Ana Sayfa Blog Sayfa 3315

Avrupa Parlamentosu’nun kararı: Türkiye ile müzakereler geçici olarak dondurulsun

Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulması çağrısı yapan karar taslağını kabul etti. Avrupa Birliği Bakanı Ömer Çelik karar taslağına ilişkin “Karar yok hükmünde” dedi.

76

Tasarı 37’ye karşı 479 oyla kabul edildi, 107 parlamenter de oylamada çekimser kaldı. AP’nin bu kararı bağlayıcı değil ve AB liderlerine tavsiye niteliğinde. Türkiye ile müzakerelerin dondurulması kararını sadece AB liderleri alabiliyor.

AB liderlerinin Aralık ayındaki zirvesinden bu yönde bir karar çıkması ise şimdilik beklenmiyor.

AB Bakanı Ömer Çelik: Karar yok hükmünde

Avrupa Birliği Bakanı, müzakerelerin geçici olarak dondurulması kararına tepki gösterek “Bu kararı yok hükmünde sayıyoruz. Vizyonsuzluk itibariyle, karar tasarısına hakim olan dil itibariyle ciddiye alınacak bir karar değil.” dedi.

2004’te 407 oyla kabul edilmişti

75

Avrupa Parlamentosu ile müzakerelerin başladığı 2004 yılında AB’nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini gereksiz vakit geçirmeden başlatmasını tavsiye eden karar tasarısı 262’ye karşı 407 oyla kabul edilmişti.

 

(T24)

 

12 Ocak’ta başlayacak 6. Pembe Hayat KuirFest’te tüm gösterimler ücretsiz

Pembe Hayat  LGBTT Dayanışma Derneği’nin düzenlediği 6. Pembe Hayat KuirFest, 12 – 19 Ocak tarihlerinde Ankara, 27 – 29 Ocak tarihlerinde ise İstanbul’da seyircileriyle buluşmak için geri sayıma başladı.

Bu yıl festivalin takipçilerine sürprizi ise, tüm gösterimlerin ücretsiz olarak gerçekleşecek olması. KuirFest, kuir kültürü yaygınlaştırmak ve toplumsal dayanışmayı genişletmek adına festival film ve etkinliklerini seyircisiyle ücretsiz olarak buluşturacak!

74

Altıncı kez gerçekleşecek olan KuirFest, 12-19 Ocak tarihleri arasında Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve  Alman Kültür Merkezi’nde, 27-29 Ocak tarihleri arasında ise İstanbul’da Pera Müzesi’nde takipçileriyle bir araya gelecek.

72

Pembe Hayat KuirFest, altıncı yılında da başta sinema olmak üzere, edebiyat, müzik performans ve video gibi pek çok türü bir araya getiriyor. Festival programında dünyanın dört bir yanından kuir yapımlar yer alıyor. Festival’in değişmeyen bölümlerinden ‘Gökkuşağının Altında’ dünyanın farklı ülkelerinden kurmaca uzun metrajlara yer verirken, ‘Kuir Belgeseller’ bölümünde ise yine geçtiğimiz yıl öne çıkan belgeseller bulunuyor. Festival  programına geçen yıl dâhil olan ‘Kuir Kısalar Yarışması’ 6. KuirFest’te de büyüyerek devam ediyor. Programda ayrıca kuir sinema tarihinden kült yapımlar, Türkiye’den güncel örnekler ve tematik kısa seçkileri yer almaya devam edecek.

KuirFest, etkinlikleriyle Ocak ayını ısındırmayı hedefliyor ve takipçilerine dopdolu bir festival deneyimi vaat ediyor. KuirFest ekibi tüm izleyicilerine festival programı ve ayrıntılar için takipte kalın müjdesini de şimdiden veriyor.

6. KuirFest için takip etmeniz gereken sosyal medya hesapları ise şöyle:

[email protected]n / http://festival.pembehayat.org/ / www.twitter.com/kuirfest /

www.facebook.com/PembeHayatKuirFest

 

(Yeşil Gazete)

Rize Valisi’nden ‘Ayder Yaylası’na TOKİ giriyor” açıklaması

Rize Valisi Erdoğan Bektaş, Ayder Yaylası’nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, TOKİ aracılığıyla kentsel dönüşüm ve değişim projesinin çalışmalarına başlandığını bildirdi.

71

Vali Bektaş yaptığı yazılı açıklamada, çaydan sonra Rize’nin başlıca ekonomik değerlerinden birinin turizm olduğunu belirtti.

Rize’nin turizm konusunda hak ettiği yere gelebilmesi için büyük çaplı projelerin hayata geçirilmekte olduğunu vurgulayan Vali Bektaş, Ayder Yaylası’nda Türkiye’nin en büyük kayak merkezini yapmak için gerekli çalışmalara başladıklarını ifade etti.

Vali Bektaş, Ayder Yaylası’nda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan himayesinde, TOKİ aracılığıyla kentsel dönüşüm ve değişim projesinin çalışmalarına başlandığını da kaydederek, “Yeşil yolun ve Rize-Artvin Havalimanı’nın tamamlanmasıyla bölge turizmi hızla canlanacak. Turist gittiği yerde rahat etmek ister, konfor ister. İşte bizlere düşen görev turistlere kaliteli hizmet sunabilmek adına kalifiye eleman yetiştirmektir.” ifadesini kullandı.

 

(Açık Radyo – Gezegenin Geleceği Bülteni)

Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri oylaması

Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulmasını öngören metni bugün oylayacak.

Avrupa Parlamentosu’ndaki Hristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Liberaller grupları, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin dondurulmasını öngören ve bugün oylamaya sunulacak olan ortak metne son halini verdi.

70

Metinde AB Komisyonu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye ilişkin hazırladığı raporlara ve Avrupa Birliği İnsan Hakları Sözleşmesi’ne dikkat çekilerek Türkiye’deki antidemokratik uygulamalar nedeniyle AB’nin Türkiye ile yürüttüğü üyelik müzakelerini “geçici olarak dondurması” istendi.

Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday ülke olduğu belirtilen metinde Avrupa Birliği ve Avrupa Parlamentosu’nun 15 Temmuz’daki başarısızlığa uğrayan darbe girişimini kınadığı, Türk makamlarının sorumlulara ilişkin başlattığı soruşturmaları da meşru olarak kabul ettiği vurgulandı.

“Orantısızlık vurgusu”

Metinde, ancak Türk hükümetinin olağanüstü hal koşullarında aldığı önlemlerin “orantısız” olduğu, anayasada koruma altındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği belirtildi. HDP’li vekillerin tutuklanmasına ve 150 gazetecinin cezaevinde bulunmasına da dikkat çekilerek Türkiye’nin dünyada en fazla gazetecinin cezaevinde bulunduğu ülke olduğunun altı çizildi.

Avrupa Parlamentosu’ndaki siyasi grupların birlikte hazırladığı metinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarına da işaret edildi. Erdoğan’ın idam cezasının geri getirileceğine ilişkin açıklamalarını tekrarladığı belirtilerek idam cezasının kesin olarak reddedilmesinin Avrupa Birliği müktesabatının vazgeçilmez bir parçası olduğu ifade edildi.

Vize muafiyeti

Metinde idam cezasının geri getirilmesinin Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerinin resmi olarak askıya alınması anlamına geleceği de belirtildi.

“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne bağlı kalmaya davet edildiği” metinde AB Komisyonu ve üye ülkelere Türkiye ile devam eden müzakelerin geçici olarak dondurulması çağrısı yapıldı. Metinde vize muafiyeti için talep edilen 72 kriterden 7’sini Türkiye’nin yerine getirmediği de belirtildi.

Metnin hukuku bir bağlayıcılığı bulunmamakla birlikte, Avrupa Birliği ülkesi liderlerine siyasi bir mesaj olması açısından sembolik önem taşıyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Dönülmez iklim değişikliğinin ufkundayız – Elif Gündüzyeli

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Marakeş Konferansı’nın öncelikli gündem maddelerinden biri Paris Anlaşması’nı Trump geçirmez hâle getirmekti. Trump seçilmeseydi Paris’in uygulanması için çok daha net kararlar çıkabilecekti.

Birleşmiş Milletler 22. Taraflar Konferansı (COP22), Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesini takip eden günlerde, Marakeş’te yapıldı. Her ne kadar konferansın ilk haftası, Amerikan başkan seçimlerinden çıkan sonucun sarsıntısını yaşadıysa da, Paris Anlaşması Trump-geçirmez bir hale gelebilsin diye diğer devletlerce sahiplenildi, kollandı.

68

Geçtiğimiz yıl, Paris Anlaşması ortaya çıktığında pek çoğumuzda buruk bir sevinç ile bir miktar soru işareti belirmişti. Bunun nedeni 2009’da Kopenhag’da ortaya çıkamayan bir iklim değişikliği anlaşmasının nihayet gerçekleşmesi ve fakat taraf ülkelerin ulusal politikalarını anlaşmayı pratikte uygulamasını sağlayacak kadar güçlü olmamasıydı. Üzerinden geçen bir yıl içerisinde de ne zaman bu soruları çıkarıp birbirimizle tartışsak, konu hep varoluşsal bir hal aldı. Amerikan seçimleriyle aynı döneme gelme şanssızlığını yaşayan, iki hafta süren Marakeş Konferansı’nın sonrasında ise burukluk, yerini tamamen insani ve varoluşsal sorgulamaya bıraktı. Olduğunu varsaydığımız insani değerler, aslında var mı? Varsa, bir gezegeni ve gezegenin sakinlerini –en azından henüz nüfusu ve nesli tükenmemiş olanları- kurtarmaya yeter mi? Sahip olma dürtüsü, var olma dürtüsünün önüne geçebilir mi? Her şeyi kontrolü altına alma konusunda çok yetenekli olan insanoğlu, iklim değişikliğini kontrol altına alabilecek mi?

HER ŞERHTE BİR HAYIR VARDIR

Brexit, nasıl Avrupa Birliği ile İngiltere’nin çok ötesinde, hepimiz için bir şok etkisi yarattıysa Trump’ın Amerikan Başkanı seçilmesi de, tüm dünyayı sarsarak özellikle demokrat kesimlerin göz yaşlarıyla karşılandı. İkisinin de aynı yıl olması, biraz ağır geldi. Seçim sonuçlarıyla birlikte, Marakeş’teki  İklim Zirvesi’nin (COP 22) ilk haftası üzerine kara bulutlar indi çünkü Trump, bir iklim değişikliği inkarcısı. Esasen kendisi, tüm bilimsel çalışmalara ve dünyadaki bilim insanlarının %99’unun hemfikir olmasına rağmen iklim değişikliğini inkar etmekle kalmıyor, aynı zamanda bunun bir Çin icadı olduğunu iddia ediyor. Uluslararası iklim müzakereleri çerçevesinde ise küresel sera gazı emisyonlarının yüzde kırkından sorumlu Amerika ile Çin’in koalisyon içinde Paris sürecini hızlandıran iki ülke olduklarını düşünürsek, geri dönüşü olmayan iklim felaketlerinin önüne geçmeye baş koymuş kişiler, gruplar, kurumlar Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte duvara çarpmış gibi oldu. Amerikan seçim sandığından Trump’ın çıkması, tıpkı olası bir uzaylı istilası gibi, beklenmeyen ve hesaba katılmayan bir olasılıktı. Eğer bu olmasaydı, COP 22’den Paris Anlaşması’nın uygulamaya konması için çok daha kesin kararların çıkması bekleniyordu. Trump’la birlikte, devletler, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları, Paris metninin içeriğinden çok bu metnin siyasal çalkantılar karşısında kırılganlığını fark ederek onu Trump-geçirmez yapmak için kolları sıvadılar.

Marakeş’te, başta Amerika olmak üzere onlarca ülke, şehir, yerel yönetim ve şirket 2050 yılına kadar karbonsuzlaşma planlarını iş birliği içinde ortaya koyarken, anlaşmanın 196 imzacısının içinde onaylayan ülke sayısı 111’e çıktı. Yani küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 77’sinden sorumlu 111 ülke, küresel sıcaklık artışlarını endüstriyel seviyenin (1990 yılını referans alarak) 2 derecenin çok altında, mümkünse 1.5 derecede sınırlamak için anlaşmaya taraf oldu. Bunun yanında, İklim Kırılganlığı Yüksek Ülkeler Birliği (Climate Vulnerable Forum) altındaki 48 devlet, “belki kırılgan olabiliriz ama aciz değiliz” diyerek 1.5 derece hedefine giden yolda, düşük gelirli ülkeler olmalarına rağmen oldukça iddialı bir yol haritasını ortaya koydular. Evet, küresel emisyonların mevcut ya da gelecekteki sorumluluğunu taşıyan varlıklı, üst-orta gelirli bazı ülkelerin aksine, bu fakir ama gururlu 48 ülke Marakeş Vizyonu metnini COP 22’nin son günü açıklayarak iklim değişikliği ile mücadelede liderlik bayrağını elde tutacaklarını belirttiler.

Halihazırda küresel sıcaklık artışı 1 dereceyi bulmuşken ve hem dünyanın başka yerlerinde, hem de Türkiye’de bunu günlük hayatlarımızda gözlemlemek hiç de zor değilken ülkelerin düşük emisyonlu ekonomilere geçiş yapmak için kaybedecek zamanı kalmadı. Yarım derecelik sıcaklık artışının üstüne çıkmak, iklim kırılganlığı yüksek ada ülkeleri için yok olmak demek. Diğer ülkeler için de geri dönüşü olmayan felaketler zincirinin tetiklenmesi ile kademeli yok olmak demek.

KÜRESEL TREND FOSİL YAKITLARDAN UZAKLAŞIYOR

Trump’lı ya da Trump’sız, küresel piyasalar fosil yakıtlardan uzaklaşıp yeşil ekonomiye yöneldi bile. Türkiye gibi çok nadir birkaç ülke halen yeni kömürlü termik santralleri ile kömür madenleri kurmayı düşünürken, Amerika, Çin, Avrupa Birliği ülkelerinin büyükçe bir kısmı mevcut termi santrallerini kapatmaya başladı. Mesela Belçika, bu yıl itibariyle son kömürlü termik santralini de kapattı, Hollanda ise bu sene alınan bir Parlamento kararıyla, yalnızca birkaç yıl önce işletmeye girenler dahil olmak üzere, tüm termik santrallerini kapatma kararı aldı ve bunu, tamamen iklim değişikliği etkilerinin getireceği maliyetlerin, santral kapatmaktan daha yüksek olduğu gerekçesiyle yaptı. Çin ve Hindistan gibi büyük ekonomiler ise gerek hava kirliliği, gerek yüksek olan ve kapatmak zorunda kalındığında daha da artacak maliyetleri yüzünden inşa halinde olan kömürlü termik santralleri projelerini çöpe atmaya başladı. Şirketler, fosil yakıt projelerinden geri çekilip, yatırım portfolyolarında yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projelerine gittikçe artan bir şekilde yer vermeye başladı. Tabii piyasa ekonomisinde bu, yenilenebilir enerji üretiminin maliyetini aşağıya çekti ve küresel trendi hızla yeşil ekonomiyle hizalamaya başladı.

Her ne kadar piyasa ekonomisi ve finansal mekanizmalar düşük karbon ekonomisine doğru hızla ilerliyorsa da, ulusal seviyede bu yatırımları etkili ve verimli bir şekilde pratiğe dökecek politikaların oluşturulması gerekli. Oluşturabilen ülkeler, bu yeni iklim rejimine finansal çalkantılar yaşamadan uyum sağlayabilecek ve hatta yeterinci iklim dostu, ilerici politikalar benimserlerse ciddi miktarda kalkınma fırsatları dahi yakalayabilecekler. Bunu bilinçli ve gönüllü olarak yapmayan ülkeler ise tedavülden kalkmış, yüksek karbonlu ekonomiye dayalı politikalarıyla baş bala kalarak liderliği ve dolayısıyla fırsatları kaçırmış, geç angaje olmanın bedelini ödüyor olacaklar.

Maalesef Türkiye de bu son bahsettiğim ülkeler arasında. Gerek iklim değişikliğini önlemek için sunduğu çok yetersiz ulusal katkı niyet belgesi (INDC), gerek ülke içindeki adem-i merkeziyetçi, sürdürülebilir yenilenebilir enerji yatırımlarının önünü tıkayan politikaları, gerek enerji verimliliği eylem planı olmaması, gerekse de halihazırda aday onlarca kömürlü termik santral projesi yüzünden Türkiye, yola çıkmış bu küresel trendi yakalamaktan çok uzak görünüyor. Zaten Paris Anlaşması imzacılarından olsa da henüz anlaşmayı onaylamadı. Hatta COP22 devam ederken enerji bakanı, Türkiye’nin kömürden vazgeçmeyeceğini, tüm dünyanın kalan kömür rezervlerini yerin altında bırakmasının 1.5C derece hedefi için bir zorunluluk olduğunu gösteren bilimsel çalışmalara rağmen, yerin altındaki tüm kömürü çıkarıp yakacağını açıkça ifade etti. Hatta kömür kaşıtlarının, Türkiye’nin gelişmesinin karşısında olduklarını belirttiler. Ancak bu tutumun, hızla gelişen ekonomiler ile iş dünyasının yakaladığı Paris sonrası trendle ters düştüğünü ve kömürün karşısındaki dinamiklerin artık çevrecilikle çok da ilgisi olmayan bir sürece girdiğini yadsımak mümkün değil.

Türkiye, COP22 boyunca müzakerelerde yalnızca emisyon azaltımı için iklim finansmanına ihtiyacı duyduğunu söylemek için sesini yükseltti. Yani bir yandan üst düzey karar alıcılar kömürden vazgeçmeyeceklerini söylerken, diğer yandan Marakeş’teki Türkiye delegasyonu emisyon azaltımı için finansman istiyordu. Tabii bu çelişki, hızlı gelişen ekonomilerden olan Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda samimi olup olmadığı konusunda soru işaretleri yarattı, zira rüzgar ve güneş potansiyeli konusunda büyük coğrafî şansa sahip bir ülkenin, Paris Anlaşması’nı onaylamayan başka bir büyük ülke olan Rusya’dan hem doğalgaz hem de kömür ithal ettiğini bilerek cari açıktan dem vurması ve daha fazla kömür yatırımına yönlenmesi, aynı zamanda emisyon azaltım finansmanı talep etmesi pek de anlaşılır değil.

DÖNÜM NOKTASI

Mevcut neo-liberal ekonomi politikalarında gözlenen yeşil ekonomiye geçiş, dünyadaki eşitsizliği, insan hakları ihlallerini, terörizmi, çevre tahribatını ve adaletsizliği iyileştirebilir mi sorusunun cevabı evet değil. Ancak bu, orta vadede gezegenin ve sakinlerinin hayatta kalmasını sağlayabilir. Tam olarak şu an dönülmez iklim değişikliğinin ufkundayız ve karar alıcılar bir an önce bu gerçekliğin farkına varıp samimi bir şekilde harekete geçmezlerse korkarım vakit de çok geç olacak.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

69-elif-gunduzyeli

 

Elif Gündüzyeli

* Avrupa İklim Eylem Ağı Türkiye İklim Politikaları Koordinatörü

Akdeniz Üniversitesi’nden ihraç edilen barış akademisyenlerinden videolu mesaj

Akdeniz Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edilen sekiz imzacı akademisyen yayınladıkları videoda barış taleplerine sahip çıktı, mücadeleye devam edeceklerini ve geri döneceklerini söyledi.

Akdeniz Üniversitesi’nden Kanun Hükmünde Kararname ile görevden alınan Barış Bildirisi imzacısı sekiz akademisyen bir video ile mesajlarını yayınladı.

66

Akademisyenler, barış taleplerine sahip çıktı, mücadeleye devam edeceklerini ve geri döneceklerini söyledi.

22 Kasım’da Resmi Gazete’de yayınlanan  Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarılan 242 akademisyenden 15’i Barış İçin Akademisyenler’in Bu Suça Ortak Olmayacağız bildirisi imzacısıydı.

“Mücadelemize devam edeceğiz

Doç. Dr. Süleyman Ulutürk (İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Maliye Bölümü / Maliye Teorisi Anabilim Dalı): Akdeniz Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü’nde20 yıldır öğrencilerime bilimsel bir eğitim vermeye çalışıyorum. Savaşın olmadığı bir dünya olsun diye Barış Bildirisine imza attım. Bunun için bizi üniversitemizden uzaklaştırdılar. Ama biz üniversitemizden uzaklaşmadık, ayrılmayacağız. Mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz.

“Daha güzel bir dünya için imza attım”

Yrd. Doç. Suzan Yazıcı (Edebiyat Fakültesi /Gerontoloji Bölümü):Dokuz yıldır Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü’nde öğrencilerime kaliteli, hakettikleri bir eğitimi vermeye çalışıyorum. Daha güzel bir dünya için Barış Bildirisine imza attım. Bu sebeple dün itibariyle akademiyle ilişkim koptu. Ancak akademiden ayrılmayacağım. Hep birlikte mücadeleye devam etmek üzere hazırım.

“Suç işlediğimizi düşünmüyoruz”

Prof. Nursel Şahin ( Tıp Fakültesi / Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü / Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı): 26 yıldır Akdeniz Üniversitesi’nde nitelikli tıp eğitimi ve iyi hekimlik alanında tıp eğitimine katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Kürsümüzü ve öğrencilerimizi bizden alarak bizi cezalandıramazlar. Biz suç işlediğimizi düşünmüyoruz. Barış talebini sonuna kadar sürdüreceğiz. Birlikte mücadele ve dayanışmayla.

“Barış talebi hekimin yükselteceği en önemli talep”

Yrd. Doç. Dr. Hafize Öztürk Türkmen (Tıp Fakültesi / Temel Tıp Bilimleri Bölümü / Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı): 16 yıldır tıp fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Öğrencilerimiz bizim her şeyimiz. Onlara iyi hekimlik değerleri ve onurlu insanlar olarak mesleklerini yürütmeleri yönünde eğitim veriyoruz.

Barış talebinin bir hekimin yükselteceği en önemli talep olduğunu düşünüyorum. Bir akademisyenin de bunu dile getirmesi kadar doğal ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu düşünüyorum.

Eğer barış istemek suç olarak addedilecekse ben bu suçu işlemeye devam edeceğim. Dayanışma içinde, savaşa karşı olan, demokrasi isteyen, barış isteyen bütün çevrelerle birlikte bu suçu işlemeye devam edeceğimi düşünüyorum.

“Üç kez döndüm, dördüncüde de döneceğim”

Prof. Erdal Gilgil (Tıp Fakültesi / Dahili Tıp Bilimi Bölümü / Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı): 23 yıldır Akdeniz Üniversitesi romatoloji bilim dalında profesörüm. Geçmişimi bilenler bilir; daha önce üç kere üniversiteden ayrılmama sebep oldular, hepsinde geri döndüm.

Ben üniversiteyi, üniversitemi çok seviyorum. Dördüncüde yine döneceğim. Hiç kimse bizi yıldıramaz. Mücadelemiz devam edecek.

“Barışı savunmak ödevimiz”

Doç. Mustafa Cumhur İzgi ( Tıp Fakültesi / Temel Tıp Bilimleri Bölümü / Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı): En önemli halk sağlığı sorunlardan biri savaş olduğuna göre barışı savunmak, barışı istemek hekim olarak bizim ödevimizdir.

Bu nedenle barış mücadelesi, barış isteğimiz  ve haklar mücadelesi hep devam edecektir. Tüm herkesi bu dayanışmaya çağırıyoruz.

“Mevcut kötülük son bulacak”

Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık (Turizm Fakültesi/Gastronomi ve Mutfak Sanatları / Gastronomy and Culinary Arts): Akdeniz Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü ve Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptım sekiz yıldır.

Mevcut son KHK ile görevime son verildi. Bunun nedeni, ülkemizde mevcut çatışma ve savaş koşullarının, insan haklarına yönelik her türlü ihlalin ve hukuksuzluğun son bulmasını talep eden bir bildiriye imza atmış olmam.

Nihayetinde inanıyorum ki bu ülkede mevcut kötülük son bulacak. Bunu ancak bir kötülük hali olarak tanımlayabiliyorum; yaygın bir kötülük, sistematik bir kötülük.

İnanıyorum ki bu ülkenin dirliği, düzenliği, esenliği barış içinde yaşamamıza bağlı. Çatışmacı ve savaş dilinin politikaları ile beraber son bulması gerekiyor. Ben yine akademik hayatıma olabildiği ölçüde yazarak, çizerek, düşüncelerimi kamuoyuyla paylaşarak devam edeceğim.

“Öğrencilerimize döneceğiz”

Prof. Taha Karaman (Tıp Fakültesi / Dahili Tıp Bilimleri Bölümü / Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı): Tıp fakültesinde uzun süredir çalışıyorum. Benim oradaki esas işim öğrenci, araştırma görevlisi yetiştirmek. Bir anlamda insanla işim. Bu işten dolayı son derece gurur duyuyorum. Bundan sonra da insan yetiştirme işini dürdürmeyi düşünüyorum.

Üniversiteden kopartılmamızın en temel nedeni barış temalı bir bildiriye imza atmaktı. Öyle bir ülke olduk ki barış temasıyla insanlar korkutulur konumda. Bu mücadelemiz bitmeyecek. Sonuna kadar sürdüreceğiz. Tekrar öğrencilerimize döneceğiz. Zaten kopmayacağız ki öğrencilerimizden. Üniversite dışında bile olsak insanlardan kopmayacağız. Bu mücadele hep sürecek.

 

(Bianet)

Taksim’de Bombalara Karşı Sofralar’a polis müdahalesi

Polis OHAL sürecinde ücretsiz yemek paylaşımlarını da engellemeye başladı. Taksim’de üç senedir israfı, tüketim kültürünü, savaşları ve hayvan sömürüsünü ücretsiz vegan yemek dağıtarak protesto eden Bombalara Karşı Sofralar ekibi, dün akşam İstiklal Caddesi Mis Sokak girişinde kurdukları 95. Sofrada polis engeliyle karşılaştı.

65

İlk 20 dakika yemeği paylaşırken başkanlık tartışmasının kendi sorunlarımızı örtbas ettiğini savunan ve üzerinde “Efendiler başkanlık oynarken; çocuklara tecavüz, mültecilere denizin dibi, ormanlara AVM” yazılı bir pankart açan aktivistler üç tane sivil giyimli polisin gelmesinin ardından bir süre engellendi. Sofranın derhal kaldırılmasıyla ilgili yaşanan tartışmanın ardından kalan yemeği de polislerin önünde dağıtan grup yemek bitince eylemini sonlandırdı.

Önceki dönemlerde Galatasaray Lisesi önünde her Çarşamba sorun yaşamadan savaşları, tüketimi, israfı, baskıları yemek dağıtarak ve takas pazarı açarak protesto eden ekip, OHAL’den beri polis ve zabıta engelleriyle karşılaşıyor. Aktivistler, geçtiğimiz ay Galatasaray Meydanı’nda polisin “dağılın” uyarısı vermesinin ardından bir sonraki Çarşamba İstiklal’in çeşitli yerlerine seyyar sofralar taşıyarak dağılmış ve eylemini gerçekleştirmişti.

Dünkü polis müdahalesinin detayları, Bombalara Karşı Sofralar sözcüsünün ifadeleri ve grubun Facebook sayfasından yayınladığı gizli çekim video ile ortaya çıktı. Grup adına konuşan Cemil Ters, polis gelene kadar insanların sofraya yoğun ilgi gösterdiğini, hatta birçok insanın alkış tuttuğunu anlattı ve şunları kaydetti: “İnsanlar kar altında sokaklarda ölürken on binlerce bina boş bekliyor. Devlet ise bize kalmamız için anca hapishane inşa ediyor. Ben bu konuyu dile getirmek için sofraya gelmiştim. Polisin ücretsiz yemek dağıtılan bir eyleme böylesine keyfi müdahalesi bizi değil anca adına konuştukları devleti küçük düşürür. Video çeken bir arkadaşımızın videosunu zorla sildirdiler. Türkiye’de açlıktan ölen kimse olmadığını, kurduğumuz sofranın Taksim’deki esnafa zarar verebileceğini iddia ettiler. Bizden izin kağıdı görmek istediler; ancak kendileri müdahale için resmi bir kağıt gösteremediler ve hakkımızda 155’e ulaşan hiçbir ihbar olmadığını kabul ettiler.”

Yayınlanan videoda bir aktivistin yüksek sesle “Biz ormanız. Orman olarak bizi rahat bırakın dedik, kuzey ormanlarını taş ocaklarıyla lime lime ettiler. Ormanlar katledilirken, Suriyeli insanlar Ege’de boğulurken başkanlık konuşulmasını gündem saptırmaca olarak görüyoruz.” demesinden kısa bir süre üç sivil polisin geldiği, sofranın önünü kapatarak yemek paylaşımını engellediği ve sofranın derhal kaldırılması talimatını verdiği görülüyor. Aktivistlerin direnmesi üzerine polis zabıtayı arayarak malzemelere el koyma ile tehdit ediyor; ancak yemeğin son kalan kısmının insanlarla paylaşılmasına engel olamıyor.

Bombalara Karşı Sofralar ekibi Facebook sayfasında her Çarşamba 4’ten itibaren Tarlabaşı Turan Caddesi no:36’da yemek pişirerek mücadeleye devam edeceğini duyurdu.

Bombalara Karşı Sofralar ile ilgili ayrıntılı bigi için : facebook.com/sofralar ve bombalara-karsi-sofralar@riseup.net 

 

(Yeşil Gazete)

Almanya’dan Türkiye’ye nota

Almanya, Türkiye’den yöneltilen “PKK’ya destek veriyor” suçlamalarına tepkisini, bir notayla Ankara’ya iletti.

Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği, Türk Dışişleri Bakanlığı nezdinde girişimde bulunarak, bazı Türk siyasetçilerin son dönemde basın üzerinden yönelttiği suçlamaların gerçeği yansıtmadığını, yanlış bilgilere dayandığını, bundan büyük rahatsızlık duyulduğunu iletti.

63

Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği Müsteşarının salı günü akşam saatlerinde Dışişleri Bakanlığı nezdinde girişimde bulunarak notayı ilettiği, busuçlamalarınilişkilere daha büyük zarar vermesinden endişe duyduklarını aktardığı öğrenildi.

Notada, “Türkiye’nin PKK’lılarla ilgili Almanya’ya 4 bin 500 dosya verdiği” ifadesinin doğru olmadığı, ancak bunun Türk siyasetçiler tarafından sürekli olarak tekrarlandığı, kamuoyunda yanlış bir izlenim oluşturulduğuna işaret edildi. Notada ayrıca, Almanya’nın terörle mücadelede attığı adımlara ilişkin verilere yer verildi.

Berlin’de büyük rahatsızlık

Geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet yetkililerinin, Almanya’nın “terör örgütleri için güvenli bir liman olduğu” , “teröre çanak tuttuğu”, “terör örgütlerine kol kanat gerdiği” yönündeki açıklamaları Berlin’de büyük rahatsızlığa yol açmıştı.

Almanya hükümet ve dışişleri bakanlığı sözcüleri yaptıkları açıklamalarda, bu suçlamaların gerçeği yansıtmadığını kaydetmiş, Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier de Ankara ziyareti sırasında duyulan rahatsızlığı iletmişti.

Ancak son günlerde bu suçlamaların sürmesi ve basında da yer bulması üzerine Federal Hükümet, Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’ne, ‘gerçekleri yansıtmayan ağır ithamların, ilişkilere zarar vermekte olduğunu’ bir nota ile iletmeleri konusunda talimat verdi.

İlişkilerde kritik dönemeç

Alman diplomatik kaynaklara göre, Türkiye’den son dönemde Almanya’ya yöneltilen ağır suçlamalar, daha çok iç siyasi nedenlere dayanıyor.

Steinmeier ve Çavuşoğlu görüşmesinden
Steinmeier ve Çavuşoğlu görüşmesinden

Alman ve Türk makamlarının, bugüne kadar terör örgütleriyle mücadelede yakın işbirliği yaptığını belirten diplomatik kaynaklar, bu suçlamaların “haksız, iki müttefik ülke arasındaki ortaklığa yakışmayan nitelikte” olduğunu ifade ediyorlar.

Almanya’nın PKK’yı bir terör örgütü olarak gördüğünü ve bu bağlamda Türkiye ile pek çok Batılı ülkeden çok daha fazla işbirliği sergilediğini savunan Alman makamları, Türkiye’nin Fethullah Gülen yapılanması beklentileri konusunda ise, Almanya’nın Anayasa ve hukuk devletinin gereklerine göre hareket ettiğini kaydediyorlar.

Türkiye-Almanya ilişkileri en kötü dönemini yaşadığını belirten Alman yetkililer, Türk kamuoyunu yanıltıcı ithamların zaten güçlüklerle sürdürülen ikili ilişkilere katkı sağlamadığına da vurgu yapıyor.

Merkel diyalogdan yana

Başbakan Angela Merkel, Türkiye’nin son dönemde yönelttiği eleştirilere, Federal Meclis’teki bütçe konuşması sırasında yanıt verirken, PKK ile mücadele ettiklerini, ancak bağımsız yargının kararlarına siyasetin müdahale edemeyeceğini söyledi.

“Her türlü teröre karşı mücadele edilmeli, Federal Hükümet de bunu zaten yapıyor” diyen Merkel sözlerini şöyle sürdürdü:

“PKK üyelerine karşı 4 binden fazla dava açtık. Ama hukuk devleti karar veriyor. Siyaset etkide bulunamaz. Hukuk devleti kararlarına da saygı gösterilmek zorunda. Ama Federal Hükümet, tüm diğer Avrupa ülkeleri gibi teröre karşı mücadele etme sorumluluğunu taşımaktadır. Ancak terörle mücadele, basın özgürlüğünün sınırlandırılmasını, binlerce kişinin tutuklanmasını meşrulaştırmaz. Bu nedenle bu uygulamaları açıkça eleştirmek zorundayız. Eşzamanlı olarak Türkiye ile iletişim kanalının açık tutulması gerektiğine de inanıyorum.”

Başbakan Merkel, Steinmeier’in Türkiye’yi ziyaret etmiş olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirirken kendisinin de Türkiye ile diyalog ve işbirliğinin sürdürülmesi için çaba göstereceğini kaydetti.

Steinmeier  Erdoğan’a endişelerini iletti

Bu arada Steinmeier’in Ankara ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaklaşık iki saat süren görüşmesinde PKK ile mücadele, Kürt sorunu ve HDP milletvekillerinin tutuklanması konularının kapsamlı bir şekilde ele alındığı öğrenildi.

Steinmeier’in çözüm sürecine yeniden dönülmesi beklentilerini ilettiği ancak Erdoğan’dan bu konuda olumsuz karşılık aldığı ifade edildi.

Erdoğan’ın görüşme sırasında Steinmeier’e 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin 20 dakikalık bir belgesel film izlettiği ayrıca Almanya’ya sığınma talebinde bulunan askerlerin iltica başvurularının kabul edilmemesini istediği öğrenildi.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

2016 Fransa/Türkiye Edebiyat Ödülü, ‘Sıcak Külleri Kaldı’ ile Oya Baydar’ın

Her yıl Türkiye ağırlıklı bir esere verilen Fransa/Türkiye Edebiyat Ödülü’ne T24 yazarı Oya Baydar’ın bu yıl Sıcak Külleri Kaldı romanı layık görüldü.

61

Ödül 2012’de Gecekondu romanıyla Tahsin Yücel’e, 2013’te sosyolog Dilek Yankaya’ya, 2014’te Ziyan romanıyla Hakan Günday’a, 2015’te Erdoğan’ın Yeni Türkiyesi kitabıyla Ahmet İnsel’e verilmişti.

62

Kenize Murad başkanlığındaki ödül jürisinde bu yıl şu isimler bulunuyordu

Yazar Venus Khoury, yazar Nedim Gürsel,ELELE Derneği kurucusu Gaye Petek,Fransa/Türkiye eski başkanı yazar Alexandre Jevakhoff, Anatoli Dergisi yöneticisi Ali Kazancıgil ve yazar, edebiyatçı Timour Muhidin.

Ödül töreni, 7 Aralık’ta Paris 10. Bölge belediyesi salonunda gerçekleşecek.

 

(T24)

İngiliz Milletvekili Jo Cox’u öldüren Mair’e ömür boyu hapis cezası

Londra’daki Old Bailey Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada, 53 yaşındaki Thomas Mair, iki çocuk annesi İşçi Partili Milletvekili Jo Cox’u öldürmekten ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Jo Cox, 16 Haziran'da uğradığı saldırıda hayatını kaybetti
Jo Cox, 16 Haziran’da uğradığı saldırıda hayatını kaybetti

Mair’in ömrünün kalanını hapiste geçirmesi bekleniyor. Yargıç, kendisine verilen ceza en ağır cezalardan biri olduğunu, hükümlünün sadece bir devlet bakanı tarafından affedilirse hapisten çıkabileceğini vurguladı.

53 yaşındaki bahçıvan Mair, Brexit sürecinde İngiltere’nin AB’de kalması için kampanya yürüten milletvekili Cox’u, “Önce İngiltere” diye bağırarak öldürmüştü. Yargıç bu ifadelere atıfta bulunduğu karar açıklamasında “gerçek yurtseverin Mair değil, Cox olduğunu” söyledi.

Mahkemede dava savcıları da Mair’in işlediği ‘nefret suçu’nun ‘terörden daha hafif’ olmadığı görüşünü dile getirdi.

Mair, 41 yaşındaki İşçi Partili milletvekilini önce tüfekle vurmuş ardından da karnından bıçaklamıştı. Mahkemede savunma yapmayan Mair, dava boyunca cinayet suçlamalarını ne reddetti ne de kabul etti.

‘O kuşağa ihanet ettin’

Yargıç Alan Wilkie, jürinin 90 dakikalık toplantı sonrası verdiği kararı açıklarken, “Kendine vatansever diyorsun” dediği Mair için cinayeti işlemekteki motivasyonunun vatan sevgisi değil, Nazilere duyduğu hayranlık olduğunu söyledi.

“Ailelerimizin kuşağı o fikirleri ve değerleri İkinci Dünya Savaşı’nda yenmek için büyük fedakarlıklar yaptı.” hatırlatması yapan Yargıç Wilkie, Mair’e “Senin yaptığın o kuşağın feda ettiklerine ihanettir” ifadelerini yöneltti.

Mair, İşçi Partili Jo Cox’u 16 Haziran’da seçim bölgesi Bristall’da, önce tüfekle vurup sonra da karnından bıçaklayarak öldürmüştü. Ölümünden bir hafta sonra yapılan Brexit referandumunda İngiltere’nin Birlik içinde kalması için kampanya yürüten Cox, Suriye’deki sığınmacı krizinin çözümü için de çalışmalar yapıyordu. Brexit referandumunda da AB’den ‘ayrılma’ kararı çıkmıştı.

Cox’u öldüren Mair kimdir?

ABD’li insan hakları kuruluşu Güney Yoksulluk Hukuk Merkezi, Mair’in Amerika’daki en büyük neo-Nazi örgütlenmesi Ulusal İttifak’ın ‘tutkulu bir destekçisi’ olduğunu açıklamıştı.

Thomas Mair
Thomas Mair

Mair’in faşist Ulusal İttifak Örgütü’nün yayınlarına toplamda 620 dolar harcadığı ve bu yayınların içeriğinde ‘sadece beyaz ırktan oluşan ulusların kurulması ve Yahudilerin tamamen yok edilmeleri’ çağrılarının bulunduğu da ifade edilmişti.

Scott Mair ise, ağabeyi Thomas Mair’in akli dengesinin yerinde olmadığını ve bir süredir psikolojik tedavi gördüğünü anlatırken, Bristall’da 40 yıldır aynı evde oturan Thomas Mair’in son 20 yıl öncesine kadar büyükannesi ile birlikte yaşadığı, büyükannesinin ölümünün ardından ise tek başına yaşamaya başladığı belirtilmişti.

2011’de Bristall’un yerel gazetesine konuşan Thomas Mair de, bölgedeki bir parkta gönüllü bahçıvan olarak çalışmaya başlamasından sonra akıl sağlığı sorunlarının azaldığını anlatmış ve “Tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki bütün psikoterapi ve ilaç tedavilerinden daha faydalı oldu” demişti.

 

(BBC Türkçe)