Ana Sayfa Blog Sayfa 3288

John Berger ile ‘Umulmadık Topraklara’ yolculuk…

Görme Biçimleri sanat eğitimi alan veya sanata ilgi duyan birçok insanın başucunda 40 küsur yıldır duran bir kitap. Birçoğumuz gibi ben de John Berger’ ı bu kitabıyla tanıdım. Berger’ in 1972’ de hazırlayıp sunduğu, 4 bölüm halinde yayımlanan BBC yapımı Ways of Seeing belgeseli hemen o yıllarda sanat algısı ve eleştirisini, sanat tarihini köklü biçimde etkilemişti. Bu belgeseli 4 bölüm tekmili birden (Türkçe alt yazılı versiyonuyla) bir kez daha izleyebilmeniz için paylaşıyorum.

Görme Biçimleri/ BBC- 1972

John Berger/ 1975

Berger, bu belgeselde bahsi geçen önemli bazı görüşleri daha sonra birkaç arkadaşıyla kitaplaştırdı. Berger 7 denemeden oluşan kitabın amacını kısaca “…Bir sorular süreci başlatmak…” olarak özetliyordu. Kitap amacına ulaştı, sorular soruları takip etti, sorulara yanıtlar bulunmaya çalışıldı, çalışılıyor. Yazar Zeki Coşkun bir yazısına “…Onun açtığı çığır ‘görsel kültür’ ü üniversitelerde, sanat dünyasında başlı başına bir disiplin- inceleme alanı olarak ortaya çıkartacaktır…” notunu düşüyordu. 1978’ de dilimize çevrilen Görme Biçimleri, resme, fotoğrafa, televizyona, sinemaya ve daha genel anlamda hayata bakışımızı – görme biçimlerimizi değiştirdi.

Görme Biçimleri/ 1978

John Berger sanat hayatına resimle başlar, 1940’ lı yıllarda sergiler açar ve resim eğitimi verir. Sonra resmi bırakır ve hayatını “Görme Siyaseti” ne adar. Sanat eleştirmeni, senaryo yazarı, belgesel yazarı, romancı ve şair kimliğiyle tanınan Berger’ ı çağımızın en önemli düşünürlerinden birisi olarak tanımlamak mümkün. Ama Zeki Coşkun’ un, Berger’ ın kendi tanımından yola çıkarak yaptığı anımsatmayla en çok hoşuma giden tanım “hikâye anlatıcısı” tanımı oldu: “… Meslek yaşamına ressam, eğitmen, eleştirmen olarak başlasa da John Berger, kendisini hep ‘hikâye anlatıcısı’ olarak tanımlayacaktır. Yayımlanan ilk kitabı ‘Zamanımızın Bir Ressamı’ bir anlatıdır. İkinci Dünya Savaşı öncesi Londra’ya sığınan devrimci ressam Janos Lavin kimliğinde estetik, sanat, siyaset, göç, kimlik meselelerini konu eder. Macar hükümeti, Berger’in yarattığı ‘kurgusal’ karakter olan Lavin ’in resimlerinin nerede olduğunu soracaktır yazardan!

…Hikâye anlatıcılığının tek bir formu yok. Ama temel bir niteliği var. Hikâye anlatmayı ‘sınırdan geçiş izni alan bir kaçakçı olmaya’ benzeten Berger için “bir hikâye, daima bir kurtarma operasyonudur.” O nedenle de olgu, durum, kişi, yapıt, yaşantı, konu ettiği her neyse onu anlama, yorumlama ya da eleştirmek için ‘yüz yüze’ ilişkiyi seçer. Deneme, eleştiri, öykü, roman, kuram, tüm yazdıklarına içkindir ‘hikâye anlatıcılığı’. Anlatmak için, önce anlamak, anlamlandırmak gerekir.

Hayata ve sanata bakma dersleri: Zeki Coşkun- Cumhuriyet/ 1988

Dünyadaki ilk ‘anlatıcılar’ ise şairlerdir. Kimi dilbilimcilere göre dil, şiirle birlikte doğmuştur. Şiir bir ifade biçimi, söz sanatı, edebiyat türü olmadan önce, dilin –ve anlamın- kendisidir.

Görsel disiplinle biçimlenen algı ve düşünce biçimini dille bütünleyen John Berger, bu yönüyle romandan öyküye, denemeye, her yazdığında ‘anlatı’ ve ‘anlatım ’ın vazgeçilmez öğesi olarak şiire yer vermiştir.

Berger’ ın şiirleri 2016’ da, 90. Yaş gününde, Cevat Çapan’ ın çevirisiyle Ayrıntı’ da yayımlandı

Dizelerle hikâyeler kurar, anlatır; manzaralar, görüntüler çizer, senaryolar yazar, filmleştirir. ‘Yedinci Adam’, adını Attila Josef’in ‘Yedinci’ şiirinden alır. İşkenceyi konu ettiği (Türkçe bir denemeler seçkisine de adını veren) ‘Şiirin Saati’ yazısını şu satırlarla noktalar: “(G)ünümüzde zenginlerin haksız yere elde ettikleri zenginliklerini korumak için yaptıkları korkunç canavarlıklara karşı dünyada en keskin biçimde karşı duran güç şiirdir. İşte bu yüzden fırınların saati aynı zamanda şiirin de saatidir.”

İşçi bir aileden gelen Berger’ ın çocukluğu Londra’ da göçmenlerin yaşadığı bir semtte geçer. Berger çocukluk yıllarında yaşadıkları ve gördükleriyle yaşamının sonraki dönemlerinde ezilen-dışlanan, her türden sürgün ve göçmenlerin gözü, dili, sözü, sözcüsü olur. Berger’ ın yapıtlarının ana temasıdır göç ve göçmenlik.

Yedinci Adam/ 2011

Berger “Yedinci Adam” ı 1973- 1974 yıllarında Jean Mohr ile birlikte kaleme alır. Kitap 1975 yılında yayımlanır. 1970’ ler Avrupa’ da her 7 kişiden birisinin “göçmen işçi” olduğu yıllardır ve Berger, Yedinci Adam’la ‘yeni-sömürgecilik’ olarak adlandırdığı göçmen işçiliği meselesini yetkin biçimde çözümleyip gündeme taşır.

***

Burada Berger bahsine kısa bir ara verip, bildiklerinizin tekrarı da olsa, günümüzde ağırlığını giderek daha çok hissettiğimiz “göç” olgusuna ve gelecekte bütün insanlığı derinden etkileyecek olan yeni bir kavrama, “iklim değişikliği/ iklim mülteciliği” kavramına (olabildiği kadar) kısaca değinmek istiyorum:

Göç olgusu insanlık tarihi kadar eski bir olgu. Büyük yolculuk birkaç bin meraklı- öncü kâşifin 40- 60 bin yıl kadar önce Afrika’ dan yola çıkmasıyla başlamıştı. Öncülerin binlerce yıl süren yolculuk boyunca akli ve fiziki yeteneklerini geliştirmek için bolca zamanları vardı ve öyle de yaptılar. Bu yürüyüş daha küçük gruplara halinde farklı yönlere doğru sürdü. Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı insan tipleri- diller- dinler gelişti. Gün geldi bazıları sonsuza kadar yürümenin anlamsız olacağını düşündü ve diğerlerini de ikna ederek yerleşecek yerler aramaya başladılar. Başlangıçta bu yerler genellikle su kaynaklarının yakınında, yumuşak iklimi olan, verimli topraklar oldu. İş aletleri ürettiler ve doğaya- toprağa hâkim olmaya başladılar. İlk zamanlarda her şey güzel gidiyordu. Birlikte üretip, üretileni ihtiyaçları kadar paylaşıp- kullanıyorlardı. Sonra bir gün bazı ‘aklı evveller’ üretilenden daha çok pay almaları gerektiğine kanaat getirdiler ve sonrası bildiğimiz tarih!

Zaman ilerledikçe güçlü olan zayıf olana ve aynı zamanda da insana bahsedilmiş bir kaynak olarak gördüğü doğaya hükmetti. Bugün insanlık, doğadaki bütün canlılar ile birlikte yeni bir yok oluşun eşiğinde. On binlerce yıldan beri evimiz olan, yaşlı-yorgun gezegenimiz, özellikle son 50—60 yıldır insan kaynaklı nedenlerle daha çok kirlendi ve iklimsel- ekolojik döngüleri değişti. Bilim adamları gelişmeler bu yönde devam ederse sürdürülebilir bir yaşam için önümüzde sadece birkaç on yıl olduğunu söylüyorlar.

Değişen iklim döngüsü ve ona bağlı gezegenin bozulan ekolojik dengesi, sınırları anlamsız kıldı ve artık Büyük Sahra’ nın güney batısındaki Senegalli bir köylü ile ABD’ nin gıda ihtiyacının büyük kısmını karşılayan en büyük tarım bölgesi olan Kaliforniya- Orta Vadi’ de yaşayan bir çiftçi benzer kelimelerle yaşadıkları gerçeği anlatıyorlar: “…Hava ısınıyor, bitkilerin su ihtiyacı daha da artıyor, ama iklim değişikliği nedeniyle yağmurlar mevsiminde yağmıyor, yer altı suları daha derinlere çekiliyor, su kaynakları yok oluyor ve toprak kuruyor!” Sıcaklık arttıkça tropikal bölgeler daha çok nemleniyor ama kurak topraklar daha çok su kaybediyor, kuruyor.

Asya’ da, Latin Amerika’ da ve diğer kıtalarda önemli miktarlarda tarım yapılan büyük sulak alanların durumu da Senegal ve Orta Vadi’ den pek farklı değil. Artık bu büyük tarım topraklarında sürdürülebilir tarımdan bahsedilemiyor. 10 dönüm toprağın ıslah edilebilmesi için 100-300 dolar yetiyorken çok daha büyük paralar otomobil gibi lüks tüketim ürünlerine veya savaş sanayisine- silahlanmaya harcanabiliyor. Oysaki bizleri uzak olmayan bir zamanda bekleyen en büyük tehlikenin adı bugün Yiyeceksiz bir gelecek!

Gezegeni asıl kirleten kuzeyin ‘uygar dünyası’ oldu. Bedelini ise genellikle güneyin yoksul insanları ödedi ve bugün de ödemeye devam ediyorlar. Basit bir örneklemeyle tüketim dünyasının totemini, otomobili ele alırsak; dünyada 7,5 milyar insan yaşıyor ve otomobil sayısı 1 milyar 250 bin adet. Bu sayı çok uzun olmayan bir zamanda 2 milyara ulaşacak. Bugün her altı kişiden birinin otomobili var. Yani otomobili olan bir kişi için 5 kişi büyük bir bedel ödemek zorunda kalıyor!

Fosil yakıt üreticisi büyük sermaye gruplarıyla yaklaşan tehlikeyi fark edenlerin mücadelesi bugün de devam ediyor. Enerji tekelleri, bilim insanlarının uyarılarıyla gelişmeye başlayan toplumsal algıyı geciktirmek için dezenformasyon–lobicilik faaliyetlerine milyonlarca dolar kaynak ayırıyorlar.

Enerji meselesi bölgesel savaşları da tetikliyor. Bugün radikal İslamcı gruplar (Boko Haram, El Kaide İŞİD vs) savaşmak için gereken insan kaynaklarını büyük ölçüde, tek doğal sermayeleri toprak olan ve artık o toprakları yaşamlarını idame ettirmeye yetmeyen, Sahra’ nın hemen güneyinde, batıdan doğuya doğru uzanan, ormanla çölün birleştiği kuşakta (Senegal- Nijer- Somali hattı) yer alan ülkelerdeki işsiz- geleceği olmayan gençlerden devşiriyor. İşsizlik- geleceksizlik gençler için bu cihatçı grupları cazip hale getiriyor. Buralarda gençler için iki seçenek var: Ya bir biçimde kuzeye doğru göç edip Avrupa’ ya kapağı atacaklar veya bu gruplara dahil olarak yeni topraklarda- yeni yaşam alanları kazanmak hayaliyle uygar dünyaya karşı savaşacaklar!

Bilim insanları iklim değişikliğinin bu hızla devam etmesi halinde yüzyılın sonunda 4 derecelik bir artışı kaçınılmaz görüyorlar ve bu durum, su- gıda savaşları ve 200 milyon ile 1 milyar arasında yeni “iklim mültecisi” anlamına geliyor!

Geçen yıllarda Ortadoğu’ da yaşanan savaşın itmesi ve daha iyi bir yaşam umuduyla yerini- yurdunu terk edip, ölümcül bir yolculuğa çıkan 1 milyon Suriyeli mülteciyle baş başa kalan ve ne yapacağını bilemeyen Avrupa’ yı çok daha yakın bir gelecekte daha büyük bir sorun bekliyor: Eğer dünya ülkeleri karbon emisyonlarını düşürecek kalıcı önlemler almazlarsa ve iklim değişikliği bu hızla devam ederse, 2045’ de günümüzden 40 – 60 bin yıl önce yola çıkan birkaç bin kişilik öncü kaşiflerden çok daha kalabalık sayıda, 60 milyon Afrikalı insan, açlık ve susuzluktan kaçarak, Büyük Sahra’ nın güneyinden, suya doğru, yoksul-yersiz- yurtsuz “İklim mültecileri” olarak yola çıkıp, bir sabah kendilerini “Umulmadık Topraklar” da, Kuzey Afrika’ da ve belki daha sonra Avrupa’ da bulacaklar…

Bugün, Berger’in bıraktığı yerden devam ederek, yine sanatın diliyle, bütün insanlığın ve gezegendeki diğer canlıların sonu anlamına gelen iklim değişikliği meselesini ve meselenin en yakıcı sonuçlarından birisi olmaya aday iklim mülteciliğini gündemleştirebilir ve çok daha geniş kesimleri daha duyarlı hale getirebiliriz. Belki geçen yıl Artist 2016’ da “göç” meselesini gündemine alan “Umulmadık Topraklar” projesinin küratörleri Artist 2017’ de “iklim değişikliği” konusu etrafında, belki daha geniş bir zamana ve farklı mekanlara-sokağa da taşınabilecek “İklim Mülteciliği” ni konu alan bir dizi sanatsal etkinliği gerçekleştirebilir. Bu kez resim, heykel, video sanatları vs. gibi birçok sanat disiplininin yanına sokak sanatları, şiir-müzik de dahil edilebilir. Kasım 2015’ de “İklim İçin Hareketi” nin B.Ü’ de düzenlediği İklim Forumu’ nda bir “İklim İçin Şarkı Söyle” projesi gerçekleştirmiştik. Bu proje de Artist 2017’ de yeniden yapılabilir.

***

5 Kasım 2016 John Berger’ in 90. doğum günüydü. İstanbul’ a pek çok kez gelen John Berger, Murat Belge’ den Cevat Çapan’ a kadar Türkiyeli birçok yazarla sıkı dostlukları da olan bir yazardı. Türkiye’ deki yayımcısı METİS’ in 2016 TÜYAP Kitap Fuarı’ nda özel bir kutlama programı için yaptığı davete Berger “… bir kutlama istemiyorum… içinizden bir kutlamayı tercih ederim…” notuyla teşekkür ediyordu. TÜYAP Kitap Fuarı, Cevat Çapan’ ın da katıldığı bir söyleşide Berger’ ın hayatı ve şiirleri üzerine bir panel düzenleyerek usta yazara bir selam göndermişti. Benzer bir söyleşi de Artist 2016’ da gerçekleştirildi.

Geçen yıl kitap fuarıyla aynı günlerde gerçekleştirilen Artİst 2016- TÜYAP Sanat Fuarı önceki yıllardan farklı olarak göç- mültecilik meselesini konu alan, çok küratörlü “Umulmadık Topraklar” projesine yer vermişti. Yol sergisi de bu kapsamda fuarda yer aldı.

Yerinden Edilenler (1) https://www.facebook.com/zeki.coskun.372/videos/926930247410945/

Yerinden Edilenler (2) https://www.facebook.com/zeki.coskun.372/videos/926936324077004/

Videonun tamamı fuar boyunca Yol sergisinde gösterildi.

Yol sergisi sanatçıları

“Yol” un hazırlık çalışmaları, serginin küratörü Zeki Coşkun’ u yıllar sonra ailesinin 1970’ lerdeki hikayesi üzerinden bir kez daha Berger ile buluşturmuştu: “…Hem yeni bir keşif hem eski, kadim bir dostla buluşmak gibi John Berger’ la yolculuk… ilk ‘tanışma’ anımıza döndüm ben; 1975’te yayımlanan, 1978’de Türkçeye çevrilen ‘Yedinci Adam’a. Bilinmedik, yepyeni bin bir hikâye çıktı bizim ‘Alamancılar’ ın da yer aldığı göçmen işçilerle ilgili bu ilk belgesel-inceleme-yorum kitabından…” sonrasını “John Berger ile Yolculuk” panelinde Prof. Dr. Ferhat Özgür, “Yol” sergisi küratörü Yazar Zeki Coşkun ve Gazeteci Ali Duran Topuz’ un konuşmacı olarak katıldıkları panelde kaydettiğim videodan izleyebilirsiniz…

John Berger, 1962’de Londra’yı terk ederek Fransa-Belçika sınırında yerleştiği bir dağ köyünde 2 Ocak 2017’ de hayata veda etti. Yazıyı, Zeki Coşkun’ un panel konuşmasının sonunda John Berger’ a seslendiği cümleyle bitireyim: “Yol arkadaşımız, aktivisti John Berger’ a saygıyla.”

 

Ercüment Gürçay

İstanbul’a kar yağdı

Az önce markete gidip döndüm, evimizin önündeki sokağın ortasında 40-50 santimetre kar vardı. Sanırım Cuma günü kar başladığından beri kimse küremek için girmemişti sokağa. Biri küremek için girdiği zaman da daha garip bir sorunla karşılaşacağız hepimiz: Servisle okula giden çocuklar gidebilecek, ama arabaların önü bir metre karla kaplanacağı için kimse arabasını o karın altından çıkartamayacak. En yakın toplu taşıma da bir kilometre ötede olduğu için ulaşım ciddi bir sorun olacak.

Peki bunun suçlusu kim?

Bu sorunun cevabını vermeye eski bir anıyla başlamak gerekiyor: 1993 kışında ABD’de bir radyo istasyonunda Cumartesi geceleri 01:00-06:00 arası program yapıyordum. Gece uyanık kalabilmek için de 16:00-20:00 arası kestiriyordum. Bir Cumartesi uykumun ortasında telefon çaldı. İstasyondan imdat çağrısı. Kar geliyormuş ve 22:00-01:00 arası program yapan arkadaş programa gelemiyormuş, “Sen erken gelir misin?” dediler. Ben 21:00 gibi yola bir çıktım ki şehrin ana caddesinde 60 ila 80 santimetre arasında kar var. İstasyon normal yürüyüşle yarım saat. Ben kara bata çıka yola düştüm. Ara sokaklardan birinin çıkışında bir araç bekliyor, el etti, ben de bindim. “Yolda yarım metreden fazla kar var, bir yere gidemezsin” dedim, “Ben buranın kara yolu şefiyim, az sonra beni almaya gelecekler” dedi. Gerçekten de az sonra kar küreyici geldi ve bize yolu açtı. Türk aklıyla “Ee peki şimdiye kadar yolu neden temizlemediniz?” diye sordum. Bana garip garip baktı ve “Kar yağarken yol mu temizlenir?” dedi. “Meteoroloji karın sabah altıda duracağını söylüyor, biz de o saatte temizlemeye başlayacağız”. Gerçekten de benim programın sonuna doğru kar durdu ve bir saatte tüm yollar temizlenmişti.

Buradan epey ders almak gerekiyor:

  1. Kar yağarken yollar temizlenmez.
  2. Eğer acil bir ihtiyaç varsa kar küreyici acil ihtiyacı olan aracın önüne düşüp ona yolu açar.
  3. Acil araç itfaiye veya ambulanstır.
  4. Geri kalan kişiler kar durana kadar evlerinde oturup araçlarını dışarıya çıkartmazlar.
  5. Devlet kurumları meteorolojiye güvenir ve onların öngörülerine göre planlama yaparlar.
  6. Herkes kurallara uyduğu zaman kar büyük şehirler için bir felaket olmak zorunda değildir.

İstanbul’da bu kadar kar yağdığı zaman durum neden felaket oluyor peki? Bu dersler bağlamında düşünmeye çalışalım:

Öncelikle ben kahin değilim ve basit fiziksel verilere dayanarak 18 Kasım’da bir mesaj yazmışım Twitter’da: “Bu bize felaket kar gelecek demek: The North Pole is an insane 36 degrees warmer than normal as winter descends”. Yani Kuzey Kutbu’na kış gelmesine rağmen sıcaklık normalden 36 derece daha yüksek. Bu 36 derece Fahrenheit olduğu için bizim anladığımıza çevirirsek 18 Kasım’da Kuzey Kutup Bölgesi normalden tam 20 derece daha sıcaktı. Bu sıcaklık bugünlere kadar devam ettiğinden ülkemiz bu kadar soğuk hava gördü ve kar yağışı aldı.

Bu çoğumuza garip gelebilir. Kuzeyde hava daha sıcak ama burası daha soğuk ve bunların tümü de küresel ısınmanın bir sonucu.

Evet, küresel ısınmanın bir sonucu olarak Kuzey Buz Denizi’ndeki buzlar hızla eriyor. Kuzey Kutbu’nda, güneyden farklı olarak bir kara parçası yok. Yani, buzla kaplı olsa da o buzun altında bir kara yok, denizin üzerindeki buz var sadece. Bu buzun ortalama kalınlığı da sadece 3 metre, kolayca eriyebilir. Küresel ısınmadan dolayı bu buz tabakasının alanı gittikçe küçülüyor. Buz eridiğinde altındaki koyu renkli okyanus görünmeye başlıyor. Koyu renk ısıyı daha fazla emdiğinden kar ve buzla kaplı olmasına oranla daha da fazla ısınıyor. Daha da fazla ısınan deniz suyu daha da fazla buzun erimesine neden oluyor ve bir döngü halinde Kutup Bölgesi her sene biraz daha sıcaklaşıyor.

Öte yandan, Kuzey Kutup Bölgesi’nde yüksek basınç vardır. Yani yüzey soğuk olduğu için sıcak hava yükselemez, tam tersine yukarıdaki hava aşağıya doğru çökerek bir yüksek basınç alanı yaratır. Bunun tam tersine Ekvator’da yüzey çok sıcak olduğundan sıcak hava yükselir ve basıncın bu noktada düşük olmasına neden olur. Hava yüksek ve alçak basınç merkezleri etrafında döner. Kuzey Kutbu’ndaki yüksek basınç merkezi etrafında da dönen bir hava akımı vardır. Kuzey Kutbu ne kadar soğuk olursa oradaki basınç da o denli yüksek olur, bundan dolayı da kutup etrafında dönen hava akımı da o denli sıkı ve kuvvetli olur. Ancak kutup ısınacak olursa oradaki yüksek basınç azalır ve kutup etrafında dönen hava akımı da zayıflar. Zayıflayan bu hava akımı (Polar Jet) kutuptaki soğuk havayı yerinde tutmayı başaramaz ve bu soğuk hava bazı bölgelerde güney enlemlere doğru sarkar. Geçtiğimiz senelerde ABD’nin doğu kıyısına doğru sarkan bu soğuk hava önemli kar yağışlarına neden olmuştu.

Kısacası, Kuzey Kutbu ne derece sıcak olursa ülkemizde de kış aylarının soğuk ve kar yağışlı geçme olasılığı o derece artar.

Peki meteoroloji günlerdir “kar geliyor” demesine rağmen neden yeterince ciddiye almadı kişiler?

Öncelikle şunu bilmemiz gerekiyor, hava tahmini son derece zor bir iştir. Bir yanda önemli miktarda temel bilgi, diğer yanda da deneyim gerektirir. Bilgi ve deneyim birlikte bulunmadığı zaman da hatalı tahminler yapılması normaldir. Bu hatalı tahminler çoğu zaman başımıza önemli belalar açmaz ama kar yağışında olduğu gibi bir kez hata yapılacak olursa bu hata, hata yapanın peşini uzun süre bırakmaz. Bu nedenle de böylesi deneyime sıkı sıkıya bağlı alanlarda diğer devlet kuruluşlarında görülen rotasyonun görülmemesi gerekir.

Şimdi kendinizi hava tahmini yapan meteoroloji uzmanının yerine koyun: Yaptığınız hesaplara ve modellere göre hayatı etkileyecek ölçüde kar yağması ihtimali %20. “Hayatı etkileyecek ölçüde kar beklenebilir” duyurusu yapar mıydınız? Bu sorunun cevabı bir önceki tahmininize verilen tepkilerde gizli. En kolay çözüm aslında %20 ihtimal bile olsa “kar bekleniyor” duyurusu yapmaktır. Böylelikle kar yağacak olursa dediğiniz tutmuş olur, yağmayacak olursa da “aman canım zaten bunların dedikleri de tutmuyor” der geçerler. Ama tam tersi olsa ve duyuru yapmasanız ve kar yağsa herkes sizin varlığınızı ve bilginizi sorgulamaya başlar. Bu nedenle de meteoroloji son dönemde uyarı sınırını son derece düşürdü ve kar ihtimali çok az da olsa uyarı yapmaya başladı. Bunun sonucu olarak da Yalancı Çoban Sendromu denen olayla karşılaşmaya başladık. Yani genel anlamda meteorolojinin kar yağışı uyarıları “geçen sefer de yağacak demişlerdi fazla bir şey yağmadı, onun için boş verin siz, biz işimize bakalım” ile karşılanmaya başladı.

Kısaca, bunun çözümü bir yanda eğitim ve deneyimle meteorolojinin tahmin yeteneğini geliştirirken öte yanda hava durumu tahmininin ne kadar zor bir iş olduğunu anlayarak hatalı tahminlerin sonucunda kurumları ve kişileri sorgulamamaktan geçiyor.

Bizim mahallede yolun üzerinde 40 santimetre kar varken yarın çocukların okula gidebileceğine fazla ihtimal vermiyorum. Ama Sayın Vali hala okulların açık olup olmadığına dair bir uyarı yayımlamıyor. Az önce meteorolojiden günün geri kalanında kar yağışının artarak devam edeceğine dair bir uyarı geldi. Eminim bu uyarıyı Sayın Vali bizden çok daha önce edinmiştir. Peki o zaman neden eyleme geçilmiyor? Bunun cevabı sadece biz, sade vatandaşların değil devlet kurumlarının da birbirlerinin verdiği bilgilere fazla güvenememesinde yatıyor. Tüm kurumlarımızı güvenilir yapmak hepimizin bir sorumluluğudur aslında.

Son olarak, bize düşen, böyle durumlarda elimizden geldiğince yerimizden kıpırdamamaktır. Özellikle İstanbul gibi en ufak sorunda kilitlenen bir şehirde yaşıyorsak kar yağdığında mecbur değilsek evden çıkmamakta fayda vardır. Tabii becerebilirsek.

 

Prof. Dr. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Araştırma Merkezi Müdürü

Meclis’in önünde ‘başkanlığa hayır’ diyenlere TOMA’lı, gazlı, plastik mermili müdahale

AKP ve MHP’nin üzerinde anlaşıp Genel Kurul’a getirdiği ‘başkanlık anayasası’na ‘hayır’ demek için TBMM Dikmen Kapısı önünde toplanan yurttaşlara polis; TOMA, plastik mermi ve biber gazı ile müdahale etti.

TBMM’de bugün AKP ve MHP’nin üzerinde anlaşıp Genel Kurul’a getirdiği ‘başkanlık anayasası’nın görüşmeleri başladı. Oturum saat 14.00’te açılacak. Meclis’teki anayasa görüşmelerinin 15 gün sürmesi bekleniyor. Teklifin en az 330 oyla geçmesi halinde Türkiye referandum sürecine girecek. AKP’nin teklifi geçirebilmesi için MHP’nin desteğine ihtiyacı var.

Görüşmelerin başlamasından hemen önce CHP’li milletvekillerinin de aralarında bulunduğu, STK üyeleri ve avukatlardan oluşan grup, Meclis Dikmen Kapısı önünde anayasa değişiklik teklifine ilişkin görüşmeleri protesto etmek üzere toplanmak isteyince çevik kuvvet ekipleri, gruba biber gazıyla müdahale etti.

CHP’li Aykut Erdoğdu, Meclis önünde yaptığı açıklamada, “TBMM şuan kuşatma altında. TBMM kendi polisimiz tarafından kuşatma altına alınmış durumda. Yazık o gencecik polis çocuklara talimat vermişler. Cumhuriyet’i yıktırmayacağız. Hainlere bu ülkeyi teslim etmeyeceğiz” dedi.

CHP’li Sezgin Tanrıkulu da Meclis önünden yapılan bir Periscope yayınında açıklamalarda bulundu. “Kimsenin elinde silah yok burada, kimse canlı bomba değil burada. Herkesin bildiği kanaat önderleri, barolar, mühendis odaları buradalar. Bunlar görüşlerini açıklamazsa kim açıklayacak?” diye soran Tanrıkulu, “Bu ortamda anayasa yapılamaz” ifadelerini kullandı.

 

(Cumhuriyet)

 

[Canlı Yayın] Anayasa değişikliği teklifi TBMM’de görüşülmeye başlıyor

AKP’nin, “yasama, yürütme ve yargı erklerini elinde toplayan cumhurbaşkanı” modeline ilişkin Anayasa değişikliği teklifi, bugün TBMM’de görüşülmeye başlanacak. Başkanlık sistemi düzenlemesi bugün 14.00’de başlayan Meclis Genel Kurulu’na geldi.

Anayasa Komisyonu’ndan geçen AKP’nin anayasa önerisi için, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanacak.

Görüşme sırasında CHP’nin gündem dışı söz alma talebi AKP’li Meclis Başkanvekili tarafından reddedildi.

Talebin reddedilmesi sonrası CHP’li vekiller tepki gösterdi. CHP’nin Meclis iç tüzüğüne dair itirazı sonrası talep kabul edildi.

Diğer gündemlerin konuşulmasından sonra TBMM’de yeni Anayasa değişikliği görüşmeleri başlayacak.

TBMM ablukaya alındı: ‘Başkanlığa hayır’ diyenlere polis saldırısı

Anayasa değişikliği teklifi görüşmelerini protesto çağrısı nedeniyle Meclis çevresi polis ablukasına alındı. Meclis’e çıkan yollar trafiğe kapatıldı. Anayasa değişikliğini protesto etmek isteyenlere polis saldırdı.

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülecek anayasa değişikliği teklifi nedeniyle Meclis çevresi polis ablukasına alındı. Meclis’e çıkan yollar trafiğe kapatılırken, anayasa değişikliğini protesto etmek için TBMM yakınına gelen gruplara polis ekipleri müdahale etti.

Milletvekillerinin de aralarında bulunduğu grup, Meclis Dikmen Kapısı önünde anayasa değişiklik teklifine ilişkin görüşmeleri protesto etmek üzere toplanmak isteyince çevik kuvvet ekipleri, gruba biber gazıyla müdahale etti.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre CHP’li Aykut Erdoğdu, Meclis önünde yaptığı açıklamada, “TBMM şuan kuşatma altında. TBMM kendi polisimiz tarafından kuşatma altına alınmış durumda. Yazık o gencecik polis çocuklara talimat vermişler. Cumhuriyet’i yıktırmayacağız. Hainlere bu ülkeyi teslim etmeyeceğiz” dedi.

CHP’li Sezgin Tanrıkulu da Meclis önünden yapılan bir Periscope yayınında açıklamalarda bulundu. “Kimsenin elinde silah yok burada, kimse canlı bomba değil burada. Herkesin bildiği kanaat önderleri, barolar, mühendis odaları buradalar. Bunlar görüşlerini açıklamazsa kim açıklayacak?” diye soran Tanrıkulu, “Bu ortamda anayasa yapılamaz” ifadelerini kullandı.

GÜNCELLEME 18:26

GRUP BAŞKAN VEKİLLERİ KONUŞTU

TBMM Genel Kurulunda söz alan siyasi partilerin grup başkanvekilleri, bugün görüşmelere başlanan Anayasa Değişiklik Teklifi ile ilgili görüşlerini dile getirdi.

HDP Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu, bugün, “Türkiye’de kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıran, rejimi değiştiren, dünyada benzeri görülmeyen, tek adam teklifinin görüşüleceğini” iddia etti.

İnsanın en büyük hatalarından birinin ikbalini her şeyin önüne koyması olduğunu ifade eden Kerestecioğlu, tüm AK Parti ve MHP’li milletvekillerinin, geleceğe isimlerini nasıl yazdıracaklarını düşünerek, teklifi bir kez daha okumaya, red oyu vermeye çağırdığını söyledi.

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, eğer 15 Temmuz darbe girişimi püskürtüldüyse, bunu, milletin demokrasi bilincine ve demokrasi aşkına borçlu olduklarını belirtti. Altay, bu durumu, hükümet başta olmak üzere hiçbir milletvekilinin unutmaması gerektiğini vurguladı.

Hükümetin, kendisinden şikayetçi olan, hoşnut olmayan herkesi ayrım yapmaksızın “terörist” ve “vatan haini” sıfatıyla yaftaladığını öne süren Altay, hükümetin, demokrasinin bir tepki ve protesto rejimi olduğunu unutup, en temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasına tahammül etmediğini savundu. Altay, “Hükümeti demokrasiye daha saygılı olmaya, hak arayan, hoşnutsuzluğunu gündeme getirmek isteyen sivil toplum örgütlerine karşı insan haklarına saygılı tutuma davet ediyorum. Ankara’da basın açıklaması yapmak isteyen Ankara Barosu ve sivil toplum örgütlerine yönelik emniyet teşkilatının bu vahşi, hasmane tutumunu kınıyoruz.” diye konuştu.

AK Parti Grup Başkanvekili Naci Bostancı, bugün çok önemli bir anayasa değişikliği teklifinin görüşüleceğine işaret ederek, teklife ilişkin kamuoyundaki tartışmalar çerçevesinde farklı fikir ve yaklaşımlara sahip olan siyasetlerin, sivil toplum kuruluşlarının olabileceğini belirtti.

Herkes, görüşlerini demokratik mecralarda, kurallara uygun bir şekilde açıklayabileceğine işaret eden Bostancı, ancak kimsenin kendisini kuralların üzerinde göremeyeceğini vurguladı.

Devletin, kuralların gereğini yapmakla görevi olduğunu dile getiren Bostancı, milletin istediğinin tecelli ettiği yerin Meclis olduğuna dikkati çekti. Bostancı, milletin vermediği yetkinin, çeşitli yol ve yöntemlerle hiç kimsenin ayrıca alma teşebbüsünde bulunamayacağını söyledi.

Bostancı, her türlü tartışmanın, kurallara uygun yapılması gerektiğini dile getirerek, Meclisin takdiriyle millete gidilmesi halinde milletin karar vereceğini, kimsenin korkmasına, çekinmesine gerek bulunmadığını, milletin okur yazar olduğunu, ne olduğunu bildiğini anlattı.

MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay, ülkenin zor dönemden geçtiğini, bu zor dönemde olayları uzaktan seyredemeyeceklerini belirtti. Akçay, etraflarında ateş çemberi varken, inisiyatif almamalarının düşünülemeyeceğini vurgulayarak, “Geleceği planlamayan milletler başkalarının oyuncağı olur” şiarını asla akıllarından çıkarmamaları gerektiğini belirtti.

GÜNCELLEME 18:48

Meclis başkanvekili, tasarının komisyona geri gönderilmesi önerisini reddederek usul tartışmalarını sonlandırdı. Birazdan tasarının tümü görüşmeye açılacak.

 

(Yeşil Gazete)

Hayır diyorum – Aydın Selcen

Aydın Selcen’in yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Reina katliamının ardından İzmir’de adliyeye saldırı oldu. Anayasa adı altında tıkabasa doldurulmuş bir torba Meclis’e geldi. İşte birkaç güne, güle oynaya oylanıp geçecek.Bugün Fransa’da Mayıs 68’den bir ay sonra yapılan seçimlerde solun nasıl (özellikle komünist ve sosyalistlerin bölünmüşlüğü nedeniyle) Dögolcülerce yenilgiye uğratılmış olduğunu hatırlatacaktım. O seçimden aşağı yukarı bir sene sonra Nisan 69’da ise bu defa De Gaulle’ün idare ve senato reformunun referandumda takılması üzerine istifa edip, siyasetten çekildiğinden bahsedecektim.

Esasen De Gaulle’ün önerdiği bölgeleşmenin 82’de hayata geçirildiğini ama 69’daki referandumda seçmenin, bölgeleşme idare reformu ve senatonun yapısının yenilenmesinden ziyade De Gaulle’e kırmızı kart gösterdiğini aktaracaktım.

Ancak ülkemizin gündemi böyle zevzekliklere müsaade etmiyor. Reina katliamının ardından İzmir’de adliyeye saldırı oldu. Anayasa adı altında tıkabasa doldurulmuş bir torba Meclis’e geldi. İşte birkaç güne, güle oynaya oylanıp geçecek.

 

Anamuhalefet, CHP öyle anlaşılıyor ki şimdi TBMM’de bazı MHP’lilere hayır verdiremezse, bahardaki referandumun zaten kaybedildiğine önceden kani. Doğrusu hiçbir izahat, hayat belirtisi, reaksiyon, direnç, sahada mücadele, dinamizm, kampanya emaresi göstermiyor.

Bu arada benim gibi yaşama tarzı, laiklik, hürriyet hedeftir diyenlere parmak sallayanlar pek bol. Bu fay hattını benim gibi ne idüğü belirsizler yaratıyormuş da, bizim bilgimiz, deneyimimiz yokmuş da, biz hizmet ediyormuşuz da IŞİD, Nusra vs gibi elikanlı sapıkların amaçlarına, laiklikle İslam’ı karşı karşıya getirip ülkeyi dinamitliyormuşuz filan.

Yok artık bir şey demişti hani rahmetli Turgay Şeren büyüğümüz. Yani hepimiz kabahatliyiz bir bizi yönetenlerin sorumluluğu yok. Bir de “neden Ankara Garı önündeki ve Suruç’taki katliamlara tepki göstermediniz” sorusunu sormamalıyız herhalde. Malezya, Bangladeş, Pakistan gibi örnekler vermemeliyiz.

O arada sapır sapır akademisyen atılıyor üniversiteden, patır patır dernek kapatılıyor, Kadri Gürsel ve Ahmet Şık gibi iddianamesiz içeride yatan sadece gazeteciler Silivri’de volta atıyor, Reina saldırganı hür geziyor, şunca senedir yargılanıp hapse giren IŞİD üyesi yazıyla yedi mi ne, üstelik IŞİD ve türevlerinin yerli ve milli kamuoyu tabanı genişliyor.

Linç kültürü yerleşiyor, müsadere olağanlaşıyor. Demek neymiş, OHAL siviller elindeki sıkıyönetimin, daimi darbenin diğer adıymış. Ama fay hattını ben kendi köşemden yaratıyorum, İslam’la laikliği karşı karşıya getiriyorum vs.

Diğer tarafta anamuhalefet, CHP başkanlığa da karşı ama başkanı dizginleyebilecek bir idare reformuna da. İdare reformu deyince akıllarına federasyon geliyor ve federasyon denince otomatikman bölünme. Yerine ne öneriyorlar bilinmiyor. Oysa dikişlerin de, frenlerin de tutmadığı iyice belli.

Boğazlaşma tehlikesi giderek yakınlaşıyor. Bunun önüne geçmenin bir yolu da bölgeleşmek. Ancak laikliğe sahip çıkar gözüken CHP, ardından çoğulculuk derseniz gözlerini kırpıştırıyor, ademerkeziyetçilik denilirse ise afallayıp, feryat ediyor.

Şuradayız: Nisan’da yapılması kuvvetle muhtemel referandumda anayasayı filan oylamayacağız. Murat Sevinç gibi ömrünü bu işe adamış anayasa hukuku hocalarının bile okumayı, yorumlamayı reddettiği bir garabeti mi oylayalım? Hayır, HAYIR meselesi bu değil.

Bu bonapartist plebisitte HAYIR demek sırtımızı dayayabileceğimiz bir siyasi hat demek. HAYIR çıkarsa ertesi günü güllük gülistanlık olmayacak ülkemiz. Ama “biz de varız, buradayız, konuk değil, malsahibiyiz” diyebilmiş olacağız.

Sağdan diz, soldan say, üst üste koy, ne yaparsan yap bu ilkbaharda önümüze konacak referandum sandığı hayati önemde. Bu sandıktan yüzde elli virgül sıfır birle de olsa çıkacak HAYIR oyu bize bir nefes aldırır.

Oksijen tükeniyor. Filmin sonu geliyor. Filmin sonu kötü bitmesin. Gelin bir sonraki sahneyi hep birlikte yazalım. Hiç yoksa denemedik olmasın. İyi Pazar’lar.

Aydın Selcen – Gazete Duvar

Tanzanyalı çiftçiler geleneksel tohum takas nedeniyle hapis tehlikesi altında

Tanzanya’nın G8’in girişimi Yeni İttifak’tan kalkınma yardımı almak için değiştirdiği yasa ile geleneksel tohum takası suç haline geliyor. “Tohumların yüzde 80’i komşular, arkadaşlar ve aile arasında paylaşılır ya da satılır. Yeni yasa bunu suç yapıyor.” diyor Tanzanya’dan organik çiftçilik hareketi TOAM’dan Michael Farrelly. Aynı yasayla ticari yatırımcıların tarım alanlarına daha hızlı ve daha iyi bir şekilde ulaşmasını da sağlanacak.

Her yıl yeni tohum almak gerekecek

Yeni yasayla Tanzanyalı çiftçiler eğer sertifikalı tohumları satarlarsa en az 12 yıllık hapis cezası veya 205 bin 300 Euro’luk para cezası ile cezalandırılabilir. “Bu miktar Tanzanyalı bir çiftçinin hayal etmeye başlayacağı bir miktar bile değil. Ortalama gelir hala bir günde 2 doların altında.” diyor Tanzanya Sürdürülebilir Tarım’dan (SAT) Janet Maro.

Janet Maro fotoğraf: Ebe Daems​

“Bu yeni yasayla, sattıkları tohumun fikri mülkiyet hakkını ellerinde tutan şirketler Syngenta veya Monsanto’dan tohum satın alırsanız, bu tohumları ilk hasattan sonra sadece kendi bahçenizde ve ticari olmayacak şekilde kullanabiliyorsunuz. Komşunuzla ya da başka şehirde yaşayan bir akrabanızla paylaşmaya izniniz yok, tabi ki satmaya da. Ama bu, tüm Afrika’daki tohum sisteminin temeli.” diyor Michael Farrelly ve ekliyor “Pratikte, Yeni İttifak 50 milyon kişinin açlık ve sefaletten kurtulmasını istiyor ama her yıl G8’in arkasında duran şirketlerden tohum satın alırlarsa!”

Tanzanya Hükumeti’ne göre yasa, küçük ölçekli üreticileri cezalandırmayı amaçlamıyor, sadece onların mülkiyet haklarını korumak istiyor. Tabi ancak kendi tohumlarını patentletirlerse. Hükumetin yeni bir tohum yasası için daha çalıştığını söyleyen Farelly, bu yasa ile küçük ölçekli çiftçiler için bir istisna eklenmesini ve Tohum Kalite Beyanı Sistemi’nin genişletilmesini umut ettiklerini ekliyor. Bu sistem patent istemine benziyor ama daha ucuz ve kolay bir şekilde tohumun kalitesini garanti altına alıyor.

Başka bir sorunsa yabancı şirketlerin tohumlarının her zaman yerel şartlara uyum sağlayamaması. 

Maro: “Hükümet şimdi bizden çiftçileri eğitmemizi istiyor.”

Dünya Bankası ve Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre 2050’deki insan nüfusunu beslemek bugünkü yöntemlerle kolay olmayacak. Gıda üretiminin artırılırken dünyanın gıda ihtiyacının yüze 80’inin karşılayan küçük ölçekli çiftçilerin birçoğunun mağdur olacağı öngörülüyor.

Tanzanya Sürdürülebilir Tarım’dan (SAT) Janet Maro, Morogoro’daki bahçeyi gösteriyor

Birçok çiftçi örgütü ve FAO ekolojik yöntemlere daha çok inanıyorlar. Özellikle küçük ölçekli çiftçiler bu yöntemlerden faydalanabilir, çünkü genellikle alım güçleri tarımsal takviye ürünlerinin maliyetini karşılayamıyor. 

Janet Maro, SAT ile birlikte kırsal alanda küçük ölçekli çiftçilere ekolojik tarım eğitimleri veriyor. “Nasıl kompost yapılacağı, aynı anda birden fazla mahsulün nasıl ekileceği, zararlı böcek ve hastalıklara karşı nasıl yetiştirdikleri bitkileri kullanarak özler hazırlayabileceklerini öğretiyoruz.” 

Maro, hükumetin gübre alımı için destek verdiği bölgelerde yaptıkları eğitimlerden sonra iyi sonuç alan çiftçilerin, şehre gidip pahalı gübreler almak yerine gübre kuponlarını iade ettiklerini söylüyor. “Hükumet şimdi bizden çiftçileri eğitmemizi istiyor. Çünkü tarım politikaları yüzünden Mzinga ve Ruvu Nehri’nden gelen suyun kalitesi ve miktarı azalmış durumda. Çok geç olmadan durumu kurtarmak istiyorlar.”

Daha önce Afirika’yı kolonizeleştiren yeni bir dalga olmakla da suçlanan Yeni İttifak (NAFSN), 2012 yılında G8 tarafından geliştirildi. Kamu özel sektör işbirliğinde 10 Afrika ülkesinin de desteğiyle 50 milyon kişinin yoksulluk ve açlıktan kurtulması hedefleniyor. Avrupa Birliği, ABD, Birleşik Krallık, Dünya Bankası ve Bill & Melinda Gates Vakfı’ndan destek alan Yeni İttifak’a yatırım yapan şirketlerin küçük ölçekli çiftçilere ve kadınlara önem vermeleri bekleniyor ancak şirketlerin çok azı buna önemsiyor. Sivil toplum hareketlerinden oldukça fazla eleştiri alan Yeni İttifak, geçen mayıs ayında Avrupa Parlamentosu’nun gündemindeydi. Parlamento, Avrupa Komisyonu’nu oldukça eleştirel bir raporla harekete geçmeye davet etti.

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, Mondial News)

Kazdağı’nın bize diyecekleri var: Çırpılar Kömürlü Termik Santrali’ne Hayır ! – Buket Atlı

Nasıl olduğunu anlayamadım ama ofiste masamda duran ve her ay Çanakkale’nin Nusratlı Köyü’nden aldığım cevizler beni bir maceraya sürüklediler. Hatta onların yanına, bir de Bayramiç’ten aldığım ve bitirmeye kıyamadığım tahin de eklendi. İnternette, zaten çalışan ve yapımı devam eden 5 santrale ek olarak Kazdağları’ına yapılması planlanan 13 kömürlü termik santralden birisinin daha izin toplantısının 11 Ocak Çarşamba günü yapılacağını okuduktan sonra cevizler bana baktı, ben onlara baktım bir süre. Sonra, cevizler tahinle, bahçemizde fidesi olan domatesle, babamın küçükken anlattığı Sarıkız hikayesiyle birleşip, “Bizim yok olmamıza izin mi vereceksin?” dediler.  Sonuç olarak, kendimi santralin yapılmaması için canla başla çalışan güzel insanlarla yan yana buldum işte. Bu süreçte öğrendiklerimi sizlere de anlatayım ki,  cevizler kızmasın dedim…

Hikayemiz şöyle başlıyor… Kazdağları Milli Parkının tam sınırına, Agonya Ovası’ndaki Yenice ilçesi’ne kurulmak istenen Çırpılar Termik Santrali‘nin 3 Şubat 2016’daki İnceleme Değerlendirme Kurulu Toplantısı (İDK), bölgede bulunan 75 köyün muhtarından 65’inin  imzaladığı bu dilekçeyi, bölgeyi temsilen Hüseyin Bey ve kızı Fatma’nın toplantı tarihinden birkaç gün önce sunmasıyla iptal edilip ertelenmiş.

Ardından 22 Mart 2016’da yapılan yeni toplantıya 5 milletvekilinin konuyu sahiplenmesini ve  katılımını sağlayan Hüseyin Bey, toplantıya katılma nedenini o kadar güzel anlatıyor ki yukarıdaki Yenice fotoğrafına bakıp oraya gittiğimi hayal ettiğimde Yenice’deki Çırpılar santralinin neden olmaması gerektiğini anlatmaya yetmişti benim için:

Toplantıya sadece kendi yörem ve yöre halkı için katılmadım, Edremit Körfezi ve Kazdağları’nı, her yıl sayısız tarihi ve doğal güzelliği görmeye gelen 4 milyon yerli ve yabancı turist için; büyük kentlerin karmaşasından bunalmış ve hayali Kazdağlarında yaşamak, betona değil toprağa basmak, zehir değil oksijen solumak, küçük bahçesinde domates biber yetiştirmek olan genç yaşlı doğa tutkunu insanların evinin penceresinden termik santral bacası görmemesi için katıldım.

Santral kurulup bölgedeki su kaynaklarını zehirleyip tükettiğinde Agonya Ovası’nda yaşayan canlıların ve halkın ve 170 bin nüfuslu Bandırma halkının kullanma ve içme suyunu nereden karşılanacağını merak ettiğim için katıldım. Toplantıya başkanlık eden Genel Müdür’ün çocuklarının ileride gelip görebileceği, nefes alabileceği bir Kazdağı kalsın diye katıldım.’

Tüm bunların neticesinde, toplantı ”eksikliklerin giderilmesi” için erteleniyor. Şimdi 11 Ocak’ta tekrar ÇED raporunun değerlendirme (İDK) toplantısı yapılacak. Fakat Hüseyin Bey’in çok haklı soruları var. Ne kadar süre verilirse verilsin, içme suyu Agonya’dan sağlanıyor diye 3 vekille toplantıya katılan Bandırma halkına başka su kaynağı bulunması, 8 göleti bulunan 60.000 dönümlük Agonya Ovası’nı ve insanlarını İlyada’sı, Truva’sı, Sarıkızı’yla Kazdağları’nın bir başka uygun coğrafyaya taşınması mümkün değildir. Bu nedenle aslında sorun ÇED raporunun eksikliği değil, bu proje tamamıyla yanlıştır diyor!

Şimdi ise tekrar 11 Ocak’ta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve ilgili kurumlar Ankara’da toplanarak Çırpılar Termik Santrali’nin yapılmasının önünü açacak olan ÇED olumlu kararını verip vermemeyi konuşacaklar. Yakınında yaşamıyorsak bile nerede yaşarsak yaşayalım, artık Dünya Sağlık Örgütünün bile kanserojen olduğunu açıkladığı kömürün yakıldığı her yeni santralin bacasından çıktıktan sonra kilometrelerce mesafe gidebilen Sessiz Katil de denilen küçük parçacık maddelerden (PM 2.5) hepimiz etkileneceğimiz için bizim temiz havamızı, Yenice’den geldiğini bilmeden yediğimiz kırmızı biberimizi, çileğimizi, domatesimizi, göknarımızı konuşacaklar.

Cevizlerin bana söylediği gibi hepimizin de bu toplantıyı yönlendirme, sonucunu etkileme şansı var aslında. 350 Ankara ekibi toplantı öncesinde, projeye sadece Çanakkale’de yaşayanların değil herkesin itiraz edebilmesi için bir dilekçe örneği hazırladı. 350 Ankara’nın internet sitesinden erişilebilecek dilekçeyi online olarak Başbakanlık İletişim Merkezi (BIMER) hakkı çerçevesinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yollayarak Kazdağını kömür tehdidinden korumak mümkün.

 

Ama çabuk olmamız lazım, az zamanımız kaldı! Kazdağları desteğimizi bekliyor!

İtiraz dilekçesi  ve detayları için: https://350ankara.org/cirpilar-kese-itiraz-ediyoruz/

 

Buket Atlı

Yuva Derneği

Sürmene’de yanan orman Cumhurbaşkanı’nın Katar Emiri’ne gösterdiği yer iddiası

CHP İstanbul Milletvekili  Barış Yarkadaş, Trabzon’un Sürmene ilçesinde çıkan orman yangınına ilişkin olarak, “Trabzon Sürmene’de Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın Katar Emiri’ne havadan dolaşarak gösterdiği orman yanıyor… Emir’e yatırım alanı mı açılıyor?” dedi.

CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, Trabzon’un Sürmene ilçesi Çamburnu mevkinde çıkan ve yaklaşık 20 hektarlık alanın kül olduğu orman yangınına ilişkin olarak, “Trabzon Sürmene’de Recep Tayyip Erdoğan‘ın Katar Emiri’ne havadan dolaşarak gösterdiği orman yanıyor… Emir’e yatırım alanı mı açılıyor?” iddiasında bulundu.

Twitter’da da en çok konuşulanlar arasına giren bu iddiaya ilişkin CHP’li birçok milletvekili ve bazı ünlü isimler tarafından benzer yorumlar yapıldı.

 

(Cumhuriyet)

Kentsel Dönüşümde yeşil tasarımlar – Kübra Köprülüoğlu Aşanlı

Ülkemizde gördüğümüz kentsel dönüşüm örnekleri iş kazalarına açık şantiyeler, tasarlanmamış yapılar, rant üzerine düşünülmüş çözümler üzerine odaklanırken, dünyada; terkedilmiş, çevre ve insan için zararı olan, kullanılmayan, atık olmuş yapılar, mekanlar ve bölgelerin tekrar yaşama dahil edilmesi ve rehabilitasyonu için kullanılan örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Böyle iyi şeyler de oluyormuş diye görebilmek, “kentsel dönüşüm” konusuna olan allerjik bakış açımızı bir nebze hafifletebilmek için sizlere lafı çok uzatmadan umut verici ve özendirici örnekleri anlatmak istiyorum.

İlk örneğimiz Güney Kore’den geliyor: ChonGae Nehir Kanalı Parkı

1394 yılında Seul’ün başkent seçilme sebebi olan bu nehir Kore’nin siyasi, kültürel ve sosyal bir merkeziydi. Tam 450 yıl boyunca atık sular doğrudan ChonGae nehrine sızdı. Artan nüfus ve sanayileşme ile kirliliği yıllar içinde had safhaya ulaşan bu nehir kent için sağlık tehlikesi ve yoksulluğun sembolü haline geldi. 1960’lı yılların ortalarında bir de nehrin üstüne otoyol inşa edildi. Gelelim yenilenme hikayesine bir gün Güney ve Kuzey Kore’nin gelecekte yeniden birleşmesini vurgulamayı hedefleyen bir yarışma açılır. Mikyoung Kim Design’da bu yarışmayı Kuzey ve Güney Kore’nin 8 ilinin her birinden bağışlanan yerel taşın kullanılması yoluyla bu politik gayreti simgeleyen bir kanal restorasyon projesi ile kazanır. Ancak proje sadece barışı simgelediği için önemli değil elbet, proje sonunda Seul Belediyesi, 2005 yılında San Francisco’daki Dünya Teknoloji Ağı’ndaki suyolu restorasyon çabaları nedeniyle Dünya Teknoloji Ödülü’nü kazandı çünkü arıtma sistemi, su kalitesini II. Sınıfa getirerek suyun güvenli bir şekilde halkla yeniden birleşmesini sağladı.

Projenin tamamı, bu alandan daha fazla rüzgar geçirebilmek için hava kirliliğini azaltmada etkili olmuştur. Nehrin yenilenmesinden önce bu alanda varolan ısı tutma sorununu azalttı. Tüm bunlarla beraber Cheonggyecheon Nehri’nin ekosistemi, bölgedeki 213 yeni kuş türü, balık ve diğer organizmaları teşvik ederek de restore edildi.

Fotoğraf: http://www.preservenet.com/freeways/FreewaysCheonggye.html

Nehrin restore edilmeden önceki otoyollu hali.

Fotoğraf: http://www.preservenet.com/freeways/FreewaysCheonggye.html

Dönüşümden sonra.

Fotoğraf: https://sustainabilitywriter.files.wordpress.com/2012/07/mayer-cheonggyecheon-1.jpg

Dönüşümden sonra.

İkinci örnek ise Seattle, Washington’dan geliyor: Gas Works Park

Eski bir kömür gazhanesi olan park 1956 yılında Seatle’ın kömürden doğalgaza geçmesiyle işlevini yitirmiş. İşlevini yitiren bu tesis atıl kalmasın diye Seatle şehri tarafından park yapılmak üzere satın alınmış. Piknik merkezi ve eylence alanına dönüştürülen bu parkın tasarımını alanında bir çok ödüle sahip peyzaj mimarı Richard Haag yapmış. Eski bir endüstri binasını çocuklar için parlak boyalı bir labirentin bulunduğu ahşap oyun barınağına çeviren Haag’ın bu projesi kirlenmiş toprak ıslahında çevresel kirleticileri tüketmek ve parçalamak için doğal olarak veya bilinçli olarak tanıtılan mikroorganizmaların veya diğer yaşam biçimlerinin kullanılması* ile de bir devrim niteliği taşıyor.

*Bknz: Bioremediation

Fotoğraf : http://richhaagassoc.com/studio/projects/gas-works-park/

Dönüşümden önce.

Fotoğraf : http://richhaagassoc.com/studio/projects/gas-works-park/

Dönüşümden sonra:

Son olarak da Viyana’ya gidiyoruz ve eski bir gazometrenin nasıl modern bir mega yerleşkeye dönüştüğünü inceliyoruz. 1899’dan 1984’e kadar gazometre olarak kullanılan 4 tane ikonik yapı 2001 yılında metro istasyonu ve otoyol bağlantılı büyük bir yaşam alanına dönüştürüldü. Her bir gazometre farklı bir mimar tarafından yeniden tasarlandı ve vakti zamanında tuğladan inşa edilmiş bu kuleler yüzlerce daire, ofis, çok amaçlı etkinlik alanları, sinema ve yeraltı alışveriş merkezine sahip koca bir yaşam alanına dönüştürüldü.

Fotoğraf: http://www.planum.net/cultural-heritage-vienna-austria
Fotoğraf: Renesteyer, cc-sa-3.0 AT; Andreas Poeschek, cc-sa-2.0 AT
Fotoğraf Monyesz, cc-sa-3.0 AT

 

 

 

Kübra Köprülüoğlu Aşanlı

Rosalia

Saat sabahın yedisiydi. Bu saatte bile hissediliyordu nem, ilerleyen saatlerde nefes alınmayacaktı yine Palermo’da. Koygun bir ıssızlık kol geziyordu sokaklarda. Ortada bırakılmış bir dünya; hatta dünya falan değil, dünya başka bir yer, burası başka bir yerdi.

Apartmanların her katı sanki başka başka binalardan sökülüp üst üste eklenmis gibiydi. Ağır gövdeleri ve suretlerindeki yara bere izleri, destursuz sokağa giren herkese meydan okuyorlardı. Kendi dünyalarının dışındaki bütün dünyalara karşı kol kola girip  barikat kurmuş gibi duran bu çamur renkli binalar, kendileri ile birlikte içlerinde sürüp giden hayatları da  dışardaki  dünyadan uzak tutuyorlar; ürkütücü bir heybetle dikiliyorlardı onlara ait olmayan her şeyin karşısında. Bu mahallenin çirkinliği, hor görülmüş, dışarda bırakılmış , burun kıvırılmış insanların zırhıydı. Pencerelerden, balkonlardan sarkan rengarenk çamaşırlar komik olmaktan öte irkiltici  palyaçolara çeviriyorlardı onları. Muhtemelen bir yerlerden çalınmış, sonra parçalanıp, parçaları satıldıktan sonra iskelet halinde kalmış, sokak ortasında terkedilen arabalar; çocuk parkından çok daha eğlenceliydiler bu sokağın çocukları için. Burada bir mahallede karşılaşılması en olanaksız şeyler her köşe başında karşınıza çıkardı . Bir süre sonra bütün bu tuhaflıklar yadırganmaz hale gelir, olağan ve olağan olmayan her şey birbirine karışırdı. Buraya katlanabilme çizgisini geçen herkes bir süre sonra hiçbir şeyi yadırgamazdı. Ne otobüs  durağında otobüs beklerken oturmak için koyulmuş berber koltuğunu, ne bisikletin arkasına market alışverişinde kullanmak üzere bağlanmış eski bir bebek beşiğini, ne de meydanda çocuklar eğlensin diye duran, içinde kaplumbağaların yaşadığı su dolu eski bir küvetten dönme havuzu. Becerikisiz bir yaratıcının elinden çıkmışsa da burası onlar için vahaydı, çölünü arayan bir seraptı. Herkes gibi Rosalia için de.

Rosalia  bu mahallede doğdu büyüdü. Santa Rosalia’yı anma günü , noel pazarı ya da paskalya pazarı  kurulduğu zamanlar  dışında bu mahalleden  neredeyse hiç çıkmadı .Yalnızca mahalleden mi? Mecbur kalmadığı sürece yan sokağa bile geçmezdi. Onun evi de diğerlerinden çok farkısız değildi. Çirkin, kişiliksiz, ‘nasıl etsem de kimsenin yapamayacağı çirkinlikte bir  bina diksem şuraya’ diye özel bir emek sarfedilmiş gibi duran bir ucube. İşte paslanmış ruhların dönüşünü bekleyen   balkon demirleri;  işte dışarı ve içeri arasında bir iletişim dengesi kurması gerekirken, içeriyi dışarıdan, dışarıyı içeriden ayıran, kendini saklamaya adamış daracık pencereler; işte yaslı gri duvarlar; işte gökyüzünün ciğerlerine  saldıran bacalar.

Rosalia’nın yedinci kattaki evini diğerlerinden ayırmak mümkün değildi; ama onun için biricik, benzersiz bir barınaktı. Yedinci katın balkonu  sokağa bir dil gibi uzatılmış  boşlukta sallanıyordu.

Rosalia, sabahtan yıkadığı çamaşırları balkona astı. Üzerindeki kolsuz iş elbisesinin altından çıkan iri kolları çamaşırı öyle bir silkeliyordu ki çamaşırın  yerinde olmak istemezdiniz. Bir makara ile karşı komşunun balkonuna bağlanmış çamaşır ipini, her astığı çamaşırdan sonra çekip ipin boş kısmını kendisine yanaştırıyordu. İpin diğer tarafındaki çamaşırlar, Rosalia’nın elinden kaçıp kurtulmak ister gibi komşu balkona doğru uçuşa uçuşa gidiyorlardı . Rosalia, adını ölümcül hastalara yaşam veren Palermo’yu koruyan, asil bir ailenin azize kızı  Santa Rosalia ‘dan almıştı.  Fakat onun zarafetinden, kalbinin rakikliğinden eser yoktu Rosalia’da. Bunu bildiğinden hep böyle öfkeli, hep savunmadaydı Rosalia. Santa Rosalia’ya olan sevgisi, bağlılığı  sonsuz olsa da, onun adını kendi adı olarak  her telafuz ettiğinde insanların  yüzünde alaycı, küçümseyen bir iz buluyordu.   Böyle hissetmesinin en büyük nedenlerinden biri daracık alnının üzerinde  yabani otlar gibi bitmiş arsız, kıvırcık  saçlarıydı.  Bu saçlar zaten biraz büyük olan kafasını daha da büyük gösteriyordu. Öyle tek tek baktığınızda gözleri, burnu, dudaklarında aman aman bir çirkinlik olmasa bile biraraya geldiklerinde bütün bu uzuvlar birbirlerine küs gibi dururlardı. Evlenmeye hic yanaşmadı Rosalia . Ne zaman evlilik lafı açılsa:

‘  Kalbim İsa’nın aşkıyla  öylesine dolu ki, başka kimseye yer yok orada’,

diye  tekrar edip dururdu. İsa affetsin hiç de doğru değildi! Doğru olmasına doğru değildi  lakin; ‘ Beni sevip, beğenecek bir adamı bulmak o kadar kolay mı?’ diyecek hali de yoktu ya. Bir iki ay sonra elli yaşına basacaktı. Bu saatten sonra kim ne yapacaktı ki kocayı?

Elindeki son çamaşırı da astıktan sonra yaşadıkları  apartmanla burun buruna olan  şehir hapisanesinin boş havalandırmasına baktı. Ne kadar sessiz,  sanki hiç kimse yok gibi… Hapishanenin dikdörtgen şeklindeki havalandırması Rosalia’nın apartmanına doğru uzuyordu. Rosalia,  bazen bu havalandırmanın  bir canavarın ağzı gibi açılıp kendilerini de içine alacağını  düşünürdü. Üstüne bir üşüme  geldi, yerden boş plastik leğeni alıp hızla içeri girdi. Kapıyı arkasından kapattı.

“Neme lazım canavarı uyandırmadan sığınalım içeri”, dedi kendi kendine.

Rosalia , annesinden kalan bu evde doğmuş, büyümüştü. Tek çocuktu ; ama bırakın şımartılıp üstüne titrenmeyi , tekliği bile sanki  fazla gelmişti annesine.

Palermo’nun en unutulmuş mahallerinden birinde yaşamaya mahkum edilmiş, en yakın komşusu hapisane olan Rosalia, sahip olduklarının yerine başka bir şey koymak isteği hiç duymamıştı. Kader  böyle istemişti, ona karşı hiçbir zaman kazanamayacağı bir kavgaya girmek aptal işiydi. Zamanın kötülüğüne bakarsak şanslı bile sayılabilirdi.

Sabah beşte kalktığı için evin işlerini erkenden bitirmişti . Ne yapacaktı şimdi günün geri kalanında?  Mutfağa girip kendine bir kahve yaptı. Sandalyesini masaya yaklaştırıp ayaklarını diğer sandalyenin üzerine uzattı. Kahvesini bir yudumda bitirip, açık olan televizyona bakmaya başladı. Genç yakışıklı  bir adam koltukta oturuyor, karşında beş tane genç kız.  Genç kızlar bir hafta boyunca marifetlerini sergileyecekler, yakışıklı da bir hafta sonra onlardan birini seçecek. Birlikte  Karaipler’de bir hafta tatil kazanacaklar, bir de bilmem kaç tane daha ödül. Bu dünyada kendinden daha zavallı insanlar da vardı işte. Kalktı masadan perdeyi aralayıp hapisanenin havalandırmasına, demirli pencerelere baktı .

– Siz bana ceza diye koyuldunuz oraya; gelip bu hapisaneyi burnumun dibine diktiler.   Bana onlardan bir farkım olmadığını göstermek için yaptılar bunu. Bir gün onların oradan çıkma umutları var belki, ya benim içimdeki hapiseneden kurtulma şansım var mı? Müebbet benimki!

Birazdan çıkacaklardı her biri başka bir günahın bedelini ödeyen bu günahkardeşler.  Sadece birbirlerinin yanında, bir de kendilerini her  gün gizlice perdenin arkasından izleyen Rosalia’nin karşında suçlarının yükünü bir kenara koyup  unutabiliyorlardı. İşte oradalar, dışarı  çıkmaya başladılar . Tek tek , çift çift, üçlü dörtlü gruplar halinde.. El şakaları yaparak,  küfürlerle… Kahkalarını dışardakilere inat duvarların ötesine savurarak ya da yılgın bir ümitsizliğin sessiz adımlarıyla ya da soysuz bir öfkenin küfürbaz kırbacıyla. Çıkar çıkmaz gökyüzüne bakıyorlardı hemen, hala orada olup olmadığını kontrol etmek mi istiyorlardı?

Rosalia onları her gün izlerdi. Bırakın avluyu, koridorlardan bağırış cağırış geçerlerken bile sesleri Rosalia’nin evine kadar ulaşırdı. Avluda gülüşmelerini , kavgalarını, ordan oraya volta atmalarını izlerdi . Bugün de, her gün ne olursa aşağı yukarı aynı şeyler oldu avluda; ama Rosalia hep taptaze bir merakla izledi onları gizlice. İçeri girdiklerinde saklanmak gereği duymadı artık. Baklona çamaşırları toplamak için çıktı . Bir yandan çamaşırları toplarken bir yandan da  “si maritau rosa”* yı söylemeye başladı . Tertemiz camaşır kosusu ve şarkı söyleyen kendi sesi keyfini yerine getirmişti. ”Bahar geliyor” diyordu şarkı  “ağaçlar tomurcuklanıyor, aşkın ateşi yüreğimi sarmaya başladı. ” Rosalia sustu bir an, şarkının sözleri bir kadeh grappayı  boğazından asağı yuvarlamış gibi yakarak geçti, sustu.  Çaresiz bir hastalığa yakalandığını pat diye yüzüne söylemişler gibi, çaresiz sustu.

“avvolunu l’aceddi

Tutti ‘sti cosi beddi

mi fannu suspirà.”*

Diye devam etti karşıdan bir ses . Birisi kıyamamıştı bu şarkının böyle bitmesine. Rosalia şaşkın, sesin sahibini  başını kaldırıp gökyüzünde aradı. Öylesine güzel bir sesti ki bu; ancak gökyüzünden Rosalia’ya gelen bir cevap olmalıydı. Sesin sahibi şarkıyı sonuna kadar söyledi. İşte dünya dertleri sona eriyordu, ilahi bir sesle kutsanmıştı, ışık saçan melekler gül yapraklarını döküyorlardı tepesinden. Ellerini yukarı kaldırmış sevinçle onları selamlarken, ellerinden yayılan çamaşır suyunun keskin kokusu ruhani aleminin kapısında bıraktı onu.  Rosalia baklonda önünde duran leğenin içindeki çamaşırlarla kaskatı  dikilip kalmıştı.  Kendine karşı da, çamaşır suyu sevmeyen meleklere karşı da  mahçubiyet içinde , kaçmak istedi, ayaklarına çimento dökülmüşcesine olduğu yerde bir heykel gibi dikilip kaldı.

Şarkı hapisanenin havalandırmasına bakan koridordaki pencerelerden birinden geliyordu, ne kadar kutlu biri olduğu şüpheliydi tabii ; ama sesi gerçekten bir meleğin sesi kadar güzeldi. Şarkı bittiğinde, sanki  gizli bir gücün etkisi altına girmiş , kendi iradesinin dışında hareket ediyormuşçasına ifadesiz , bembeyaz bir yüzle, hiçbir şey olmamış gibi leğeni alıp içeri girdi. Bütün gece kıvrandı durdu yatakta. Bunun gerçek olup olmadığını düşündü durdu. Gerçek olmadığına inandırmak istedi kendini. Böylesi daha kolaydı. Ertesi sabah eli kolu kalkmadı, hicbir şey yapamadı ya da kendini oyalamak icin yaptığı her şeye bir sakarlık karıştı. Ne yapmalıydı? O sesi tekrar duymak icin ne yapmalıydı? Onun gerçekliğine kendini inandırmak için ne yapmalıydı? Aynı saatte çıktı balkona. Önce kısık kısık  sonra sesini yükselterek “ lu stasira mi fazzu zita”* yı söylemeye basladı, söyledikçe içi coştu . Sonra sustu! Kimbilir kaç saniye, kaç dakika sustu. Şarkısına  karşılık gelmiyordu, ne göklerden ne yerden. ‘ Sonunda oldu, yalnızlıkdan delirmeye başladım’ dediyse de umutsuzlukla son bir  kaç saniye daha bekledi. Çok uzaktan zayıf bir ses , meltem gibi onu okşarayak yaklaştı, içi titretti. Bu titreyiş onu utandırmış olsa  da  içinde varlığını bilmediği bir mucizeyi keşfetmiş gibi bir çoşkuya kapıldı. Dün yalan değildi ne gökler, ne Rosalia, ne İsa onu kandırmıştı. İşte şarkısının karşılığı vardı, burdaydı. Artık her sabah yüreği Rosalia’dan önce uyandı. Ocaktaki kahve, televizyon, sehpalar , koltuklar Rosalia’nin elleri ayakları hepsi saati takipteydiler. Hapisanenin havalandırması Alhambra’nin bahçesi kadar güzel görünüyordu  Rosalia’ya . Her hava alma saatinden sonra yeni bir şarkı yaşamla hiç kurmadığı  bir bağı ilmek ilmek kurdurtuyordu . Yatağına uzandığında sol yanını ona ayırdı. Nasıl biriydi acaba? Bu kadar güzel bir sesin sahibi elbette çirkin olamazdı. Yüzünü, gözlerini, ellerini hayal etmeye çalıştı. Sonra heyecanla yataktan fırladı. Dolabın altındaki çekmecelerden birini açtı. Çamaşırların altından bir fotoğraf çıkardı. Yıllar önce bir ağustos akşamı yazlık sinemaya gittiklerinde annesi sinema çıkışı komşularla sohbet ederken o gizlice sinemanın gişesinde satılan bu fotoğrafı satın almıştı. Marcello Mastroianni’ydi bu.* Fotoğrafı aynanın köşesine sıkıştırdı, tam karşına. Mutlaka ona benziyor olmalıydı. “ Ahh Marcello!” diye iç geçirdi.  Eğer Marcello’ya benziyorsa kendisini beğenmezdi  o zaman belki. Birden paniğe kapıldı. Kalkıp odanın içinde huzursuzca dolaştıktan sonra gidip dolaptan kokulu sabunlardan aldı. Banyoya girip uzun uzadıya yıkandı. Banyo pencesinin aralığından gecenin gri metal parlaklılığını görüyordu. Hava kararmamış gibiydi bu gece. Saçları havlunun arasına bastıra bastıra kurulayıp üzerine sabahlağını geçirdi. Kimbilir ne zamandan kalma bir kutu krem ve pudra masanın üzerinde duruyordu. Bir şölene hazırlanıyormuş gibi özenle, yumuşacık hareketlerle kremi yüzüne, boynuna sürdü, pudralandı acemice. Dudaklarına sürdüğü ruju eğilip aynada kontrol etti. Gözlerini kapadı, bir süprize hazırlanıyormuş ya da bir mucize bekliyormuş gibi içinden üçe kadar sayıp sonra açtı.  Gördüğü şeyden memnun gülümsedi kendine. Dudaklarını peçeteyle silerken ‘ Aman sen de kimbilir Sofia Loren gece yatarken nasıldır’ diye düşününce içi rahatladı biraz.

Günler geçiyordu Rosalia’nın ayaklarının altından serin dereler akıyordu sanki. Dokunduğu her şey güzelleşiyor muydu ne? Hatta  o da değişiyordu. Sanki çehresi inceliyordu, dudakları dolgunlaşıyordu. Sanki, Santa Rosalia’ya benziyordu. Dirseklerine kadar sıyrılmış olan gömleğinin kollarını indirdi, yakasındaki bir düğmeyi açtı. Fırının sabahtan beri açık olmasından dolayı ve makarna suyunun buharı ile oda o kadar ısınmıştı ki, anlının üzerinde birikmiş boncuk boncuk terleri yüzünü havluya gömerek sildi. Parmesanlı patlıcanın nefis kokusu odayı doldurmakla yetinmiyor, baklon kapısından sızarak alt komşuların iştahlarını azdırıyordu.

Dolaptan bir tabak alıp dönerken eli ikinci tabağa uzandı. ‘ Ne saçmalık’ deyip havada asılı kalmış kolunun hayal kırıklığına aldırış etmeden ikinci tabağı olduğu yerde bıraktı. Tek tabağı masaya bırakıp dolaba döndüğünde bir günahın dayanılmaz cazibesi karşında çaresiz kalmış gibi kıpırdandı vücudu. Hızla dolaptan ikinci tabağı alıp masaya koydu; sonra iki çatalı, iki bıçağı, peçeteleri, bir şişe Nero D’avola’yı*…

Yemeği servis ettikten sonra yana eğdiği başıyla kaşıyı hafifçe selamlayarak masaya oturdu. ‘ Az konuşuyor, halbuki bilmek istediğim ne çok şey var  ‘ , ‘ Biraz  şarap?’ diye sordu sessizliği bozmak için. Başını tabağına eğmiş işhatla lokmaları çiğneyişinden hoşlandı. Aşağı doğru genişleyen burnunun kıvrımları, bir yaprak gibi kıvrılmış ağzı, sır saklamayı sevmeyen geniş alnı ile iyi bir adamın yüzüydü bu. Ne ne suç işlemişse  kahraman bir yanı olmalıydı bu suçun, sormadı. Varlığının telaşlı ve huzursuz sevinci, kuşlar gibi uçuşup duruyorlardı odanın içinde. Mukadderatın gücünü elinden almış gibi hissediyordu. Yaşamak bir kalp çarpıntısı gibi sarmaya başlamıştı ki ;  boş, beyaz tabağın oyunu yarım bırakan mızmız bir çocuk gibi  alay ederek karşısında durduğunu  gördü. Yerinden ok gibi fırlayıp  masanın diğer yanındaki tabağı çöpün içine fırlattı. Çöp torbasının ağzını sıkıca düğümledi. ‘ Saçların arasına parmaklarını geçirip arkaya doğru sıktı. ‘Ne diye utanacakmışım?’, dedi.

’ Ne kötülük vardı ki düş görmekte?’ Gecenin hinliğiydi bu, düşler sadece onun koynunda uyusun isterdi.

Yaz bitmişti. Rosalia bütün arzuları yatırdı  ağustosun koynuna, ılık ılık geldi eylül. Rosalia bir sabah balkona çıktı yine. Yüreği çarpınltıları içinde, tansiyonu kimbilir kaça fırlamış  olduğu halde bekledi. Bugün şarkı önce ondan gelmeliydi. Uzaktan duyuldu beklenen.“Bekle beni” diyordu şarkı,” bekle ki bütün ömrümü sana vermeye hazır geliyim.”  Ağır bir tütsü kokusu gibi başını döndürdü. Bugün sadece dinledi Rosalia şarkıyı , sonuna dek dinledi. Yaptığı her şeyi bir sonra güne ulaşmak için yapıyordu. Bütün işi bitirdikten sonra çöpü atmak için aşağı indiğinde posta kutusunda bir zarf gördü. Faturaya benzemiyordu, posta kutusunu açıp zarfı aldığında duvarlar etrafında deliler gibi dönerek dansetmeye başladılar. Birilerinin görmesinden korkar gibi zarfı göğsüne bastırdı, etrafını kolaçan ettikten sonra merdivenlere doğru telaşlı adımlarla ilerledi. Kendi dairesine çıkmak Monte Pellegrino’ya* dizlerinin üzerinde çıkmak kadar zor geldi. Taşıyamıyordu kendini. Yukarı çıktığında kapıyı arkasından hızla kapatıp, kilitledi. Etek uçlarını bacaklarının arasına sıkıştırıp, bir un çuvalını fırlatıyormuş gibi kendini sandalyenin üzerine bıraktı. Nefesini düzenlemeye çalışıp , zarfı ters çevirdi. Bıçağın tersiyle zarfın ağzını  açtığında içinde bir kağıt parçası olduğunu gördü. Yalnızca bir isim yazılıydı kağıtta.- Salvatore  Giacalone-  Yalnızca bir isim. Kağıdı mutfak masasının üzerine koydu. Dönüşü olmayan bir yoldu bu ad. Kağıdı alıp buruşturup sıktı avucunda oysa kalbi çılgınca “si maritau rosa”yi söylüyordu Rosalia’ya.

* Si maritau rosa: Geleneksel bir Sicilya şarkısı

*“avvolunu l’aceddi

Tutti ‘sti cosi beddi

mi fannu suspirà.”*:

Bütün bu güzel şeyler

Beni nefessiz bırakıyorlar.

*Monte Pellegrino : Azize Rosalia’nin kemiklerinin bulunduğu idda edilen dağ. Katolikler Azize Rosalia’ya  şükranlarını sunmak için bu dağa izleirnin üzerinde çıkarlar.

 

Şenay Boynudelik