Ana Sayfa Blog Sayfa 3282

Nasıl bir “Hayır!” kampanyası? – Ragıp İncesağır

Öncelikle çok sık yaptığımız bir yanılgıya dikkat çekerek başlamak istiyorum. Siyaset; fikrini beyan etmek değil, fikrini örgütlemek işidir. Biz, artık başlangıcını unuttuğum bir zamandan beri siyaseti yalnızca “basın açıklamaları” ile sürdürüyoruz. Ne demek bu? Yani kamuoyuna (ulaşıp ulaşmadığını bilmediğimiz bir yöntemle) sadece fikrimizi söylüyoruz. “Biz şu konuda bunu düşünüyoruz” diyoruz. Bunun dönüştürücü, ikna edici, örgütleyici bir etkisi olmadığını görmeliyiz artık.

Bir “Hayır” kampanyası yapmaktan bahsediyoruz. Eğer bahsettiğimiz zaten hayır diyeceklerin “biz hayır diyeceğiz” ilanı ise, bu siyaset değil, bir siyasi sonucu da yok. “Hayır” taraftarlarının birbiriyle iletişim kurması, ortak ve daha güçlü bir “hayır” sesi yükseltmeleri ise, belki anlamlı ama siyasi dengeyi değiştirici bir etki yaratmayacağı açık. Sonuçta referandum bir matematiğe dayanıyor. %51 ne derse, sonucu o belirleyecek. (Referandumun mantığına, onun anti özgürlükçü muhtevasına ilişkin eleştirimizi baki tutalım elbette. Elbette özgürlükler matematik hesabıyla kazanılmaz. Elbette çoğunluğun kararı çoğu zaman “en doğru” anlamına gelmez. Elbette özgürlük en az, en aykırı, en farklı olanın özgürlüğüdür. Ama mevcut durumda oyunu kabul etmiş gibi görünüyoruz. O halde bu oyunu kuralları bilerek oynamalı.)

Dengeyi “hayır” lehine değiştirmek, “hayır” cephesini genişletmek için; “evet” demesi muhtemel ya da kararsız kitleler ile bağ kurup onların bir bölümünü “hayır” demenin daha “hayırlı” olacağına ikna etmekten başka çare kalmıyor. Hedef kitleyi tarif etmek kuracağımız dili de belirler. Kiminle konuşuyorsak onun bildiği, anladığı bir dil ile konuşmalıyız. Bu arada tabii, onun diliyle ama ikna edici konuşmalıyız. Yani işimiz biraz zor. Çünkü biz böyle bir iletişimi bilmiyoruz.

İletişim çok karmaşık bir süreçtir. Hele iletişim kurmak istediğinizle aynı dili konuşmuyorsanız, aynı kodlarla düşünmüyorsanız. (Hele hele iletişim kurmak, bir mesaj iletmek hevesi, arzusu, iradesi sadece sizdeyse.) Bu sorunu çözmenin tek bilinen yolu, ikna etmek istediğiniz kişinin / grubun dilini ve kodlarını öğrenmek, mesajınızı bu dile çevirmek, anlaşıldığınızdan emin olmak ve cevabını anlamak için iletişimde kalmak. Kendi dil ve kodlarınızı karşı tarafa öğretmek için bile ortada birbiri ile iletişim kurabilen iki taraf olması gerekiyor.

Son seyrettiğim Arrival filmi bu konuda ilginç ve öğretici bilgiler veriyor. (Tavsiye ederim) Bunlardan birisi ünlü “kanguru” hikayesi. Sömürgeciler Avustralya’ya ilk geldiklerinde yavrusunu kesesinde taşıyan ve zıplayarak yürüyen bir hayvan görürler. Aborijinlere “bu nedir?” diye sorarlar, onlar da “kanguru” derler. Oysa “kanguru” Aborijin dilinde ‘anlamadım’ demektir. Bu hikaye bile aslında iletişim kazası dediğimiz şeyin ne kadar köklü, zamana yayılan ve belki de iletişimi imkansızlaştıran sonuçlar doğurduğu.

Başka bir açıdan yaklaşalım: Aşağıladığınız, “kaba, cahil, kavrayışsız” bulduğunuz ve bunu yüzüne söylediğiniz bir kimseyle iletişim kurma çabanız imkansızdır. “Medeniyet götürme” misyonu ile iletişim kurduğunuz özne; muhtemelen söylediklerinizi anlamayacak, anlamadığı soruya cevap vermeyecek, belki de düşmanca bulduğu tavrınıza karşı iletişimi kesecektir. (Gözünüzün önüne Karagöz – Hacivat diyaloglarını getirin. Her temsilin sonunda Karagöz Hacivat’ı bir güzel pataklar; Hacivat da “yıktın perdeyi eyledin viran” diye bitirir.)

Başka bir örneği kendi yaşamımdan vereyim: Uzun zaman önce sağcı bir tanıdığımla kurduğumuz diyalog, bir yere kadar geliyor; ama sonra tıkanıyor, birbirimizi hiç anlamadığımız bir kısır döngüye giriyordu. Tanıdığın anlamakta zorlandığım cümlesi şuydu: “Ben biliyorum ihtilal nedir? İhtilal dediğiniz şey olduğunda halk özgür mü olacak sanıyorsunuz?” Bir türlü ikna olmuyordu. Sonunda kilidi çözdüm. Söylediğine göre hayatında bir kaç “ihtilal” görmüştü. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül vs… Hepsi için de toplumda kabul görmüş kelime “ihtilal” idi. Ben, “ama biz onlara “ihtilal değil, darbe diyoruz. İkisi çok farklı bizce. Bize göre ihtilali askerler değil, emekçi kitleler yapar.” dediğimde birbirimizi anlamanın yolu biraz olsun açılmıştı. İhtilalin silahla iktidara el koymaktan ibaret olmadığını, daha büyük ve toplumsal bir dönüşüm olduğunu anlatmak zaman aldı. O zamana kadar sağcıların bizim kastımızı bildiklerini ve bunun üzerinden itiraz ettiklerini sanıyordum. Bu diyalog bana kullandığımız kelimelerin bile her iki taraf için aynı anlama gelip gelmediğini test etmemiz gerektiği öğretmişti.

Dil bilmek önemli. Böylece mesajımızı iletebilmek, muhtemel sorulara cevap verebilmek ve ikna edebilmek için bir kapı aralayabileceğiz.

Peki hatırlayalım; kimi, neye ikna etmemiz gerekiyor? (Zaten “hayır” diyecek olanlara yönelik; konsolide etme, kuvvetlendirme, itirazı canlı tutma amacıyla yapılacak propaganda faaliyeti ayrı olmak kaydıyla…) Esas olarak; “evet” deme ihtimali olan ama gidişattan rahatsız, kutuplaşma girdabına henüz girmemiş, kararsız, belki de sandığa gitmeyecek olan yurttaşların “hayır” demesini istiyoruz. Konumuz bu. Aradaki farkı aşabilmek için de güçlü bir iletişim faaliyeti olmalı.

İnsanlar değişik şekillerde ikna olabilirler: 1- Düşüncede köklü bir değişim ile, taraf değiştirme şeklinde. 2- Taraf değiştirmeden ama kendi tarafına dair eleştirisini oya yansıtarak, kendi tarafına mesaj vermek için.

Bu kadar kısa bir zaman diliminde karşı cenahtan büyük kopuşlar bekliyor muyuz? Hayır, tabii ki. O zaman geriye “evet” demenin olası sonuçlarını bir sağcının anlayacağı ve ikna olacağı bir dille anlatmak kalıyor. Burada düşülebilecek tuzak popülizm tuzağı. Bir muhafazakarmış ya da ülkücü imiş gibi yapma müptezelliğine düşmeden yapmak gerekiyor bunu. Hem samimiyetsiz olduğu için ikna edici olmayacaktır hem de böyle bir dil “ikna edeyim” derken karşı tarafın argümanlarını desteklediği için o tarafı büyütür.

Yazdığım şeyler neredeyse imkansız bir çerçeve sunuyor değil mi? Gerçekten de kolay olmayacak. Ezberlerle olacak bir iş değil bir kere. Diyaloga girmek, anlamaya çalışmak, samimiyet ve sabırla anlatmak gerekiyor. Dikkat edilmesi gereken en temel husus “kutuplaştırıcı” dilden zinhar uzak durmak. Çünkü bu dil kesinlikle iktidara yarayacaktır. O bu konuda hem daha maharetli hem teçhizatlı. Bu alanda ilerlemek mümkün değil. Önce de söylediğim gibi “kutuplaşma girdabına kapılmamış” olduğunu varsaydığımız insanlara, onların kulaklarındaki zayıf duvarı yıkan, kutuplaşmaya ve daha da uzaklaşmaya hizmet etmeyen bir dille konuşmalıyız.

Bu yazının konusu aslında iletişim diline dikkat çekmek. Yani kampanyanın argümanları belki başka bir yazının konusudur. Ama bir girizgah anlamında aklıma gelen ilk bir kaç argümanı sıralamakta fayda olabilir.
1- AKP seçmeninin oy verirken en çok etkilendiği “istikrar” argümanı, tam da mevcut iktidarın uygulamaları nedeniyle berhava oldu. Artan işsizlik, batan ekonomi, dış politikadaki büyük fiyasko, dünyadan yalıtılmışlık, darbeye ortam hazırlayan savaş politikaları ve patlayan bombalar bu iktidarın üzerini örtmekte zorlandığı gerçekler. Ve bunlar orta sınıf AKP seçmenini en çok rahatsız eden şeyler.
2- “Barış süreci”ndeki argümanların 180 derece tersi bir dile dönüş, milliyetçi bazı oyları çekse de aslında bir çok AKP seçmenini tedirgin ediyor. Çünkü birlikte yaşam, barış ve huzur, milliyetçi – ırkçı bir dille zehirlenmemişse her yurttaşın arzusudur. Yaşadığımız “terör” olaylarının ve herkesin içten içe sezinlediği iç savaş ihtimalinin siyasi sorumluluğu iktidardadır. Hükümetler bir şekilde barışın yolunu açabilir, açmalıdır. Asli görev iktidarındır. Bu dil, daha önceki süreçte ikna olmuş AKP seçmenini yeniden etkileme olasılığı yüksek bir dildir.
3- “Tek Adam” projesi Wilhelm Reich’ın “Dinle Küçük Adam” kitabında tarif ettiği insan tipine sesleniyor. Onun gönlünü çeliyor. Kısa zamanda baş edilmesi de imkansız bir ilişki bu. Ama bu çekim alanına girmemiş, iktidarla ilişkisini daha pragmatik nedenler için (yatırımlar, sosyal yardımlar, hizmetler vb.) kurmuş insanlar ile “tek adamlığın” korkunç sonuçları üzerine bir ilişki kurulabilir gibime geliyor.

Bütün bu söylediklerim ilişkimiz olmayan, bugüne kadar böyle bir ilişki kurmadığımız insanlarla sıfırdan ilişki kurmayı öneren bir çerçeve sunuyor. Dolayısıyla kolayca reddedilebilir. Ezberlerimiz ve basın açıklamalarımıza dönebiliriz. “Hayır”ımızı ilan eder ve görevimizi yapmış olmanın huzuruyla gelecek sonucu karşılarız. Ama umarım böyle olmaz ve bu fikirler tartışılmaya değer bulunur.

 

 

Ragıp İncesağır

Gaziemir’de kamusal tehlikenin izlenmesine “özel hayatın gizliliği”bahanesi

Gaziemir adı maalesef radyoaktif atıklarla tarihe geçti. Nükleer santrali bulunmayan fakat yaptığı uluslararası anlaşmalarla nükleer santral hayalinin peşini bırakmayan  Türkiye’de Gaziemir adı, radyoaktif atık meselesiyle özdeşleşti. Daha önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz gibi  ilk olarak 2007 yılında Aslan Avcı Kurşun fabrikasının 70 dönümlük arazisinde nükleer atıkların bulunduğu tespit edilmişti. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) denetimi altında olması gereken fakat 2012 yılına kadar hiçbir önlem alınmadığı buna mukabil bölgedeki radyoaktivitenin kanser ve türevi bir çok hastalığın nedeni olduğu anlaşılan fabrika arazisinde bertaraf ve temizlik işlemlerine başlanması için EGECEP, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ve Gaziemir mahalle sakinleri adına Av. Arif Ali Cangı’nın 2014 yılında avukatlığını üstlendiği dava süreci başladı.

2014 yılından  itibaren  Aslan Avcı kurşun fabrikasının  yer aldığı Emrez Mahallesi’nde halk sağlığının tehdit altında olması sebebiyle önce sorumluların ceza almasına çalışıldı. Radyoaktif atıkların tespit edildiği arazide temizlik ve bertaraf süreçlerinin yürütülmesi için  Aslan Avcı’nın müteaahhidi olarak  Turanlar A.Ş görevlendirildi. Fakat bu kez de Turanlar A.Ş.’nin uygunsuzluklarıyla karşılaşıldı zira Tehlikeli atık bertaraf ve temizlik işlemlerinin usulüne uygun şekilde yapılması için sözkonusu şirketin Çevre Etki Değerlendirme  (ÇED)Onayı alması gerekiyordu. Mahkeme ÇED alınmasına hükmetmişse de karar  sivil toplumun kampanyalar yürüterek baskı yapmasıyla hayata geçirilebildi ve ÇED alınarak bertaraf ve temizlik işlemlerinin yapılması  sivil toplum tarafından şart koşuldu.

ÇED süreci devam ederken davayı takip eden Av.Arif Ali Cangı’nın girişimleriyle halkın katılımı toplantılarına iştirak etmek ve bilimsel görüş beyan etmek amacıyla sivil toplumu temsilen bilim insanlarından oluşan bir komite kuruldu. Bu şekilde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı nezdinde gerçekleştirilen Halkın katılımı toplantısı ile İnceleme ve Değerlendirme(İDK) toplantısının ilkine katılım sağlandı. Ancak toplantının katılımcılarından EGECEP’e İnceleme Değerlendirme Komisyonu tutanakları istenmesine rağmen gönderilmedi, kaldı ki EGECEP ve davacı vekil Av.Cangı görüşlerini ve önerilerini sunmalarının ardından toplantı bitmeden salondan çıkarıldı.

Anlaşılan o ki  sivil toplumun bu kadar devlet ve şirket işlerine karışması kabul edilemezdi. Dur demenin bir yolu  “özel hayatın gizliliği” bahanesiyle  tutanakları göndermemek oldu!

Oysa Gaziemir on yıllardır “özel hayatın gizliliği” ile örtbas edilemeyecek kadar kamusal üstelik aleni şekilde ekosistemi zehirliyor ve halk sağlığını bozuyor!

Türkiye’nin en yüksek çevre cezası 

Çevre ve ekolojik tahribat konusunda birbiriyle yarışabilecek bir çok dava olmasına rağmen Gaziemir’de tespit edilen radyoaktif atıklar konusunda  Aslan Avcı Kurşun fabrikası yetkililerinin  sorumlu bulunmasıyla Türkiye tarihinde en yüksek çevre cezası olarak 5,7 milyon dolarlık bir ceza kesilmişti.

Temizlik işlemleri ile de halk sağlığını alenen tehdit!

Gaziemir için en yüksek çevre cezasının verilmesindeki amaç kuşkusuz bu  radyoaktif atıkların başta Emrez mahallesinde yaşayanlar için olmak üzere halk sağlığını tehdit etmesinin önüne geçecek aksiyonların alınmasıydı zira, bu atıkların yer altı sularına karışması bile bir felaket anlamına geliyordu. Buna rağmen izleyen süreçte bu atıkların temizliğinde başvurulan yol ve yöntemler de sorun oluşturmaya devam etti. Dolayısıyla Gaziemir’de halk sağlığı bu kez de Fabrika arazisindeki radyoaktif kayaçların bertarafı işlemlerinde Turanlar A.Ş’nin   bilimsel olmayan yöntemler kullanarak gelişigüzel bir şekilde  mahalle ortasında radyoaktif kayaçları kırmasından dolayı tehdit altındaydı. Turanlar A.Ş’nin   ÇED almak suretiyle radyoaktif temizlik ve bertaraf işlemlerine devam etmesi için yargı yoluna başvuruldu. Mahkeme kararına rağmen maliyetli olduğu gerekçesiyle ÇED başvurusu yapmayan firmanın sivil toplum tarafından organize edilen kampanya baskısıyla karşılaşmasından sonra ÇED süreci başladı. ÇED başvurusu devam ederken 28.06.2016 tarihinde ÇED sürecinin ve projenin uygulanma sürecinin “bilimsel ve kamuoyu gözetiminde yapılması” konusunda oluşturulan ortak görüş neticesinde “sivil izleme komitesi” kuruldu, bu komitenin İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantıları ve diğer aşamalarında “komitenin  katılımcı bulundurması kararlaştırıldı.

Gaziemir’e tehlikeli atık geri dönüşüm tesisi kurma teklifi

Sivil toplum bu kez de Turanlar A.Ş sayesinde başka bir “ilk” ile karşılaştı. Halihazırda  Davanın müdahilleri EGECEP ve davacı vekil Av.Cangı ile Gaziemir Emrez Mahallesini temsilen Mehmet Kurt’un İDK toplantısına katılma taleplerini bildirmelerinin ardından incelemek üzere edindikleri raporlardan radyaoktif atıkları bertaraf etmesi için görevlendirilen Turanlar A.Ş’nin atık temizliğinin yapılacağı arazi üzerine bir de tehlikeli atık geri dönüşüm tesisi kurma önerisinde bulunduğu anlaşıldı. Davacıların itirazıyla  Gaziemir’de bir atık ayrıştırma ve bertaraf tesisinin kurulması önerisi de yine mahalle ortasında bu işlemlerin yapılması büyük tehdit anlamına geldiğinden geri çektirildi.

Bununla birlikte 14.12.2016 tarihinde yapılan İDK toplantıya katılım talebinde bulunmuş olan davacı tarafa  son güne kadar toplantının detayları haber verilmedi. Nihayetinde bir gün önce bildirimi alan davacı taraf adına Av.Arif Ali Cangı  atıkların geri kazanımından vazgeçilmesi, radyoaktif bulaşıklı kayaçların Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim (ÇNAEM)’e gönderilmesi,  “Kırma ve ayrıştırma işlemi mahalle arasında değil şehir dışında bir tesiste yapılsın şeklindeki haberimizde bahsettiğimiz önerilerini sunmasının hemen ardından  Komisyon başkanı tarafından “komisyonun çalışma usulü” gerekçesiyle toplantı salonundan çıkarıldı. Komisyon üyelerinin itiraz ve açıklamalarını dinlemek, gerekirse ek açıklama yapmak isteyen katılımcılar toplantıyı sonuna kadar izlemek istediklerini ısrarla dile getirdilerse de  Komisyon Başkanı bu talebi reddetti. Toplantı salonundan çıkarken toplantı tutanaklarını edinmek istediklerini ifade eden davacı tarafa  cevap,   Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Müdürlüğü’nden 29.12.2016 tarihinde geldi.

Tutanak paylaşımı “Özel hayatın gizliliğini ihlal”miş!

Hukuk müşavirinin 02.02.2016 tarihli ve 2349 sayılı yazısıyla özel hayatın gizliliğini ihlal edebileceği düşünüldüğünden toplantı tutanağı paylaşılmadı. Zira ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü’ne göre  28.06.2016 tarihli Halkın Katılımı toplantısına  ve 14.12.2016 tarihli 1.İDK  toplantısına katılıp görüş belirtmesi Komisyon Başkanı için yeterliydi, tutanakların paylaşımına gerek yoktu.

1.İDK toplantısı öncesinde Soldan sağa: Esat Bayramoğlu,Av.Arif Ali Cangı, Mehmet Kurt

Tutanağın paylaşılmaması üzerine görüşüne başvurduğumuz Av. Cangı, İDK toplantılarının gizli olacağına dair hiçbir yasal düzenleme bulunmadığına ve bu gizleme ile sağlıklı çevrede yaşama hakkının zorunlu unsuru olan çevresel konulardaki bilgilere erişim-katılım hakkının da yok sayıldığını ifade etti.

İDK toplantı tutanağının kendilerine gönderilmemesi üzerine Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na yazdıkları 3 Ocak 2017 tarihli itiraz dilekçesinde Cangı, “özel hayat” la ilgisi olmayan komisyon tutanaklarının verilmemesinin açıkça yasaya aykırı olduğunu belirttiklerini paylaşırken bunun aynı zamanda bilgi edinme hakkının ağır şekilde ihlal edilmesi anlamını taşıdığının altını çizdi.

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Palm Yağı ve Nutella yemeli mi meselesi – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Medyada yer aldığı şekliyle herhangi bir gıda maddesinin kansere neden olduğu ve o gıda maddesinin yasaklanması ya da yenmemesi gerekliliği üzerinde durmak konunun etrafından dolaşmaktır.

Palm yağı palmiye ya da hurma ağacı olarak adlandırılan ağacın meyvesinden üretilen bitkisel bir yağdır.

Palm yağı tüm dünyada yaklaşık yüzde 30 oranla en fazla tüketilen bitkisel yağ olarak değerlendiriliyor. 2015 yılı itibariyle üretim miktarı 61 milyon ton. Üretilen yağın dörtte birini Çin ve Hindistan, yüzde 12’sini Avrupa Birliği ülkeleri yüzde 1.3’ünü ise Türkiye tüketiyor. Ayçiçeği, kolza ve soya yağlarının dünya genelinde üretilen bitkisel yağlar içindeki payı yüzde 43, palm yağının payı ise yüzde 31 düzeyinde; geriye kalan yüzde 26’yı ise çeşitli başka yağlar oluşturuyor.

Malezya ve Endonezya yüzde 31 ve yüzde 54’lük üretim oranları ile dünya palm yağı üretiminin yüzde 85’ini sağlamakta. Ülkemizde 1980’li yıllarda ithalatı birkaç bin ton olan palm yağının şu an ulaştığı ithalat miktarı 700 bin tonu aşmış durumda. Son 15 yıl içinde ithalatının yaklaşık 3-4 katı arttığı görülüyor.

Kullanım alanı geniş

Palm yağı gıda, kimya, ilaç ve kozmetik sektöründe kullanılıyor. Gıda endüstrisinde en çok pastacılık, bisküvi, kek, çikolata ve şekerleme ürünleri, dondurma ve margarin yapımında; kozmetik endüstrisinde ise kişisel bakım, şampuan, cilt losyonu, bebek bezleri, diş macunu, deterjan, sabun ve mum gibi pek çok ürünün yapımında kullanılmakta. Kullanım alanı oldukça geniş ve bir tüketici olarak bir ürünün içeriğinde palm yağı olup olmadığını anlamanın tek yolu etiketine bakmak. Eğer ürünün etiketinde palm yağı, palmitic asit, palmeate, palm ya da hidrojene bitkisel-nebati yağ yazıyorsa o ürünün palm yağı içerdiği düşünülmeli.

Son birkaç gündür ülkemiz medyasında da yer bulan Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi-Ajansı’nın (EFSA) raporuna göre palm yağının doğal rengini açmak ve kokusunu gidermek için yapılan rafinasyon işlemlerinde 200 derece santigratın üzerindeki sıcaklıklarda glisidil esterleri olarak adlandırılan maddelerin açığa çıktığı belirtiliyor. Glisidil esterleri vücutta kanserojen maddelere dönüşüyor ve bu nedenle palm yağı içeren ürünler de kanserojen olarak değerlendiriliyor. Palm yağının kullanıldığı gıda ürünlerinden biri olan Nutella’nın beslenme açısından aynı riskleri içerdiği de medyada yer alan haberlere konu oldu.

Ama konu medyada çok eksik ele alınıyor ve bu yazının amacı bunu bir parça olsun gidermek.

EFSA ne dedi?

2016 yılı Mayıs ayında EFSA palmiye yağının toksik etkilerine ilişkin bir rapor yayınladı.

2016 yılının Mayıs ayında yayınlanan EFSA raporuna göre 200 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda rafine edilen bitkisel yağlar “3-Monochloropropanediol (3-MCPD)”, “2-Monochloropropanediol (2-MCPD)”  yağ asiti esterleri ile “Glicidyl (Glisidil) yağ asiti esterlerinin” oluşumuna neden oluyor. Bitkisel yağların rengini gidermek ve kokusunu ortadan kaldırmak için yapılan rafinasyon işlemlerinde böyle yüksek sıcaklıklar kullanılabiliyor. Bu işlemler yukarıda belirttiğimiz toksik kimyasalların oluşumuna neden oluyor. Raporda besinler yoluyla vücuda alınan Glisidil yağ asiti esterlerinin ise sindirim sürecinde Glycidol’a (Glisidol) adlı kimyasal maddeye dönüştüğü belirtiliyor.

Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) 3-MCPD esterleri ile Glisidol’u insanlar için muhtemel kanserojen maddeler olarak sınıflandırıyor.

Yine raporda palmiye yağının bu toksik kimyasalları diğer tüm bitkisel yağlardan daha fazla içerdiği de belirtiliyor. Raporda 200 derece üzerinde ısıtılan palmiye yağının bu muhtemel kanserojen kimyasalları diğer bitkisel yağlardan daha fazla bulundurduğu belirtilmiş. Ancak araştırmada palmiye yağının tüketilmemesine dair herhangi bir tavsiye yer almıyor; toksik etkilerin değerlendirilmesi için daha çok çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulduğu belirtiliyor.

Raporda sadece Glisidil esterlerine vurgu yok,  EFSA raporu Glisidil yağ asiti esterleri kadar 3-MCPD ile 2-MCPD ve onların yağ asiti esterleri üzerine de bir değerlendirme aynı zamanda.

Yani mesele sadece Glisidil asit esterlerinden ve bunları içerdiği söylenen Nutella’dan ibaret değil.

Bu toksik etkili maddeler sadece palm yağında oluşmuyor. Yüksek sıcaklıkta rafine edilen bitkisel yağlar ortamda tuz ya da klor iyonu varsa özellikle 3-MCPD ve 2-MCPD esterlerini oluşturabiliyor. Palm yağı diğer bitkisel yağlara kıyasla bu maddeleri daha çok oluşturuyor ve rapordaki temel vurgu da bunun üzerinde.  EFSA’nın değerlendirmesinde 3 yaş ve daha yukarı yaştaki tüketiciler için ‘margarinler hamur işleri ve pastalar’ bu kimyasal maddelere maruz kalınmasının başlıca kaynakları olarak belirtilmiş; yani sadece palm yağı değil palm yağından üretilen çeşitli yiyeceklere de dikkat çekiliyor.

Bu kimyasal maddelere ne kadar maruz kaldığımıza dair yeterli bilgiye ise sahip değiliz. Raporda özellikle 2-MCPD adlı toksik kimyasalın insan sağlığına olan olumsuz etkileri konusunda çok az bilgi olduğu ve çok daha fazla çalışma yapılmasının bir gereklilik olduğu önemle dile getiriliyor. Bu son derece diplomatik akademik dil “bu kimyasalın toksik etkileri konusunda hiçbir şey bilmiyoruz” olarak anlaşılmalıdır.

EFSA raporu özet olarak bunları içeriyor.

Ama palm yağı konusuna biraz daha yakından bakmak ve meseleyi bir gıda ürününün kanser yapması gibi sansasyonel bir başlık altında tartışılmasından uzaklaştırmak gerekiyor. Bu tip başlıklar bir soruna dikkat çekmekten ziyade asıl sorunların nerede olduğunu gizleme, gerçekleri gözden uzak tutma sonucuna yol açıyor. Aşağıda medyada öne çıkarılan noktalara kendi bakış açımı da ekleyerek kısaca değinmeye çalışacağım.

Ormansızlaşma ve biyoçeşitlilik kaybına yol açıyor mu?

Evet, açıyor ve belki palm yağı kullanmaktan bütünüyle vazgeçilmesi durumunda bu yıkıma, yok oluşa engel olmak mümkün olacak. Ama bunu sağlamak mümkün görünmüyor; dahası bütün tahminler önümüzdeki 25-30 yıl içinde dünya palm yağı üretiminin iki katına çıkacağı yönünde.

Peki neden?

Yanıtın Endonezya ve Malezya’daki yağmur ormanları ile sınırlı olmayan ve sadece palm yağı ile de sınırlı kalmayan bir yönü var ama bu konuyu ele almadan önce palm bitkisinin bir başka yönüne vurgu yapmalıyım. Palm yağı bitkisi dikey büyüyen bir bitki. Yani bu bitkiyi yetiştirmek için soya, ayçiçek ve kolza gibi diğer yağ bitkilerine kıyasla çok daha az ekim alanına ihtiyaç duyuluyor. Aynı büyüklükteki alana ekim yapılan soya ve ayçiçeğine kıyasla palm bitkisinden 10 kat; kolzaya kıyasla 6 kat daha fazla bitkisel yağ elde ediliyor. Palm bitkisinin bu özelliği üretim miktarının (ve küresel ticaretinin de) son elli yılda yaklaşık 100 kat artışının en önemli nedenlerinden biri olarak görülebilir. Palm bitkisinden elde edilen yağların ekvator kuşağında yer alan yoksul ülkelerde yaşayan insanlarının en önemli besin kaynaklarından biri olduğu da vurgulanmalı.

Palm yağı bitkisi yetiştiriciliği ormansızlaşma, kirlenme, biyoçeşitlilik kaybı gibi sorunlara yol açan etmenlerden sadece biri. Dikkate almamız gereken çok daha büyük ve genel bir sorun var ve ona değinmeden konuya yaklaşmak ormansızlaşma ve biyoçeşitlilik kaybı açısından gerçek sorunun nerede olduğunu gözden kaçırmamıza neden olur. Genel bir kural olarak monokültür tarımı yapılan her bitkisel ürün toprağın kirlenmesine, ormansızlaşmaya ve biyoçeşitlilik kaybına yol açıyor; dolayısıyla palm bitkisinin onu daha özel kılan bir durumu yok bu açıdan.

Dünya genelinde ormansızlaşma, toprak kirliliği ve biyoçeşitlilik kaybının en önemli nedeni ise endüstriyel hayvancılık sektörü. Bu sektörün yol açtığı yıkım olağanüstü boyutlarda ve ona kıyasla palm yağı üretiminin esamisi bile okunmaz. Dünyadaki ekilebilir arazilerin yüzde 40’ı endüstriyel hayvancılık sektöründe ihtiyaç duyduğu yem bitkilerinin üretimi için kullanılmakta. Amazon yağmur ormanlarındaki tahribatın üçte ikisi hayvancılık amacıyla açılan otlaklardan kaynaklandı. Palm yağı da dâhil olmak üzere bitkisel yağlar endüstriyel hayvancılık sektörünün ihtiyaç duyduğu suni yem maddelerinin üretiminde kullanılan en önemli bileşenlerden biri. Dahası küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 18 gibi önemli bir kısmını da endüstriyel hayvancılık sektörü oluşturuyor.

Monokültüre dayalı tarım, tarımda şirketleşmeyi teşvik ederek aile tarımını-küçük çiftçiliği tahrip ediyor; tersi de oluyor şirketleşme monokültür tarımını teşvik ederek aile tarımını yine tahrip ediyor… Gıda, tarım, kimya, biyoteknoloji, ilaç gibi konularda uzmanlaşmış birkaç tane uluslararası şirket on yıllardan beridir dünya bitkisel ve hayvansal gıda üretimini tarumar etmekte, hallaç pamuğu gibi atmakta. Bu şirketlerin sorumluluğuna değinmeden palm bitkisi ekimi dikimi yağmur ormanlarını, biyoçeşitliliği yok ediyor, orangutanları öldürüyor demek çok eksik bir bakış açısı ile meseleyi kavramak olur. Bu yıkımın nasıl gerçekleştiği, neden engellenemediği gibi sorular üzerinde durmak ve meselenin çerçevesini genişletmek gereklilik. Bu konuda ayrıntıya girmeyeceğim. Ayrıntılı bilgilere Et Atlası isimli serbest erişimli kaynaktan ulaşılabilir.

TGDF’nin açıklaması ve on yıl öncesi?

Palm yağı konusu medyada geniş yer bulunca Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu bir açıklama yaptı:

“Ülkemiz gıda sanayisindeki endüstriyel yağ üretiminde eski teknolojiler yaklaşık 10 yıl önce tamamen terk edilmiş ve dünya standartlarının üzerinde üretim yapılmaya başlanmıştır. ‘Ülkemizde bu konuda yapılmış bazı akademik çalışmalar da vardır’ ve tüm bu araştırmalar göstermektedir ki Türkiye’de 3-MCPD denilen kontaminant riski bulunmamaktadır”.

Bu açıklamanın söylediği iki şey var.

Birincisi 10 yıldır uygulanan teknolojilerin 3-MCPD adı verilen toksik kimyasalın oluşumuna neden olmadığı. Ama gerçekten öyle mi bunu bilmiyoruz. Açıklamada adı geçen bilimsel çalışmaları bir kanıt olarak kabul etmeli miyiz?

TGDF tarafından yapılan açıklamayı destekler mahiyette bir kanıt aramak gerekir. Ve bu kanıt için söz konusu akademik çalışmalardan ziyade gıda güvenliği adına faaliyet gösteren kurumlarca ülke genelinde üretilen veya ithal edilen çeşitli yağlarda 3-MCPD, 2-MCPD ve Glisidil esterlerinin kalıntısının bulunup bulunmadığını belirlemeye yönelik denetim-kontrol çalışmalarının son on yıl içinde yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir. Eğer bu çalışmalar yapıldıysa elde edilen sonuçlar zamana yayıldığı için çok daha doğru bir kanıt oluşturacaktır. Çalışmaları yapması gereken kurum Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı. Eğer bu çalışmalar yapılmamışsa TGDF tarafından yapılan açıklama sadece durumu kurtaran bir açıklamadır ve son derece yetersizdir.

İkincisi ise 10 yıl önceki teknolojinin 3-MCPD, 2-MCPD ve Glisidil esterlerinin oluşumuna neden olabileceği. Açıklama eski teknolojilerin bu kanserojen maddelerin oluşumuna yol açabileceği bilgisini zımnen içeriyor. Ama bu iddianın da doğruluğu veya yanlışlığını ortaya koyacak nitelikte kamu çalışmaları olması gerekir ve ne yazık ki bitkisel yağlarda bu tip çalışmaların 10 yıldan önceki zamanlarda sadece ülkemizde değil genel olarak yapılmadığını biliyoruz. MCPD esterleri ile Glisidil esterlerinin bitkisel yağlarda rafinasyon işlemleri sonucunda oluştuklarına dair ilk bilimsel bulgular 2006 yılında elde edildi çünkü.

Sağlığa zararı var mı?

On yıldan daha eski çalışmalarda yağlarda 3-MCPD esterlerine ya da Glisidil esterlerine bakılması akla gelmiyordu. Ama bu kimyasallar rafinasyon işlemi esnasında oluşuyordu; biz varlığından haberdar değildik sadece.

Bu kimyasalların on yıllardan bu yana üretim esnasında oluştuğunu ve yediğimiz gıdalarla bünyemize girdiğini kabul edersek, geçmişte açığa çıkan ya da çıkmış olması beklenecek sağlık zararlarını nasıl belirleyeceğiz.

Bu belirlemeyi yapmak artık olanaksız ve içinde yaşadığımız sistem bilinçli bir şekilde görmezlikten gelinen bu tip belirsizlik bölgelerinde iş görmekte. On yıllar boyunca kullanıldıktan sonra sağlığa zararlı olduğu gerekçesiyle yasaklanan kimyasal maddeler ile ilgili olarak oluşan zararı kim tazmin edecek sorusunun yanıtı yok. Asbest gibi kanserojen toksik kimyasalların yasaklanması için on yıllardan bu yana çaba gösteren Annie Thébaud-Mony bu tip sorunların bir suç olarak tanımlanması ve ceza yasaları kapsamına alınması gerektiğini savunmaktadır.

Bir kimyasal maddenin sağlığa zararlı olduğuna yönelik kanıtlar ciddi bir basınç oluşturmadan önlem alınamıyor. Toksik kimyasal maddeler ile ilgili listeler sürekli yenileniyor; bazı kimyasalların üretimine ve kullanımına yasak geliyor, ama yerini yenileri alıyor. Halk sağlığı ya da çevre sağlığı açısından tehlike oluşturan kimyasal maddeler ile ilgili önlemlerin alınması konusunda kamusal karar verici kurumlar genellikle geç kalmakta. Bu kurumları güvence oluşturucu kurumlar olarak görmek yanıltıcı olur; aksine faaliyetleri hakkında olabildiğince şüpheci ve sorgulayıcı davranmak gereklidir.

Basitçe şunu düşünelim: 3-MCPD, 2-MCPD ve Glisidil esterlerinin yağlarda bulunup bulunmadığı konusu araştırılmadığı müddetçe bu sorunun varlığından haberdar olabilecek miydik? Kuşkusuz olamayacaktık, ama on yıllar boyunca rafinasyon tekniklerinin kullanımına bir sağlık riski oluşturmadığı düşüncesiyle güvence verildi yine aynı kurumlar tarafından. Farklı konularda verilen benzeri güvencelerin işe yaradığından nasıl emin olabiliriz. Bu soruya yanıt aramaksa gıda güvenliği meselesinin çerçevesini içinde yaşadığımız politik atmosfere taşıyacaktır ve bunu yapmak gereklidir.

Gıda güvenliği bir akademik idealdir; bu ideali uygulamada gerçekleştirmek olanaksızdır.

Dolayısıyla medyada yer aldığı şekliyle herhangi bir gıda maddesinin kansere neden olduğu ve o gıda maddesinin yasaklanması ya da yenmemesi gerekliliği üzerinde durmak konunun etrafından dolaşmaktır. Kamuyu, halkı ya da tüketicileri bilgilendirme, uyarma değil gerçekleri gizleme amacına hizmet etmektedir, yanıltıcıdır.

Asıl sorulması gereken sorular

Asıl sorulması gereken soruları sıralayalım…

Mevcut gıda üretim yöntemlerimiz sağlıklı gıda üretimi için özellikle uzun vadede elverişli mi değil mi?

Halk sağlığı ve çevre sağlığı alanlarında faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası kurumlar görevlerini layıkıyla yapıyorlar mı?

Kamu kurumlarının gıda üretim-tüketim süreçlerindeki organize edici-düzenleyici işlevleri özellikle son 30 yıldır neden ortadan kalktı, kalkıyor?

Ülkemizde palm yağına yönelik gümrük vergileri diğer bitkisel yağlara kıyasla neden daha düşük tutuluyor?

Gıda üretimi gibi hayati bir konu dünya genelinde faaliyet gösteren 4-5 tane çok uluslu şirketin çıkarlarına göre nasıl dizayn ediliyor ve edilmeye de neden devam ediliyor?

Gıda üretim-tüketim süreçlerinin iklim krizine neden olan en önemli faktörlerden biri olduğu gerçeği neden yeterince vurgulanmıyor?

Bu sorular üzerinde durmadığımız sürece bugün palm yağını, Nutella’yı yarın başka bir şeyi konuşuruz. Palm yağı ya da Nutella gibi bir ürün sakıncalı bulunup yasaklandığında ya da üretim yöntemlerinde bir değişiklik yapıldığında ise gönül rahatlığıyla her şeyin yolunda olduğunu düşünmeye devam ederiz.

Etmeli miyiz?

Gıda üretimi ve tüketim alışkanlıkları konusunda hiçbir şey yolunda değil. Fark edilmesi, üzerinde dikkatle durulması gereken ilk mesele bu.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Ayşegül Terzi’ye tekme atan saldırganın davası 8 Mart’a ertelendi

Otobüste şort giydiği gerekçesi ile kendisine tekme atılan Ayşegül Terzi’yi darp eden saldırganın davası bugün görüldü.

Fotoğraf: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu

İstanbul’da şort giydiği gerekçesiyle Ayşegül Terzi’yi tekmeleyerek darp eden saldırgan Abdullah Çakıroğlu’nun yargılandığı dava bugün Anadolu Adliyesi’nde görüldü.

Dava adli tıp raporunun beklenmesi sebebiyle 8 Mart 11.00’a ertrelendi.

23 yaşındaki hemşire Ayşegül Terzi, 12 Eylül’de, Ümraniye’de bir halk otobüsünde otobüsünde ‘şort giydiği’ gerekçesiyle Abdullah Çakıroğlu’nun saldırısına uğramıştı.18 Eylül’de yakalanan saldırgan tutuklanarak hakkında 4 ayrı suçtan 9 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

Çakıroğlu, davanın 26 Ekim’deki ilk duruşmasında tahliye edilmişti. Davanın ikinci duruşmasına ise katılmamıştı.

 

(Yarın Haber)

Pembe Hayat KuirFest’te bugün: 18 Ocak

Pembe Hayat KuirFest bugünkü programında, ‘Türkiye’den Kısalar’ seçkisini ilk kez izleyicisiyle buluşturuyor. Ayrıca, ‘qÜLT’ bölümünden Jason’ın Portresi (Portrait of Jason, 1967), Türkiye’den uzun metrajların gösterildiği ‘Ğ’ bölümünden Veşartî (Gizli, 2015) ve ‘Glitch Film Festivali Seçkisi: Belleğin Azmi’ seçkisinde yer alan uzun metraj yapım Major! (2015) da bugün Haymatlos Mekân’da gösterilecek.

Pembe Hayat KuirFest, bugün ve yarın Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Haymatlos Mekân’da gerçekleşecek gösterimleriyle Ankara’ya şimdilik veda edecek. 26-28 Ocak tarihleri arasında ise İstanbul’daki takipçileriyle hasret giderecek.

Türkiye’den Kısalar

Mahallede Lgbti Olmak from Mahallede Lgbti on Vimeo.

Pembe Hayat KuirFest bu yıl programında kısa filmlere geniş yer ayırıyor. Türkiye’den kısaların gösterileceği bu bölümde, Nilgün Küçükbatman’ın 2015 yılının Eylül ayında trafik kazasında kaybettiğimiz LGBTİ aktivistleri Boysan Yakar ve Zeliş Deniz’in anısına çektiği, toplumsal kod ve imajlar üzerine eleştirel bir yaklaşım geliştiren filmi Moira (2016); Ada Ayşe İmamoğlu’nun, yürütücülüğünü de yaptığı Mahallede LGBTİ projesi kapsamında çektiği, ileriye dönük başka formatlara evrilmesi planlanan kısası Mahallede LGBTİ Olmak (2016); Tahir Ün’ün trans bir seks işçisinin hayatını anlattığı, fotoğraf ve film formlarını iç içe geçirdiği belgeseli Harika Bir Şey (2016); Kürt bir transın var olamayış hikâyesine odaklanan, Gökhan Yalçınkaya, Suat Usta ve Rosida Koyuncu’nun yönetmenliğini üstlendiği Kurneqiz (2016); güçlü ve normların dışında bir karakteri merkezine alan Kayra Paköz’ün kısası Mavi (2015) ve Mehmet Emrah Erkanı’nın “İstanbul’da geçen bir yabanıl şehir hikâyesi” olarak tarif ettiği filmi Tuhaf Zamanlar (2015) festivalin kesinlikle kaçırılmaması gereken yapımları.

Glitch Film Festivali Seçkisi: Belleğin Azmi

KuirFest, bu yıl da dünya sinemasından özel seçkileri ve çeşitli festivallerden programcıları ağırlıyor. Glasgow merkezli Glitch Kuir Film Festivali’nin 6. Pembe Hayat KuirFest için hazırladığı özel seçki, ırkçılık ve cinsiyetçilikle mücadeleyi masaya yatırıyor. Konuk programcılar Nosheen Khwaja ve Cloudberry Maclean, geçtiğimiz günlerde gösterimlerin ardından Ankaralı KuirFest dostlarıyla bir araya geldi.

Bugün, seçkinin tek uzun metrajı Major! (2015) gösterilecek. 74 yaşındaki trans aktivist Miss Major Griffin-Gracy’nin hayatını ve mücadelesini konu alan bu etkileyici belgeseli kaçırmayın!

Ğ

Geçen yıl !f İstanbul’da Keş!f ödülünü kazanan ve Ali Kemal Çınar’ın ikinci uzun metraj filmi olan Veşartî (Gizli, 2015) bugün yeniden KuirFest izleyicisiyle buluşacak.

Ali Kemal, mahalle bakkalını işleten, kendi halinde biridir. Bir gün Aram adında bir kadın Ali Kemal’e, otuzuna geldiğinde bir kadına dönüşeceğini söyler ve gider. Ali Kemal yakın zamanda otuzuna basacaktır ve otuz yaşına girdikten kısa bir süre sonra da evlenecektir. Değişim fikrine adapte olmaya çalışmakla Berfin’le olan ilişkisini devam ettirmenin yollarını aramak arasında sıkışan Ali Kemal, bedenen ve fikren dönüşmek zorunda kalır. Veşartî, Kürt sineması içinde farklı arayışıyla dikkat çeken, yalın dünyasıyla da sevilen bir yapım oldu.

qÜLT

‘qÜLT’ bölümünün dün ilk kez KuirFest izleyicisiyle buluşan ve büyük ilgi gören sürprizi, Ingmar Bergman’ın “hayatımda gördüğüm en sıradışı film” diye tarif ettiği Jason’ın Portresi (Portrait of Jason, 1967) bugün son kez Ankaralı KuirFest izleyicisinin karşısına çıkıyor. Baldwin’in yaşadığı dönemin, 1960’ların New York’unu, eğlence dünyasından siyah eşcinsel bir erkeğin gözünden aktaran Shirley Clarke imzalı film, 50. yılı için restore edilen kopyasından izlenebilir. Film, çekildikten neredeyse elli yıl sonra bile, Sivil Haklar hareketinin hararetinde ve Stonewall Ayaklanması öncesinde siyah eşcinsel erkekler açısından dünyanın neye benzediğine dair güçlü bir belge.

Ayrıntılı bilgi ve festival programı için: www.pembehayatkuirfest.org

(Yeşil Gazete)

3. Homofobi, Bifobi, Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu’nun ilk iki günü tamamlandı

Mersin 7 Renk LGBTİ Derneği’nin Sivil Düşün ve Friedrich Ebert Stiftung desteği ile Atlıhan Otel’de gerçekleştirdiği 3. Homofobi, Bifobi, Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu’nun ilk iki günü tamamlandı. Sempozyuma 18 ve 19 Ocak günleri etkinlikleri ile devam ediliyor.

Mersin 7 Renk Derneği’nden Yağmur Arıcan semozyumun açılış konuşmasında

3.Homofobi, Bifobi, Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu 16 Ocak Pazartesi günü Seks İşçiliği Miter-Gerçekler oturumu ile başladı. Mersin 7 Renk Derneği’nden Yağmur Arıcan, Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nden Kemal Ördek ve Özcan Öğüt seks işçiliğine dair doğru bilinen yanlışları anlattılar. Daha sonra 7 Renk Derneği avukatı Ezgi Özkan ve Emrah Şahin değişen TCK fuhuş maddesinin LGTBİ’ler için ne anlama geldiğini hukuki açıdan ele aldılar.

Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nden Kemal Ördek

Sempozyumun ilk günü açılış kokteyli, LGBTİ Direniş, Barış ve Onur Fotoğraf sergisi ve ardından ‘Gaci Gibi’ belgesel gösterimi ile sona erdi. Açılış konuşmasını Mersin 7 Renk Derneği başkanı Yağmur Arıcan yaparken, daha önceki iki sempozyuma ev sahipliği yapan Akdeniz Belediyesi’nin hala tutuklu bulunan eş başkanı Yüksel Mutlu’nun sempozyum açılışı için yazdığı mektup okundu.

Mersin Üniversitesi’nden Ulaş Bayraktar: “Mersin’i daha LGBTİ dostu, daha öteki dostu yapmak için basın açıklamasının ötesine geçmek gerekiyor. Kent hakkı meselesinde gündelik hayata dokunmak gerekli.”

2.Gün “Kent Hakkı Kimin Hakkı? LGBTİ Dostu Mekanlar ve Kent çalışmasının tanıtımıyla başladı. Mersin Üniversitesi’nden Ulaş Bayraktar “Kent hakkı nasıl kurgulanabilir ve LGBTİ’ler bu hakkın neresinde duruyor? sorularını sorarak sunumuna başladı. Ulaş Bayraktar, “Kentin demokratik, adil ve eşit kullanıma açılması için öncelikli olarak cinsel, etnik ve dinsel olarak bizim gibi olmayanlarla aynı kenti paylaşma adabının üzerine gidilmesi gerekiyor” dedi. Daha sonra Mimar Elif Demir ve 7 Renk Derneği’nden Gizem Derin çalışmanın detaylarını dinleyicilerle paylaştı.

 

Beşiktaş Belediyesi’nden Sedef Çakmak: “Ben kesinlikle kurtuluşun daha fazla siyasete girmekle olabileceğini düşünüyorum. Siyasette ne kadar çok olursak, dönüşümün o kadar çok olacağına inanıyorum.”

2.Gün “Belediyelerde Eşitlik Birimi Neden Önemlidir?” ve “Yerel Yönetimler ve LGBTİ Hareketi İlişkisi” oturumları ile sona erdi. Beşiktaş Belediyesi’nden Sedef Çakmak ve Ejder Narsap, Akdeniz Belediyesi’ni ve Mersin 7 renk LGBT Derneği’ni temsilen Tuna Şahin, Bursa Nilüfier Belediyesi’nden Halim Kır, Bursa Özgür Renkler Derneği’nden Mert Güzel konuşma yaptılar.

Mimar Elif Demir ve 7 Renk Derneği’nden Gizem Derin semozyumda “LGBTİ Dostu Mekanlar ve Kent” çalışması hakkında bilgi verdi

 

19 Ocak Perşembe gününe kadar sürecek olan etkinliklerde cinsel sağlık ve sinsel sağlığa erişim, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin ekonomiye yansıması ve OHAL sürecinde kadın ve LGBTİ hareketini kapsayan konular tartışılacak.

Akdeniz Belediyesi ve Mersin 7 renk LGBT Derneği’nden Tuna Şahin

Programın son iki gününe dair detaylı içeriği şöyle:

18 Ocak Çarşamba

Atlıhan Otel

13.30-15.30

1.oturum

Cinsel Sağlık Hizmetlerine Erişim ve Karşılanmamış İhtiyaçlar

Gökhan Yıldırım UNFPA

15.30-17.00

2.Oturum

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar ve Korunma

Prf.Dr. Gülden Ersöz

17.00-20.00

 3.Oturum

Cinsellik Atöyesi LezBiFem

Gizem Taş, Ece Gün

19 Ocak Perşembe

Atlıhan Otel

13.00-15.00

1.Oturum

Toplumsal Cinsiyetin Ekonomiye yansıması

Prf. Dr.Ayşe Gül Yılgör

17.00-20.00

2.Oturum

OHAL de Kadın ve LGBTİ Hareketi

Remzi Altunpolat

Gülistan Kılıç Koçyiğit

 

Haber: Marsel Tuğkan Gündoğdu

(Yeşil Gazete)

Avrupa Birliği ile tarımda Gümrük Birliği – Ali Ekber Yıldırım

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

Türkiye ile Avrupa Birliği(AB) arasında 1996’dan bu yana, 20 yıldır uygulanan Gümrük Birliği güncelleniyor. Güncellenirken kapsamı da genişletilecek. Tarım sektörünün de Gümrük Birliği kapsamına alınması öngörülüyor.
Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için resmi müzakereler önümüzdeki günlerde başlayacak. Bu süreçte, çalışmalar, Ekonomi Bakanlığı’nın koordinasyonunda Avrupa Birliği Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yürütülüyor.

Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, müzakerelerin odağında tarım sektörü olacak. Gümrük birliği ile tarımın çökertileceğini söyleyenler olduğu gibi, rekabet gücünün artacağını düşünenler de var. Hükümet adına yapılan açıklamalarda ise, Gümrük Birliği’nin tarımda büyük bir dönüşüm getireceği ifade ediliyor.

Tarımın Gümrük Birliği kapsamına alınması tarımda nasıl bir dönüşüm sağlayacak? Tarım sektörü bundan nasıl etkilenecek?

Bu konuda farklı senaryolar var. Gümrük Birliği çalışmalarını sürdüren Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamalar tarım sektörünün nasıl etkileneceği konusunda önemli ipuçları veriyor.

4 Farklı senaryo gündemde

Avrupa Birliği ve Türkiye’nin, Gümrük Birliği konusunda bağımsız kuruluşlara etki değerlendirme analizleri yaptırdığını hatırlatan Nihat Zeybekçi’nin değerlendirmeleri özetle şöyle: “Elde ettiğimiz sonuçlarla ilgili 4 farklı senaryo ortaya çıktı. Birinci senaryoda, Gümrük Birliği’nde yapısal sorunların çözüme kavuşturulması, hizmetler ve kamu alımlarında tam genişleme, tarımda yüzde 50 liberasyon. Bu senaryo gerçekleştiğinde Türkiye’nin milli gelirinde yüzde 1’lik bir iyileşme öngörülüyor. Dış ticaret noktasında ise Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ihracatı yüzde 30’larda artarken, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ihracatı ise yüzde 23’ler seviyesinde artış gösteriyor.
İkinci senaryoda, Gümrük Birliği’nin sanayide, hizmetler ve kamu alımları dahil tam entegrasyon olacak. Tarım ürünlerinin yüzde 100 açılımı, liberasyonu olacak. Tabii bu tedricen olacak. Bir anda tak diye değil.Bir program çerçevesinde olacak,bir seferde değil. Hizmetlerde,sanayide,kamu alımlarında tam açılım. Bu bizim en başarılı olacağımız senaryo olarak görülüyor.

Üçüncü senaryoda ise, Gümrük Birliği’nin mevcut haliyle Serbest Ticaret Anlaşmaları(STA)’na dönüştürülmesi durumu var. Burada, ‘sizin bizi karar alma mekanizmalarına almanıza, üçüncü ülkelerle STA’lara taraf olmaya gerek yok. Kapsamlı bir Gümrük Birliği de yapmayalım. Bunu klasik bir STA’ya dönüştürelim’ diyoruz. Bu senaryo maalesef son derece başarısız bir sonuç ortaya çıkarıyor.

Dördüncü senaryo da ‘siyasi olarak ben seninle aynı mekanizmada olmayacağım. Üçüncü ülkelerle imzalanan STA’lara taraf olmayacağım ama sanayide, hizmetlerde, tarımda, kamu alımlarında klasik STA imzalayalım’ yaklaşımı bulunuyor.”

Tarımda tam liberasyon

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin en uygun senaryo olarak nitelendirdiği ikinci senaryo ile tarım ürünlerinin yüzde 100 liberasyonunu öngörüyor. Koruma duvarları kaldırılarak tarım ürünleri Avrupa Birliği ile rekabete girecek.

Bu senaryo ile, Türkiye’nin milli gelirinin 30-40 milyar dolarlık artış olması bekleniyor. İhracatının bugüne kadarki normal yüzde 10 büyüme trendinin dışında en sonuna geldiğinde yüzde 25’lik bir artış olması öngörülüyor. Avrupa Birliği’de ihracatta yüzde 25 artış sağlayacak.

Yapılan etki analizlerinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’yi en çok zorlayacak bölüm tarım olacak. Nihat Zeybekçi’nin de altını çizdiği gibi;Avrupa Birliği ile Türkiye’nin tarım politikaları arasında çok büyük farklar var.

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi bu farklılığı şöyle ifade ediyor: “Biz tarımı, çiftçiyi, tarımsal üretimi,tarımsal güvenliği sağlarken gümrük duvarları ile koruma politikaları uyguluyoruz.Bu politikalar ile buğdayı, mısırı,bir çok ürünü yüzde 140 yüzde 150 koruma duvarları ile koruyoruz.Et,buğday,sebze,meyve üretimimizi gümrükle koruyoruz.Bu korumadaki ana yaklaşım şu; çiftçinin alması gereken fiyatı, gümrük duvarlarıyla koruyarak tüketiciye ödetiyoruz. Yani 20-25 liraya tüketeceği eti 40-50 liraya tüketirerek parasını tüketiciye ödetiyoruz. Buğday dünyada diyelim ki,200 lirayken, biz buğdaya burada 400 lira fiyat vererek,Toprak Mahsulleri Ofisi’ne,piyasayı öyle oluşturarak, yine farkı tüketiciye ödetiyoruz. Bu yanlış değil doğru ama farklı bir doğruyu Avrupa Birliği yapıyor. Piyasalarını açıyor, vatandaş ucuza tüketiyor. Eti 20 liraya tüketiyor,buğdayı bizim yarı fiyatımıza tüketiyor. Diğer gıda fiyatlarını bizim yarı fiyatımıza tüketiyor. Diğer taraftan da et, süt yumurta, tarım ürünleri üretene belirlemiş olduğu politikalarla bütçeden direk destek veriyor. Sonuçta üreticinin eline aynı para geçiyor.Fakat bunu tüketici ödemiyor, doğrudan bütçeden ödeniyor.Türkiye olarak biz de tarımı Gümrük Birliği’ne dahil ettiğimiz zaman böyle bir dönüşüm yaşayacağız.”

Rekabet eşit şartlarda olmalı

Türkiye ile Avrupa Birliği’nin tarım politikaları, uygulamaları dikkate alındığında Gümrük Birliği müzakereleri gerçekten de çok zor geçecek. Türkiye, tarım ürünlerinde yüzde 100 liberasyona gidecek. Gümrük duvarları kalkacak.Koruma kalkacak. Yüksek girdi maliyetleri ile üretim yapan tarım sektörü, Avrupa Birliği’nin yüksek desteklerle üretilen ürünleri ile rekabete zorlanacak. Bu şartlarda tarım sektörü deyim yerindeyse yerle bir olur.
Girdi maliyetlerinin çok yüksek, desteklerin ise düşük ve yetersiz olması nedeniyle üretim yapmakta zorlanan çiftçi, korumasız ve desteksiz nasıl üretim yapacak?

Özetle, tarımda gümrük birliği, sanayi veya diğer sektörlerdeki kadar kolay olmayacak. Sektörün buna hazırlanması gerekir. Tarımda gümrük birliğine gidilecekse, girdilerden başlayarak Avrupa Birliği’ndeki çiftçilerin sahip olduğu koşullar Türkiye’deki çiftçiye de sağlanmalı. Avrupalı çiftçi ne kadar destek alıyorsa Türk çiftçisi de o destekleri almalı. Avrupa’da çiftçi ne kadar korunuyorsa Türkiye’de de o oranda korunmalı. Eşit şartlarda bir rekabet olmalı. Aksi taktirde Türkiye’nin tarımı ve çiftçisi, Avrupa Birliği’ne yem olur.

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

 

Ali Ekber Yıldırım

Obama’dan giderayak Chelsea Manning’e af: 2045 yerine 17 Mayıs 2017’de tahliye

ABD Başkanı Barack Obama, Wikileaks’e belge sızdırdığı için hapiste olan Chelsea Manning’in cezasını indirdi.

Obama’nın başkanlığının son günlerinde gelen bu hamlenin ardından 29 yaşındaki Manning 2045 yılı yerine 17 Mayıs’ta tahliye edilecek.

Chelsea Manning

ABD ordusuna mensup Manning’in 2010’da ABD’ye ait gizli belgeleri Wikileaks’e sızdırması ABD tarihinin en büyük sızıntılarından biri olmuş, Manning 2013 yılında 35 yıl cezaya çarptırılmıştı.

Hapse girmeden önce Bradley olan adını hapiste geçirdiği cinsiyet değişikliğinden sonra Chelsea olarak değiştiren Manning, Kansas’ta tutulduğu erkek hapishanesinde iki kere intihara kalkışmış, bir kere de açlık grevine girmişti.

Obama, başkanlığı boyunca 209 kişinin cezasını indirirken 64 kişiyi de affetti.

Hain mi kahraman mı?

Manning’in davası ABD kamuoyunu ikiye bölmüş, halkın bir kısmı Manning’i vatan haini olarak görürken diğer kısmı ise ordunun yanlışlarını ifşa ettiğini söyleyerek serbest bırakılmasını talep etmişti.

Chelsea Manning, 2013 yılında

Tahliyenin ardından Manning’in avukatı David Coombs, Barack Obama’ya teşekkür ederken Manning adına kurulan vakıftan Ciaron O’Reilly, “Birleşmiş Milletler’in yasadışı ilan ettiği bir savaşta işlenen suçları ifşa eden Manning’in hiç hapse girmemiş olması gerektiğini” söyledi.

Assange’a ne olacak?

Manning’in sızdırdığı 700 binden fazla gizli belge içinde ABD helikopterlerinin Iraklı sivilleri öldürdüğü görüntüler de vardı.

Sızdırılan belgeleri yayınlayan Wikileaks’in kurucusu Julian Assange daha önce Manning’in affedilmesi durumunda, İngiltere’deki Ekvador Büyükelçiliği’nden çıkarak yargılanmayı kabul edeceğini söylemişti.

Assange, Twitter hesabından Manning’in tahliyesini kutlarken önceki sözüne dair bir açıklama yapmadı.

Chelsea Manning’in serbest bırakılması için 100 binden fazla imza toplanmıştı.

ABD’den belge sızdıran bir diğer kişi olan Edward Snowden’ın affedilmesi için ise 1 milyondan fazla imza toplandı.

“Snowden’ı affedemem”

Ancak Obama eski CIA mensubu Edward Snowden’ı affedemeyeceğini, ülkeden kaçarak Rusya’ya sığınan Snowden’ın mahkeme karşısına çıkıp yargılanmadığı için affın mümkün olmadığını söylemişti.

Snowden’ın ülkeye dönmesi durumunda 30 yıla kadar hapis cezası alabileceği tahmin ediliyor.

ABD başkanları hükümlülerin cezalarına yönelik iki adım atabiliyor.

Bunlardan biri, Manning’e de uygulanan ceza indirimi.

Bu durumda hükümlü serbest kalırken, aldığı cezadan ötürü maruz kalacağı silah alma yasağı gibi bazı engeller devam ediyor.

Diğeri ise af. Bir hükümlü affedildiği durumda bu engeller de kaldırılıyor.

 

(BBC Türkçe)

‘Bu iş başka’ film gösterimi ve paneli 19:00’da Kolektif House Levent’de

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nin (SYFF) ‘dönüştüren belgeselleri’nden ‘Bu İş Başka’ filmi bugün (17 Ocak) Kolektif House Levent’de gösterilecek. Ücretsiz gösterimin hemen ardından ‘Türkiye’de başka iş mümkün mü’ başlıklı bir panel gerçekleşecek.

Bu İş Başka, kapitalizme ve onun tesadüfi başarısına provokatif bir bakış açısı sergiliyor. İş dünyasının değişen coğrafyasını ve bilinçli kapitalizmin yükselen gelgitlerini, iş dünyasına insancıllığı geri getirmek isteyen ve bunun için yenilikçi yöntemler geliştiren yerel girişimcilerin hikayelerini anlatıyor.

Film gösteriminin ardından gerçekleştirilecek ‘Türkiye’de başka iş mümkün mü?’ başlıklı panel “B Corp nedir? B Corp hareketi ülkemizde nasıl ilerliyor? Neler yapıyorlar? İyilik için üretmek mümkün mü? Sosyal fayda odaklı ürünler nasıl tasarlanır?” soruları tartışılacak. Panelin moderatörü Kelebek Etkisi Derneği’nden Emrah Kurum, panelistler ise Mikado Consulting’den Elif Urgan, Social MakerLab’den Özge Özmen ve S360’tan Simge Aydın olacak.

Yer: Kolektif House Levent
Tarih: 17 Ocak 2017
Filmin başlangıç saati: 19.00
Panelin başlangıç saati: 20.15

Film hakkında bilgi:

İsim: Bu İş Başka / Not Business As Usual
Çeviren: Tolga Tutar ve Didem Karpuzcu
Yıl: 2014
Süre: 62 dk
Dil: İngilizce, Türkçe altyazı

Bu film Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2014 seçkisindendir.

 

(Yeşil Gazete)

AİHM, Ceylan Önkol davasında ‘Yaşam hakkı ihlali yok’ dedi

AİHM, 12 yaşında koyun otlatırken meydana gelen patlamada hayatını kaybeden Ceylan Önkol’un ailesinin başvurusunu sonuçlandırdı, etkin soruşturma ve yaşam hakkı açısından “ihlal olmadığına” karar verdi.

Bianet’den Ayça Söylemez’in haberine göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Diyarbakır’ın Lice ilçesinde koyun otlatırken meydana gelen patlamada hayatını kaybeden 12 yaşındaki Ceylan Önkol’un ailesi Raif Önkol ve Saliha Önkol’un başvurusuyla ilgili kararını bugün açıkladı.

Önkol ailesi, Ceylan Önkol’un ölümüyle ilgili yargı sürecinde etkin soruşturma yapılmadığı, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesindeki yaşam hakkının ihlal edildiğini belirterek başvuru yapmıştı.

AİHM, her iki konuda da Türkiye’nin ihlalde bulunmadığına karar verdi.

Ceylan Önkol 28 Eylül 2009’da, Diyarbakır, Lice’nin Şenlik (Sıpéni) köyüne bağlı Hambaz (Xambaz) mezrasında koyun otlatırken meydana gelen patlamada hayatını kaybetmişti. Önkol’un hayatını kaybettiği yer, Bingöl-Diyarbakır sınırının Bingöl tarafındaki Tabantepe askeri birliğinin, Abalı ve Yayla jandarma karakollarının üçgeninde yer alıyordu.

 

(Bianet)