Ana Sayfa Blog Sayfa 3296

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Vahşi şeyler ülkesinde

Amerikalı doğabilimci John Burroughs,Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Vahşi olmak kötü bir şey midir?

Küçük Max’in annesi için belli ki kötü bir şey. Oğlunun evde kurt giysisi giyip ortalıkta dolanarak vahşi sesler çıkarmasından hoşlanmayan anne, Max’i cezalandırarak odasına gönderiyor ve böylece başlıyor tüm hikaye.

Max’ın odası birdenbire kocaman bir ormana dönüşünce…

 

Max da bu ormanın içinde türlü türlü vahşiliklerle dolu bir maceraya yelken açıyor.

 

Vahşi Şeyler Ülkesinde (Where the Wild Things Are), Maurice Sendak’ın yazıp resimlemesiyle 1963 yılında yayınlandı. 2009 yılında bir de filmi çekilen kitap, dünya çapında 19 milyon okuyucuyla buluştu. Vahşi şeyleri seven okuyucuyla tabii.

Bu kitapla Maurice Sendak bize öncelikle şunu soruyor olmalı: Vahşi olmak gerçekten kötü ya da korkulacak bir şey midir?

Vahşi olmak bazı hayvanların olduğu gibi, bazı insanların da doğasında vardır, tıpkı Max gibi. Bazı çocuklar sakince evde oturmayı yeğlerken, bazılarını ağaçlara tırmanırken, kedilerin peşinden koşarken ya da böcek toplarken görürsünüz. Max da işte tam böyle bir çocuk ve durdurulmaktan hiç hoşlanmıyor! Öylesine vahşi ki, Vahşi Şeyler Ülkesine gittiğinde oranın hükümdarı olup çıkıyor. Fakat vahşiliğin de bir sınırı var. Bir süre sonra etrafındaki her şeyin kendisi gibi olmasından mıdır nedir, sıkılıyor ve kendini yalnız hissetmeye başlıyor. Dahası, annesini ve onun güzel yemeklerini özlüyor. Çünkü en vahşilerin bile biraz anne şefkatine ihtiyacı vardır!

Maurice Sendak

Vahşi Şeyler Ülkesinde kitabını başarılı kılan birçok yönü var. Öncelikle, birçok ebeveyn tarafından olumsuz nitelendirilebilecek olan bir konuyu, ‘vahşi’ olmayı ele alıyor ve bunu biraz doğanın perspektifinden yola çıkarak, biraz da fantastik ögelerden faydalanarak yapıyor.

İkinci unsur, kitabın illüstrasyonları. Maurice Sendak aynı zamanda bir illüstrator olduğundan kitabı kendi resimlemiş. Kanımca yazarın ve resimleyenin aynı kişi olması kitaba ayrı bir başarı katıyor. Çizimler öyle dopdolu ve eğlenceli ki, bir an için Vahşi Şeyler Ülkesine gidip geliyorsunuz.

Bir diğer unsur kitabın sonunun çocuğun hayal gücüne bırakılması. Max gerçekten Vahşi Şeyler Ülkesine gitmiş mi, yoksa tüm bunlar bir rüya mıymış bilinmiyor.

Ormanda fantastik bir yolculuğa çıkmak isteyen küçük büyük herkes için harika bir kitap Vahşi Şeyler Ülkesinde. Sonuçta biraz vahşi olmaktan kimseye zarar gelmez öyle değil mi?

Yazar: Maurice Sendak
Çevirmen: Celal Üster
Yayınevi : Can Çocuk Yayınları

 

Gonca Mine Çelik

E-Bike ve E-Car Meselesi – Tanzer Kantık

Bu yazı, yazarının da önerisi ile bisikletvs.wordpress.com/ dan alınmıştır

Bir süredir hayatımızı değiştireceğini düşündüğümüz, bize de öyle söylenen elektrikli araçlar gündemde. Hatta bir çoğu kullanıma girdi bile. Şuanda yaygın olarak çevremizde göremesek bile e-bike yani elektrikli bisikletler ve e-car yani elektrikli otomobiller seri üretime geçti.

Bu elektrikli araçların (bisiklet ve otomobil) insan hayatına etkilerinin en çok kent yaşamı ve ulaşım üzerinde olacağı düşünülüyor. Ben de kendimce elektrikli bisiklet ve elektrikli otomobillerin getireceği kolaylıklar ve bu araçların çoğalması sonrası oluşacak yeni durumlar üzerine bir şeyler yazmak istedim.

İlk önce elektrikli bisiklet. E-bike deyince aklınıza scooter küçüğü motorumsu aletler gelmesin. Burada e-bike derken bahsettiğim aletler dışarıdan bakıldığında bugün kullandığımız bisikletler gibi görünen ama elektrikli olan bisikletler. Aslında doğru tanımı ile elektrik motoru destekli bisikletler demek daha doğru. Sistem şöyle çalışıyor. Bu bisikletleri normal bisiklet gibi kullanıyorsunuz ama ne zaman bir rampa veya başka bir zorluk (rüzgar olabilir) sebebi ile pedal basıncınız arttığında elektrik motoru devreye giriyor ve size ilave güç sağlıyor. İlave güç siz 25km sürati aştığınızda veya pedal basıncınız belli bir seviye altına düştüğünde otomatik olarak kapanıyor. Bir nevi güç asistanı aslında. Bu sayede rampaları kolayca çıkabiliyor ve az güç harcayarak daha uzun mesafeler katedebiliyorsunuz. Çeşitli üreticiler bu e-bikelara farkı modlar ekleyerek kullanımı çeşitlendirebiliyorlar.

Bu özellikler dikkate alındığında elektrik destekli (artık öyle diyelim) bisikletlerin çeşitli faydaları var.
• İlerleyen yaşlardaki kişilerin bisiklete binişini ve bisikleti daha verimli kullanmasını sağlıyor.
• Coğrafi koşulları şehiriçi ulaşımda önemsiz hale getiriyor. Yani yokuşlu bir yerde oturan bir kişi normal bisiklet ile zorlanırken elektrikli bisiklet ile bu noktalara kolayca ulaşabiliyor.
• Coğrafi koşullar önemsizleşince yerel yönetimlerin bisiklet altyapısı için öne sürdüğü “burada bisiklet mi kullanılır?” tezi de ortadan kaybolmuş oluyor ve altyapı talebi gündeme gelebilir bu sayede.
• Yazın sıcak olan bölgelerde özellikle işe, okula bisiklet ile gidenlerin yaşadığı terleme sorunu da elektrikli bisikletler ile ortadan kalkabilir. Tabi sıkı bisiklet kullanıcıları ve bisiklet severler bunu dert etmez ve bu konuda tedbirlidir ancak bisikleti bir ulaşım aracı olarak tercih etme isteği duyanlardan bunu sıkça duyduğum için bir etken olarak ifade edebilirim.
•Elektrik desteği ile menzilde de uzama olacağı için normalde tavsiye edilen şehir içi ulaşım mesafesi olan 7-8km lik uzunluklar (kent plancıları ideal şehir içi bisikletli ulaşımını 7-8km olarak tarif eder bu mesafe sonunda bisikletli bir toplu ulaşım öğesine dahil olup devam etmelidir)  e-bike ile rahatlıkla aşılabilir ve aşırı efor sarf etmeden şehir içi ulaşım mesafeleri uzayabilir.
• Elektrikli bisikletler ulaşım tercihini bisikletten yana kullanmak isteyen ama bugüne kadar yukarıda bahsettiğimiz olumsuz gördükleri koşullar için bu tercihi yapmayan/yapamayan kişiler için bisiklete başlangıç unsuru da olabilir.

Gelelim şimdi elektrikli bisikletlerin olumsuz yanına.

Elektrik demek pil demek, ilave elektrik ihtiyacı makro anlamda elektriğe olan talebi arttıracağı için o talebin karşılanması için yatırım demek. Buradan bakınca henüz sıradan katı atıklarını bile bertaraf etmekte büyük sıkıntıları olan, atıkların değerlendirilmesi ve doğaya zarar vermeden yok edilmesi konusunda uygar dünyanın çok gerisinde olan ülkemizde, ilave pil atığının doğa için büyük tehdit olduğunu düşünüyorum. Sıradan kalem pillerin bile toplanması için ilave farkındalık etkinlikleri, ödüllü yarışmalar vb. teşvik edici uygulamalara ihtiyaç duyduğumuza göre büyük boyutlu pillerin nasıl bertaraf edileceği açıkçası en büyük şüphelerimden birisi.

Aynı zamanda pil üretimi için gerekli hammaddenin sağlanması için yeni maden aramaları ve element ihtiyacı da doğayı tehdit edecek türden bir çalışmayı gerektiriyor.

Makro ölçekte artacak olan elektrik talebinin de karşılanması için yeni bir çok yatırıma ihtiyaç duyulacaktır. Bu talebi hangi kaynaklardan karşılayacağız? Nükleer enerji mi? Kömür mü? Doğal gaz mı? Güneş enerjisi yatırımlarının halen pahalı olduğunu ve rüzgar enerjisinin de halen temiz bir enerji mi olduğu tartışılıyor. Doğaya olan etkileri henüz net değil.

İşin son olarak fazlaca nesnel olmayan ama kişilerde karşılığı olan noktası da şu. “Pedal yoksa bisiklet de yok”. Yani sevgi emek istiyor, emeğin olmadığı yerde bisiklet sosyopolitik anlamını da yitirir. Felsefi açıdan bisiklet ele alındığında kendi içinde emek, kendi enerjin ile hareket, sahip olduğun potansiyel kadarına razı olmak… gibi kavramları içerdiğinden işin romantik bisikletçi (ki ben de buna dahilim) açısından da çok hoş görüldüğü söylenemez.

Gelelim e-car konusuna. Tabi araçlar için bisikletteki gibi bir “destek” söz konusu değil. Otomobiller ihtiyacı olan gücü tamamen motorlarında sağlayan araçlar olduu için burada insana dair konular yok daha çok şehre dair durumlar mevcut. Olumlu yanlarına göz atacak olursak..

• Elektirkli otomobillerin en olumlu yani sıfır emsiyona sahip olmaları.

Gerçekten başka hiçbir olumlu yani yok

Olumsuz yanlarına bakacak olursak şunları dile getirebilirim.

• Bir otomobil göz önüne alındığında otomobilin şehir için yarattığı sıkışıklığın en önemli unsuru onun hacmidir. Yani bir otomobil elektrikli ya da benzinli olsun hacmi küçülmedikçe şehiriçi ulaşımına bir katkısı yok. Aynı derecede yollarda yer kaplayacak ve aynı miktarda otopark ihtiyacı gerektirecektir.

• Bisikletler için dile getirdiğimiz pil konusu burada daha büyük boyutlarda sorun. Çünkü elektrikli otomobillerin pilleri daha büyük. Bu da da daha büyük tehdit ve soru işareti demektir.

• Elektrik talebi otomobiller düşünüldüğünde de daha büyük boyuta ulaşacaktır. Yien aynı sor sorulabilir. Elektriği nereden ve nasıl elde edeceğiz?

• Aynı şekilde pil üretimi için gerekli hammadde konusu da otomobil başlığı altında olumsuz bir durum ve daha büyük miktar söz konusu.

• Romantik araba sevdalıları için de bir maddem var o da motor sesi Ama sanırım o yapay motor sesi ile aşılmış durumda tabi yerini tutacağını düşünmüyorum

Sonuç olarak elektrikli araçların olumlu yanları olduğu kadar olumsuz yanları da olacaktır ve hatta daha fazla olduğunu düşünüyorum. Küçük hacme sahip, elektrikli ulaşım araçlarının şehiriçi ulaşıma katkısı mutlaka olacaktır. Ancak hareketlilik imkanı artarken kişisel hareketliliğin de azalması sonucunda bazı sağlık problemleri de kapımızı çalabilir.

“Gelecek elektrikli araçlarda!” gibi sloganların yukarıda yazdığım açılardan daha fazla irdelenmesi ve bu türden sloganların bir pazarlama stratejisi olduğunu unutmamak gerekiyor.

Bu yazı, yazarının da önerisi ile bisikletvs.wordpress.com/ dan alınmıştır

 

Tanzer Kantık

Biga’da Sanatevi ile başlayıp Ekolojik Film Günü ile devam eden bir ekoloji masalı- Gökçe Coşkun

Köyde yaşamaya başladığım ilk zamanlarda “Bu köyde hiç hayat yok sanki!” diye düşünmüştüm. Köyü arkamda bırakıp yaptığım yürüyüşlerde buluyordum yaşamın, doğanın renklerini. Ya da evimizin içinde, dostlarımda, birlikte söylenen şarkılarda, paylaşılan hayallerde. Meğer köydeki hiç bir çocukla karşılaşmamışım, tanışmamışım o ilk günlerde. Bir gün gri duvarlı çeşmenin başında su doldururken duyduğum çocuk sesleri gökkuşağım, günışığım oldular o günden sonra.

Kolektif arkadaşım Naime‘yle köy çocuklarıyla bir araya gelmenin yollarını ararken kendimi eski okulun bahçesinde, onlarla birlikte şarkılar söylerken buldum. Mevsim kıştı ama o gün bahardı sanki. Güneş hepimize yetecek kadar sıcaktı. Naime ve çocuklarla geçirdiğim o gün hayallerimizi gerçekleştirmeye karar verdiğimiz andı bence.

Naime’yle haftanın bir iki günü çocuklarla bir araya gelmeye başladık, ama artık dışarıda buluşmak mümkün değildi, havalar iyice soğumuştu çünkü. Ne yapıp edip Köyün Kooperatif binasında buluşmak için muhtarı ikna ettik. Beden perküsyonu yaptık, kafkas dansı çalıştık, şarkı söyledik, tiyatro senaryosu yazmaya bile kalktık. Keşke bize ait, nasıl kullanacağımıza bizim karar vereceğimiz, daha rahat edebileceğimiz bir yer olsa diye düşündük.

Tam da o dönemde köyün sakinlerinden Fikriye Abla ve Ayhan Abi yetiştiler imdadımıza. Evlerinin önündeki eski bakkal dükkanını buluşmalarımız için kullanabileceğimizi söylediler; çok heyecanlandık. Çocuklar ve Fikriye Abla tertemiz yaptılar eski dükkanı. Sonra renk istedik biraz, duvarları boyamaya karar verdik. Kendi istediğimiz gibi, içimizden geldiği gibi boyadık. Çocukların o duvarlara nasıl şeyler yaptıklarına, ne kadar yaratıcı olduklarına inanamadık. İçerisinde güneşi bile olan bir evimiz oldu. İsmine de Orhan Amca’sıyla birlikte Melike karar verdi: Sanatevi. Tabelamızı hazırladık, son hazırlıkları yaptık ve köy halkının da davetli olduğu bir açılış düzenledik.

Neredeyse herkes geldi, Sanatevi’nin kurdelesini Fikriye Abla kesti. Köy halkı büyük bir merakla inceledi çocukların çizdiği resimleri.

Naime’yle istedik ki bu çocuklara dokunabilelim bir şekilde, yüreklerimiz değsin yüreklerine. Sanatevi’nin bir sürü dostu oldu zaman içinde. Bize kitaplar gönderen, gelip çocuklarla oyunlar oynayan, kuklalar yapan, enstrümanlarını alıp ben onlarla müzik yapmak istiyorum diyen, dans öğreten, projeksiyon makinesi gönderip orayı mini bir sinema salonun çevirmemize sebep olan bir sürü dost, heyecanımıza ortaklık eden tanıdığımız, tanımadığımız yol arkadaşlarımız oldu. Bizi bu çocukların saflığı bir araya getirdi; Sanatevi’ni onların saf düşleri inşa etti.

Doğayı, çocukları ve sanatı seven üç arkadaş, Naime, Bilge ve ben birlikte yeni bir hayal kurduk, en çok da çocuklar için. Biga Ekolojik Film Günü bu şekilde ortaya çıktı.

BİGA EKOLOJİK FİLM GÜNÜ

Bu sene ilk kez düzenlenen ve küresel iklim değişikliğine, doğal kaynakların kötü kullanılması ve hızla tüketilmesine, GDO’lu gıdalara dikkat çekmeye uğraşan filmlerin yer aldığı, gıda, tarım, üretici, tüketici gibi kavramların tartışıldığı bir forum havasında geçti Biga Ekolojik Film Günü.

Naime, Bilge ve ben kırsal yaşama geçiş hikayelerimizi ve mevcut hayatlarımızı anlattık. Naime Türkiye’de gezdiği onlarca çiftliğe dair bir sunum hazırladı, Bilge kırsalda yaşama hayalinden, bir köy öğretmeni olmanın ona neler kattığından, ben de bir müzisyen olarak kırsalda yaşamanın nasıl bir şey olduğundan bahsettim. O günün bence en güzel sürprizi Selvi Köyü annelerinin çocuklarını da alıp oraya gelmeleriydi. Sanatevi üyeleri çocuklar da Sanatevi’nin nasıl kurulduğunu anlatmak için o gün oradaydı. Bir anda şenlik yerine döndü ortalık. Binbir güzellikte bir sürü çocuk.

Çok güzel filmler izledik, kendi ürünlerini yetiştiren ve çocuklarına asla kola içirmeyen annelerin hikayelerini, babaanneden kalan tohumlarını aynı geleneği sürdürerek toprağa ekip yeşerten insanların hikayelerini öğrendik. O hikayeler bize umut oldu, nefes alabildik. Kendi elleriyle işlediği nakışını “Ben bunu beğenen birine satıp o parayı Sanatevi’ne bağışlamak istiyorum.” diyen, “Bir karavan alıp çocuklar için bir kumpanya kuralım, köy köy gezelim.” diyen yeni dostlar edindik.

İstiyoruz ki daha da büyüyelim, daha fazla çocukla tanışalım, daha fazla çocuk baksın gözlerimizin ta içine. İstiyoruz ki her birimiz yapmayı en iyi bildiğimiz şeyi götürelim onlara.

 

Gökçe Coşkun

Halep kurtuldu mu, düştü mü? – Ahmet İnsel

Suriye’de yakın tarihin en büyük insanlık dramlarından biri yaşanırken başka bir kirli mücadele, yalan ve yanlış bilgilendirme savaşı bunun paralelinde sürüyor. Bugün büyük ölçüde dağılmış olan Esad karşıtı cephe yakın tarihe kadar iletişim savaşında üstünlüğü elde tutuyordu. Esad güçlerinin yaptığı katliamları, işkenceleri, sahiciliği kanıtlanmış birçok belge eşliğinde sunabiliyorlardı. Bunlara doğruluğu kanıtlanmamış haberler de dahil ediliyordu. Olayları 2011’den itibaren adım adım izleyince, başta Beşşar Esad olmak üzere, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin birçok sorumlusunun insanlığa karşı suç niteliğinde olan savaş suçu işlemiş oldukları olgusu ortada duruyor.

Beşşar Esad’ın 30 Eylül 2015’te resmi davetinin ardından Rusya’nın Suriye’de açık askeri müdahaleye başlamasıyla propaganda savaşında güç dengesi değişti. Geçerken belirtelim: ABD, Fransa ve Türkiye’nin Suriye’ye müdahaleleri uluslararası hukuk açısından gayrimeşru iken, Rusya’nın askeri müdahalesi formel olarak meşruydu.

Fransız Libération gazetesi, Halep’le ilgili haberleri Suriye’deki bağımsız kaynaklarına teyit ettirerek bunların doğru, yalan ve çarpıtılmış olanlarını ayırdığı bir dosya yayımladı. Birçok başlık altında toplanan bu haberler arasında sadece birinin doğruluğu teyit edilmiş. Doğu Halep’te dar bir alana sıkışmış olan ve kaçmak isteyen sivil halkın gitmesinin birkaç gün öncesine kadar isyancılar tarafından engellendiği haberlerinin doğru olduğunu bağımsız gözlemciler teyit etmiş. Ayrıca BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği sözcüsü de, Şam Fethi Cephesi ve Ebu Amara Tugayı’nın, kendilerinden mahallelerini terk etmelerini isteyen sayısı belirsiz sivili öldürdüğünü doğruluyor.

Buna karşılık geri kalan konularda, Moskova-Tahran-Şam eksenli haber ağları, olguları ya çarpıtıyor ya da bütünüyle yanlış bilgi salgılıyor. Batı dünyasındaki taşıyıcıları da bunları yayıyorlar. Bu konuların başında, Rusya’nın müdahalesinin Halep’i teröristlerden temizlemek olduğu iddiası var. Gazeteciler, Doğu Halep’te cihatçıların da var olduğunu ama sayıları beş bin civarında olduğu tahmin edilen isyancılar arasında çok küçük bir azınlık oluşturduklarını belirtiyor. BM özel temsilcisi Mistura, kentin ablukaya alınmaya başladığı yaz aylarında, El Kaide’nin eski yerli kolu El Nusra’nın yeni versiyonu Şam Fethi’nin kentteki savaşçı sayısının dokuz yüz civarında olduğunu belirtmişti. Ablukanın ilerleyen döneminde bu sayının iki yüz civarına düştüğünü Suriyeli gözlemciler söylüyor.

Halep’te direnişçilerin hedefi Beşşar Esad rejimini devirmenin yanında İslami devlet güçlerini kovmaktı. Nitekim 2014 başında İslami devlet militanlarının hepsi kenti terk etmek zorunda kaldı. Halep’te abluka altında olanlar, büyük çoğunluğu bölgenin insanı olan İslamcı gruplar ve laik direnişçilerdi. Bunlar muhalif oldukları için Esad rejiminin terörist olarak tanımladığı kişilerdi. Bugüne kadar, Moskova-Şam-Tahran üçlüsünün toplam hava ve kara saldırılarındaki hedeflerin arasında İslami devlet güçleri en son sıralarda yer alıyor.

Esad yanlısı propagandanın Batı’daki uzantıları, Halep’te hastanelerin bombalandığı haberinin, sanki bu kentte yüzlerce hastane varmış gibi sürekli tekrarlandığını söyleyerek çürütmeye çalışıyorlar. Mart 2011 ve Kasım 2016 arasında Halep’te sağlık kuruluşlarına toplam 117 saldırı gerçekleştiğini, Uluslararası Tıbbi Bakım ve Yardım Kuruluşları Birliği tespit etmiş. Aynı hastanenin birçok kez bombalandığını da… Hedef teşkil etmemeleri için kod adıyla işaretlenen M10 hastanesi ekim başında bir haftada üç kez bombalanmış. Faaliyet halindeki son iki hastane kasımda kullanılmaz hale getirilmiş. Bunlar tam savaş suçu niteliğinde saldırılar.

Sadece Esad rejimi medyası değil, giderek dünyaya yayılan Rusya güdümlü medya ağı da bu kampanyanın başını çekiyor. Sputnik haber ajansı ve birçok ülkede yerel dilde yayın yapan Rusya’nın Sesi radyoları bu propaganda savaşının önemli araçları. Kasım ayı sonunda Avrupa Parlamentosu Kremlin’in düzenlediği büyük dezenformasyon politikasını eleştiren bir kararı onayladı. Diğer taraftan, Moskova-Tahran-Şam üçgeninin dezenformasyon politikasının Batı’da ve Türkiye’de ciddi bir yankı bulmasında, Selefi cihatçı dehşeti, Sünnilere karşı giderek nefrete dönüşen tepkide önemli bir rol oynuyor. Batı basınında “Halep kurtuldu” başlığı “Halep düştü” başlığıyla yarışırken aşırı sağ partiler, milliyetçi çevreler ve antiemperyalizm kisvesi altında solun bir kısmı, Rusya’yı açıkça destekliyor.

Suriye’de Selefi cihatçıların işlediği insanlığa karşı suçlara ve bunları işleyenleri desteklemiş olan kuruluş ve devletleri teşhir etmek, Esad rejiminin ve destekçilerinin işledikleri bir o kadar ağır suçları unutmayı gerektirmiyor. Ne de Halep düştü veya kurtuldu diye haykırmak, artık bildiğimiz Halep’in geri gelmeyecek biçimde yok olduğu gerçeğini değiştiriyor.

Ahmet İnsel – Cumhuriyet

Genelkurmay ‘IŞİD videosunu’ inceliyor

Genelkurmay Başkanlığı, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün rehin aldığı iki askeri yakarak öldürmesine ait olduğu iddia edilen video görüntülerini inceliyor.

IŞİD’e ait olduğu söylenen sosyal medya hesaplarından dün akşam 19 dakikalık bir video yayımlandı.

BBC Türkçe’ye bilgi veren Milli Savunma Bakanlığı yetkilileri, dün akşam sosyal medyada paylaşılan görüntülerin gerçek olup olmadığına ilişkin bir tespit yapılmasının ardından bakanlıktan konuyla ilgili bir açıklama yapılacağını söyledi.

IŞİD’e ait olduğu söylenen sosyal medya hesaplarından dün akşam 19 dakikalık bir video yayımlandı.

Videoda üniformalı iki kişinin yakılarak öldürüldüğü görülüyor.

IŞİD, bu kişilerin Türk askeri olduğunu öne sürüyor.

Ancak, videonun gerçekliği ve bu kişilerin kimliklerine ilişkin teyit edilmiş kesin bir bilgi bulunmuyor.

TSK: 22 IŞİD’li öldürüldü

Öte yandan, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında El Bab’daki IŞİD hedeflerine hava saldırıları düzenlediğini ve 22 IŞİD’linin öldürüldüğünü açıkladı.

TSK’dan bu sabah gönderilen bilgi notunda, “Harekatta terör örgütüne ait 51 hedef ateş altına alındı, 22 DEAŞ mensubu etkisiz hale getirildi. DEAŞ’ın barınma, silah mevzisi ve savunma amaçlı kullandığı 37 bina, 3 cephanelik ve bir lojistik merkezi imha edildi” denildi.

 

(BBC Türkçe)

Suriye’de yaşayan akyanaklı arapbülbülü savaş nedeniyle Urfa’ya göç etti

Suriye’de yaşayan akyanaklı arapbülbülü savaşla birlikte zorunlu olarak kuzeye doğru göç etti ve Urfa’da görüldü.

Konumu ve doğa yapısıyla birçok kuşa ev sahipliği yapan ve birçok kuş türünün de göç yolunda uğrak yeri olan Şanlıurfa, son birkaç yıldır yeni bir kuş türüne ev sahipliği yapıyor.

TÜRKİYE’DEKİ KUŞ LİSTESİNE EKLENDİ

Geçtiğimiz yıllarda ilk kez kuş fotoğrafçıları tarafından Şanlıurfa’da görüntülenen akyanaklı arapbülbülü, Türkiye’deki kuş listesine eklendi. Akyanaklı arapbülbülünün Suriye’de devam eden savaştan dolayı doğal yaşam alanlarının yok olduğu ve savaştan kaçtığı düşünülüyor.

Kuş gözlemcilerine göre, akyanaklı arapbülbülü, dağılımını batıya ve kuzeye doğru genişletiyor. Gözlendikleri alana en yakın olarak Suriye’de Fırat nehri üzerinde Deyrizor şehrinde yaşadıkları biliniyor ki bu bölgenin en yakın kuş uçuşu 270 kilometre mesafe ve Fırat Nehri takip edilirse bu uzunluk 340 kilometreye çıkıyor.

Akyanaklı arapbülbülünü görüntüleyen Kuş Fotoğrafçısı Mehmet Mahmutoğlu ile konuştuk. 3 yıldır kuş fotoğrafçılığı yaptığını belirten Mahmutoğlu, Şanlıurfa’da aynı zamanda yerel bir televizyon kanalında da haber programı sunuyor. Anadolu’da yaşayan 460 kuş türünün 350’sini gözlemlemiş ve fotoğraflamış.

İLK KEZ YAŞANMADI

Bu olayın ilk kez yaşanmadığını ifade eden Mahmutoğlu, “Daha öncesinde Irak’ta yaşanan Körfez Savaşı’nın ardından kuş gözlemcileri bölgede hareketlilik gözlemledi. Kısa vadeli uçan ve göç etmeyen Irak yedikardeşkuşu Şanlıurfa’da görüntülenmişti. Irak yedikardeşi çalılıklarda yaşayan bir kuştur ancak savaş onları da etkilemiş oldu. Yurtlarını terk etmek zorundaydılar. Türkiye’de 2000’li yıllardan beri görülmeye başlandı. Şimdi o bölgede çoğalmaya başladılar. Çoğaldıkça da daha geniş bölgelere yayılmaya devam ediyorlar.”

‘ONLAR DA SAVAŞTAN KAÇIYOR’

Yakın tarihte Suriye savaşı ile bu durumun bir kez daha tekrarlandığını dile getiren Mahmutoğlu şunu söyledi: “3 yıldır akyanaklı arapbülbülü Şanlıurfa’da merkezde ve Birecik’te görülmeye başlandı. Savaştan dolayı yavaş yavaş yukarılara doğru zorunlu olarak göç etti. Onları savaştan kaçan kuşlar olarak görüyoruz. Bu kuş türünün daha çok orta ve Güney Irak’ta oldukça yaygın olduğu ayrıca İran’ın güneyinde, Kuveyt, Bahreyn, Afganistan ve Pakistan’da yaşadığı biliniyor. Savaşların devam etmesi, benzer şeylerin yaşanmasına sebep olacaktır”.

 

(Evrensel)

IŞİD, kaçırdığı iki askeri öldürdüğünü iddia etti

IŞİD, kaçırdığı iki askeri öldürdüğünü iddia etti ve bir video yayınladı. Olaya ilişkin yetkililerden açıklama yapılmadı.

İslam Devleti (IŞİD), kaçırmış olduğu iki askeri öldürdüğünü iddia etti.

Örgüt buna dair bir video yayınladı.

Videodaki görüntülerin gerçek olup olmadığına dair yetkililerden açıklama yapılmadı.

Reuters da ulaştığı Türkiyeli yetkililerin konuya dair yorum yapmadığını yazdı. Telegraph gazetesi de Fransa Haber Ajansı AFP’nin olaya dair haber geçtiğini yazdı.

Videonun yayınlanmasının ardından Türkiye’de internet yavaşlatıldı, YouTube ve Twitter gibi bazı sosyal medya sitelerine de aynı şekilde erişim yavaşlatıldı.

 

(Bianet)

Enseyi karartmadan yaşama kılavuzu – Metin Solmaz

Metin Solmaz’ın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Evet, kötülük hakikaten bulaşıcı. Bir kötülük diğerlerini getiriyor. Bunların bağlantılı olması da gerekmiyor. Ama iyilik de bulaşıcı. Ve çok uzakta da değil.

Kalabalık bir yerde ellerinizi çırptığınızı ve gülümseyerek “Nasılsınız güzel insanlar?” diye bağırdığınızı varsayın.

Bunu, Amsterdam’da, Dam meydanında filan yaparsanız kucaklara alınırsınız. Parti başlar. Atina’da yaparsanız “beşlik çakan”, tezahürat yapan, gaz veren insanlar görürsünüz. Delhi’de yaparsanız civardan yanınıza koşar, pozisyon alır, şaşkınlıkla ve sırıtarak seyrederler sizi, temsil seyreder gibi: “Daha neler yapacak kim bilir?”.

Tadını çıkarırlar her durumda.

İstanbul’da yaparsanız gözlerini kaçırırlar. Görmemezlikten gelirler. “Allahım nereden gördüm şimdi ben bu hareketleri” diye mahçup olurlar. İnatla böyle söylemeye devam eder gözlerinin içine bakarsanız paniğe kapılırlar. Maazallah ya onları bir eğlencenin içine çekerseniz?

Bu memlekette ağız tadıyla mutlu olamazsınız. Hemen dikkat çeker. Şikayetler başlar. Bu ülke eğlenen insanları hiç bir zaman sevmedi. Yolda yürürken dahi ifadeniz mutlaka biraz önce Nihat Doğan görmüş gibi tedirgin, kediniz ölmüş gibi üzgün olmalıdır.

Otobüslerde filan eğlenen kıkırdaşan okul çocukları gördüğünüzde diğer insanlara bir bakın. Kötü kötü bakar, hatta uyarırlar. Çocukları uyarmak serbesttir: “Netekim hiç saygı kalmamıştır”. O çocukların derhal bir yetişkin gibi davranması, yani hayatından bezmiş bir şekilde durması gerekir.

Mutsuzluk o kadar kötü ve yerleşik bir durum ve öyle bir kıskançlık içeriyor ki, eski Türk filmlerindeki cüzzamlılar gibi bütün mutsuzlar diğerlerinin de mutsuz olmasını istiyor sanırım.

Bunun tamamı zor hayatımızla ilgili olamaz.

Memleket zaten böyleyken bir de son birkaç yılda olan bitenle mutsuzluk çaresizliğe hatta tükenmişlik hissine doğru yürüdü gitti. Hayattan zevk alan, kıskançlıktan azade, mutluluk sensörleri açık insanlara da sirayet etti. Pek çok insan ellerini nereye koyacağını, ne yapacağını, nasıl düşüneceğini nerede duracağını bilemiyor. Bu azgın kutuplaşmada kendini çaresiz hisseden iyi insanlar bunlar. Haksız da sayılmazlar.

Ben kendime göre kullanışlı bulduğum çözümlerden bir mini kılavuz hazırlamaya çalıştım. Bugünlerin iyi günlerimiz olması olasılığı yüksek. Bu hızla palazlanırlarsa geçer akçe hepten lümpenlerin olacak. Bizler, yani birbirine çarpmadan bir arada yaşamak isteyen insanlar için yüksek moral hiç bu kadar önemli olmamıştı. Aklıma gelenleri sıraladım.

Gerçekçi olun: Vaktinizi uzun yıllar önce ölmüş liderlerden, Putin’den Trump’tan yahut Ajdar’dan medet ummaya yahut dışarıdan/içeriden gelecek bir kurtarıcıyı beklemeye, birbirinize gaz vermeye değil güvenilir haber kaynakları bulmaya, acil durum planları yapmaya, kendinize, arkadaşlarınıza iyi davranmaya ayırın. Unutmayın, bu günler öyle yahut böyle geçecek. Geçtikten sonra nerede ve nasıl olacağımız şu günlerde nasıl davrandığımıza, neler yaptığımıza şu günlerde kendinize neyi yakıştırdığımıza bağlı. Her şeyden önce kendimiz, geleceğimiz için gerçekçi olmalıyız yani.

Taraf olun: Kutuplaşma bu kadar azmışken taraf olmak zor gibi görünüyor. Kendimizi sunulan seçeneklerle kısıtlarsak zor olur tabii. Bence tek bir seçenek var: İnsan/hayvan haklarından yana taraf olmak. İyi bir insanın başka çaresi yoktur. Birbirinin üstüne pisleterek kağıt boyunda yerde “büyütülen” ve market rafına konulan tavuklar, işçi/kadın/LGBTİ cinayetleri ve tacizleri, tutuklanan siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar, patlayan bombalar, yıkılan kentler, göçmenler, konu ne, nerede ve kim olursa olsun, her hal, din, milliyet ve şartta insan/hayvan hakları açısından bakmalıyız. Güçsüzün yanında olmalıyız. Ayırmamalıyız. İnsan birisinin, hele ezilen birisinin dinine, milliyetine filan bakmaya başladı mı haklar konusu örselenir. Gerisi boşluk hissi. Gerisi saçmalıkları zafer sanmak ve nihai olarak kaybetmek.

Korku zihni öldürür: Hepimiz korkarız. Önemli olan korkunun bizi esir almasına, zihnimizi öldürmesine duruşumuzu bozmasına izin vermemek. Devletin de korktuğu için sertleştiğini unutmamalı. Hamaset nöbetleri, milliyetçilik naraları hepsi o korkuyu kamufle etmek için değil mi? Onlar korku salarlar, alınan hizaya göre de sınırları belirlerler. Kahramanlık yapmadan itaat etmemek her zaman mümkündür. Yaratıcı olmalı.

Kurtuluş var tek başına: Başkalarına iyilik yapmak, iyi birisi olmak, kendini işe yarar hissetmek demektir. Bu anlamda usul de esas da kendimiz için, kendi kurtuluşumuz için bir şey yapmak demektir. Atmosferde kapladığımız yerin hakkını vermek bunu gerektirir. Her zaman yapacak bir şey vardır. Yaralı kedilere köpeklere bakmak, barınaklara yardıma gitmek, endüstriyel gıdayı bırakmak, semt pazarlarına gitmek, naylon torbaları tekrar kullanmak, biriktirip pazarcı teyzelere amcalara vermek, mülteciler için çalışmak, Cumhuriyet gazetesi almak, ikinci bir Cumhuriyet gazetesi almak, üçüncü bir Cumhuriyet gazetesi almak, eşe dosta aldırmak… İçerideki gazetecilere, yazarlara, siyasetçilere mektup yazmak, kart atmak çevremizi buna teşvik etmek… Alternatif medyaların yayılması için çalışmak. Doğru bildiğini sabırla tekrarlamak. Bütün bunlar, itaat etmemenin, direnmenin, işe yaramanın yollarıdır.

Mütevazı olun: Pek çoğumuz eşimizle anne-babalarımız, arkadaşlarımız yahut çocuklarımızla ilişkimizi istediğimiz gibi tutamıyor, başarıyla yönetemiyoruz. Bize sunulan hayat içinde kıvranıyor, sınırlarını pek az zorlayabiliyoruz. Hal böyleyken yönetilemeyen ülkelere, insanların lümpenleşmesine, sağ partilere oy verenlere şaşırmayın. Şaşırın da temkinli olun şaşırırken.

Sosyal medya ile ilişkilerinizi düzenleyin: Sadece işlevsel takipler yapın. Hashtag’leri takip etmeyin. Trolleri, saldırgan sağcıları cevap vermeden bloklayın. Sokaktaki hayatın sosyal medyadaki kadar kutuplu ve sert olmadığını, pek çok kompleksli zibidinin klavye başına geçince Malkoçoğlu haline geldiğini unutmayın. Siyasi görüşlerinden dolayı arkadaşlarınızı, akrabalarınızı arkadaşlıktan çıkarmayın. Takip etmeyin, olsun bitsin. Hiçbir şeyin önemi yoksa dahi onların sizi takip etmesi önemlidir.

Medya ile ilişkilerinizi düzenleyin: Ben Gazete Duvar, t24, Diken, Bianet ve BBC Türkçe üzerinden takip ediyorum hayatı. Düzenli olarak Cumhuriyet, daha az düzenli olarak BirGün ve Evrensel almaya çalışıyorum. Sağcıların ne yaptığına Serbestiyet’ten bakıyorum. Sabah’a, Star’a filan tahammül edemiyorum.

Kelimelerle ilişkiler: Kelimelerle ilişkinizi yeniden düzenleyin. Zaten, bunlar, liboş, aptal, orantısız zeka gibi artık suyu çıkmış kelimeler yerine zira, hepimiz, beraber, elbette, halbuki gibi kelimeleri kullanmaya çalışın.

Anlayışlı olun: Bu ülkenin bir muhalefet sorunu olduğunu, peşine takılacak bir muhalefet bulunmadığını ve başımızdaki en büyük derdin bu olduğunu unutmayın. İnsanlara kızarken alternatifsizliğin onları da şaşkına çevirmiş olabileceğini unutmayın.

Anlayışsız olun: Nefret suçları, ayrımcılık, yalancılık, riya, sahtekarlık ve iktidar yalakalığı nasıl hoş görülebilir?

Kendinize iyi davranın: Bol bol okuyun. Kafka romanları, Arendt okuyun. Biz/Zamyatin okuyun, Çehov hikayeleri okuyun. İletişim’de Wilhelm Schmid’in mutluluk saçan küçük kitaplarını okuyun. Medyascope.tv’de Haldun Bayrı’nın eşsiz çevirilerini okuyun. Mister No okuyun, Dost’un siyah beyaz albümlerinden Corto Maltese okuyun. Bach dinleyin. Bach herkese iyi gelir. Ayaklarınızı çayıra çimene basın. Sokaklardaki mutsuzluğun sizi yutmasına izin vermeyin. Arkadaşlarınıza iyi davranın.

Evet, kötülük hakikaten bulaşıcı. Bir kötülük diğerlerini getiriyor. Bunların bağlantılı olması da gerekmiyor. İşkence iddiaları artınca okulda/evde dayak da artıyor örneğin.

Ama iyilik de bulaşıcı. Ve çok uzakta da değil. Örneğin şu üç yıllık çatışmasızlık sürecinde kan akmadı ya, kadın cinayetleri de inanılmaz derecede azalmış. Her gün en az bir kadın öldüren erkekler kadın öldürmeyi bırakmış. İnanabiliyor musunuz?

Metin Solmaz – gazeteduvar.com.tr

Rusya Büyükelçisi Karlov toprağa verildi

Ankara’da düzenlenen silahlı saldırıda hayatını kaybeden Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Karlov, Moskova’da düzenlenen cenaze töreninin ardından toprağa verildi.

Ankara’da uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov, Moskova’da düzenlenen cenaze töreninin ardından toprağa verildi.

Sputnik News’ta yer alan habere göre, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov için ilk tören, uzun yıllar hizmet ettiği Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlendi.

Dışişleri binasındaki veda töreninde Karlov’un yakınları, arkadaşları ve Dışişleri Bakanlığı çalışanlarının yanısıra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da hazır bulundu.

Lavrov: Seni hiç unutmayacağız

Karlov’un ailesine baş sağlığı dileyen Lavrov, yaptığı kısa konuşmada şu ifadelere yer verdi:

“Görevi başındayken şeytani ve alçak bir terör saldırısının kurbanı dostumuz Andrey Karlov’a veda ediyoruz. Seni hiçbir zaman unutmayacağız Andrey.”

Putin törendeydi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de Dışişleri Bakanlığı’ndaki törene katıldı.

Naaşın başında dua eden Putin Karlov’un annesi, eşi ve oğluna baş sağlığı dileklerini iletti.

Kurtarıcı İsa Katedrali’nde tören
Dışişleri Bakanlığı’ndaki törenin ardından Karlov’un naaşı Kurtarıcı İsa Katedrali’ne getirildi.

Karlov için katedralde düzenlenen töreni Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill yönetti.

 

(Bianet)

Elveda kuvvetler ayrılığı, elveda anayasa – Kemal Gözler

Bu yazı anayasa.gen.tr/ den alınmıştır

10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri

10 Aralık 2016 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi 316 milletvekili imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi” başlıklı bir kanun teklifi sunuldu[1].

Ben burada bu Anayasa Değişikliği Teklifi hakkındaki görüşlerimi kısaca açıklamak istiyorum. Bununla amacım, Değişiklik Teklifini görüşecek Anayasa Komisyonu üyelerine yol göstermek veya Değişiklik Teklifini oylayacak milletvekillerini uyarmak değildir. Uyarılarımın işe yaramadığını bilecek kadar tecrübe sahibiyim[2]. Amacım Türk anayasa hukuku doktrininin bir üyesi olarak, tarih karşısında sorumluluğumu yerine getirmekten ibarettir. İstedim ki, bu Değişiklik Teklifine zamanında karşı çıktığım kayda geçsin. İstedim ki, gelecekte, bir gün birileri çıkıp da bu değişikliği eleştirirlerse, adımı, bu değişikliğin kabul edilmesi safhasında susan anayasa hukukçularının arasında saymasınlar.

* * *

Toplam 21 maddeden oluşan 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, Anayasamızın –yanlış saymadıysam– toplam 75 maddesini etkiliyor. Bu kadar çok sayıda maddeyi etkileyen Değişiklik Teklifini burada madde madde inceleyecek değilim. Cumhurbaşkanının idarî teşkilat kurma ve Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hukukî rejimi başta olmak üzere idare hukuku açısından tuhaf değişiklikleri de burada eleştirecek değilim. Ben sadece hükûmet sistemine ilişkin bir iki maddeye değineceğim.

Bilindiği gibi bu Anayasa Değişikliği Teklifini verenler, Türkiye’de bir “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi bir başkanlık sistemi” kurmak arzusuyla yola çıktılar. Ne var ki, ulaştıkları yerin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Başkanlık sistemi bir “sert kuvvetler ayrılığı sistemi”dir. Bu sistemde, yasama ve yürütme organları birbirlerinden kesin çizgilerle ayrıdır. Özellikle yasama ve yürütme organları birbirinin görevlerine son veremezler. Ne başkan, meclisi feshedebilir; ne de meclis, başkanlık seçimlerini yenileyebilir.

Oysa 10 Aralık 2016 tarihli Değişiklik Teklifi, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında tam bir birlik sağlanmaya çalışmaktadır. Bir kere, TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılması öngörülmektedir (m.77). İkinci olarak hem Cumhurbaşkanına ve hem de TBMM’ye seçimlerinin yenilenmesine karar verme yetkisi tanınmaktadır (m.116). Değişiklik Teklifine göre, “seçimlerin yenilenmesi” demek, hem TBMM seçimlerinin, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi demektir. Seçimlerin yenilenmesi durumunda her iki seçimin de aynı gün yapılacağını hatırlatalım.

Görüldüğü gibi istenen şey, yasama ve yürütme organları arasında birliktir. Seçimler bunun için aynı gün yapılmaktadır. Ama kazara seçimlerden böyle birlik çıkmaz ise, Anayasa Değişikliği Teklifi buna da bir “çare” bulmaktadır: Cumhurbaşkanı kendi seçimlerini de, TBMM’nin seçimlerini de yenileyebilir. Ulaşılmak istenen amaç, ne pahasına olursa olsun, TBMM ile Cumhurbaşkanı arasındaki “birlik”tir; daha açıkçası TBMM çoğunluğunun ve Cumhurbaşkanının aynı siyasî partiden olmasıdır. Bu amaç gerçekleştiğinde TBMM’nin Cumhurbaşkanı karşısında bir bağımsızlığı kalmayacaktır.

Belki bu eleştirimize karşı olarak denebilir ki, Anayasa Değişikliği Teklifinde, TBMM ile Cumhurbaşkanı eşit bir şekilde düzenlenmektedir. Her ikisine de kendisinin ve diğerinin seçimlerini yenileme yetkisi verilmektedir. Biri diğerine göre kayırılmamaktadır. Cumhurbaşkanı, kendisinin ve TBMM’nin seçimini yenileyebileceği gibi, TBMM de kendisinin ve Cumhurbaşkanının seçimini yenileyebilir. Doğrudur; ancak bir farkla: Değişiklik Teklifine göre, TBMM, kendi ve Cumhurbaşkanının seçiminin yenilenmesine ancak üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla karar verebilir. Yani bunun için şimdi 550 üzerinden 330 milletvekilinin veya Değişiklik Teklifi kabul edilirse, 600 üzerinden 360 milletvekilinin kabul oyu gerekecektir. Açıkçası TBMM’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yenilemesi, Anayasa değişikliği yapması kadar zor bir şeydir. Bu nedenle TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar verme ihtimali fevkalade düşüktür. Buna karşılık, Cumhurbaşkanı, beğenmediği TBMM çoğunluğunu değiştirmek için, herhangi bir koşula tâbi olmaksızın, istediği her zaman TBMM’nin ve kendisinin seçimlerini yenileyebilir.

Görüldüğü gibi seçimleri yenileme yetkisi bakımından TBMM’nin ve Cumhurbaşkanının sahip olduğu silahlar sanıldığı gibi eşit değildir.

Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında ayrılığın ortadan kalkacağı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanının kontrolü altına gireceği tahmin edilebilir.

* * *

Bir kuvvetler ayrılığı sistemi olan başkanlık sistemini kurmak için yola çıkanların, yasama ve yürütme kuvvetlerinin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemine ulaşmış olmaları şaşırtıcıdır. Kurulması teklif edilen sisteme asla “başkanlık sistemi” ismi verilemez. Söz konusu sistem, kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesini öngören bir “kuvvetler birliği hükûmet sistemi”nden başka bir şey değildir.

* * *

Anayasa hukuku teorisinde kuvvetler ayrılığına veya birliğine göre hükûmet sitemleri, yasama ve yürütme organları arasındaki ilişkilere göre tasnif edilir. Yargı organı işe karıştırılmaz. Çünkü onun her hâlükârda bağımsız olduğu kabul edilir.

Ne var ki, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, yasama organının Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldıracağı gibi, yargı organının da Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldıracaktır. Diğer bir ifadeyle, Değişiklik Teklifi, sadece yasama organını değil, aynı zamanda yargı organını da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokacaktır.

Değişiklik Teklifine göre, “Hakimler ve Savcılar Kurulu” 12 üyeden oluşmaktadır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Teklif edilen sistemde, Adalet Bakanı ve Kurulun beş üyesi doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır. Geriye kalan altı üye ise TBMM tarafından seçilecektir. Bu düzenlemenin, anılan Kurulun bağımsızlığını sağlayabileceği çok şüphelidir. Bu eleştiriye karşı, benzer düzenlemelerin başka demokratik ülkelerde de bulunduğu cevabı verilebilir. Doğrudur; bu oranlarda olmasa da yasama organlarına ve devlet başkanlarına hâkimler yüksek kurullarına üye seçme yetkisi veren yabancı anayasalar vardır. Ancak bunun böyle olması, Anayasa Değişikliği Teklifindeki düzenlemenin Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamaya yeterli olduğu anlamına gelmez[3].

TBMM’ye Hâkimler ve Savcılar Kuruluna üye seçme yetkisi tanınması ve özellikle de üye seçiminde birinci turda üçte iki, ikinci turda beşte üç çoğunluk aranması, bu turda da çoğunluk sağlanamazsa en çok oy alan iki aday arasından ad çekme usûlüyle seçim yapılması bağımsızlık açısından önemlidir. Ancak yeterli değildir. Çünkü bir kere, bu Kurulun üyelerinin zaten yarısı Cumhurbaşkanı tarafından seçilecektir. İkinci olarak, yukarıda açıklandığı gibi, teklif edilen sistem, zaten TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birlik sağlanması üzerine kuruludur. TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birliğin sağlanması amacı gerçekleşirse, “Hakimler ve Savcılar Kurulu”nun üyelerinin yarısını seçme yetkisinin TBMM’ye verilmesinin pek bir anlamı kalmayacaktır.

Yukarıda açıklandığı gibi, öngörülen sistemde, yasama organı nasıl Cumhurbaşkanının kontrolüne girecekse, aynı sebepten dolayı, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolüne girecektir. Zira Hakimler ve Savcılar Kurulunun altı üyesi zaten doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır; geri kalan altı üyesi de Cumhurbaşkanının kontrolü altındaki TBMM tarafından seçilecektir.

* * *

Anayasa Değişikliği Teklifiyle getirilmek istenen sistemde bir denge ve denetleme mekanizması yoktur. Yetkiler, Cumhurbaşkanına şartsız ve sınırsız bir şekilde, herhangi bir denetime tâbi olmaksızın verilmektedir. Bu şekilde bir yetki verme örneği çağdaş demokrasilerde yoktur. Sık sık örnek olarak zikredilen Amerika Birleşik Devletlerinde Başkanın yüksek kamu görevlilerini ve yüksek hakimleri atama yetkisi Senatonun onayına tâbidir.

* * *

Görüldüğü gibi 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kuvvetler ayrılığı teorisinden uzaklaşmakta ve bir kuvvetler birliği sistemi kurmaya çalışmaktadır. Teklif edilen sistemde sadece yasama organı değil, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır.

* * *

Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel bir şekilde, 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde açıklanmıştır:

“Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur[4].

227 yıl önce yazılmış ve ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez.

Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre vardı. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin bundan başka bir anlamı yoktur.

* * *

Yasama, yürütme ve hele yargı kuvvetlerinin tek elde toplandığı bir sistemde hürriyet yoktur. Bu kuvvetlerin elinde toplandığı kişi, halk tarafından seçilmiş demokratik meşruluğa sahip bir kişi olsa veya bir bilge kral olsa bile değişen bir şey olmaz. Böyle bir sistemde kimse güvende değildir. Böyle bir sistemde medenî yaşam garanti altında değildir.

* * *

Lord Acton’un 1887’de söylediği gibi “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır[5]. İktidar iktidarla sınırlanır. İktidardakilerin insafıyla değil!

* * *

10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kabul edilirse, Türkiye’de sadece hükûmet sisteminde bir değişiklik olmayacak; kuvvetler ayrılığı ilkesi de ortadan kalkacaktır. Bu ilkenin ortadan kalkmasıyla Türkiye’de “anayasa” da yok olacaktır. Zira yukarıda açıklandığı gibi kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde anayasa da olmaz.

Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, şüphesiz başlığı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” olan 2709 sayılı Kanun metni Türkiye’de yürürlükte kalmaya devam edecektir. Ancak bu metin, gerçek anlamda bir “anayasa” değil, iktidarı sınırlandırmayan, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini devlet karşısında korumayan bir kağıt parçasından başka bir şey olmayacaktır. Böyle bir kağıt parçasına anayasa hukuku literatüründe “görünüşte anayasa (façade constitution)” veya “sahte anayasa (fake constitution)” ve hatta “tuzak anayasa  (trap-constitution)” denmektedir[6].

* * *

Anayasacılık 200 küsur yıllık zengin bir geçmişe sahiptir. Anayasacılığın kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi tecrübeyle teyit edilmiş temel ilkeleri vardır. Bu ilkeleri görmezden gelerek, dünyada eşi benzeri görülmemiş fantastik hükûmet sistemleri tasarlamak, gayriciddi bir çabadan başka bir şey değildir.

* * *

Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı büyük bir üzüntü içindeyim.

21 Aralık 2016, K.G.

[1]. Dönemi ve Yasama Yılı:  26/2, Esas Numarası: 2/1504 (http://www2.tbmm.gov.tr/d26/2/2-1504.pdf) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[2]. Geçmişte, bu tecrübeye sahip olmadığım için, 21 Kasım 2001 tarih ve 4720 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu daha teklif safhasındayken, oturup, bu değişikliğin bütün maddelerini tek tek inceleyip eleştiren bir “kitap” yazmıştım: Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Yayınevi, Temmuz 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm). Bu Anayasa Değişikliği Teklifi hakkında bir “kitap” değil, bir “makale” dahi yazacak istek ve enerjim kalmadı.

[3]. Demokratik ülkelerde görülen bazı düzenlemeler, Türkiye’ye ithal edilirken, özünden koparılıp kötüye kullanılabiliyor. Bu açıdan David Landau tarafından ortaya atılan “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” kavramına dikkat çekmek isterim.  David Landau’ya göre bazı ülkelerde demokratik rejimler, anayasa değişikliği yoluyla adım adım ortadan kaldırılıyor. İktidardaki güçlü başkanlar, ustaca ve kurnazca plânlanmış anayasa değişiklikleri yoluyla kendilerinin görevde kalmasını sağlayacak bir anayasal sistem kuruyorlar. Özellikle anayasa değişikliği yoluyla kendilerini denetleyecek organları etkisiz hâle getiriyorlar. Bu şekilde yeniden biçimlendirilen anayasanın tam anlamıyla otoriter olduğu söylenemez; çünkü seçimler yapılmaya devam edilir. Uzaktan bakıldığında anayasa hâlâ demokratikmiş gibi görünür. Ama yakından bakıldığında, anayasanın, gerçekte demokratik düzeni yok etmek için anayasa değişiklikleri yoluyla sinsice yeniden tasarlandığı görülür. Landau bu olguya “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” ismini vermektedir. Bkz.: David Landau, “Abusive Constitutionalism”, University of California Davis Law Review, Cilt 47, Sayı 1, 2013, s.189-260, özellikle s.191. Kanımızca, Türkiye’de son Anayasa Değişikliği Teklifi, suistimalci anayasacılığın güzel bir örneğidir.

[4]. “Toute société dans laquelle la garantie des droits n’est pas assurée, ni la séparation des pouvoirs déterminée, n’a point de constitution” (https://www.legifrance.gouv.fr/Droit-francais/Constitution/Declaration-des-Droits-de-l-Homme-et-du-Citoyen-de-1789) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[5]. “Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely” (Lord Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton, April 5, 1887”, in Historical Essays and Studies, (Ed.: J. N. Figgis ve R. V. Laurence, London, Macmillan, 1907 (http://history.hanover.edu/courses/excerpts/165acton.html) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[6]. Giovanni Sartori, “Constitutionalism: A Preliminary Discussion”, American Political Science Review, 1962, Cilt 56, s.853-862, 861.

 

Bu yazı anayasa.gen.tr/ den alınmıştır

 

 

Kemal Gözler