Ana Sayfa Blog Sayfa 3330

DAİŞ yaptı ama biz PKK diyelim!? – Ümit Kıvanç

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Diyarbakır’da, dokuz insanın can verdiği, yüzden fazla insanın yaralandığı saldırıyı “İslâm Devleti” örgütü (DAİŞ-IŞİD) üstlendi. Oysa Başbakan, Diyarbakır Valisi ve ülkede gazete-tv adı altında faaliyet gösteren iktidar propaganda aygıtlarına bakılırsa bu işi PKK yapmıştı. Daha ilginç olanı, devlet yetkililerinin ve onların emrindeki propagandacı tayfasının “PKK yaptı” ile yetinmemesi, saldırıyı PKK’nin “üstlendiğini” ileri sürmeleri.

37

PKK benzer saldırılar yapmıyor mu? Yapıyor. Yani kimse çıkıp, “Hayır, PKK böyle bir şey yapmaz” diyemiyor. Birbirinden bu kadar farklı amaçlarla kurulmuş ve faaliyet gösteren örgütlerin birbirine bu kadar karıştırılabilecek eylemler yapabiliyor oluşu, işin ayrıca ele alınması gereken bir yönü.

‘TERÖR’ DAMGASI

Devletlerin -ve onların hizmetindeki medyacıların- sık sık önümüze sürdüğü “terör-terörist” damgası, bu geçişkenlik nedeniyle meşruiyet kazanıyor. Ancak bu damga da, olan biteni anlamayı önlüyor, sözkonusu eylemleri, bunların cisimleştirdiği şiddeti doğuran meseleleri gizliyor, sadece iktidardakilere ve ne pahasına olursa olsun temin edilecek “huzur-güven” ortamına, yani baskıcı mekanizmaların kurulmasına hizmet ediyor.

Bunlar, uzun uzun ele alınması gereken, nitekim dünyada akıl-fikir gibi şeylere önem verilen her yerde uzun uzun ele alınan konular. Biz yeryüzünün bütün sorunları karşısında iki takım halinde bölünerek münazara yapmayı yeğlediğimiz, sadece tuttuğumuz tarafa puan yazdırmayı gözettiğimiz, sorunları anlama ve çözme gibi bir derdimiz bulunmadığı için, herhangi bir konu gibi bunları da tartışmayız. Geçiyorum.

YALANIN HAYATȊ ÖNEMİ

Türkiye’de geçerli algı yönetimi mekanizması artık bütünüyle yalana dayanıyor. Eskiden yalanlarla başka şeyler bir arada alaturka bir karışım oluşturur, bu üzerimize boca, zihinlerimize zerk edilirdi. Giderek yalan hem temel araç hem temel içerik haline geldi.

Yalanın, -artık hükümranlığı dememiz gereken- meşruiyeti öyle bir hayat zemini ve çerçevesi oluşturuyor ki, herhangi bir doğruya işaret etmek dahi suç sayılmaya başlanacak. Bomba patlıyor, yerde kanlar kurumamışken birileri, “Bunu PKK yaptı diyelim” teklifini ortaya atıyor. Muhtemelen hiç kimse, “Sonra hakikat ortaya çıkar, yalancı durumuna düşeriz” demiyor. Yalanın olağanlığına itiraz eden şüpheli görünecektir. Aynı şekilde, “Ama PKK yapmamış ki!” diyenin de, “Sen PKK’yi mi savunuyorsun!” haykırışlarıyla üzerine saldırılacaktır.

DAİŞ’in saldırıyı üstlenme duyurusunu bizzat “resmî” ajansı Amak’tan yapmış oluşunun Türkiye ortamında önemi yoktur. “Halife” Ebubekir el-Bağdadi’nin taze ses kaydında Türkiye’yi yönetenlerin “mürted” ilan edilmiş, “İslâm Devleti askerleri”nin Türkiye’yi “işgale” çağrılmış olmasının zerrece önemi yoktur.

Hakikati bilmenin, hesaba katmanın, anlatmanın, açıklamanın, savunmanın halihazırdaki Türkiye ortamında meşruiyeti, anlamı, geçerliliği yoktur.

Böyle bir ortamın yaratılması, mevcut gidişatın sürdürülmesi açısından en azından savaş kadar kaçınılmaz, hayatî. Otoriter-totaliter iktidarlarla yalanın ilişkisi, pek çok yazarın, düşünürün üzerine eğildiği, özel bir konudur.

BİRKAÇ ATIMLIK CEPHANE DEĞİL

Diyarbakır/Bağlar’da Emniyet’in Terörle Mücadele ve Çevik Kuvvet şubelerinin bulunduğu binaya bombalı araçla saldırıldığında, tereddüt edilmeksizin “PKK üstlendi” açıklaması yapılması, yalanın sadece refleksleşmesinin değil, aslî yöntem olarak kullanılmasının sonucu. Elbette işin içinde tipik Şark kurnazlığı da var, ama bu ikinci planda.

Bugünün yalanları eskinin yalanlarından farklı; bunlar artık durumu kurtarmaya veya manipülasyona yönelik birkaç atımlık cephane değil, bir ortamın, bütünüyle bir toplumsal hayatın yapıcı aslî unsurları. Yalan olduklarını herkesin bileceği, fakat yalan olduklarını kimsenin söyleyemeyeceği, giderek, söylense de kimsenin önemsemeyeceği, “buna göre yaşayacağız” denecek kandırmacalar. Yani önce PKK denip ardından DAİŞ çıkması kurulan düzeneğe zarar vermiyor.

Oysa saldırıyla ilgili hakikatin bir yerlerinde, o esnada bu binalarda gözaltındaki HDP’lilerin bulunuşu var, meselâ. Saldırının zamanlaması sahiden de bu bilgi edinilerek mi ayarlandı? Böyleyse “içeriden” birilerinin DAİŞ’çilere istihbarat temin etmiş olması gerekiyor. Bunu derhal en sıkı şekilde soruşturmayan bir mekanizmaya devlet denip denemeyeceği bile tartışılır.

Ama bugün ülkeyi yönetenlerin ve onları gözü kapalı destekleyenlerin ve ikbalini, istikbalini mevcut iktidara bağlamış menfaat düşkünlerinin zihninde böyle bir soruya yer yoktur. Mesele, bir bombalı saldırıdan da kârlı çıkmak, bunu propaganda unsuru haline getirip kullanmak. Asla ve asla, bir sonraki DAİŞ saldırısını önlemek veya başta güvenlik kuvvetleri, insanları bu ihtimale karşı uyanık kılmak değil.

Oysa önümüzdeki haftalar ve aylarda “İslâm Devleti” örgütünün Türkiye’de sayısız eylemine tanık -daha doğrusu kurban- olacağız. Bu kaçınılmaz. Devlet yetkilileri muhtemelen “onlara da PKK yaptı deriz” rahatlığındadırlar. Yalan âleminin bizzat kurbanlarınca, yani yönetilenlerce bu kadar yaygın şekilde benimsenişi yönetenlere bu rahatlığı veriyor. Bu, yönetenlerin yalan üretmesinden, yalanı hayat tarzı kılmalarından daha büyük tehlike.

Zira bizim toplumumuzun yalandan başka şeyle karşılaşmadığı pek çok alan vardır. Çoğu yerde yalan bizim hakikatimizdir. Yönetenler ayaklarını böyle bir zemine bastıklarını bilirler.

Böyle olmasa bu kadar rahat hareket edemezlerdi.

Altı milyon kişinin oyunu almış, Meclis’in üçüncü partisi olmuş bir hareketi yok etmek için nasıl bir yalan kampanyasının pervasızca yürütüldüğünü hatırlayalım. Getirisi, Türkiye’de bugüne kadar çıkmış en parlak, en akıllı siyasetçinin sorumsuzca, düşüncesizce hapse atılmasıdır. Fırtınada telef olmasına rağmen kökünden kopmamayı başaran cılız bir filize dönmüş barış umudu böylesine hoyratça çiğnenebiliyorsa, yalanla -hem tarih boyunca hem 7 Haziran’dan bu yana- oluşturulan ortam yüzünden.

* * *

Cumhuriyet’ten tutuklananlar arasında iki kişiyi şahsen iyi tanıyorum. Turhan Günay ve Kadri Gürsel. İkisinin de, iktidar ve hizmetkârlarının “terör” dediği şeyle uzaktan yakından alâkası olamaz. Herhangi bir “darbe” ile alâkaları olamaz. Kadri,güncel siyasî yazılar yazan bir gazeteci, iktidarın sert eleştiricilerinden, haydi ona bu yüzden taktılar diyelim, (“ufaklık”) Turhan kitap eki yönetiyor, ona kim niye takar, anlamak imkânsız. İktidar propaganda aygıtında mesai yapan muhterem zevattan ikisini de tanıyanlar çıkar muhtemelen. Kimse değilse Abdülkadir Selvi, uzun süre televizyonda tartıştığı, program aralarında muhtemelen çay içip sohbet ettiği Kadri’yi tanıyordur. Kadri’nin doğru dürüst bir çoğulcu demokrasi dışında derdi olmadığını çok iyi biliyordur. Turhan’ı da kitap âlemiyle ilgisi olan herkes tanır. Yazar Sema Kaygusuz, Turhan için şöyle bir tweet attı: “Hayatımda tanıdığım en çelebi kişiliktir Turhan Günay. Kitaplara kuşa dokunur gibi dokunur, yazara şefkat duyar. Şimdi arkadaşlarıyla hapiste.” Her kelimesine katılırım. Eğer bir insan Turhan’ı tanıyıp da ona kötülük etmeyi düşünmüşse, o insanı tereddütsüz hayatınızdan silebilirsiniz.

Bu faslı bu yazının sonuna ekledim, çünkü yalanın hükümranlığı bir yandan da ciddî bir insanî sorun, bir ahlâk sorunudur. Behey iktidar hizmetkârları, aranızda bu yalan, riya, fırsatçılık furyasından, gaddarlıktan, acımasızlıktan rahatsız olan kimse mi yoktur? Parçası, aleti, aktörü ve figüranı olduğunuz kirli oyun hiçbirinizin hiçbir yerini mi kirletmiyor? Siz hangi malzemeden yapılmasınız?

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

38-umit-kivanc

 

Ümit Kıvanç

Şırnak’ta patlama: 2 çocuk öldü

Şırnak’ta meydana gelen patlama sonucu 2 çocuk hayatını kaybetti.

36

Şırnak’taki patlamayla ilgili soruşturma başlatan Şırnak Valiliği, Gündoğdu Mahallesinde önceden döşenen patlayıcının infilak etmesi sonucu yaralanıp hastaneye kaldırılan 6 çocuktan 2’sinin kurtarılamadığını duyurdu.

Şırnak Valiliğinden yapılan açıklamada yaralanan çocukların Şırnak Devlet Hastanesine kaldırıldığı ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen 2 çocuğun kurtarılamadığı belirtildi. Valilik, saldırıdan PKK’nın sorumlu olduğunu vurguladı.

Diyarbakır’daki saldırı

Öte yandan önceki gün Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde düzenlenen saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı 11’e yükseldi. Bomba yüklü minibüs ile düzenlenen saldırıda yaralanan 2 kişi tedavi gördüğü hastanede yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamadı.

Valilik, saldırının PKK tarafından düzenlendiğini açıklamıştı. Reuters haber ajansı ise IŞİD’e yakın kaynaklara dayandırarak saldırıyı IŞİD’in üstlendiğini duyurmuştu. Diyarbakır Valiliği daha sonra yaptığı açıklamada, valiliğin bilgilerinin telsiz konuşmalarına dayandığı vurgulanarak “elde edilen bilgiler çerçevesinde söz konusu saldırının bölücü terör örgütü mensuplarınca yapıldığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır” dendi.

Diyarbakır’daki saldırı, HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ın gözaltına alınmasından birkaç saat sonra gerçekleşmişti.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

 

9 Cumhuriyet yazarı ve yöneticisi tutuklandı

Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarları hakkında “PKK/KCK ve FETÖ/PDY terör örgütlerine müzahir oldukları” iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ile Kadri Gürsel, Musa Kart, Güray Öz, Mustafa Kemal Güngör, Turhan Günay, Bülent Utku, Önder Çelik ve Eser Sevinç tutuklandı.

35

Aydın Engin ve Hikmet Çetinkaya adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Günseli Özaltay ve Bülent Yener emniyet sorgusundan sonra serbest bırakılmıştı.

Haklarında yakalama kararı bulunan Can Dündar ile Akın Atalay’ın “yurt dışında olması, bu nedenle şüphelerinin de kaçma ihtimali bulunmasından dolayı” tutuklanmaları yönünde karar verilmesi talep edildi.

Serbest bırakılan yazarlar Aydın Engin ve Hikmet Çetinkaya gazete binası önünde destek nöbeti tutunlar tarafından alkış ve sloganlarla karşılandı.

Engin gazete girişinde yaptığı açıklamada, “İçeride daha 9 arkadaşımız var. Ben kıdemli bir basın sanığıyım. Murat Sabuncu’nun bir sözünü sizinle paylaşayım; ‘Halkımızın ve okurlarımızın önünde saygıyla eğiliriz. Başka kimsenin de önünde eğilmeyiz.’ Öyle oldu” dedi.

 

(BBC Türkçe)

Suda bireysel değil, kolektif çözümler

İstanbul’da içinde bulunduğumuz son iki sene, önceki yıllara göre daha yağışlı geçti. Yağış sarhoşluğuyla sersemlemiş sosyal hafızamızdan susuzluk sanki hiç yaşanmamış gibi silindi. Oysa birkaç yaz önce bir damla suya hasret kalmıştık. Mega kentin barajlarının doluluk seviyesi ortalaması %17’lere kadar düşmüş, bazı barajlar ise tamamen kurumuştu.

Su krizi bitmiş değil

Yağışlı dönemin geçici olduğu, bunun iklim değişikliğinin kaçınılmaz bir parçası olduğu unutulmamalı.

37

Nitekim yarı kurak iklime sahip Türkiye’de aşırı kurak dönemlerin meydana gelme sıklığına baktığımızda durum ortada. Türkiye 1950-1951, 1973-1974, 1988-1989, 1994-1996, 2000-2001, 2006-2008, 2012-2014 yılları arasında kurak dönemlerden geçti. Demek ki 1950’lerden bu yana aşırı kurak dönemlerin arası kısalmış ve bunlar artık 4-5 senede bir yaşanır hale gelmiş. Yani bir iki seneye yine susuzlukla karşı karşıya kalma ihtimalimiz büyük.

Susuzluk su kirliliğine de neden oluyor

Susuzluğun nedeni yerküredeki su miktarının azalması değil. Esas mesele iklim değişikliğiyle birlikte aşırılaşan yağış rejimi. Örneğin bazen altı ayda yağacak yağmur bir gün içinde yağarak sellere neden oluyor. Böylece yer altı ve yüzey tatlı su varlıkları yoğun bir şekilde kirleniyor. Bazen de aynı coğrafyada yağış olmadığı için su takviyesi için civar kentlerin su varlıkları devreye sokuluyor. Her bir su varlığının kirlilik içeriği farklı olduğundan, bunların farklı arıtmalara tabi tutulması gerekiyor. Dolayısıyla suyu temizlemek giderek daha da maliyetli hale geliyor. Belediyeler kimi zaman bu ek maliyetten kaçınmak adına farklı kaynaklardan gelen suları göz boyamadan öte gitmeyen arıtmalara tabi tutarak aslında kirli suyu seyrelterek şebekeye karıştırıyor. Kimi zaman da bu arıtmayı yapıp, bedelini sürekli pahalanan su faturalarında vatandaştan geri alıyor.

Sadece iki sene önce kuraklık yüzünden İstanbul, bırakın Melen Çayı ve Ergene Havzası gibi İstanbul dışından gelen su takviyesini, Sakarya Nehri’nden de su almak zorunda kalmıştı. O dönemde musluktan akan su kokmaya başladı.

38

Bunun nedeni Sakarya Nehri’nin kirlilik haritasına uygun bir arıtma sisteminin olmaması ve dolayısıyla uygun bir arıtmadan geçmeyen suyun arıtılmadan İstanbul’un barajlarına verilmesiydi. Yani belediye kirli suyu azar azar şebekeye veriyordu. Seyreltilen kirlilik suda kokuya neden oluyor, çaresiz vatandaş kirli suyu kullanmak zorunda kalıyordu. Aylar ilerledikçe susuzluk daha da arttı. Hatta İSKİ su arzı güvenliği için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak, Meriç Nehri’nden 5 m3/sn’lik suyun İstanbul’a tahsis edilmesi için talepte bulundu. Meriç Nehri ile Çorlu arasında kurulacak bir isale hattının Büyükçekmece Gölü’ne kadar uzatılması söz konusuydu. Marmara Bölgesi’nin artan sayıda su varlığı İstanbul’a tahsis ediliyordu.

Su kirliliği büyüyor

Şebeke suyu meselesi en son geçtiğimiz Ağustos ayında Elbistan’da (Kahramanmaraş) şebeke suyundan zehirlenen ve hastanelere akın eden 60 bin insanın dramıyla gündeme geldi.

35

İçinde bulunduğumuz sene Seyhan Nehri’nde (Mersin), Üzümcü Çayı’nda (Balıkesir), Bartın Çayı’nda, Gökçesu çayında (Bolu), Kızılırmak’ta (Sivas), Bozcaada’da ve ulusal medyaya yansımamış daha pek çok vakada akarsulardaki büyüyen kirlilik yükü belirli sınırları aştı ve su ekosistemleri alt üst oldu. Aslında Türkiye’de kirlilik pek çok nehirde baki ama yağışların azalmasıyla su seviyesinin düşmesi; bazı şirketlerin denetimlerin az olduğu dönemlerde arıtma sistemlerini masraftan kaçınmak adına kapatması, maden ve taş ocakları, baraj ve HES projeleri gibi faaliyetlerin yarattığı ek kirlilik vb. nedenlerle kirlilik yükü nehrin yenilenme kapasitesinin üstüne çıkıyor. Böyle durumlarda zaten var olan kirlilik görünür hale geliyor. Kamuoyu bu kirliliklerden ancak toplu balık ölümlerinde ya da insanları hastanelere düşürdüğünde haberdar oluyor. Kamuoyu haberdar olduğunda da yetkililer çoğunlukla durumu inkâr ediyor ya da meseleyi ciddiyetle ele almıyor.

Bu konuya verilecek en çarpıcı örnek suyun fiyatının son 10 yılda %500 arttığı ve ülkenin en pahalı suyunun tüketildiği Ankara’da 2014 Eylül ayında yaşananlar. Şehirde ishal vakaları artarken şebeke suyunda halk sağlığını tehlikeye atacak oranda bir kirlilik olduğu haberleri çıktı. Bunun üzerine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek canlı yayında şebeke suyu içerek, 1986 Çernobil Felaketi’nin Karadeniz çayına zarar vermediğini ispatlamak için kameralar karşısında çay içen eski bakan Cahit Aral’ın tahtını salladı.

36

Bunun ardından dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu kendisinin şebeke suyu değil, damacana suyu kullandığını belirtmiş ve topu vatandaşa atmıştı.

39

 

Sağlık bakanı zenginin bakanı

Müezzinoğlu’nun tavsiyesini ciddiye alırsak evde su kullanımı gerektiren her işimizi damacana suyuyla görmemiz gerekecektir. Zira temiz olmayan şebeke suyuyla ne yaparsanız yapın hastalanmak kaçınılmazdır. Kişi başına düşen aylık şebeke suyu kullanımı miktarının ortalama 4 ton olduğunu kabul edersek, bunun ortalama damacana suyu fiyatından ne kadar tuttuğunu bir hesaplayalım. İstanbul’da 19 litrelik damacanın ortalama fiyatı 7 TL desek, bir kişinin aylık su faturası 1472 TL’ye geliyor. Oysa biz asgari ücretin 949 TL olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Vatandaş bakanını dinleyip su sorununa bireysel çözümler ararsa, salt suya para yetiştirmek için çalışması gerekecek ve parası yine de yetmeyecek. Bir ülkenin sağlık bakanının şebeke suyunu iyileştirme sözü vermek yerine, vatandaşı kendi başının çaresine bakmaya davet etmesi gerçekten esef verici.

Üstelik ambalajlı su da temiz değil

Çok uzun bir süre önce değil, 2012 Temmuz ayında Türkiye’de rastgele seçilip incelenen 55 damacana su örneğinin 41’inde “koliform bakterileri” bulunduğu ortaya çıkarılmıştı. Sağlık Bakanlığı sorunun damacana şişelerin yıkanma sürelerinin kısalığında olduğunu bildirmiş, bunun üzerine şirketler yıkama süresini uzatacaklarını ancak bunun maliyeti artırması dolayısıyla su fiyatlarının da artacağını belirtmişlerdi. Bu açıklamanın ardından damacana sularına zam geldi. Dolayısıyla ambalajlı suda yaşanan krizden sonra bile kârlı çıkan, yine ambalajlı su üreticileri oldu.

Birkaç ay sonra Gıda Güvenliği Hareketi tarafından hazırlanan Ambalajlı Su Raporunda ise sadece bakteriyel değil çok daha çeşitli ve boyutlu bir kirlilik olduğu belirtiliyordu.

41

Bu rapora göre 107 su markasında yaklaşık olarak 30 çeşit kimyasal kirleticiye rastlanmıştı. Skandalın ardından ambalajlı suların düzenlenmesi ya da denetimde herhangi bir yeni düzenleme yapılmamış, konu geçiştirilmişti. Dolayısıyla şebeke suyundan temiz olmayan ama ondan yüzlerce kat pahalı olan ambalajlı suyu kullanmak da büyüyen su krizine çözüm olamaz.

Kolektif çözümlerden başka yol yok

İstanbul’da ve Türkiye’de su yönetiminde Bakan Müezzinoğlu’nun bireysel, pahalı ve adil olmayan önerilerine değil, kolektif, daha az maliyetli ve eşitlikçi çözümlere ihtiyacımız var. İstanbul’daki şebeke suyunu içilmez hale getiren tüm etmenlerin saptanması ve ortadan kaldırılması, su krizine gerçek bir çözüm olabilir.  Bunun için gereken para hiçbir bahane üretilmeden kamu kaynaklarından sağlanmalı. Su krizinin hızla büyüdüğü İstanbul’da hiçbir şey bundan daha önemli ya da acil değildir.

Ya bireysel reçetelerle suyumuzu tamamen kaybedeceğiz, ya da kolektif çözümlerle su krizini yeneceğiz.

34-akgun-ilhan

 

Akgün İlhan

Kavgam* kendini hatırlatıyor, “… elimizdeki yaşamla yetinmek zorundayız.”

Norveçli Yazar Karl Ove Knausgaard’ın bir kült haline gelen Kavgam serisinin ikinci cildi, “Aşık Bir Adam” geçtiğimiz Ağustos ayında çıkmıştı. Knausgaard’ın otobiyografik romanında kurduğu bağlantıların gündelik hayatımıza ulaşma biçimi kolay vazgeçilebilir türden değil. Serinin Türkçedeki okurları da Karl Ove’a bağlanmış olmalı ki Monokl yayınevi romanının üçüncü cildini birkaç ay sonra 1 Kasım’da okurlarıyla buluşturdu. Bugünlerde “Çocukluk Adası” nın sayfalarının karıştırırken Âşık Bir Adam’ı hatırlayarak muhabbeti sıkılaştıralım istedim.

42

Serinin ilk cildinde bir çeşit meydan okuyordu Knausgaard. Ölümü gündelik hayatın içine çekerek klişelere karşı bütün riskleri almıştı.

43

Aşık bir Adam’daysa bu sefer gündelik hayatın içinden yola çıkarak yaşam ve aşka dair bir anlatım yolu var. Bir bebek bekleyen iki çocuklu bir yazar olarak sadece yazmak isterken iyi bir baba da olabilmeye çalışıyor.  “Onun büyümesini izlemek, kendi yetiştirilişimle ilgili görüşümü de değiştiriyor, niteliği yüzünden değil de niceliğinden, yani çocuklarınla geçirdiğin muazzam genişlikteki zamandan ötürü. Çok fazla saat, çok fazla gün, çok fazla sonu gelmek durumun ortaya çıkması ve sil baştan demek çocuklar. Kendi çocukluğumdan bir elin parmağını geçmeyecek kadar olay var hatıramda, her biri de aklıma kazınmış manidar bulduğum olaylar, ama şimdi hepsinin denizde bir damla olduğunu anlıyorum ki bu da anlamlarını bütünüyle yok ediyor, hem bende yer etmiş olayların belirleyici, aklımda kalmayanlarınsa belirleyici olmadığını ben nereden bilebilirim ki?”

Hayatını yazmak, günlüğünü bir romana çevirmek edebiyatın da sık sık değerlendirdiği yollardan birisi haline geldi. Bir şeyi söylemek isterken artık bir gönderme yapmak yerine direk, kendi hayatından bir an bulup anlatıyorsun herkese,

 “Her gün bir saat telefonla konuştuğum Geir’e bu konuları açtığımda, genelde Sven Stolpe’den alıntı yapar, bir yerde Bergman için, nerede büyürse büyüsün Bergman’ın yine aynı Bergman olacağını yazmıştır, başka bir değişle çevren ne olursa olsun, sen ne isen osundur der. Seni şekillendiren şey ailenin kendisinden ziyade senin ailene gidiş yolundur.”

Aşık bir Adam bana en çok okuma faaliyetinin günümüzde aldığı biçimleri düşündürdü. Odanın ışıklarını kapatmadan evvel ya da metroda bir yere giderken; yalnız ya da kalabalıklar içinde; uzanırken ya da ayakta beklerken hatta yürürken hangi ihtiyacımızı karşılamaya yönelik olarak roman okuyoruz. Psikanalitik edebiyat yorumlarının çeşitlenerek arttığını düşünürsek kendine yönelmenin sanatı şimdi ve burada, yine yeniden. Peki..

Kelimelere ne kadar güvenebiliriz?

“Dil ortaktır, onunla büyürüz, kullandığımız biçimler de ortaktır, kişinin benliği ve inançları ne kadar kendisine özgü olursa olsun, edebiyatta kimse kendini başkalarından kurtaramaz. Tam tersi olur, bizi birbirimize yakınlaştıran edebiyattır. Özellikle kimseye ait olmayan, hiçbirimizin pek etkileyemediği dil ve kimsenin bozmaya başaramadığı, başarsa bile bunun ancak hemen başkaları tarafından izlenmesi koşuluyla anlam kazandığı dil biçimleri aracılığıyla yaklaşırız birbirimize. Biçim kişiyi içinden çıkarıp kendisinden uzaklaştırır, başkalarına yaklaşmak için de bu uzaklık gereklidir.”

Güvenmek kolay değildi; ben de edebiyatı buldum, demek istiyorum. Bozulabilen bir şey olmalı, gerçekle ilişkisi duygular üzerinden kurulmalı. Bir de, bence, insanın yalnızlığına hitap etmeli.

Aşık bir Adam’ın birkaç sayfalık bölümünde Knausgaard, Dostoyevski okumaktan bahsediyor. Romanlarını okumanın ya da Nihilizmin artık nasıl da ergenlik dönemi mevzusu kaldığından yakınıyor. Çok sağlam fikirlerle nihilist tavrın pasif agresif ergenliğe itilerek yüzeyselleştirildiğini; bunun edebiyatı ve tabii bütün bir hayatı etkilediğini savunuyor. Bütün bunları okurken yeni nesil bir küratörün değerlendirmesini hatırladım. Gittiği ve çalıştığı sergilerden bahsederken yeni nesil sanatçıların klasikleri okumadığını söylemişti. Değerlendirme diyorum çünkü bu bir eleştiri ya da olumlama değil; sadece gözlem.  Bu da kıymetli ve iyiliği çoğaltan bir alan açabiliyor.  Sonuçta birbirimize yaklaşmak durumundayız.

44

“Gündelik hayat, bütün görevleri ve rutinleriyle katlandığım bir şeydi; hoşlandığım ya da bana anlamlı gelen ve beni mutlu eden bir şey değil. Bunun yerleri silmek ya da çocuğun altını değiştirmek isteksizlikle hiçbir alakası yoktu, esasen daha tembel bir şeyle ilgiliydi; sürdürdüğüm hayat anlamlı değildi, ondan hep uzaklaşmak istiyordum. Dolayısıyla sürdürdüğüm bu hayat bana ait değildi. Benim olmasına çabalamıştım, kavgam bu olmuştu ve bunu istemiştim elbette ama başaramamıştım, başka bir şeye duyduğum özlem bütün çabalamalarımın kuyusunu kazmıştı.

Sorun neydi?

Toplumun her kesiminde mevcut, şu hayatlarımızı aralarında sürdürdüğümüz bütün sahte-insanlardan ve sahte-yerlerden, sahte-olaylardan ve sahte-çatışmalardan yükselen kulak tırmalayıcı ve hastalıklı ton muydu tahammül edemediğim, hani o gördüğümüz ancak katılmadığımız ve dolayısıyla modern hayatın yaşamımıza getirdiği esasen kaçınılmaz, şu an burada mevcut olan mesafe miydi? Eğer öyleyse, eğer özlemini duyduğum şey daha çok gerçeklik, daha çok yakınlık ise, ondan kaçmak yerine içinde bulunduğum durumu bağrıma basmam gerekmez miydi?” 

Bilerek ve isteyerek yapıyorum bunu. Sıradan bir insan gündelik hayatında arkadaşları ya da ailesiyle kahvaltı ederken bu cümleleri söyleyemez, ya da söylese deli gibi olur ya da etkileyemez. İşte bu yüzden, kendimce, böyle büyük, gereksizce uzun, yer yer klişe cümlelerin bir yerlerde olduğunu yüzlerce, binlerce insana ulaştığını düşünerek kendimi iyi hissediyorum. Okuma faaliyetinin önemsenmeyen, hatta saklanan belki biraz da küçümsenen tarafı bu. Bugün burada önemseyerek reklamını yaptığım duygu. Övünemiyorum kendisiyle. Yine de odanın ışıklarını söndürmeden evvel şimdi adını unuttuğum bir şarkının verdiği naif bir his veriyor. Bana o hissi hatırlatan her şeyi, saf saf seviyorum.

“Beni gördüğüne sevindiğini fark ettim, ayrıca annesinin ölümüyle, kendisi için değil, onun adına, biraz rahatlamış olabilirdi. İlk söylediği şeylerden biri annesinin korkusunun şimdi önemsiz olmasıydı. Ama mesele de bu zaten, kendi içimizde olduğu kadar birbirimizde de sıkışmış durumdayız, kaçamıyoruz, kendimizi kurtarmak olanaksız, elimizdeki yaşamla yetinmek zorundayız.”

 46-bahar-topcu

 

Bahar Topçu

Acıdır direncin yolunu açan

Önce kaybolmak gerek. Umutla girdiğin her yolun bir  çıkmaza dönüşmeli. Çaresizliğin içinde kıvrım kıvrım kıvranmalısın.  Çözüm yolunu bulmak için bütün formüllerin birbirine karışıp kördüğüm olması gerek. Nefesin kesilmeli artık, daralmalar yetmez. İçine giremeyen havanın yoksunluğundan gözlerin yuvalarından fırlamalı. Öylesine bir yoksunluk çekmelisin ki  yapılanları idrak edebilesin.  Yeterince acı çekmiyorsun. Acıdır vazgeçmeye engel olan, acıdır direncin yolunu açan.

57

“ Ah çok canım sıkılıyor bütün olanlara! “

“Ne olacak halimiz? “

“Ne zaman bitecek? “

“Bitecek mi? “

Gecenin içinde sahipsiz fısıltılar halinde uçuşuyorlar. Ağaçların, evlerin arasından bir üfürükçünün mırıltıları gibi tüğlerimizi diken diken ederek dolaşıyorlar. “ Bitecek mi? “

Kasvet vakti. Düşüncelerin infilak ediyor. Hakkın olanı istemekle, imkansızı istemek anlamdaş çünkü. Bütün pencereleri açıp geceyi içeri dolduruyorsun. Tek bir yıldız yok, kozmik bir fırtına ile sarsılıyor bedenin etrafındaki her şeyle birlikte. Toprağın ağıdı yağmur sonrası gibi burun deliklerinden içeri girip damarlarında dolaşıyor. Senden başka kimsenin kalmadığını sanıyordun burada; ama hemen yanında, yaslandığın duvarın hemen arkasındaki korkudan taş kesmiş gibi duran o beden seni uyandırıyor. Yine o boğulma duygusu, işte şimdi gerçeğin zalim tadını almaya başladın.Yaşamanın anlamını kavramışsın gibi sevinç içindesin. Tek başına değilsin.

epa03770237 Birds rest on the barbed wire on a fence at the border between Egypt and Gaza Strip in Rafah town, southern Gaza Strip on 01 July 2013. The Egyptian Army deployed tanks and armored vehicles along the borderline with the Hamas-ruled Gaza Strip to ensure that no Hamas members would intervene in the anti-regime demonstrations taking place in Egypt.  EPA/ALI ALI

Kafasına yaş deve derisi geçirilmiş savaş esirlerinin hikayesini hatırlıyorsun birden. Vahşi bir kabile, nerede geçiyordu emin değilsin, yalan olmasın. Savaş esirlerinin saçlarını kazıyıp, yaş deve derisini kafalarına geçirirlermiş hani, sonra da güneşin altına bırakırlarmış esirleri. Deri kuruyunca  kafatasını öyle bir sıkarmış ki, saçlar dışarı değil içeri doğru büyürmüş. Bu da esirlerin hafızalarını kaybetmelerine neden olurmuş. Kim olduklarını unutan bu esirlere kendi insanlarını düşman belletir, kendi halkına karşı şavaşa gönderirlermiş. Analarını, kardeşlerini gözlerini kırpmadan vururlarmış esirler; çünkü kendi halkından korkması gerektiğini öğretmiş asıl düşman onlara.

Hafızanın yankılarını duymaya başlıyorsun hikayenin yardımıyla.  Tüm unuttuklarının peşinden gitmek için kapıları tek tek çalarak sokağa çıkıyorsun.  Olasılıkların kıyısında dolaşmaktansa, olasılığı olması gerekene dönüştürecek gücü aramaya çıkmalısın. Yıllar önce dönüşü olacağına hiç inanmadan döktüğün bir tas suydu bu güç. Oysa, sen hiç çağırmadığın için gelmemişti, anlıyorsun. Gecenin bitimine yaklaştıkça çaldığın kapılar açılacak, ilk adım atıldıktan sonra herkes değişecek biliyorsun.

56-senay-boynudelik

 

Şenay Boynudelik

Diyarbakır saldırısını IŞİD üstlendi

diyarbakirDiyarbakır’da Cuma sabahı 9 kişinin ölümü, 100’ü aşkın insanın yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırıyı IŞİD’in üstlendiği iddia edildi.

Haberi duyuran Reuters, IŞİD’in Amaq haber ajansını kaynak gösterdi.

Başbakan Binali Yıldırım, saldırıdan PKK’nin sorumlu olduğunu açıklamıştı.

Diyarbakır’ın merkez Bağlar ilçesinde Emniyet Müdürlüğü’nün ek binası yakınlarında sabah saat 08.00 sıralarında meydana gelen patlamada 2’si polis 9 kişi hayatını kaybetmiş, en az 100 kişi de yaralanmıştı.

Öte yandan saldırıyı üstlenen IŞİD, Telegram kanalından “bu saldırının bir işaret fişeği olduğunu ve bu tarz saldırıların devam edeceğini” duyurdu.reuters-diyarbakir-saldirisini-isid-ustlendi-205499-1

kaynak: Birgün

“Ülke Genelinde Ciddi Bir Sorun Var”- Deniz Bayram

Deniz Bayram’ın yazısı Bianet.org/biamag sitesinden alındı

Bambaşka saiklerle başladığım bu yazı, yarın nasıl bir sabaha uyanırız sorusunun gölgesinde başka bir konuya evrilmek durumunda kaldı. İlham veren mücadeleler, örgütlenme, iyimserlik üzerine yazmak isterdim. Son iki yılda, hukuka aykırı ve antidemokratik uygulamaların değiştirdiği mücadele yöntemleri ve etkileri, katılımcı siyaset, politika ve iktidarın yarattığı karar süreçlerindeki sinsi değişim, karşı her sözü dışlayan yeni sivil topluma dair bir yazı yazmayı murad etmiştim. Olmadı.

Ne yazık ki, gece yarısı operasyonları, haksızlıklar ve olağanüstü hali parodileştiren uygulamalar bizi başka şeyler yazmak, hissetmek, gündeliğimizi değiştirmek zorunda kaldığımız bir hayata mecbur bıraktı. Toplumsal bir parçalanmışlığın içinde her geçen gün üst politikadan beslenen bir kindarlık ve öfke ile yeniden kurgulanan bir hayat. İlişkilerimizi insanların neye, nasıl tepki verdiğini gözlemleyerek yeniden düzenlediğimiz, kitle iletişim araçlarını kullanma alışkanlıklarımızı değiştirdiğimiz, ulaşım araçlarını, işyerimizi, mahallemizi, sosyal hayatımızı yeni dönemin güvenlik süzgecinden geçirdiğimiz (operasyon anında internet kesintisini beklenmesi, iş çıkış saatlerinin yeniden düzenlenmesi), işsiz bırakıldığımız, yurt dışına çıkışa yasaklandığımız, gündelik bir alışkanlık olarak konsoloslukların güvenlik duyudurlarını takip ettiğimiz..

Yaşadıklarımızı sadece seçim penceresinden görmek niyetinde değilim. Fakat biz halkın temsilcisiyiz diyen tutuklanan vekillerin temsil ettiği halkın da göz altına alındığı, tutuklandığı gerçeği karşısında 6 milyon insan için gün nasıl normal devam edebilir? Son iki genel seçimde, akşama kadar sandık başında, sabaha kadar seçim merkezlerinde oy saymış milyonlarca insan, oy hakkı savunucuları için bugünden hayat nasıl normal devam edebilir?

Sabaha karşı, 6 milyondan fazla seçmeninden biri olduğum HDP’nin, vekillerin, kapı kırma, fiziksel müdahale teşebbüsünde bulunarak zorla arabaya bindirmeye çalışma, yerde sürükleme, görüntü alınmasının engelleme gibi yirmi- otuz yıl önce uygulanan aynı yöntemlerle  gözaltına alınmasına, tarihin mükerrer etmesine tanık olduk yirmi yıl öncesi ile sonrası arasında küçük değişiklikler olan gözaltına alınma fotoğrafları paylaştık.  İnterneti kesik, haberleşme kanalları kapatılmış, ondan fazla medya kanalına saldırı gerçekleştirilmiş, aksak, eksik bir tanıklık oldu.

Sabaha karşı 4.30’da rahatsızlık dolu bir uykudan uyandım, telefonumda ve maillerimde gördüğüm mesajlar sonrası neden sosyal medya hesaplarına erişemediğimi anlamak güç olmadı. Gerçekten neden sosyal medyaya erişemiyorum sorusuna internet sağlayıcım olan özel bir şirketin cevabını merak ettiğimden  destek servisini aradım. Müşteri temsilcisinin “Ülke genelinde ciddi bir sorun var. Çözmeye çalışıyoruz.” Ifadesinin bendeki yansıması, “Evet ülke genelinde çok ciddi bir sorun var, kurumsallaşan faşizm” oldu.

İnternet kısıtılamalarına ilk defa maruz kalmıyoruz. Yüzyılın teknolojisine kafa tutan devletler listesindeyiz malum. Türkiye devleti, Çin ile tatlı bir yarış içinde. Kısıtlamalar ve müdahale daha önce kabul edilmemişken ilk kez bu kadar açıklıkla başbakan tarafından dillendirildi, “güvenlik tedbirleridir geçicidir, geçer.” Ve İlk defa, “evet internet yasakladık” diyebilmenin “meşru” zemini son günlerin iki sihirli kelimesi: Olağanüstü Hal.

Bir güvenlik önleminin alınmasının hangi koşullarda gerekli olduğu, hangi amaçla alınacağı, orantısının ne olacağı Türkiye’nin yakından tanıdığı, bildiği kriterlere bağlıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tarihi olağanüstü hal rejim dönemlerinde yaşanan Türkiye’ye karşı verilmiş ihlal kararları ile dolu. 1990 yılında ilan edilen ve 16 yıl süren OHAL rejimi, dünyada insan hakları derslerinin konusu olmuştur bile.

Hukukun abc’si olan ölçülülük ilkesi, meşru bir amaç ile araç arasındaki dengeyi belirler. Bu ilke devletin müdahalesinin hukuka uygun olup olmadığının değerlendirilmesinin temelidir. OHAL rejimini kendi istediği gibi belirleyen devletin bile ölçülülük ilkesi kapsamında, alınan her bir tedbirin gerçekten mevcut durum için alınması zorunlu olup olmadığının hesabını vermesi gereklidir. Şimdi 6 milyon insan bir cevap bekliyoruz; HDP’li vekillerin gözaltına alınması, tutuklanmaları, avukat yasakları, bilgiye ve habere erişimin yasakları hangi amaç için alınmış ve neden alınması zorunlu bir tedbirdir?

Başbakan, internet yasağı için tedbirdir geçer, dedi. Geçmez. Geçicidir denen internet yasağı, milyonlarca insanın bütün dünyada yansıması olan olaylara kendi ülkesinde tanık olamaması, bilgiye erişmemesi gelip geçici değil, tarihe not edilmiş kalıcı, silinmeyecek büyük bir utanç. Geçtiğimiz hafta medya kanallarının karartılması ve bu sabah erken saatlerde yurt dışındaki arkadaşlarımın, “geçici internet kısıtlaması ve müdahalesi” nedeni ile benim göremediğim, okuyamadığım haberlerden, tepkilerden bilgi sahibi olabildikleri için endişe ile gönderdikleri mesajlar gözaltında olduğum hissimi katmerleştirdi.

Sosyal medyada, herkesin ağzından dökülen, “şimdi ne yapacağız” sorusu artık içinde olduğumuz bu kurumsallaştırılmış hayatlarımızın içine yerleşmiş, bize nefes aldırmayan yeni düzenin geniş bir toplumsal kesim tarafından kabulünün ilanı. Kış zor geçecek, belki bilemeden, göremeden, okuyamadan, doğru bilgiye erişemeden sadece ne kadar büyük kötülükler yapılmış olabileceğini tahmin ederek/etmeye  çalışarak… On günü aşkın süredir internetin kapalı olduğu, kısa mesajla haberlerin ve yazıların ulaştırıldığı Kürt illeri ve “ülke genelinde ciddi bir sorun yaşanan” günler.

İktidardan ve onları destekleyenlerden farklı düşünen milyonlarca insan olarak yaşadığımız ülkeye yabancılaştırıldığımız bugünlerde şimdi ne yapacağımızın cevabı şimdilik yok. Örgütlenerek, yanayana durarak zor günleri kolaylaştırma çabası şuan için en mümkün yol. Ancak ne olursa olsun yaşananlara ses çıkarabiliyoruz, bugünlerde meclisin diğer partilerinin yapamadığını.

Deniz Bayram – Bianet.org/biamagdeniz-bayram

Avrupa’dan tepkiler büyüyor: Müzakereler derhal askıya alınsın

ab_turkiye_328153179Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Kati Piri, Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) mensup bazı milletvekillerinin gözaltına alınmaları ile Türkiye’nin “çizgiyi aştığını” söyledi. Piri, Avrupa Birliği’ne (AB), Türkiye ile üyelik müzakerelerini derhal askıya alması çağrısı yaptı.

Piri, Hollanda Radyosu’na yaptığı açıklamada, gözaltı kararlarını “saçmalık” olarak nitelendirdi ve Türkiye’nin hızla diktatörlüğe kaydığını savundu.

Daha önce dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekillerinin gözaltına alınmasını, “çizginin aşılması” olarak nitelendiren Piri, Brüksel’den, Türkiye’yle üyelik görüşmelerinin derhal askıya alınması konusunda net bir sinyal beklediğini söyledi.

Shulz: Türkiye, ilişkilerin temelini sarsıyor

AP Başkanı Martin Schulz da Türk yetkililerin Türkiye’yi yalnızca demokrasiden uzaklaştırmakla kalmadıklarını aynı zamanda AB-Türkiye ilişkilerinin de temelini oluşturan değer, ilke, norm ve kurallara da sırtlarını döndüklerini belirtti.

Schulz, “Hükümetin eylemlerinin gidişatı, AB ile Türkiye ile arasındaki sürdürülebilir ilişkilerin temeli ve Türk hükümetinin demokratik değer ile Avrupa hedefine bağlılığı üzerinde soru işaretleri yaratıyor” dedi.

Açıklamasında, Demirtaş, Yüksekdağ ve diğer HDP milletvekillerinin Türk toplumunun meşru ve demokratik temsilcileri olduğuna dikkat çeken AP Başkanı, Eylül ayındaki görüşmelerinde Demirtaş’ın gözaltına alınabileceği kaygısını kendisine aktardığını da ifade etti.

Schulz ayrıca, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn ve AP’deki siyasi grup liderleriyle ile Türkiye’de gelişmelerle ilgili olarak sürekli temasta olduklarını da kaydetti.

Federica Mogherini ise Türkiye’deki gözaltılardan dolayı son derece büyük endişe duyduklarını söyledi ve AB üyesi ülkelerin Ankara’daki büyükelçilerini toplantıya çağırdıklarını açıkladı.

Almanya – İngiltere’den ortak tepki

Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Türkiye’nin AB ve diğer uluslararası kurum ve kuruluşlarla ilişkileri konusunda net bir tavır takınması gerektiğini söyledi.

İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson ile Berlin’de düzenlediği ortak basın toplantısında konuşan Steinmeier, “Birbirine paralel çelişkili durumlar söz konusu. Türkiye’de muhalefet susturuluyor, siyasetçiler içeri alınıyor ancak aynı zamanda Türkiye, Orta Doğu’da önemli bir aktör” diye konuştu.

Alman bakan, Suriye’de barış sağlanabilmesi için Türkiye’ye ihtiyaç olduğunu da sözlerine ekledi.

Johnson da Türkiye’nin Suriye’deki iç savaş konusunda kritik bir noktada bulunduğuna dikkat çekerken, basın ve ifade özgürlüğüyle ilgili kaygılar varsa bunların dile getirilmesi gerektiğini belirtti.

Kaynak: BBC Türkçe

Irak ve Suriye’de B ve C planları: Türkiye’de rejim değişikliği – Aydın Selcen

Aydın Selcen’in yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Daimi OHAL’de, sürekli darbe halinde itilip kakılıyoruz. Ülkemizi dışarıda dizginleyen iki unsur var. Biri haritadaki yeri: Jeopolitik önemimiz öyle ki müttefiklerimiz bizim hepten harcanmamıza izin vermiyor. İkincisi de NATO çıpası. Ancak bu ahistorik anın çılgınlığında bir de söylenilenler hayata geçirilirse ortak çatımız cumhuriyet kaçınılmaz biçimde kafamıza göçer.Türkiye’nin TSK eliyle ne El Bab’a ne Musul’a girmesi mümkün değildi. Bu durum esasen olumluydu da. Zira her iki hamlenin de hiçbir askeri ve/veya siyasi getirisi olmayacaktı. Buna karşılık, elde olduğu söylenen B veya C planı seçenekleri zaten yoktu, hiç olmamıştı. İşte o B ve C planları bugün yaşadığımız içeride rejim değişikliği hamleleriydi.

Amaç hasıl oldu. Baştan beri varılmak istenilen menzile artık geldik. Bütün bu hamaset üzerine kurulu dış siyaset ülke içinde bir rejim değişikliğinin yol taşlarını döşemek içindi. Uygulamada iktidara bir faydası “orduyu seferde tutmak” ise, diğeri Türkiye’yi Batı’dan, hür dünyadan hepten koparmaktı.

Dün Cumhuriyet gazetesine darbe vuruldu. Bugün HDP lider kadrosu içeri tıkıldı. Rektör seçimi kaldırıldı. Bağımsız yargı da kalmadı, medya da. Bu halde rasyonel dış politika oluşturulması da onun analizi de mümkün değil. Dış politikanın oluşturulduğu o benim aşina olduğum köhne mutfak da tarumar.

Irak ve Suriye siyasetlerimizi şöyle düşünebiliriz: Arka koltuğunda hep birlikte oturduğumuz araç aslında bir Doğan görünümlü Şahin. Sürücümüz bildik bir taksici esnafı. Ama her nasılsa Monaco Grand Prix’sine girmişiz ve aracımız yokuş aşağı 180km’yi görmüş durumda. Önce Mirabeau, sonra Fairmont virajları derken tam gaz tünele giriyoruz.

Ya virajı alamayıp yoldan çıkacağız. Ya tünel girişinde duvara çarpacağız. Ya aracımız altımızda parçalanacak. Dahası sürücümüze söz geçiremediğimiz gibi, araçtan inemiyoruz da. Tribünde de birtakım insanlar “yiğidim aslanım kim tutar seni daha bas gaza” nidalarıyla coşmuş vaziyette.

Bu karanlığın ne kadar süreceğini henüz bilemiyoruz. Ama bildiğimiz veriler var: ABD Büyükelçiliği Türkiye’deki personelinin aileleri için tahliye kararı aldı. Aynı zamanda IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi ülkemizi hedef gösterdi.
Ailelerin, güvenlik kaygısıyla, görev yapılan ülke dışına gönderilmesine bizde “yarım tahliye” denilir ve bu çok ciddi bir karardır. Örnek olarak benim 2003-06 arasında görev yaptığım Bağdat’taki uygulamamız böyleydi.

Halep’in doğu mahallelerinde çatışmasızlık hali Cuma akşam saat yedide son buluyor. Tüm emareler Rusya ile Şam’ın topyekun yıkıcı “Grozni” tarzı nihai bir hava bombardımanına başlayacağını gösteriyor. Musul’un hemen batısında, IŞİD cihatçılarının Suriye’ye çekilme yolu üzerindeki Türkmen kasabası TelAfer’e ise Haşd-ı Şabi’nin gireceği belli.
Haşd-ı Şabi’nin omurgasını İran eğitimli Şii milisler oluşturuyor. Kayıs Gazali’nin Asaib El Hak, Hadi El Amiri’nin Bedir Tugayı, Mehdi El Mühendis’in Kataib Hizbullah’ı hep İran Devrim Muhafızları Kudüs Tugayı bağlantılı. Haşd-ı Şabi işi orada bırakmayıp, Suriye’ye de geçerek rejime destek olacağını şimdiden açıkladı. Kudüs Tugayı komutanı Kasım Süleymani de Tel Afer yakınlarında görüntülendi.

Tahran dış siyaset ve ulusal güvenlik stratejisini ilmek ilmek sabırla örüyor, sükunetle uyguluyor. Sahada yaptıkları, çenesine vurandan çok ötede ve derinde.

Ayrıca PKK’nin silahlı gücü HPG’nin ve PKK eğitimli Ezidi özsavunma kuvveti YBŞ’nin Şengal’den ayrılmadığı ortada. Bunlara yönelik bir tehdit olmadığı gibi, HPG’nin de Tel Afer’e hamle yapacağı iddiası tamamen tutarsız bir hurafe.

Kısacası, Irak ve Suriye’de Enverci hayaller peşinde koşan Ankara için yolun sonunda daha fazla hüsran ve yılgınlık var. Enverci dış siyasetin duvara toslaması, içeride Hamitçi bir istibdat rejimini besliyor. Tarihdışı, kendi içinde çelişik tuhaf bir ana sıkışmış gibiyiz.

Daimi OHAL’de, sürekli darbe halinde itilip kakılıyoruz. Ülkemizi dışarıda dizginleyen iki unsur var. Biri haritadaki yeri: Jeopolitik önemimiz öyle ki müttefiklerimiz bizim hepten harcanmamıza izin vermiyor. İkincisi de NATO çıpası. Ancak bu ahistorik anın çılgınlığında bir de söylenilenler hayata geçirilirse ortak çatımız cumhuriyet kaçınılmaz biçimde kafamıza göçer.
İçeride ise frenler boşalmış, balatalar sıyrılmış vaziyette. Ne Cumhuriyet gazetesine saldırının, ne HDP’ye yönelik gözaltıların akıl ve izanla izahı mümkün değil. Bu yolun sonunda aydınlığa çıkılmasının mümkün olmadığı da “izahtan vareste”.

Aydın Selcen – gazeteduvar.com.traselcen