Yüreğinde başka dünya mümkün umudu taşıyanların pusulasıdır şiir, sinema, fotoğraf, resim, sanat.
2016 Yılında izlediğim en iyi 10 film.
Babamın Kanatları
1- Ben, Daniel Blake / Ken Loach
Politik sinemanın zirvesindeki sinemacılardan Ken Loach’a Özgürlük Rüzgarı’ndan sonra ikinci kez Altın Palmiye kazandıran “Ben, Daniel Blake” dokunaklı olduğu kadar öfke dolu bir dram. Daniel Blake adlı marangoz, sağlık durumu nedeniyle çalışamamaktadır, sistemin çarpıklığı nedeniyle devlet yardımı da alamaz, iş aramak zorunda kalır. Daniel bu süreçte kendi gibi zorluk çeken bir anne ve onun çocuklarıyla dostluk kurar. Daniel Blake gerçekçi yaklaşımlarından güç alırken bozuk sisteme ve boğucu bürokrasiye karşı dayanışmayı ustalıkla yüceltiyor.
2- Babamın Kanatları / Kıvanç Sezer
Bazı hikayeler ne kadar çok anlatılırsa anlatılsın, tekrar tekrar anlatılmak zorunda. Genç yönetmen Kıvanç Sezer’in bir gazete haberinden yola çıkarak çekmeye karar verdiği film, işçi sınıfının, emeğin ve insan onurunun yanında; taşeron sisteminin, sistem adamlarının, “fıtrat” denilen işçi ölümlerinin karşısında olan bir film.
3- Saul’un Oğlu / László Nemes:
1944 yılında Auschwitz’deki vahşet kampında geçen hikayade Macar esir Saul Auslander’in hikayesi konu ediliyor. Saul, üst yetkililer tarafından öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Krematoryumun insanlık dışı gündelik işlerini yürütürken bir gün yakın zamanda yakılacak olan bir çocuğun cesediyle karşılaşır. Çocuğun peşine düşen Saul, kampa yeni gelen insanlar arasında kendi topraklarından insanların olduğundan da şüphelenir. Saul kısa bir süre içerisinde çocuğun vahşice yakılmasını önlemek ve onu geleneklere uygun bir şekilde gömebilmek için tüyler ürperten bir maceraya atılacaktır.
4- Sieranevada / Cristi Puiu:
https://www.youtube.com/watch?v=4Pin_bvMUQo
Başarılı bir nöroloğun, diğer aile fertlerinin ölen babalarını anmak için düzenledikleri bir aile yemeğine katılması çerçevesinde gelişiyor.
5- Toni Erdmann / Maren Ade:
Bir baba habersizce yurtdışındaki kızını ziyarete gider. Kızının neşesini kaybettiğine inanır ve ona sürekli sürprizler ve şakalarla yaklaşmaya çalışır. Ve hikaye burda devameder.
6- Suikastçi / Hou Hsiao-Hsien:
3 yıllık sürgünun ardından eve dönen Yinniang’ın iki seçeneği vardır: Ya sevdiği adamı feda edecektir ya da erdemli suikastçıların kutsal yolundan sonsuza dek sapacaktır.
7- Kabakçığın Hayatı / Claude Barras:
Gilles Paris’in kitabından uyarlanan “Ma vie de Courgette” (Kabakçığın Hayatı) de sinemada ve edebiyatta sıkça kullanılan bu çocukluk hikayelerini anlatıyor işte. Trajik ve dramatik olaylar yaşamış çocukların gündelik hayatını aktarıyor perdeye.
8- Diriliş / Alejandro González Iñárritu:
Hugh Glass hayvanları avlayan deneyimli bir tuzakçıdır. Fakat avlandıkları bölgelerde kendilerinden başka hem yerli Kızılderililer hem de Fransız birlikleri kol gezmektedir. Bir av ertesinde bir boz ayı tarafından ölümcül bir biçimde yaralanan Glass’ı, yavaşlamamak adına ekibi ölüme terk eder. Fakat bölgeyi herkesten iyi bilen avcı Glass hayata tutunur ve yavaş da olsa yaraları iyileşir. Zira yaşama tutunması için oldukça geçerli bir sebebi vardır.
9- Frantz / François Ozon:
Adrien adındaki genç bir adam, I. Dünya Savaşı’nda yaşamını yitiren Frantz’ın mezarını günde iki kez ziyaret edip çiçek bırakmaktadır. Bu durum Frantz’ın nişanlısı Anna ve ailesinin dikkatini çeker. Genç adamı evde ağırlayan ve Frantz ile yakın arkadaşlığını öğrenen Anna, Adrien ile ortak duygular paylaştığını fark eder. İki yaralı insan birbirinin acısını paylaşarak hafifletirken, Frantz’a dair bilinmeyen sırlar da gün yüzüne çıkacaktır.
10- Çatışma / Mohamed Diab:
https://www.youtube.com/watch?v=YSsMEDQaKQk
30 Hazirandaki Mısır devriminin sabahında, birbirlerinden tamamen farklı geçmişleri ve inançları olan otuz kişi bir gün boyunca polis aracında gözaltında tutulur. Hayatta kalmak için aralarındaki çatışmalara son vermek ve uzlaşmak zorundadırlar. Zorlu bir yolculuk baslar.
İktidarların, sistemin, kapitalizmin, egemenlerin ezdiği insanların dramatik hikayelerini ne kadar anlatsak, ne kadar izlesek az.
Not: Bu yıl Turkiyede 136 filmin vizyona girdi. Toplamda 27 milyon 906 bin bilet satılmış. Sinema umudu ve erdemin yeniden inşa etmenin inancıdır. Evde, işte ve fabrikalarda sanatı dün olduğu gibi bugün de eksik bırakmayın.
Kayseri’de birileri varmış, çiftçiler ve okul çocukları için solucan eğitimi düzenliyorlarmış. İlk kez Huriye (Kara) Ana’dan böyle duydumdu kahramanlarımızı. Huriye Ana ile ne zaman sohbet etsek konu döner dolaşır “esencanlara” (solucanlara) oradan da hooop Kayseri ve oradaki cevval ekibe gelirdi illa ki.
Öyle anlatıyordu ki masal kahramanlarına dönüşüverdiler zihnimde. Merak ederdim kimdi bu güzellikleri iş edinenler? İki yıl önce IFOAM’a gideceğimizi duyunca deyiverdiydi Huriye Ana “Kayseri’den Yeşim de oralarda olur, bul tanış mutlaka” diye. İlk orada tanıştım Yeşim Bekyürek ile. Çatının altında konuşulan, hal edilen konular toprak, insan, küçük çiftçi, onarıcı tarım gibi sıcacık konular da olsa, mekan büyük, insan çok tanışmışlık az. Eee böyle bir ortamda bizimki de sıradan bir merhabayla, nasılsınızla, haayla, hııyla cismen bir tanışma oluvermişti, kısacık…
Oya Ayman
O kocaman ortamda insan karşıdakini tanıyamıyor ki hakkını versin, kim olduğunu idrak etsin. O tanışmışlıktan anladığım doktoralı çalışkan bir ziraat mühendisi olduğu idi. Aradan bir yıl geçti geçmedi Oya (Ayman) aradı Kayseri’den bir destek çağrısı var ne dersin diye. Konu ekolojiye giriş olunca gayri ihtiyari sordum “arayan Yeşim hanım mı?”. Nerden bildin deyince ben de Kayseri ve Ekoloji deyince bildiğim tek bir isim var onu söyledim dedim, gülüştük. Yeşim Bekyürek ile asıl tanışmamız işte bu Kayseri eğitimi ile oldu. O güne kadar duyduğum bölük pörçük parçalar o zaman yerine oturduy ve Huriye Ana’nın teveccühüne neden bu kadar mazhar olduğunu anladım kahramanlarımızın. İki örgütçü kadın, küçük üretici için yıllardır birlikte dayanışarak projeler geliştirmişlerdi. İkinci kahramanımız da işte bu noktada belirivermişti, Oluş Molu. Kayseri’de bu hikayenin kahramanı çok olsa da, ben ikisini tanıyınca benim kahramanlarım onlar oluverdi, diğerlerine de selam olsun, hakları ve gönülleri kalmasın.
Kapadokya Organik Tarım Üreticileri Birliği Derneği (KAPTAR)
Çok değil bundan 7 yıl önce kurmuşlardı Kapadokya Organik Tarım Üreticileri Birliği Derneği (KAPTAR)’ni. Onların hayalleri ve bu hayalin peşine takılan küçük çiftçiler Talas ve Kocasinan Ekolojik Pazarlarını gerçek kılmışlardı. Hayaller sürsün diyeydi bu eğitim de. Herkes neye hizmet ettiğini bilsin ki niyet sağlam olsun diye.
Mercan Yurdakuler Uluengin
Geçen yıl ekipte Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin en bi gediklilerinden ve yeni çiftçilerimizden Oya, Zehirsiz Ev’in hanımı ve dahi yazar-çevirmen Mercan (Yurdakuler Uluengin) ve bendeniz vardık. Ekolojik Pazar’ın üreticilerinden yirmisi ile buluşmuş ve hayret, hayranlık, sevgi ve minnet dolu karşılıklı alışverişle geçirmiştik iki koca günü. Hayret iki taraflıydı; onlar bizim anlattıklarımıza, biz de onların Allah vergisi sahip olduklarına.
“Nedir gerçek gıda?” dememle avcumda bir torba bulmam bir oldu
Hayranlık dedim ya! Bakın şöyle oldu mesela; konu gerçek gıda, hasbelkader ben anlatıyorum. Girizgah olsun diye iki elimi yana açarak “Nedir gerçek gıda?” dememle avcumda bir torba bulmam bir oldu. Hep bahsedilir hazır cevaplık, kıvrak zeka falan diye, bu kadarı az bulunur doğrusu. Soruyu laf olsun diye sormuşum, konuya devam edeceğim, beklemek falan gibi bir niyetim yok aklımca. O arada Menekşe Hanım bir lahzada bize armağan olsun diye getirdiği tarhanasından benim payıma düşeni avcuma koyuverivermişti. Tam anlamıyla “Hakkımı avcuma verdi” yani! Tarhananın içerisindekilerin tamamının atasından kalanla yetiştirildiğine mi, kendi ellerince yetiştirildiğine mi, hangi birine hayret edecek, hayranlık duyacaksın ki? Bilemedik… Oya da bir lahzada olup biteni resmedivermişti sağolsun. Böylesi ortamlar niyet tazelemek ve güçlenmek için çok iyi geliyor doğrusu. Üçümüz de şükran, minnet ve sevgi hisleri ile ayrıldık Kayseri’den. Ayrılırken de bir çoğu “sizi burada daha çook göreceğiz, özletmeyeceğiz merak etmeyin” demişlerdi de anlamamışız o zaman.
Bu yılın başında bir topluluk destekli tarım projesi için aradığında sohbet ettik Yeşim hanımla kulak üstü telefonda. Birkaç ay sonra proje ne oldu diye merak edip ben aradım bu kez, çok sevindi. Meğer o da beni arayacakmış yeni bir projenin eğitim hazırlığı için. Konu bu kez Kent Bostanı. İçimden “ya hiç mi bitmez enerjiniz, zaten iki ekolojik pazarı yürütmek başlı başına iş, bir de kent bostanı…” diye geçti ama çaktırmadım doğal olarak. Biz de o sıralar bir kent bostanı çalışmasına başlıyoruz, kurgular temelde çok yakın, haydi bakalım tekrar bir hayret, hayranlık duyguları falan. Konuşmanın hulasası; Kayseri Belediyesi ile anlaşmışlar ve bir protokol yaparak ekolojik tarım yapmak konusunda istekli ve azimli üreticilere kent içerisinde bir arazide KAPTAR’ın gözetim ve desteği ile üretim olanağı sunmak üzere bir proje hazırlamışlar.
Eee çıkacak ürünler ne olacak diye soramıyorsun ki, o da düşünülmüş; onlar da bu alanın içerisinde hazırlanan dükkan ve tezgahlarda halka sunulacakmış. Ancaak, buna niyetli olan çiftçinin azmini göstermesi lazımmış. Yedi başlı müfredatı hatmedip organik tarım, ekolojik yaşam, toprak, arazide beklenmedik misafirlere ev sahipliği falan hepsini yalayıp yutmak lazımmış. Arazi yedi başlı müfredatın ağzındaymış yani! Buğday’dan beklentileri de belirlenen müfredata katkı sunması olunca Gizem (Altın Nance)’den alıp icazeti keyifle düştük Kayseri’nin karlı yollarına, bu kez Oya, Sema (İskit) ve ben.
Sema İskit
Daha yollara düşmeden başladı nezaket, itina. KAPTAR’ın bu konudaki becerilerine alışkındık zaten, buna bir de Kayseri Belediyesi eklenince şımarmanın sınırına erdik nerdeyse. Projenin Belediye’deki mimarlarından Neslihan (Balaban) hanım’ın özeni, bize rehberlik eden İbrahim’in kibarlığı ile yine başladık hayret ve hayranlık fasıllarına. Belediyenin kahramanları bundan ibaret değil tabi, adını anamadıklarıma selam olsun. Bu kez işimiz zordu bize sorarsanız. Kolay değildi, katılımcı sayısı 50’nin üzerinde dedilerdi de aklımız çıkmıştı, nasıl konuşur anlaşırız onca kişi ile diye. Salona girdik gözümüze uçsuz bucaksız gözüktü, daha da büyüdü içimizdeki his. Sonra… Sonra, onlar geldiler; sıcacık gülümsemeleri, kiminde çekingen kiminde sarıp sarmalayan bakışları ile, yeni kahramanlarımız.
Aralarında geçen yılın kahramanlarından Şükran, Neziha hanımlar, Bekir bey de var. Biz çift dikiş isteriz deyip gelmişler eğitime tekrar, sağ olsunlar. Kayseri’de ne çok kahraman tanıdık, iki kerede yüzü aşkın. Kahramanı bol bir memleket olsa gerek burası dedim içimden. Düşünsenize yedi başlı müfredat ile dövüşmekten, bir salona tıkılıp saatlerce bombardımana tutulmaktan erinmeyen, kiminin eli topraktan çıkmayan kimi bundan böyle çıkmasın isteyen elli kişiyi geçgin can. Eeee, ne dert kaldı ne de tasa tabi. Saatler saatleri, cevaplar soruları kovaladı, bir de ne görelim! Gelmişiz ilk günün sonuna.
Geçen yıl eğitimde tanışıp sonrasında da irtibatı, muhabbeti sürdürdüğümüz Neziha ve Bekir Polat çifti akşam yemeğine bırakmayız deyince, memnuniyetle düştük İncesu yollarına. Arıcılık yapıyor Polat ailesi ve bu yıl Erciyes eteklerinde sebze üretimini de kafalarına koymuşlar. Ekolojik Pazarın müdavimlerinden ikisi de ve bu yolda kızları Figen de yoldaşları olmuş. Mükellef bir Kayseri sofrası ile karnımızı, tatlı sohbetleri ile de gönlümüzü doyurdular sağolsunlar.
Ertesi gün kahramanlarımız daha da ısınmış geldiler. Herkes olanı biteni paylaşmış, ekmeği evde yapma, bundan böyle üstte başta ne varsa onla idare, gönüllü sadelik falan gırla gitmiş akşam evlerde. Kimi ekmeğin evde yapımına, diğeri kül suyu ile temizliğe razı olmuş. Başlangıç için değişim dönüşüm müjdeleri hiç fena değildi doğrusu. İkinci gün de su misali…
Günün sonunda bir de sınav var ama biz kahramanlardan daha heyecanlıyız nedense. Güle oynaya yaptık sınavı da, dedim ya hayretin hayranlığın sonu gelmedi şu Kayseri’de. Fotosuz olmaz tabi, salonda, sahnede, otururken, ayakta, dışarıda, merdivenlerde anları durdurup durdurup sabitledik hafıza kartlarına. Sıra helalleşmeye geldi, tek tek uğurladık kahramanlarımızı Yeşim hanımla birlikte. Sami bey ailesinin öteden beri ekegeldiği Kayseri lahanasını, Galip bey de turşusunu getirmişler. Bu lezzet bizim açımızdan sürdürülebilir olsun diye tohumlarını da veriverdi Sami bey lahananın. Tohum aileden, ilk ekildiği zamanı bilen yok! Bildiğin servet yani. İşte böyle…
Yolcu ederlerken deyiverdiler “Bitti sanmayın, daha devam edecek hikaye…”. Bize de öyle geliyor, Kayseri’de bu kahramanlar oldukça çok gelip gideni olacak daha. Siz de gökten düşen elmalardan birine talipseniz kaçırmayın derim fırsatı.
“Milyonlarca kişi ruhlarında ve bedenlerinde açılan yarayla hayata tutunmaya, kendilerine yeni bir gelecek kurmaya çalışıyor. Hiç kolay değil, hiçbir zaman da olmayacak.”
Yıl 2011. O dönem dış haberler editörü olarak çalışıyordum. 2011’de Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında başlayan ayaklanmalara, halkların demokrasi, düşünce özgürlüğü ve insan hakları arayışlarına, “kardeş Beşar Esad”lı dönemden “katil Beşşer Esed”li döneme geçişe tanıklık ettim. Haber kaynaklarımızı artırmak ve bölgeden daha fazla bilgiye ulaşabilmek için Youtube, Twitter ve Facebook’u kullanıyorduk. Bir projede Arap Baharı’nda internet ve sosyal medyanın rolünü bile anlatmıştım.
Savaş bölgesinde görev yapmamış olsam da haberci olarak mesleğim gereği bir yurttaşın göremeyeceği kadar çok video izledim ve haber okudum. Savaş hattındaki muhabirlerimiz ve kameramanlarımızın çektikleri görüntülerden yayınlayamadıklarımız oldu. Yüzleri kanla kaplı cesetlerin, parçalanmış bedenlerin, sakat kalanların görüntülerini izlemek bir süre sonra olağan bir hale bürünüyor. Bunu söylemek acı da olsa, orada yaşanan şiddet ve insanlık dramının yerini rakamlar almaya başlıyor. Birkaç kilometre ötenizde her gün 15, 20 kişinin ölmesi zamanla “haber değeri” taşımamaya başlıyor. Böyle bir yaşanmışlığın içinden çıktığınızda hayat size olaylara farklı bir pencereden bakma imkanı tanıyor. Merhamet ve vicdan muhasebenizi bile bu deneyimlerinize göre yapıyorsunuz.
Geriye dönüp baktığımda, 5 yıllık geçen zamanda, içimi en çok sızlatan anlar evlerini terk etmeye zorlanan insanlar oldu. Yakın zamanda Türkiye’deki mültecilerin sayısı ile ilgili resmi rakamlar açıklandı mı bilmiyorum ama en az üç milyonu yeni bir hayat umuduyla aramızda. Hepsi yerlerinden edilmiş, köklerinden koparılmış. Çoğumuz başımıza böyle bir şey gelmediği için bunun nasıl bir duygu olabileceğini bilmiyoruz. Bu noktada empati kurmamızdaki eksiklik de belki bundan kaynaklanıyordur. Sizi siz yapan her şeyden, havasını teneffüs ederek, toprağına dokunarak büyüdüğünüz bir yerden zorla uzaklaştırılmış olmanın yarattığı travmayı tecrübe etmeden tahayyül edebilmek imkansız. Bu yüzden toplumsal olarak yoğun bir şiddet dalgası, büyük acılar ve fedakarlıklar içinde 2016’yı geride bırakırken etrafımızda olup bitenlere gözümüzü, kulağımızı kapatamayız, kapatmamalıyız da…
Bu gerçekliğin ortasında dolanırken foto-muhabiri Emin Özmen’in Beyoğlu’ndaki Fransız Kültür Merkezi’nde sergilenen fotoğraflarına rastladım. Zorla yerinden edilmiş Suriyeli mültecilerin hikayelerini ve yolda yaşadıklarına tanıklık etmiş, her birini belgelemiş. Her birinin geleceğe dair beklentileri, umutları, kaygıları, korkuları yüzlerinden okunuyor. Fotoğraflara bakarken de şunları hatırlıyorsunuz; hangi dinden, dilden, mezhepten olursak olalım neticede hepimiz doğuyoruz ve ölüyoruz. Bu aralıkta yaşadığımız mutluluğumuz, hüznümüz ve acımız ise aynı, sadece ifade şeklimiz farklı.
Bir cumartesi gecesi, evdeyim. Ertesi gün sevgilimin ailesiyle tanışacağım, o yüzden heyecanlıyım. Odağımı onların beni sevmelerinden ziyade, onları tanımaya çevirmekle meşgulüm. Bu rahatlığın olabilmesi için kendimle barışık olsam fena olmaz. Kafam nasıl göründüğüme takılmasın diye bakımlar yapıyorum. Kaşlarıma şekil verirken içeriden annem, tuhaf bir sesle sesleniyor: “İstanbul’da….” Anlamadım ki ne dediğini, ne dedi acaba? Tam duyamadım gibi sanki ama… İçimi hafif bir sinir kaplıyor; “yahu, işim var şu an…” Kaşlarımı almaya devam ediyorum. İçeriden televizyonun sesinin yükseldiğini duyuyorum. İçimdeki huzursuzluk büyüyor. Kaşlarımı almaya devam etmeye devam ediyorum. Annemin tam duyamadığım, kulağıma anlaşılmaz heceler olarak gelen sesi, kafamda yankılanıyor. Kaşlarımı almaya devam etmeye devam etmeye devam ediyorum. Annemin tam duyamadığım, kafamda yankılanan anlaşılmaz heceleri, birbirine eklenerek anlamlı bir cümlecik oluşturmaya başlıyor. İçimi büyük bir öfke kaplıyor. Kaşlarımı almaya devam etmiyorum, kaşlarımı yoluyorum. Nefret ettiğim bir suçluluğa kapılıyorum. ”İstanbul’da patlama oldu ve ben geri zekalı gibi kaşlarımı alıyorum!” On dakika önce, her şey ne kadar spritüeldi. Kendimle barışık olmak, insan tanımak filan. Hani en fazla kendimle barışık olmak için neden kaşlarımı aldığımı sorgulardım. Ne kadar heyecanlıydı, ne kadar hayata dairdi. Şimdiyse hayatlar biterken hayata dair şeylere devam ettiğim için kendimden nefret ediyorum.
Normalden üç kat daha ince hale gelmiş kaşlarla sonunda annemin yanına, salona gitmeyi, televizyona bakmayı başarıyorum. Artık nefret ve öfkenin ateşi, yerini hüznün ve yasın topraklanmasına bırakıyor. Üzüntüm ve yasım, suçluluk ve kendinden nefrete nazaran daha yapıcı bir yer aslında benim için.
Artık iç dünyamda zor sorular sorma zamanı. Ne yapabilirim? Kendimi suçlamam bir şeyi değiştirir mi? Bir şeyleri lanetlemem işe yarar mı? Sahi, ben ne işe yararım? Ne var elimde, neye sahibim, hangi armağanları sunabilirim de bir şeylere katkıda bulunabilirim?
Bir arada dururum
Herhangi bir şeyi etkileyecek kadar tanınmış değilim. Siyasi bağlantılarım yok. Bir şeye itiraz etmek istesem nereye gideceğimi bile bilmem. Şiddet içeren herhangi bir şeyi de ruhum kaldırmaz, silinir gidiveririm. Ama galiba yapabildiğim bir şey var… Deneyim bakayım… Hmm, olabiliyor gibi sanki… Ben, annemin yanına gider, annemle bir arada dururum. Erkek ve kadınlığın ötesinde, sevgilimin bir insan olduğunu kabul ederim, anlaşmazlıkların içinden geçerim, sevgilimle bir arada dururum. Sevgilimin ailesiyle tanışır, onların tarihlerini dinler, onlarla bir arada dururum. Çikolata alırken hatır sormayı hatırlarım, bakkal amcayla bir arada dururum. Kaşlarımı kuaförde aldırmaya karar veririm, kuaförle bir arada dururum. Sokakta gezdirilen köpeğin önünü kesip sarılırım, köpekle bir arada dururum. Okulumun mezunlar buluşmasına giderim, tüm eski kırgınlıkları, görüş ayrılıklarını, sanat anlayışı farklılıklarını unuturum, onlarla bir arada dururum. Bir şeyler karalarım, bu satırları okuyanlarla bir arada dururum. Bir tiyatro oyunu yazarım, oynayan dostlarımla, izleyen seyircilerimizle bir arada dururum. Bir kitap okurum, Eduardo Galeano’nun dünyasıyla bir arada dururum. Her şey bittiğinde, benim hiçbir işe yaramayan, naif kızın teki olduğum ortaya çıkarsa, yanımda kimsecikler kalmazsa ve günün enayisi ben olursam, kaşlarımı da saçlarımı da kazırım, çırılçıplak kalırım, kendi kalbimle bir arada dururum. Benim de günlerimin sonu gelebilir. Bu gezegene düşen göktaşları bile hayatı bitiremedi ki. Toprağın altına girerim, böceklere, çiçeklere, ağaçlara, dağlara karışırım, doğayla bir arada dururum.
Evet, bugün için sunabileceğim armağanım buymuş: Ben, bir arada dururum!
Kendi armağanlarınızın bol bol ifade bulduğu bir yıl olsun.
Onat Kutlar bir yazısında “…Hiçbir kutsal amaç, hiçbir ideoloji, hiçbir hak, hiçbir öfke, hiçbir yetki doğrulamaz öldürmeyi…” diyordu. Ölüm, Onat Kutlar’ ı 1994 yılının 30 Aralık günü The Marmara Oteli’ nin lobisinde patlayan bir bomba ile buldu. Aynı yerde o gün 37. yaş gününü kutlayan, yüreği barış için çarpan bir başka aydın, arkeolog ve rehber Yasemin Cebenoyan hayata veda etmiş; Onat Kutlar bir süre daha yaşama tutunmaya çalışmıştı.
Ara Güler’ in objektifinden Onat Kutlar
O günlerde radikal İslamcı örgüt İBDA-C yılbaşı yaklaşırken, Noel kutlamalarına karşı Beyoğlu’nda eylem yapacağını duyurmuştu, ama polis o gün güvenlik önlemi almak yerine, broşür dağıtmakla meşguldü. The Marmara Oteli’ne patlamadan hemen önce gelmişler ve masalara ‘polise güvenin’ yazılı broşürler bırakmışlardı. Bombacı otelin güvenliğinden rahatça geçmiş ve paltosunun cebinde taşıdığı bombayı Opera Pastanesi’ nin port mantosuna bırakabilmişti.
Cumhuriyet, 31Aralık1994
Olayın faili kısa bir süre sonra yakalanmış ve suçunu itiraf etmişti. Eylemi PKK adına yapmıştı. Pişmanlık yasasından yararlanan fail cezasının tümünü çekmeden 9 yıl sonra serbest bırakılmıştı. Dava 2007’ de bitip de fail 11 yıl cezaya mahkûm edildiğinde çoktan salıverilmişti zaten. Sonrasında ne oldu? Yakalanıp geri kalan süreyi yattı mı acaba? PKK, Onat Kutlar gibi Kürt sorununa duyarlı birini öldürmüş olmaktan gurur duyacak değildi ve eylemi savunmamıştı da, ama eylemin sorumluluğunu da reddetmemişti. Yasemin Cebenoyan’ ın kardeşi Cüneyt Cebenoyan’ ın özür dilenmesi veya sorumluluğun reddedilmesi yönündeki çağrısı da bir sonuç vermemişti.
Semih Poroy’ un çizgileriyle Onat Kutlar Piyer Loti’ de/ 1994
Onat Kutlar, her yeni yılın ilk sabahında arkadaşlarını toplayıp Eyüp’teki Piyerloti Kahvesi’ ne gider ve yeni yıla hep birlikte kahve içerek ‘hoş bulduk’ derlermiş. Olayın yaşandığı yılbaşı öncesinde de gazetedeki köşesinden okurlarını Eyüp’ e, Piyer Loti’ ye çay içmeye davet ettiği son yazısı, ölümle yaşam arasında savaş verirken, 1 Ocak 1995’ de yayımlanır. O son yazısında sanki bugünü anlatmış Kutlar: “…Gökyüzü de, Haliç de, kent de daha kirli. 1995, bir bahar aydınlığı ile başlamıyor. Yaşadığımız kent, ülke ve yeryüzü ölümler, kıyımlar, savaşlar, haksızlıklar, ilkellikler, aldatmalar, kirlilikler, çirkinlikler içinde…”
Onat Kutlar da bombadan on gün sonra 11 Ocak 1995’ te hayata veda etmişti.
Cumhuriyet, 15 Ocak 1995
Onat Kutlar 15 Ocak’ ta binlerce insanın katılımıyla ve alkışlarla son yolculuğuna uğurlandı. Hatırlıyorum, Aşiyan Mezarlığı’ nda kasvetli, ölümlerle daha da kirlenmiş- kurşuni bir gökyüzü ve yağmur vardı.
Cumhuriyet/ 15 Ocak 1995
Ne yazık ki bugün de yaşamdan çok ölümün kokusu dolaşıyor kentin üzerinde. İstanbul bugün daha da kirli. Sokaklar erken boşalıyor, hemen kendi kuytularına çekiliyor insanlar. Bugün de terör, çağdaş (!) dünyanın en büyük belası. Sessizce, hiç önemsenmeden öylece ölüp giden ya da öldüren insanlar bugün de varlar. Ve bugünden geriye doğru dönüp baktığımızda artık çok iyi biliyoruz ki hiçbir zaman,hiçbir şiddetin kazananı olmuyor!
***
Onat Kutlar 25 Ocak 1936’da doğmuş, ilk ve orta öğrenimini memleketi Gaziantep’te tamamlamıştı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini de son sınıfta yarıda bırakmıştı.
Vezneciler- Site Öğrenci Yurdu
Sonra felsefe öğrenimi için Paris’e gitmişti.
Demir Özlü ve bir yabancı arkadaşı ile Paris’ te/1961
Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Doğan Kardeş dergisinde sekreterlik yapmış; 1956 yılında, “a Dergisi “nin kurucuları arasında yer almıştı.
Aydınlar Dilekçesi Davası/ 1984
1960’ lı yıllardan itibaren Türkiye İşçi Partisi gibi ilerici hareketleri destekleyen Kutlar Şili ile Dayanışma Gecesi ve benzeri etkinliklerde konuşmacı olarak da yer almış; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına karşı arkadaşlarıyla birlikte bir kampanya örgütlemiş; 12 Eylül’ den sonra kaleme alınan Aydınlar Dilekçesi’ nin de örgütleyicilerinden olmuş ve 1984’ te bu davadan yargılanmıştı.
12 Eylül’ e karşı duruşun naif bir anlatımı olan Yeter ki Kararmasın kitabını da 1985’ de yayımlanmıştı.
Yeter ki Karamasın- 1985
1968 olaylarının Türkiye’ye yansımasıyla başlayan dönemin; aşk, ateş ve anarşi günlerinin altın çıkaran insanlarındandı Onat Kutlar. Ferit Edgü’ nün deyimiyle O ‘yazın dünyamızın dekatloncusu’ ydu. Öykü, şiir, deneme, senaryo…edebiyatın hemen her alanında eşsiz yapıtlar yarattı.
Onat Kutlar’ ın edebiyat yolculuğu “…Antep’ in fıstık ağaçlarının gölgesinde, portakal bahçelerinde…” yazdığı şiirlerle başlamıştı. 1952’de çeşitli dergilerde çıkan şiir ve hikâyeleriyle tanınmaya başlayan Onat Kutlar, edebiyattaki özgün yerini 1959’ da henüz 23 yaşındayken yazdığı İshak adlı öykü kitabıyla almıştı. 1960 yılı Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü de İshak’ a verilmişti.
İshak/ 1959
Fethi Naci, İshak’ ı dünya edebiyatında (Latin Amerika edebiyatçılarından çok daha önce) büyülü gerçekçilik akımının ilk örneklerinden birisi olarak tanımlıyordu. Duru ve yalın bir anlatıma karşın imgelerin sağladığı şiirsellikle derinlik kazanan İshak, kaleme alınışının 50.yılında YKY’ nın Elli Kuşağının İlk Kitapları Serisi nde yayımlandı ve hepsi numaralı sadece 3000 adet basıldı. Türk edebiyatının en önemli kitaplarından İshak bugün 58 yaşında. Hala genç ve hepimize söyleyeceği şeyler hala var. Peki, kimdi bu İshak? “…Tuhaf bir yaratık. Yıllardır mehtaplı gecelerde bir ağaca tüneyip yeryüzünü gözetler İshak. Tahtakuruları gibi alışkanlıklarının alçak duvarları arasında yaşamayı seven bir yığın insanın çekip iyimser bir çamura batırdığı teraziyi, dengede tutmaya çabalayan biri” Her birimizin hayatına bir dönem bir biçimde dâhil olmuş İshaklardan bir tanesiydi yani.
Onat Kutlar 1965’te Türk Sinematek Derneği‘ni kurmuş, 1976’ ya kadar Türkiye’ye dünya sinemasının kapılarını açan Türk Sinematek Derneği’ni yönetmişti. Arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’ u tıpkı Paris gibi sinemalı- şenlikli bir kente çevirmişlerdi. Bu deneyim bugün de birçok genç sinemacıya ilham vermeye devam ediyor.
Sinematek salonunda
Sinematek 12 Eylül darbesi günlerinde kapatılmıştı.
Onat Kutlar film bobinleriyle
Arkadaşlarıyla birlikte Yeni Sinema dergisini çıkaran Kutlar 1985’te Berlin Film Festivali‘nde jüri üyeliği yapmıştı.
Berlin Film Şenliği/ 1985
1994 Fransa’dan “L’Ordre des Arts et des Lettres” nişanı Türk Sinematek’ indeki çalışmaları nedeniyle Onat Kutlar’ a verilmişti.
Sinema Bir Şenliktir/ 1984
Sinemaya dair yazılarını Sinema Bir Şenliktir kitabında toplayan Kutlar kitabın bir yerinde rastlantılara dair “…Rastlantılar yaşamın gümüş anahtarlarıdır. Kimi zaman insana cennetin kapılarını bile açar. Derin sularda yaşayan bu gümüş balıkları, duyarlı bir göz, açılmaktan korkmayan bir yürek ve “bilinmeyene” olta savuracak bilek ister” der. Onu sevenler iyi ki rastlamışız Onat Kutlar’ a.
Kuruluşundan başlayarak İstanbul Film Festivali Düzenleme Kurulu, 1981 yılından ölümüne kadar da İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı İcra Kurulu üyesi olan Kutlar, 1978’de, Kültür Bakanlığı Sinema Yapım ve Gösterim Merkezi’ nin kuruluş çalışmaları içinde yer almıştı.
Cumhuriyet Gazetesi’ nde çıkan yazıları Gündemdeki Sanatçı ve Gündemdeki Konu kitaplarında toplanmıştı.
Uzun süren sinema macerasından sonra, 1980’ li yıllarda edebiyata dönmek isteyen Onat Kutlar öykülerini yazarken izlediği yöntemi “Ben bu öykülerde, yazının bana verdiği olanaklarla, bu garip kuşun uçuşunu, onu durdurmadan, anlatmaya çalışıyorum” diye tanımlıyordu.
İshak kitabına girmeyen Volan Kayışı ve İntihar, 1980’ den sonra yazdığı Karameke, Sığla Ağacı, Mühür ün yanı sıra dosyalarda kalmış öbür adsız anlatıları Ferit Edgü tarafından yayına hazırlanmış ve YKY’ de yayınlanmıştı.
1989’da İranlı şair Füruğ Ferruhzad ’ın şiirlerinden bir seçmeyi yakın dostu Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirerek Sonsuz Günbatımı adıyla yayımlamıştı.
Unutulmuş Kent adlı şiir kitabı da ölümünden sonra 1996’da Fransa’da Rauyamont Vakfı tarafından yayınlanmıştı.
Onat Kutlar, Yusuf ile Kenan (1979), Hazal (1979) ve Hakkâri’de Bir Mevsim (1982) gibi yurtdışı ve yurtiçi festivallerde çok ödüllü filmlerin senaryolarına da imzasını atmıştı.
Ferit Edgü’ nün fantastik romanı “O” dan yola çıkarak Onat Kutlar’ ın Ferit Edgü ile birlikte yazdığı senaryoyu Erden Kral filme çekmişti. Filmin çekileceği mekânı bulmak için önce hep birlikte doğuya, Hakkâri’ ye gitmişler; zorlu bir yolculuktan sonra Hakkâri’ nin Oramar bölgesine, Pirkanis köyüne ulaşmışlardı. İstanbul’ da senaryonun yazılmasını takiben çekim bu köyde gerçekleşmişti. Filmde kentli öğretmeni Genco Erkal oynamış; filmin müziklerini Timur Selçuk yapmıştı. Kutlar’ a göre bu film ne bir belgeseldir, ne bir destan, ne avant-garde bir yapıt, ne de toplumsal içerikli bir köy filmi. Ama aynı zamanda hepsinden bir şeyleri de içerisinde barındıran bir filmdir. Sinema dünyasında hak ettiği ilgiyi gören film 1983’ de CICAE, Fibreski, İnterfilm Otto Dibelius ve Berlin Film Festivali Gümüş Ayı ödüllerini almıştı.
Feyzullah Çınar ve Sinematek’ ten fotoğrafçı ve sinemacı Ömer Pekmez ile
Bir yazarın “…unutma ülkesinden bir adam…” diye tanımladığı Onat Kutlar geride Türkiye edebiyatının en seçkin örnekleri olan şiirlerinin yer aldığı Peralı Bir Aşk İçin Divan (1981) ve Unutulmuş Kent (1986) kitapları ile; düz yazıyı şiirin sınırında gezdiren öykü kitapları İshak (1959) ve Karameke ile denemelerini topladığı Bahar İsyancıdır (1986) ile; sinema yazılarının yer aldığı Sinema Bir Şenliktir (1984) kitabıyla, senaryolarını yazdığı filmlerle bugün de yaşıyor, unutulmadı.
Hakkında yazılan yazılardan oluşan Onat Kutlar Kitabı 2006’ da Turgut Çeviker tarafından yayına hazırlanmıştı.
2016’ da İstanbul’ da Onat Kutlar’ ın anısına “Sinematek yaşıyor: Onat Kutlar anısına 50. yılda 50 film ve 50 sunum” başlıklı bir dizi etkinlik gerçekleştirilmişti. Yeşil Gazete’ ye haberini yapmıştık.
Onat Kutlar’ a Mektup Var, YKY, 2016
Onat Kutlar’ ın dostları 2016’ da da ona mektuplarıyla seslendiler. Sinematek yıllarından başlayıp ölümüne kadar usta-çırak ilişkisiyle harmanlanan dostluğunu bugün de yüreğinde duyumsayan Hülya Uçansu’ nun yayına hazırladığı ve YKY’ de yayımlanan “Onat Kutlar’ a Mektup Var” kitabında Ülkü Tamer,Ömer Pekmez,Vecdi Sayar, Adnan Özyalçıner, Arif Keskiner, Aydın Engin, Oya Bayar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Doğan Hızlan, Jak Şalom, Cevat Çapan, Erden Kıral, Atilla Dorsay, Ersin Salman, Murat Belge, Celal Hosrovşahi, Ara Güler, Gencay Gürsoy ve daha birçok arkadaşının mektupları yer alıyor. 1950’ den yakın zamana kadar Türkiye’ nin siyasi ve kültürel yaşamına dair bir tür “sözlü tarih” kitabı tadında okunan bu kitabı da diğer kitaplarını önerdiğim gibi herkese öneriyorum.
Bir senaryo için doğu gezisinde
Onat Kutlar reklam ajanslarında da çalışmıştı. 1980’ li yıllarda abim Bülent ile aynı reklam ajansında, Repro’ da çalıştıkları sırada tanıştığım Onat Kutlar’ ı, bugün, bir elinde sigarası, diğerinde kahve fincanı; gizemli- bilge yüzü, insanın içine işleyen bozkır gülümsemesi ve türkülü- babacan ‘merhaba’ sıyla hatırlıyorum.
Eşi Filiz Kutlar’ ın objektifinden Onat Kutlar
“Biz ölümlü insanlarız. Yaşamayı ve baharı bu yüzden severiz. Doğan her şeye inanırız. Çocuklara, güneşe, bize düşler sunan ay ışığına. Sevdiğimiz kadınların boynunu okşamak isteriz ve çocuklarımızın. Günü kızarmış bir ekmek gibi tazeyken bölüşürüz ve akşamın kızıl tüyleriyle gelip sabahın yumurtaları üstüne oturmasını severiz. Karız şarabı acılarla da mayalanmış olsa, sarhoş eder bizi. Ve çocuklarımıza ekilmiş toprak kadar gerçek bir gelecek bırakmak isteriz. O sonsuz düşü… “ diyen ve doğu-batı ikilemini imbikten süzülen bir tat olarak önümüze koyan, yaşamın her alanına katılan, merakları, keşfetmeyi, öğrenmeyi kışkırtan, birikimlerden damıttıklarını hepimizle paylaşan, tepkisini ortaya koyan, yorumlarıyla, eleştirileriyle, önerileriyle yarını hazırlayan, aydın sorumluluğunun bilincinde uyaran; Türk edebiyatında okuduğum en güzel öykülerin yazarı; akılla duyarlılığı, bilgiyle birikimi dizelerde buluşturan şair; denemeleriyle önümüzde ufuklar açan; yaşamımıza görüntünün bitmez tükenmez şeridini sokan, evrensel sinema kültürümü borçlu olduğum insanı, Zeynep Oral’ ın tanımıyla “yeni zamanların dervişi” Onat Kutlar’ ı çok sevdiğim bir şiiriyle anmak istiyorum: Ne kalacak bizden geriye: Akşamüstü oturdum yol kıyısına. / Düşündüm./ Ne kalacak bizden geriye?/ Balkan yaylasından ve/ Bozkırlardan/ Kafdağlarına giden şu bulut./ Sonsuz mevsimlerle esmerleşen/ Şu toprak ve derin çınar ağacı/ Biz yokken de vardı./// Çocukların şu gülen sarı feneri/ Ayışığı./ Ve ıssız balkonlarda/ Kırmızıbiberlerle üzgün yaşlıları/ Aynı mandalda kurutan güneş/ Çayırda gölgeler bırakacak/ Dalgın yeryüzünden çekilirken.///Kalabalık çarşılara tortusu çökecek/ Tüccarın kan pazarından/ Mezarlığa taşıdığı paranın./ Değirmeni döndüren ter ırmağı/ Kuruyunca ardında tuz kalacak/ Ve bir anı öfkeli işçilerden./// Sinirli kediler bir tekir şerit olacak./ Ve bir çöl esintisi/ Dörtnala kaybolan Arap atları./ Bir çavdar haritası çizecek/ Bozkırı terk eden tarla faresi./// Kuş tüyleri gökyüzünün camını/ Buzlu yazılarla donatacak./// Her şey değişiyor ama ne yapsak./ Duracak/ Tarihin uzun duvarı/ Taşlara kırmızı izler bırakan./ Ve aynı kıyıdan yürüyen köle/ Silecek kralların adını./ Gene de karanlık dağ/ Başlarında/ Yarın bir kin gibi hatırlanacak/ Kanlı soy ağacının dalları./ Kiraz ve kamıştan kavalımızın sesleri/ Dağılıyor havada/ Bir kuyu ağzından geçiyor gibi/ Rüzgârı mor fistanlı zamanın./ Bu güzel şarkı da unutulacak/ Kıyımlar acılar kanlar içinde./ Savrulurken yaşadığımız günler/ Bu soruyu mutlaka soracaksın./ Ne kaldı/ Ne kaldı bizden geriye?”
Bahar İsyancıdır/ 1986
Bahar İsyancıdır kitabının bir yerinde “…Yaşadığımız şu karabasan bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? “diye soruyor ve “İstersen şimdi yalnız bunu düşünerek bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir” diyordu.
Bugün yeni bir yılın eşiğindeyiz ve Onat Kutlar’ ın Cumhuriyet’ te yayımlanan son yazısında “…Gökyüzü de, Haliç de, kent de daha kirli. 1995, bir bahar aydınlığı ile başlamıyor. Yaşadığımız kent, ülke ve yeryüzü ölümler, kıyımlar, savaşlar, haksızlıklar, ilkellikler, aldatmalar, kirlilikler, çirkinlikler içinde…” kelimeleriyle tanımladığı o kasvetli havayı ne yazık ki bugün de soluyoruz. “…2017 bir bahar aydınlığıyla başlamıyor” ne yazık ki. Mutsuz günlerin eksilmediği, aksine çoğaldığı günlerde yaşıyoruz. Ama her şeye ve her şeye rağmen bizler biliyoruz ki yarın her zaman güzeldir. Bu ülkede çekilen en güzel filmin adı bugün de hala Umut’ tur ve “…bizler henüz güzel günler, güneşli günler göreceğimize dair inancımızı yitirmedik, yitirmeye de niyetimiz yok.”
Yakında YKY, Onat Kutlar’ ın “Paris Notları” nı yayımlayacakmış. Genellikle medyatik vasatlığın egemen olduğu güncel edebiyat pazarında, Onat Kutlar’ ın, Türkçe’ nin tadını her seferinde bana daha çok hissettiren bütün kitaplarını- yazılarını defalarca okudum ve bu notları da merakla bekliyorum.
2008’ de aramızdan ayrılan Fethi Naci’ nin Onat Kutlar’ a seslendiği kelimelerinin sonuna bir kelime de ben ekleyerek Onat Kutlar’ a seslenmek istiyorum: “Güzel kitaplar okumak hep sevindirmiştir beni. Yaşa be Onat ABİ!”
Kaynaklar:
Onat Kutlar Kitabı, Turgut Çeviker, TÜRSAK, 2006
Onat Kutlar’ a Mektup Var, Hülya Uçansu, YKY, 2016
Küreselleşme, dünyanın gidişatı, iklim değişikliği, ekolojik felâketler ve “dünyayı değiştirmek” hakkında yazılmış alabildiğine gerçekçi, ayağı yere basan ve geniş perspektifli bir kitap, Çöl. Kitabın odağında tam bir demir leblebi soru yer alıyor: İklim değişikliğinin geri döndürülemez olduğunun, canlı türlerinin yok oluşunun giderek hızlanacağının artık kesinleştiği, çok ciddi toplumsal çalkantılar ve çatışmaların ufukta belirdiği şu dönemde, ne yapılabilir, ne yapabiliriz?
Bu konularda genel olarak karşımıza çıkan iyimser/kötümser, umut dolu/karamsar yaklaşımlardan uzak duran Çöl; “dünyayı kurtaramayacağımızı” ortaya koyuyor, bu gerçeğin gelecekteki olası açılımlarını sergiliyor ve bu açılımlar içindeki “gidecek, yaşanacak, sevişilecek ve direnilecek yerlerle” ilgileniyor. Her ne kadar mevzularını anarşist düşünce ve hareket perspektifinde ele alsa ve anarşistlere seslense de, şimdiye ve geleceğe dair, şehirleşme, teknolojikleşme ve özgürlüğü arayış sarmallarına dair son derece ufuk açıcı olabiliyor.
Çöl 125 sayfaya muazzam bir yoğunluk sıkıştırmış; perdeyi coşkulu, taşkın anti-kapitalist sokak gösterilerinin sönümlenişine ve gündelik gerçekliğe dokunamayışına, çok çeşitli STK girişimleri ve lobi faaliyetlerinin küresel ısınma eğrisini aşağı çekemeyişine ve kapitalizmin çökmeyeceğine, kılık değiştireceğine ışık tutarak açıyor. Kimi radikallerin temiz bir sayfa açılması umuduyla dört gözle bekledikleri büyük enerji çöküşü, dev kapital krizi ve ekolojik felâketlerin muhtemel sonuçlarını siyah/beyaz uçlara dalmadan ele alıyor. Esas darbeyi daha ziyade Güney Yarımkürenin, Tropik kuşak ile Akdeniz bölgesinin, özellikle de yoksulların alacağını, Kuzey yarımkürenin “gelişmiş” toplumları ve Ilıman kuşağın görece büyük bir çöküş yaşamayacağını öngörüyor. Sonuçta da, ne küresel bir özgürlükçü devrimin, ne ilkelliğe dönüşün ne de genel bir Mad Max dünyasının ortaya çıkmayacağını anlatıyor. Kitap, dünyanın bazı bölgelerinde çok sıkı koruma duvarlarının ardında ultra teknolojik hayatlar sürülürken, çoğu bölgedeyse çok düşük teknolojili, neredeyse avcı toplayıcı hayatların yaşanacağını ileri sürüyor.
Hem acıları, açmazları, trajedileri hem de kuram dışı yaratıcı çözümler, dayanışma örnekleri, özgürlük potansiyellerini yan yana ele alan metin boyunca, kâh Üçüncü Dünya’nın gecekondularına dalıyor, buradaki cehennemî koşulları ve yeni direniş, dayanışma biçimlerini öğreniyor, kâh dünyadaki sıcak ve soğuk çöllerin sınırlarını genişletmesine ve bunun ortaya çıkaracağı zorluklar ve olanaklara tanık oluyoruz. Bir yandan sayıları hızla artan mega kentlere ve modern kapitalin başkentlerine, buradaki yeni çelişkilere, çatışmalara, gözetim, sindirme biçimlerine ve bir denetleme aracı olarak yeni iletişim teknolojilerine; bir yandan da bu ortamda kurulmuş/kurulabilir yeterlilik ekonomilerine, güç birlikteliklerine göz atıyoruz. Biyoçeşitliliğin ne büyük bir hızla yok olduğu gerçeğiyle sarsılırken, doğanın muazzam “yeniden büyüyüp, serpilme gücü”ne bir kez daha hayret ediyoruz. İrdelenen tüm bu boyutlarda devletin ve iktidarın sinsice nasıl çalıştığı, işlediğine ışık tutuluyor: “En iyi saklanan devlet sırrı gündelik hayatın sefaletidir”.
Ekoloji camiasında sıklıkla gözardı edilen tahakkümcü yönetimler, sömürü düzeni ve sınıf çatışmalarının ekolojik trajedileri ortaya çıkaran temel nedenler olduğunu ileri süren Çöl‘e göre, “sınıf toplumu var olduğu sürece yabana karşı savaş devam edecek”. Önümüzdeki daha çok çatışma, toplumsal adaletsiz ve baskıcı yönetimlere gebe günlerde ise, yine de “pek çok özgürlük ve yaban ihtimali de mevcut”.
Kitap boyunca proleter ya da özgürlükçü bir devrimin olanaksızlığına, yıkıcı eylemler, sokak gösterileri odaklı bir muhalefet ve direniş yaklaşımının beyhudeliğine dikkat çekilirken, gerçek bir dönüşüm ve karşı kültür yaratımının toplumsal ilişkiler ağında, gündelik yaşamın tüm boyutlarını kapsayan bir “başka türlü davranma” pratiğine yaslandığında işlerlik kazandığı vurgulanıyor. Geleceğin karşı kültürü, mahallelinin elbirliğiyle yarattığı, baktığı, koruduğu ve paylaştığı bostanlarda; hiyerarşik olmayan birlikte yaşama, karar alma, üretme ve paylaşma kültürlerini içselleştirmiş toplulukların ekolojik tekniklerle yeşerttiği ücra, çorak topraklarda; yeni iklim koşullarına karşısında coğrafyasını terk etmeyip, yaratıcı çözümlerle hayatta kalmayı başarmış, kendi kendini idare eden yerli halklarda yeşerecek. Başa çıkılamayacak çok geniş kapsamlı toplumsal, hatta küresel meseleler yerine, burnumuzun dibindeki, “kendi etiğimizi yansıtabileceğimiz” meselelere odaklanıp, dezavantajları bizzat avantaja çevirebilenler yaratacak bu karşı kültürü.
ÇÖL’ün günümüz gerçekleri ve geleceğin olgularını çok ince bir bakışla yakalayabildiği, sürekli dem vurduğu “özgürlük ve yaban ihtimallerini” ise ferahlatıcı şekilde açamadığı kanaatindeyim. Çöl’ü okurken, “elimizden ne gelir?”i daha ete kemiğe büründürmek üzere bir yandan da Joanna Macy ile Chris Johnstone’un yazdığı (ve ismi dilimize talihsiz bir şekilde çevrilen) Aktif Umut’u elinizin altında bulundurmanızı önerebilirim.
Kaos yayınları, İnan Mayıs Aru’nun editörlüğünü sürdürdüğü “uygarlık sorgulaması” serisinde birbirinden güçlü kitapları yayımlamaya devam ediyor.
ÇÖL
Özgün Adı: Desert
Yazar: Anonim
Çeviren: İnan Mayıs Aru Kaos Yayınları
Yılın olayları arasında 15 Temmuz’a, savaş, şiddet ve her türlü melanete, yılın kişileri arasında maalesef Donald Trump ismine birkaç kez rastlayabilirsiniz. 2016’nın pek sevilen bir yıl olduğu söylenemez, ama bu yılın adı sık anılan kahramanları da var: Barış için akademisyenler gibi…
İşte elimize ulaşan 10 Yggil’in değerlendirmeleriyle 2016…
Yeşil Gazete ekibine sorduğumuz sorular:
1- Dünyada 2016′nın en önemli olayı neydi?
2- Türkiye’de 2016′nın en önemli olayı neydi?
3- 2016′da dünyada yılın kişisi kimdir?
4- 2016′da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
5- 2016′da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
6- 2016′nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
7- 2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
ALPER TOLGA AKKUŞ
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Dakota’da bir petrol boru hattını engellemek için başlayan yerel direnişin dünyanın tüm yerel halklarını aynı amaç doğrultusunda birleştirmesi. Kuzeyden Güneye, Doğudan Batıya gezegenin tüm yerli halkları tek seste birleşti, #NODAPL
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
15 Temmuz darbe …..si, ne olduğu kısmını özellikle boş bıraktım çünkü ne olduğunu yıllar geçse de tam olarak idrak edemeyeceğiz gibime geliyor.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Donald Trump, karikatür bir karakterken ve hiç kimseler aday olarak çıktığına bile inanamazken ABD Başkanı seçildi. Dünya nereye koşuyor konulu bir trajikomedinin içinde gibiyiz, trajedi dozu da giderek artıyor.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir
Yılın son günlerinde bizleri sevindiren Aslı Erdoğan ile Necmiye Alpay.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Film: Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde izlediğim Fransız filmi “Yarın”ı söyleyebilirim. Film hakkında buradaki linkten bilgi almak da mümkün.
Kitap ise 2017 başında çıkacak aldığım bilgilere göre, İletişim yayınlarından çıkacak olan “Masal Anlatıcısının Yolu – Ashley Ramsden”.
Müzik için ise bir Açık Radyo programını önereyim, hafta içi her sabah 07:00 – 07:20 arasında yayınlanan Murat Meriç programı, “Şarkılarla Memleket Tarihi”.
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
Bize umudun her daim taze olduğunu anımsatan güzelim direnişleri ile Cerattepe savunucusu tüm aktivistler ve elbette Yeşil Artvin Derneği
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
Zifir yıllarının en sonuncusu, kanaatim odur ki 2017 ile birlikte şafağın ilk ışıklarını da görmeye başlayacağız.
GİZEM HASIRCIOĞLU
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Geriye dönüp bakması çok zor bir yıldı 2016. Her sene adet olduğu üzere bu mini değerlendirmeyi yaparken önceki yıllarda neler yazmışız diye dönüp bakıyorum ve görüyorum ki dahil olduğum 2013 yılından itibaren karamsarlıkta yokuş aşağı bir halimiz var.
2016 yılında olan yetişmekte zorlandığımız onca şey arasından en önemlisi ve acaip olanı Donald Trump’ın seçilmesi bence. Olmaz olamaz derken ırkçılığı ile, nefret söylemleri ile güle oynaya seçildi resmen.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
15 Temmuz.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Yaşayan bir kişinin aklıma gelmemesi çok fena, gerçekten. Trump geldi önce aklıma ama umudun yüzü suyu hürmetine Castro diyelim.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Barış için Akademisyenler bildirisi imzacıları
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
“Barış için Akademisyenler” girişimi
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
En boğucu yıl
KORAY DOĞAN URBARLI
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Trump’ın ABD’nin başına geçmesi ve İngiltere’nin AB’den çıkması. Daha doğrusu Amerikalıların Trump’a, İngilizlerin de AB’den çıkılmasına oy vermesi. Daha doğru ve kısası Anglosaksonların enteresan oy tercihleri.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişimi ve 15 Temmuz sonrasında darbe girişimine maruz kalanların darbeyi tamamlaması ve her iki durumda da darbe yiyen bizler.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Beşar Esad. Kim onun için gidecek dediyse 2017’yi evinde televizyondan izleyecek.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Yazdığı bir haber yüzünden hapse atılan, sonra çıkartılan, sonra üzerine ateş edilen, en sonunda da yurt dışında yaşamaya mahkum edilen Can Dündar.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Gabriel Garcia Marquez: Doğu Avrupa’ya Yolculuk
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
Kirli bilginin hızla yayıldığı bir ortamda doğru bilgi için uğraşan Doğruluk Payı ve teyit.org
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
“Her şey o sene başlamıştı!”
MAHİR ILGAZ
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Aslen bir internet trolü olan Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesi. Küreselleşmenin eğer faydaları varsa bunları göremeyen kitlelerin sert sağa çarkının, şimdilik, zirvesiydi. Bilim insanları kendi kendini yeniden üreten komplo teorisi toplumları oluşturmayı başardılar ve bu hiç iyi olmadı. Sonumuz şirazesinden çıkmış yapay zekadan değil de baya sıradan organik zekadan gelecek galiba.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
15 Temmuz. Büyük bir karanlığa itti bizi. Gerçi öncesi de var. Hani meşhur hikaye vardır ya? Adamın biri bir gökdelenin tepesinden düşer, ’35. kat, buraya kadar her şey iyi, 24. kat, buraya kadar her şey iyi’ diyerek çakılmaya gider? Ha işte bizimki hiç ona benzemiyor. Yere çakılana kadar bile huzur yok. Arada inşaat iskelesi, ağaç dalı vb. kafa göz çarparak aşağı iniyoruz.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Maalesef, Vladimir Putin. Soğuk savaş sonrası dolaba giren soğuk savaş taktik ve canavarlarını mikroda çözüp, üzerine de ekleyerek tekrar tedavüle soktu. Çok farklı ve pek çok yönden daha karanlık bir dünya düzeni kurulmasına öncülük ediyor.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Tek bir birey aklıma gelmedi. Yıl boyu yaşanan şiddet olaylarında ölen ve yaralanan insanlar. Çok tatsız günler geçirdik, 31 Aralık’ta takvimlerimizde yılın atmasıyla birden değişeceğine inanmıyorum ama öyle olmasını umarım.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Zor soru. O kadar yazı, kitap, film ve müzik arasından bir tane mi seçeceğiz? Bu ne ya? Yazı olarak biraz banal olacak ama Foreign Affairs dergisinin son sayılarından birinde çok çarpıcı bir Marine Le Pen söyleşisi vardı. O yazı aklımda yer etti çünkü solun geleneksel mücadele alanlarını nasıl sağa terk ettiğini ürpererek fark ettim. Kitap olarak Rory MacLean’in Berlin: Imagine a city’si aklımda kaldı ama milyonlarca YG okuru aynı anda saldırıp adamı zengin etmesin, 15 Temmuz günü Berlin’deydim ve o kitabı okuyordum ondan aklımda kaldı.
Müzik olarak buraya benden genç arkadaşlardan hipster parçalar kopyalayıp prim yapmayı bilirdim amma sanırım Bob Dylan’dan Let me die in my footsteps diyeceğim. Nobel ödüllü şarkıcı (nasıl kapak oldu be), anlatılana göre soğuk savaş’ın en hararetli günlerinde bir yeraltı sığınağı görür ve şarkıyı yazar. Mealen kısaca, ‘yerin altında ölümü beklemeye gitmek yerine kafam dik dolaşmaya devam edeceğim, ölürsem de ayakta ölürüm’ diyor. Biraz böyle umutsuz başkaldırı lazım hepimize.
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
ABD’de Standing Rock kızılderili bölgesinde DAPL boru hattına karşı şimdilik çok önemli bir başarı elde edildi. O sevindirdi.
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
En deyişik yıl.
MAHMUT BOYNUDELİK
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Popülist muhafazakarlığın belirleyici olması.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
15 Temmuz
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Trump.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Barış için Akademisyenler bildirisi imzacıları.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Tüm şarkılarıyla son kez Leonard Cohen.
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
“Barış için Akademisyenler” girişimi.
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
En belalı yıl!
ÖZGECAN AŞLAMACI
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Trump’ın seçilmesi. Dengelerin daha da kötü yönde değişeceğini gösterdi.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
2016 boyunca gerçekleşen sivillere yönelik saldırıların tümü. Ölenlerin sayı bazında kalması. Ve internet sansürleri.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Beklenenden farklı tepkiler vererek birçok ülkede gerginliği tırmandıran Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Hoca efendi denirken bir anda terör örgütü başı olarak anılan Fettullah Gülen.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Yazı: Sen uçuşu hatırla – Aksu Bora
Kitap:
– Buradan baktığımızda/ Kadınların militarizme karşı mücadelesi – Cynthina Cockburn
– Cinsiyet Belası – Judith Butler
Film:
– Tereddüt
– Where do we go now?
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
– “Çocuk Tecavüzcülerini Salıverme” yasasına karşı direnen ve o yasayı geçirtmeyen tüm kadınlar.
– “Dağılıyoruz” sloganıyla “alışın heryerdeyizi” uygulamalı gösteren İstanbul Onur Haftası Komisyonu.
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
Geçen sene “acıların en unutulmayacağı yıl” demiştim. 2016 2015’i geçti…
ÖZGECAN KARA
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Ay bu sene çok acayip bir yıldı. Brexit oldukça önemliydi, ABD Başkanlık seçimleri ve Donald Trump’ın başkan olması çok acayipti. Fransa Paris ve Nice saldırıları, Brüksel havalimanı saldırısı, Türkiye’de sayamayacağımız kadar çok saldırılar, Berlin saldırısı, 15 Temmuz, Halep’in düşmesi/kurtarılması ve bunu yazarken 2016’nın bitmesine daha dört gün olduğu için çekirge istilası gibi bir şey olma ihtimali hala yüksek. Yine de bence en önemli ya da en acayip olay Donald Trump’ın seçilmesi idi.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
Resmen karar veremiyorum. Önce yayın yasağı getirilen tüm saldırılar ile başladım, sonra aklıma HDP’li milletvekilleri ve eş genel başkanların hala hapiste olduğu aklıma geldi, sonra 15 Temmuz geldi.
15 Temmuz diyelim.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Barack Obama. Giderayak verdiği kararlar beni mutlu etti, sevdim. Bir de yılın kişisi “iyi ve yaşayan” birisi olsun istedim, aklıma daha iyisi gelmedi şu an dünyada.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Barış için Akademisyenler bildirisi imzacılarının her biri.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Bu sene kaybettiğimiz David Bowie’den gelsin:
https://www.youtube.com/watch?v=sI66hcu9fIs
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
Kuzey Dakota petrol boru hattına karşı çıkan – ve yaptırmayan – yerliler.
Türkiye’de de Cerattepe’de direnen Artvinliler.
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
En boktan yıl.
PELİN ATAKAN
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Geri dönüp bakmak çok zor 2016’ya. Tek tek hatırlanamayacak kadar çok kişinin ölmesi veya hayatlarının onarılamaz bir şekilde parçalanması.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
15 Temmuz’la gelen OHAL. Özellikle yer adlarının değiştirilmesi ve müfredata eklenen halleri başta olmak üzere bırakacağı mirası.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Castro. Ölümüyle bir devre kapandı sanki.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Devlet Bahçeli. Politikada her türlü manevranın bir gün olabileceğine inandırdı hepimizi. Artık beklentilere, tahminlere karnımız tok.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
En sevdiğim soru:)
Filmi On the Milky Road olarak seçiyorum. Eric Kusturica (aynı zamanda yönetiyor) ve Monica Belluci’nin başrollerinde, Bosna savaşı zamanında bir köyden bir kesit, kara komedi.
George Orwell’in Katalonya’ya Selam‘ı bu yıl okuduklarımın en çarpıcısıydı. Orwell ne zaman çarpmadı ki diyeceksiniz. Bazen öyle güldürüyor ki kendinize tuhaf bakışlar attırıyor.
Bir TED konuşmasını yazı olarak kabul edersek Danny Dorling’in “Maps that show us who we are (not just where we are)” isimli konuşması. Sadece gördüğüne inananlardansanız bildiklerinizi değiştirecek bir konuşma. Yakında Yeşil Gazete için Türkçe’ye çevireceğim. :)
“Güzel günler göreceğiz güneşli günler, inanın çocuklar” bu yıl kulaklarımdan silinmeyen name.
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
Barış için Akademisyenler, Gündem Çocuk, Sicilya Demir Spor.
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
Hareketli, adeta su içip saatlerce zıplamışız gibi.
PINAR DEMİRCAN
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
Bence 2016’nın en önemli olayı son 5 yıldır yaşadıklarımızın kümulatif etkisinin artmış olmasıdır: 2011 yılının Mart ayında dünyanın bir ucunda insanın engel olamadığı, etkisi 100 binlerce yıl baki kalacak üçüncü en büyük nükleer felaket yaşanırken diğer ucunda insanların yöneticilerinin sebep olduğu savaştan ölenlerin sayısının bugün itibariyle 460 bine ulaşmış olması . İki milyon kişinin savaş sebebiyle zorunlu göç etmesi, denizlerde boğulması, daha fenası boğulmaya bırakılması.
Tabii yine sebep olduğumuz iklim değişikliği nedeniyle dünyanın sonu için 30 yıllık geri sayımın başlamış olması.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
15 Temmuz itibariyle ülkede OHAL ilan edilerek denetim ve yasakların arttırılması ve Türkiye’nin enerji ihracatına heveslenmesi nedeniyle ülkenin her yerinin enerji yatırım alanı haline çevrilmesi. Yıl boyunca 23 bombalı saldırı ve 340 kişinin bu şekilde ölmesi.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Trump! Bu dünyaya o yakışır! Leonard Cohen dayanamadı da hemen ardından çekip gitti tüm zarifliğiyle…
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Bir İnsan Hakları Savunucusu olan ve katledilen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Güney Afrika’nın unutulmaz lideri Mandela’nın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde birlik ve beraberliği sağlamak için gösterdiği çabayı konu alan muhteşem bir belgesel film.
Black Mirror’ın 3. Sezondan Nosedive.
Kitap: Andrew Mckillop’un Kıyamet Makinesi
Güney Afrika müzikleri.
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
“Barış için Akademisyenler” girişimi
80. maddeye karşı “Yaşam Buluşması” adı altında toplanarak imzacı olan sivil toplum dernek ve inisiyatiflerin birliği.
Bence “Demokrasi için Birlik Platformu” da gayet iyi bir çıkış yaptı, umarım devamı gelir zira yeni yılda ihtiyacımız olacak…
Gaziemir’deki radyoaktif atıkları gündeme getirerek bir hukuk mücadelesi vererek Türkiye’nin Dünya çapında bir ödül almasını sağlayan Av. Arif Ali Cangı ile Türkiye’nin 40 yıllık nükleer santral karşıtı mücadelesine gönül ve emek verenler.
2016 için tercih ettiğiniz bir “en” bulunuz!
En hop oturup hop kalktığımız, en kirlendiğimiz yıl…
ÜMİT ŞAHİN
Dünyada 2016’nın en önemli olayı neydi?
2016’nın bütün rekorları kırıp üçüncü ardışık yıl olarak en sıcak yıl olması.
Türkiye’de 2016’nın en önemli olayı neydi?
Demokrasinin verilen bütün mücadeleye rağmen neredeyse bütünüyle ortadan kalkması.
2016’da dünyada yılın kişisi kimdir?
Trump’a karşı koruma olarak Paris Anlaşması’nın bir an önce yürürlüğe girmesini sağlayan, giderayak kuzey kutbunu ve Atlantik okyanusunu petrol aramalarına kapatan ve korunan alanları genişleten Barack Obama.
2016’da Türkiye’de yılın kişisi kimdir?
Cerattepe altın madenine karşı topyekun direnen Artvin halkı ve Artvinli çevrecileri temsil ettiği ve kararlı mücadelesi için Yeşil Artvin Derneği başkanı Neşe Karahan.
2016’da aklınızda en çok yer eden yazı, kitap, film veya müzik nedir?
Kitap: Gottfried Benn – Hüzün Değil (Çev: Ertuğrul Pamuk)
Film: Genius (Yön: Michael Grandage) (Evet, pek fazla yeni film izlemiyorum. Bu sene yapılmış filmlerden izlediğim bir tek bu bile olabilir, ama ilginç film.)
Müzik: David Bowie – Blackstar albümü (veda başyapıtı)
2016’nın en önemli grubu, ekibi, kolektifi veya organizasyonu neydi?
Dünyada Dakota Access Petrol Boru Hattı’nı durduran Siyular ve onları destekleyen aktivistler.
Türkiye’de en önemli çevre sağlığı sorunu olan hava kirliliğinin Türkiye tarihinde ilk kez çevre-ekoloji hareketleri gündemine ciddi biçimde gelmesini sağlayan Temiz Hava Hakkı Platformu.
Tüm dünyada bütün sular insan eliyle hızla kirleniyor. Sanayi işletmelerinin atıklarını sulara boşaltması, yeteri kadar önlem alınmadığı için yaşanan gemi kazaları, tarım ilaçları vs. gibi daha bir çok etmenle sulardaki hayat yok oluyor.
Suların kirlenmesi de eko sistemi geri dönüşümsüz bozan en önemli unsurlardan. Zincirin halkaları geri dönüşümsüz olarak bozuluyor.
26 Aralık Pazar günü Çeşme’de karaya oturan Panama bandıralı Ladye Tuna gemisi kayalıklara çarptı. Gemi Mısır’a Orkinos balığı götürüyordu. Gemiden sızan 50 ton yakıt denize döküldü. Tonlarca yakıt deniz yüzeyinde siyah kalın bir tabaka oluşturdu. Etrafa çok kötü bir koku yayıldığı için çevre kirliliğine de neden oldu.
Denizdeki canlılarının akıbeti bilinmiyor. Çeşmenin çok büyük ünlü ılıca plajları ve Paşa limanı plajı olmak üzere 25 km.lik alan bu felaketten etkilendi. Çeşme Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç denize sızan yakıtın 2 ayda temizlenebileceğini belirtti.
Bu kazalar hep yaşanıyor. Toplum artık bunu kanıksıyor. Kaza gibi görüyor. Oysa diğer doğa katliamları gibi bu da çok iyi tedbirler alınarak önlenebilirdi. Kaza yapan işletmelerden çok yüklü tazminatlar alınarak vb. daha tedbirli olmaları sağlanabilirdi.
İzmir Çeşme sahilleri şimdi bu katliamla ağlıyor. Gören bilen yok. Ne kadar deniz canlısı bu kirlilikten etkilendi ya da yok oldu bilinmiyor. Kıyıya vuran maddeler plajları yaza hazırlamak için temizleniyor. Ama bu kirlilikten etkilenen canlıları araştıran bir ekip yok. Belediye Başkanı soğuk olduğu için yakıtın denize karışmadığını ve yüzeyde kaldığını bu durumun işlerini kolaylaştırdığını belirtiyor. Peki toplanamayan yakıtlar havaların ısınmasıyla denize karışıp canlıları yok etmeyecek mi?
Bu kaza da öncelik Türkiye’nin bu ünlü Çeşme plajlarını turizm için temizlemek. Burada çok büyük bir rant var çünkü. Çeşmenin plajlarının çok büyük bir kısmı işletmeler tarafından kuşatılmış ve halk yararlanamıyor. Halk küçücük bir alanlara sıkıştırılmış. Örneğin çok ünlü ve girişi oldukça pahalı ünlü Aya Yorgi ve eşsiz Altın kum plajları tamamen beach clublarla kuşatılmış. Aya Yorgi sadece magazin sanatçılarına ve aşırı zengin kesim için yalıtılmış. Sıradan insanların plajı uzaktan görmesi bile mümkün değil.
Kanunen kıyı kenar şeridine göre denizden karaya doğru 100 metrekarelik alan kapatılamaz, herkesindir. Oysa Altın Kum plajında halka ayrılan küçük bir mendil kadar olan alana varmak imkansız. Çünkü beach clubların şezlongları bırakın kumsalı taa denizin içine kadar uzanıyor. Araba park yerleri de çok pahalı yine beach clublar işletiyor.
Yani Çeşme Plajları orta direk için yasak. Kendimi Çeşme’de yabancı bir ülkede gibi hissediyorum. Belki yabancı bir ülkede olsam bu kadar yabancılık hissetmem bile. Çoğu sit alanında olan ünlü çeşme plajları sadece çok zengin kesimim ihtiyacına göre düzenlenip kiralanıyor. Ya da oteller tarafından en güzel plajlar tamamen kapatılıyor. Yine yazlık sitelerde plajları kapatıyor. Çiftlikköy halk plajı gibi küçük sıradan çakıllı plajlarda bakımsız ve belediyenin ilgilenmediği alanlar.
Ülkemizde en güzel plajlardan halk yaralanamadığı gibi denizlerin kirletilmesini de önleyemiyor. Onlar sadece AVM vitrinlerini seyreder gibi olan biteni yani güzelim plajları ve doğa katliamlarını seyretmeye mahkum ediliyor. Toplum olarak her şeyi seyretmeyi kanıksar olduk. Çeşmede ki bu çevre felaketini bir çok insan duymamıştır. Duyanlar da zaten birkaç güne unuturlar. Ancak 50 ton yakıtın denize verdiği zarar devam eder.
Bu büyülü dünyada yaşayan yüzlerce belki de binlerce deniz canlısının yaşam hakkı elinden alınıyor insan eliyle. Oysa bu dünya sadece biz insanların değildir .Tüm canlıların sağlıklı olarak yaşamaya hakkı vardır.
Hak nedir? Denizdeki canlının hakkını bilmeyen görmeyen insan hakkını nasıl bilebilir düşünebilir. Bunla birbirini tamamlayan şeylerdir.
Çeşme kıyılarında bu felaketten etkilenen deniz canlılarına geçmiş olsun diyorum.
HDP genel merkez çalışanlarının binanın bahçesine yaptığı bir eli yumruk, öteki eli zafer işaretli kardan adam, polislerce yıkıldı.
Dihaber’de yer alan habere göre bina önüne yapılan ilk kardan adam ‘kaldırım işgali’ gerekçesiyle yıkıldı.
Ardından çalışanlar binanın bahçesinde bir kardanadam daha yaptı. Bu kez kardan adamın son eli yumruğunu sıkarken, sağ eli zafer işareti yapıyordu.
Ancak ‘direnen kardan adam’ın etrafına gelen üç sivil giyimli erkek, kardan adamın ellerini vurarak yıktı. Yıkım anını bina çalışanları videoya kaydetti.
Zafer işareti yapan canlı cansız her varlığa şiddet uygular bu devlet. Savaşın sorumluluğunu ezilene yıkmak isteyenlere görmeli pic.twitter.com/fy9KU3LwnI
İddiaya göre bu hamleden kısa süre önce üç çevik kuvvet polisi kardan adamın fotoğrafını çekerek durumu telsizle üstlerine bildirmişti. Polis, HDP çalışanlarının tepki göstermesi üzerine, kardan adamı yıkma gerekçesini şikayet olmasına bağladı.
‘Yaramaz polisler’ Genel Merkezimizin önündeki kardan adamın zafer işaretine ve yumruğuna tahammül edemedi. pic.twitter.com/ebhM9lGaik
Bu nasıl bir kibirdir ki biz 75 yaşında koskoca Şener Şen’e nasıl davranacağını öğretebiliyoruz? Hiç bir ayrımcılık, riyakarlık, hırsızlık, katillik, tecavüzcülük, alçaklık, adilik yapmamışken. Hiç bir fena şeyle suçlanmıyorken, iması bile yokken. Toplumsal barış dilenirken hem de…E-posta atılan bir gelişmiş dünyada yaşıyoruz. Sıradan insanların kendi başına film çekebildiği, hatta kolayca canlı yayın yapabildiği, tek başına orkestra sahibiymiş gibi müzik yapabildiği ama bir Bach çıkaramayan bir dünya bu. Sınırsız olanaklar sahibi bu dünyanın bir yanında CERN, öbür yanında IŞİD var. Bir tarafında Sanders, öbür tarafında Trump var. Bir tarafında milletvekili konuşurken “yanındakiyle konuşuyor diye” arka sıralara yollanan ve bunu büyük bir saygıyla karşılayan sağcı Merkel var, öbür tarafında Kuzey Kore’nin “komünist” Kim Jong-un’u…
Anlıyorum, kafa karıştırıcı bir dünya bu. Saçmalamaya açık. Ben de pek çok şeyi anlamıyorum.
Ama ben bazı anlamadıklarımı daha bir anlamıyorum. Örneğin şu nottutanlar familyası… İşlevsiz notlar tutup parmak sallıyorlar bunlar. Şikayet etmeyi seven değişik ve tabii “çok bilmiş” insanlar. Yumuşak koltuklarından işlevsiz ama ilkeli cümleler savuran insanlar. İlkeden anladıkları da sürekli aynı şeyleri söyleyip durmak. Yumuşak koltuk faktörü önemli. Öbür türlüsünde buna vakit bulması daha zor olurdu.
Nottutanlar familyası şöyle çalışıyor: “Hımmm. Bak şuraya gitti şöyle yaptı. Biz de bunu not ettik.”
Lütfen notlarınızı ortalığa etmeyiniz. Not defteriniz çok sıkıcı çünkü:
Ara Güler: Cumhurbaşkanı’nın fotoğrafını çekti.
Yılmaz Erdoğan: Cumhurbaşkanı’nın, Kılıçdaroğlu’nun vb.’nin gittiği bir mitinge gitti.
Selahattin Demirtaş: Cumhurbaşkanı TBMM’ye girdiğinde ayağa kalktı.
Şener Şen: Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir ödülü aldı.
Bu notlar ne işe yarıyor? Hiç. Öyle. Parmak sallamaya. “Bak not ettim. Yarın bir gün devrim olursa görürsün sen, ayaklarına tuz sürüp keçilere yalatacağım.” filan değildir sanırım. Ne peki? Not tutup ne yapacak? Dünyanın en sıkıcı kitabı haline mi getirecek?
Filmini mi boykot edecek?
– Şener Şen filmlerini de boykot ediyorum
– Filmleri mi kötü? Ayrımcılık mı yapmış? Birini mi sömürmüş? Hayvan mı öldürmüş? Can mı yakmış? İşçi ölümlerine katkıda mı bulunmuş?Savaşı mı körüklemiş? Birine kötü mü davranmış?
– Yoo.
– E niye?
– Not tutmuştum ya işte görmüyormusun şurada (Soru eki olan musun’u bilerek bitişik yazdım. Gerçekçi olsun diye.)
Bravo. Bu nasıl bir lükstür yahu. Bu nasıl bir kibirdir.
“Durmuş saat ilkesi” mertebesinde ilkeleri olan arkadaşlarımız bunlar. Yaşadıkları sürece aynı şeyleri söylemeyi sıkıcılık, tutuculuk değil ilkelilik olarak görürler. E tarih bin yola sapar bazan haklı olduklarında da “onlar söylemiştir”. Bu kafayla başa çıkamazsınız. Tek çare alay etmektir.
Aslında işin bu kısmı kalbimi kırmıyor çok. Laf anlatamayacağımı bildiğim birileri kalbimi kıramaz. Kalbim o kadar kırılgan olsaydı bu kadar zaman dayanamazdı.
Samimiyetle yaralı olanlar var. Hakikaten üzülenler, kendini kandırılmış hissedenler var. Şener Şen’i sevmeye de devam ediyorlar. Ama “Ahh. Nasıl yapar bunu?” diye düşünüyorlar. Bunlar kalbimi kırıyor.
Anladığım kadarıyla hiç kimse Şener Şen’in oyunculuğuna, insanlığına laf etmiyor. İki şeye laf ediyorlar:
Şener Şen böyle yaparak Cumhurbaşkanı’nı tanımış, meşrulaştırmış, kabul etmiştir.
Argüman buysa hepimiz bunu yapıyoruz zaten. Çünkü Cumhurbaşkanı hakikaten Cumhurbaşkanı. Otoriterlik dahil pek çok şeyle suçlanabilir ama Cumhurbaşkanlığıyla suçlanamaz. Çünkü işi bu.
Şener Şen böyle yaparak Cumhurbaşkanı’nın yaptıklarını onaylamış, desteklemiştir.
Şener Şen bunu bu kadar kolay yaptıysa hepimiz bunu yapıyoruz zaten. Şener Şen bir çeşit selam verdi sadece devleti temsilen Cumhurbaşkanına. Biz hepimiz vergi veriyoruz. Şöyle söyleyeyim. Bu ülkenin yaptığı ve sizin sevmediğiniz ne varsa o vergilerle yapılıyor. Sizin bakış açınıza göre vergi veren herkes Cumhurbaşkanı’nı onaylamış, desteklemiştir. Şener Şen’den çok daha fazla ve doğrudan üstelik. “Bekar Anne” namıyla bilinen blogcu bir arkadaşım bu konuda şöyle enfes bir örnek verdi: Eğitim sistemine karşısınız diye çocuğunuzun aldığı karneyi red mi ediyorsunuz?
Mutlak siyasi doğruluk diye bir şey yoktur. Olamaz.
Şener Şen 75 yaşında. Nerede yaşadığını fark edecek kadar uzun süredir bu ülkede oksijen yakıyor. Dolayısıyla bütün bu tepkileri öngörmüş zaten. Ama ona rağmen gitmiş.
Böyle zamanlarda, yani azgın kutuplaşma zamanlarında kutup başlarının sesi çok çıkar. Kutup başlarının sesinin neye çıkacağı zaten belli.
Şener Şen o ödülü alırken deseydi ki “Sayın Cumhurbaşkanım, iyi ki varsınız. Harikasınız. Ülkemizi nereden nereye getirdiniz. Size minnettarım.”
O vakit benim de içim bir cıs ederdi ama yine “kendi kaybeder” der hayatıma devam ederdim. Çok üzülürdüm. Üstelik cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan değil Ahmet Necdet Sezer de olsa çok üzülürdüm, Süleyman Demirel de, Fahri Korutürk de. Çünkü hakikaten iktidara biat etmiş, hele biatını ilan etmiş bir sanatçıdan artık eser beklemek zor olur.
Şener Şen böyle deseydi gazetelerin yarısında manşet olmuş, takdir görmüştü. İşler, itibarlar edinmişti.
Şener Şen “ben bu sarayı ve Cumhurbaşkanı’nı tanımıyorum” deyip ödülü reddetseydi bu sefer ülkenin öbür yarısında takdir görmüş manşet olmuştu. İnternet “adam gibi adam” caps’leriyle dolup taşıyordu.
Her iki durumda da kutuplaşmaya hizmet dışında bir işe yarama şansı yoktu.
Şener Şen çok belli ki bütün bunları ölçmüş biçmiş. İlkini tıynetine yakıştıramamış. Fıtratında iktidara biat etmek yok. Ama ikincisini de işlevsiz bulmuş. Saçma bulmuş. Konuşmasının her yanından belli ki “toplumsal barışa hizmet etmek” istemiş. Kiminle kutuplaşıyorsan, onunla iletişim kurman gerekir öyle değil mi? O da öyle yapmış. Bunu, “hal ve gidişten, çekişmelerden, kutuplaşmadan” hoşnutsuzluğunu bildirmek için bir fırsat olarak görmüş. Çok belli ki ne yaptıysa bu amaca dönük yapmış. Siyahlar giymiş, ve çok dikkatli bir konuşma yapmış. Ses tonuna çok dikkat etmiş. Söylediği hiç bir şey kimseyi, hiç bir kutubu doğrudan hedef almamış. Teşekkür etmemiş. Ve en vurucu kısmı olarak “Bu ödülü toplumsal barışımıza bir katkısı olması umuduyla kabul ediyorum” demiş.
Katkısı olacaktır dememiş. Katkısı olması umuduyla demiş. Alıyorum dememiş, kabul ediyorum demiş. Az daha açarsak “bu ödülü kabul etmeyebilirdim ama toplumsal barışa bir katkısı olur umuduyla kabul ediyorum” demiş.
Daha ne desin?
Hem biz kimiz ki kimin hangi ödülü alacağına karışabiliyoruz? Üstelik aynı ödülü daha önce Yaşar Kemal’den Gülten Kaya’ya pek çok insan almış. Gidip not edelim mi onları da?
Bu nasıl bir kibirdir ki biz 75 yaşında koskoca Şener Şen’e nasıl davranacağını öğretebiliyoruz? Hiç bir ayrımcılık, riyakarlık, hırsızlık, katillik, tecavüzcülük, alçaklık, adilik yapmamışken. Hiç bir fena şeyle suçlanmıyorken, iması bile yokken. Toplumsal barış dilenirken hem de…
Hem de bu memleketin en büyük oyuncularından birisiyken.