Ana Sayfa Blog Sayfa 3284

Oxfam gelir eşitsizliği raporu: 8 erkeğin serveti 3.6 milyar insanın servetine denk

İngiliz yardım kuruşulu Oxfam’ın verilerine göre, dünyanın en zengin sekiz kişisinin serveti, dünyanın yarısını oluşturan 3.6 milyar nüfusun servetine eşit.

Yarın Davos’ta toplanacak Dünya Ekonomik Forumu öncesi bir rapor yayınlayan Oxfam, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun daraltılması için hükümetleri ve iş dünyasını göreve çağırıyor.

Zengin ve yoksul arasındaki eşitsizliğin sanılandan daha büyük olduğunu vurgulayan Oxfam, özellikle hükümetlerin vergi cennetlerinin işleyişini sona erdirmek için beraber çalışması gerektiğini vurguluyor.

Oxfam’ın raporunu hazırlarken yararlandığı, Mart 2016’da yayınlanan Forbes’un milyarderler listesinin ilk sırasında 75 milyar dolarlık servetiyle Microsoft’un kurucusu Bill Gates var.

Listenin geri kalanında İspanyol tekstil devi Inditex’in kurucusu Amancio Ortega, yatırımcı Warren Buffett, Meksikalı iş adamı Carlos Slim Helu, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, Facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg, Oracle’ın kurucusu Larry Ellison ve New York’un eski belediye başkanı Michael Bloomberg var.

‘Öfke artacak’

Yoksulluğa karşı mücadele eden bir kuruluş olan Oxfam, daha önce 62 kişinin dünyanın yarısının servetini elinde tuttuğunu açıklamıştı; ancak İsviçre Bankası Credit Suisse’den aldığı yeni veriyle bunu sekiz kişiye düşürdü.

Kurum, eğer eşitsizlikle mücadele etmek için gereken önlemler bir an önce alınmazsa bireylerin öfkesinin daha çok büyüyeceğini, ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesi ya da İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmak için referandumda Brexit’ten yana tavır alması gibi köklü siyasi değişikliklerin olacağını söylüyor.

‘Vergi cennetleri eşitsizliği körüklüyor’

Şirketlerin ve hükümetlerin sadece rekabet etmemesi gerektiğini, aynı zamanda çalışan hakları için işbirliği yapması gerektiğini vurgulayan rapor, zenginlerin vergi cennetlerini kullanmasının eşitsizliği körüklediğini aktarıyor.

Rapora göre büyük şirketler ve zenginler, maaşların düşmesi ve politikalar üzerinde etkilerini kullanarak eşitsizliği artırıyor.

Dünya Bankası’nın eşitsizliği azaltma hedefine ulaşması için, zenginlere uygulanan verginin artırılması ve çalışanların daha adil bir şekilde maaş kazanması için hükümetlerin işbirliği yapması gerektiğine dikkat çekiliyor.

Hükümetlerin ‘vergi cennetleri’ çağını sona erdirmek için beraber çalışması gerekliliğinin altı çiziliyor.

Davos’taki zirveye katılacak olan Oxfam’ın direktörü Winnie Byanyima, “10 kişiden biri günde neredeyse iki doların altında bir parayla geçinirken bu kadar servetin birkaç kişinin elinde olması korkunç. Eşitsizlik, yüz milyonlarca insanın yoksulluk içinde yaşamasına yol açıyor, toplumlarımızı parçalıyor ve demokrasimizi zayıflatıyor” diyor.

 

(BBC Türkçe)

Anayasa görüşmelerinde 2. tur

Anayasa değişikliği teklifinin TBMM’de birinci tur oylamaları dün gece 23.30 sularında sona erdi.

Maddelerin hepsi 330’un üstünde kabul oyu alarak geçti.

İkinci tur en erken Çarşamba

Anayasa değişikliği teklifinde ikinci tur oylamalara geçilmesi için birinci tur oylamaların bitiminin üstünden 48 saat geçmesi gerekiyor.

18 Ocak Çarşamba günü başlaması beklenen ikinci tur oylamalarında, teklifin tümü ve maddeleri görüşmeye açılmayacak.

Vekiller, maddeler ve teklif üzerine konuşma da yapmayacak, sadece maddeler üzerinde verilen değişiklik önergeleri görüşülecek.

İkinci turda da teklifin kabul edilmesi için Meclis üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun, yani en az 330 milletvekilinin “Evet” oyu vermesi şartı aranıyor. Bu oylamalar gizli yapılacak.

İkinci turda, 330’un altında oy alan madde tekliften düşecek.

Teklifin tamamının oylamasında da kabul oylarının 330’un altında kalması halinde anayasa değişiklik teklifi tamamıyla düşecek.

İkinci turdan geçerse 23 – 24 Ocak’ta Erdoğan’da

Anayasa değişikliğine ilişkin kanunun, TBMM Genel Kurulu’nda ikinci turda en az 330 oy alması halinde, 23 ya da 24 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın onayına sunulması planlanıyor.

Cumhurbaşkanı, anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderebiliyor. Cumhurbaşkanın bu kanunları 15 gün içerisinde incelemesi gerekiyor.

Anayasa değişikliği teklifi Cumhurbaşkanı tarafından onaylandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlanıyor.

Resmi Gazete’de yayımlandıktan 60 gün sonraki ilk pazar günü ise referanduma sunulacak.

 
Birinci tur oylamaları

1. Madde’nin oylamasında 484 oy kullanıldı. 347 evet, 132 hayır, 2 çekimser, 2 boş ve 1 geçersiz oy çıktı.

2. Madde’nin oylamasında 480 oy kullanıldı. 343 evet, 133 hayır, 1 çekimser, 2 boş ve 1 geçersiz oy çıktı.

3. Madde’nin oylamasında 485 oy kullanıldı. 341 evet, 139 hayır, 3 boş ve 2 geçersiz oy çıktı.

4. Madde’nin oylamasında 486 oy kullanıldı. 343 evet, 139 hayır, 2 geçersiz ve 2 boş oy çıktı.

5. Madde’nin oylamasında 354 oy kullanıldı. 343 evet, 7 ret, 3 boş, 1 geçersiz oy çıktı.

6. Madde’nin oylamasında 483 oy kullanıldı. 343 evet, 137 hayır, 2 boş, 1 geçersiz oy çıktı.

7. Madde’nin oylamasında 482 oy kullanıldı. 340 evet, 136 hayır, 4 boş, 2  geçersiz oy çıktı.

8. Madde’nin oylamasında 481 oy kullanıldı. 340 evet, 135 hayır, 5 boş, 1 geçersiz oy çıktı.

9. Madde’nin oylamasında 485 oy kullanıldı. 343 evet, 137 hayır, 3 boş, 2 geçersiz oy çıktı.

10. Madde’nin oylamasında 483 oy kullanıldı. 343 evet, 135 ret, 3 boş, 2 geçersiz oy çıktı.

11. Madde’nin oylamasında 483 oy kullanıldı. 342 evet, 134 hayır, 5 boş, 1 çekimser, 2 geçersiz oy çıktı.

12. Madde’nin oylamasında 482 oy kullanıldı. 344 evet, 133 hayır, 2 boş, 3 geçersiz oy çıktı.

13. Madde’nin oylamasında 482 oy kullanıldı. 343 evet, 133 hayır, 3 boş, 1 çekimser, 2 geçersiz oy çıktı.

14. Madde’nin oylamasında 483 oy kullanıldı. 341 evet, 133 hayır, 4 boş, 1 çekimser, 4 geçersiz oy çıktı.

15. Madde’nin oylamasında 483 oy kullanıldı. 341 evet, 134 hayır, 5 boş, 1 çekimser, 2 geçersiz oy çıktı.

16. Madde’nin oylamasında 482 oy kullanıldı. 341 evet, 134 hayır, 3 boş, 1 çekimser, 3 geçersiz oy çıktı.

17. Madde’nin oylamasında 484 oy kullanıldı. 342 evet, 135 hayır, 3 boş, 2 çekimser, 2 geçersiz oy çıktı.

18. Madde’nin oylamasında 481 oy kullanıldı. 344 evet, 131 hayır, 2 boş, 1 çekimser, 3 geçersiz oy çıktı.

Kaynak : bianet.org

Belge – Karin Karakaşlı

Karin Karakaşlı’nın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Yıllardır haykırıp duruldu ya, “hani belge, hani belge” diye. Aradığınız o meşhur belge, Garo Paylan’ın tutanaktan kazıdığınız konuşmasında, kaydına tahammül edemediğiniz o beyanın yerindeki asil boşluktadır. Anayasa görüşmeleri sırasında en son natürmortluktan uçuşlara terfi eden o saksıya baktığımı hatırlıyorum. Hani şu bir iki yaprağı da ayrı istikamete fırlayan saksı. Onun dışında kavgaların doğası bana çok içler acısı geliyordu. Eşbaşkanları, milletvekilleri tutuklu bir HDP gerçeğini sineye çekebilmiş, duruş sergileyememiş bir meclisten ne beklentim olabilir. Hem gecelerden Cumaydı; her an bir KHK gökten zembille düşebilir yine kimlerin ve hangi derneklerin nefesini kesebilirdi.

Önce Sur’daki iki çocuğun ‘tahliye’ anını gösteren video belirdi. Özel harekatçıların marifetmiş gibi yüklediği videoda bedenleri ve ruhları taciz edilen o Kürt çocuklarını izleyip, insan olanlarımızın yapabileceği gibi sahipsiz bırakılmış bir utancı ve deli bir öfkeyi yüklendim. Sonra HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan’ın konuşmasına karşı birleşen o linç cephesine bakarken buldum kendimi.

Paylan, Anayasa değişikliği teklifinin 11. maddesinin görüşmelerinde söz alırken daha önce sekteye uğrayan anayasaları ve tek adamlık süreçlerin bilançosunu anlatıyordu tane tane. “1913-1923 yıllarında Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve Yahudiler kaybedildi. Büyük katliam ve soykırımlarla bu topraklardan ya sürüldüler ya mübadelelere uğradılar” diyordu.

DİKKAT EDİN, YOKSA

Meclis Başkanvekili Ahmet Aydın’ın Paylan’a “Hâl ve hareketlerinize dikkat edin” seslenişini unutmayın. Elbet bu tehdidin ‘yoksa’ boyutunu da. Her konuda birbirine giren meclisin birden yekpâre bir bütün haline gelişini, bağırış çağırışları, Paylan’ın konuşamaz hale getirilişini, ortak kınamayı, üç birleşime katılmama cezasını ve bütün konuşmanın tutanaktan çıkarılışını da.

Önce konuşmasını tamamlasın Garo Paylan: “Bir zamanlar yüzde 40’tık, bugün binde 1’iz. Herhalde başımıza bir iş geldi ki… Ben adına soykırım diyorum, siz ne derseniz deyin. Adını hep beraber koyalım ve yolumuza devam edelim. Ermeni halkı başına ne geldiğini çok iyi biliyor. Atamın, dedemin başına ne geldiğini çok iyi biliyorum. Gelin, adını siz koyun, hep beraber yüzleşelim. Artık biz yok hükmündeyiz, binde bire düşmüş durumdayız.”

Arada yaşananları da hele anlatsın bir: “Açıklamamadan sonra AKP’li vekiller bağırmaya başladılar ve sonra ara verildi yaklaşık 1 buçuk saat. Orada MHP ve AKP vekilleri baş başa verdiler. Bakanlara gitmiş, kriz haline getirilmiş bu durum. MHP, ‘Garo Paylan’a ceza erilmezse anayasa teklifinde desteğimizi çekeceğiz’ demiş. Şu anda AKP, MHP’ye muhtaç olduğu için resti göremedi ve 3 birleşimlik ceza aldım. En kötüsü de şuydu, AKP, CHP ve MHP de soykırım kelimesini kullanamayacağıma dair zelil açıklamalar yaptılar. Mahalle baskısı da diyebilirim, vekiller alkış kıyamet destek verdiler. Linç ortamı vardı. Ceza verildikten sonra arkadaşlarla meclisi terk ettik.”

SİLİNEN KAYIT

Şimdi o meclis tutanağında böyle bir yaşanmışlık yok. Zira sadece soykırım kelimesine değil, konuşmanın ve lincin kendisine dair bir satır da yok. Yok yani. Böyle bir şey hiç olmadı. Meclis tutanakları dün sabaha karşı Meclis’te hiç öyle bir olay yaşanmamış gibi… Başkan Vekili “Bu milleti yaralayıcı ifadeler kullanamazsınız” diyordu kürsüden. Herhalde Garo Paylan yabancı ve küstah bir konuktu nezdinde. Ya da katliam ve soykırımın kendisinden daha yaralayıcı bir şeydi bundan bahsedilmesi. Daha az utanç vericiydi Paylan’ı bir halkı aşağılamış gösterme ve hedef haline getirme gayretkeşliği.

Demek ki neymiş? Anayasa değişir tarih değişmezmiş. Gecenin devlet dersi şuymuş: Gelecek bedenini, ruhunu taciz ettiğiniz Kürt çocukları, geçmiş susturmaya yeltendiğiniz Ermeni vekil. Ne geçiyor ne geliyor.

Yıllardır haykırıp duruldu ya, “hani belge, hani belge” diye. Aradığınız o meşhur belge, Garo Paylan’ın tutanaktan kazıdığınız konuşmasında, kaydına tahammül edemediğiniz o beyanın yerindeki asil boşluktadır.

Biz susalım, boşluk konuşsun.

Karin Karakaşlı – Gazete Duvar

Mesele şu ki, Garo Paylan o ‘ilk üç maddede’ yok – Murat Sevinç

Murat Sevinç’in yazısı diken.com.tr sitesinden alındı

Güler misin, ağlar mısın; anayasanın canına okunur ve devlet organları etiyle kemiğiyle bir ‘makama’ teslim edilirken, TBMM’nin cevval vekilleri ilk üç maddeye canhıraş biçimde sahip çıkma gösterisi sundular. Kutlarım!

Sanıyorlar ki ilk üç maddeye dokunmazsan zevahiri kurtarırsın.

Bu konularda epeyce yazdım, ancak burada şu kadarını bir kez daha yinelemek gerekiyor: Anayasada öyle değişiklikler yaparsınız ki, ilk üç maddeye hiç dokunmasanız da tümüyle işlevsiz hale getirirsiniz. Hatta ve hatta, anayasa metninde değişiklik yapmadan, anayasal ilkeleri öyle yorumlar ve uygularsınız ki, o metinde ne yazdığının bir anlamı kalmaz.

Durumun anayasa hukukundaki karşılığı, ‘sözde anayasa.’ Anayasa metninde okuduğunuz ilkeler ile siyasal ve toplumsal yaşamın gerçekleri bağdaşmayabilir.

Aslında o ilkeler bir sonuçtur ve o sonuç, kendisini yaratan siyasal/toplumsal atmosferin hem ‘çıktısıdır,’ hem de bu atmosferle sürekli ‘etkileşim’ halindedir.

Peki Anayasa’nın ilk üç maddesinde yazan ilkelerin, hiç kimse sahiplenmiyor ve devlet organları tarafından hakkıyla yorumlanıp uygulanmıyorsa, ne değeri kalır? İkinci madde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti’ olduğunu söyler. İnsan haklarına saygılıdır, der. İyi hoş da, hiç biri değil! Ne insan haklarına saygılı ne laik, ne sosyal, ne demokratik ve ne de hukuk devleti.

Ne yapacağız? İlk madde, devletin şeklini ‘cumhuriyet’ olarak hükme bağlar. Güzel. Hatta, nefis. Peki o cumhuriyeti cumhuriyet yapan, ikinci maddedeki ilkeler değil mi? Eğer bunu kabul etmezsek, cumhuriyet yalnızca ve yalnızca kuru bir sözcük, kupkuru bir devlet şeklinden ibaret kalmaz mı?

Şunu yanlış anlatmak istemem: Cumhuriyet, elbette devletin biçimiyle ilgili teknik bir kavram. Devlet başkanının soy esası ile değil, seçimle iş başına geldiğini anlatıyor. Dolayısıyla, örneğin ‘demokratik sistem’ kavramıyla farklı bir düzlemde. Şunu söylemek istiyorum: Bir devlet monarşi ve demokrasi olabilir. Nitekim Batı demokrasilerinde bolca demokratik monarşi var.

Ancak Türkiye’nin tarihsel gelişiminde iki kavram birlikte ilerledi. Devlet biçimi olan ‘cumhuriyet’ ile biçimi ne olursa olsun o devletin yurttaşıyla kurduğu ilişkinin niteliğini tanımlayan ‘demokrasi’ iç içe geçti ve gelişti. Bu nedenle Türkiye’de cumhuriyet, örneğin ancak demokratik ve laik/seküler olduğunda anlamlı bir içeriğe kavuşur.

Hâl böyleyken, cumhuriyetin ayrılmaz unsurları olan demokratik ilkelerin köküne kibrit suyu döküp ardından ‘ilk üç madde’ kabadayılıkları yapmak, trajik görünmüyor mu? Şuna benziyor: Sevdiğiniz bir aile büyüğünüzü öldürüp, organlarını boşaltıyor ve çeşitli işlemlerden geçirdikten sonra içini talaş doldurarak salonun baş köşesine oturtuyorsunuz. Biri dokunmaya kalkınca da, ‘Sakın ha, o bizim babamız’ filan diyorsunuz. Birileri de size bakıp ‘Ülen ne vefakar evlat bunlar’ diyerek takdir ediyor.

Çok mu saçma geldi? O zaman ne diye şu ilk üç madde kabadayılıkları saçma gelmiyor? MHP’lilerin tavrıyla bu örneğin ne farkı var? Anayasa’daki güçler ayrılığını güle oynaya ortadan kaldır, temel ilkelerin içini boşalt, sonra içini boşaltıp anlamsız hale getirdiğin o ilkeleri anayasanın baş köşesine koyup kimseyi dokundurtma. Salonlarımızdaki ‘köşe yastıklarına’ gösterilen o büyük hürmetle…

Muhterem okuyucu, emin olun hiç dokunulmayan ilkeleri, sözcükleri, kavramları yok etmek mümkün. Daha önce de yazdım; anayasanın bir maddesini değiştirip ve hatta anayasa değiştirmeden rejim değiştirmek güç değil. Birinde yorum ve uygulamayla yapılır, diğerinde göze sokularak. Şu anda göze sokuluyor.

Kişisel olarak, Türkiye’de siyasal ve kültürel iklim değişmeden özgürlükçü bir anayasanın yapılamayacağı kanısındayım. Özgürlükçülük, demokratiklik vb. kavramlar, içi doldurulmadığı takdirde hiç bir anlam taşımaz. İçlerini dolduracak olan da, hukuk/norm değil, hukuk/norm dışında kalan her şeydir.

Bu nedenle yazının başlığında Garo Paylan var. HDP milletvekili ama bunun bir önemi yok gösterilen tepkide. Mesele, Ermeni oluşu. Efendim, Kürsü’de ‘soykırım’ demiş. Bunun üzerine büyük tepki görmüş ve ‘soykırım’ sözcüğü tutanak dergisinden, kendisi de Meclis’ten çıkarılmış. Oysa Paylan diyor ki konuşmasında; “…adını siz koyun o zaman. Biz yok hükmündeyiz. Binde bire düşmüşüz.”

Evet, adını siz koyun. Biz koyalım. Hiç, yüz yıl önce bu toprakların nüfusunda gayrimüslimlerin oranına baktınız mı merak edip? Ne oldu sahi bu insanlara? Hiç, Türkiye’nin tüm komşularında çok sayıda etnik grup ve din varken bizim nasıl olup yalnızca ‘Türk’lerden oluştuğumuzu düşündünüz mü? Bir kez bile, ‘Yahu nasıl olur da tarihi böylesine eski ve böylesine zengin bir toprakta, coğrafyada, yalnızca Türkler olur, ne tuhaf!’ sorusunu sordunuz mu?

Bu yazıları okuyanların çoğu sormuştur kuşkusuz. Buna mukabil biliyoruz ki, sormadan, yaşamında bir kez bile düşünmeden ömür geçiren milyonlar var. Ermeniliği küfür olarak kullanan. Hala tehdit olarak algılayan. Hatta, Türkiye’de yaşayan Ermenileri ‘yabancı’ zanneden!

Buradan, ilk maddede güvence altına alınmış Cumhuriyet ilkesi ve o Cumhuriyet’in ‘yurttaş’ tanımına gelelim.

Cumhuriyet’in ilk anayasası olan 1924’ün yurttaşlık tanımı bugünkünden daha başarılı. ‘Türktür’ demez; ‘Türk denir’ der. Ayrıca 1924’ün tutanaklarına bakıldığında, ‘Türklük’ sıfatının ırkçı bir niyetle benimsenmediği belli. Herkesi kapsar bir anlamı olduğu savunulmuş. Ancak burada duralım. Yurttaşlık tanımı olarak düşünülen ‘Türk denir’ ifadesi de göründüğü kadar masum değil. Gayrimüslimlere, özellikle Ermenilere, ‘Türk’ kimliği ‘layık’ görülmediği için tercih edilmişti, o tanım.

Komisyon’dan Genel Kurul’a gelen metin şöyleydi: ‘Türkiye ahalisine din ve ırk farklı olmaksızın (Türk) ıtlâk olunur (denilir).’ Komisyon, bu kapsayıcı tanımı ‘Irki farklılıkları milliyete engel görmek doğru olmaz’ düşüncesiyle yapmıştı. Ancak görüşmeler sırasında bu tanıma tepki gösterildi.

Özellikle Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey, gayrimüslimlerin Türk dili ve kültürünü benimsemediklerini, Türk kabul edilemeyeceklerini, dile getirdi. Dedi ki, ‘…Onlar Türk olamazlar… (Fransa’dan örnek vererek)…mekteplerinizi kapatınız, Ermeniliği terk ediniz. Türk harsını (kültür) kabul ediniz. Onsan sonra size Türk deriz.’

Bir süre tartışıldı, ‘Türkiyeli’ önerisi de kabul edilmedi. Sonunda Suphi Bey’in önergesi ile ‘Türk denir’in başına, ‘vatandaşlık itibariyle’ ifadesi eklendi. Ezcümle, öyle herkese Türk diyemez, bu kimliği layık göremeyiz; olsa olsa yurttaşlık bakımından Türk diyebiliriz!

İşte bir 19 Ocak günü katledilen Hrant Dink ve iki gün önce TBMM’den çıkarılan Garo Paylan, kendilerine bu sıfatın ‘layık görülmediği’ yurttaşlar. Eşit yurttaşlar!

2017 yılının Ocak ayında, parlamenter sistem, güçler ayrılığı, yüz yıllık teamüllerimiz terk edilir ve milliyetçi siyasetçilerin büyük desteğiyle Cumhuriyet ilkesinin içi boşaltılırken; Ermeni asıllı bir vekil, I. Dünya Savaşı’nda İttihatçıların yediği herzeler hakkında kullandığı kavram tepki çektiği için, sorduğu sorular üzerinde düşünme gereksinimi dahi duyulmadan, ‘milli mutabakatla’ TBMM’den çıkarılıyor. Az daha unutuyordum; Anayasa’da kürsü dokunulmazlığı da güvence altında!

Bu zihniyet bugün ya da yarın, nefes almamızı sağlayacak bir anayasal düzen kuracak öyle mi? Ah canlarım!

Neyse, işi bulandırmanın alemi yok şimdi. Ne ilgisi var anayasa ile Garo Paylan’ın Allah aşkına değil mi? Hem Ermeni hem bölücü belli ki! Zaten zamanında büyük bir gazetemiz, Öcalan için de ‘Ermeni dölü’ manşetini atmamış mıydı, gururla? Boş verelim şimdi bunları.

Biz, adı da değiştirilen yeni HSYK üzerine konuşalım örneğin. Ah çok heyecanlı. Kaç kişiden oluşacak acep? Yetkileri neler olacak, üyeleri kim/kimler seçecek? Deniyor ki, 12 kişi olacakmış yenisi. Vallahi bana uyar. Ama keşke tek sayı, 13 filan olsa. Adalet Bakanı hakem olur, altışardan minyatür kale yaparlar…

Murat Sevinç – Diken

Güney Afrikalı caz efsanesi Thandi Klaasen öldü

Güney Afrikalı caz şarkıcısı Thandi Klaasen 86 yaşında hayatını kaybetti.

Thandi Klassen (1931-2017)

Afrika’nın caz ikonu ve Nelson Mandela‘nın en sevdiği şarkıcı olarak bilen Klaasen’in ölümü Güney Afrika Kültür ve Sanat Bakanı Nathi Mthethwa tarafından açıklandı.

Sanatçının kızı olan dünyaca ünlü şarkıcı Lorraine Klaasen geçen haftalarda annesinin pankreas kanseriyle mücadele ettiğini açıklamıştı.

1931’de doğan şarkıcı ülkenin siyah kültürünün efsanevi merkezi olan ve 1955’de ırkçı Apartheid rejimi tarafından boşaltıldıktan sonra yok edilen Johannesburg’un kenar mahallesi Sophiatown’da büyüdü. Thandi Klaasen’in en bilinen bestesi Sophiatown bu mahalleyi anlatıyordu.

(Yeşil Gazete)

Yoga Pan ‘Güneşe selam ver!’ takviminizi nasıl alırdınız?

Üyesi olduğum bir facebook grubundan gördüğüm çağrı metni ile haberim oldu Yoga Pan  ‘Güneşe selam ver!’ takviminden. Çağrıyı gördüğüm esnada henüz tanımadığım Müge Değirmenci şöyle diyordu;

zamana karşı yarıştığımız, karışık gündemlerin travmasını ensemizde taşıdığımız bugünlerde kendimize dolayısıyla yaşama uzak düşüyor, dengemizi kaybediyoruz..
güneşi de kimse bizim için toplamıyor dostlar..
o zaman yoga!

diyerek söze başlıyor Müge ve arkadaşı Ali ile imece usülü hayata geçirdiği Yoga Pan takviminin herkesin erişimine açık olduğunu, bu takvim üzerinde yazılı ve görsel olarak belirtilen Yoga hareketlerinin “Güneşe selam serisi” olduğunun altını çiziyor.

Tiff dosyasını paylaştığı takvimin yogaya başlangıç seanslarımız için odalarımızı süsleyebilmesi için yapılması gerekeni ise

hemen bir kırtasiyeye, ozalitçiye neyse artık gidiyorsunuz takviminizi alıp duvarınıza yapıştırıp yogaya kendiniz kendinize başlıyorsunuz..bu da bir adımdır di mi? ısrarla yoga yapınız yapınız..sevdiklerinize ve hatta sevmediklerinize hediye ediniz, paylaşınız..ciddiyim” şeklinde açıklıyor.

Bu çağrıda “Güneşe selam serisi” hakkında da bilgi veriyor Müge, şöyle ki;

güneşe selam serisi, tüm vücudu çalıştırarak merkezimizi tekrar bulmamızı sağlıyor..seri düzenli uygulandıkça yoga ‘olmaya’ başlıyor..
dengemizi buldukça, omurga esnedikçe zihin-beden-ruh dengeye geliyor..güneş açıyor içimiz 
2017 nefesinizin genişlediği, güneşin, huzurun ve barışın içinize doğduğu bir yıl olsun..

Hemen facebook üzerinden arkadaş oldum Müge ile, ve hemenakabinde herkese açık bir Yoga daveti olarak nitelendirilebilecek takvimi Yeşil Gazete okurları ile paylaşma niyetimi de ileterek mail üzerinden birkaç soru gönderiyorum kendisine

ve işte Yoga Pan “Güneşe Selam Ver!” Takvimi’nin hikayesi

***

Yeşil Gazete: Müge merhaba. Yoga Pan.com hakkında bilgi ile başlayalım, onun hakkında bilgi alabilir miyiz? Bir de Yoga Pan da kim, var mı mitolojide bir yeri?

Müge Değirmenci: Yoga Pan aslında şimdilik benimle yürüyor. Ben Müge Değirmenci bu arada. kendi halinde gezgin bir yoga öğrencisi ve öğretmeniyim. Yeldeğirmeni’nde minik bir stüdyom var. Gerçekten minik! :)

Müge Değirmenci

En çok altı kişilik dersler veriyorum, derslerin çok kalabalık olmamasına dikkat ediyorum, bunu da önemsiyorum.. Zaman içerisinde pan’ın kollektif bir yapıya dönüşmesini hayal ediyorum. Başka başka yoga öğretmenleri gelsin burada çalışmalar yapsın yalnızca yoga dersleri değil başka disiplinlerde de yol’u konuşalım ve çalışalım, çalıştıklarımızı ‘basitçe’ paylaşalım istiyorum. Bunun için oluştu yoga pan.

Pan, yunan mitolojisinde yarı keçi yarı insan kırların gezgini bir tanrı, çam ağacı gölgelerinin bekçisi, hamsun’un biriciği, doğanın ve flütün bütünleyeni :)

ama bunlardan öte; pan’a dair ilk öğrendiğim; yunancada sözcük anlamının ‘bütün’ olması idi..sanskritçe yoga kelimesi de ‘bütünleşmek’ anlamına gelir. bu romantik denkleşmeye aymam ile pan’ın peşindeyim o gün bugündür! o gün bugündür denge, yoga, doğa, varlık, ayık olmak ne demek, nasıl uyanık olunulur, yoga bunun neresinde? o bahçelerde dolanmaktayım..

Y. G: Gelelim takvime, fikir nasıl gelişti, ne kadar sürdü, şu yoga bu yoga var diye duymuştum ben kulaktan dolma bir yerlerden, bu takvimdeki yoga hangi yoga?

Müge Değirmenci: Yaklaşık beş aydır asya’da yollardaydım. döndüğümde ilk başta kendi arkadaşlarımdan, ailemden, vapurdaki insanların gerilimlerinden nefesimin daraldığını farkettim. karamsarlık hissi, umutsuzluk! hem iyi seneler demek istedim hem yoga yaptırmak hem de bugünlerde kendim için, herkes için ‘elimden ne gelir’i düşündüm ve bu takvim çıktı..

istedim ki herkes yoga yapsın! bana iyi gelen herkese iyi gelsin…takvimler duvarlara asılsın baka baka en azından güneş selamlansın..bedenler açılsın, ruhlar ışısın! umutlar filizlensin..takvim yapma fikri böyle doğdu..hemen ali’ye gittim!

Ali (Çetinkaya) mahalleden komşum..çok da başarılı bir illüstratör! ali’ye ‘bir pan’a yoga yaptırabilir miyiz?’ dedim. deneyelim de o ayaklar…nasıl olur…olur mu acabalar sonrası denedi ve oldu..evlere şenlik bir seri çizdi ali! sanırım 1 haftada filan tamamlandı çizimler.

takvimdeki seri, hatha yani temel yoga’da güneşe selam serisidir. güneşe selam serisi, tüm vücudu çalıştırarak merkezimizi tekrar bulmamızı sağlıyor..seri düzenli uygulandıkça yoga ‘olmaya’ başlıyor..dengemizi buldukça, omurga esnedikçe zihin-beden-ruh dengeye geliyor..güneş açıyor içimiz :)

Y. G.: Takvimdeki hareketleri herkes yapabilir mi yoksa belli kriterler var mı? Misal ben ortopedik engelliyim ordaki her hareketi yapmak durumunda mıyım, nedir bu işin oluru?

Müge Değirmenci: takvimdeki seriyi uygulamak için hiçbir ön koşul yoktur. seriyi uygulayamadığınızı düşünürseniz bir yoga eğitmeniyle, engel durumunuza göre hareketleri revize etmek de mümkün. bu seriyi sandalyede oturarak uygulamak bile mümkün. yakın zamanda bunların videolarını çekip www.yogapan.com üzerinden erişime açacağım..

yalnızca takvimde de belirttiğim gibi hamileler, tansiyon ve fıtık gibi problemleri olanlar ilk dersinizi bir yoga eğitmeniyle yapın belki size bir diyeceği vardır diye bir not düştüm. ayrıca kadınların regl dönemlerinde yoga yapması önerilmez.

Y. G.: Takvim herkesin erişimine ücretsiz ve açık. Şimdiye kadar kaç eve ulaştı takvim, kabaca da olsa bir rakam verebiliyor musunuz?

Müge Değirmenci: takvim herkesin erişimine ücretsiz ve açık evet, öyle olması çok içime sindi…yaklaşık 500 duvarı şenlendirdiğimizi düşünüyorum, takvimi mail yoluyla paylaştığımız kişiler de fazladan baskı alıp çevrelerindekilerle paylaşmışsa iki katı diyebiliriz…inanılmaz güzel geri dönüşler oluyor..herkesin bir ferahlığa ihtiyacı varmış. ferahlığa bir parça ilham olmak çok çok iyi geldi bize de!

Y.G.: Çok teşekkür ederim Müge, hem takvim hem de bizimle de bu iyilik ve güzellik çabanı paylaştığın için

Müge Değirmenci: Ben de çok teşekkür ederim size, takvimi daha çok kişiye ulaştırma imkanı sunmanız dolayısı ile

Müge ile görüşmemiz bu kadar idi şimdilik. Siz de kendi evinizde Yoga Pan Takvimi olsun ve her sabah Güneşi selamlama serisi ile güne başlamak ister iseniz takvimin yüksek çözünürlüklü halini Yogapan.com üzerinden ye da Yoga Pan facebook sayfası üzerinden Müge Değirmenci ile irtibata geçerek edinebilirsiniz.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Buzullar eriyor

Üzerinde yaşadığımız gezegenin önemli bir bölümü sularla kaplı. Yalnız bu suyun mühim bir kısmı tuzlu olduğundan karada yaşayan canlılar tarafından içilemiyor. İçilebilir suyun %97’si de kutuplardaki buzullarda saklı. Bu buzulların ne oldukları ve gelecekte ne olacakları belki de insanlığın önündeki en büyük problemlerden biri. Bundan dolayı da özellikle kutuplardaki buzulları iyi tanımamız gerekiyor.

Belki çoğumuzun kafasında buzul dediğimiz zaman doğru bir resim canlanmayabilir. Bu nedenle resmi biraz daha açıklamakta fayda var. Hepsine kısaca buzul desek de aslında buzulların değişik türleri var.

Yüksek dağların tepelerinde gördüğümüz buzullar kara buzullarıdır. Bu buzullar uzun vadileri dolduran ve kalınlığı birkaç yüz metreyi bulan buz kütleleridir. Bu gruba ait olan Himalaya ve Hindikuş Dağları’ndaki buzullar Pakistan, Hindistan, Çin ve çoğu Orta Asya ülkesinin ana içme suyu kaynağını oluşturmaktadır. Bu buzulların bu yüzyıl içerisinde kaybolması söz konusu ülkelerde de önemli su sıkıntısına yol açacaktır. Ancak bu buzullar Dünya yüzeyindeki buzulların küçük bir kısmını oluşturmaktadır.

Daha önemli bir buz tabakası, örtü buzulları, Antarktika ve Grönland’ın yüzeyini kaplamaktadır. Grönland yüzeyinde buz tabakasının kalınlığı bir kilometreyi bulmakta, Antarktika’da ise yer yer dört kilometreyi aşmaktadır. Kolayca anlaşılabileceği üzere, Dünya’daki temiz suyun önemli kısmı bu örtü buzullarında saklıdır.

Örtü buzulları dışında bir de deniz buzulları vardır. Deniz buzullarının iki oluşma şekli vardır. İlkinde Grönland ve Antarktika’nın kıyı kesimlerinde örtü buzulları deniz üzerine kilometrelerce uzanarak deniz buzullarını oluşturabilirler. Bu tür deniz buzullarının kalınlığı yüzlerce metreyi bulabilir. Öte yandan, özellikle Kuzey Buz Denizi’nde, yani Kuzey Kutbu’nun bulunduğu bölgede deniz donarak deniz buzullarını oluşturabilir. Ancak bu buzullar ortalamada sadece birkaç metre kalınlıktadır.

Bunlardan anlayabileceğimiz üzere, örtü buzulları çok kalındır, oluşmaları çok uzun süre alır ve aynı şekilde erimeleri de hemen olmaz. Oysa, özellikle açık denizde oluşan deniz buzulları çok incedir ve mevsimlik olarak oluşup sonra kaybolabilirler.

Deniz buzullarının en önemli özellikleri bir tatlı su kaynağı olmalarından ziyade beyaz renkte olmalarından dolayı ışığı yansıtarak kutup bölgelerini soğuk tutmalarıdır. Bu buzullar tamamen eridiği zaman kutup bölgelerinin de sıcaklığı hızla artacaktır. Ancak bu buzulların kalınlığı çok az olduğundan bunların erimesi tüm Dünya’daki deniz seviyesini çok fazla etkilemez.

Grönland ve Antarktika çevresindeki kalın deniz buzullarının erimesi çok daha önemlidir. Bu buzullar denizin ortasında oluşan buzullara kıyasla epey kalın olduklarından eridikleri zaman deniz seviyesinde az da olsa bir artışa neden olurlar. Fakat bu buzulların çok daha önemli bir işlevi vardır. Gerek Grönland gerekse de Antarktika’nın merkezi kenarlarına kıyasla çok daha yüksektir. Dolayısıyla, deniz kıyısındaki bu buzullar aynı zamanda merkezdeki örtü buzulunun denize doğru kaymasına engel olurlar. Kenardaki bu buzullar eridikleri veya kıyıdan kopup açık denize sürüklendiklerinde merkezdeki buzulun aşağıya doğru kayması çok daha kolaylaşır. Aşağıya doğru kayan örtü buzullarının deniz suyu ile karşılaştıklarında erimeleri çok daha hızlanır.

Yani Grönland ve Antarktika kıyısındaki deniz buzlarının ana görevi kalın örtü buzullarının kararlılığını korumaktır. Bu buzulların kaybı örtü buzullarının da hızla erimesi anlamına gelir.

Bu uzun girişten sonra son günlerin ilgi çekici konusu olan Larsen C Buzulu’ndaki kırığa gelecek olursak:

Larsen Buzulu Antarktika’nın Arjantin’e doğru uzanan sivri ucunun doğu tarafını kaplayan bir deniz buzuldur. Bu buzulun üç parçası Larsen A, Larsen B ve Larsen C diye adlandırılmıştır. Yarımadanın ucuna en yakın olan parça Larsen A aynı zamanda bu üç buzulun en küçüğüdür ve 1995 yılında koparak erimiştir.

Larsen B buzulunun ise çok daha dayanıklı olduğu düşünülmekteydi. Ancak bu buzul da 2002 yılı başında yaklaşık bir aylık bir süre içerisinde parçalandı. Yarından Sonra filminin başında bu buzulun “kopmasını” kullanıyorlardı. Ama bu buzul filmde olduğu gibi kırılarak Antarktika’dan ayrılmadı, neredeyse bir ay içerisinde olduğu yerde parçalara bölündü ve hızla eridi. Larsen B buzulunun kara üzerinde kalan parçasının da 2020 yılına kadar erimesi bekleniyor.

Bu buzulların en büyüğü olan Larsen C yaklaşık 50,000 km2’lik bir alanı kaplamaktadır. Kıyaslamak isterseniz, Marmara Bölgesi’nin alanı yaklaşık 68,000 km2’dir. Bu deniz buzulunun da kalınlığı 500 metre civarındadır. Bu buzulun tamamı kopup eridiğinde tüm dünyadaki deniz seviyesi 10 santimetre kadar artacaktır. Deniz seviyesindeki 10 santimetrelik bir artış herhangi bir kumsalın 1 metre kaybetmesi anlamına gelir. Ülkemiz açısından bakacak olursak uzak bir yerdeki bu buz kütlesinin erimesi 600 dönüm alanın denize kaybedilmesi anlamına gelir.

Son iki senedir Larsen C buzulunun ucundaki bir bölümde bir kırık oluşmuştu. 2016 Aralık ayında bu kırık 21 kilometre daha ilerleyerek 131 kilometre uzunluğa ulaşmıştır. Eğer 20 kilometrelik kalan kısım da kırılacak olursa bu dev buz kütlesi Antarktika’dan koparak sıcak denizlere ilerleyecek ve kısa sürede eriyecektir. 2017 yılı içerisinde kopması beklenen bu kütlenin alanı yaklaşık 6,000 km2, yani yaklaşık İstanbul ilinin alanı ile eşit büyüklüktedir.

Bu buz kütlesinin kopmasının belki bugün için bizlere deniz seviyesindeki 1 santimetrelik artıştan başka etkisi olmayacaktır, ama tüm bu bir santimetrelik artışlar zaman içerisinde toplandığından hepimizin hayatını derinden etkileyen sonuçları olacağından emin olabiliriz.

 

Prof. Dr. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Araştırma Merkezi Müdürü

Pembe Hayat KuirFest’de 3. gün: 15 Ocak

Pembe Hayat KuirFest, festival maratonunun üçüncü gününde, Glasgow merkezli Glitch Kuir Film Festivali programcılarının KuirFest için hazırladığı ‘Belleğin Azmi’ seçkisini ilk kez izleyicileriyle buluşturacak. Dün gösterimleri başlayan ‘Amerika’dan Türkiye’ye: Baldwin’in İzinde’ seçkisinden James Baldwin: Etiketin Bedeli (James Baldwin: The Price of the Ticket, 1989) de izleyicilerle bir araya gelecek. Bugün programda özel bir gösterim yer alıyor: Bir Emek Bizim İstanbul Bizim filmi, Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi (2016) Ankara prömiyerini Pembe Hayat KuirFest’te gerçekleştirecek! Ayrıca, Kültür Endüstrisinde Yaratıcı “Ötekilik” başlıklı panel de göze çarpan bir etkinlik olarak bugünün programındaki yerini alıyor.

Festivalde bugün Glitch Kuir Film Festivali programcılarının KuirFest için hazırladığı ‘Belleğin Azmi’ seçkisi de izleyiciler ile buluşuyor

Glitch Film Festivali Seçkisi: Belleğin Azmi

Glitch trailer 2015 from Digital Desperados on Vimeo.

Festival, her yıl olduğu gibi bu yıl da dünya sinemasından özel seçkileri ve çeşitli festivallerden programcıları Ankara’da ağırlıyor. Glasgow merkezli Glitch Kuir Film Festivali’nin 6. Pembe Hayat KuirFest için hazırladığı özel seçki, ırkçılık ve cinsiyetçilikle mücadeleyi masaya yatırıyor. Festival ekibinden Nosheen Khwaja ve Cloudberry Maclean’in seçkinin gösterimi sonrasında katılacakları söyleşiyle, ırkçılık ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin seçki üzerinden izleyicilerle tartışılmasına olanak yaratılacak.

ÖZEL GÖSTERİM

Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi

Emek Bizim İstanbul Bizim inisiyatifinden Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi (2016) Ankara’da ilk kez bugün Pembe Hayat KuirFest kapsamında gösterilecek. Belgesel, yıllar içinde Gezi Direnişi’ne doğru yol alırken, şehir merkezinde en çok görünür olan ve ses getiren mücadelelerden birinin kaydını tutuyor. Film, kamu yararı ve kentlilerin söz hakkı hiçe sayılarak yıkılan ve yerine AVM yapılan Emek Sineması için verilen 7 yıllık mücadeleyi, eylemcilerin ve seyircilerin gözünden aktarıyor. Eylemlere katılmış insanların birbirinden habersiz çektiği görüntülerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan film, bu anlamda seyircinin, kent hakkına sahip çıkan insanların ortak kurgusu olma niteliğini taşıyor. Türkiye’de Gezi Direnişi’yle birlikte görünürlük kazanan, devlete değil sokaktaki insana işaret eden yeni bir kamusallık fikrini, sinema için verilen mücadelenin içinden sinema perdesine taşıyor. Filmin gösteriminin ardından, Emek Bizim İstanbul Bizim’den Fırat Yücel’in katılımıyla bir söyleşi gerçekleşecek.

PANEL

Kültür Endüstrisinde Yaratıcı “Ötekilik”

Kültür Endüstrisi uzun zamandır olmadığı kadar çalkalanıyor. Dünya ve Türkiye’de yaşanan muhafazakarlaşma, kutuplaşma, şiddet ortamı, neoliberalizm gemisinde ilk kurtarılacak olanların büyük şirketler oluşu ve insan haklarının, bireysel hakların gasp edilmesinin sinema alanındaki yansımaları üzerine konuşacağımız bu panelde sadece eleştirel bir bakıştan değil “halihazırda eyleyen bir yaratıcı ötekilik” imkânından bahsedeceğiz. Emek Sineması Mücadelesi ve gelinen noktayı Fırat Yücel’den dinleyeceğiz. Yücel, sadece mücadelenin aktivizm ayağından değil aynı zamanda kolektif olarak ürettikleri Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi (2016) ve Türkiye’deki film dağıtım ağlarındaki tekelleşmenin ürkütücü boyutlarını sergileyen Kapalı Gişe: Türkiye’de Tekelleşen Film Dağıtımı (2016) filmlerinden de bahsedecek.

Panelde yer alan sinemacı Ali Kemal Çınar da Bakur (2014) ile alevlenen sansür tartışmalarından ve devam eden çatışma ikliminde Kürt sinemacıların nasıl, ne boyutta etkilendiklerini anlatacak.

Pembe Hayat KuirFest ise alternatif fon kaynakları ve sürekli değişen politik konjonktürde festivalin 6 yıldır varlığını nasıl sürdürdüğüne dair deneyimlerini paylaşacak.

Amerika’dan Türkiye’ye: Baldwin’in İzinde

Seçki kapsamında bugün Karen Thorsen’ın yönettiği televizyon yapımı James Baldwin: Etiketin Bedeli (James Baldwin: The Price of The Ticket, 1989) gösterilecek. Belgesel, ünlü yazar ve aktivistin konuşmaları, röportajları ve katıldığı konferanslardan montajlanan görüntüleri ile yakınlarının tanıklıklarına başvuran güçlü bir portre filmi olarak dikkat çekiyor. Baldwin’in mücadeleci ve idealist kişiliğini yansıtan filmde, yazarın eserlerinden parçalar da yakın dostu Maya Angelou’nun sesinden aktarılıyor.

Ayrıntılı bilgi ve festival programı için: www.pembehayatkuirfest.org

(Yeşil Gazete)

Mersin 7 Renk Derneği: Biz bitti demeden bitmez! Mücadele varsa umut da var!

Mersin 7 Renk LGBTİ Derneği, Sivil Düşün ve Friedrich Ebert Stiftung desteği ile 16-19 Ocak’ta gerçekleştireceği 3. Homofobi, Bifobi, Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu’nun hazırlıklarına tamamladı.

Geçtiğimiz günlerde derneğin internet sitesinde ve Yeşil Gazete’de detaylı programı yayınlanan sempozyum, bu sene genel itibariyle yerel meselelere ağırlık veriyor. Sempozyumda seks işçiliği, trans seks işçilerinin mekansızlaştırılması, yerel yönetimler, eşitlik birimleri, kent hakkı, cinsel haklar, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, cinsellik atölyesi, ekonomi ve toplumsal cinsiyet ve OHAL’de kadın ve LGBTİ+ hareketi konuları konuşulacak.

Sempozyumun açılışı Mersin’de yaşayan ve trans bir seks işçisi olan Deniz’in uğradığı nefret saldırısını, sonrasındaki süreci ve LGBTİ+ların Mersin yerelinde nasıl örgütlendiklerini anlatan Serkan Çiftçi’nin yönettiği Gacı Gibi belgeseliyle yapılacak. Derneğin internet sitesinde yer alan çağrı metninde ise “Biz bitti demeden bitmez! Mücadele varsa, umut da var! deniliyor.

Seks işçiliği konusunda TCK’da yapılan yeni düzenlemenin konuşulacağı “Değişen TCK Fuhuş Maddesi Ne Anlama Geliyor?” paneli, “LGBTİ Direniş, Barış ve Onur” fotoğraf sergisi, “Kent Hakkı Kimin Hakkı? LGBTİ Dostu Kent ve Mekanlar” çalışması tanıtımı, İstanbul Beşiktaş Belediyesi, Mersin Akdeniz ve Bursa Nilüfer Belediyeleri’nden temsilcilerin konuşacağı “Belediyelerde Eşitlik Birimi Neden Önemlidir?” paneli ve “OHAL’de Kadın ve LGBTİ Hareketi“nin konuşulacağı son oturum, 16-19 Ocak arası Atlıhan Otel’de yapılacak olan sempozyumun öne çıkan etkinlikleri arasında bulunuyor. Akdeniz Bölgesi’nin en ciddi ve kapsamlı ayrımcılık karşıtı buluşması olan ve bu sene üçüncüsü düzenlenen Homofobi, Bifobi, Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu, örgütlenmeye, birlikte muhalefet etmeye ve mücadeleye ihtiyaç duyulan bu günlerde adeta imdadımıza yetişiyor.

Programın detayına buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

Haber: Marsel Tuğkan Gündoğdu

(Yeşil Gazete)

Kahve artık Chiapas’dan geliyor! – Ercüment Gürçay

“İlk kahvehane 1554’ de İstanbul’ da açılmıştır”

Enis Batur, 1998’ de gittiği Paris’ te, Café de la Mairie’ de garsonun fincanın yanına iliştirdiği küçümen şeker paketinin üzerinde bu notla karşılaşır. O an öğütülmemiş bir kahve tanesi gözünün önüne gelir. Batur, hayatımızın keyif yakasını simgeleyen o küçük çekirdekten, alabildiğine geniş bir davranışlar, özel huylar, mekanlar ve nesneler yelpazesine açılır; kahvenin izini sürer.

Café de la Mairie/ Paris

Enis Batur’ un 1998’ de Paris’ te Café de la Mairie’ de içtiği kahvenin Avrupa macerası 1653’ de Yemen’ den yola çıkıp Marsilya limana yanaşan bir Venedik gemisinin ambarında yer alan birkaç çuval kahve tanesi ile başlar. 1669’ da kahvenin egzotik tatlar içeren büyülü kokusu Paris kafelerine yayılır. Parislileri kahveyle ilk tanıştıran Türk elçisi Süleyman Ağa’ dır. Bir başka Türk elçisi Mehmet Ağa kahveyi Viyana’ ya taşır ve kahvenin Avrupa yolculuğu da böylece başlamış olur.

***

Bugün birçoğumuz için bir ritüele dönüşen kahve içmenin dünyadaki hikayesinin ‘ehl-i keyif keçilerle’ başladığını bu yazı için kitapları karıştırırken öğrendim.

Kahvenin hikayesini Hristiyanlar Bizanslı keşişlerden başlatırlar. Milattan sonra 600 yıllarında, Güney Etiyopya’daki Hıristiyan manastırlarında yaşayan keşişler, beslendikleri keçilerin bir bitkinin kırmızı renkli tohumlarını yedikten sonra daha hareketli olduklarını görürler. Müslümanlar ise Hazreti Muhammed’ in yorgunluğuna çare ararken devreye giren bir çobandan hareket ederler. Her iki hikâyenin de ortak kahramanı ‘ilk kahve tutkunları’ olarak da tanımlayabileceğimiz ‘keçilerdir’. Keyif tarihçilerinin yazdığına göre, tuhaf davranışlar gösteren, geceleri uyumaları gerekirken aşırı hareketlenen keçiler keşişin veya çobanın dikkatini çekerler ve böylece kahve tohumları binlerce yıl sürecek olan insan ilgisine ilk kez mazhar olurlar.

Cofee Arabica taneleri.

Etiyopya’da yetişen Arabica cinsi ağacın ıslah edilmesinden sonra ağaç türleri de çeşitlenmiş ve Yemen’ in Mocha liman kentinde 1258’ de başlayan üretimle kahve günlük hayatta yerini almış. Uzun yıllar kahveyi Araplar kullanmışlar.

Bizim ünlü gezgin Kâtip Çelebi seyahat kitabında Yemen halkının yaz günlerinde bedenlerini serinletmek için kahve kabuğunu kaynatıp içtiklerinden söz eder. Ayrıca bodur kahve ağacının tanelerini dövüp yerlermiş ve bu çok hoşlarına gidermiş. Kimileri de kahveyi kavurup suyunu içerlermiş.

Çiğ ve kavrulmuş kahve çekirdekleri

Hristiyanlar, İsa’ nın kanını simgeleyen “şarap” üzerinden ‘keyif’ meselesini çözmüşlerdi. Peki biz ‘Müslümanların’ ne eksiği vardı, bu ölümlü dünyadan keyif alma hakkımız hiç mi yoktu? Şarap dinen haramdı ama bir yorgunluk kahvesinin önünde ne gibi bir engel vardı? Başlangıçta hiçbir engel yoktu. Üstelik kahvenin sakinleştiren, boyun eğdiren, mürşide biat etmeyi kolaylaştıran etkisi de zaman içerisinde gözlemlenmişti. Üstelik kahve şehveti kesmesiyle de namlanmaya başlamıştı. Böylece kahve Müslüman aleminde kısa zamanda halk, şeyhler ve sufiler arasında yaygınlaşır.

Kahvenin soy ağacı

Etiyopya’ dan Yemen’ e, Arap Yarımadasına ulaşan kahve 100 yıl içerisinde önce Mısır’ a, daha sonra Suriye’ ye, İran’ a ve Hindistan’ a yayılır. Zaman içerisinde kahve türleri de çeşitlenir.

***

Kahve ilk kez 1543 yılında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde gemilerle İstanbul limanına gelir.

Osmanlı İmparatorluğu yıllarında Balaban İskelesi

Osmanlı İmparatorluğu’ nda zaman zaman bazı engellemeler yaşansa da ‘keyif alma arzusu’ her seferinde engelleri aşmayı başarmış.

Osmanlı İmparatorluğu yıllarında Tahtakale

Salah Bey Tarihi’ ne göre: “…İstanbul’ da ilk kahvehaneyi açanlar Halep’ den gelen Hâkim adında bir ‘herif’ ile Şam’ dan gelen Şems adında bir ‘zarif’ tir. Tahtakale’ de birer büyük dükkân açarlar…” Osmanlı İstanbul’ unun ehl-i keyfleri burayı kısa zamanda mesken tutarlar. Kimi burada kitap okur, kimi tavla oynar, kimisi de satranca gömülürmüş. Okur yazar olanlar sanat üzre sohbet eder; kimisi dostlarını bir araya getirmek için birkaç akçe daha harcayıp bu kahvelerde şölenler düzenlermiş. Devlet büyükleri (!) dışında hemen birçok İstanbullu “…Böyle eğlenecek ve gönül dinlenecek yer olmaz” deyip kapağı kahvehanelere atarlarmış. Öyle ki kimi zaman kahvelerde oturacak ve duracak yer bile bulunmazmış.

Evliya Çelebi’ nin seyahat notlarında 1630’ da İstanbul’ u adım adım arşınlarken 55 kahvehane ve bu kahvelerde çalışan 100 ocakçı ve çıraktan bahseder.

İstanbul’ da bir Osmanlı kahvesi

Evliya Çelebi’ nin “büyük bezirganlar “olarak nitelendirdiği kahve satıcılarının sayısı o yıllarda kahvehanelerden daha çokmuş. Ki Çelebi bunların sayısını 500 olarak açıklar ve San’ a ‘da ve Mısır’ da güçlü ortakları bulunduğunu rivayet eder.

20. yüz yıl başlarında Tahtakale’ de faaliyet gösteren bir kahve bezirganı

Burada bir küçük parantez açmak ve bu büyük kahve bezirganlarından birisi olan Hasan Efendi’ den bahsetmek istiyorum.

Sanıyorum Mısır Çarşı’sına girip de Tahtakale Kapısı’na yönelen ve hiç niyeti olmasa bile sokağa yayılan kahve kokusunun cazibesine kapılıp, kendisini Kuru Kahveci Mehmet Efendi’ nin tezgahının önünde uzayan kahve sırasında bulmayan İstanbullu pek yoktur.

Bu tarihi dükkân 1871 yılında Fatih, İstanbul’ da babası Hasan Efendi’ den mirası devralan Mehmet Efendi tarafından kurulmuş, Türkiye’nin en eski işletmelerinden birisidir. Türk Kahvesinin en tanınan markası. 19. yüzyıl sonlarına kadar Türk Kahvesi, çiğ çekirdek olarak satılıyor ve evlerdeki kahve tavalarında kavrulduktan sonra el değirmenlerinde çekilerek içilebiliyordu. Bu durum; Hasan Efendi‘nin işlettiği baharat ve çiğ kahve satan dükkânın, oğlu Mehmet Efendi tarafından devralınmasına kadar sürdü. 1871 yılında işin başına geçen Mehmet Efendi, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek müşterilerine hazır olarak satmaya başladı.

Tanede saklı keyif artık kâğıt paketlerde satılıyor.

Kahveyi öğüterek ilk kez hazır olarak kahve severlere sunan Mehmet Efendi, bu yenilikten sonra “Kurukahveci Mehmet Efendi” diye anılmaya başlandı. 146 yıl sonra bugün de ailenin varisleri kahve severlere bu lezzeti sunmaya devam ediyorlar.

***

Salah Bey Tarihi’ ne dönersek: II. Selim ve III Murat zamanında İstanbul’ daki kahve sayısı 600’ ü geçmiş. Fakat halkın kahvelere akın etmesi ve cami nüfusunun giderek düşmesi müezzinleri ve sofuları çileden çıkarmış. Hatta kimi din bilginleri “Kahveler kötülük ocağıdır, meyhaneye gitmek oraya gitmekten daha iyidir” demeye başlamışlar. Kur’an’ da kahveyle ilgili tek sözcük bulunmamasına karşı Şeyhülislam Ebussuut Efendi “…kömürleşme derecesinde kavrulan her şeyin yasak olduğu” üzerine bir fetva vermiş ve kahve çuvallarını deldirip denize attırmış. Bab-ı Ali buna açık destek vermemiş ve halk gizli gizli kahvelere gitmeye devam etmiş.

Ulemanın baskısı artınca III Murat kahveleri kapatmış ve kahve içmeyi de yasaklamış. Yasaklara rağmen kimilerine “koltuk kahvesi “adı altında çıkmaz sokaklarda kahve açma izni verilmiş.

Osmanlı İmparatorluğu yıllarında iki İstanbul koltuk kahvesi

***

Burada bir parantez daha açıp, günümüz sokak kahvelerinin en ünlüsünden, 1967’ den beri aynı mekânda, İstiklal Caddesi’ nde, Galatasaray’ dan Tünel’ e inerken sağ tarafta yer alan, eski Rus lokantası Rejans’ a açılan Olivya Çıkmazı Sokağı’ ndaki Mandabatmaz Kahvesi’ nden söz etmeden geçmek istemiyorum.

Beyoğlu, Mandabatmaz Kahvesi

Binlerce yıldır insanoğlunun bildiği kahvenin kokusundan farklı bir şeyler vardır bu kahvede. Beyoğlu’ nun her geçen gün değişen çehresinde, bugün de büyülü kentin sokaklarından gelen bin bir çeşni ile şenlenen, ufacık bir fincanda kahvenin olanca gücünü taşıyan bir kahve pişer Cemil abinin ocağında. 2007’ de aynı sokağın sonundaki Rejans’ ın da bulunduğu eski binanın 2. Katında yer alan Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü’ nde çalıştığım yıllarda çoğu sabah güne Cemil abinin okkalı kahvesiyle başlardım. Rastlantı bu ya, 2008 yılında Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü ‘nde, sık sık Meksika’ ya giden ve Gloria Muñoz Ramírez’ in Ateş ve Söz kitabını Türkçe’ ye çeviren İlker Özünlü aracılığıyla davet ettiğimiz bir Zapatist kadını konuk etmiş ve kalabalık bir katılımla, keyifli bir söyleşi de gerçekleştirmiştik.

Cemil Filik kahve tezgâhının başında

Cemil Filik, ocağı devraldığı günden beri, günlük rutinlerini gerçekleştirdikten sonra her sabah aynı saatte gelen müdavimlerini karşılayıp, el emeği göz nuru kahvesi kadar yoğun bir güne hazırlanmaya başlıyor. Önce yıllardır kaynayan cezvesini ocağa koyuyor, bir yandan da kahvesi kadar beğenilen çayını demlemeye başlıyor.

Bugün de sokağa girdiğinizde bir kahve kokusu sizi karşılar. Kahve çekirdeğinin tazeliğinden pişirme suyunun sıcaklığına, ateşin şiddetinden sunum süresine dek tepeden tırnağa özel bir kahvedir sokağa kokusunu salan. Umarım Mandabatmaz Kahvesi’ nin kaderi, Beyoğlu’ nu Beyoğlu yapan İnci Pastanesi ve diğerlerine benzemez.

Salah Bey Tarihi’ nden devam: Bazıları subaşıyla esasbaşını tava getirerek dükkanlarının arka kısımlarında kahve açmışlar. Müdavimler dikkati çekmeyecek şekilde arka kapıdan mekâna girip çıkarlarmış.

Sultan II. Murat zamanında kahveler o kadar çoğalmış ki yasak-masak artık para etmez olmuş. III. Murat 1592’ de yasağı kaldırmış. Artık hemen her sokak başında kahveler açılmış. Kıssahanlar ve çengiler de hünerlerini buralarda sergilemeye başlamışlar. Gelgelelim halk işten güçten kalmakta, Çarşıda alış-veriş aksamaktaymış. Bir de II. Osman’ ın hazin sonunu takiben artık kahveler isyancıların da buluşma yerleri olmaya başlamış.

Kendisi içkiden, kahveden ve tütünden başını kaldırmadığı halde Sultan IV Murat bütün Osmanlı topraklarında kahvelerin kapanmasını ve bir daha açılmamasını buyurmuş. Kahve içilmesini de yasaklamış. Sultan bizzat tebdili kıyafet eder, gece-gündüz sokaklarda dolaşır,” …rasgeldiği rezilleri, eşkıyayı, tütün toplantısı yapanları yakalayıp öldürtür. Geceleri sokağa çıkan pervasızlara da ölüm şerbeti içirirmiş.” Bunu da halkın-erlerin gözleri önünde, çoğu zaman otağın önünde yaparmış. Sadece İstanbul mu? Edirne’ de de yasağa uymayan kahvecileri gözünü kırpmadan astırırmış.

Halk çareyi “bekar odaları” açmakta bulmuş ve kahve keyfi bir süre daha İstanbul’ un yer altı dünyasında dolaşımda kalmış.

1606’ da İngilizler’ in Osmanlı topraklarına taşıdığı tütünün yasaklanma uğraşıları kahve yasağını ikinci plana itmiş.

Sultan I. İbrahim döneminde (1640- 1648) kahvehaneler yeniden açılmış. Kahve ve tütün yasağı bir kez daha delinmiş. Hatta vezirler bile para akarı için kahvehaneler açmışlar. Tüccarlar San’ a’ dan ve Yemen’ den yeniden kahve getirmeye başlamışlar. Hazinenin açığını kapatmak için önce tütüne ve sonra da kahveye vergi konmuş. O yıllarda Yemen’ den İstanbul’ a her yıl 20 bin denk kahve gelmekteymiş.

Deniz aşırı ticaret gemileri Osmanlı İmparatorluğu yıllarının İstanbul Limanı’ nda

Sultan I. İbrahim döneminden sonra sayısı gittikçe çoğalan ve yeniçerilerin sığındıkları yerler haline gelen kahvehanelere son darbe, 1826’ da Yeniçeri Ocağı’ nın kapatılmasından sonra vurulmuş ve özellikle Boğaziçi’ nde sayıları çoğalan yeniçeri kahveleri yerle bir edilmiş.

Bir süre sonra “halkın dinlenme yerleri olması” nedeniyle kahvelere yeniden izin verilmiş. Kentin her yerinde kahveler birer birer açılmış. Kahvelere birer şer yuvası olarak bakılan günler geride kalmış.

Haliç kıyılarında bir Osmanlı kahvehanesi

Osmanlı’ nın son dönemlerinde bazı kahveler edebiyatçıların, bilim insanlarının, aydınların toplantı yerleri haline gelmiş. Kızıl Sultan ve hafiyeleri de bu işe çok sevinmişler. Bu kahveler sarayın hafiyelerine, kullarının Abdülhamit hakkında ne düşündüklerini ilk ağızdan duyma kolaylığını getirmiş. O çağın aydınları da buna çok sevinmişler, evlerde toplanıp gizli işler çevirdikleri sanısı uyanmasın diye bu kahvelerde daha sık boy göstermeye başlamışlar.

İstanbul’ da 20. Yüzyılla birlikte bu tür kahveler de çoğalır. Bunlar daha çok “edebiyat kahvesi” olarak anılırlar: Sarafim Efendi Kahvesi, Lebon, Tepebaşı Bahçesi, İkbal Kahvesi, Nisuaz, Viyana Kahvesi, Elit, Baylan, Ankara Pastanesi, Cennet Bahçesi’ ni ve Piyer Loti Kahvesi ni bu kahvelere örnek olarak sayabiliriz. Bugün bu şiirsel isimli kahvelerin hepsi tarih oldu ne yazık ki. Bir tek Piyer Loti kahvesi zamana direnmeye çabalıyor. Yakında oraya da bir plastik belediye çay kabini kondurulabilir.

Son paragrafın hikayesi bana 1960’ lı yılları takiben 1980’ e kadar, aydınlarının, edebiyat ve sanat çevrelerinin, muhalif solcuların buluştuğu Yenikapı Odunluk kahvelerini, Beyazıt’ taki ünlü Küllük Kahvesini ve Samatya Deniz Kulübü’ nü hatırlattı. 1970’ lerin sonlarına doğru yaşadığım günlerden anımsıyorum. Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor!

O günleri yaşayan insanlar da bu dünyayı çoktan terk ettiler veya birer birer terk etmeye devam ediyorlar.

Yaşı yetenlerin anımsadığı, bildiğimiz İstanbul da artık son demlerini yaşıyor. Belki de değişmeyen gerçek; Sultan II Mahmut döneminde (Osmanlı’ nın reform günlerinde) İstanbul’ u tavaf eden İngiliz Gezgin Charles MacFarlane’ nin İstanbul’ un değişen kültür dokusu üzerine anılarına düştüğü notta saklı duruyor: Türkler kahvesiz yaşayamaz!

Dilimize pelesenk olmuş “Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır” cümlesinde yatan gerçekte, kahveye ulaşmak için yüz yıllar boyu verilen mücadelenin de payı olsa gerek. Bu konuyu ‘keyif tarihçilerine” bırakarak günümüze gelmek istiyorum.

***

Kahve dünyası!

Yukarıda kısaca tarihine değinmeye çalıştığım kahve, bugün dünyada petrol ve zeytinyağından sonra en çok ticareti yapılan 3. ürün veya zeytinyağı ile birlikte en çok ticareti yapılan gıda ürünü olarak anılmaktadır. Kimileri bu bilginin doğru olmadığını, hatta ilk beşe dahi giremediğini savunmaktadır. Kimilerine göre ise sudan sonra en çok içilen içecek olduğu savunulmaktadır. Gerçek ne olursa olsun bugün kahve, fiyatı New York Stock Exchange tarafından belirlenen önemli bir ticari metadır. Kahve, bugün büyük şirketler ve aracıların elinde üretiminden işlenmesine ve dağıtımından satışına kadar yüz milyonlarca insanın sömürülmesine yol açan bir silaha dönüştü. Birçok kahve markası, düşük ücretle çalıştırılan kadın ve çocuk, mahkûm emeği ve sigortasız, sendikasız, sosyal güvenceden yoksun işçi ve köylü emeği ile üretiliyor.

Günümüzde dünya çapında 1,6 milyar günlük fincan kahve tüketiliyor. Üçüncü Dünya ülkelerinin birçoğunun geliri kahve üzerinden sağlanırken, bir bilgiye göre, içilen her bir kilo kahvenin ortalama olarak sadece 1 doları çiftçiye gitmektedir. Geri kalan miktar büyük tüccarların kasasına girmektedir.

Kahve artık Chiapas’ dan geliyor!” yazısının ikinci bölümünü Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’nin 21 – 22 Ocak 2017’de yayınlanacak sayısında okuyabilirsiniz

 

Ercüment Gürçay