Ana Sayfa Blog Sayfa 3348

Yalnızca Ali

Onun adı Ali, bu dünyaya da Sicilya’ya da insanlarla uçurumlar arasında durmak için gelmiş olması onun seçimi değil. Çıktığı her yol onu, yolun sonuna gelmiş başka birinin yoluyla çakıştırıyor. Dünya’nın en nemrut suratlı adamlarından biri denilebilir aslında onun için. Oysa ki bu kalın kabuklu derinin altında cesur, fedakar, bir o kadar da merhametli bir Ali‘yi Driss onu öyle ballandıra ballandıra anlatıyor ki herkese, bu göçmen mahallesinde bir efsaneye dönüşüyor Ali.

O, sokaktan geçerken western filmlerinde olduğu gibi tozu dumana katan bir rüzgar bırakıyor sanki arkasında, hayran bakışlar peşine takılıyorlar. Driss dışında kimse yanına yaklaşıp iki laf etmeye cersaret edemiyor. Nasıl etsinler ki? Dikenli tellerle örülmüş bakışları, sözcükler ağızlarından çıkar çıkmaz yırtıp kanatıyor onları. Onlar da bu dikenli tellerin arkasında durup onu uzaktan seyretmeyi yeğliyorlar.

Neden toprağını bırakıp buraya geldiği, gelirken başından geçenleri Driss’ten defalarca dinlediler. Ancak herkesin kendi hikayesi var Ali ile ilgili, herkes Ali’nin hikayesine kendinden bir şeyler katarken, aslında kendilerinden Ali’ye, Ali’den de kendilerine bir parça katmak istiyorlar. Zaten Driss’in anlattığı hikaye gerçek midir ? Driss’in Ali’ye yakıştırdığı hikaye midir? O da muamma. Kimisi için aşk yüzünden yollara düşmüştür, kimisi için savaştan kaçmış, kimisi için politik bambaşka nedenler, kimisi için ise neden yoksulluk. Herkes Ali için başka bir hikaye yazıyor. O ise hiç kimsenin eteğine değmeden yaşamak istiyor. Bu yüzden bekçiliğini yaptığı, kasabadan yedi kilometre ötedeki bağ evininin yolunu her gün arşınlamaktan yorulmuyor. Üzüm bağlarının, zeytin ağaçlarının arasında dolaşırken ruhu karanlıklardan sızıp dışarı çıkıyor. Öyle apaçık göstermese de kendiyle barışmaya meyilli görünüyor. Böyle anlarda Ali‘nin yüzü büyümeyi unutmuş bir çocuğunki gibi içinde bulduğu dünya’ya karşı şaşkın ama meraklı, ürkmüş ama hevesli bir ifadeye bürünüyor.

31

İşte böyle biri Ali, ancak toprakla bir başına kaldığında yüreğinin üstünde her daim oturan o koca taşı itiyor azıcık , hafifliyor. Uzanıyor arkasına, sırtı toprakta, yüzü güneşe dönük! Hani dersin, nerdeyse mutlu. Lakin yemyeşil uzanan üzüm bağlarının ardındaki şu mavi denize her baktığında başkalarının gördüğünden bambaşka şeyler görüyor, özgürlüğün ana kucağı bu deniz ona duvarları sonsuza dek yükselen bir hücre gibi geliyor. Kaçışlarının her anını, her sözü, her saniyeyi tek tek hatırlıyor. Beyni bir işgence makinesi gibi ona bu filmi yeniden izletip duruyor.

Driss :

– Bir hayvan sürüsü gibi üst üste yığdılar bizi buraya. Biliyor musun ? Ben bu yaşıma dek deniz görmemiştim daha önce. Gördüğüm andan beri de içim almadı şu mavi cadıyı. “Baksana içim dışıma çıktı” derdemez Ali’nin ayakkablarının üzerine midesinde son kalanları boşaltıyor. İçerdekiler Ali’nin ayaklarına gözucuyla bakıp hiçbir şey olmamış gibi kafalarını çeviriyorlar. Gündelik hayatlarının en ıvır zırvır parçası bu kusmukmuş gibi davranıyorlar. Driss gömleğinin koluyla ağzını, pantalonun paçası ile de gömleğinin kolunu temizleyip devam ediyor.

– Ali, bizim bu gideceğimiz adada şimdi karayla hiç bağlantı yok mu? diye çaresizce sorduğunda Ali, Driss’in artık ömrü billah başının belası olacağını anlıyor.

-Yok . diyor Ali sıkılmış. Şu ayaklarının üstündeki kusmuklar bile Driss’in saçma sapan sorularından daha az rahatsız ediyor onu.

– Orası bir ada çünkü, kara ile bağlantısı olsa ada olmazdı.

Yaklaşık iki gün sonra Driss’in bünyesi denize yavaş yavaş alışmaya başlıyor. Mide bulantısının dindiği zamanlarda ve kendilerine günde iki kez verilen azıkla karınlarını doyurduklarında, karanlık köşelerinde birbirleriyle yarenlik etmekten ve korkularını düş kurarak uzaklaştırmaktan başka yapacak başka şeyleri yok kaçakların. Böyle zamanlarda Driss ya köyünü ya da şu deniz denen tekinsiz şeyden kurtulduğunda, o adaya ulaştıklarında yapacaklarını anlatıyor Ali’ye

34

-Bu deniz var ya hiç güvenmem, yoksa sanma ki su görmüşlüğüm yok. Bizim köyden bir kilometre uzakta şimdi bataklığa dönmüş bir göl var. O gölde çok yüzdüm ben çocukken. Böyle deniz gibi hırçın değildir ki göl, okşaya okşaya elinden tutar alır seni içine, korkutmaz. Dalları suya değen selviler toprakla bağın olur. Denizse seni saçından sürükleyip sırtını tokmaklayan üvey ana gibidir. Uzaktan bakınca sana iyi yüzünü gösterir, eline düştün mü seni yutmanın, yok etmenin yolunu gözler.

Driss Ali’den çok da küçük değildir ama Ali’nin yüzündeki bıçakla kazınmış gibi duran çizgilere baktıkça acıyı görürsünüz, bir acının anısını değil taptaze bir acıyı. Driss’ le aralarında en az on yaş varmış gibi görünür. Hem Ali daha uzuncadır, yapılıdır. Fırın küreği gibi kocaman elleri, vücuduna göre uzun kolları insana tuhaf bir güven duygusu verir. Sarıp sarmalamaya hazırlarmış gibi. Oysa yekpare kaşları, alnındaki sert çizgiler, her an gülmeye hazırmış gibi duran dudaklarını bu densizliği yüzünden azarlar gibi dosdoğru hiçbir eğilip bükülmeden dururlar. Ser verip sır vermeyen bu surattan ne düşündüğünü anlamak mümkün değildir. Driss ‘in ise kendi gibi yüzü de gevezedir. Ne düşünür, ne hisseder yüzü dilinden önce deyiverir. Tanışmalarının daha ikinci gününde Ali, Driss’in bütün hayat hikayesini en ince ayrıntısına kadar dinliyor. Annesinin ölümünün haftasında başkasıyla evlenen babasının ikinci karısından üst üste üç çocuk peydahlayınca onu nasıl babannesinin yanına gönderdiklerini, babanne ölünce babanın babanneden kalan eve elkoyuşunu, ona da gidip ekmeğini uzaklarda aramaktan başka yol kalmadığını diz dize, sıkış tıkış oturdukları köşelerinde defalarca Ali’ye anlatıyor.

Driss ise ne zaman Ali’nin kim olduğuyla, neden yollara düştüğüyle ilgili bir soru soracak olsa Ali’nin derinlere gömülmüş gözleri öyle bir meydan okuyor ki soruları yutkunup gırtlağından aşağı gönderiyor Driss. Teknede onlardan başka elli kişi daha var. Bunların dördü çocuk, biri bebek. Kimse kimseye mecbur kalmadıkça kendi hikayesini anlatmıyor. Hikayeleri kilit altında çünkü, geçmişi unutmaya yeminli herkes. Çocukların kendi aralarında oynadıkları oyunları izliyorlar. Bu yeni adaya attıkları ilk adımdan itibaren artık kendi hikayelerini kendileri yazacaklar. Geçmiş bir kıymık gibi batıyor hepsinin yüreğine . İnce bir sızı , ne öldürüyor ne bitiyor. Günde bir kez, iki grup halinde teknenin üstüne hava almaya çıkıyorlar. Tuvalet ihtiyaçlarını ya o zaman gideriyorlar ya da perdeyle ayrılmıs bir bölümde kendilerine verilen plastik torbaların içine. Havalandırmaya çıktıktan sonra onları kapattıkları bölüme dönmek çok zor. Kesif bir koku burunlarının direğini kırıyor, ciğerleri patlayacakmış gibi oluyor. Çiş, ter, bok, çürümüş sebze, nem kokusu… Kokunun cehennemi olur mu? oluyor. Bu teknede oluyor. Ruhlarının ırzına geçen bu koku, onlara diğerlerinden farklı olduklarını söylüyor. Varlıklarını aşalığılıyor. Bu koku onlara insan ırkının en tiksindirici, en gizlenmeye çalışılmış yanlarını siz ortaya çıkarıyorsunuz, tanrının eteklerinden yeryüzüne düşerek yayılan utanç tohumlarısınız diyor.

33

Yolculuk uzadıkça hem ruhlar, hem bedenler yorulmaya başlıyor. Kötü beslenmeye, pisliğe yetişkinlerin dayanması daha kolay olsa da minik kaçaklar haslatanmaya başlıyorlar. Teknenin en küçük yolcusu Zahara’nın annesi Zahara her ağladığında kuru memesini çaresizce minik kızının ağzına dayıyor. Minik bebeğin çığlıkları Ali’yi çıldırtacak gibi. Hiçbir şey yapamadan o köşede dizlerini çenesine çekip oturmak delirtiyor onu. Gece bütün hinliğiyle göğüsünün üzerine çullanıyor. Ne zaman bitecek bu yolculuk? Sabaha karşı bebeğin sesi kesiliyor.Tahtaların arasından sabahın ilk ışıkları sızarken küçük bebeğin mosmor dudaklarını, bembeyaz yüzünü gören babası bir mezar taşı gibi soğuk Zahara’nın başında dikiliyor. Zahara ‘nın annesi hala bebeği emzirmeye calışıyor. Bebeğin kıpırmadayan dudaklarını parmaklarıyla açmaya, meme uçlarını ağzına sokmaya çalışıyor. Memesini sıkıp zorla çıkardığı iki damla sütü Zahara’nın dudaklarına sürüyor. Çaresizliğin arkasından gelen çığlıkla herkes bir monoloğa başlıyor, ne bir ağıt bu, ne de kadere ilenme; bu bir çeşit büyü. Uğultuya dönüşen mırıltıların arasında ölümü öğütme büyüsü. Ölümü aklını çelip uzaklaştırmanın bir yolu, orada o koku cehennneminde buldukları bir silah. Ölümün kendisi değil korktukları öyle ıvın ıvıl gelişi, onlara acıyarak, kafalarını okşayıp onlara kendilerini zavallı hissetirmesi.

Kaçakçılar bebeğin denize atılması gerektiğini söylüyorlar. Ne babanın, ne Zahara’nın annesinin bunu yapabilecek güçleri var. Ne de bakşa bir çareleri. Ali yavaşça alıyor kucağına bebeği .Yukarı çıkıyor. O küçücük beden taş gibi ağırlaşıyor kollarında, kendisiyle birlikte onu da denize sürüklemek ister gibi. Ali bebeği bu masmavi çarşafın içine bırakıp köşesine dönüyor. Sessiz bir ağıt teknenin içinde dolaşıp duruyor.

32

Yolculuk bitene dek Ali oradaki herkesin dayandığı duvar oluyor. Yolculuk uzadıkça uzuyor, yolculara yapılan tek açıklama “Güvenliğiniz için ne gerekiyorsa onu yapıyoruz, güzergahı değiştirmek zorunda kaldık, bu yeni yol daha güvenli. ” Her gün daha az yemek, daha az sabır, zayıflamış sinirler, ışığı sönmeye başlayan umutlu düşünceler daha çok endişe, korku, açlık, hastalık , öfkeye dönüşüyor. Hem kaçakçılara, hem kendilerine, kendilerine layık görülmüş hayata karşı duyulan öfkeye. Yirmi sekiz saat ne su, ne de yemek getiriyorlar. Çocuklar aç, yolculardan bazıları kendi haklarından bir kısmını çocuklar için annelere veriyorlar ama yetişkinlerin de açlıktan gözleri dönemeye başlıyor. Yerlerine sığmaz oluyorlar. Birinin dizinin, elinin, kolunun diğerine yanlışlıkla değmesi bile kavga nedeni.

Yolculardan biri yukarı açılan kapağı yumruklamaya başlıyor.

– Hey orospu çocukları, açız, hangi cehennemdesiniz ? Dışarı çıkarın bizi.

Dinmeyen yumruklar üzerine bir hışımla açılıyor kapak. Aşağı inen kaçakçılardan ikisi kaçaklardan birinin yakasına yapışıyor. Kaçakçı çaresizlikten faydalanmayı bilen aşağılık bir leş yiyici bakışlarını yolcuların üzerinde dolaştırdıktan sonra, omuzlarını kabartıp bağırmaktan çok daha insanı ezen yüksekten, tehtidkar, kararlı bir ses tonuyla :

– Sizi şimdi şuracıkta denize dökmemizi istemiyorsaniz kapatın çenenizi, diyor

– Açız, aramızda çok hasta var, diyor cansız bir ses.

– Yok yemek napalım, az kaldı idare edeceksiniz .

Orta yaşın biraz üzerinde ama ağzında tek diş kalmadığından 80 ‘lik dede gibi görünen , avurtları çökmüş Ethopya’lı adam kadınları ve çocukları gösterip bir şeyler söylüyor. Artık bütün diller aynı şeyi söylüyor burada.

-Bari onlar için biraz yiyecek.

Kacakçı , adamın kolunun üzerine basıp ayağını yerde bir şey ezermiş gibi çeviriyor. Ali, bulunduğu yerden öyle bir fırlayıp kaçakçının boğazına yapışıyor ki nefessiz kalan kaçakçının gözleri kuş yumurtaları gibi göz yuvalrından fırlıyor.

Ali diğer kaçakçıya:

– Çocuklara ve kadınlara hemen yiyecek bir şey getirmezsen, arkadaşını burada parçalara ayırıp yiyeceğiz, diye kükrüyor.

Diğeri telaşla yukarı çıkıp kapağı kapatıyor. Bir süre sonra yiyecekle dönüyor. Serbest kalan kaçakçı küfürleri ard arda sıralayarak yukarı çıkıyor. Karınları doyunca sahte bir huzurun rehaveti doluyor içeri. Kimseden ses yok. Hastaların öksürükleri ve iniltileri dışında. Gece mi gündüz mü? Ne kadar zaman geçti bilmiyorlar artık? Driss’in başı Ali’nin omzuna düşmüş tıslaya tıslaya uyuyor. Ali, gözlerini sabit bir noktaya dikmiş bir heykel gibi duruyor. Herkesin üzerine çökmüş bu rehavetten huzursuz. Bu rehavet tekinsiz diye düşünürken uzaktan bir siren sesi duyuluyor. Kaçaklar yerlerinden fırlıyorlar, megafondan bir ses duyluyor. Kimsenin anlamadığı bir dil. Yukarıda güvertede bir yukarı bir aşağı koşan ayak sesleri. Kaçaklar bir araya gelip büyük balıkların kendilerini yemesine engel olmaya çalışan küçük balıklar gibi birbirlerine sokulmuşlar, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Gözleri avının ağzında son nefesini verirken hala kaçmaya calışan vahşi bir hayvanın gözleri gibi. Ayak sesleri çoğalıyor yukarda, bağarışmalar var ama kimse tek kelime anlamıyor. Herkes Ali’ye yalavaran gözlerle bakııyor.

–Bir şey yap.

Ali’nin yapacak hiçbir şeyi yok. Eliyle sakin olun der gibi bir hareket yapıyor. Müphem bekleyiş kapağın gürültüyle açılmasıyla son buluyor . Huzul icindeki yüzler solmuş.

-İşte bitti, diye ağlamaya başlıyor Driss. Bitti mi Ali? Boşuna mıydı Ali ? Ulaşamayacak mıyız adaya?

Ali karşı koymanın yersizliğinin farkında .

Kendi kendine:

-Başladığımız noktaya nasıl dönebiliriz ki? Biz yürüdüğümüz yolu silerek geldik. Dönüş yolu yol, bizim geçmişimiz yok.Geçmişi olmayan birine artık yalnızca gelecek verebilirler, diyor.

Kimseyi itip kakmalarina izin vermemek için oturduğu yerden hemen kalkıyor. Ayağının altındaki sehpayı kendi iten onurlu bir idam mahkumu gibi mağrur askerlere doğru öyle bir yürüyor ki, herkes kurtuluşa doğru adım atıyormus gibi, yüzleri apaydın takip ediyorlar Ali’yi .

Tekneden polislerin eşliğinde bindikleri gemide kendilerine verilmiş batteniyelerin altında büzüşmüş herkes. Ali elini bir yaprak gibi titreyen Driss’in omzuna atıyor.

-Bitti işte Driss diyor, mavi cadıyı arkada bırakıyosun. Bundan sona kimse seni sen istemeden banyo’ya bile sokamayacak.

Driss gülüyor.

-Yanında selviler bitmiş bir göl bulursak gireriz ama Ali !

35-senay-boynudelik

 

Şenay Boynudelik

Son dönemin Yeşil Kitapları

II. Marmara Denizi Sempozyumu Bildiriler Kitabı

28Marmara Denizi, gerek dünyanın sayılı iç denizlerinden biri olmasıyla, gerekse barındırdığı denizel ekosistem açısından birçok denizden daha ayrıcalıklı bir özellik taşıyor. Marmara Belediyeler Birliği de 40 yıl önce Marmara Denizi ile boğazlarına kıyısı bulunan belediyelerce, öncelikli olarak kirliliği önlemek sonrasında ise temizlik çalışmalarını yürütmek amacıyla kurulmuştur. Merkezi İstanbul’da bulunan Birliğimiz 6’sı büyükşehir olmak üzere toplamda 13 ilde faaliyet göstermektedir.

Kuruluşumuzun temelini teşkil eden Marmara Denizi hassasiyeti, bugün tüm üyelerimizle birlikte muhafaza etmeye çalıştığımız en öncelikli değerimizdir. Bu hassasiyetle, Birlik olarak güçlü ve somut adımlar atmaya devam ediyoruz.  Bakanlıkların, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve özel sektör temsilcilerinin bir araya gelerek ortak fayda ürettiği çalışmaları önemsiyoruz. Bu inançla sizlerin de destekleriyle ikincisini düzenlediğimiz Marmara Denizi Sempozyumu, gelecek nesillere daha mavi bir Marmara bırakma hayalimizi gerçeğe bir adım daha yaklaştıracaktır.

II. Marmara Denizi Sempozyumu Bildiriler Kitabı
Editör: Ahmet Cihat Kahraman
Marmara Belediyeler Birliği Yayını
2016

 

Hayvan Olmak

29

Bu değerli gezegeni herkes ve her şey gibi paylaşan insanlara, canlı olmaya dair samimi ve radikal bir bakış açısı sunan Hayvan Olmak, hayvan olmayı deneyimleyebilmek gerçekten mümkün müdür, sorusunu hep yakınında tutarak diğer canlı türleriyle aramızda zaman içinde oluşmuş sınırları belirsizleştirmeye dönük bir çabanın ürünüdür.

Bir imkansızın peşinden giderek hayvan olmanın doğasını keşfe çıkan tutkulu doğabilimci Charles Foster, porsuk, susamuru, alageyik, tilki ve ebabil “olmayı” tecrübe etmeye kalkışarak, yitirdiğimiz vahşiliğimizin, inkar ettiğimiz vahşiliğimizin ve vahşileşebilmemizin nükteli hikayesiyle zamanda unuttuğumuz tabiatımızı yeniden hatırlamamızı sağlıyor.

“Doğa yazını genellikle etrafı sömürgeci adımlarla arşınlayan ve iki metrelik mesafeden yeryüzünde gördüklerini anlatan insan hikayelerinden ya da hayvanların giyindiğini savunan insanlardan ibarettir. Bu kitap dünyayı, çıplak Welsh porsukları, Londra tilkileri, Exmoor susamurları, Oxford ebabilleri, İskoç ve West Country alageyikleriyle aynı düzlemde görerek anlatmak üzerine bir çabadır. Aynı zamanda koklama ve işitmenin görme duyusundan daha işlevsel olduğu bir yaşam alanında hareket etmenin nasıl bir his olduğunu öğrenmenin de hikayesi… Bir nevi edebi Şamanizm, ve itiraf etmeliyim ki, çok ama çok eğlenceliydi.”

(Tanıtım Bülteninden)

Hayvan Olmak
Charles Foster
Çeviren: Ece Bulut
Kolektif Kitap
2016

 

Abant Gölü Tabiat Parkı’nda Çevre Tahribatı

30

I.Abant Gölü Tabiat Parkı Nitelikleri

II.Abant Gölü Tabiat Parkı’nda Ekolojik Yaşam

III.Abant Gölü Tabiat Parkı’ndaki Uygulamalar ve Tepkiler

(Tanıtım Bülteninden)

Abant Gölü Tabiat Parkı’nda Çevre Tahribatı
Mehmet Tunçer
Gazi Kitabevi
2016

 

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

[Yeşil Mutfak Denemeleri] İrmik Helvası – Sevin Turan Bettscheider

Uzun bir aradan sonra kolay bir tarifle geri dönüş yapıyorum. 1 aylık yoğun çalışma döneminden sonra herşey rayına oturdu ve part-time işime ve evde tarif denemelere geri dönüş yaptım.

39

Çocukluğumdan beri en sevdiğim tatlılardan biri olan irmik helvasını yaptım dün. Öyle çok özelliği olan bir tatlı olmamasına rağmen, sanırım  malzeme açısından az ve yapılış açısından da kolay olması nedeniyle tatlı krizlerimin kurtarıcı tatlısı diyebilirim. (irmik tatlısıda aynı derecede) Hangi tarifi yazsam diye düşünürken, hazır yaptım bari tarifini de paylaşayım dedim.

Birçok kez denememe rağmen hiç birinde çok istediğim sonucu alamamıştım. Her seferinde kafadan tarif uydurduğum, bazen irmiği aceleye getirip fazla kavurduğum, bazen şekerini fazla kaçırdığım,  bazen kuru ,bazen sulu yaptığım helvayı sonunda birkaç yıl önce istediğim bir kıvamda yapmayı başardım. Bu kadar denemelerim ne oldu, tabi afiyetle her yapışımda tatlının sonunu gördüm. Şeker oranı olarak biraz az, tereyağlı, vanilyalı ve ayçekirdekli irmik helvası tarifimi sizinlede paylaşmak istedim.

İrmik Helvası

38

100 gr tereyağı

150 gr irmik

500 gr süt

200-250 gr şeker

vanilya çubuğu

20 gr ayçekirdeği içi

Yapılışı:

36

37

Tereyağını erimesi için tavaya koyun. Kısık ateşte ayçekirdeği içini ve irmiği ekledikten sonra aralarda karıştırarak yavaş yavaş renk almasını bekleyin.  Diğer tarafta sütü, şekeri ve vanilya çubuğunu bir kapta kaynatın. İrmik kahverengi renk alınca kaynamış sütü yavaşca yedirin. İkiside sıcak olduğu için hızlı kaynıyor. !!!Sıçramasına ve taşmasına dikkat edin. Sütü ekledikten sonra biraz karıştırıp tencerenin kapağını ve ocağı kapatın. Benim ocağım elektrikli olduğu için , ocağın altını sütü ekleyip, karıştırıyorum ve çekmesini beklemeden kapatıyorum, ocak soğuyana kadar zaten sütü çekiyor.  Gazlı ocakta sütü karıştırarak biraz çekmesini sağladıktan sonra ocağı ve kapağını kapatabilirsiniz. Biraz dinlendikten sonra, yanında da vanilyalı dondurma varsa tamamen yemeğe hazır.

Afiyet olsun …

40

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

 

Ankara’da iki kişi,”teslim ol” çağrısı üzerine kendilerini patlattı!

Ankara’da, Haymana yolu civarında bombalı araçla eylem hazırlığındaki iki kişi, düzenlenen operasyonda polisin “teslim ol” çağrısı üzerine kendilerini patlattı.

27

CNN Türk’ten Büşra Arslantaş‘ın olayla ilgili aktardığına göre, saldırı girişiminin bir at çiftliği yakınında gerçekleştiği bildirildi. İstihbarat kaynaklarına göre, emniyet, geçen yıl 10 Ekim’de yaşanan saldırısının yıl dönümü öncesi yeni bir saldırı ihtimalinden şüpheleniyordu. Bu saldırının buna yönelik bir hazırlık olup olmadığını araştırılıyor.

Saldırı girişimi sonrası bölgeye çok sayıda güvenlik görevlisi ve ambulans sevk edilirken Ankara Valisi Ercan Topaca bir açıklama yaptı. İki canlı bombanın dışında üçüncü kişinin de arandığını söyleyen Vali Topaca, “Canlı bombaların PKK bağlantısı olduğu düşünülüyor. Şüphe çekmemek için Türk bayrağı asmışlar” dedi.

 

(Birgün, CNN Türk)

2016 Nobel Barış Ödülü Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos’a

2016 Nobel Barış Ödülü’nü Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos kazandı.

Norveç Nobel Komitesi’nden yapılan açıklamaya göre; Santos, Marksist gerilla örgütKolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile hükümet arasındaki 52 yıllık iç savaşın sonlandırılması için varılan anlaşmanın sağlanmasında gösterdiği “cesur çabalardan” ötürü ödüle layık görüldü.

Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos (solda) FARC ile yürütülen barış görüşmeleri sırasında Küba'da
Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos (solda) FARC ile yürütülen barış görüşmeleri sırasında Küba’da

Tarihi barış anlaşmasının Kolombiya’da geçen Pazar günü düzenlenen referandumdaşok bir sonuçla reddedilmiş olması nedeniyle, Nobel Barış Ödülü’nün Santos’a verilmesi sürpriz olarak değerlendirildi.

Ancak Norveç Nobel Komitesi, Kolombiya hükümetinin bu çabasını yine de ödüllendirmeyi tercih etti.

Komitenin açıklamasında, “Bu ödül, aynı zamanda yaşadıkları büyük güçlükler ve suistimallere karşın adil bir barış umudundan vazgeçmeyen Kolombiya halkına, sivil savaşın sayısız kurbanının yakınlarına ve barış sürecine katkıda bulunan tüm taraflara bir armağan olarak görülmelidir” ifadeleri kullanıldı.

 

(Hürriyet)

10. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Film Festivali bugün başlıyor

2007 yılından bu yana gerçekleştirilen, İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali bu yıl onuncu kez seyircisiyle buluşuyor.

27

84 ülkeden 833 filmin başvurduğu festival, 7 Ekim 2015 Cuma günü TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Karaköy Binası’nda düzenlenecek tören ile başlıyor!

7-15 Ekim tarihleri arasındaki festival süresince; film gösterimlerinin yanı sıra mimarlık, sinema, fotoğraf, müzik gibi sanat alanlarıyla ilgili söyleşiler de gerçekleştirilecek.

Festival programı için : mimarist.org/images/festival

 

(Yeşil Gazete)

Sanat Konfederasyonu’ndan, Yaratıcı Avrupa Programı’ndan ayrılan Türkiye’ye tepki

Türkiye’nin kültür ve sanatı teşvik etmek amacıyla kurulan Yaratıcı Avrupa Programı’ndan (Creative Europe) ayrılmasına modern ve çağdaş sanat konfederasyonu L’Internationale, Türkiye ile Avrupa’nın ‘en azından’ yüz yüze bakması ve kültürel diyalog yollarının açık tutulması gerektiğini belirterek tepki gösterdi.

23

Diken’de yer alan habere göre Türkiye’nin, Yaratıcı Avrupa Programı’ndan tek taraflı ayrılma kararı aldığı ortaya çıkmış, kararın gerekçesi olarak da ‘Ermeni soykırımı’nı anlatan ‘Ağıt – Büyük Felaket’ (Aghet – Die große Katastrophe) isimli projeye fon verilmesi olduğu anlaşılmıştı.

Diken’e bilgi veren Avrupa Birliği’nin (AB) yürütme organı Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin 1 Ocak 2017 itibarıyla programdan çıkarılmasını müzakere ettiklerini belirtmişti.

Anlaşmaya göre Türkiye, Avrupa genelindeki kültür, sanat, film, çeviri ve bilgisayar oyunları alanında hibe desteği sağlamak amacıyla kullanılan 1.46 milyar avroluk bütçeden pay alacaktı. Ancak Türkiye’nin aldığı karar sebebiyle Türkiye’deki kültür sanat faaliyetlerine ilişkin projeler bu destekten mahrum kalacak.

Karar, Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla resmiyet kazanacak.

 

(Diken)

 

10 yıl önce Anna Politkovskaya… – Zeynep Oral

Bundan tam on yıl önceydi: 7 Ekim 2006 günüydü. Rusya’nın ve dünyanın en önemli gazeteci yazarlarından biri Anna Politkovskaya, Moskova’da yaşadığı apartman dairesine girerken öldürüldü. Kurşunlar bedenini delik deşik etmişti.

Anna Politkovskaya
Anna Politkovskaya

O gün bugün cinayet aydınlanmadı. Anna Politkovskaya Rusya’nın bağımsız gazetelerinden birinde “Novoya Gazeta”da çalışıyordu. Putin’in Çeçenlere karşı yürüttüğü savaşa karşıydı. Polis teşkilatındaki şiddete, devlet kadrolarındaki yolsuzluğa karşıydı. Baskıya, yıldırmaya, yasaklara, tacize, tecavüze karşıydı. Bunları yazıyordu, hiç korkmadan yılmadan. Hem Rus, hem Çeçen yetkilileri eleştiriyordu. Baskı ve tehditlerin sonu gelmiyordu. “Kirli Savaş”; “Cehennemde BirKöşe”, “Putin’in Rusya’sı” adlı kitapları dünyanın her yanında okunuyordu.

Bugün dünyanın birçok ülkesi, Anna Politkovskaya’yı dünyada sesi kısılan, baskı altına alınan, tehdit edilen gazeteci ve yazarlarla birlikte anıyor. Bu anma törenlerinin biri de Uuslararası PEN Kongresi’nin kapanışında yaşandı.

Yıldız tarlasında hüsran

İspanya’nın Galiçya Özerk Bölgesi’nde, Dünya Yazarlar Birliği’nin 82. PEN Kongresi’nin kapanışı yapılacaktı…
Bu kapanış töreni için Galiçya’nın başkenti Santiago de Compostella seçilmişti. Yıldız Tarlası anlamını taşıyan bir kent adı. Ortaçağdan kalma, kutsal haç mekânlarından biri. UNESCO Dünya Mirası’na ilk girenlerden… Kelt mitolojisine göre denizlerin ötesindeki güneşe uzanan yolun başlangıcı…

Avrupa kıtasının belki de en çok yağış alan bir bölgesinde, pırıl pırıl güneşli bir cumartesi sabahıydı. Çok yoğun, çok tartışmalı, çok uzun saatler kapalı konferans salonlarında geçen bir haftanın sonunda dünyanın her yerinden gelmiş 300 kadar yazar hem Anna’yı anacak, hem de “kapanış eğlencesi” yaşayacaktık…

Gelin görün ki “Kongre eğlenemedi”… Hava muhteşem, kent muhteşem, sokaklar cıvıl cıvıl, insanlar güler yüzlü, her köşede muhteşem müzik, her köşede neredeyse bedavaya yenilen deniz mahsulleri… Bizdeki bir bardak fiyatına bir şişe dünyanın en leziz şarapları… Ama kongre eğlenemedi… Çünkü cep telefonlarımıza haberler akmaya başlamıştı bile… Yıldız Tarlası bir anda gözyaşlarına boğuluverdi…

Şimdi dünya Murat Özyaşar’ı izliyor

Yıldız Tarlası’na yıldız değil, Murat Özyaşar ve Renas Jiyan’ın gözaltına alınıp hapse tıkılması haberleri yağıyordu…
Dünyanın her yerinden gelmiş yazarlar, PEN Türkiye temsilcilerinin başını sarıp bu olaya odaklandı. Soruların sonu gelmiyordu. Polis baskını? Tam da bebeğin süt saatinde? 21 günlük bebeği olanın kaçmasından mı korktular? Neden tutuklu yargılanacak?

Türkiye’de birçok yazarın sormayı düşünmediği ya da sormaya korktuğu soruları soruyorlardı.

Uluslararası PEN’in Başkanı Jennifer Clement, kapanış töreninde Anna’yı andıktan sonra Murat Özyaşar’la ilgili bir konuşma yapmamı istedi. Ondan sadece “Ayna Çarpması” kitabını okumuştum. Hazırlıksızdım. İnternet imdadıma yetişti. Kitabının tanıtımındaki evrensel satırları paylaştım:

“Pavese’den bir cümleyle başlıyor Ayna Çarpması; ‘Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.’ Ve Beatles’tan bir dizeyle kapanıyor: ‘Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.’ Her şey bu iki cümle arasında olup bitiyor; çarpışmalar, bölünmeler, kırılmalar ve dağılmalar… Yani bir hayatla hesaplaşmanın tüm sancıları…”

Süt saatinde baskın

Bir kongre daha sona ermişti. Anna, Aslı, Cihan, Necmiye, Nuriye, Nazlı, Ahmet,Mehmet, Mustafa, Murat, Zeynel, Zana… Listenin sonu yoktu…

Türkiye’ye dönünce PEN Türkiye Yönetim Kurulu olarak şu açıklamayı yaptık. Belge olsun diye burada paylaşıyorum:

Haldun Taner Öykü Ödülü ve Yunus Nadi Öykü Ödülü sahibi, edebiyatımıza nicegüzel öyküler kazandırmış yazar ve öğretmen Murat Özyaşar İstanbul’daki evine polis tarafından düzenlenen bir baskınla gözaltına alındı. Bu baskın 21 günlük bebeğinin sabaha karşı süt saatine rast geldi. Murat Özyaşar, kızının doğduğu gün öğretmenlikten açığa alınmıştı. Baskının ve gözaltının, tam da Uluslararası PEN Dünya Yazarlar Birliği Kongresi’nin kapanış gününde gerçekleşmesi tüm dikkatleri bir kez daha Türkiye’ye ve hapisteki yazarlara yöneltti. İstanbul’dan alınıp Diyarbakır’a götürülen Murat Özyaşar, 6 Ekim Perşembe günü Diyarbakır’da savcı karşısına çıkartılacaktır. PEN Türkiye Merkezi, Diyarbakır ve çevresindeki üyelerindenduruşmaya katılanların, izlenimlerini paylaşmalarını isterken, dava sürecini yakından izleyeceğini de bildirdi.

21-zeynep-oral

 

Zeynep Oral

Başbakan Yıldırım, “Irak’tan çıkmayacağız”

Başbakan Yıldırım, Irak Meclisi kararına karşı, “Irak hükümeti ne söylerse söylesin, Türk varlığı orada kalmaya devam edecektir. Türkiye hakkında böyle ileri geri laflar etmek, Irak hükümetinin haddi değildir” dedi.

Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinde (TOBB) düzenlenen TOBB 9. Ticaret ve Sanayi Şurası’nda yaptığı konuşmada, Irak’ın Musul yakınındaki Başika kampıyla ilgili açıklamasına da yanıt verdi.

20

Yıldırım, “Irak hükümeti, Bağdat ne söylerse söylesin, bölgedeki DEAŞ’la [İslam Devleti/IŞİD] mücadele için, bölgedeki demografik yapının zorla değiştirilmemesi için Türk varlığı orada kalmaya devam edecektir” dedi.

Irak Temsilciler Meclisi, “Türkiye güçlerinin ‘işgalci güçler’ sayılması ve Irak topraklarından çıkarılması için gerekenlerin yapılması” yönünde karar aldıklarını yazılı açıklama ile duyurmuştu.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 5 Aralık 2015’te Musul yakınlarındaki Başika kampına asker göndermişti. Irak Dışişleri Bakanı İbrahim el-Caferi Türkiye’nin askerlerini Başika’dan tamamen çekmemesi halinde askeri operasyonu düşünmek zorunda kalacaklarını açıklamıştı.

“Irak hükümetinin haddi değildir”

Yıldırım, Irak Meclisi’nin kararıyla ilgili şu değerlendirmeleri yaptı:

“Türkiye ile 350 kilometreden fazla hududu olan ve 30-35 senedir ülkemizin başını ağrıtan PKK terör örgütünün barındığı Irak’ta, Irak merkezi yönetimi bugüne kadar hiçbir tedbir almazken ve 63 değişik ülkeden burada terörle, DEAŞ’la mücadele adıyla askeri unsurlar bulunurken bütün bunları bir kenara bırakıp Türkiye’nin oradaki varlığına takılması abesle iştigaldir. Bunun hiçbir şekilde iyi niyetle izahı yoktur.”

“Bizim amacımız daha fazla insanlık dramının yaşanmaması, daha fazla kan akmaması ve bölgedeki oldu bittilerin önüne geçilmesidir. Irak’ta mahli olmayan birçok ülke orada dolaşırken, tarihi derinliğiyle bölgede her zaman olmuş Türkiye hakkında böyle ileri geri laflar etmek, Irak hükümetinin haddi değildir.”

ABD: Musul operasyonu hazırlığı bitiyor

ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun Irak eğit-donat programından sorumlu komutanı Tuğgeneral Dave Anderson, Musul’un geri alınmasına yönelik operasyon hazırlıklarında sona gelinirken şehirdeki IŞİD liderlerinin kenti terk etmeye başladığını açıkladı.

Anderson, Bağdat’tan video konferans yoluyla Pentagon’daki basın mensuplarının Musul operasyonuna ilişkin sorularını cevapladı.

Tuğgeneral Anderson, Musul operasyonuna katılacak Irak ordusu tugaylarının sonuncusuna üç haftalık eğitimin verilmeye başlandığını açıkladı.

 

(Bianet)

Dicle’dir kalkanın adı paşam! Ama bu Musul o Musul değildir! – Fehim Taştekin

Fehim Taştekin’in yazısı www.gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

“Musul’u DAİŞ’ten kurtaracağız, Irak hükümeti istemiyor, adamlara da yaranılmıyor yahu! Ne yani Amerikalılar ta 10 bin km öteden Irak’a geliyor da biz girmeyecek miyiz? Hem Musul bizimdi.”

Yeni Osmanlı’nın tarz-ı siyaseti sınır ötesinde böyle tecelli ediyor. İçerdeki hoyratlıktan bir zırnık geri değil.
Irak Meclisi niye “Türkiye işgal gücü” dedi, neden “Askerlerini Başika’dan çek” diye ihtar çekti.
Aklınızı ‘yüce’ Türk basınına emaret ettiyseniz “Hain Arap” klişesiyle zihinsel konforunuzu sürdürmeye devam edebilirsiniz.
Bağdat’ta Türkiye-Irak dostluğu için çalışmaktan bitap düşmüş bir dostuma sordum, “Neler oluyor” diye. “Erdoğan’ın Rotana TV’ye verdiği demeci gördün mü” deyip ekledi: “Siyasi çevrelerde Erdoğan’a tepki büyük.”

Erdoğan’ın Musul’un sadece Sünnilerin olduğuna dair buyurgan çıkışı Bağdat’ta siyasileri ifrit etmiş. Tam anlamıyla İFRİT! Yazıldığı gibi. Uzun uzadıya anlattı kulislerdeki tartışmaları.
Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında Rotana’ya verdiği röportaj Türkiye’yi katıksız mezhepçi ve Suudi yedeğinde bir ülke hizasına çekiyor. Orası dipsiz bir kuyu, bir o kadar da meşum, tabi ki muzır!

Röportajın video kaydında Arapça çeviri Erdoğan’ın sesini bastırdığı için bire bir ifadeleri dinleme imkânımız yok. Elimizdeki metin konuşmanın Arapça ve İngilizce çevirisi. Ama Iraklı başka bir dostumun aracılığıyla mütercim Erdoğan’ın sözlerini teyit etti. Peki, ne dedi Erdoğan? Suudi sarayının ünlü kalemi Cemal Kaşıkçı’nın “Son olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın müdahalesi olmadan Musul’un kurtarılabileceğini düşünüyor musunuz” sorusuna yanıt olarak Erdoğan şunu dedi:

“Burada şunu açıklığa kavuşturmak istiyorum; Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Batılı koalisyon mezhebi bir hakimiyetine izin vermeyecek. Hedef Musul’un DAİŞ’ten kurtarılmasıysa bunu başarmak için işbirliği yapmalıyız. Fakat sorun şu: Ondan sonra şehirde kim kalacak? Elbette, Sünni Araplar, Sünni Türkmenler ve Sünni Kürtler. Haşd el Şaab’ın Musul’a girmesine izin verilmemeli. Özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan onların girmesini önlemek için işbirliği yapmalı. Biz Başika’da kamp kurduğumuzda ve bizim güçlerimiz peşmergeyi eğitirken Bağdat’taki merkezi hükümet Türkiye’den rahatsız değildi. Ve desteğimizi talep eden kardeşlerimizi yüzüstü bırakmayacağız. DAİŞ’ten sonra Musul’un bir diğer terörist grubun eline düşmesine izin vermeyeceğiz. Öyle sanıyorum ki Musul konusunda İran da ihtiyatlı olacaktır çünkü Musul, Musul halkınındır ve Tel Afer, Tel Afer halkınındır. Haliyle başka kimse bu bölgelere girmemelidir.”
Bu mezhepçi tasavvur Musul’un bağrında Sünni’den gayri ne varsa hepsini kızdırmak için fazlasıyla kâfi. Şii Araplar, hem Şii hem Sünni Türkmenler, Şii Kürtler, Şebekler, Kakailer, Ezidiler, Asuri/Süryaniler bundan ziyadesiyle rahatsız.

ABD’de 11 Eylül saldırılarına karışan kamikazeleri finanse eden Suudilere dava açılmasına izin verilmesi konusunda Erdoğan’ın Suudi Arabistan için uluslararası platformda girişimlerde bulunduklarını söylerken esasen El Kaide’yi enselemiş olmasına girmiyorum. “Neden Suudi güçlerinin Suriye’nin kuzeyinde sizinle birlikte savaşmasına karşılık Türk güçleri, Suudi Arabistan’la birlikte Yemen’de savaşmasın? Böyle bir senaryo mümkün mü” sorusu üzerine Erdoğan’ın verdiği “Elbette, Suudi Arabistan’la yoğun iletişim içindeyiz ve ortak değerlendirmeler yapıyoruz” yanıta da değinmiyorum. İkisi de kallavi yazıları hak ediyor lakin şimdi konumuz Irak.

TÜRKMENLER SORUYOR

Irak’tan birkaç kişiyle konuştum. Evvela Türkiye’nin bir süredir Kürtlerle birlikte hareket etmelerini salık verdiği Türkmenler şunları soruyor?

– Kürdistan yönetimi Kerkük’e 600 bin Kürt yerleştirip nüfus yapısını değiştirirken Türkiye niye sessiz kaldı?
– DAİŞ, Musul ve Tel Afer’den Şii Türkmenleri sürerken Türkiye niye hiçbir şey yapmadı?
– Türkiye Başika’da 3 bin kişi eğittiğini söylüyor, niye şimdiye kadar bu gücü savaşa sokmadı, neyi bekledi?
– Türkiye neden sürekli sadece Sünnilerden bahsediyor?
– Irak ordusu, polisi ve Haşd el Şaabi içinde en az 12 bin Şii Türkmen var. Bunlar IŞİD’e karşı savaşıyor. Madem Türkiye DAİŞ’i bitirmek istiyordu şimdiye kadar neden Türkmen güçlere yardım etmedi?
– İran’dan şikâyet ediyor ama İran daha ilk günden itibaren devreye girdi, Türkiye neden girmedi?

Başka sorular da var ama kalemin nezaketi ‘yeterli’ diyor.

Bu tartışmaların arka fonunda Türkiye’nin Suriye ve Irak sahnesinde vekil örgütlerle güttüğü hesaplarla ilgili kaygılar var. Bir de hassasiyetleri kaşıyan Yeni Osmanlı esintileri…
Tarihte kalmış hesaplar sizi ne Bağdat’ın efendisi yapar ne Musul’un sahibi. Şam’da Emeviye Camii’nde namaz kazaya kaldığı gibi Musul’daki Ulu Camii de sanıldığı gibi yakın olmayabilir. Bu coğrafyada bir nefeslik mesafe bazen bin fersahlık mesafedir. Strateji dediğin bazen gayyadır. Bir sarkmaya gör, gerisi kâbustur. Mesele Musul olunca orada aktör çoğalıyor. Türkiye gibi tarihsel bagajı kalabalık bir aktör devreye girince de bin bir hassasiyet her şeyin üstüne çıkıyor, önünüzde Dicle duvar oluyor.
Lozan’ı tartışmaya açmak, Sykes-Picot’u sorgulamak açıkçası Ortadoğu’nun kanlı sokaklarında bu saatten sonra kimsenin umurunda değil. Sonuçta insanların boğazı IŞİD’in elinde. Ve bundan dolayı suçlanan ülkelerin başında pek ‘muhterem Suudi kralı’ ile onun NATO üyesi ‘pek demokrat’ sözcüsü geliyor.

Musul, yeni Türkiye’nin Kürt nüfusunu artırmamak için satılmış bir davadır. Zat-i alileri Musul defterini açarken Iraklıların şunu sormadığını mı zannediyor: “Türkiye Musul’u petrolden 25 yıl boyunca yüzde 10 pay alma karşılığında satmadı mı?”
1926 Ankara Anlaşması ile Musul’dan vazgeçildi. 1934’ten başlamak üzere Musul’da çıkartılan petrolün yüzde 10’una tekabül eden para 1951’e kadar Türkiye’ye ödendi. Sadece bir yıl aksadı, o da sonra telafi edildi. Ne hikmetse 25 yıl dolduktan sonra da bütçe gelirlerinde Musul kalemi 1955’e kadar yer aldı. Bir ara tekrar bütçe kalemi olarak gösterildi. Eksik kalan 100 milyon alacak pazarlık konusu yapıldı, indirim istendi vs. Bu alacak 1986’da Saddam Hüseyin’in ricası ile dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından silindi. (Bu konuda Ayşe Hür’ün yazılarında detay çok.) Bu saatten sonra Musul hesabı yeni bir format kaldırmaz. Ancak şu var ki Türkiye’nin Fırat Kalkanı’ndan sonra Irak’a da girebileceğine dair Iraklılar arasında kuşkular biraz ciddiyet kazanmışa benziyor.

Ankara’nın Musul’la ilgili niyetleri IŞİD’i yenilgiye uğratmaktan ziyade kentin geleceğinin nasıl şekilleneceği ile ilgili. Sünni aileler üzerinden nüfuz siyaseti güden hükümetin tuttuğu adamlar bir hesap hatası yüzünden IŞİD’in gelişiyle kaybetti. Hâlbuki AKP iktidarı için IŞİD, 2014’te Nuri el Maliki’yi devirip Sünniler için bir federasyon armağan edecek isyan sürecinde sadece öfkeli çocuklardı. O dönem Dışişleri koltuğunu işgal eden ‘nevzuhur Enver Paşa’ya göre bu çocuklar mazur görülmeliydi! O yüzden IŞİD’in Musul Başkonsolosluğu’na dokunmayacaklarından emindiler. Uyarılara rağmen konsolosluğun boşatılmaması belki bir hesap hatası. Barzani yönetiminin IŞİD’in Şengal’den geçip YPG’yi Rojava’nın güneydoğusundan vuracağını umarak Ezidileri celladıyla baş başa bırakırken yaptığı hesap hatası gibi. Ya da IŞİD’e karşı koalisyona katılmama gerekçesi olsun diye diplomatik kadro ve aileleri bile bile IŞİD’in rehinesi yapıldı. Yakında ‘kandırılmışlar’ iktidarından bu mevzuya dair de itiraflar gelir, umulur ki hakikat gün ışığına merhaba der! Bu rehine meselesiyle ilgili Irak’ta kiminle konuştuysam hepsi bunu Türkiye’nin IŞİD’le işbirliği çerçevesinde okuyor.

HAŞD EL ŞAABİ BAŞBAKANLIĞA BAĞLI

Şu “Haşd el Şaabi Musul’a girmesin” şartına ve çözüm olarak Başika’da eğitilen eski Vali Esil Nüceyfi’nin Haşd el Vatani birliğine de azcık değinelim.

Düşünün ki Irak nüfusunun yüzde 65’ini Şiiler oluşturuyor ve siz ikide bir “Musul’a Şiiler girmesin” diyorsunuz. Bir kere Haşd el Şaabi’nin tamamen Şiilerden oluştuğunu nereden çıkartıyorsunuz? İçinde Sünniler de var, Hıristiyanlar da… Ayrıca Musul’da savaşacak olan Haşd üyeleri ağırlıklı olarak zaten Musullu. Kendi evi için savaşan Türkmen’e sırf Şii olduğu için hayır mı diyeceksin? Ayrıca bunu deme hakkını size kim veriyor? Biraz destur yahu! Nüfusun çoğunluğu Şii olan bir ülkenin ordusu da kaçınılmaz olarak Şii karakteri güçlü bir ordu olacaktır. İkincisi Haşd el Şaabi dediğiniz milis bir güç olarak ortaya çıksa da kanunen başbakanlığa bağlı bir güç artık. Irak Amerikan işgaliyle dizlerinin üzerine çökertildi diye efendilik taslama ve tepeleme hakkını size kim veriyor?

Olası operasyonuna Dicle Kalkanı adını vermeden önce şöyle Dicle kıyılarında bir dolaşın, sizi tuzağa çeken birkaç mezheptaş ya da meşreptaşlarınızın dışında kalanlara da bir kulak verin. Eminim bu deneyim size boy aynası gibi gelecektir. Haşd el Vatani ise Türkiye’nin elinde bir müdahale aracı olduğu sürece yerel unsurlar ve merkezi hükümet tarafından oyunda istenmeyen bir güç olarak kalacaktır. Türkiye’nin askeri bir müdahalesi söz konusu olursa yerel unsur olarak işlev görebilir. Bugünlerde abartma sanatında tarih yazıldığı için Haşd el Vatani de köpürtüldükçe köpürtülüyor. Ama köpük köpüktür fazlası değil.
Musul neden kurtarılamıyor? Nasipse başka yazılara…

Fehim Taştekin – gazeteduvar.com.trfehim taştekin