sadece Bornova değil, İzmir’in en eski üzüm kalıntıları olabileceğini belirterek Derin, “Bölgede yaptığımız kazılarla Batı Anadolu Kültür Tarihi’ne yeni bulgular kazandırmaya devam edeceğiz” dedi.
Dünyanın en yaygın üç bulut depolama servisi olan Google Drive, Dropbox ve OneDrive ile yazılımcıların en büyük paylaşım ağı GitHub ve internet arşivi archive.org’a erişim engellendi. “İdari tedbir” kararı milyonlarca vatandaşı doğrudan etkiliyor. Tepkiler üzerine Google Drive ve Dropbox üzerindeki erişim engeli kaldırıldı.
Bulut depolama servislerine getirilen erişim engeli nedeniyle Türkiye’de bu hizmetleri kullanan vatandaşlar, şirketler ve hatta devlet daireleri, web üzerinde sakladıkları dosyalarına erişemiyor. Bu siteler, internet trafiğinin ulusal düzeyde engellendiğini gösteren “SSL” hatası veriyor.
Dünyada Haber Oldu
Dünyanın en büyük teknoloji sitelerinden Slashdot ve The Next Web erişim engeli kararını İngilizce haber yaptı. Türkiye’de sosyal medyada da karara büyük tepki var. Resmi açıklama olmasa da, kararın, RedHack’in sızdırdığı iddia edilen belgeler nedeniyle alındığı öne sürülüyor.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz’e göre bu durum Türkiye’nin yüzde 99’unun dosyalarına erişememesi anlamına geliyor.
Akdeniz bu engellemelerin de AİHM kararları ile Anayasa Mahkemesi’nin yakın dönemTwitter ve YouTube kararları ışığında sadece sansür olarak tanımlanabileceğini belirterek şu ifadeleri kullandı: “BTK’nin verdiği idari tedbir kararı ve arkasından 48 saat içinde Sulh Ceza Hâkimi tarafından verilecek olan onaylama kararlarına engellenen şirketler ve bu sistemlerin kullanıcıları tarafından itiraz edilebilir. Biz bu kararlara itiraz etmek için hazırlığa başladık ve bu engellemeler devam ederse kullanıcı sıfatı ile itiraz edeceğiz ve hukuki süreci başlatacağız.”
İnternet Arşivine Kelepçe
İnternet sitelerinin ortak belleğe kaydedilmiş eski görünümlerini barındıran Archive.org da dün engellendi.
EngelliWeb’in kayıtlarına göre 10 Ekim itibariyle Türkiye’de engellenen site sayısı 114 bin 257’ye ulaştı.
Google Drive üstündeki yasak dün gece, Dropbox yasağı ise bugün kalktı ancak bilişim sektöründe “alternatifsiz” olarak görülen GitHub’a erişim engeli yazılımcıların elini kolunu bağlamış durumda.
Hakkari Valiliği, Şemdinli’de bomba yüklü araçla gerçekleştirilen 10 askerin yaşamını yitirdiği saldırıda biri İran vatandaşı 5 sivilin hayatını kaybettiğini açıkladı.
Hakkari Valiliği, Şemdinli’de dün Durak Hudut Bölük Komutanlığı önünde yol kontrol ve arama faaliyeti yürüten güvenlik güçlerine yönelik saldırıda ölen sivil sayısı konusunda farklı bir açıklama yaptı. Valilik, saldırıda 1’i İran vatandaşı 5 sivilin hayatını kaybettiğini duyurdu. Başbakan Binali Yıldırım, dün 8 sivilin hayatını kaybettiğini söylemişti.
Valilik açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
“Gerçekleşen intihar saldırısı sonucunda Piyade Asteğmen Ömer Baydıllı, Uzman Jandarma Çavuş Mustafa Bodur, Jandarma Uzman Erbaş Ertan Bayraktar, Jandarma Uzman Erbaş Bayram Aksu, Jandarma Er Evren Kara, Jandarma Er Eyüp Hacıoğlu, Jandarma Er Erkan Özdemir, Jandarma Er Latif Aşik Muslu, Piyade Sözleşmeli Er Hasan Aydoğdu ve Piyade Sözleşmeli Er Özkan Altınoku adlı 10 askerimiz şehit olmuştur. Ayrıca olay yerindeki ilk incelemelerde 8 sivil vatandaşımızın hayatını kaybettiği bilgisine ulaşılmış olmakla birlikte daha sonra bölgedeki hastanelerdeki bütün kayıtların taranması sonucu birisi İran vatandaşı 1966 doğumlu Şemsettin Resai olmak üzere Şemdinli nüfusuna kayıtlı 1987 doğumlu Bahri Fırat, 1992 doğumlu Oğuz Uysal ve 2000 doğumlu Sinan Erbaş ile Yüksekova nüfusuna kayıtlı 1985 doğumlu Selami Çevik adli 4 Türk vatandaşı toplam 5 sivilin hayatini kaybettiği tespit edilmiştir.” Açıklamada, yaralılardan 5 asker ve 1 sivil vatandaşın taburcu edildiği, 8 asker ve biri ağır 12 sivilin tedavisinin Hakkari ve Van’daki hastanelerde sürdüğü kaydedildi.
Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi’ne yönelik bombalı saldırıda öldürülen 101 kişi için düzenlenmek istenen anma etkinliğine katılmak isteyenlere polis gaz bombası, tazyikli su ve plastik mermiyle saldırdı.
101 kişinin öldürüldüğü 10 Ekim Ankara Katliamı’nın birinci yıldönümü için Ankara Tren Garı önünde düzenlenecek anma için toplananlara polis müdahale etti.
Sadece katliamda yaşamını yitirenlerin ailelerinin alana alınacağını bildiren emniyet görevlileri ile katliam anmasına katılmak isteyenler arasındaki tartışmalar yaşandı. Tartışmanın ardından yaşanan polis müdahalesi sırasında ÖDP MYK üyesi Göksu Cengiz’in de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Yürüyüş yollarına barikat kuran polis, Ulus Metro istasyonundan yürüyerek alana girmek isteyen grupların geçişine izin vermezken, tepki göstererek anmanın yapılacağı alana girmek isteyenlere biber gazıyla müdahale etti.
Emniyet yetkilileri, alana sadece katliamda hayatını kaybedenlerin yakınlarının girmesine izin veriyor.Gar önüne girişine izin verilen sınırlı sayıda aile ise katliamda yaşamını yitirenler anısına saldırı noktasına karanfiller bıraktı.
Valilik dün yaptığı açıklamada sembolik anmalara izin verdiğini duyurmuştu. Buna karşılık gösteri ve yürüyüşler OHAL bahanesiyle yasaklanmıştı.
Azınlıkça-Batı Trakya Haber isimli internet sitesinde yer alan bir habere göre, haziran ayında yapılan analizlerde Türkiye’den ithal edilen 164 ton limonda pestisit kalıntısı belirlendiği için bu ürünler Türkiye’ye iade edilmiş. Pestisitler tarım ürünlerinin üretiminde kullanılan ancak insan ve çevre sağlığına zararlı kimyasal maddelerdir.
Birkaç ay öncesine ait bu haber güncelliğini yitirmiş gibi görünmesin. Avrupa Birliği üyesi ülkelerde gıda güvenliğini sağlama ve tüketici sağlığını koruma amacıyla kurulmuş bir iletişim sistemi olan ‘Gıda ve Yem Hızlı Alarm Sistemi’nde (RASFF) ülkemizden ihraç edilen ürünlerdeki pestisit kalıntılarına ilişkin epeyce bilgi var.
Bu yazının meselesi ülkemize iade edilen bu zehirli gıda ürünlerine ne olduğudur. Basitçe sorarsak 164 ton limona ne oldu? İmha mı edildi, yoksa tüketime mi sunuldu? Bunları açıklamadan önce RASSF kayıtlarına kısaca değinelim.
RASSF Kayıtları
RASSF sisteminde birliğe üye herhangi bir ülkenin ithal ettiği bir gıda ürününde zehirli bir kimyasal madde belirlendiğinde bu bilgi internet portalına işlenerek bütün üye ülkelerin konudan hızla haberdar olmaları ve önlem almaları amaçlanıyor.
Ülkemize dair RASSF kayıtları incelendiğinde limon için 15/06/2016 tarihli bir kayıt var ama o kayıtta olayın geçtiği yer Bulgaristan. Yani ülkemizden Bulgaristan’a gönderilen limonlarda pestisit kalıntısı tespit edilmiş ve bu durum RASSF kayıtlarına girmiş. Sağlığa zararlı olduğu tespit edilen bu ürünler ülkemize geri gönderiliyor. Acaba Bulgaristan’dan iade edilen bu limonlar sonra Doğu Makedonya-Trakya Eyaletine ihraç edilmiş ve o olay da RASSF kayıtlarına girmemiş olabilir mi? Ya da her iki olay tamamen farklı mı? bilemiyorum.
GIDA VE YEM HIZLI ALARM SİSTEMİ (RASSF) KAYITLARINA GÖRE PESTİSİT KALINTISI İÇEREN ÖRNEK SAYISI (ADET)
Temel Mesele Nerede?
Her iki durum da mümkün ama bu sorulara yanıt aramak olayın nasıl gerçekleştiğine dair detaylı bilgi sağlamanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Temel soru aynı yerde duruyor çünkü: “Temmuz ayında içinde zehirli madde olduğu için Yunanistan’dan ülkemize geri gönderilen 164 ton limon ne oldu?”
Temmuz ayı çok uzakta kaldı, konu güncelliğini yitirdi diye düşünecekler için çerçeveyi genişleterek konunun güncelliğini vurgulamak yerinde olacak.
2016 yılı Ocak-Ekim tarihleri arasındaki RASSF kayıtları incelendiğinde ülkemizden Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilen çeşitli gıda ürünlerinde yasal mevzuata aykırı pestisitlerin kalıntısına rastlamak mümkün. Örneğin son üç ay içinde limon ve biber gibi çeşitli ihraç ürünlerinde 14 kez chlorpyrifos isimli pestisitin kalıntısı tespit edilmiş. Dolayısıyla yukarıda sorduğumuz soruyu yineleyerek “chlorpyrifos içerdiği için ülkemize iade edilmiş 14 farklı ihraç partisine ait gıda ürünlerine ne oluyor?” diye de sorabiliriz.
Chlorpyrifos Kullanımı Yasaklanmamış mıydı?
Pestisitlerin hangi gıda ürününde ne miktarda kullanılacağı yasal mevzuatlar tarafından belirlenmekte. Gıdalardaki pestisit kalıntılarının belirli bir sınır değeri aşmaması gerekiyor. Aşarsa sağlığa zarar vereceği kabul ediliyor. Ama son yıllarda hormonal sistem bozucu olarak nitelenen bazı pestisitlerin gıdalardaki kalıntısı sınır değerin altında olsa bile özellikle bebek ve çocuklar için ciddi bir sağlık sorunu oluşturduğu belirtiliyor. Ve chlorpyrifos’ta hormonal sistem üzerinde bozucu etkileri olan pestisitlerden biridir.
Ülkemizde tarımsal üretimde chlorpyrifos kullanımı geçtiğimiz Nisan ayında yasaklanmıştı. Aynı şekilde Avrupa Birliği ülkelerinde de kullanımı sınırlandırılmış pestisitlerden biri.
RASSF kayıtlarını incelediğimizde ülkemizden ihraç edilen gıda ürünlerinde tespit edilen chlorpyrifos kalıntısının Avrupa Birliği mevzuatında yer alan sınır değeri en az 10 kat, çoğu üründe ise 40-50 kat aştığı görülmektedir. Analiz sonuçlarına göre ülkemize iade edilen bu ürünlerin sağlığa zararlı olduğu ve kesinlikle yenmemesi, imha edilmesi gerektiği söylenebilir.
İade Edilen Ürünlere Ne Oluyor?
Şu sorulara yanıt aramak bir gereklilik: ‘Bu ürünler ülkemize hangi tarihte iade edildi? Eğer ürünlerin imhasına karar verildi ise bu ne zaman ve kimler tarafından yapıldı? Ürünler imha edilmediyse ne oldu? İç pazara sunulup tüketildi mi?’
Bu soruların muhatabı Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’dır. Kamu adına yanıtı bekliyoruz.
İhraç edilen ürünlerde chlorpyrifos kalıntısının bu kadar çok çıkması yurtiçinde üretilen ürünlerde de yasak olmasına rağmen chlorpyrifos’un halen yaygın olarak kullanıldığını düşündürüyor. Eğer öyleyse mevcut durum tam bir başıboşluktur.
Yarın: Uzun yıllardır yasak olmasına rağmen insan ve çevre sağlığı açısından çok tehlikeli bazı tarım zehirleri ülkemizde hala kullanılıyor mu? En sevilen yemeklerimizden biri olan yaprak sarması ne düzeyde pestisit içeriyor.
İtalyan asıllı levanten yazar, sinema tarihçisi, araştırmacı, eleştirmen, çevirmen ve eğitmen Giovanni Scognamillo hayatını kaybetti.
Scognamillo, ayrıca bazı Türk filmlerinde oyuncu olarak rol almış, bankacılık, reklamcılık, dekoratörlük, kitabevi yöneticiliği gibi pek çok farklı alanda çalışmalar da yürütmüş çok yönlü bir sanat emekçisi idi.
Scognamillo’nun vefatı hakkındaki bilgiyi sosyal medya hesabı üzerinden paylaşan sinema yazarı Alin Taşçıyan paylaştı.
28 Mart 2014 Vampirler sergisinden
Taşçıyan, sinema duayeninin kaybını “Çok acı bir haber, çok büyük bir kayıp… Giovanni Scognamillo ustamızı birkaç saat önce kaybettik. Birlikte son fotoğrafımız 25 Nisan’daki 87. doğumgününden… Çok şey öğrendik ondan, eşsizdi, biricikti, yeri doldurulmaz bir ustaydı.” sözleri ile paylaştı.
İstanbullu denize hasret: Boğaz’ı betonlaştırma projeleri
Çünkü önce Boğaz’ın en güzel yerine kurulu Dolmabahçe Otoparkı çıkacak karşına. Yüzlerce otomobilin arasındaki bir boşluktan deniz bir an göz kırpacak. Ardından Kabataş-Mahmutbey Metrosu inşaatı başlayacak. Çimen dokulu yeşil paravanlar denizle arana girecek. Sonra Kabataş Martı projesi gelecek. Gözlerin yine maviyi değil, proje alanını kapatan paravanın sarımsı rengini görecek; hem de yüzlerce metre boyunca.
Martı dediysek martılara yönelik bir şey sanma. Kabataş İskelesi yerine yapılan, altında bilmem kaç kat otopark bulunan, üstündeyse açılmış kanatlarıyla dev bir martı karikatürünü andıran ucube binasıyla bir beton abidesinden bahsediyoruz burada. Ha bir de Kabataş ile Üsküdar arasında deniz altından geçen çılgın bir yaya tünelinin müjdesini veren yazılar var paravanda.
“Kara bitti şimdi sıra denizde”
“Kara bitti şimdi sıra denizde” diye hiç hayıflanma. Solunda dört metre boyunda paravan, sağında vızır vızır akan bir araç trafiği; üç kişinin yan yana ancak geçebileceği o cehennem koridorunda devam et yola. Bu da nesi, yandaki açıklıktan görünen o mavilik deniz mi acaba?
Dört yanı sularla çevrili Yeditepeli şehirde deniz mi gördü gözlerin? Mega kentin son yeşillik alanlarından biri olan Fındıklı Parkı’nı selamla. Ama yürümesi uzun sürmez aldanma. 100 metre sonra denizle aranda bu sefer Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi. Derken bir paravan daha ama bu hepsinden daha afili. Üstünde deniz kenarında gezen dev insan siluetleri. Bir de lacivert paravanda haykıran “Deniz Senin Şehir Senin” harfleri. Gerçek hepsi, şaka sanma. Şimdi de yatırımcıların yeni gözdesi Karaköy hemen solunda. Ha gayret, biraz daha yürü, deniz elbet çıkacak karşına. Bak gördün mü? Bastığın yer beton, ağaçlar saksılara çakılı, eni boyu elli metre bir parktan da olsa deniz göründü sonunda!
Sahilde dolaşmak, denize bakmak hakkımız…
Beton binaların, asfalt yolların ve arabaların arasına sıkışmış hayatımızda arada bir kaçamak yapıp, biraz açık alan görebilmek, denizin sesini, kokusunu duyabilmek bir ihtiyaç. Ve Anayasa’nın halen yürürlükte olan 43. maddesi “Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir” diyor. Dolayısıyla herkesin eşit ve serbest olarak kıyılardan yararlanma hakkını kısıtlayan her türlü faaliyet hukuken suç. Peki, bu yasalara neden uyulmuyor?
Ne olacak bu Boğaz’ın hali?
İstanbullunun denize hasreti, son 15 yıl içersinde başlatılan ve tamamlanan Boğaz sahili üzerindeki projelerle birlikte büyüyor. Sorun sadece Kabataş’tan Karaköy’e uzanan sahil yolunda değil elbette. Kuzeyden başlayıp Kabataş’a kadar inecek olsak da yapımı tamamlanmış ve devam etmekte olan onlarca mega projenin ve üç boğaz köprüsünün Boğaz’ı “gerdanlık” değil, bıçak gibi kestiğini görüyoruz.
Yapımı geçtiğimiz aylarda tamamlanan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden başlayalım. Birkaç kilometre altında Tarabya Tekne Park, karşısında (Asya yakasında) Beykoz Marina Parkı ve 7 yıldızlı otele çevrilecek olan tarihi Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası projeleri geliyor.
Zikzak çizerek Avrupa yakasına indiğimizde ise bitmiş olan İstinye Tekne Park var. İstinye’de halk teknelerden karşı yakayı göremez hale gelmiş. Hemen karşısında Çubuklu-Kanlıca Sahil Yolu ve Çubuklu Kent Meydanı projeleri boğaz sahillerini betona boğmaya devam ediyor. Avrupa yakasına tekrar geçtiğimizde artık bitmiş olan Emirgan Sahil Yolu Genişletme projesinin beton yollarını görüyoruz. Biraz daha indiğimizde ise Bebek Tekne Park projesinin planlandığı henüz halka açık olan park alanı karşımıza çıkıyor. Daha da inince ihale aşamasında olan Küçüksu-Gayrettepe arasında 3 Katlı Boğaz Geçiş Tüneli projesinin alanıyla burun buruna geliyoruz. Bir zikzak daha bizi başka bir betonlaştırma projesi olan Üsküdar Meydan Düzenlemesi’ne götürüyor.
İstanbul Boğazı boyunca yapılan mega projelerden bazıları işte böyle Boğaz’ı boğazlıyor. Tabi projeler burada bitmiyor. Benzerleri Maltepe Sahil Yolu projesinde, Kazlı Çeşme Miting Alanında da olduğu gibi Marmara kıyıları boyunca devam ediyor. Ayrıca Boğaz sahili boyunca Hüseyin Avni Paşa Korusu’nda planlandığı gibi korunması ve kamu kullanımına açık olması gereken yerlerin rezidans ve otel gibi özel yatırımcılara peşkeş çekildiği projeler de gerçekleştiriliyor.
Boğazımız ağrıyor…
Dolmabahçe Otoparkı
Bahsi geçen projelerin hemen hepsi son on beş senenin ürünü. Bir on beş sene sonra ise zaten hassas olan Boğaz ekosisteminin alt üst olacağını anlamak için dahi olmaya gerek yok. Sadece sahili değil, Boğaz’ın dibini bile talan eden bu projeler yüzünden Boğaz hattı boyunca trafik yoğunluğunun daha da artacağı biliniyor. Zira İBB’nin “kamu” iştiraki olan İSPARK A.Ş.’nin kayıt dışı ekonomiyi kendine akıtmak için yaptığı bunca otopark ve tekne park, Boğaz’a özel araç trafiğini pompalamaktan başka hiç bir işe yaramadı, yaramayacak.
Bir de İstanbullu artık bırakın denizi, karşı kıyıyı göremez hale gelecek. Sahili doldurmak yetmezmiş gibi, denizin yüzeyini de işgal eden bu yüzer iskelelerin sabitlenmesi için denizin dibine 15’er tonluk betonlar bırakılıyor. Bunlar tekne trafiği ve teknelerden gelen kirlilikle birlikte balıkların besin ve yuva alanı olan deniz çayırlarını da yok ediyor. Dolayısıyla Boğaz’da balık göçleri şiddetleniyor. Ayrıca bu yüzer iskeleler denizin rüzgâr ve akıntıyla kendini temizlemesine de engel oluyor. Üstelik deniz doldurma yoluyla marina, otopark, taşıt ve yürüyüş yolları inşa etmek İstanbul gibi deprem kuşağında yer alan bir mega kent için ateşle oynamak demek.
Olası bir depremin zararlarını katlayarak büyütecek olan bu projeler, Boğaz kıyılarında dibe bağlı yaşayan canlıların habitatlarını yok ediyor. Sadece bu projeler yüzünden bile denizanalarının sayısında patlama bekleniyor. Son yıllarda zaten artmış olan denizanası popülâsyonu yerel balık türlerini yok edecek kadar büyümüş durumda. Özellikle küçük balıkların yiyeceği olan planktonları tüketen denizanaları, öldükten sonra da jölemsi yapılarıyla dipte kirlilik yaratarak oksijen eksikliğine neden oluyor.
İstanbul Boğazı boyunca yapılan bu yeni betonlaştırma projelerine derhal son verilmeli. İlk olarak deniz doldurma projeleri deniz ekosistemlerini yok ettiği; denizi içine girilip yüzülecek, sahilinde güneşlenilecek bir ortam olmaktan çıkartıp salt bakılacak basit bir nesneye indirgediğinden halkı denizden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Dolayısıyla sahile beton döküp yaya, bisiklet, marina ya da taşıt yolu inşa etmek kamuya hizmet anlamına gelmiyor. İkincisi bu projelerin yanına, yakınına, altına ya da üstüne yapılan otoparklar ve tekne parklar Boğaz’a kaldıramayacağı kadar çok özel araç trafiği yükü getiriyor. Üçüncüsü Galataport gibi soylulaştırma ve özelleştirme projeleri verdikleri ekolojik tahribatın yanında, halkın sahilde yürüme, güneşlenme, denize girme vb. haklarını gasp edip zengine devrettiği için adaletsizliğe neden oluyor.
Kamu çıkarlarını hiçleyen projelerin çoğunun kamu iştiraklerince yapılıyor olması toplumda adalete olan güveni yerle bir ediyor. Son olarak da deprem kuşağında ve iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek olan şehirlerden biri olan İstanbul’da deniz doldurma ve metro, tünel ve köprü projeleri için yapılan kazı faaliyetlerinin doğayla inatlaşmak olduğu unutulmamalı.
Hemen her orta şiddetli yağmurdan sonra sellerin bastığı bu şehrin daha çok betona değil, toprağın olduğu parklara ihtiyacı var. İşte tüm bu sebepler ve çok daha fazlası bu projelerin derhal durdurulmasını zorunlu hale getiriyor. Sahiller doğala en yakın haliyle korunmalı, halka açık, özel araç trafiğine mümkün mertebe kapalı olmalı ve yapılaşma yasağı hakkıyla uygulanmalı. Yoksa Boğazımız daha çok ağrıyacak…
*“Gemliğe doğru / denizi göreceksin / sakın şaşırma” Orhan Veli
Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle bu sene 4.sü düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu deneyimlerime bu sefer Yonca Demir’in sunduğu “Organik Tarım Türkiye’yi Besler Mi?” çalışması ve Mehmet Gürmen tarafından aktarılan “Gıda Toplulukları” hakkında bilgi vererek devam edeceğim.
***
Endüstri Mühendisliği lisans eğitimim boyunca, aldığım derslerin arasından beni en çok etkileyenlerden biri Yöneylem Araştırması olmuştu. En basit şekliyle, bu derste belli kaynaklar ve kısıtlar çerçevesinde, ulaşmak istediğiniz amaca göre size en iyi çözüm yolu ve alternatiflerini sunan bir matematiksel model kurma temel alınıyor. Aslında, bu yöntemle, tüm değişkenleri ve amacınızı matematiksel olarak tanımlayıp ilişkilendirebildiğiniz sürece, gündelik hayata dair de bir çok probleme çözüm getirebilme imkanına sahip oluyorsunuz.
Yüksek matematiğin gerçek problemlerin çözümüne yönelik böyle bir kullanımı olması benim üzerimde hayranlık uyandırmış olsa da, karşılaştığım bütün örneklerin nasıl daha fazla kar edilir amacı üzerinden gerçekleştirildiğini görmek hep bir hayal kırıklığı yaratmıştı. tam da bu sebeple, Bulut Arslan ve Yonca Demir’in aklınıza gelebilecek her türlü kısıtı ve değişkeni hesaba katarak, çok büyük bir titizlik ve emekle kurduğu doğrusal programlama modeliyle, “Organik tarım Türkiye’yi beslemek için yeterli mi?” sorusuna yanıt verdiği sunumu beni iki nedenle çok heyecanlandırdı.
1-Evet, yüksek matematik maddi kaygılardan daha iyi amaçlar için kullanılabilir
ve
2-Evet, ekilebilir alanların %65’inde organik tarım yapılarak tüm Türkiye sağlıklı bir şekilde beslenebilir!
Öncelikle bu çalışmanın yapılmış olması aslında, bugüne kadar organik tarım savunucularının karşılaştığı “iyi de organik tarım herkesi besleyebilecek verimlilikte değil” eleştirisine karşı bilimsel bir kanıt olması bakımında çok önemli. Böylece doğaya ve tüm canlılara zarar vermeden de aslında herkesin yeterince beslenebilmesi için hiçbir engel olmadığı kanıtlandı.
Hepçil Beslenme – Vejetaryen Beslenme
Yonca Demir çalışmasının sonuçlarını aktarırken
Basitçe çalışmadan bahsedecek olursam, öncelikle vejetaryen ve hepçil olmak üzere iki çeşit beslenme alışkanlığı tanımlandı. Her ikisi de bireylerin günlük besin ihtiyacı karşılanacak şekilde :
Vejetaryen beslenme için günlük 2.330 kalori, 83 gr protein, 69 gr yağ ve 297 gr karbonhidratı içerecek şekilde menüler hazırlandı.Her bir ildeki ekilebilir arazi, yaşayan insan sayısı, bir insanın yıllık olarak her bir ürüne duyduğu ihtiyaç, organik tarım koşulları altında her bir ilin her bir ürünü üretme verimi ve iller arasındaki mesafe değişkenler olarak belirlendi.
Hepçil beslenme için aynı şekilde hayvansal değişken ve kısıtlar da (ırkların verimleri, yem gereksinimleri, otlak miktarları gibi) eklendi. Böylece, öncelikle her ildeki tüketimin o ilden karşılanacağı, ancak kaynak eksikliği varsa, bunun en yakındaki olası ilden ulaştırılacağı şekilde bir model kuruldu.
Model çalıştırıldıktan sonra, vejetaryen beslenmeyle Türkiye’deki ekilebilir alanların %65’i, hepçil beslenmede ise %70’i kullanılarak aslında herkesi beslemeye yetecek kadar ürünün organik olarak üretilebileceği hatta fazladan üretim yapılarak ihtiyaç duyan ülkelere ihraç edilebileceği ortaya çıktı.
Olabildiğince basitleştirerek anlatmaya çalıştığım, aslında çok daha fazla teknik detaya sahip olan böyle bir model geliştirme niyetleri, emekleri ve sonuçları öyle saygı duyulası ki..
Gıda Toplulukları
Gıda demişken, Mehmet Gürmen tarafından anlatılan, aslında dünyada fazlaca örneği olmasına rağmen Türkiye’de yeni yeni gelişmekte olan Gıda Toplulukları’ndan bahsetmeden olmaz.
Gıda Topluluğu’nun temel amacı, tüketicilerin bir araya gelerek, belli periyotlarla kendi ihtiyaçlarını belirlemeleri ve anlaştıkları güvenilir üreticilerle düzenli bir iletişim içerisinde olmaları. Böylece tüm üretici ve tüketiciler belirli zaman ve mekanlarda bir araya gelerek bu ürünlerin paylaşabiliyor, tüketiciler kim tarafından ne şekilde üretildiğini bildikleri, güvenilir ürünlere ulaşırken, üreticiler de ürünlerini aracılar nedeniyle ederinin çok daha altında fiyatlara satmaya mecbur kalmıyor. Bazı durumlarda, oluşturmuş oldukları iletişim ve güven sayesinde üreticiler önceden desteklenilebiliyor, bu durumda yeterli sermayesi olmayan girişimcilere de fırsat sağlanmış oluyor.
Gıda topluluklarının, yerellik, aracısızlık, küçük ölçek, gönüllülük, şeffaflık ve topluluk gibi belirli prensipleri var. Her birini tek tek açıklamak yerine beni en çok etkileyen “küçük ölçek”ten bahsetmek istiyorum. Zaten yerellik prensibiyle, belirli bir bölgeden daha geniş alana yayılmayan her bir gıda topluluğu, üye sayısı bakımından bir seviyeye ulaştıktan sonra büyümeyi reddediyor ve yine yerellik prensibi çerçevesinde, üretici ve üyelerin bulunduğu yerleşim alanlarına göre bölünüp, ilkinden bağımsız ikinci bir topluluk oluşuyor. Bu şekilde aslında aracısızlık, gönüllülük, şeffaflık ve yerellik gibi prensipler de korunmuş oluyor.
Mehmet Gürmen
Yaygın olan üretim ve tüketim şekline tamamen alternatif bir model olarak Gıda Toplulukları sadece tüketicilerin iyi ürünlere ulaşması ve üreticilerin desteklenmesi için değil, aynı zamanda tüketim biçimimi ve alışkanlıklarımızın gözden geçirilip, topluluk olma bilincinin yeniden oluşturulması bakımından da oldukça önemli.
Kendi bölgesinde bir gıda topluluğu olan Bitot’un oluşturulabilmesi ve sorunsuzca işleyebilmesi için oldukça emek vermiş olan Mehmet Gürmen’in, Bilişim Ekolojisi ve Dijital Ayakizi’ni anlattığı bir diğer sunumundan da daha sonra bahsedeceğim.
Hangisi: Gönlüm ve bedenim mi, Aklım ve zihnim mi?
Burdur Gölü seyahatinin dönüşü büyük heyecan kapısı olmuştu. Daha çok kuş gözlemek, daha çok araziye gitmek, daha çok bu konuda çalışma yapmak istiyordum. Vaktimin çoğunu dernek çalışmalarına ve Ankara Kuş Gözlem Topluluğu’na vermeye başladım. Hafta sonları mutlaka Eymir ya da Mogan Gölüne, ya da Kızılcahamam veya Balıkdamı’na gidiyorduk çeşitli gruplarla. Hem çok eğlenceli bir arkadaş grubunun içinde girmiştim hem de her gittiğim yerde yeni şeyler öğrenmenin tadına varıyordum.
Mezuniyet Töreni, Bülent Alten ile birlikte.
Bir yandan da okulun son günleri gelmeye başlamıştı. Mezuniyet gibi bir dönüm noktası vardı önümde. Sivrisinek projesindeki çalışmalar ve ilişkiler benden akademisyenlik yolunu seçmemi bekliyordu, öte taraftan sivil toplum dünyasının hareketliliği beni benden alıyordu. Sonunda okulda YÖK tarafından verilen yurtdışında yüksek lisans yapma imkanı tanıyan bursun sınavları açıldı. Ve elbette benden beklendiği şekilde ben de girdim o sınava.
Sınav sonuçlarını bir yerde bekleyeduralım, okulun son günlerinde hocalar da yüksek lisans öğrencilerini yavaştan seçmeye başlamışlardı. Benim yerim belliydi. Şöyle ki, Fen Fakültesi’ndeki zooloji kürsüsü altındaki ekoloji bölümünde olacaktım illa ki. Bir ya da iki sene içinde de ekoloji ana bilim dalı açılacaktı ve bizler, sivrisinek projesi çalışanları olarak o bölümün araştırma görevlileri namzetleriydik.
Yüksek lisans sınavı vardı ama o zamanlar LES değildi o. Her bölüm kendisi açıyordu.
Hızlıca geçiyorum; mezun oldum, o cübbeyi ve kepi giydim, diplomayı aldım (duvara asmadım, nerede onu da bilmiyorum şu anda). Sınavların hepsine girdim, hepsini geçtim. YÖK sınavı ile ABD’ye gitme hakkı kazandım. Yüksek Lisans sınavını da kazandım. Hızlıca karar vermem gereken bir sürü durum oluştu. Gönlüm ve bedenim sürekli kuş gözlemeye, dernek işlerine koşturmak istiyordu, aklım, zihnim ise “saçmalama, kariyer ne olacak?” gibisinden sorular soruyordu.
Yüksek lisans programına kaydımı yaptırdım, derslere devam ettim. Tam, master tezimi tatlısularda yaşayan diatomlar üzerine yapmaya karar vermiştim ki, sevgili hocam, arkadaşım Bülent Alten ile bir gün kahve içmeye gittim. Hayatımın bu dönüm noktasındaki bocalamalarım üzerine sohbet ettik uzun uzun. Orada söylediği bir cümle bu dönemeçteki yönümü netleştirdi diyebilirim. Kendisi bunu bilir mi bilmiyorum ama işte yazıyorum, dünya alem öğrensin.