Ana Sayfa Blog Sayfa 3317

İzmir’li bisikletçilerden 77. CM çağrısı: Kentin ana unsuru otomobiller değil insandır!

İzmir’deki bisiklet kullanıcıları 2010 yılından beri olduğu gibi her ayın son Cuma günü yollara çıkıyor. Kasım ayının son Cuma günü yapılacak İzmir Critical Mass (CM) 77 için geri sayım başladı.

Bisiklet kullanıcıları 25 Kasım Cuma günü saat 18.30’dan itibaren geleneksel olarak toplandıkları Konak Meydanı’nda buluşacaklar. Saat 19.00’da başlayacak olan Critical Mass bisiklet eylemliliği ile yollardaki haklarını savunmak, bisikletli kullanıcılar için farkındalık yaratmak için pedal basacaklar.

34

Bisikleti olan, bisikleti hangi amaçla olursa olsun kullanan her yaştan bisiklet kullanıcısının katıldığı Critical Mass, 1992’den beri 300’den fazla şehirde gerçekleştirilmekte olan bir etkinliktir.

77. İzmir Critical Mass buluşmasına dair İzmirli bisikletçilerin yayınladığı çağrı metni şu şekilde:

“Biz trafiği tıkamıyoruz, trafik biziz!

Otomobiller trafiği tıkamıyorlar, tıkanıklığın sebebi onlar!

32

Critical Mass lidersiz, eşitlikçi bir sivil insiyatif platformudur. Kararlar eylem öncesinde katılan herkesin görüşü alınarak verilir. Geçilecek rotalar eylem öncesinde belirlenir.Tüm dünyada olduğu gibi İzmir’de de Critical Mass eylemine bisikletliler, kaykay ve paten kullanıcıları ile tekerlekli sandalye vb. araç kullanan engelliler katılmaktadır.Critical Mass’e katılan motorsuz ve sadece insan gücüyle çalışan taşıtlar daha yaşanabilir kentlerin vazgeçilmez unsurlarıdır.

Son yıllarda İzmir’de tüm kesimlerce farkedilen artan trafik tıkanıklığı ve artan hava kirliğinin sebep olduğu yaşam koşulları, ulaşım ve sağlık konusunda kentte rahatsızlık yaratmaya başladı. Toplu ulaşımda verimliliğin arttırılması ve ulaşım hakkına sahip tüm bisikletli, yaya ve engellilerin bu haktan otomobiller kadar demokratik payda faydalanabilmesini savunan bisiklet kullanıcıları bu çağrılarını 25 Kasım Cuma günü yollarda yeniden dile getirecekler.

Karayolları Trafik Kanunu’nda bir ulaşım aracı olarak tanımlanan, bisiklet yollarının olmadığı şehir içi tüm yollarda en sağ şeridi kullanma hakkına sahip olan bisikletin, ulaşımdaki payının arttırılması ve şehirlerde artmakta olan hava kirliliği, gürültü kirliliği gibi unsurların azaltılmasında en önemli ulaşım tercihinin bisiklet olduğunu belirten bisiklet kullanıcıları, şehirde yaşayan insanların ve sürücülerin bunu farketmeye çağırıyor.

33

Her gün trafiğe katılan yeni araç varlığını şehrin kaldrabilmesi için yeni yollar, yeni bulvarlar, otoparklar yapmanın soruna çare olmadığını, bunun çocuklar için gerekli oyun alanlarını, yayalar ve engelli vatandaşlar için gerekli kolay hareket imkanını sınırladığını belirtiyorlar. Turizm kenti olduğunu söylediğimiz İzmir’in ulaşıma yönelik yol, köprü, kavşak, tünel yapımına dayalı bu çözüm arayışı sayesinde artık yaya olarak gezilebilecek bir kent olma kimliğini kaybedeceğini düşünüyorlar. Çağdaş Avrupa kentlerinde olduğu gibi insanın şehir içinde hareketlilik anlamında ana unsur kabul edildiği planlama politikalarına ağırlık verilmesi, şehir merkezindeki araç mevcudunun azaltılmasına yönelik adımlar atılması gerektiğinin altını çiziyorlar.

Bisikletli ulaşım altyapısının, bisikletin diğer toplu ulaşım unsurları ile olan entegrasyonun İzmir’deki eksikliklerinin bu noktada bisiklet kullanıcılarını en çok etkileyen unsur olduğu, yeni kullanıcıların bu sebepler dolayısı ile ulaşımda bisiklet tercihini yapmaktan çekindiğini belirten Critical Mass İzmir Hareketi, yerel yönetimin bu anlamda da dikkatini çekmeyi amaçlıyor.

31

Tüm bu istekleri ve karar vericilerin bu yöndeki tercihlerini gözden geçirmelerini sağlamak için 25 Kasım Cuma günü saat 19.00’da başlayacak Critical Mass bisiklet eylemi için tüm bisiklet kullanıcılarını Konak Meydanı’na davet ediyorlar.

Critical Mass İzmir’in iletişim Facebook sayfa adresi : https://www.facebook.com/groups/cmizmir/

 

(Yeşil Gazete)

Samsun Gazi Sahnesi kapatılma tehdidi altında

Samsun İlkadım Belediyesi, Samsun Gazi Sahnesi’ni kar etmediği gerekçesiyle kapatma kararı aldı. 1997 yılında Gazi Belediyesi Başkanı Vedat Yılmaz tarafından açılan sahne, Gazi Belediyesi’nin İlkadım Belediyesi ile birleşmesinden sonraki süreçte de kapatılma ihtimaliyle karşı karşıya kalmıştı. Lakin  Samsun’daki tiyatro sanatçılarının çabasıyla dönemin belediye başkanı olan Necattin Demirtaş ikna edilmiş ve sahne hizmet vermeye devam etmişti. Hatta 2013 yılında yeniden düzenlenmiş ve Dünya Tiyatrolar  Gününde  açılışı yapılmıştı. 30

Gazi Sahnesi’nin kapatılma gerekçesi daha önce de öne sürüldüğü üzere kar etmiyor olması. Kira ve bakım bedelleri düşünüldüğünde, masrafını karşılamıyormuş. Her ne kadar tiyatro sanatçıları belediye ile görüşecek olsa da muhtemelen bu yıl yirmi yıllık Gazi Sahnesi kapanacak gibi gözüküyor.

Samsun’da doğmuş büyümüş, ailesinde, çevresinde tiyatroya gönül ve emek vermiş insanlar bulunan biri olarak açıkcası çok üzgünüm. İlk olarak Gazi Sahnesi yalnızca bir sahne değil, etrafındaki kafeleri, müzik evleri ve sanat merkezleriyle sehirdeki önemli noktalardan biri artık. Ayrıca haftada 7 gün dolu olan, birçok organizasyonun yapıldığı, yerel tiyatroların ya da diğer kurumların kira bedelini ödemek şartıyla kullandığı bir sahneden bahsediyoruz. Ne kadar zarar etmiş olabilirsiniz? Ayrıca kültür hizmeti verilirken kar amacı güdülür mü? İnanın bizim dostlarımız tiyatro yaparken pek kar amacı gütmedi ve hala da gütmüyor. İsterseniz zarar etmek ne demek bir gün onlar size anlatsın. Belki durumu daha iyi kavrarsınız.

İkinci olarak farkında değiller lakin şehrin kültürel hafızasına zarar veriyorlar.  Örneğin Samsun’da genç kuşaktan kim  Oda Tiyatrosu’nu hatırlıyor? Hani şu -bir zamanlar- Gazi Müzesi’nin ilk katinda olan o eski Oda Tiyatrosu’nu. Muhtemelen kimse. Müze restore edildikten sonra bir ara konferans salonuna dönüştürülmüş, şimdi ne halde bilmiyorum.Muhtemelen artik yok ve hatta  arşivi bile ortada yok. Sanki hiç olmamış gibi! Gazi Sahnesi’nin de kaderi bu olmamalı.  Tarihe, kültüre sahip çıkmak, diktiğiniz anlamsız dev amazon kadını heykeliyle ve  o yapay amazon köyüyle olmuyor ne yazık ki. Keşke olsa, keşke tek eksiğimiz amazonlar olsa. Ama değil. Oraya varana kadar sahip çıkmanız gereken çok şey var Samsun’da.

Uzun lafın kısası bir kez olsun işleri zorlaştırmayın. Zaten insanlar  olumsuzluklara ve zorluklara rağmen sanat yapmaya çalışıyorlar.  Bırakın şehrin merkezinde, çok amaçlı olmayan :) bir sahnemiz olsun. Bırakın bizim etrafında büyüdüğümüz, oyun izlediğimiz sahnelerde bizim çocuklarımız da oyun izlesinler. Şehre dair, sanata dair gelecek kuşaklarla bir ortaklığımız olsun.

 

Haber: Nükhet Akgün Bordignon

(Yeşil Gazete)

‘Zor zamanlar’ konseptli 13. Yeşil Diyalog bu Cumartesi, Cezayir Toplantı Salonu’nda

Yeşil Gazete’nin desteğiyle Yeşil Düşünce Derneği tarafından bu yıl 13. kez düzenlenen Yeşil Diyalog’un bu seneki başlığı Zor Zamanlar.

25

 

Yeşil Düşünce Derneği 13. Yeşil Diyalog için neden bu başlığı seçtiklerini şöyle açıklamış:

Herkes için tadından yenmeyecek bir dünya hayali kuruyorduk. “Şu aralar hayal kurmak yassah” dediler. Nitekim ” Zor Zamanlar” dayız muhterem seyirciler.

Biz bildiğimiz şeyleri yapmaya, konuşmaya, doğru bildiklerimizi söylemeye, tartışmaya, doğru değilse düzeltmeye devam ediyoruz. Kendimizden, bildiklerimizden ve hatta birbirimizden en çok şüphe ettiğimiz, sözün sonuna 100 kere varıp ötesine geçemediğimiz şu günlerde, komplo teorilerinden sıyrılıp gerçekle, birbirimizle ve inandıklarımızla zayıflayan bağlarımızı güçlendirelim diye bu sene tekrar bir araya geliyoruz.

13. kez bu zor zamanlarda Yeşil Diyaloğu topluyoruz.

26 Kasım Cumartesi günü İstanbul Beyoğlu Cezayir toplantı salonunda gerçekleşecek buluşmanın açılış oturumundan sonra yapılacak oturumları farklı gruplar düzenliyor. Oturumlarda yeşil düşüncenin temel ilkelerini güncel gelişmeler ışığında farklı kesimlerle yeniden düşünmek amaçlanıyor.

15073304_1143552235723184_8058121390320118249_n

Açılış oturumunda Avrupa Yeşiller Vakfından Anne de Boer, Cumhuriyet gazetesi yazarı Aydın Engin, Avrupa Yeşiller Partisi eşsözcüsü Monica Frassoni ve Yeşil Düşünce Derneğinden Özgecan Kara  Avrupa’da ve dünya’da içinde bulunduğumuz zor zamanları tartışacak.

Daha sonraki oturumların başlıkları ve düzenleyenler şöyle:

İklim İçin – Trump’a rağmen iklimi kurtarmak

Yeryüzü Derneği –  Yerel mücadeleler ve ağ tipi örgütlenme

Yeşil Siyaset – Zor zamanlarda demokrasi ve birlik

Genç Yeşiller – Gitmek mi zor, kalmak mı yoksa?

Şiddetsizlik Eğitim ve Araştırma Derneği – Zor zamanlarda şiddetsiz direniş

13. Yeşil Diyalog’un facebook etkinlik sayfasına bu link üzerinden erişim mümkün

 

(Yeşil Gazete)

Cehennemin kıyısındaki mahalle – Akdoğan Özkan

Akdoğan Özkan’ın yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Modernleşirken, geçmişe ait unsurları koruyamamamız yüzünden, “evinin anahtarını çekinmeden komşusuna teslim eden” bir kültürün egemen olduğu “mahalle” havasını yok ettiğimizi savunan İslamcı düşünce modernizmin bizi karşı karşıya bıraktığı savrulmalar karşısında kendisine uzun yıllar “mahallenin” dışından da epeyce taraftar bulabiliyordu. “Ev dar ise hemen bitişikteki komşunun evini açtığı” geleneksel mahalle, içinde “iyi, doğru ve güzel” unsurlar barındıran bir yerdi sonuçta ve seküler ahlak ölçülerini benimsemiş insanların da itiraz edebileceği bir yer değildi!

Ancak bugün, “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak noktaya düşmüş bir haldeyiz. Artık “mahalle” içinde mesele, küçücük çocukları kötülüklerden korumak yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeyi içine sindirmeye kadar dayanmış durumda.

Bu, Osmanlı’dan miras alınan ve yüceltilen geleneksel “mahalle” havasının dibine kibrit suyu ekmeye ve onu “çözülüşe” götürmeye varan bir durum, ama gelin görün ki, o mahallede, bunu görebilen insan sayısı da son derece az! Toplumun bir kesiminin diğer bir kesimine tecavüzün, hırsızlığın ve hak gaspının kötü bir şey olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yerin mahalle değil olsa olsa cehennem olabileceğini gören insan sayısının 80 küsur yıllık cumhuriyetimizde çok daha fazla olması ümit edilirdi! Ama olmuyor işte!

Tam bu noktada, şu eski “mahalle baskısı” tartışmasını hatırlamakta fayda görüyorum. Zira o tartışma bugünü nedenleriyle anlamaya yönelik önemli ipuçları da barındırıyor.

Prof. Dr. Şerif Mardin, bundan 8 yıl önce başlattığı “mahalle baskısı” tartışmasında aslında bunun bir kavramdan öte zamanla değişen bir “teşkilatlanma biçimi” olduğunun özellikle altına çizmişti.

Ancak Mardin, tartışmanın sosyolojinin alanı içinde tartışılmamasından rahatsız olmuş, kavramın doğrudan politik bir zeminine çekilerek iktidar partisine muhalefet etme aracı olarak kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmişti.

Bu rahatsızlıktan hareketle de, 23 Mayıs 2008 tarihinde düzenlenen “Prof. Şerif Mardin: Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?” başlıklı toplantıda, aşırı popülarize edildiğini düşündüğü sözleriyle tam olarak ne demek istediğine açıklık getirmeyi denedi. Söz konusu toplantıda deneyimli gazeteci Ruşen Çakır’ın yönelttiği soruları yanıtlayan Mardin, “mahalle baskısı” kavramıyla işaret ettiği “teşkilatlanma biçiminin” Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve de 2000’li yıllara nasıl değiştiğini kabaca anlatmıştı. Şerif Mardin, “mahalle” üzerine çalışmalar bağlamında Türkiye’de sosyologlara çok iş düştüğünü düşünüyordu. Hatta 2010-2011 yılları arasında NTV’de yayımlanan “Gerçek Orada Bir Yerde” isimli TV programının birinde, mahallelerdeki “ağabeylik”” müessesesinin sosyolojik olarak hiç çalışılmadığının altını da çizerek bu bakir alanın bize çok şey söyleyeceğini ve muhakkak el atılması gerektiğini ifade ediyordu.

Belli ki, “mahalle” sadece bir mahalle değil, kompleks bir alandı. Aslında mahalle, Şerif Mardin’in söylediklerinden bağımsız olarak, giderek kendisini daha çok görünür kılmaya başlamış bir alandı. Hrant Dink cinayetinden (ve bu cinayetin neredeyse tüm sanıklarını bünyesinden çıkarmış bir mahalleden –Pelitli’den) 15 Temmuz tarihli “darbe girişiminin” bastırılmasında işlediğini gördüğümüz yerel mekanizmalara kadar, toplumsal olaylarda farklı biçimlerde rol üstlenmiş bir kavram ve müessese idi.

Şerif Mardin’e göre, mahallenin bu kompleks niteliği hem bugün hem de dün için geçerliydi. Osmanlı’ya baktığımızda, mahallenin yalnızca insanların yaşadığı bir mahalden ibaret olmadığını; içindeki camisiyle, caminin imamı ve o imamın okuduğu kitaplarla, tekke ve tarikatlarla, hatta külliyeler ve esnafla bütünlüklü bir şekilde işleyen bir yapı görüyorduk.

Osmanlı’nın mahallesini en iyi incelemiş bilim insanlarımızın belki de başında, yıl içinde kaybettiğimiz Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık geliyordu. İnalcık mahalleyi Müslümanların (ya da diğer dini cemaatlerin) özel hayatlarını yaşadıkları alanlar olarak tarif ediyordu. Devlet memurları buralara ara sıra gidiyordu. Buradaki kamu işleri mahallenin seçtiği ve kadının onayladığı kethüda ile imamdan soruluyordu.

Ancak Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı’nın geleneksel mahalle yapısına bir rakip gelmişti. Zira yapıya öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı vd. bileşenler dahil oluyordu. Mahalle değişiyor, eski yapının yerine Cumhuriyetin kattığı yeni bileşenler sayesinde yeni bir yapı geliyordu. Lakin Cumhuriyet’in 80 küsur yıllık seyri içinde, bu iki yapının rekabetinde öğretmenle temsil olanın aleyhine bir durum, bir gerileme söz konusuydu. Cumhuriyet’in mahallesi geriliyordu.

Peki bunun nedeni neydi?

Mardin, bu konuda bugün sekiz yıl öncesinden de önemli hale geldiğini düşündüğüm şu saptamayı dile getiriyordu:

“Cumhuriyette iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok. (…) Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene dindar olsun, dindar olmasın insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laiklik içinde diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmıştır. (…) Bizim cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey; binlerce sayfa felsefi tartışma vs. bulmadığınız zaman ne kalıyor bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine almasında, göz kalıyor, bakma kalıyor… Göz ile bakma paradoksal olarak mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Çünkü gerçekten orada çok önemli bir rolü var. Fakat aynı zamanda şunu da unutmamak lazım: öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca işte orada olan diğer elemanlar devreye giriyor.”

Ne giriyor devreye? Bir topluluğu göz ile inşa etmek giriyor. Neye göre? Statik bir İslam ahlakı anlayışına göre! İşte bu anlayışın yeniden devreye girdiği mahalle bugün sekiz yıl öncesinden dahi daha sert bir biçimde yeniden örülüyor.

Bunun bir nedeni, iktidarın bunu (“dindar ve kindar nesil” yaratmaya da uygun bir şekilde) böyle uygun görmesiyse, bir diğer nedeni de, Cumhuriyet rejiminin tepeden inmeci, buyurgan tavrı ile hem toplumun kendine özgü sistematiğini anlamaktan hem de “yeni” toplumuna vazedeceği yeni ve seküler ahlak değerlerini ortaya koymaktan uzak durmuş olması. Bu konuda bir çaba, bir teşvik içinde olmayışıyla da, Cumhuriyet’in mahallesine ancak kırılgan bir biçimde yeniden form verebilmiş olması.

Kant, aklını kullanma cesaretini gösteren ve bu yolla iyi ile kötünün ayırt edilmesini sağlayan, eleştirel yargı koyabilen insan aklının ahlaki yükümlülüklerin de temeli olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet, bu konuyu dert edinmemiş, cumhuriyet aydını da insan aklının ahlaki yükümlülüklerini ve temellerini güçlendirme arayışında olmamış, bunu tartışmamıştı.

Olmayan sadece doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin kavram çiftleri üzerine akademik alanda ontolojik, epistemolojik ve etik tartışmalar değildi. Olmayan, aynı zamanda bu tip tartışmaları entelektüel çabaların ötesine, okula ve öğrenciye taşıma, bireyi küçük yaştan itibaren seküler ahlak ilkeleri ile donatma ihtiyacı idi. Cumhuriyet Türkiye’si örgün eğitimde doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin’e yer vermemişti.

Galiba bunlar olmayınca da, mahalle bireylerinin tutum ve davranışlarında seküler ahlaki normların gözetilmesini beklememiz pek mümkün olamamıştı. Bunun bir sonucu olarak, “mahalle baskısı” dediğimiz olgu akacak mecrasını kolaylaştıran fırsatları bulduğunda giderek daha baskın hale geçmişti.

Bu arada mahalle merkezli teşkilatlanma biçimine özel önem atfeden siyasal İslamcılar toplumun yeniden inşasında önemli bir rolü de coğrafyamızın en küçük yerel birimi olan mahallenin temsilcileri olan muhtarlara biçmişti.

Mahalle biriminin devlet nezdindeki temsilcilerinin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenli bir biçimde ağırlanmasını da böyle bir çerçevede anlayabiliriz belki. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Murat Belge’nin bir yazısında belirttiği gibi, belki bu toplantılarda “form tutuyor, temayüz ediyor.” Ama bundan daha da önemlisi, belli ki yaptığı önemli çıkışlarda verdiği mesajlarının “mahalle”ye taşıyıcılığını aslen bu kitlenin yapmasını umuyor, bekliyor.

Osmanlı’da kethüdaların başlıca görevleri loncayı ya da mahalleyi hükümete karşı temsil etmek ve hükümetin emirlerini üyelerine bildirerek uygulanmasını sağlamak ise günümüzde benzer bir rol mahallenin muhtarlarına biçilmek isteniyor.

Başta da dediğim gibi, bugün “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak bir noktadayız. Artık mahallede mesele küçücük çocukları kötülüklerden korumayı dert etmek yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeye kadar dayanmış durumda. İşin acısı, mahallenin muhtarlarından da bu konuda bir ses çıkmıyor!

Bu, yüceltilen geleneksel Osmanlı mahallesinin dibine kibrit suyu ekmeye varan, bizi cehenneme bir adım daha yaklaştıran bir durum. Ancak bir cehennemin kıyısında da olsak, buradan çıkış için doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin üzerine düşünmekten, düşündürmekten ve ısrarla iyiyi, doğruyu ve güzeli savunmaktan başka bir yol yok gibi gözüküyor.

Akdoğan Özkan – t24.com.trakdogan-ozkan

 

Güney Afrika, 2023’e kadar nükleer santral planlarını rafa kaldırdı!

G.Afrika’da verilen Türkiye’nin de dahil olduğu Nükleersiz Gelecek ödülleri uğurlu geldi. Dünkü yazımızda sizlere Güney Afrika’nın  13-14 Aralık’ta Earthlife ve SAFCEI sivil toplum örgütleri tarafından  Hükümet tarafından planlanan nükleer santrallere karşı bir davanın görüleceğinden bahsetmiştik. Fakat artık davanın sebebi ortadan kalktı zira G. Afrika Hükümeti Enerji planını Mart 2017’de revize etmek üzere  yenilemeye ve yenilenebilir enerjilerle elektrik üretimine devam ederken nükleer santral planlarını daha ileri bir tarihte değerlendirmeye karar verdiğini açıkladı. Buna göre:gunesss ruzgar

  • Enerji planına göre yeni nükleer santral için teklifler 2023 itibariyle alınabilecek ve santralin devreye girmesi ancak 2037’de mümkün olabilecek.
  • 2050 yılında ise nükleer santrallerden 20,385 Megawatt’lık enerji üretmek öngörülüyor.

Güney Afrika’nın bu kararının altında  kredi derecelendirme şirketleri tarafından olumsuz değerlendirilmesi ihtimali yatıyor.

Hükümet daha önce  2023 itibariyle kurulması arzulanan  8 reaktörden  9600 Megawatt’lık enerji üretimi öngördüğünü ve 2029’da bunların tam kapasite çalışılmasını hedeflediğini açıklamıştı.

Nükleer santralin yüksek maliyeti

Geçen yıllarda Nükleer Başbakan Zuma nükleer enerji programını zirveye taşımışsa da maliyet öngörüleri 37 milyar Dolar’dan 100 milyar Dolar’a yükselince, 22 Kasım tarihinde Maliye Bakanı Pravin Gordhan  ülke ekonomisinin bu yükün altından kalkamayacağını, önce  bütçe açığının kapatılması gerektiğini  açıkladı.

Nükleer santral planını erteleme kararının önemli bir maliyet yükünü ortadan kaldırması kredi derecelendirme kuruluşlarını da olumlu etkiledi.

gunes-sistem

Yeni enerji planı

Enerji planı 2050’ye kadar ilave 37,400 Megawatt’lık rüzgar enerjisi üretimini ve güneş panellerinde 17,600 megawatt’lık enerji üretimi öngörüyor,   biogaz üretimi  35,292 Megawatt olurken kömürden enerji üretimi  15,000 megawatt olacak.

Nükleer planları bitmez ama gerçekleşir mi bilinmez?

Enerji planı ise gelecek yıl Mart ayında yenilenecek ve ardından kabineye sunulacak.  Güney Afrika , Afrika kıtasının tek nükleer endüstrisine sahip olan ülke. G.Afrika’da halihazırda Devlet kuruluşu olan G. Afrika Elektrik Şti (ESKOM)   , Cape Town yakınlarındaki Koeberg Nükleer Santralini işletiyor. Koeberg santralinde toplam  1800 Megawatt’lık enerji üreten 2 reaktör bulunan ESKOM’un yaptığı açıklamalar,  10 milyar Doları 10 yıl içinde yeni reaktörlerin kurulumu için kullanabileceği yönünde .

“Nükleer enerjiyle evlenmedik! Faydalı değilse niye alalım?”

ESKOM Mart ayında enerji planının revize edilmesinden sonra yeni planan göre 2025 itibariyle kurulması planlanacak nükleer santraller için teklifleri alma hazırlığı yapıyor . Geçen  sene yaklaşık 100 gün enerji talebinin arzı geçmesi neticesinde enerji kesintileri yaşanan G.Afrika’da ESKOM Grup Başkanı Matshela Koko “Planımız 9600 Megawatt kapasiteli bir tesis kurmak fakat bu bizim ödeyebileceğimiz bir şey olmalı “ şeklinde açıklama yaparak sözlerini şunları ilave ediyor “Nükleer enerjiyle evlenmedik. Bu ülkemize faydalı olmalı , bir anlamı olmalı, ödeyebileceğimiz bir yatırım olmalı, yatırım planı tüm şartlara uyum sağlamalı ”.

Rosatom Corp. , Areva SA, EDF SA, Toshiba Corp.’s Westinghouse Electrik, Çin Guangdong Nükleer Santral kuurluşu  ve Kore Elektrik Şti.  G.Afrika’ya nükleer santral kurulması için yatırıma talip olduklarını açıklamıştı.

Haber: Pınar Demircan

( Bloomberg, Yeşil Gazete )

Torino’da Hande Kader anısına Trans Özgürlük Yürüyüşü

İtalya’nın Torino kentinde 2014 yılından beri düzenlenen Trans Özgürlük Yürüyüşü bu yıl, Türkiye’de yakılarak öldürülen Hande Kader’e adandı.

43

19 Kasım’da saat 16:30’ da Vittorio Veneto Meydanı’ndan başlayan yürüyüş şehrin diğer bir meydanı olan Carignano Meydanı’nda sahnede yapılan konuşmalar ve konserlerle sona erdi. Yürüyüşe Türkiye’yi temsilen Pembe Hayat derneği’nden  Janset Kalan ve Buse Kılıçkaya da  katıldı.

Var olan sorunların küresel olduğunu dile getiren Buse Kılıçkaya, Torino Onur Koordinasyonu’na teşekkür ederek nefret kurbanı olan ve bu yüzden katledilen herkesin sesi olmaya devam edeceklerini  söyledi.

42

Transfobi, homofobi, ırkçılık, ayrımcılık ve bir çok hak ihlali ve erişimi için çeşitli yollarla mücadele eden, Torino Gay Pride gibi Trans Özgürlük Yürüyüşü’nü de organize eden  Torino LGBT Onur Koordinasyonu’ndan Christian Ballarin bu yıl Türkiye ile gösterilen dayanışmayı şu sözlerle açıkladı.

“ Bu yıl TorinoTrans Özgürlük Yürüyüşünün 3. Yılı. Bu sene daha geniş kapsamlı bir organizasyon düşündük, bu yüzden Türkiye’den Pembe Hayat derneğini ve TransGender European – aktivistlerini davet ettik. Ana fikir kendi sınırlarımızı aşmaktı ve bir araya gelindiğinde onlarda ve bizlerde var olan yöntemleri bir fikir alış verişi çerçevesinde uygulayarak nasıl bir aktivismin ortaya çıkacağını anlamaktı. Çünkü biliyoruz ki transeksüellerin durumu bütün ülkelerde aynı. Ayrımcılık ve önyargı çok güçlü ve bu yüzden beraber çalışmayı kaynaklarımızı çoğaltmanın bir yolu olarak görüyoruz”

Torino Belediye Başkanı Chiara Appendino  ise bu yıl yürüyüşün Hande Kader’e adanmasının oldukça anlamlı olduğunun altını çizerek hak arayışında Türkiye ile kurulucak köprüler varsa buna hazır olduklarını belirtti.

44

Organizasyon 20 Kasım 2016’da ‘Uluslararası Trans Sorunları’  başlıklı bir panel ile sona erdi.

 

Haber: Nükhet Akgün Bordignon

(Yeşil Gazete)

Son KHK ile Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevine son verilen Bülent Şık’tan “mücadeleye devam” mesajı

Bu sabah yayımlanan 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 242 akademisyen ve 942 idari personel üniversitelerden uzaklaştırıldı. Görevden uzaklaştırılan akademisyenlerden biri de gazetemizde gıda güvenliği ve halk sağlığı konularındaki yazılarına sıklıkla yer verdiğimiz Akdeniz Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık idi.

bulent_sik

Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevlerinden alınan ve tümü barış imzacısı olan akademisyenler Prof. Dr. Taha Karaman (Tıp Fakültesi), Prof. Dr. Erdal Girgil (Tıp Fakültesi), Prof. Dr. Nursel Şahin (Tıp Fakültesi), Doç.Dr. Cumhur İzgi (Tıp Fakültesi), Doç. Dr.Süleyman Ulutürk (İktisadi İdari Bilimler Fakültesi), Yrd. Doç. Dr. Hafize Öztürk Türkmen (Tıp Fakültesi), Yrd. Doç. Dr. Suzan Yazıcı (Edebiyat Fakültesi) ve Yrd. Doç. Dr Bülent Şık (Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü) olarak bildiriliyor.

Bülent Şık ile kamu görevinden çıkarılmasının ardından konuştuk:

Yeşil Gazete: Bülent Hocam merhaba, haberi az önce öğrendik biz de. Geçmiş olsun demek istedik. Yeşil Gazete’deki tüm arkadaşlarımızın da size selamı ve dayanışma mesajları var.

Bülent Şık: Çok teşekkür ederim. Biz de, kamu görevinden çıkarılan akademisyenler olarak birlikte oturuyoruz şu anda.

Y.G.: Bugün çıkarılan KHK ile ortaya çıkan kararın ne anlama geldiğini kısaca anlatabilir misiniz?

Bülent Şık: Aslında bu durumu bekliyorduk. Bekliyorduk diyorum çünkü Akdeniz Üniversitesi bünyesinde benimle birlikte 8 akademisyen arkadaşımız kamu görevinden çıkarıldık. Hepimiz de “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenleriz. Barış imzacısı olduğumuz için bu durumla karşılaştık.

İmzacı olduğumuz dönemde görevden uzaklaştırılmıştık ve hakkımızda soruşturma açılmıştı. Daha sonra Rektörlüğün YÖK’e işten çıkarma talebi ile başvuruda bulunduğunu öğrendik. Ardından bir haber çıkmadı o süreçle ilgili, ta ki bugüne kadar. Bugün yayınlanan KHK ile benimle birlikte 8 arkadaşımız kamu görevinden çıkarıldı. Üniversitemizden bugünkü KHK ile 9 akademisyen çıkarılmış öğrendiğim kadarı ile. Diğer akademisyeni tanımıyorum ama benim az önce siz aradığınız sırada görüştüğüm 7 arkadaşım ve ben barış imzacısı idik ve o nedenle bu kararın verilmiş olduğunu düşünüyoruz. Bundaki amaç çok belirgin, muhalif sesleri susturmak istiyorlar?

Y. G. : Gıda Güvenliği alanında on yıllara varan çalışmalarınız da var. Bunun hakkında bilgi verebilir misiniz?

Bülent Şık: 30 yıllık çalışma hayatımın 27 senesi kamu hizmetinde geçti. Tarım Bakanlığı’nda 20 yıl görev yaptım, gıda kimyasallarının analizini yapan laboratuvar kuruluşu ve akreditasyonunda. Son 7 yıldır da üniversitede idim.

69

1990 ile 2010 arası Tarım Bakanlığı’nda gıda güvenliği ve toksikoloji üzerine çalışmalarım var. 2009 itibarı ile de Akdeniz Üniversitesi’nde idim. Laboratuvar kuruluşunda ve çeşitli Ar-Ge projelerinde yer aldım.

Y. G. : Sizi aslında pek çok yerde gıda güvenliği ve halk sağlığı konularında yayımladığınız gazete yazılarınız ile tanıyoruz daha çok…

Bülent Şık: Evet, pek çok gazetede alanım ile ilgili yazıları paylaşıyorum. Birgün, Radikal, Bianet, T24, Yeşil Gazete ve  Cumhuriyet’te gıda güvenliği, tarım, ekoloji, halk sağlığı üzerine yazılar kaleme aldım. Üniversiteye başladığım dönemden önce de şimdiki kadar sık olmasa da yazılarım yayınlanırdı, ama Üniversite’den sonra yazılar arttı.

Y.G.: Peki şu an neler hissediyorsunuz ve bundan sonraki süreç sizin için nasıl olacak?

Bülent Şık: Bekliyordum böyle bir kararı. Devlet beni şaşırtmadı diyebilirim yani. Mevcut gidişat gösteriyor ki muhalif insanların ayıklanma süreci devam edecek ama bu şeklide devam eder ise memleket iyi bir yere gitmeyecek, aksine daha kötü bir yere yere gidecek.

Bu süreçte işinden olan akademisyenlerin hepsi gerek akademik hayatları ile gerek çalışmaları ile gerek öğrencilerini yetiştirmeleri ile hepsi de dört dörtlük işlerini görevlerini yapan insanlar.  Barış istediğimiz için, toplumun dirlik düzenliğini istediğimiz için, barıştan sapmanın bizi nereye götüreceğini hatırlattığımız için bu oldu.

Bundan sonra, karara itiraz bağlamında hukuken yapılması gerekenleri yapacağız.  Onun dışında da şimdiye kadar ne yaptıysam onu yapmaya devam edeceğim, yazmaya da çizmeye de konuşmaya da devam edeceğim.

Diğer 7 akademisyen arkadaşım adına da söyleyebilirim bunu. Siz ararken söylediğim gibi az önce toplantı yaptık. Kamu görevinden çıkarılan arkadaşlarımın hepsi de aynı duyguları taşıyor. Mücadeleyi sürdüreceğiz, hepimiz de barış imzacısıyız. Bugün açıklanan KHK ile Akdeniz Üniversitesi bünyesinde kamu görevinden çıkarılan akademisyen arkadaşlarımızla birlikte mücadeleye devam edeceğiz.

Yeşil Gazete: Tekrar geçmiş olsun hocam. Bizimle duygularınızı paylaştığınız için de çok teşekkür ederiz

Bülent Şık: Asıl ben teşekkür ederim bu imkanı verdiğiniz için.

 

Bülent Şık kimdir?

bulent_sikGıda Mühendisi olan Bülent Şık, Ege Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü mezunu, doktorasını Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü’nden almış. 2014’den beri aynı üniversitenin Turizm Fakültesi’nde Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’ne yardımcı doçent olarak çalıştı. Aynı zamanda ülkemizde cihaz ve donanım altyapısı açısından toksik kimyasal maddelerin analizleri alanındaki en önemli merkezlerden biri olan Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nin 2007’de projesinin hazırlanması safhasından başlayarak kurulumunu ve faaliyete geçmesini sağladı. Bu araştırma kurumunda 2010-2015 yılları arasında Teknik Müdür Yardımcılığı görevini yürüttü. Yerli ve yabancı hakemli dergilerde çeşitli makaleleri yayınlandı. Öğretim üyeliği görevi öncesinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren çeşitli laboratuvarlarda çalıştı. Kamu ve üniversite kaynaklı pek çok projede araştırıcı, danışman ve yürütücü olarak görev aldı. Ülkemizde halen devam eden insan ve çevre sağlığı ile ilgili en kapsamlı araştırma çalışmasının yürütülmesine kurduğu araştırma merkezi ile büyük bir katkı sağladı. Çalışma alanları arasında gıda güvenliği, enstrümental analiz, gıda kalite kontrolü, işçi sağlığı ve iş güvenliği, tehlikeli kimyasalların taşıma, depolama kuralları, laboratuvar kurulum ve akreditasyon uygulamaları gibi konular bulunuyor. Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nin kurucularından birisi olan Bülent Şık 2009 – 2015 yılları arasındaki çalışmaları ile bu merkezi hayata geçiren kişi olarak biliniyor.

Bülent Şık’ın çalışmalarıyla ilgili ayrıntılı bilgi için Bianet’te yayımlanan Demet Şahende Dinler’in Bir Akademisyen Hikâyesi başlıklı yazısına bakabilirsiniz.

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

242 Akademisyen kamu görevinden çıkarıldı

Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yükseköğretim kurumlarında görevli 242 akademisyen ve 942 idari personel kamu görevinden çıkarıldı.

67

29 Ekim’de ilan edilen 675 sayılı KHK ile 1262 akademisyen 2 Eylül’de Resmi Gazete’de yayınlanan 672 sayılı KHK ile de 2 bin 346 akademisyen ihraç edilmişti. Son KHK ile birlikte KHK’larla ihraç edilen akademisyen sayısı 3.850’ye yükseldi.

21 üniversitede görevden çıkarılan akademisyenlerin sayıları şöyle:

Afyon Kocatepe Üniversitesi (14), Akdeniz Üniversitesi (9), Aksaray Üniversitesi (3), Amasya Üniversitesi (1), Bülent Ecevit Üniversitesi(5), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (59), Dicle Üniversitesi (7), Gazi Üniversitesi (35), Gebze Teknik Üniversitesi (5), Hitit Üniversitesi(7), İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (20), Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi (1), Kastamonu Üniversitesi (1), Kocaeli Üniversitesi (2), Mustafa Kemal Üniversitesi (5), Muş Alparslan Üniversitesi (1), Ondokuz Mayıs Üniversitesi (52), Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi(5), Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (2), Sakarya Üniversitesi (3), Yıldız Teknik Üniversitesi (5).

YÖK internet sitesinde yer alan bilgilere göre üniversitelerdeki 2016 yılında devlet üniversitelerindeki öğretim elemanı sayısı 125 bin 722. KHK ile şimdiye dek ihraç edilen akademisyenler devlet üniversitelerindeki tüm akademisyenlerin yüzde 3’ünü oluşturuyor.

Akademisyenlerin ve idari personelin isimlerine buradan ulaşabilirsiniz

 

(Bianet)

Iraklı çocuk, IŞİD’in Nimrud Antik Kenti’nde yok ettiği eserlerin replikasını yapıyor

IŞİD’in Musul yakınlarındaki Nimrud Antik Kenti eserlerini yok etmesinin ardından, 17 yaşındaki Nenous Thabit eserlerin replikasını yapmaya başladı.

Erman Ertuğrul’un Arkeofili’de yer alan haberine göre 17 yaşındaki Thabit, 3000 yıllık Asur başkenti Nimrud’u bir gurur kaynağı olarak gördüğünü ve buradaki eserlerin ataları tarafından yapıldığını söylüyor.

Thabit, “Onlar sanat ve kültüre savaş açtılar, ben de onlarla sanat yoluyla savaşmaya karar verdim.”

65

2015 yılında IŞİD,  Musul’u ve çevre köyleri ele geçirdi. Militanlar Nimrud Antik Kenti’nde yer alan eserleri put ilan ederek yok etti. Yıkım görüntülerini ise internette paylaştı. UNESCO bu yapılanları savaş suçu olarak adlandırdı.

Thabit ise Nimrud ve çevresindeki diğer arkeolojik bölgelerdeki eserlerin replikasını yapmaya başladı. Musul’dan kaçarak ailesiyle birlikte Erbil’e yerleşen Thabit, ilk olarak Asur tanrısı Lamassu’nun heykelinin replikasını yaptı.

66

Lamassu’nun favori heykeli olduğunu belirten Thabit, “Asur kültüründeki en güçlü yaratık Lamassu. Kafası bir insan, vücudu aslan, bacakları öküz, kanatları ise bir akbaba olan bu eseri yapmam 15 gün sürdü.”

Geçtiğimiz yıl boyunca, Thabit 18 Assur heykeli ve bir duvar steli yaptı. Thabit’i eğiten babası, 7 yaşına girdiğinden beri Thabit’i atölyesine götürdüğünü ve orada kille oynamasına izin verdiğini söylüyor.

Geçtiğimiz yıldan beri heykel yapmak Thabit için bir hobi haline geldi. Fakat IŞİD kültürel mirasa saldırdığından beri Thabit bu hobiyi ciddiye almaya başladı.

Thabit, “Irak’ta heykeltıraş ya da sanatçı olduğu için IŞİD tarafından öldürülenler var. IŞİD bu kişileri dinden dönmüş olarak görüyor. Dolayısıyla heykel yapmaya devam etmek, o şeytanlar tarafından korkutulmayacağımız anlamına gelen bir mesaj.” diyor.

Thabit gelecek sene Dohuk’ta sanat okuluna katılmayı planlıyor.

“Hayalim, ülkemi gururlandırmak ve dünyaya Irak’taki hayatımızı ve kültürel mirasımızı sevdiğimizi göstermek için tanınmış bir sanatçı olmak.”

 

(Arkeofili)

Antalyalı çiftçilerin ‘ürün göndermeme’ eylemi nedeni ile sebze sıkıntısı kapıda

Antalya’da çiftçilerin Rusya’ya ihracat yasağı ve halde 50-80 kuruşa sattıkları domatesin İstanbul’da pazar ve markette 5 liraya kadar yükselmesine tepki olarak başlattığı ürün göndermeme eylemi nedeniyle kısa süreliğine İstanbul ve diğer illerde ürün sıkıntısı yaşanabileceği ifade edildi.

DHA’dan Mehmet Çınar’ın Hürriyet’te yer alan haberine göre Antalya’da üreticilerin 50-80 kuruşa kendilerinden alınan domatesin İstanbul’da 4-5 TL gibi fiyata tüketiciye ulaştırılıyor olması, Rusya’ya ihracat yasağının sürmesi, dolardaki artış nedeniyle zirai ilaç, gübrenin zamlanması gibi gerekçelerle başlattığı hale ürün göndermeme eylemi, bazı çiftçiler tarafından sürdürülüyor.

63

Kış döneminde Türkiye’nin sebze ihtiyacının çok önemli bölümünün üretildiği Antalya’da çiftçilerin, hale ürün göndermeme eylemini uzatmaları durumunda tüketici fiyatlarında artış ve piyasada ürün sıkıntısı endişesi yaşanıyor.

Ancak çiftçi serada çok fazla bekletemeyeceği için bir hafta sonra ürünün ya çöpe gideceği ya da piyasaya çok fazla ürün arzı olması sebebiyle fiyatlarda daha sert bir düşüş yaşanabileceği öngörülüyor.

ANTALYA’DA 10 KURUŞ, İSTANBUL’DA 2 LİRA

Çocukluğundan beri tarımla uğraşan ve marul, tere, nane, maydanoz gibi yeşillik ürettiğini anlatan Mehmet Avcıoğlu, gübre, tohum gibi girdi fiyatlarının çok yükseldiğini ve çiftçinin emeğinin karşılığını alamadığını söyledi.

64

Çiftçinin gübresini, ilacını banka borcuyla yapabildiğini belirten Avcıoğlu, “Kredisini ödeyemiyor. Kıvırcık marulun tanesi 10 kuruş, düz marul 40 kuruş, maydanoz, roka, tere 20 kuruş. Sadece yeşillik değil, domates, patlıcan, salatalık hepsinde aynı. Rusya’ya ihracat kapalı ve millete yazık, herkes kan ağlıyor. Geçen sene yine iyiydi fiyatlar bu sene tamamen oturdu. Bu sene kıvırcık marul eken tamamen sürüyor. Hepsinde aynı sıkıntı var. Antalya’da 10 kuruş olan kıvırcık marul İstanbul’da 2 liraya kadar satılıyor. Çiftçiler gerçekten çok rezil, emeğini karşılayamıyor” diye konuştu.

ZARARINA ÜRETİM

Domates ve biber üretimi yapan Emrah Meydan, devletten bir pazar oluşturmasını beklediklerini söyledi.

1 dönüm domatesin maliyetinin 8 bin lirayı bulduğunu anlatan Meydan, “Domatesin haldeki fiyatı ise 50-80 kuruş arasında. Bunu hesaba vurduğumuzda, 10 ton civarı ürün alıyoruz, 8 bin lira kazanıyoruz. Bunun vergileri vs giderleri düştüğümüzde 6-7 bin lira kalıyor ve eksi 2 bin lira ile çalışıyoruz. Bu şekilde rakamlarla, ihracat olmaz ve bu mal para etmezse, çiftçi zaten bankalara borçlu, ileride elindeki serasını da satacak, el kapısına bakacak. Yapabileceğimiz tek şey o. Birçok kalem var bizi etkileyen, ilaçların yüzde 80’i yurtdışından ve dolar üzerinden geliyor. Dolar da yükseldiği için bu ilaçlara her gün zam geliyor ve biz bu ilaçları nakit alıyoruz. Eğer bu ürün Rusya’ya gitmezse direkt zarar edeceğiz ve yanımızdaki işçiler de işsiz kalacak” dedi.

ASIL PARAYI YİYEN İSTANBUL’DAKİ ARACILAR

Ürettiği domatesin köy domatesi cinsi ve Rusya pazarına yönelik olduğunu belirten Meydan, İstanbul’daki tüccarları suçladı. Antalya Hali’ndeki komisyoncuların çiftçinin cebinde parası yokken fide, işçi ücretleri konusunda faizsiz para desteği verdiğini kaydeden Emrah Meydan, “Bizi idare etmeye çalışıyorlar. Paketleme yapılıyor ve paketleme fiyatı üstüne biniyor. İstanbul’a gittiği zaman orada ekstra bir ücret konuluyor. Markette ekstra bir ücret daha. Asıl Antalya’dan çıktıktan sonra iş başlıyor fiyatlarda. Yani Antalya’dan uygun fiyata çıkıyor, bu domates 1 liraya çıktığında buradaki adam sadece kar alıyor. Ama İstanbul’daki ya da diğer şehirlerde ekstra para bindiriliyor. Burada 50 kuruşa gönderdiğimiz domates bile 2 liraya satılıyor. Bunların hepsi Antalya halinden çıktığında, asıl parayı yiyen İstanbul’daki aracılar. Kar yağdı bahanedir, ürün gitmedi iki gün ürün kesilir ve fiyatları yükseltilir” diye konuştu.

“İSTANBUL’DA SIKINTI OLABİLİR”

Üretim maliyetleri artarken sebze fiyatlarının değişmemesi ve buna bağlı olarak giderek üreticilerin yoksullaşmasını asıl sıkıntı olarak gösteren Ziraat Mühendisleri Odası Antalya Şube Başkanı Vahap Tuncer, “Yoksulluk öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, şu anda üretici 2016’nın ürününü satıp para kazanabilirse 2015 yılında kullandığı ilaç, gübre, tohumun borcunu ödeyebilecektir. 2016’ya da bu atmosferde girildikten sonra ve Rusya’ya yönelik ihracat yasağının kalkmaması nedeniyle arzın fazlalığı fiyatların düşmesine neden olmaktadır. Artık üretici katlanamaz duruma gelmiş ve örgütsüz bir şekilde bu olaya bir protesto gerçekleştirmeye başladı. Antalya Hali’nde bu eylem yapıldı ama geçen hafta Gazipaşa’da üreticilerin ürün göndermeyerek protesto etmeye başladıklarını hep duyuyoruz” dedi.

Çiftçilerin hale ürün göndermeme eylemi nedeniyle İstanbul ve diğer illerde kısa süreliğine sebze sıkıntısı yaşanabileceğini de kaydeden Tuncer, “Antalya’daki üretici seradaki ürünü domates, biber veya patlıcanını çok uzun süre hasat etmeden duramaz, hasadın yapılması lazım. Pazar değerinin kaybolmaması, arkadan yeni ürünler gelmesi için. 2-3 günlük süre içinde fiyatlarda kısmi yükseklik olabilir ama çok uzun süre sıkıntı yaşanacağını zannetmiyoruz. Üreticinin asıl sıkıntısı, şu an 80 kuruşa domatesi satıyor, bu insanlar haklı olarak ancak harcadıkları paranın karşılığında bir paraya sattıkları için para kazanamadığından şikayet ediyor. Halde 80 kuruşken tüketici halinde 1.5- 2 lira olması, pazar ve markette 5 liraya satılması ister istemez çiftçileri isyan noktasına getirmiştir” dedi.

 

(DHAHürriyet)