Ana Sayfa Blog Sayfa 3295

Filipinler’de tayfun, 4 ölü

Filipinler’in kuzeyinde etkili olan Nina (Nock-ten) tayfunu 4 kişinin ölümüne binlerce kişinin yaralanmasına neden oldu. Filipinler’in kuzeyindeki başkent Manila’nın da yer aldığı Luzon adasının güneydoğusunda on binlerce kişi Nina tayfunu nedeniyle güvenli bölgelere tahliye edilmişti.

Hızı zaman zaman 250 km’ye ulaşan ve 2.5 metreye ulaşan dalgalar yaratan tayfun Filipinler’e Noel günü ulaştı ve 4 kişinin ölümüne ve büyük maddi hasarlara yol açtı.

Filipinler Devlet Meteoroloji Bürosu PAGASA, yaklaşık 42 milyon kişinin yaşadığı bölgeyi etkileyen Nina tayfunun saatte 20 km hızla kuzeydoğuya doğru ilerlediğini ve çarşamba sabahı ülkeyi terk etmesi bekleniyor.

Filipinlilerin hafızasında 8 Kasım  2013 tarihinde yaşanan ve 10 000 ‘de fazla insanın ölümüne sebebiyet veren tayfunun izleri hala silinmiş değil.

Filipinler’in bulunduğu takımadalar senede yaklaşık 20 büyük fırtına ve tayfuna maruz kalıyor. Halkının çoğunluğu Hıristiyan olan Filipinler halkı Nina tayfunun Noel günü gelmesini tanrının gazabı olarak görüyor. Filipinler’de son 65 senede 7 tayfun Noel günü vuku bulmuştu.

 

Yeşil Gazete, the Guardian

Gönüllü üreticilerden müteşekkil Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Pazarı, ‘BİTOT’

Holdinglerin market zincirlerine karşı kurulan “Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Pazarı”, ürünleri aracısız tüketiciyle buluşturuyor.

Dihaber’in haberine göre İzmir’in Urla ilçesinde 2014 yılının Eylül ayında “Biz bu zinciri yok etmek istiyoruz” adıyla 6 arkadaşı ile birlikte kurdukları Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Pazarı (BİTOT), holdinglerin kurduğu market zincirlerine karşı alternatif yarattıklarını söyleyen Mehmet Gürmen, her hafta Cumartesi günleri Urla’da bulunan Toprak Sahne’de öğleden sonra kurulan BİTOT’da üreticiler ürünlerini sergilendiğini, ancak mevsimi dışında yetişen ürünler ise tezgahlarda yer bulmadığını ifade etti.

Küçük ölçekli üreticiler ve tüketicilerden oluşan BİTOT, tamamen gönüllü üreticilerden oluştuğunu dile getiren Gürmen, pazarda birde 4 kişiden oluşan üretici iletişim biriminin olduğunu söyledi. Üretici iletişim biriminde düzenli olarak üreticilerle iletişim halinde olduklarını ve pazarda sergilenen ürünlerinin hem kalitesinde hem de daha ugun fiyatlarda satıldığını sözlerine ekleyen Gürmen, “BİTOT’da ayrıca lojistik birimimiz var bu birimde 2 kişi yer alırken, Cumartesi günleri ürünlerin ücretlerini tüketicilerden alıp, üreticiye dağıtan 2 gönüllü kişide yer alıyor. BİTOT’un kurulacağı gün pazarda ki düzeni 2 kişi oluştururken, bu gönüllü organizasyon ağında ki kişiler ise her 3 ayda bir değişiyor” dedi.

BİTOT’da yer alan üreticilerin doğa dostu üretim yaptıklarını belirten Gürmen, BİTOT’da güven ilişkisi üzerinden ürünlerin denetimini sağladıklarını söyledi. BİTOT’da katılacak olan yeni ürün veya üretici için 5 sayfadan oluşan detaylı bir teknik form uygulandığını söyledi. Gürmen, “İlaç kullanılıyor mu, su kaynaklarını nasıl kullanıyor, böceğe karşı nasıl mücadele ediyor, el yapımı bir doğa dostu mücadelesi var mı hepsini not ediyoruz. Daha sonra aldığımız notları kendi Ürün Üretici Strateji ekibine sunuyoruz. Eğer onaylanırsa ürün ve üreticiyi aramıza dahil ediyoruz” şeklinde konuştu.

Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Pazarı grubundan Mehmet Gürmen

Tescilsiz yerel tohumların politik olarak yasaklandığı bir döneme doğru gittiklerini aktaran Gürmen, “2018’de binlerce yıldır kullanılan yerel tohumların ekimi yasaklanacak. Biz bunun tam tersini savunuyoruz. Kimsenin malı, metası olmayan kimyasal müdahalede bulunulmayan, ıslah edilmeden doğal haliyle ekilen tohumların kullanılmasını destekliyoruz” dedi. Doğada yaşayan bütün canlıların yaşam hakkını gözetmek zorunda olduklarını dile getiren Gürmen, devamla şöyle konuştu: “Böceğinde toprakta canlı kalmasını ve sonradan kendisini devam ettirmesini istiyoruz. Dışarıdan her hangi bir girdiye ihtiyaç duymadan, çevreyi kirletmeden tarımsal faaliyeti sürdürmek istiyoruz. İnsan açısından da daha sağlıklı oluşundan kimyasaldan kaçınıyoruz.”

Semt pazarlarında ve marketlerde yer alan ürünlerin tamamının ilaçlı olduğu ve hallerden geldiğini aktaran Gürmen, “BİTOT’da semt pazarlarına göre aracısız elde etmiş oluyoruz. Üreticinin kendisi gele bildiğince ürününü kendisi getiriyor. Semt pazarında böyle bir şey yok” dedi. Marketlerde satılan ürünlerin nerede ve nasıl yetiştirildiği konusunda hiç bir fikre sahip olmadıklarının altını çizen Gürmen, “Biz bu zinciri yok etmek istiyoruz. BİTOT dünyada olan gıda topluluğu hareketinin Urla’da ki bir denemesi. Pazar veya market alışverişinin yerine geçebilecek tek model. Her mahallede bir gıda topluluğu olsa ne küçük üretici bundan vazgeçer ne de insanlar hasta olur” diye konuştu.

BİTOT’dan ürün satın almak isteyen tüketicileri BİTOT’da görev almaya davet eden Gürmen, şunları söyledi: “BİTOT’da görev almak isteyenler veya bir sonraki 3 aylık süreçte gönüllü çalışmak için söz veren arkadaşlar ürünlerimizden satın alabilir. Burada ki üreticiler normal bir Pazar gibi ürünlerini fazla fazla getirmiyor. Tüketiciler ne kadar sipariş verirse o kadar ürün BİTOT’da geliyor, herkes sipariş verdiği ürünleri aldığında zaten ortada bir şey kalmıyor. Biz şunu diyoruz; gelin tanışalım, BİTOT’da dahil olun, BİTOT’da görev alın ve kendi gıda topluluğunuzu kurun ki çoğalalım.”

BİTOT’un yerel kalkınmaya önem verdiğine vurgu yapan Gürmen, ürünlerine Pazar bulmakta zorlanan üreticileri tüketicilerle temas haline getirdiklerini dile getirdi. Kargolu gelen ürünlerden ve bulundukları yerelden uzak üreticilerden kaçındıklarının altını çizen Gürmen, “Uzaktan peynir almak yerine yerelde ürününü değerlendirmeye çalışan bir çobanın peynirini bulmaya çalışıyoruz” dedi.

BİTOT’un büyük bir pazar olma gibi bir derdinin olmadığını belirten Gürmen, “Sayımız artığında bölünerek çoğalmayı istiyoruz. Mesela Batı İzmir dediğimizde Seferihisar, Urla, Çeşme, Karaburun ve Güzelbahçe içerisinde yer alıyor. Bir süre sonra Güzelbahçe’de de ayrı bir topluluk oluşturulabilir” diye konuştu.

BİTOT’da hem üretici hem de tüketici olan Neval Eden, BİTOT’da bir taraftan alışveriş yaptıklarını, bir taraftan da benzer değerlere sahip olan insanlarla hem bilgi alışverişinde bulunduklarını hem de sosyal olarak paylaşımda bulunduklarını aktardı. “Düşük verim bizim için önemli değil” diyen Eden, “Doğaya zarar vermeden, doğanın bunun karşılığında bana verdiği ölçüde ürün üretmek bana yetiyor. Ürünlerime hayvan gübresi dahi kullanmıyorum. Sadece kendi yaptığım Yeşil gübreyi toprağa karıştırıyorum” şeklinde konuştu.

 

(Dihaber)

Barış akademisyenlerine destek veren 433 sinemacıya soruşturma

Barış için akademisyenlerin bildirisine destek verdiklerini açıklayan sinemacılara soruşturma açıldı.

Barış için akademisyenlerin ardından barış sinemacıları için de soruşturma başlatıldı. Oyuncular Sendikası’na gönderilen üzerinde İstanbul İl Emniyet Müdürü Haydar Özdemir imzalı bir bilgilendirme metinde “Sözde çağrı ve barış müzakarelerine destek amaçlı bildiri yayınlayan 11328 şüpheli hakkında 2016/5734 sayılı evrak üzerinden ‘Terör örgütüt propagandası yapmak’ suçundan soruşturma yürütülürken 14701/2016 tarihinde, konusu suç teşkil eden bildiri içeriği ve bildiride bulunanlara destek olmak amacıyla bildiri yayınlayan sinemacı olduğu bildirilen 433 kişi hakkında ‘Suçu ve suçluyu övmek’ yönünden soruşturma başlatıldı” denildi.

İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü, Oyuncular Sendikası’na gönderdikleri isim listesinde üyelerine ait kimlik ve iletişim bilgilerini İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’ne göndermelerini istedi.

Barış sinemacıları ne demişti?

‘Bu suça ortak olmayacağız’ diyerek çatışmalı sürecin sona ermesini isteyen ancak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun hedefi olan 2 bini aşkın akademisyene, gazeteciler, edebiyatçılar, hukukçular ve sinemacılar destek vermişti. “Ama’sız, fakat’sız, eğer’siz bu suça ortak olmayacağız; ‘Barış için Akademisyenler İnisiyatifi’nin yanındayız” diyen 400 aşkın sinemacının açıklamasında “Bizler Türkiyeli sinemacılar olarak, Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’nin, 11 Ocak 2016 tarihinde hükümete yaptığı barış ve müzakere çağrısına destek veriyoruz. Düşünce ve ifade özgürlüğünün engellenmesini reddediyoruz. Eşitlik ve barışın yanındayız. Yaşam hakkının yanındayız. Özgür düşüncenin ve sanatın yanındayız. Ama’sız fakat’sız eğer’siz: “Bu suça ortak olmayacağız!” Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’nin, yanındayız” ifadeleri yer almıştı.

 

(Birgün)

Bisikletli Ulaşım talebi bu kez İzmir Çamdibi’nden geldi

İzmir’de bisikletli ulaşıma dair istekler ve talepler artarak devam ediyor.

İzmirli bisiklet kullanıcıları yerel yönetimden talep ettikleri bisikletli ulaşım altyapısı taleplerini dile getirmeye hemen hemen her ay yaptıkları birkaç etkinlik ile devam ediyorlar. 24 Aralık 2016 Cumartesi günü yapılan etkinlik ile bu taleplerini bir kez daha dile getirdiler. Ancak bu sefer biraz farklı bir noktada.

İzmir’in Çamdibi, Altındağ ve Yeşilova semtlerinde düzenlenen bu bisiklet turu farklı ve önemli bir noktanın altını çizmek için yapıldı.

İzmir’in hane başına en çok bisiklet düşen semtleri nereleridir? İzmir’de en çok bisiklet nerede kullanılır? İşte tüm bu soruların cevabı bu üç semt.

Yıllar önce Balkanlardan göç eden vatandaşlarımızın yoğunlukla yaşadığı bu üç semt adeta bisiklet kültürü ile yoğurulmuş semtlerdir. Bu semtlerde yaşayan yurttaşlarımız göç ettikleri yerlerden gelirken sahip oldukları bisiklet kültürünü de buraya taşımış ve bisikleti hayatlarının bir parçası olarak kullanmaktadırlar.

 

Bu semtlere yolunuz düştüğü takdirde 60-70 yaşlarında amcaların ikişerli üçerli gruplar halinde sokaklarda bisiklet kullandığını, bisikletinin önündeki sepete marketten aldığı ekmeği, yumurtayı koymuş evine dönmekte olan bir çok insanı görmeniz mümkündür. Bisikletin arkasındaki bagaj kısmına arkadaşını oturtmuş gideceği yere kadar bırakan bir bisikletli manzarası bu semt için hiç olağandışı değildir. Aynı zamanda semtlerdeki hemen hemen tüm kahvehanelerin önünde en az 15 tane park halinde bisiklet görmeniz mümkündür. 7’den 70’e tüm semt sakinlerinin bisiklete olan doğal alışkanlığı görülmeye değerdir.

Bu sebeple İzmirli bisiklet kullanıcıları kıyı şeridine bağımlı kalmış, gezi amaçlı bisiklet yollarının dışında şehrin iç kesimlerinde, bisiklet kullanımının en yoğun olduğu bölgeden seslerini yükselttiler. Şehrin çeperlerinde yer alan daha bir çok semtte bisiklet kullanımı kıyı şeridindeki gezi amaçlı kullanıma oranla daha yoğun olmasına rağmen yerel yönetimin bu güne kadar bu bölgelere 1m bisikle yolu veya 1TL lık bir bisikletli ulaşım altyapısı yatırımı yapmadığına dikkat çeken bisikletliler, bu semtlerde bir tane bisiklet park yeri, bir tane bisiklet kiralama noktası olmadığını dile getirdiler.

Yerel yönetimin bisikletli ulaşım planlamasına bu semtleri ilave etmesi gerektiği vurgulanırken, semt sakinlerinin de turu düzenleyen bisikletlileri sevinçle karşıladı ve amaçlarını desteklediklerini belirttiler.

Atatürk Stadı’ndan başlayan tur yaklaşık 10 km sürdü ve Çamdibi, Altındağ ve Yeşilova semtlerini kapsayacak şekilde devam edip tekrar Atatürk Stadı önünde son buldu.

Tura katılan bisikletçiler, bisikletin bir kültür ve bu kültüre dayalı olarak hayatın içinde var olan bir ulaşım aracı olma özelliğinin vurgulandığı benzeri bir çok turun ilerleyen günlerde Buca, Gaziemir, Karabağlar, Çiğli Narlıdere gibi şehrin denize uzak iç kesimlerinde kalan ilçelerinde de yapılacağını bildirdiler.

 

Haber: Tanzer Kantık

(Yeşil Gazete)

Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı, ‘Tarımsal üretim hızla seraya kayıyor’

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, tarımsal üretimin hızla seraya kaydığını, üretimde seranın payının arttığını bildirerek, “pazarlara yakınlık, zengin jeotermal enerji potansiyeli ve uygun iklim koşulları nedeniyle seracılık için biçilmiş kaftan olan Türkiye’de, muzun dörtte üçü, salatalığın beşte üçü, sivri biber, çilek, sofralık domates ve kabağın beşte ikisi, patlıcanın üçte biri serada üretiliyor” dedi.

Bayraktar, yaptığı açıklamada, yıl boyu üretime imkan tanıyan seracılığın birim alanda daha fazla ürün alınmasını sağladığını, tabii afetlere karşı ürünü daha fazla koruduğunu, dört mevsim istihdam yarattığını, sera imalatında olduğu gibi diğer sektörlerde katma değer elde edilmesine yol açtığını belirtti.

Seracılık 1940’da başladı, esas gelişim 1960’dan sonra

Türkiye’de 1940’lı yıllarda Antalya’da kurulan tesislerle seracılığın başladığını, 1960’lı yıllardan itibaren plastiğin örtü malzemesi olarak kullanılmaya başlamasıyla hızı bir gelişim dönemine girildiği bilgisini veren Bayraktar, şunları kaydetti:

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar

“Sera alanları 1960’da 10 bin dekardı, günümüzde 664 bin dekara çıktı. Dünyada seracılıkta ilk dört içinde yer alıyoruz, Avrupa’da İspanya ile yarışıyoruz. Pazarlara yakınlık, zengin jeotermal enerji potansiyeli ve uygun iklim koşulları nedeniyle seracılık için biçilmiş kaftan olan Türkiye’de, muzun dörtte üçü, salatalığın beşte üçü, sivri biber, çilek, sofralık domates ve kabağın beşte ikisi, patlıcanın üçte biri serada üretiliyor.

Sera alanlarının büyüklüğü, Bahreyn ve Singapur devletlerinin yüzölçümüne yaklaştı, AB üyesi Malta’nın iki katını geçti. 6 milyon 352 bin ton sebze, 368 bin ton meyve, 1 milyar 193 milyon adet süs bitkisi seralarda yetiştiriliyor. Özellikle sebze üretiminde seracılık büyük önem kazanmış durumda. Seradaki sebze üretimi Fransa’nın toplam sebze üretimini 1,15 milyon ton aştı. Türkiye’nin, serada ürettiği sebze miktarı, Almanya’nın, Romanya’nın, Tunus’un, Arjantin’in toplam sebze üretiminin iki katına yaklaşıyor, Yunanistan, İngiltere’nin, Portekiz’in toplam sebze üretiminin iki katını geçiyor, Belçika’nın, Kanada’nın, Şili’nin üç katına ulaşıyor.

Sadece serada Türkiye 6,35 milyon ton sebze üretirken, sera tarla bahçe toplamı olarak sebze üretimi Fransa’da 5,2, Almanya ve Romanya’da 3,8, Tunus’ta 3,5, Arjantin’de 3,4, Yunanistan’da 3, İngiltere’de 2,8, Portekiz’de 2,7, Kanada’da 2,3, Belçika ve Şili’de 2,2, Avustralya’da 1,6 milyon tonu buluyor.”

Toplam sebze üretiminin yüzde 21,1’inin, meyve üretiminin yüzde 1,95’inin seralarda yetiştirildiğini belirten Bayraktar, “plastik seraların alanı toplam sera alanlarının yüzde 46,7’si oluşturuyor. Sera alanlarının yüzde 24,3’si alçak tünel, yüzde 16,9’u yüksek tünel, yüzde 13,1’i cam seralardan meydana geliyor. En fazla sera Antalya’da bulunuyor. Bu ili Mersin ve Adana izliyor” dedi.

 Sera üretimi 2010-2015 dönenimde yaklaşık 1 milyon ton arttı

Sera alanlarının yüzde 95’inin sebzelere, yüzde 4’ünün meyvelere, yüzde 1’inin ise kesme çiçek ve iç mekan bitkilerine ayrıldığına dikkati çeken Bayraktar, şu bilgileri verdi:

“2010-2015 döneminde seralarda sebze ve meyve üretimi yüzde 18,8, yaklaşık 1 milyon ton artışla 5 milyon 750 bin tondan 6 milyon 720 bin tona çıktı. Seralarda domatesin, hıyar, karpuz, biber, patlıcan, kavun, kabak, marul, taze fasulye, taze soğan, ıspanak, semizotu, roka, maydanoz, tere, lahana, börülce, pırasa, pepino, dereotu, kırmızı turp, bezelye, nane, taze sarımsak, enginar, brokoli ve bamyanın yanı sıra muz, çilek, üzüm, kayısı, şeftali (nektarin) yetiştiriliyor.

Muz ve salatalıkta sera üretimi, bahçe üretimini geride bıraktı. Üretimin muzda yüzde 74’ü, salatalıkta yüzde 59,3’ü, sivri biberde yüzde 41,9’u, çilekte yüzde 42,2’si, sofralık domateste yüzde 41,6’ü, kabakta yüzde 38,7’si, patlıcanda yüzde 31,1’i seradan sağlanıyor.”

Daha verimli ve kaliteli bir üretim sağlanabilmesi için mevcut seraların modern seralara dönüştürülmesi gerektiğini belirten Bayraktar, küçük işletmelerin yaygınlığı ve sermaye yetersizliği nedeniyle üreticinin serasına yeterli yatırımı yapamadığını, modern teknolojilerin kullanımının da buna bağlı olarak sınırlı kaldığını bildirdi.

“Sera modernizasyonu desteği önemli bir destek, devam ettirilmeli”

Bu yıl uygulamaya konan Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerince, mevcut sera işletmelerinin teknik altyapısının iyileştirilmesi amacıyla seraların modernizasyonu için 100 bin liraya kadar, yatırım dönemi için sıfır faizli, işletme dönemi için ise yüzde 50 faiz indirimli kredi kullandırılmasının önemli bir destek olduğunu, bunun devam etmesi gerektiğini vurgulayan Bayraktar, şunları kaydetti:

“Elektrik fiyatları seralarda maliyetleri çok fazla etkiliyor. Bundan dolayı seraların ticarethane elektrik enerjisi aboneliğinden tarımsal sulama aboneliğine geçirilmesi önemli bir karardır. Elektrik fiyatları ne kadar düşük olursa o kadar üretim maliyetlerini azaltır.

İşletme küçüklüğü, pazarlama sorunları, tarımsal girdilerde dışa bağımlılık ve girdi maliyetleri nedeniyle üretim maliyetlerinin yüksekliği seraların temel sorunlarıdır. Kırsal kalkınma programı IPARD kapsamında verilen seracılık hibelerinden 42 il yararlanıyor; büyük sera alanlarına sahip bazı illerimiz bu kapsamda yer almıyor. Seracılığa çok uygun olan Antalya, Adana ve Muğla gibi illerimizin IPARD kapsamına alınması gerekiyor.

Sadece kuyu suyu kullanan seralara da su kullanım kolaylıkları getirilmesi, ruhsatlandırma için ek süre verilmelidir.”

 

(Dünya)

Birgün, Diken ve Dihaber’den gazeteciler gözaltına alındı

BirGün Gazetesi İdari Sorumlusu Mahir Kanaat, Diken İnternet Sitesi editörü Tunca Öğreten ve gazeteci Metin Yoksu İstanbul’da, Dihaber editorü Ömer Çelik ise Diyarbakır’da gözaltına alındı.

BirGün Gazetesi İdari Sorumlusu Mahir Kanaat, Diken internet sitesi editörü Tunca Öğreten ve Dihaber editörü Ömer Çelik ile muhabir Metin Yoksu gözaltına alındı. Dihaber muhabiri Metin Yoksu ve Diyarbakır Büro Şefi Ömer Çelik de eş zamanlı baskınlarla gözaltına alındı.

Sendika.org’da yer alan habere göre, Tunca Öğreten’in evi gece 3 sıralarında basılırken polisin 3 saat boyunca arama yaptığı, gazeteciyi “terör örgütüne üyelik” gerekçesiyle gözaltına aldığı belirtildi. Öğreten’in 5 gün boyunca avukatıyla görüştürülmeyeceği belirtildi.

Polisten Ömer Çelik’in annesine: Sen niye oğlunu gazeteci yaptın

Gazeteci Ömer Çelik’in, Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki evine gece 04.00 sıralarında özel harekat polisleri tarafından baskın düzenlendi.

Dihaber’in haberine göre, ailenin kapıyı açması ile birlikte Çelik’in annesini ve eşini yere yatırdı. Ömer Çelik’i ise önce salona, ardından da evin balkonuna götürerek yarım saat boyunca darp, hakaret ve küfüre maruz kaldığı belirtildi. Çelik’i darp eden polisler sık sık, “Sen haber yazıyorsun ha! Hadi şimdi de yaz. Siz Ermeni p.çsiniz. Hadi şimdi de haber yaz” deyip, küfretti. Bir ara Çelik’i banyoya götüren polisler, burada da eşi ve annesinin yanında darp etti.

Dihaber’in haberinde ayrıca Anne Çelik’in başına silah doğrultan bir poliin “Sen niye oğlunu gazeteci yaptın? Niye izin verdin?” diye hakaret ettiği, polislerin Çelik’i kelepçeleyerek, İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürdğü, evdeki herkesin cep telefonuna, kitap ve flash belleklere el koyan polislerin evden ayrıldığı da belirtildi.

Dosyada gizlilik kararı olduğu öğrenildi.

 

(Cumhuriyet, Dihaber)

2016 doymuyor! George Michael hayatını kaybetti

Ünlü İngiliz şarkıcı ve söz yazarı George Michael 53 yaşında öldü.

George Michael’ın menajeri Michael Lippman, Michael’ın Pazar günü Oxfordshire’daki evinde kalp yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı.

Asıl adı Georgios Kyriacos Panayiotou olan George Michael, 1981’de okul arkadaşı Andrew Ridgeley ile birlikte kurduğu Wham! grubuyla şöhret kazandı. “Wake Me Up Before You Go-Go”, “Freedom”, “Careless Whisper”, “I’m Your Man” ve “The Edge of Heaven” gibi unutulmaz şarkılara imza atan Wham!, Çin’de sahneye çıkan ilk Batılı grup olduktan sonra 1986’da dağıldı.

George Michael daha sonra solo kariyerine başladı ve yaklaşık 40 yıla uzanan kariyerinde pop müzik tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı sanatçılarından biri oldu. Michael’ın albümleri 100 milyondan fazla sattı. Şarkıları İngiltere’de yedi kez liste başı olan Michael, üç kez Brit, iki kez de Grammy ödüllerinin sahibi oldu. “A Different Corner”, “Jesus To A Child” ve “Fastlove”; George Michael’ın diğer unutulmaz şarkıları arasındaydı.

Aralık ayı başında, Pakistan asıllı İngiliz yapımcı ve şarkı yazarı Naughty Boy’un, George Michael ile birlikte yeni bir albüm üzerinde çalıştığı açıklanmıştı. Michael’ın ünlü şarkılarından “Freedom”ın öyküsünün anlatıldığı belgesel Mart ayında vizyona girecekti.

George Michael 2002’de yayımladığı şarkısı hit şarkısı Shoot the Dog’un animasyon video klibinde Irak savaşı öncesinde ABD başkanı George W. Bush’u ve Bush’un köpeği olarak çizilen Britanya başbakanı Tony Blair’i ağır biçimde eleştirmişti.

George Michael ayrıca LGBTİ hakları savunucusu ve hareketin önemli destekçilerinden biri olarak tanınıyordu. 1998’de Los Angeles’ta bir polisle girdiği ilişkinin polis tarafından kamuoyuna yansıtılmasının ardından eşcinsel olduğunu açıklayan Michael, olayın ardından Los Angeles polisiyle alay eden ve LGBTİ haklarını savunan Outside şarkısını yapmıştı.

Müzik dünyası 2016’da 10 Ocak’ta ölen David Bowie ile başlamak üzere pek çok değerli ismini kaybetti. Müzikseverler George Michael’ın 2016’nın aramızdan aldığı son isim olmasını diliyor.

(Yeşil Gazete) 

Amacın ne arkadaşım – Cemal Tunçdemir

Cemal Tunçdemir’in bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Meksika’nın ıssız bir sahil köyünde oltasıyla avlanan balıkçı köylüyle oradan geçmekte olan işadamı bir Amerikalı turist arasındaki diyalogu içeren fıkra internetin ilk yıllarında oldukça popülerdi.

İşadamı, balıkçının yakaladığı kova dolusu balığa hayranlıkla bakar ve sorar;

‘’Ne kadar sürede yakaladın?’’

‘’İki saatte’.’

‘’Günün geri kalanında ne yapıyorsun?’’

‘’Sabahları biraz balık avlıyorum. Sonra çocuklarımla oynuyorum. Öğle olunca karımla siesta yaparız. Akşamları, dostlarımla gitar çalıp içer, eğleniriz. Dolu dolu bir yaşantım var beyim’’

‘’Ancak böyle sadece iki saat balık tutarak hayatta bir yere varamazsın!’’

‘’Ne yapmam lazım?’’

‘’Balık tutmaya daha fazla zaman ayırmalısın. Bu sana çok kazandırır. Bir iki yılda kazandığın ekstra parayla bir balıkçı teknesi satın alabilirsin’’

‘’O ne işe yarayacak?’’

‘’Daha fazla balık yakalayacağın için tekne sayını artırır birkaç yılda balık teknesi filon olur. Sonra da Amerika’ya ihraç edebileceğin kadar balık yakalarsın.’’

‘’O zaman ne olur?’’

‘’İhracatla çok çok daha fazla kazanırsın. En fazla 10 yıl içinde New York merkezli bir şirket kurarsın. Birkaç yıl sonra da hisselerini halka açarsın ve artık süper zengin olursun’’

‘’Peki süper zengin olunca ne olur?’’

‘’Artık şu hayatta çalışmak zorunda kalmazsın. Bir sahil kasabasına yerleşirsin. Sabahları keyfince biraz balık yakalarsın. Sonra çocuklarına ayıracak bol vaktin olur. Öğlenleri karınla siesta yaparsın. Akşamları, dostlarınla vakit geçirip eğlenirsin. Keyif dolu bir yaşantın olur.’’

***

Bu fıkra, elbette ki çalışmayı, yatırımcı ihracatçı olmayı küçümsemek için anlatılmıyor. Kazanmak ile başarmak arasındaki farka dikkatimizi çekmek için anlatılıyor. Bir gün rahat bir yaşamım olsun derdiyle para kazanmaya çalıştığı anlaşılan işadamı için hayattaki tek başarı çok para kazanmak haline gelmiştir. Para kazanmaya aşırı odaklanması da, balıkçının, para kazanmanın iddia ettiği amacını, çok para kazanmadan zaten gerçekleştirdiğini göremeyecek kadar körleşmesine yol açmıştır. Gerçek bir zaferi hali hazırda yaşayan balıkçıya, 15-20 yılını feda etmesi karşılığında bir ‘Pirus zaferi’ vaat eder. Söyledikleri mantıksız değil, gayet isabetli teknik açıklamalar. Ancak amaçsızdır. Amacını çoktan yitirmiştir.

Pirus zaferi demem boşuna değil. Çünkü yukarıdaki fıkra aslında, antik Yunan çağ tarihçisi Plutark’ın klasik eseri ‘Paralel Yaşamlar’da bize aktardığı, Pirus zaferinin kahramanı Epir kralı Pirus’un Cineas adlı bilge danışmanı ile diyalogunun modernleşmiş versiyonudur.

Epir’de kendi halinde mutlu bir krallığı olan Pirus, Adriyatik’in karşı kıyısına geçip İtalya’yı işgal etmeyi ve yeni yeni palazlanan Roma’ya saldırmayı planlamaktadır. Diyalog işte bu hazırlık döneminde gerçekleşir.

Cineas lafa girer:

‘’Romalıların çok iyi savaşçılar olduklarını duydum kralım. Tanrılar bize onları yenmeyi bahşederse bu zaferin neye hizmet etmesini öngörüyorsunuz?’’

‘’Bu çok açık değil mi?’’ diye konuşur Pirus: ‘’İtalya’nın efendisi biz olacağız ve tüm zenginlikleri bizim olacak’’.

‘’Peki öyle olunca ne yapacağız?’’ diye sorar bilge.

‘’Sicilya’’ der Pirus; ‘’Bu zengin ve kalabalık adayı kazanmamız artık çok kolaylaşacak’’.

‘’Sicilya’yı da kazanmamız savaşımızı sona erdirecek mi?’’

‘’Tanrılar bize bu zaferi yaşattığı zaman, artık bunu çok daha büyük bir zaferin basamağı yapmak kaçınılmaz olacak. Sicilya’ya sahip olduktan sonra Libya ve Kartaca’ya ulaşmaktan kim kendini alıkoyabilir ki?’’

‘’Kimse’’ der bilge: ‘’Bu da bizi bütün Helen dünyasının mutlak fatihi yapacak. Peki ondan sonra ne olacak?’’

Pirus keyifle yanıtlar: ‘’İşte o gün geldiğinde dostum, artık rahatlayacağız. Bütün gün güzel güzel içeceğiz. Keyifli sohbetler yaparak günlerimizi geçireceğiz.’’

Ve Cineas artık dayanamaz bu diyalogun tarihe geçmesine neden olacak o provokatif soruyu sorar: ‘’Peki bunu, kendimizi ve başkalarını bunca sıkıntıya sokmadan şimdi yapmamıza engel olan ne?’’

Pirus, şaşkın şaşkın bilge dostunun yüzüne bakar ama aklına bir yanıt gelmez. Bu haklı uyarıya rağmen İtalya’ya girer ve savaşlara girişir. İlk savaşlarda karşısına çıkan Roma ordularını yener ama her defasında kendi ordusunun da önemli bir kısmını kaybeder. Askalum Savaşından sonra, ordusundan geriye kalana bakar ve ‘bir zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim’ şeklinde söylenir. İşte onun bu sözünden dolayı da, kazananı nihayetinde bitirecek bir bedel ödenerek kazanılmış zaferlere ‘Pirus zaferi’ denir. Pirus girdiği her savaş meydanından kazanan taraf olarak ayrılmasına rağmen, kazanmak için ödediği yüksek bedeller nedeniyle nihayetinde hezimeti yaşar. İtalya’ya sahip olacağım derken, önce ordusunu sonra da krallığını kaybeder.

Tek tek biz insanlar, şirketler, partiler, sosyal hareketler, toplumlar, uluslar, devletler, uygarlıklar… Sıkça bir şeyi başarmaya, bir mücadeleyi kazanmaya, bir rekabette önde olmaya, yakın çevremizle bir tartışmada haklı çıkmaya o kadar yoğunlaşırız ki, yola çıkışta iddia ettiğimiz amacımızı bile anımsamayız artık. Mücadeleyi, rekabeti, başarıyı, savaşı, tartışmayı kazanmak bizatihi amacın kendisine dönüşür.

Bilge insanlar, vizyoner hareketler, olgun toplumlar, sistemli devlet kurumları, gelişmiş uygarlıklar kendilerine, ‘şu hayatta önemli olan ne’, ‘bütün bunları ne için yapıyorum?’ sorusunu her aşamada yeniden sorarlar. İşlerinin, eylemlerinin, durumlarının, politikalarının, yatırımlarının, argümanlarının ve hatta inançlarının sorgulanmasına fırsat yaratırlar. Hırslarının kör ettiği insanlar, iktidarlar, toplumlar sonunda bütün kazandıklarının sadece birer Pirus zaferi olduğunu anladıklarında hep artık çok geçtir. Düşmanlarını yenerler, engelleri aşarlar ancak kendilerini de tüketme pahasına…

Pirus, eğer onu uyarmaya çalışan bilge danışmanı kadar taktik ve stratejik yaklaşımların farkındalığına sahip olsaydı bu akıbeti yaşamayabilirdi. ‘Taktik’ ve ‘strateji’ arasındaki farkı tarih boyunca gören çok az oldu. Ta ki bir Prusya subayı bu farkı berrak şekilde anlatıncaya kadar…

Carl von Clausewitz, Napolyon savaşları döneminde yaşamış, çok kitap okuyan, içe kapanık bir Prusya subayıydı. Gençliğinde büyük bir kahraman olup, ordularının başında şerefli zaferlere koşan bir komutan olma hayalleri kuruyordu. Ama kariyeri boyunca orta rütbeli bir subay olmanın ötesine geçemedi. Ancak bu ona, Avrupa’yı kasıp kavuran savaşları derinlemesine analiz etmek için yeterli süre ve olanağı tanıdı. Düşmanı Napolyon, ki kişisel olarak hayranlık da duyuyordu, gözlemlerinin merkezindeki isimdi. Napolyon’un muhteşem zaferlerinin de, trajedisinin de yakından tanığı oldu. Napolyon Avrupa’yı aşarken onu durdurmaya çalışan askerlerin arasındaydı. Napolyon Moskova’ya girdiğinde Clausewitz de Rusya’daydı. Moskova’yı Rusya’nın ağırlık merkezi sanma yanlışlığına giren Napolyon, burayı yakıp yıkıp Rusya’yı bitirdiğini düşündükten sonra işini bitirip de geri dönüş yolunda Dinyeper’in kollarından biri olan dondurucu Berezina Nehrinde bir hezimete uğrayacak ve ordusunun önemli bir kısmını kaybedecekti. Üç yıl sonra 1815’te de Waterloo’da Napolyon çağını bitirecek nihai hezimetini yaşarken Clausewitz yine o meydandaydı.

Clausewitz 51 yaşında koleradan öldüğünden kendisinden geriye, işte bu savaş meydanlarındaki gözlemlerini tuttuğu çok sayıda not kaldı. Notlarının üstünde, ‘Vom Kriege (Savaş Üzerine)’ yazıyordu.

Clausewitz’e kadar stratejiyi, taktiğin zıddı olarak derinlemesine düşünebilen pek olmamıştı. Taktik başarıların, stratejik hezimetler de getirebileceği üzerine pek kafa yorulmamıştı. Yaşamının önemli bir kısmı savaşlar içinde geçmesine rağmen Clausewitz, stratejinin, sadece ‘savaş ekseninde’ düşünülmesine bile itiraz ediyordu. Savaş bittikten sonraki bütün yaşamı da ve nihai barışı da içermesi gerektiği tespiti, onu sadece ordular için değil tek tek bizler için de öğretmene dönüştüren bir şey.

Strateji basitçe, bir zaferi kazanma amacıyla yapılmaz. Savaşları kazanmak için yapılan şey taktiktir. Taktiği uzman teknik akıl üretebilir. Ancak strateji, ortak aklın ürünüdür. Strateji o savaşın da hizmet etmesi gereken çok çok daha büyük bir amacı ifade eder. Bu amacı iyice tespit ve tarif etmek, kazanmak için her şeyin feda edildiği savaşların da bu amaca hizmet edip etmediğini erkenden görme fırsatı sunar. Yoksa; kişisel yaşamda veya toplumsal yaşamda ‘Suriyeleşmek’ kaçınılmazdır. Suriye’de artık ‘kazanan’ hangi taraf olursa olsun kazanmış sayılmaz. Pirus zaferi olacaktır. Muhalifiyle, rejim yanlısıyla Suriyeliler bu vahim yanlışa silahın ilk patladığı gün düşmediler. Silahın patlamasını kaçınılmaz kılan gidişatı önemsemeyerek yaptılar. Birbirlerine karşı kazanmanın yeteceği yanılgısına düştüler ve o zafer için de her şeyi ve hatta ülkelerini bile feda ettiler.

Clausewitz’in en ünlü en cüretkar tespitlerinden biri de, ‘savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır’’ sözüdür. Bu söz, sarf edildiği metinden koptuğu için çoğunlukla savaşı destekleyen art niyetli bir söz gibi yanlış algılanır. Oysa Clausewitz’in anlatmaya çalıştığı şudur: ‘’Ne istiyorsun? Bunu iyi bil ve açıkça tanımla. Sonra da bu yaptıklarının, bu savaşın iddia ettiğin bu amaca hizmet edip etmeyeceğini yoksa seni bundan daha mı uzak bir noktaya savuracağını cesurca sorgula. Ne tür bir mücadele, arzuladığını iddia ettiğin amaca gerçekten hizmet eder?

Kişisel yaşamımızda da böyledir. Özellikle de zeki, yetenekli, karizmatik insanlar ile yığınlar üzerinde manipülasyon ve manevra yeteneği güçlü liderler için ‘kazanmak o kadar kolaydır ki, bu kolaylık ‘başarı’nın anlamını onların zihinlerinde bulanıklaştırır. Zaferleri kolay kazanmak nihai amacı zihinlerinde gölgeler. Birçok parıltılı karakterin sporda, bilimde, politikada, iş dünyasında ve hatta aşkta art arda kolay zaferler kazanıp en nihayetinde büyük hezimetle sahneden ayrılmalarının nedeni budur.

Yaşamında stratejisini, nihai hedefini kaybetmeyen ve taktik çabalarının başarılarının bu nihai amaca hizmetini her zaman sorgulayan insanlar, şirketler, hareketler, toplumlar, uluslar, ülkeler, uygarlıklar kolay kolay Pirus zaferleri yaşamazlar. ‘Kazanmayı’ bizatihi amacın kendisine dönüştüren herkesin, her toplumun, her ülkenin, her uygarlığın, her hareketin sonu hüsrandır. Kendisi de kanserden ölen Amerikalı ressam Edwin Abbey’in tanımladığı gibi: ‘sırf büyük olmak için büyümek kanser hücresinin ideolojisidir’.

Astronom Carl Sagan’ın ünlendirdiği  ‘kozmik takvim’, büyük patlamadan bugüne evrenin geçirdiği 13.8 milyar yılı, 1 Ocak’ta başlayan ve 31 Aralık’ta sonra eren 1 yıl olarak düzenler. Bu kozmik takvime göre 1 Ocak günü Big Bang meydana geldi. 22 Ocak’ta ilk galaksiler oluştu. 16 Mart günü Samanyolu galaksisi oluşmaya başladı. 2 Eylül günü Güneş sistemi oluşmaya başladı. Küremizi oluşturan bilinen en eski kaya parçası 6 eylül gününe ait. Bulduğumuz en eski mikrobik yaşam örneği 14 Eylül gününe ait. 29 Ekim’de atmosferde oksijen oluşmaya başladı. 5 Aralık günü ilk çok hücreli yaşam başladı. 17 Aralık’ta balıklar, 20 Aralık’ta ilk kara bitkileri ortaya çıktı. 25 Aralık’ta dinozorlar sahneye çıktı. 26 Aralık’ta memeliler… Kuşlar 27 Aralıkta sahne aldı. Çiçekler 28 Aralık’ta. 30 Aralık günü dinozorların nesli tükendi. 31 Aralık sabah saatlerinde insanımsılar gezegende dolaşmaya başladı. 31 Aralık günü saat 22:24’te taş devri başladı. 31 Aralık saat 23:44’te ateş keşfedildi. Aynı gün saat 23:52’de anatomik olarak modern insan sahneye çıktı. 23:59’un 33’ncü saniyesinde son buzul çağı sona erdi. 23:59’un 47’inci sahnesinde bronz çağı başladı. 23:59’un 49’uncu saniyesinde türümüz alfabeyi icat etti. M.S. 1000 yılı civarından beri de 31 Aralık 23:59’un 59’uncu saniyesinde yaşıyoruz. Yani bütün modern tarih, kozmik takvimde sadece yılın son gününün, son saatinin, son dakikasındaki son saniyeye denk geliyor.

Akıl almaz büyüklükteki bir evrenin ıssız bir köşesinde soluk bir toz zerresi gibi duran bir gezegende bırakın kişisel olarak, tür olarak da yaşamımızın zamansal karşılığı işte bu, sadece bir an…

Şu gezegende, şanslıysak 70-80 yıllık ortalama ömür süreceğiz. Kişisel olarak nasıl bir yaşam istiyoruz? Bu kısacık yaşam süresini, nasıl bir toplumda, nasıl bir ülkede, nasıl bir uygarlıkta geçirmek istiyoruz? Çocuklarımıza nasıl bir ülke, nasıl bir dünya kalsın istiyoruz? Ve bütün yaptıklarımız veya sırf bizdenler diye kör bir fanatizmle desteklediklerimizin yaptıkları, bizleri yanıtımızdaki amaca ulaştırmakta mı yoksa uzaklaştırmakta mı?

Her zaman, her konuda, her aşamada yeniden başa dönüp kendi kendimize şu soruyu bir daha sorma cesaretini gösterelim; amacın ne arkadaşım?

Cemal Tunçdemir –t24.com.tr

Devlet teşvikiyle su gaspı: Coca-Cola, İzmir’in suyunu hortumluyor

Meşrubat ve ambalajlı su devi Coca-Cola’nın İzmir Kemalpaşa’daki tesislerinde yıllardır yaşanan bir gerçek geçtiğimiz günlerde yine gündeme geldi. Coca-Cola 1 milyon m3/yıl yeraltı suyunu devlete beş kuruş ödemeden çekiyor. İzmirli vatandaş suya neredeyse her ay daha fazla para öderken, dünyanın sayılı zengin firmalarından biri olan Coca-Cola’nın beş kuruş para ödememesi gerçekten akıl almaz bir durum. Bunun sadece bu şirkete veya salt İzmir’de değil, tüm ülkede pek çok sanayi tesisine devletçe verilen bir imtiyaz olduğunu da ekleyelim. Ancak ürünlerinin neredeyse tamamı su olan bir şirketin yaşam kaynağımızı bedavaya alıp, bundan büyük kazançlar elde etmesi gerçekten hepimizi ilgilendiren bir adalet meselesi. Üstelik biz suya bunca para öderken!

Dünyanın can damarlarını emiyorlar

Ambalajlı su ve meşrubat şirketleri (Nestle, Danone, Coca-Cola ve Pepsi başta olmak üzere) dünyanın hemen her ülkesinde suyumuzu tüketiyor, kirletiyor ve onun üzerinden para kazanıyor. Dört dünya meşrubat devinden biri olan Coca-Cola ise 130 sene önce ABD’de kurulmuş olan ve tamamı halka açık uluslararası bir şirket. Coca-Cola 206 ülkede faaliyet göstermekte. Türkiye’de de yarım asrı aşkın bir süredir pazarda olan bu şirketin Çorlu, Bursa, İzmir, Ankara, Mersin, Elazığ, Hazar, Sapanca ve Köyceğiz olmak üzere 9 ayrı yerde fabrikası var. Bu tesislerde doğrudan 3 bin, dolaylı olarak da 30 bin kişi çalışıyor. Şirketin tüm dünyada 3600’dan fazla içecek markası var. Şirket Türkiye’de de sadece Coca-Cola /Light/Zero  değil Sprite, Fanta, Cappy, Fuse tea, Powerade, Gladiator, Schweppes, SenSun, Burn ve Damla Su/Minerae gibi markaların da sahibi.

Ambalajlı su ve meşrubat şirketleri özellikle Afrika ülkeleri, Orta Doğu ülkeleri, Hindistan ve Bolivya gibi kuraklıktan muzdarip yerlerde en temiz su varlıklarını tespit edip, kendileri için çekiyorlar. Yüzey sularının temiz olmadığı yerlerde yaşamın garantisi olan yeraltı sularını kullanıyorlar; tıpkı İzmir Kemalpaşa’daki Coca-Cola tesislerinin yaptığı gibi. Aynı şirket, Hindistan’da kuraklığın kol gezdiği Gujarat eyaletinde binlerce ton su çekerek, kullandığı suyun yaklaşık sekizde biri kadar da atık su üretiyor. İnsanlar artık içmeye, hayvanlarını ve tarlalarını sulamaya su bulamayıp, kentlerin yoksul semtlerine göç etmek zorunda kalıyor, yoksullaşıyor ve daha büyük bir sefaletin içine sürükleniyor.    

Obezitenin nedenlerinden biri de şekerli meşrubatlar

Meşrubat şirketlerinin önemli bir etkisi de halk sağlığı üzerinde cereyan ediyor. Örneğin Coca-Cola’nın bir litresinde 112 gr şeker var. Bir litresinin 450 kalori olmasının nedeni de bu şeker. Latin Amerika ülkelerinde şeker oranı yüksek meşrubatlar yüzünden halk sağlığı ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Meşrubat pazarının %73’ünün Coca-Cola’ya ait olduğu Meksika’da 2006’dan bu yana katlanarak büyüyen obezite sorunun en önemli nedeni olarak şekerli meşrubatlar gösteriliyor. Ancak Coca-Cola bu eleştiriler üzerine bir açıklama yapmış ve “makbul miktarda içerseniz obeziteye neden olmaz” demişti. Peki, bu ürünler müşterinin vücut kitle indeksine göre karneyle mi satılıyor? Yoksa “ne kadar satılırsa o kadar kar” mı deniliyor?

Ekolojik ayakizi de büyük   

Coca-Cola’nın ürünlerindeki su miktarı %86-99 arasında değişiyor. Şirketin iddialarına göre 1 litre ürün için 2,7 litre su kullanılıyor. Dolayısıyla su ayakizinin yüksek olmadığı iddia ediliyor. Ancak bir ürünün ayak izini hesaplarken içindeki her şeyin su ayakizine bakmak gerek. Yüksek şeker içerikli Coca-Cola gibi içeceklerin bir litresinde bulunan şekerin ayakizi bile tek başına 340-620 litre arasında değişiyor (waterfootprint.org). Buna meşrubatın ambalajı, taşınması vb. işlemleri de eklendiğinde su ayakizi iddia edilenden yüzlerce kez daha büyük çıkıyor. Ayrıca ambalajlı içeceklerin enerji ayakizi de oldukça yüksek (Bkz şekil 1). Bir şişe ambalajlı ürün için kullanılan enerjinin yarısı PET şişenin üretimine gidiyor. Bu ürünlerin dünyanın bir ucundan ötekine taşınması sonucu oluşan karbon emisyonlarını da hesaba kattığımızda enerji ayakiziyle birlikte karbon ayakizi de büyüyor.

Bu ambalajların doğada birikimi, önemli bir bölümünün geri dönüşüme gitmemesi ve gidenlerin de büyük oranda daha düşük kalitede ürünlere dönüştürülmesi ise bu sektörün ekolojik ayakizinin bir başka kısmı. Planktonlar gibi küçük canlılara kadar besin zincirini olumsuz etkileyen, yeraltı suyunu, toprağı ve havayı kirleten plastik ambalajların büyük kısmı Hindistan ve Çin gibi dünyanın arka bahçesine dönüştürülmüş ülkeleri çöp dağlarına çeviriyor ve halk sağlığını tehdit ediyor.

Şirkete beleş, vatandaşa keleş!

Coca-Cola gibi ambalajlı su ve meşrubat şirketleri hükümetlerle yaptıkları anlaşmalara dayanarak  temiz su varlıklarına çoğu zaman hiçbir bedel ödemeden el koyuyor. Hükümetler Dünya Bankası, IMF, Avrupa Yatırım Bankası ve Inter-Amerikan Bankası gibi finansal kuruluşlarla yapılan kredi anlaşmaları gereği halkın değil şirketlerin çıkarlarını gözeten sözleşmelere imza atıyor. Şirketler, devletlerin sağladığı imtiyazlar sayesinde kullanım hakkı adı altında insanların suyuna ve toprağına el koyup, kaynakları kurutuncaya kadar üretimlerine devam ediyor. Hindistan’da bu şirketler yüzünden içecek suyu pet şişeden almak zorunda kalan insanlar, artık suyu sütten daha pahalıya satın almak zorunda kalabiliyor. Bu durum artık bize de yabancı değil. PET şişede aldığımız bir suya 1 TL ile 8 TL arasında değişen fiyatlar ödeyebiliyoruz. Hepimize ait olan su varlıklarımızdan su çekip ambalajlayan şirketler yüzünden göllerimizde, akarsularımızda su kalmayınca barajlar, göletler ve kanallar yapılıyor. Su arzı yaratmaya yönelik bu projelerin parası da yine bizim cebimizden çıkıyor. Şebeke suyunun birim fiyatı da, faturalarımızdaki ek maliyet ve vergiler de gittikçe artıyor. Üstelik musluklarımızdan akan su çoğu büyük şehirde içilemiyor. İçme suyunu ayrı olarak para ödemek zorunda kalıyoruz. Türkiye’de asgari ücretle geçinen dört kişilik bir ailenin aylık bütçesinin %14-17’si içme ve kullanma suyuna gidiyor. Hal böyle iken suyumuzu kirletip ondan para kazananlar çektikleri suya para ödemiyor!

Yeşile boyama taktikleri ve çevrecilik oyunları

Doğaya bu kadar pervasızca zarar veren Coca-Cola su kullanımı azaltmak adına yağmur hasadı sistemi kurduklarını belirterek kendilerini çevreci ilan ediyor. Oysa hepimizin hakkı olan yağmur suyunu bile kendi üretimine dahil eden şirketin gerçekte tek yaptığı yağmur gaspı. Bir de PlantBottle gibi “çevre dostu” olduğu söylenen bir ambalajlama teknolojisinden bahsediyorlar. Bu yeni şişeler kısmen bitkilerden elde edilen malzemeyle üretiliyor. Bunun normal şişeden farkı petrolden elde edilen kimyasal yerine şeker kamışından elde yapılıyor olması. İklim değişikliği meselesine yönelik duyarlılık arttıkça bunu da bir reklamcılık fırsatı olarak gören şirket, sözüm ona karbon emisyonu üreten kaynaklara olan bağımlılığı azaltıyor. Ancak “PlantBottle” üretimi için gereken şeker kamışı yüzünden Brezilya’da yağmur ormanları hızla yok ediliyor. Ayrıca yoğun su isteyen şeker kamışı su varlıklarının hızla azalmasına da neden oluyor.

Mini mini sosyal sorumluluk projeleri

2009’dan bugüne kadar Coca-Cola Hayata Artı Vakfı aracılığıyla çevre, aktif yaşam ve kadın konularında 60 kadar projeyle toplam 30 milyon TL’lik yatırım gerçekleştirdiklerini söylüyor. 7 senede 30 milyon TL’lik sosyal sorumluluk projesi yatırımı yapan şirketin bu süre içindeki kazancı bu miktarın binlerce katına denk düşüyor. Başka şirketlerden de örnek verelim. Mesela PepsiCo 2008 yılında yaklaşık 5 milyon doları su derneklerine vermiş. Oysa aynı sene kazandığı miktar 43 milyar dolardı. Yani bu şirket kazancının sadece %0,01’ini bağışa yatırmış. Aynı sene Nestle içinse bu oran %0,07 olmuş. Çoğu reklamcılık faaliyetinden ibaret olan bu çalışmalar kazançlarının yanında devede kulak değil, bir tüy bile olamaz. Hayaller diyarından masalları andıran sürdürülebilirlik raporları birer reklam faaliyetinden öte gitmeyen Coca-Cola’nın iddialı cümlelerinden bir tanesi şöyle: “Kullandığımız su kadarını topluma ve doğaya geri kazandırdık”. Yahu ürünlerinizin neredeyse tamamı suyken, bu iş nasıl oluyor?  Kuraklığın kol gezdiği Hindistan’dan Bolivya’ya onlarca ülkedeki şişeleme tesisleri nehirleri, gölleri geri dönüşü olmaz biçimde kuruturken, başka bir yerde yapılan sosyal sorumluluk projelerinin ne kıymeti kalıyor? Yapacağınız hangi sosyal projesi kurak bölgelerde gasp ettiğiniz sular yüzünden geri dönüşü olmayan ekolojik yıkımları ve aç susuz bırakılan insanların mağduriyetini ortadan kaldırabilir?

Suda kullanım önceliği ne devletin ne de şirketlerindir!

Suda kullanım önceliği şirketlerin veya devletin değil, halkındır. Ancak ve ancak insani kullanım (içme, yemek pişirme, temizlik vb.) ve geçimlik tarım için su sağlandıktan sonra ekonomik üretim için kullanıma izin verilebilir. Bunun gerçekleşmesi için su hakkının anayasal güvence altına alınması, bu hakkı ihlal eden mevcut yasaların (su hizmetlerini ticarileştiren İSKİ Kanunu vb.) ve düzenlemelerin ortadan kaldırılması, su hakkının hayata geçirilmesi için gereken denetimlerin yapılması ve cezaların uygulanması gerekir. İçme suyu sağlama hizmetinin kamunun eliyle yürütülmesi, musluklarımızdan içilebilir kalitede ve lezzette su akmasının sağlanması ve dolayısıyla ambalajlı su şirketlerine olan ihtiyacın da kaldırılması şarttır. Tüm bunların olabilmesi için aynı zamanda bir paradigma değişikliğine gerek var. Suyun ambalajlı bir ekonomik meta olarak gören değil, yaşamın kendisi olarak kabul eden yeni bir anlayışa ihtiyaç var.

 

Akgün İlhan

Endülüs’ün ince ruhlu şairi Lorca, Granada’da öldürüldü! – Ercüment Gürçay

Federico Garcia Lorca 38 yıllık kısa ömrüne pek çok şey sığdırdı. Tiyatro oyunları yazdı-sahneledi; şiirler yazdı-okudu; kukla oynatarak çocukları mutlu etti, piyano çaldı; geleneksel halk şarkıları derledi- söyledi; pandomimciydi. Doğayı sevdi; Pablo Neruda’ nın deyimiyle o “…Güzel kokular saçan bir Yasemin’di.”  Orta sınıf bir ailede yetişti ama her zaman ezilenlerin- yoksulların yanında yer aldı…Caz müziğine ve bir de Salvador Dali’ ye âşık oldu…

Lorca yapıtlarıyla kendisinden sonra gelen şairleri-sanatçıları da derinden etkilemiştir. Ölümünden sonra bugün de etkisi hissedilmektedir. Ona ithafen yazılmış şiirler-şarkılar bugün de dilden dile- kulaktan kulağa dolaşmaktadır.

Lorca’ yı ile ilk kez 1970’ lerin sonunda Varlık Yayınları’ nda Sait Maden çevirisiyle yayımlanan “Bütün Şiirleri” seçkisinde tanıdım. Şiirlerinde başlangıçta kendime yakın bulduğum tutkulu doğa tasvirleri onu sevmeme yetmişti. Onun çocukluğu gibi benim de çocukluğum kırlarda, ağustos böcekleri, karıncalar, sümüklüböcekler, kurbağalar, serviler, yıldızlar, yağmur tanecikleri… ile alt alta, üst üste geçen bir “çayır-çimen çocukluğu” ydu. Sonraları hayatı ve bütün şiirleriyle- şarkılarıyla baş tacım oldu Lorca.

Federico Garcia Lorca

Federico Garcia Lorca, ölümünün 80. yılında geçen hafta İstanbul’ da İş Sanat’ ta günümüzün en önemli flamenko gitaristi ve bestecilerinden birisi olarak kabul edilen Paco Peña ve grubu Flamenco Dance Company’ nin Patrias projesiyle anıldı. Cumhuriyet’ ten Celal Üster’ in enfes tanımıyla sahnede “müziğin dansla seviştiği” bir sanat şöleni izledik. Paco Peña, Paco Arriaga ve Rafael Montilla’ nın gitarına sesleriyle Jose Angel Carmona ve Gema Jimenez; danslarıyla Angel Munoz ve Mayte Bajo katıldılar. Vurmalılarda Nanco Lopez ve Jose Manuel Ramos’ un yer aldığı gösteride oyuncu Rio Muten de zaman zaman sahnede yer aldı. İlk kez Edinburgh Festivali’nde, ardından Londra’da sahnelenen gösteride, fonda İspanyol İç Savaşı’nın anlatıldığı projenin merkezinde, bu savaşta hayatını kaybeden İspanyol şair Federico Garcia Lorca vardı. Gösteride özel bir repertuvarla sahne alan sanatçılar Recuerdo a Granada, Farruca, Nana de Sevilla, Buleria, Liviana, Gritos ve Ternura’ nın da yer aldığı flamenko klasiklerini, dönemin marşlarını, Lorca’ nın, Antonio Macado’ nun ve Neruda’ nın şiirlerini ve Unamuno’ nun sözlerini dansla harmanlayarak yorumladılar.

PATRİAS’ IN LONDRA GÖSTERİMİ/ 2014

Federico Garcia Lorca Granada- Fuente Vagueros’ ta/ 1906

Federico Garcia Lorca, siyasi gel-gitlerin hemen hiç bitmediği İspanya’ da Granada’ da Fuente Vagueros’ ta 5 Haziran 1898’ de doğdu. Çocukluğunu İspanya’ nın çalkantılı günlerinde yaşadı. İspanya hükümeti 1909’da Fas’a savaş açmıştı ve “Fas halkı, İspanyol halkının düşmanı değildir” diyen işçiler bir genel grevle bu savaşa karşı çıkmaktaydılar. Grev İspanya’ nın birçok bölgesine yayılmış ve kanla bastırılmıştı. Bu dönem, İspanya’ nın tarihine Kanlı Hafta olarak geçti. İşçi hareketi bu kanlı baskının ardında 1917’ye kadar gücünü toparlayamadı.

1.Dünya Savaşı yılları, yeni ticaret alanlarının açılmasıyla İspanya’ nın ekonomik durumunun güçlenmesine yol açar. Sanayi canlanır, işçilerin gelirlerinde artış olur. Savaşın sona ermesiyle birlikte bu süreç sona erer ve toplumsal çalkantılar yeniden başlar.

Sanatçı bir ailenin içinde büyüyen Lorca, tiyatro, şiir ve müzikle ilgilenir. Lorca’ nın, Doğu ve Batı edebiyatının bütün formlarını (şarkılar, türküler, ağıtlar, od’lar, balad’lar, romencero’lar, gazeller, kasideler, ilahiler) kullandığı şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanır. Yazdığı şiirlerde o çok sevdiği Granada’ yı anlatır.

Federico Garcia Lorca Granada’ da/ 1917

1917’de ilk kitabı Simgesel Düşler’ i çıkarır. Aynı yıllarda Endülüs topraklarını gezer. Baeza, Medina del Campo, Salamanca, Zamora, Galicia, Leon, Burgos, Segovia’… nın içe işleyen büyülü atmosferi bir daha silinmemek üzerine belleğinde yer eder. İzlenimlerini İzlenimler ve Görünümler kitabında anlatır.

İspanya işçi sınıfının yeniden tarihin sahnesine çıktığı yıllarda, 1917’de genç bir taşralı şair olarak önce Granada’ ya gider.

Lorca 1919’da Granada’ dan ayrılarak felsefe ve hukuk okumak üzere Madrid’ e yerleşir. Burada özgürlükçü, yeni düşüncelere açık Luis Bunuel, Rafael Alberti, Pedro Salinas, Gerardo Diego, Jose Morino, Juan Ramon Jimenez gibi İspanyol aydınlarıyla tanışır. Tek ve büyük aşkı Salvador Dali’ yle de orada tanışır. Müzikçi ve ozan yeteneğiyle çevresinde uyandırdığı hayranlığa tanık olur. Şiirlerini o kadar güzel okur ki, hemen birçok havariler edinir; kırlık yerlerden ve eski cancionero’lardan (türkü derlemelerinden) öğrendiği halk türkülerini hem piyanoda çalar hem söylerken çevresini alıp ona eşlik ederler.

Salvador Dali ile Madrid’ de/ 1919

Birçok kültürün kaynaştığı, resim, şiir ve tiyatroda öncülüklerin yer aldığı Madrid’ te tiyatroya yoğunlaşır. Tiyatroda 1925’te yazdığı Manana Pineda ile dikkatleri üzerine çeker. Oyunda 19. yüzyılda Endülüs’te yaşayan özgürlük kahramanı bir kadının öyküsünü anlatır.

Bir taraftan müzik eğitimi de alır. Bu, Lorca’ yı edebiyata daha fazla yakınlaştırır. Besteci Manuel de Falla ile birlikte çingene müziği üzerine araştırmalar yapar ve şiirle müziğin iç içe geçmesini sağlar. İspanya’ da sözlü anlatıma dayalı halk şiiri geleneğini takip eder ve yazdığı Balad formu şiirlerde halk kahramanlarını anlatır. Ölüm, yoksulların egemenlere karşı savaşı, faşizme karşı mücadele temaları şiirinin ana eksenin oluşturur. Dini ağırlıklı geleneklerin tutuculuğu, baskı ve şiddet de Lorca’ nın şiir ve tiyatrolarında işlediği ana konular olur.

Lorca, bir yandan da halk şarkılarını toplamaya devam eder. 1928’de yayınlanan Romancero Gitano (Çingene Romansları) isimli şiir kitabı, Endülüs’ ün Çingene Şairi olarak tanınmasına yol açar.

Endülüs’ ün Çingene Şairi Lorca

Şiirin yanı sıra, müzik ve tiyatro ile de ilgilenmeye devam eder, yazdığı tiyatroların müziklerini de kendisi yapar. Madrid’ te Eduardo Marguina ile tanışır. Eslava Tiyatrosu’ nun yönetmeni yazar Gregorio Martinez Siera’ nın Lorca’ nın bir şiirini çok beğenmesiyle, şiir oyunlaştırır ve Pervanenin Nazarı Değdi isimli oyun Lorca’ nın ilk oyunu olur. Oyun pek ilgi görmez ama devamı gelir ve bayrak üzerine özgürlükçü sözler söylediği için ölüme mahkûm edilen bir kız için yakılmış türküye bir oyun hazırlar. Çocukken söyledikleri bir türküdür bu ve şiirde olduğu gibi tiyatroda da kalıpları parçalayan bir tarzı vardır. Ezilenlerin safındadır Lorca. “Tiyatronun gücü onun toplumsal sorunlara bakış açısıyla ölçülebilir yalnızca” der. Tiyatro, toplumsal eşitsizliğe karşı direnen halkın eğitimi için bir araçtır. Toplumsal sorunları açık açık tiyatro ile anlatmaya çalışır. Lorca için tiyatro, hayatın bir aynasıdır. Bu aynayı yanından hiç ayırmak istemeyen Lorca, aynasıyla yaşama ışık tutmaya çalışır. Dona Rosita Bekâr Kalıyor ya da Çiçeklerin Dili isimli oyunlarında hayatın önünde engel, baskı aracı olan gelenekleri eleştirir. La Zapatero Prodigiosa (Kunduracı Güzeli), El Sacrificio de İfigenia (İfigenia’ nın Kurban Edilişi) gibi onlarca oyuna imza atar.

Federico aynı zamanda usta bir kukla oynatıcısıdır. Zaman zaman Madrid’ de yaşadığı evde çocuklara ve yetişkinlere kukla ve müzik gösterileri düzenler. Kuklaları kendisi oynatır. Kız kardeşi Concha da ona yardım eder. Dekorlarla kostümleri de kendisi hazırlar. Çoğu zaman piyano, klavsen, klarnet ve lavtadan oluşan küçük bir oda orkestrası da oyuna dahil olur.

https://www.youtube.com/watch?v=FEnc_XY6lFI

AHŞAP ÇERÇEVE KUKLA TİYATROSU/ DONA ROSİTA’ NIN DOKUNAKLI ÖYKÜSÜ

Federico Garcia Lorca’ nın “Dona Rosita Bekâr Kalıyor” oyunundan Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu’ nun geçtiğimiz yıllarda kukla sahnesine uyarladığı oyunu Emre Tandoğan yönetti. Oyunda kuklaları Emre Tandoğan ve Elif Arman oynattılar. Kukla tasarımları Arzu Güven ve Güzin Cengiz tarafından gerçekleştirilen oyunun ışık tasarımı Enrico Zeber’ e ait…

Federico Garcia Lorca

Lorca siyasi tutukluları desteklemek için pek çok konferansa katılır. Lorca’ nın oyunlarının da sahnelendiği salonlar işçilerin yoğun katılımına sahne olur.

Tiyatroyu yenilemek isteyen Lorca, bunu yaparken çok sayıda örnekten yararlanır. Halk şarkılarıyla bütünleştirdiği Ayakkabıcının Garip Karısı oyunundan sonra komik, masalsı bir oda tiyatrosu yazar.

Federico Garcia Lorca Amerika’ da/ 1929

Lorca, 1929’da içinde bulunduğu sıkıntılardan, acılardan kurtulmak, bambaşka bir evren bulmak umuduyla Amerika’ya gider. Columbia Üniversitesine girer ama bir türlü İngilizce öğrenemez; üniversiteyi bir yana bırakıp kentin müzelerini gezmeyi, tiyatrolarım dolaşmayı yeğler. Göçmen mahallelerini ve özellikle Harlem’i gezer, insan duyarlığı, insan sıcaklığı ile yoğrulduğunu söylediği caz müziğine vurulur. 1929 yılı, Amerika’da ve bütün dünyada büyük bir ekonomik bunalımın yaşandığı yıldır. Zenciler, işçiler, işsizler, üniversite Öğrencileri, pis sokaklar, insan yığınları, cinayetler, kabalık ve vahşet… Bütün bu gördükleri Lorca ‘yı derinden etkiler. Durmadan şiir yazar bu arada. Bir Walt Whitman biçemiyle bütün bu New York âlemini anlatan şiirlerdir bunlar. Lorca’ nın bu şiirlerini okurken söyleyişin, imgelerin, sözcüklerin değişmesi bir yana, daha kitabın sayfalarını karıştırırken bu döneme ait olan şiirlerin, sayfalara sığmayan uzun dizelerle değişik bir yapıda oldukları dikkati çeker. Daha, biçimsel görünüşlerinde bile Walt Whitman ‘ın etkisi görülür. Biçem de değişmiştir. O İspanyol halk türkülerini andıran ezgili, yumuşak, doğa motifleriyle süslü söyleyişin yerini, bağıran çağıran, meydan okuyan, kızgın, öfkeli, hatta yerine göre küfreden bir söyleyiş almıştır. Gerçekte büyük düşler kurarak gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde ozan, tekniğin, makinanın ezdiği insanoğlunu, öldürdüğü doğayı, uygarlık yerine sokaklarda kol gezen pisliği, kabalığı, acımasızlığı görmüştür. Bir yanda, doğal olarak ozanın düşleri, özgürlük tutkusu, insan sevgisi, ilk gençlik tutkuları olan ekinler, çocuklar, filler, bulutlar, eğrelti otları, lâleler, kuşlar, asmalar; öte yanda çekiç sesleri, köprü altlarında yaşayan çocuklar, özgürlüğün tadını çıkaramayan zenciler, cinayetler, kadınıyla erkeğiyle yozlaşmış bir sokak görünümü keskin çelişkilerle verilir bu şiirlerde: “Artık ne ekmeği bölüştüren var ne şarabı çünkü/ ne ölümün ağzında ot yetiştiren/ Çirkefin New York’u demir telin, ölümün New York’u. / Yanağında saklanan hangi melektir? / Söyleyecek hangi yetkin ses buğdayın doğrularını? / Kirlenmiş lâlelerin korkunç düşü kim?”

İşte şu birkaç dizede bile ozanın kendi dünyasıyla özdeşleştirdiği Walt Whitman’ ın dünyası ile, bir yılını geçirdiği New York gerçeği arasındaki çelişkiler açıkça görülür: “ve Amerika boğuyor kendini makinalar ve gözyaşlarıyla/ Dilerim en derin gecenin zorlu rüzgârı/ koparsın altında uyuduğun kemerden harfleri, çiçekleri/ ve zenci bir çocuk bildirsin altın beyazlara/ başak krallığın yaklaştığını”

https://www.youtube.com/watch?v=rU9WPxMoIew

Bu yıllarda yazdığı Küçük Viyana Valsi şiiri Patti Smith, Leonard Cohen gibi birçok Amerikalı şarkıcı ozan tarafından yorumlandı

İspanya’ da 1931’ de 2. Cumhuriyetin ilanından sonra Lorca, Eduardo Ugarto ile birlikte gezgin tiyatro kurmaya çalışır. La Barraca adını verdiği gezici tiyatroyu kurar da. Dönem, İspanya’da gerçeküstücülük akımının başladığı bir dönemdir ve bu gezici tiyatro bütün İspanya’yı dolaşarak seçkin, klasik oyunlar sahneler. Kent kent, köy köy dolaşır ve halkı tiyatroyla tanıştırır. Bir kasabada Yaşam Düştür isimli oyun sergilenirken, kralcıların saldırısı üzerine oyun yarıda kalır. Baskılara, saldırılara rağmen Lorca “hep yoksullardan yana oldum, hep öyle olacağım.” demiştir ve öyle de yaptı.

1932’te yazdığı Kanlı Düğün isimli oyunuyla adından epeyce söz ettirir. Kanlı Düğün, Yerma ve Sodom‘ un yerle bir edilişi üçlemesinden oluşan dram, ülkenin pek çok yerinde oynanır. Hastalığı ve ölüm temalarını işleyen Lorca, ölüm-yaşam, verimlilik-kısırlık gibi tezatlıkları bu eserlerinde başarıyla yansıtmıştır. Lorca bu dram üçlemesiyle, İspanyol tiyatrosunda önemli bir yere sahip olur.

https://youtu.be/SUxhtZHLMFQ

“Kanlı Düğün” İspanyol şair ve oyun yazarı Federico García Lorca’ nın 1932 yılında yazmış olduğu ve ilk kez 1933 yılında sahnelenen aynı adlı Bodas de Sangre oyunundan uyarlanmıştır. Bodas de Sangre, Carlos Saura’nın “Flamenco Üçlemesi” nin ilk filmidir. Üçlemenin diğer iki filmi ise Carmen (1983) ve El Amor Brujo (1986) dur. Aynı şekilde filmin uyarlandığı oyun da Lorca ‘nın “Köy Trajedileri Üçlemesi” nin ilk oyunuydu. (Diğer ikisi Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi’dir…Antonio Gades, Christina Hoyos ve Juan Antonio Jimenes’ in dansları ve flamenko şarkılarıyla bezeli filmde Carlos Saura belgeselden Lorca ‘nın oyununa kesintisiz bir ustalıkla geçiş yapar, artık seyirciler de oyuncular gibi hiç farkına varmadan kendilerini Lorca ‘nın oyununun içinde bulurlar ve adeta olayları yaşamaya başlarlar

1934 yılında Rivera, Falange Espanyola’ yı kurar. Falanjistler “Büyük, bölünmez ve hür İspanya!” sloganıyla yola çıkarlar. Falange Espanyola, milli sendikacı hücum cuntaları ile birleşerek milliyetçi bir ayaklanma başlatırlar.

Ayaklanmaya karşı 1935 yılında Unidad Popular (Halk Cephesi) kurulur. 1936 yılında halk cephesi seçimleri büyük bir farkla kazanır. Halk Cephesi lideri Azanya, cumhurbaşkanlığına seçilir. Ancak orduya, Rivera ‘nın falanjına, General Morla’ nın Carlosçular’ ına ve kralcılara dayanan muhalefet bir araya gelir. Durulmayan siyasi hava, tekrar ağırlaşır. Lorca ve bazı İspanyol yazarları bir bildiri kaleme alırlar. Bildiride faşizmi teşhir ederler. Lorca, “herkesin kardeşiyim ben, soyut bir milliyetçilik fikri uğruna kendini harcayan adamı sevmem” der, bir gazeteciye verdiği söyleşide.

Federico Garcia Lorca

Lorca bu siyasi çalkantılar içinde, İspanya ile ilgili bir film tasarlar. Siyasi bir trajedidir tasarladığı film. Siyasi tutuklular için Budala Kız’ ı sergiler. Siyasi tutuklular yararına bir gala düzenlenir. Halk Ansiklopedisi Topluluğu‘nun çağrısıyla işçilerin doldurduğu bir salonda etkinlik düzenlenir. Lorca, şiirlerinden parçalar okur.

Falanjistler katliamlara başlar. Siyasi durum alabildiğine kötüleşir. Falanjistlerin kitle katliamlarına karşılık misillemeler, genel grevler başlar. Sağcı muhalefetin başı Calvo Sotelo vurulur. Lorca kararsızlığa düşer. Faşizmin kanlı yüzünü ülkenin her yerinde gösterdiği bir süreçte büyük aşkı Dali’ ye geride “Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi/ Birçok kere yitirdim denizde kendimi. / Gidiyorum aramaya; suyu bilmeden, /Beni çürütecek, ışık yüklü ölümleri” dizelerini bırakır ve Madrid’ den Granada’ ya döner. Babasının çiftliğine yerleşir.

Calvo Sotelo’ nun öldürülmesinin üzerine, Fas’taki Kanarya Adaları’nda bulunan 35 bin kişilik İspanyol garnizonu ayaklanır. Ayaklanmayı başlatan generalin uçak kazasında ölmesinin üzerine, garnizonun başına Kanarya Adaları valisi Franco geçer. İsyanı Katolik ve milliyetçi kuruluşlar da destekler ve Franco’ ya katılırlar. Franco birlikleri ülkenin güneyini ele geçirir. Falanjistler askeri kıyım örgütlerinin yanı sıra “tehlikeli” gördüklerini öldürmek için Kara Müfrezeler’ i kurar. Kara müfrezeler, daha ilk günlerde yüzlerce insanı katleder. Bütün İspanya’ da kitle halinde kurşuna dizmeler, toplu yargılamalar alabildiğine artar.

Lorca İspanyol Sivil Muhafız Baladı şiirinde bu müfrezeleri anlatır: “Karadır atları, kapkara/ nalları da kapkara demir. / pelerinlerinde parıldar/ mürekkep ve mum lekeleri/ ağlamak nerede onlar nerede/ hepsinin de kurşundan beyni/ yoldan ağrı çıkageldiler/ gönülleri cilalı deri. / o çılgınlar, o gececiler/ boğarlar geçtikleri yeri/ zamk karası bir sessizliğe/ ve bir dehşete kum incesi…”

Yurt sever ozanların, yazarların, müzisyenlerin elde silah Franco faşizmine karşı savaştığı bir süreçte, elini eteğini her şeyden çekip köyüne dönmesine rağmen yazdığı bu şiir, geçmişteki muhalif tavrı ve eşcinsel tercihleri Lorca’ nın ölüm fermanının çıkarılması için yeterli gerekçe olur. Lorca, faşizmin kendinden olmayan herkese düşman olduğu gerçeğini gözden kaçırır. Evine silahlı iki adam gelir ve bir yere ayrılmamasını isterler ondan. Ardından bir tehdit mektubu alır. Lorca, Granada’dan ayrılmak istemez, bir arkadaşının evine yerleşir. Çok geçmeden o iki adam yine gelir. 16 Ağustos akşamı Lorca ‘yı alıp götürürler. O günün sabahı ise, Granada’ nın sosyalist belediye başkanı, 29 kişi ile birlikte kurşuna dizilmiştir. Lorca’ yı kurtarmak için uğraşanlar olur ancak başaramazlar. Lorca ile birlikte 35 kişi daha vardır ve hepsi de Sierra yakınındaki Viznar’ a getirilir. Viznar tutuklu barakalarıyla doludur. Lorca ve beraberindekiler Fuente Grande yolu üzerindeki Alfacar’ a yönelir. Hükümlüler araçtan indirilir. Tarih 19 Ağustos 1936’dır…

Lorca bir seferinde “kimse şairleri vurmaz, ben de bir şairim” demişti. İspanya’da hiçbir kimse, aydınlar, yazarlar da Lorca’ nın katledileceğine inanmamakta; bir gün Endülüs’ ün tozlu bir köy yolunda o güzelim şair beyninin birkaç kurşunla dağıtılmasını beklememekteydi.

Son derece ince ruhlu ve naif bir şair olan Lorca, İspanya İç Savaşı’ nın sürdüğü günlerde, 19 Ağustos 1936 sabahı Viznar- Alfacar yolu üzerinde Dioscoro Galindo Gonzales, Francisco Galadi, Joaquin Arcollas Cabezas ile birlikte kurşuna dizilir. Henüz 38 yaşındadır.

Atlının Türküsü şiiri bir anlamda onun sıkıntılarla geçen, aslında kendisine yaptığı ve yarım kalan yolculuğunun hazin sonunu da anlatmaktadır: Kurtuba/ uzakta tek başına/ ay kocaman at kara/ torbamda zeytin kara/ bilirim de yolları/ varamam Kurtuba’ ya/ ovadan geçtim yel geçtim/ ay kırmızı at kara/ ölüm gözler yolumu/ Kurtuba surlarında/ yola baktım ama yol uzun/ canım atım yaman atım/ etme eyleme ölüm/ varmadan Kurtuba’ ya/ Kurtuba/ uzakta tek başına…

Arjantin’de Pablo Neruda ile de yolları kesişmişti. Neruda, Şili konsolosluğu görevi için Arjantin’deydi. Lorca da Kanlı Düğün’ ü sergilemek için Buenos Aires’e gelmişti. Aralarında oluşan dostluğu Lorca’ nın ölümünden sonra şöyle ifade eder Neruda: “Ne mükemmel bir şair! ondaki kadar yürekliliğe ve dehaya, heyecanlı bir kalp ve duru bir sese bir daha hiç rastlamadım. Federico garcía Lorca, eli açık bir sihirbazdı, bir neşe kaynağı idi. İçinde taşıdığı yaşama sevinci ile bir yıldız gibi parladı. Saf ve komik, başarılı müzisyen, mükemmel bir pandomimci, çekingen ve batıl inançlı, pırıl pırıl ve iyi yürekli. Lorca’ da İspanya’nın bir çağını yaşamak mümkündü. Halkçı gelişme çağını. Gelip geçmiş o İspanya’yı aydınlatan biri. Güzel kokular saçan bir yasemin demeti.” Lorca’ nın ölümünün ardından O’na “Federico Garcia Lorca’ ya Ağıt” şiiriyle seslenir Neruda.

Neruda gibi birçok şair onun ardından şiirler yazdılar. Türkçe’ de de Turgut Uyar’ ın şiiri bunlara güzel bir örnektir. Lorca İçin Üç Şiir’ de “Artık kat iyen biliyoruz;/ Halk adına dökülen kan/ Sapı gül dalı güzelliğinde bir bıçaktır. / Dişlerin arasında…/ İspanya da/ ve her yerde… “diyordu Turgut Uyar.

Lorca’ nın “Ölünce/ gitarımla gömün beni /kumun altına/ ölünce/ portakal ve naneler arasında ben/ ölünce/ gömün beni isterseniz/ bir rüzgâr gülüne. / ölünce…” şirindeki vasiyeti yerine getirilemedi.

Lorca ’nın en küçük erkek kardeşi Francisco’nun kızı Laura Garcia Lorca, La Repubblica gazetesinin Venerdi ekinde Marco Cicala’nın kendisiyle yaptığı söyleşide “Lorca ‘nın öldürülmesi küçük bir şehirde işlenen büyük bir cinayetti, ardından karanlık bir efsane doğdu” diye yorumluyor Lorca cinayetini. Lorca’yla birlikte Dioscoro Galindo Gonzales, Francisco Galadi ve Joaquin Arcollas Cabezas da öldürüldü. Bu karanlık cinayete kurban gidenlerin cesetlerine hiç ulaşılamadı. Lorca ‘nın cansız bedeni nerede saklı kaldı? Granada ’nın arka tarafında esintili Viznar’ da cam ağaçlarının altında mıydı? Ya da Alfacar ’ın çevresinde terkedilen kuyulara mı terk edilmişti?

2000’ li yılların ortalarında bu karanlık ölümlere sahne olan bölgede medyatik bir kazı çalışması başlatıldı. Doktorlar, tarihçiler, coğrafyacılar ve arkeologlardan oluşan bilim insanlarının katıldığı kazı Lorca’nın kemiklerine ulaşmayı hedefliyordu. Her bir alan didik didik kazıldı ama hiçbir sonuç sağlanamadı… Lorca’yla birlikte öldürülenlerden de en küçük bir iz yoktu. Kazı çalışmaları 2009’da durduruldu.

Lorca ve üç Franco karşıtının kurşuna dizildiği kasabalar, bugün de kaderlerine terk edilmiş durumda. Gazeteci Marco Cicala “Afrika’dan esen sıcak rüzgârda öğle üzeri sokakta dolaşan kimse yok. Bir tek iplere asılı çamaşırlar ve sirke sinekleri göze çarpıyor.” sözleriyle anlatıyordu bu terk edilmişliği.

Doğduğu kent olan Granada’ nın kenar semtlerinden Fuente Vagueros’ ta anısına yapılmış olan Parque García Lorca içinde yer alan, hayatının büyük bir kısmını geçirdiği evi bugün fotoğraflarıyla, eşyalarıyla korunarak müzeye dönüştürülmüş.

Kendi sözleriyle “hep yoksulun yanında olan” Federico Garcia Lorca, hep halktan yana olmasıyla, faşizmin karşısında yer almasıyla ve aydın kimliğiyle hem tarihte hem de insanlığın yüreğinde hak ettiği yeri almıştır.

Lorca, bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Yeryüzünde açlığın bittiği gün insanlık tarihinde hiç görülmemiş en büyük zihinsel devrim gerçekleşmiş olacak. O büyük Devrim’in gelip çattığı gün, insanların bundan duyacağı o sınırsız sevinci sana anlatamam.” İklim değişikliğinin, savaşların, açlığın, büyük insan göçlerinin… yaşandığı günümüz dünyasında insanlık ne yazık ki henüz o büyük sevince hala çok uzak. Ama şundan eminim ki Lorca’ nın naif ruhu şiirin okunduğu her yerde sonsuza kadar yaşayacak!

NOT: Lorca Açık Radyo’ da!

Açık Radyo’ da Açık Dergi’nin içinde yer alan, klasik tiyatro metinlerine yer verilen Radyo Tiyatrosu kuşağı 20 Aralık Salı gününüden itibaren beş haftasını İspanyol yazar Lorca’ nın Eskicinin Tazesi adlı oyununa ayırdı. 2006 yılında 34. Yayın Dönemi’nde Mahir Günşiray’ ın yönetmenliği ve Tiyatro Oyunevi’ nin prodüksiyonuyla Can Yücel’ in çevirisinden hazırlanan metni salı günleri 19:30-20:00 arasında Açık Dergi’nin içinde Radyo Tiyatrosu bölümünde yeniden dinleyebileceğiz.

KAYNAKLAR:

  • Bütün Şiirleri, Varlık Yayınları/1974

  • Vikipedi

  • Büyük Bir İsmin Küçük Bir Şehirde Ölümü: Aslı Kayabal

 

Ercüment Gürçay