Ana Sayfa Blog Sayfa 3281

ABD’de Donald Trump dönemi protestolar arasında başladı

ABD’nin 45. Başkanı seçilen milyarder iş adamı Donald Trump, Washington’da yoğun güvenlik önlemleri altında yapılan törende yemin ederek göreve başladı.

Donald Trump’ın yemin ederken el bastığı İncil’i eşi Melania Trump tuttu

Donald Trump, Kongre binası önünde düzenlenen yemin töreninde yaptığı konuşmada, bugünden sonra ABD’yi yeni bir vizyonun yöneteceğini söyledi.

Trump, “Bugünden sonra Amerika öncelikli olacak. Amerika yeniden kazanmaya başlayacak” dedi.

“Biz yalnızca yönetim transferi yapmıyoruz. Yönetimi siz halka veriyoruz” diye konuşan Trump, ABD’nin mevcut tüm ittifaklarını güçlendireceklerini ve yeni ittifaklar kuracaklarını belirtti.

Trump bu noktada sözlerini şöyle sürdürdü:

“Medeni dünyayı radikal İslamcı terörizmle mücadele için bir araya getireceğiz. Birlikte, radikal İslamcı terörizmi dünya üzerinden sileceğiz.”

Konuşmasında selefi Barack Obama’ya da teşekkür eden Trump, Obama’nın geçiş sürecini mükemmel bir şekilde yönettiğini söyledi.

Trump’tan önce Başkan Yardımcısı Mike Pence de yemin ederek göreve başladı.

Washington’da protestolar

Yemin töreninin öncesindeyse, Trump karşıtı farklı grupların Washington’ın tenha sokaklarına inerek protesto yaptıkları görüldü.

Siyah kıyafetli bazı protestocular, yüzlerini maske ve eşarplarla gizleyerek dükkan ve arabaların camlarını kırdı. Bazı gruplar ise Trump karşıtı sloganlar atarak ve ıslık çalarak yemin törenini protesto etti.

Washington’da yemin töreninin yapıldığı National Mall yakınlarında bir protestocu, polis tarafından sürüklenerek uzaklaştırılıyor.

Bazı protestocular, “Sınırdışı edilmeye hayır. KKK’ya (Klu Klux Klan) hayır. Faşist bir ABD’ye hayır!” sloganları attılar.

Polisin protestocuları dağıtmak için biber gazıyla karşılık verdiği belirtildi.

Törenin gerçekleştiği National Mall’un etrafındaki sokaklara dağılan protestocular, yoğun güvenlik önemleriyle karşılaştı. Bölgede zaman zaman polis ve eylemciler arasında çatışma çıktı.

Bu eylemcilerden bazılarıyla karşılaşan Trump destekçileri, başkanı alkışlayarak sloganlar attı. Karşıt grupların arasında mesafe olması ve güvenlik önlemleri nedeniyle gerilim önlendi.

Öte yandan, siyahların haklarını savunan Black Lives Matter, LGBTİ aktivistleri, çevreciler ve bazı diğer gruplar, güvenlik noktalarının önünü keserek destekçilerin törenlerin yapıldığı alana geçişini engelledi.

Üç eski başkan da törendeydi

Törene görevi devreden Barack Obama’nın yanı sıra eski başkanlardan Jimmy Carter, George W Bush ve Bill Clinton ile seçimi kaybeden Hillary Clinton da katıldı.

Barack Obama ve eşi Michelle Obama, tören öncesi Trump çiftini Beyaz Saray’da ağırladı.

Obama çifti tören sonrası ise askeri bir helikoptere binip Andrews Hava Üssü’ne doğru hareket etti. Çift bir süre California’da tatil yapacak.

 

(BBC Türkçe)

HDP’nin Dink cinayetine ilişkin önerisi reddedildi

TBMM Genel Kurulunda, HDP Grubu’nun Hrant Dink cinayetinin araştırılmasıyla ilgili önergenin gündeme alınmasına ilişkin önerisi kabul edilmedi.

 

Danışma Kurulu toplanamadığından, Genel Kurulun onayına sunulan öneri üzerinde ilk sözü alan HDP Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu, Hrant Dink cinayeti ve  sonrasındaki yargı sürecine işaret etti.

Devletin Dink cinayetinden haberdar olduğunu, ancak engellemek için hiçbir şey yapmadığını belirten Kerestecioğlu, cinayeti işleyenlerin ve arkasındaki güçlerin bir an önce ortaya çıkarılmasını talep etti.

Dink ile ölümünden kısa süre önce yaptığı röportajdan bölümler okuyan Kerestecioğlu, cinayetin aydınlatılması için Meclisin de devreye girmesi ve bir araştırma komisyonu kurulması gerektiğini belirtti.

MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay da öneriye ilişkin konuşmasının başında, Dink’e yapılan saldırıyı kınadığını, ailesine taziyelerini ilettiğini söyledi. Akçay Öneri metninde yer alan “devletin cinayeti bildiği” yönündeki ifadeyi kabul etmediğini söyledi.

HDP Grup Başkanvekili Kerestecioğlu, Akçay’ın konuşmasının ardından yerinden söz alarak, önergedeki devletin bilmesi ifadesiyle devletin karanlık odaklarının kastedildiğini, çünkü hala açıklığa kavuşturulamayan, ulaşılamayan noktalar bulunduğunu dile getirdi.

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise öneri üzerindeki konuşmasına”bir dostun arkasından konuşmak zor” diyerek başladı.

Cinayetin hazırlanışından işlenmesi ve yargı sürecine kadar tüm aşamalarının AK Parti iktidarı döneminde yaşandığını ifade eden Tanrıkulu, bu nedenle iktidarın sorumluluğunun büyük olduğunu söyledi.

Olayın yargı sürecini de eleştiren Tanrıkulu, devletin çeşitli mekanizmalarına çöreklenen karanlık güçlerin cinayetin işlenmesini görmezden geldiğini, ardından yargı aşamasında da etkili olduklarını belirtti.

Tanrıkulu, Dink’in katledilmeden önce yazdığı ‘ruh halimin güvercin tedirginliği’ yazısından da bir bölüm okudu.

Birleşimi yöneten TBMM Başkanvekili Ayşe Nur Bahçekapılı da Hrant Dink cinayetine ilişkin ilk duruşmaları partisi adına Başbakan’ın bilgisi dahilinde izlediğini hatırlatarak, “Hrant Dink’i sevgi ve saygı ile anıyorum. Onu unutmayacağız” dedi.

AK Parti Bursa Milletvekili Zekeriya Birkan ise Dink’in öldürülmesinin ve benzeri suikastların Türkiye’nin birlik ve beraberliğini hedef alan alçakça cinayetler olduğunu kaydetti. Birkan, ülkenin bu tür oyunlara gelmeyeceğini, dostluk ve kardeşlikten ayrılmayacağını belirtti.

HDP Grup önerisi, görüşmelerin tamamlanmasının ardından reddedildi.

 

(AGOS)

10 yıldır neler neler oldu, ah sevgilim… – Rakel Dink

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

10 Yıl.

Dile Kolay.

Tam 10 Yıl. Sensiz hiç kolay değil.

Sensiz olmak, sevdiğinin yanında olmayışı, hele kalleş bir planla benden almaları ayrıca acı, ayrıca keder ve üzüntü dolu.

Acısı 20 yılı bulanlara, 30’u, 40’ı bulanlara ben şimdi ne diyeyim? Çocuğu öldürülenlere ben şimdi ne diyeyim?

10 yıldır burnumun direği nasıl yanarak sızlarmış, gözyaşlarım ekmeğimi nasıl ıslatır, ne kadar tuzlu imiş, bunları yaşayarak öğrendim. Kin ve öfkeyle nasıl baş edilirmiş, yüce lütufla öğrendim. Yokluğunu her düşündüğümde, aynı alev ateşi gibi, bedenimi yakar ve yakar, sanki derimi kaldırsam alev fışkıracak olur.

10 yıldır neler neler oldu. Ah sevgilim. Malatya katliamı, İskenderun, Sevag Balıkçı, Roboski, Gezi Olayları, Suruç, Diyarbakır, Sur, Mardin, Nusaybin, Cizre, Şırnak, Tahir Elçi, Ankara, 15 Temmuz, Maçka, İzmir, Gaziantep, Ortaköy, Havaalanı ve Ortadoğu’daki savaş. Operasyonlar, terör, daha neler neler… Ülke kan gölüne döndü. Kimileri insan kanıyla duş yapmayı arzuladı. Ülkeyi bir karabasan sardı. İnsanlar korkar oldu, nefes alamaz hale geldi. Kişilikler ayakaltına alındı. Onurlar kırıldı, küçümsendi.

Anneler çocuklarını toprağa vermek için doğurmuşlar sanki. Doğumu teşvik ediyorlar, fakat doğanların yaşam hakkını korumayı kimse düşünmüyor. Her gün ve her gece işlenen başka cinayetlerse, iş cinayetleriyse, kadın cinayetleriyse siyasi cinayetten sayılmıyor. Kimse üstüne alınmıyor.

Terörün gücü ve gücün terörü altında, olan yine halklara oluyor. Kimin neye ne dediği bize olanı değiştirmiyor. Teröre savaş açtığını söyleyen devletlerin estirdiği terör, berikiyle aynı kapıya çıkıyor. Bir gün bu devlet Ebu Gureyb’te ABD oluyor, öbür gün Halep’te Rusya, bir gün Güneydoğu’da Türkiye oluyor, öbür gün Muhaliflerine karşı Suriye… Bir gün kuzeyden esen rüzgâr ekiyor ölüm tarlasını, bir gün güneyden esen… Lanetli hasadı toplayansa yine biz, yine halk… Kıyılarımıza bebek ölüleri vuruyor… Dahası var mı?

Ey, gök ve yeryüzü… Ey, dağlar ve denizler… Kalkın, tanıklık edin. Bu topraklarda dökülen kanlara siz tanıklık edin. Çünkü insanlar sustu, susturuldu. Öldü, öldürüldü. Yas tutabilecek güç bile bitti. Yapılan zorbalıklar canilikler sınırları aştı. Akıllar durdu, akıllılar yok edildi.

Kalkın dağlar denizler, gök ve yer… Siz tanık olun. Tarihe ve bugüne siz tanık olun. Günahların ağırlığına, cinayetlerin çokluğuna, yaşamların söndüğüne siz tanık olun. İblis’in sonu gelmeyen oyunlarına, yalanlarına ve son bulmayan küstahlık ve pervasızlıklara siz tanık olun. Adaleti saptıranlara, bu kadim topraklarda yaşanan iğrençliklere siz tanık olun.

“Boşların boşu” diyor ki: “Büyük işlere girdim. Kendime evler inşa ettim, bağlar diktim. Bahçeler, parklar yaptım, oralara türlü türlü meyve ağaçları diktim. Dal budak salan orman ağaçlarını sulamak için havuzlar yaptım. Kadın, erkek köleler satın aldım… Herkesten çok sığıra, davara sahip oldum. Altın, gümüş biriktirdim; kralların, illerin hazinelerini topladım…Böylece büyük üne kavuştum, benden önce yaşayanların hepsini aştım. Bilgeliğimden de bir şey yitirmedim. Gözümün dilediği hiçbir şeyi kendimden esirgemedim. Yaptığım her işten zevk aldı gönlüm…Yaptığım bütün işlere, Çektiğim bütün emeklere bakınca, gördüm ki, hepsi boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.”(*)

10 yıldır neler neler oldu. Önümüze bir dava süreci verdiler. Mahkemelere girdik çıktık. Üzerimize gülündü, hakaret edildi, “Ya sev ya terk et” denildi. Önce “Cinayette örgüt yoktur” dendi, sonra Yargıtay “Örgüt varmış ama birkaç milliyetçi gençle sınırlı” dedi. Sonra gün geldi, cinayeti işleyen, sonra üzerini örten, bundan çıkar sağlamaya çalışan devletin içindeki ittifaklardan biri birden bozuldu… Birkaç milliyetçi gençten oluşan örgüt gitti, yerine FETÖ geldi. Bir ara Ergenekon’muş gibi yaptılar, ama bizim davayı teğet geçti. Devlet her seferinde kuyruğunu olay yerinde bırakıp “işte iblis” diyor. Ne yalan, ne doğru. Yılanın peşinden gitmek yerine yılanın gömleğiyle uğraşmaktan ne zaman yorulacağız?

10 yıl önce sorduğumuz soruyu yeniden soruyoruz..

Hedefe koyanlar, tehdit edenler, “Hrant, öfkemizin hedefisin” diyenler, Genelkurmay’dan bildiri yayınlayanlar ne zaman adalet önüne çıkarılacak?

Olay yeri görüntüleri yine ortalığa saçılıyor. 10 yıl önce, bu saatlerde, burada sivilden çok jandarma varmış diyorlar. Bekliyoruz bakalım, kaç yıldır süren bu soruşturma ne zaman nihayete erecek.

Daha önce de dedik, yine diyeceğiz. Bu cinayetin faili meşhurdur. Bu cinayetin faili öyle görünüyor ki tüm kademeleriyle devlettir. Bu halkın vicdanının bunu anlamak için 10 yılda ortaya saçılan kepazeliğin ötesinde bir şeye ihtiyacı da yoktur. Yok eğer, devlet değilse yine o devlet kendi içindeki taşları ayıklamakla sorumludur.

Kutsal olan devlet değil, insandır. Kutsal olan yaşamdır.

Devlet 10 yıldır bu ülkenin kutsallarına kıyıp duruyor. Tıpkı 100 yıl önce de, 100 yıldır da kıydığı gibi… Her ne milletten, her ne ırktan, her ne inançtan olursa olsun, yaşamı kutsal saymadığın sürece bu topraklara layık bir devlet olunamaz kardeşlerim.

Bugün sizlerle 10 yıl önce öldürülen eşimin acısını paylaşıyor, davasından bahsediyor olmak inanın acı verici. Ama ülkenin demokratikleşmesi için bu dava da bu milletin önemli bir davası.

Eşim, mahkemelerden ziyade halkın vicdanını önemserdi. Tüm bu yaşananlar içinde bizlere gelecek adına hâlâ umut veren tek şey, halkın bu cinayeti vicdanlarında mahkûm etmesidir.

Bu dava, Türkiye’nin demokratikleşme anahtarlarından biridir. İllâ bir şey için kullanacaksanız bunun için tepe tepe kullanın.

Bu dava hakikati ararken kendini hapislerde bulan, barış ve özgürlük için mücadele ederken özgürlüğü elinden alınan tutuklu gazeteci ve milletvekili dostlarımızın da davasıdır. Tanrı’dan dileğim bir an önce sağlıkla sevdiklerine kavuşmalarıdır.

Bugün, bu karanlık dönemde “neyse ki bizimkiler iktidarda” diye avunanlar, sanmayın ki iktidarda olan sizdendir. Sizin iyi niyetlerle bu ülkeyi yönetmesi için gönderdikleriniz, halk çocuğuyken Devlet Adamları oldular. Sözlerini çoktan unuttular. Şimdi suçlarına sizi ortak etme peşindeler. Siz bunu hak etmediniz. Hep birlikte çok daha iyilerini hak ediyoruz. Ve çok daha iyilerini umarım başaracağız.

Sevgi başkaları için bir şeyler yapmaktır. Sevgi yolunda yürüdüğünüz zaman canınız yanacak, acıyacaktır elbet. Sevgi en güçlü ruhsal savaştır. Sevgi kötülüğe iyilikle cevap verir. Sevgi olmadan iman olmaz.

Sevgiyi giyinin.

“Tanrı`yı seviyorum deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır. Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı`yı sevemez.” (**)

Tanrı’yı seven kendisini de komşusunu da sevsin.

Sevgili dostlar. Tam 10 yıldır sizinle birlikte buradayız. Acıda akraba olduk demiştik. Hikâyelerimizi anlattık, dinledik. Bir o kadar da acı ve acılık dolu, keder ve gözyaşı dolu hikâyeler oluştu, çoğaldı, binlerce, on binlerce…

Sadece birlikte yaşamak değil, eşit ve mutlu yaşamak önemli olan. Ve onurlu, özgür yaşamak… Gelin, bu ülkedeki güvercin tedirginliğini kaldıralım. Gelin, güvercinlere kıymayalım. Çutagımın dediği gibi:

Gelin önce birbirimizi anlayalım…
Gelin önce birbirimizin acılarına saygı gösterelim…
Gelin önce birbirimizi yaşatalım.

(*) Vaiz 2:4-11

(**) 1 Yuhanna 4:20

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Rakel Dink

Almanya seçimlerinde Yeşiller’in adayları Özdemir ve Göring-Eckardt

Yeşiller Partisi, Katrin Görig-Eckardt ve Cem Özdemir’i eylül ayında Almanya’da düzenlenecek genel seçimler için listebaşı adayları olarak belirledi.

Yeşiller, parti içinde yapılan ön seçimler sonucunda Katrin Görig-Eckardt ve Cem Özdemir’i eylül ayında düzenlenecek genel seçimlerde listebaşı adaylar olarak belirledi.

50 yaşındaki Göring-Eckardt, parti meclis grubu eş başkanlığı, 51 yaşındaki Cem Özdemir ise parti eşbaşkanlığı görevini yürütüyor. Listebaşı için aday olan diğer isimler, parti meclis grubu başkanı Anton Hofreiter ile Schleswig-Holstein eyaleti Çevre Bakanı Robert Habeck’ti.

Seçime katılan tek kadın aday olan Katrin Göring-Eckardt yüzde 70 oranında oy alırken, Cem Özdemir, Rober Habeck’ten sadece 75 oy daha fazla alarak yüzde 35,96 oranıyla seçimi kıl payı kazandı. Partinin sol kanadında bulunan Anton Hofreiter’ın oy oranı ise yüzde 2’de kaldı.

Yarışı kazanan iki politikacı da Yeşiller Partisi’nin bağımsızlığını koruması kaydıyla CDU ve CSU ile gerçekleşebilecek koalisyona sıcak bakıyor. Özdemir ayrıca entegrasyon politikalarına ilişkin açıklamaları ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik eleştirel tutumuyla öne çıkıyor.

Thüringen doğumlu Göring-Eckardt ise 2013 yılındaki genel seçimlerde de liste başındaydı. Daha önce Alman Protestan Kilisesi meclisi başkanlığı ve danışma kurulu üyeliği yaptı. Baden-Württemberg’li Özdemir ise 2008 yılından bu yana Yeşiller partisinin eş başkanlığı görevini yürütüyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

NASA: 2016 en sıcak yıl rekorunu kırdı

2016 yılının, bir önceki yılda kaydedilen sıcaklık verilerinin de üstüne çıkarak dünyanın en sıcak yılı rekorunu kırdığı belirtildi.

BBC Çevre Muhabiri Matt McGrath’ın haberine göre ABD Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve İngiliz meteoroloji kurumu Met Office’in açıkladığı verilere göre, sıcaklıklar 2015’te kaydedilen değerden yaklaşık 0.07 derece fazla ölçüldü.

İngiltere Meteoroloji Dairesi’nin verilerindeki artış yanılma payı dahilinde olsa da, NASA yetkilileri, 2016’nın sıcaklık rekoru kırılan üst üste üçüncü sene olduğunu belirtti.

Bilim insanları, bu artışta El Niño hava olayının etkili olduğunu söylüyor.

Ancak asıl etken, insan eliyle yapılan karbondioksit salımı.

Karmaşık bir tablo

Gözlemciler için bu son veriler çok da şaşırtıcı olmadı.

Bilim insanları, 2016 yılının Mayıs ayında bu yılın sıcaklık rekorunu kırabileceğini öngörmüştü.

1880 yılından bu yana ölçülen NASA verilerine göre, 2016 kayıtlı tarihteki en sıcak yıl.

BBC’ye konuşan NASA yetkilisi Gavin Schmidt, 2016’nın bir önceki yılı “yaklaşık 0.1-0.12 dereceyle geçtiğini” söyledi.

Schmidt, “Bu oran kulağa çok da yüksek gelmiyor ama yıldan yıla kaydedilen sapmalara bakıldığında, aslında bu oldukça büyük bir değişim” dedi ve şöyle devam etti:

“Bu gördüğümüz açıkça bir rekor ve El Niño olaylarının büyük oranlarda sıcaklık ürettiği tropikal Pasifik bölgesindeki değişimlerin sonucu. Ama sıcaklık artışındaki uzun vadeli eğilimlerin sera gazı salımlarından kaynaklandığını da gördük.”

WMO: Kuzey Kutbu’nda sıcaklık normale göre 2 kat hızlı artıyor

Araştırmacılar, bunun azımsanmayacak bir değişim olduğunu ancak bütün hikayenin bundan ibaret olmadığını söylüyor. El Niño’nun katkısıyla bunun birçok kez yaşandığı belirtiliyor.

Farklı kaynakların verilerine dayanan Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) raporuna göre, 2016 yılının 0.07 derecelik bir artışla sıcaklık rekoru kırdığı doğru.

WMO’ya göre, ısınma nedeniyle aynı yıl, Kuzey Kutbu ve Antarktika’da deniz buzları rekor düzeye geriledi.

WMO yetkilisi Peter Taalas, “Kuzey Kutbu’nda sıcaklık, küresel ortalamaya oranla 2 kat hızlı yükseliyor. Deniz buzlarının düzenli olarak azalması, dünyanın diğer bölgelerindeki iklimi, havayı ve okyanus dolaşımını da etkiliyor” dedi.

Ancak 2016’nın sıcaklık verilerine ilişkin bazı verilerde, en sıcak yıl rekorunun kırılıp kırılmadığı konusu netlik kazanmış değil.

MET: 2016 en sıcak 2 yıldan biri

İngiliz meteoroloji kurumu MET, 2016’nın 0.1 derece yanılma payı ile uzun dönem ortalamasının 0.77 derece üzerinde olduğunu belirtiyor.

Son ölçümleri değerlendiren MET yetkilileri, 2016 yılının nihayetinde “en sıcak 2 yıldan biri” olduğu görüşünde.

Araştırmacılar, 2017’nin en sıcak yıl rekorunu kırmasının düşük bir ihtimal olduğunu ancak en sıcak 5 yıl arasında sayılacağını söylüyor.

Bilim insanları ve siyasetçiler, Paris iklim değişikliği anlaşmasının öngördüğü 1.5 derece sıcaklık artışı seviyesine yaklaşıldığından endişe duyuyor.

ABD’de Trump yönetiminin başa gelmesiyle, iklim değişikliğiyle mücadelenin gücünü kaybedeceği kaygıları öne çıkıyor.

University College London’dan Mark Maslin, “İklim değişikliği, 21. yüzyılda karşılaşılan en büyük zorluklardan biri ve yavaşlamaya dair hiçbir emare yok” diyor.

 

(BBC Türkçe)

Pembe Hayat KuirFest’in Ankara’daki son günü: 19 Ocak

 Pembe Hayat KuirFest 12 Ocak’ta başladığı Ankara yolculuğunu bugün tamamlıyor. Festival, geçtiğimiz hafta boyunca dünyanın dört bir yanından uzun metraj, belgesel, animasyon ve kısa yapımlar, sinema tarihinden kült filmler, LGBT temalı internet dizileri ve özel seçkilerle dopdolu bir gösterim programı sundu. Gösterimlerin yanı sıra atölyeler, panel ve söyleşilerle de Türkiye’de kuir sanat üretimi mercek altına alındı. KuirFest, takipçileri ve katılımcılarıyla mücadelenin, umudun, inancın, aşkın ve örgütlenmenin gökkuşağından renklerini Ankara’nın sokaklarına saçtı.

Festivalin Ankara macerası bugün, yönetmen Carlo Lavagna’nın, interseks bir bireyin kendini ve bedenini keşfetme hikâyesini anlattığı filmi Arianna’nın (2015) 19:15’te Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek gösterimiyle sona erecek.

Pembe Hayat KuirFest, 26-28 Ocak tarihleri arasında İstanbul’daki takipçileriyle olacak.

Amerika’dan Türkiye’ye: Baldwin’in İzinde

Ünlü yazar ve aktivist James Baldwin için hazırlanan özel bölüm, festivalin Ankara’daki son gününde bir kez daha izleyicilerle buluşacak. Seçki, cinsellik ve kimlik konularını işleyen romanları ve ırkçılığa karşı insan haklarını savunan yazılarıyla tanınan James Baldwin’in Amerika’dan İstanbul’a uzanan hayatının ve eserlerinin izini sürüyor. Bölüm kapsamında bugün, Türkiyeli yönetmenlerden Kırık Beyaz Laleler (Off-White Tulips, 2013) ve James Baldwin: Başka Bir Yerden (James Baldwin: From Another Place, 1973) filmlerinin yanı sıra, ünlü yazarın hikâyesinin Amerika ayağından bir kesit sunan James Baldwin: Etiketin Bedeli (James Baldwin: The Price of The Ticket, 1989) de gösterilecek.

Kuir Diziler

KuirFest, programında bu yıl, son zamanlarda LGBTİ karakterlere ve hikâyelerine ev sahipliği yapan en önemli bağımsız dijital mecralardan biri haline gelen internet dizilerine yakından bakıyor. Programda özel bir ilgiyi hak eden ‘Kuir Diziler’ kapsamında bu ezber bozan yapımlardan ikisi bugün KuirFest seyircisiyle buluşacak.

Florence Gagnon ve Chloé Robichaud tarafından hayata geçirilen Kadın/Kadına (Féminin/Féminin, 2014), çeşitli yaşlardan lezbiyen, biseksüel, heteroseksüel altı arkadaşın hayatına odaklanan bir komedi.  Her bölümde, Montreal’de yaşayan bu altı kadından birinin hikâyesini merkeze alan dizi, mizahi olduğu kadar dokunaklı ânlarıyla da kurmaca ve gerçeğin sınırlarında dolaşan bir yapım.

Geçtiğimiz yıl KuirFest’te büyük ilgi toplayan Brezilya yapımı Kıyı (Beira-Mar, 2015) filminin yönetmenleri Filipe Matzembacher ve Marcio Reolon imzalı Yuva (The Nest, 2016) ise ordudan kaçan genç bir askerin, Bruno’nun kendini keşfetme sürecini anlatıyor. Uzun yıllar görmediği erkek kardeşini bulmak üzere yola çıkan Bruno, gittiği şehirde kardeşine ulaşamasa da kendini yepyeni bir ailenin içinde bulur. Kardeşinin arkadaşlarından oluşan bu kuir komünite içinde Bruno, hem cinselliğini yeniden keşfedecek hem de kardeşine hiç olmadığı kadar yakın hissedecektir. Bir kendini bulma hikâyesi olan Yuva, geçtiğimiz yılın en dikkat çeken LGBTİ temalı internet dizilerinden biri oldu.

Kuir Belgeseller

‘Kuir Belgeseller’ bölümünde bugün, geçtiğimiz yıl Busan Film Festivali’nde çok konuşulan Tayland yapımı #BKKY (2016) gösterilecek. Film, 17 yaşındaki JoJo üzerinden Bangkok gençliğinin cinsellik, aşk, toplumsal cinsiyet ve kimlik gibi konulardaki deneyimlerini, kafa karışıklıklarını ve çocuklukla yetişkinlik arasında kalan duygularını keşfetmeye çalışıyor. Kurmacayı ve belgeseli etkileyici üslubuyla harmanlayan #BKKY, 17-19 yaşlarındaki, çeşitli cinsiyet kimliklerine sahip gençlerle yapılan röportajlara dayanıyor.

Bugün ayrıca prömiyerini 66. Berlinale’de gerçekleştiren ve Panorama bölümü  İzleyici Ödülü’nün sahibi olan Şimdi Kim Sevecek Beni? (Mi Yohav Otti Akhshav?), 2016 gösterilecek. Saar, 20 yıl önce eşcinsel olduğunu açıklamış ve İsrail’de ailesiyle birlikte dâhil olduğu kibutzun kurallarına karşı geldiği gerekçesiyle sürülmüştür. Hayatı boyunca hiçbir beklentisini karşılayamamış olduğu ailesi için artık Saar diye biri yoktur. Bunun üzerine Saar, kimliğini özgürce yaşamak üzere Londra’ya taşınır. Üç yıllık ilişkisinin ardından seks ve uyuşturucunun dibine vuran ve kendisine HIV teşhisi konulan Saar, hayatını gözden geçirmeye karar verir. Artık ailesinin yerine geçmiş olan Londra Eşcinsel Erkekler Korosu’ndaki arkadaşlarının sıcak desteğiyle İsrail’deki ailesiyle barışmak üzere bir yolculuğa çıkar. Barak ve Tomer Heymann kardeşlerin çekimleri yıllar süren filmi, affetmenin gücünü içten, dürüst ve hassas bir yaklaşımla ele alıyor.

Ğ

Serkan Çiftçi’nin yönettiği Gacı Gibi (2016) Pembe Hayat KuirFest kapsamında Dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Bugün bir kez daha Ankaralı KuirFest izleyicisiyle buluşacak olan film, Mersin’de yaşayan transseksüel bir seks işçisi olan Deniz’in uğradığı nefret saldırısını konu alıyor. Aynı evi paylaştığı Ece ve Esmeray’ın yardımlarıyla sağlığına kavuşmaya çalışırken bir taraftan da Türkiye’nin güney bölgesinin ilk LGBTİ örgütü olan “7 Renk” Derneği aktivistleriyle hak mücadelesini de sürdüren Deniz için, nefreti yenmenin bir yolu da gündelik hayatın içinde daha çok görünmek bu sayede toplum tarafından kabul edilmek olacaktır.

Gökkuşağının Altında

‘Gökkuşağının Altında’ bölümü kapsamında bugün Rara (2016) ve festivalin kapanış filimi olan Arianna (2015) izleyici karşısına çıkıyor.

Prömiyerini 72. Venedik Film Festivali’nde gerçekleştiren Arianna (2015) interseks bir bireyin kendini ve bedenini keşfetme hikâyesine odaklanıyor. 19 yaşındaki Arianna’nın bedeni, çevresindeki yaşıtı genç kadınların bedenlerinden biraz farklıdır. Henüz regl olmamıştır ve bedeninin yaşıtlarınınki gibi gelişmesi için  hormon tedavisi görmektedir. Ailesiyle, en son üç yaşında gittiği göl kıyısındaki evlerine yaptığı ziyaret çok eski anıları canlandıracak, Arianna’nın bedeni ve cinselliğiyle yeniden tanışmasına vesile olacaktır.

Geçtiğimiz yıl Berlin Film Festivali’nden Generation Kplus Büyük Ödülü’yle, Queer Lisboa’dan ise En İyi Film Seyirci Ödülü’yle ayrılan Şili-Arjantin ortak yapımı Rara (2016) ise bir aile ve büyüme hikâyesi. 13. yaşına girmek üzere olan Sara’nın annesiyle babası ayrılmıştır. Sara, kardeşi, annesi ve annesinin kadın partneri birlikte yaşamaktadırlar. Bu yeni hayatları nedeniyle annesi ve babası arasındaki çatışmaların alevlenmesi, ilk aşk ve ergenlikle boğuşan Sara’nın hayatının iyice karışmasına neden olur. Yaşanmış bir hikâyeden uyarlanan film, ince ayrıntılarla bezeli güçlü oyuncu performanslarıyla da dikkat çekiyor.

Ayrıntılı bilgi ve festival programı için: www.pembehayatkuirfest.org

 

(Yeşil Gazete)

Hrant’sız 10 yılın ardından – Canan Coşkun / Elif Akgül

Bu ortak çalışma cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

***

Gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden 10 yıl geçti. Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Canan Coşkun ve BİANET’ten Elif Akgül, cinayetin ardından başlayan ve hâlâ tamamlanamayan hukuki süreci, siyasilerin hukuki süreçte takındığı tavırları ve cinayetin Ermeni toplumu üzerindeki etkisini kaleme aldı.

***

Hrant Dink’siz geçen 10 yılı, cinayetin ardından başlayan hukuki süreci, hukuki sürecin geçtiği siyasi aşamaları, cinayetin Ermeni toplumu üzerindeki etkisini Cumhuriyet ve Bağımsız İletişim Ağı Bianet ortak çalışması ile sunuyoruz.

Yargı muhabirliğine başladığım 2013 yılının sonlarında takip etmeye başladım Dink davasını. Bianet ifade özgürlüğü haberleri editörü Elif Akgül ile birlikte duruşma salonunun hınca hınç dolu olduğu zamanlara da, cinayette önemli ölçüde ihmali olduğu iddia edilen kamu görevlilerinin boş salona ifade verdiği zamanlara da tanıklık ettik. Kamu görevlilerinin yargılanmaya başladığı davanın duruşmalarında cinayetin tasarı aşamasından itibaren devletin kurumlarının gözünün önünde ihmaller yumağıyla 19 Ocak 2007’ye nasıl geldiğininin perde arkasını gördük. Bu tanıklığımızın ışığında cinayeti 10’uncu yıldönümünde duruşma salonundan çıkarıp Ermeni gazetecilere, Ermeni sosyologlara, Hrant Dink’in arkadaşlarına, günlük koşturmaca içinde olan sokaktaki insanlara sorduk. Ortaya çıkan çalışmayla elimizden geldiğince Hrant Dink’siz geçen 10 yılı Elif Akgül ile resmetmeye çalıştık.

Canan Coşkun

***

Karanlık dehlizlerde

Agos Gazetesi’nin önünde Hrant Dink’i öldürmesi için Ogün Samast’a tetiği çektiren güç, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın 10 yıl önce dile getirdiği “Hiçbir cinayet Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak” sözlerine rağmen 10 yıldır aydınlığa çıkarılamadı. Savcılığa göre bu cinayet Emniyet’teki Gülen cemaati yapılanması çerçevesinde işlenen bir ‘araç suç’. Fethullah Gülen terör örgütü gibi geniş hacimli bir çuvala atılma riski taşıyan bu cinayet, mevcut siyasi iktidar henüz Gülen cemaatiyle kavgaya tutuşmamışken Ergenekon torbasına atılmaya çalışılıyordu. Cinayeti işleyen gücün siyasi iklime göre kimlik değiştirdiği soruşturma, akıllara bu haliyle tetiğin çekilmesinde en az Gülen cemaati kadar payı olan gücün, dönemin ‘trend’ suçu FETÖ üzerinden el yıkama girişimini akıllara getiriyor.

Cinayete göz yumdukları iddia edilen kamu görevlileri Nisan 2015’e kadar sanık sandalyesine oturtulamadı. Etkin soruşturma yapılmadığına ilişkin AİHM kararı ve HSYK’nin kamu görevlilerinin yargılanmasına izin vermesinin ardından yargı yolu açıldı. Cinayette sorumluluğu olduğu belirtilen ve Gülen cemaatine mensup olduğu iddia edilen dönemin istihbaratçı Emniyet amirlerinin koruma kalkanı ise ancak 17- 25 Aralık soruşturmaları ile başlayan AKPGülen cemaati kavgasıyla ortadan kalkabildi. Yine cinayette sorumluluğu bulunan, cinayet tasarısına göz yuman Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayetle ilgili tutuklanmaları kanlı darbe girişiminin ardından gerçekleşti çünkü bu görevlilere FETÖ üyeliği suçlaması yöneltilmişti.

2013’te 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının ardından Gülen cemaatinin Emniyet ayağına operasyonlar yapılmış, bir dönemin Türkiye tarihi açısından önemli operasyonlarını gerçekleştiren çok sayıda Emniyet amiri tasfiye edilmişti. Bu Emniyet amirleri ile kızağa çekilmiş emniyet müdürlerinin sanık sandalyesine oturtulmasıyla, cinayetteki sorumluluğu açısından emniyet teşkilatı cinayetten ancak 8 yıl sonra, 2015’te hâkim karşısındaydı.

Sorumluluğun MİT kısmı ise bir türlü yere basmadı. Dink, öldürülmeden hemen önce Radikal İki’ye yazdığı yazıda Sabiha Gökçen haberinin ardından İstanbul Valiliği’ne çağrıldığını yazmıştı. Cinayetten sonra bu konuşmanın yapıldığı odada MİT mensubu Özel Yılmaz’ın da olduğu ortaya çıkmıştı. Özel Yılmaz, savcılığın takipsizlik kararı ile dosyanın sanığı olmaktan son anda kurtulmuştu.

Trabzon Jandarma görevlilerinin sorumluluğu hep karanlıkta kaldı. Cinayet tasarısı Trabzon’un Pelitli ilçesinde jandarma bölgesinde tasarlanmıştı. Cinayeti tasarlayanlardan Yasin Hayal’in akrabası olan Coşkun İğci bu tasarıyı jandarmaya anlattığını söylemişti, ancak jandarma sadece izlemekle yetindi. Cinayetin ardından Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz yalnızca görevi kötüye kullanmak suçundan tutuksuz yargılandı. Öz ancak, temmuz ayındaki kanlı darbe girişimi sonrası Gülen cemaati üyesi olmak iddiasıyla gözaltına alınarak tutuklandı.

***

Masalsı bir anı

 

Karin Karakaşlı, 1996’da başladığı Agos serüvenini 2006’ya kadar sürdürdü. Kısa bir aranın ardından 2012’de döndüğü gazetede “Üvercinka” isimli köşesini sürdürüyor. Karakaşlı, Dink ile birlikte geçen 11 yılı “masalsı bir anı” olarak hatırlıyor ve cinayetle başlayıp eskisi gibi hissettirmediğini belirttiği süreçle ilgili “Yas dönemine başlamamış bir insan bile olabilirim” diyor.

– Dink ile birlikte çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Hrant Dink, Agos’a gelene kadar genel Ermeni tipolojisi içinde çok farklı bir sol siyaset deneyimine de sahip bir insandı. Onun yaptığı, ilk kez muhalif, kimi çevreler için çok rahatsız edici, provokatif bir yayındı. Ermeni olarak Türkiye’de buna cüret etmek çok yeni bir şeydi. 90’ların eseridir Agos. Cumhuriyet tarihinde, Kürt siyasi hareketinin mücadelesinin yarattığı heyecan üzerinden, Ermenilerin ilk kez bu kadar kendi kabuklarında, etliye sütlüye bulaşmadan yaşama pratiğinden çıkıp görünür olma, mücadele etme pratiğini ortaya koyan Hrant Dink’tir. Biz gençler için de inanılmaz bir rol modeldi. Aynı şekilde öldürülüşü de yine Ermenilerin kendi içinde yeni kuşaklar açısından Türkiye içinde pek çok insanın tavrını, duruşunu, hayatını dönüştürdü.

– 2007 öncesi süreci nasıl hatırlıyorsunuz?

Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in kökenlerinin Ermeni olabileceği yönünde birtakım veriler içeren bir haber gelmişti. Dink bunu haberleştirirken hem Sabiha Gökçen vasıtasıyla sadece ölenler ve öldürülenler üzerinden değil; kalanları, sayılarını hiç bilmediğimiz, kimisi zorla Müslümanlaştırılmış Ermenileri de gündeme getirerek başka bir konuşma kanalı bulmayı ümit etti. Bu aynı zamanda çok büyük bir tabuya dokunmak olarak algılandı. O dönemden başlayarak büyük bir hedef gösterme kampanyası çok bilinçli olarak yöneltildi. Ama işin basın ayağı Sabiha Gökçen haberi üzerinden yürütülmedi. Dink’in Ermeni kimliğini konu alan o sekiz bölümlük yazısında cımbızlanan bir cümle üzerinden “Türk kanına zehirli diyor” gibi bir garabet suçlamaya dönüştürülerek ve onla yaftalanarak yürütüldü.

Yalnızlaşmak pahasına

– Dink tedirginliğini yazmıştı, 19 Ocak günü olay gerçekleştiğinde siz neler olduğunu tahmin ettiniz mi?

Benim en büyük kâbusum bile böyle bir senaryoyu içermezdi. Ben epey gafil avlandım. 2005’ten beri aşamalarla artan bir süreçti. Hep beraber gördüğümüz, yaşadığımız tehditler, linç halini alan duruşma sahneleri… O çok ileri görüşlü bir insandır ve muhtemelen yakınlarını korumak için paylaşmadığı çok daha yakın tehditler de olmuş olabilir. Bunun fikriyle oynuyorum yıllardır. Yalnızlaşmak pahasına bunları da sırtlamıştır. Sonuçta o iki yazıyı bize aslında bir nevi miras olarak bıraktı. Ben o cuma günü yayımlanan yazıdan çarşamba haberdar olduğumda, “Bunu sana yazdıran nedir, bilmediğim bir şeyler mi var” diye bir soruyu sorabileceğimi düşünmüştüm. O soru ve geriye kalan her şey benden çalındı.

– Cinayetin ardından Agos’ta neler değişti?

Eski bina da dahil olmak üzere Agos’u, Hrant Dink’i inanılmaz özlüyorum. Dolayısıyla yas dönemine başlamamış bir insan bile olabilirim. Sürekli bir dönemi, bir insanı, bir de en az onun kadar bana emeği geçen Sarkis Saropyan’ı özlüyorum. Bu iki insanı özlemek, o zaman şükretmek, o zamanın tornasından geçmiş olmayı nimet saymak gibi bir haldeyim. Ama bugün bulunduğum yerde bana o dönemi hatırlatan hiçbir şey yok. Sadece içinde bulunup bir görevi yerine getiriyorum. Hiç kolay olmuyor. Biz çok gülen insanlardık. Birtakım erdemlerin hâlâ kıymetinin olduğu hâlâ geçerliğinin olduğu zamanlardı. Gerçekten hafif masalsı, biraz da Hababam sınıfının Türk sinema tarihindeki yeri gibi bir halden bahsediyorum. Şimdiki Agos’un, bütün bu gazeteciler keyfi olarak gözaltındayken, tutukluyken, akademisyenler akademi dışında her yere doğru itelenmişken, milletvekilleriyle, siyasetçisiyle bir parti, bir irade susturulmuşken ve hayat hiçbir şey yokmuşçasına da normal gibi devam ettirilirken gücünün yettiği kadar muhalif bir yapı, yer, bir kanal olma göreviyle var oluyor.

***

Devletin gerçek yüzünü gösteren pencere – Elif Akgül

Bu yazıyı yazmak için, her anlatışımda içinde kaybolmuş hissettiğim Dink davasının on yılına baktığımda bir resim çizmek kadar, o resmi anlaşılır kılmak da çok zor. Ama Hrant Dink, hiç kendisini tanımamış olsam da benim hayatımda devleti, yargıyı ve hatta insanları biraz daha anlamamı sağlayan bir pencere oldu.

19 Ocak 2007 günü Hrant Dink’in öldürüldüğünü öğrendiğimde Nevizade’deydim. Hiçbir şeyden haberi olmayan biri olarak politik arkadaşlarımdan öğrenmiştim cinayeti. Kim olduğu, ne yazdığı, neden öldürüldüğü hakkında hiç fikrim yoktu. 23 Ocak’ta yüzbinlerin katıldığı cenaze sırasında Bağcılar’a bir staj görüşmesi için ulaşmaya çalışıyordum. Eminönü’nde otobüs beklerken bir kadının söyledikleri hâlâ aklımda: “Gâvur ölür, çilesi Müslümana düşer.”

Ben Hrant Dink’i böyle tanıdım. Kim olduğunu, ne anlattığını, neden hedef haline getirildiğini öğrenmem bir anda olmadı. Nasıl öğrendiğimi de hatırlamıyorum. Ama geç öğrendim. Çok geç. Gazeteciliğe başladığımda ilk takip ettiğim dava, ilk adliye haberim de Hrant Dink cinayeti davasıydı. Sadece kimin yargılandığından öte bir bilgimin olmadığı davayı izlerken yargı haberciliğini öğrendim.

Dink’in hedef haline getirilmesi sadece Sabiha Gökçen haberiyle olmadı. Öldürülmesi, bir grup bilgisiz, sorgusuz gencin “milliyetçi duygularının” depreşmesinin sonucu olmadı. Ülkenin “amirali” ilan edilen gazetenin bir köşesinde, gazetecilik ilkeleri katledilip cımbızla laf seçilirken Dink hedef gösterildi. Amiralin peşine takılan tekneler de az değildi.

Kurumların ‘meselesi’

Genelkurmay, Valilik, Milli İstihbarat Teşkilatı… 2004-2007 arasında, Dink her zaman bu kurumların bir “meselesi”ydi. Gerek resmi açıklamalarla, gerek “sohbetlerle” “ayar çekmeye” çalıştıkları bir gazeteciydi. Fethullah Gülen cemaati ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sıkı fıkı oldukları dönemlerde kendilerine “mesele” etmelerine rağmen, Dink’i tehditlere karşı korumayan, cinayete çanak tutan, başlarını çeviren devlet çalışanlarının yargılanması hep engellendi.

Yargıtay’ın bozduğu kararın verildiği gün, 17 Ocak 2012’de, salonda isyan vardı.

Dava 2013’te yeniden başladığındaysa sebat. Dava yeniden başladığında artık ülkedeki siyasi ittifak bozulmuş, Dink için gerçekten adalet isteyenlerin altı yıldır dile getirdikleri cinayette sorumlu kamu görevlilerinin yargılanması için bir imkân ortaya çıktı.

Vaktiyle Hrant’ın Arkadaşları tarafından adliye önünde yargılanmaları için çağrılan ama hep birilerince korunan isimler birer birer savcı karşısına çıktı. Kimisi dokunulmazlığını korurken kimisi hakkında dava açıldı. Dava birleştirilip yeniden görülmeye başladığında, artık tetikçi Ogün Samast da, dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürü olan Celalettin Cerrah da, yeni görevden alınan eski İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç de, cinayet döneminde Trabzon İl Emniyet Müdürü olup İstihbarat Daire Başkanlığı’na yükselen Ramazan Akyürek de aynı sanık koltuğundaydı.

Dava hâlâ sürüyor.

Savunmalar alınırken devletin içindeki siyasi ittifakların birbirlerinden istihbarat kaçırdığına, gerektiğinde birbirlerini korumak için yan yana geldiklerinde tanık oluyoruz. Siyasi yakınlaşmaların nasıl fiziksel yakınlaşma haline dönüştüğünü görüyoruz.

‘Taraflar’ belli

Sanık sandalyelerindeki “taraflar” belli.

Cinayet dönemindeki Trabzon Emniyet Müdürlüğü ve İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube görevlisi sanıklar Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü ve İstihbarat Daire Başkanlığı görevlisi sanıkları suçluyor. İstihbarat Daire Başkanlığı görevlisi sanıklar İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü görevlisi sanıkları suçluyor. Ve tüm sanıklar Trabzon Jandarma Komutanlığı’nı suçluyor.

Sanıkların ifadelerinden anlıyoruz ki, bir cinayet istihbaratı gelmiş, o cinayet istihbaratının “cinayet” anlamına geldiğinin üstünü örtmek için taklalar atmışlar, bari arkamızdaki izleri silelim demiş ama birbirlerine düşmüşler. Savunmalar hâlâ devam ediyor, halihazırda bir de Dink’in evinin önünde keşif yapan jandarma görevlilerinin iddianamesini bekliyoruz.

Görülüyor ki, devletin kendi içindeki kavgasını daha çok izleyeceğiz. Ve etkin soruşturmanın önündeki her bir engel, bu çırpınışların bulandırdığı suyu daha da çamurlaştıracak. Ancak nasıl ki geçmişte “korunanlar” ve terfi ettirilenler bugün gözden çıkarılabiliyorsa, yarın da bugün korunanlar gözden çıkarılacak. Öyle ya da böyle, Dink cinayeti her anlamda devletin gerçek yüzünü gösteren bir pencere olmaya devam edecek. Keşke izlemeye, takip etmeye niyetli olanları da olsa.

***

Bu ortak çalışma cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

10 yıl oldu, özlüyoruz Ahparig! – Bülent Aydın

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Hrant Dink, bir asırdır sürdürülen nefretle vurulup yatarken o kaldırımda koşarak gelmiştik belki yalandır diye. Doğruymuş, duramadık yürüdük acımızı bağırarak Taksim’e. Duramadık, yürüdük yine düştüğü yere. O gün bu gün “Hrant’ın Arkadaşları”yız. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz…

Ocak ayı soğuk geçer İstanbul’da. Kar getirir bazen, beyaz bir örtü serilir kentin üzerine. Bu yıl da öyle oldu. Çok kar yağdı. Değil güvercinler, martılar bile sığınacak yer aradı. Her yıl önceki yılların sevinçlerini ve acılarını da taşır zamana. Zamanla geçmeyen acılar da vardır ama. Kara delikler gibi oymuştur içimizi. Hrant Dink’in vurulup düştüğü 19 Ocak günü yaklaşırken yüreği sızlamaya başlayanlardanım ben. On yıl oldu hiç kapanmadı bu yara. İstanbul’un orta yerinde, Agos’un önünde sanki hala yatar o kaldırımda arkadaşımız.

“Hrant’ın Arkadaşları”ndanım ben. Hrant Dink’i hayattayken tanıyan, tanımayan ama ona kulak veren, milli mutabakatla katledilişini içine sindiremeyen, ardından davasını takip edenlerden biriyim. On yıldır her 19 Ocak’ta olduğu gibi, saat 14.30’da orada olacağız yine. Tutup elinden, düştüğü yerden kaldırmak ister gibi arkadaşımızı. Keşke bu mümkün olsa. Daha dün gibi, bir asır önce gibi. Gelecek güzel günlere umudu taşır gibi. “On yıl oldu buradayız, özlüyoruz Ahparig” demeye hazırlanıyoruz.

Yüzünü göreceğiz yine gazetesi Agos’un binasında, özlediğimiz sesini dinleyeceğiz Agos’un önünde. Bir vicdan denizi gibi dört bir yandan akıp gelen iyi insanlarla buluşacağız. Yüreğimiz ellerimizde, gözlerimizde öfke, inat. “On yıldır Hrant yok, adalet yok” diyeceğiz. Acımızı bağıracağız.

Aslında her 19 Ocak’ta Hrant Dink ile konuşur gibiyiz. Bu kalabalığın bir kısmı daha çocuktu o zaman. Genç oldular şimdi. Hrant’ın komşuları, çocukluktan arkadaşları var. Nar taneleri gibi dağıldığı uzak ülkelerden gelenler var. On yıl bu dile kolay ama bir yandan daha dün gibi. Hrant Dink, bir asırdır sürdürülen nefretle vurulup yüzükoyun yatarken o kaldırımda koşarak gelmiştik belki yalandır diye. Doğruymuş, duramadık yürüdük acımızı bağırarak Taksim’e. Oturduk dizlerimiz kesik gibi bir zaman. Duramadık, yürüdük yine düştüğü yere. Geceydi artık, hava karanlık, gözlerimizde çakmak çakmak yanan acımız. O gün bu gün “Hrant’ın Arkadaşları”yız. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz…

Üç gün sonra tarihin birikmiş öfkesini akıtır gibi, ağır ağır akan sel gibi ardından yürüdük arkadaşımızın cenazesinin. Koca kenti baştan başa geçtik gözyaşı ve sloganlar içinde. Sesimizi tutamadık içimizde. Hrant Dink’in sevdiği insanlarla, sevdiği caddelerinden geçtik İstanbul’un. Yürüyoruz hala biz o caddelerde ama on yıldır çok eksiğiz.

Bir çocuk tetik çeker, bir tarih devrilir

Çocuk yaşta tetikçi cinayetin ertesi günü yakalandı. Bir yanında polisler, bir yanında jandarmalar, eline verilen bayrakla çekilen sırıtan görüntüleri yüzümüze çarpıldı. Dava açıldı, üç ay sonra başladı duruşmalar. Hrant’ın Arkadaşları, arkadan vuranları müsamere gibi yargıladıkları mahkeme kapısındaydık her duruşma. Beşiktaş İskelesi şahittir inadımıza. Yaz oldu, kış oldu, biriktirdik zamanı. Elden ele, dilden dile yayılan bir çağrı oldu yıllar geçtikçe feryadımız: “Hrant için adalet için.” Çocuklardan katil yaratan karanlığı sorguladık her defasında: “Öldür diyenler yargılansın.” Katillerin arkasında duranları işaret ettik. Bağırdık yetmedi, elimizdeki kartonlara tek tek yazdık isimlerini. “Katilleri koruyan cinayete ortaktır.”

Beş yıl sonra bir karar çıktı, olmaz dedik, yürüdük o akşam mahkemeden vurulup düştüğü yere kadar. Hrant Dink’in eşi, çocukları, kardeşleri düştü önümüze. Öfkemiz dilimizde, yüzümüze çarpılan adaletsizliğe isyan ettik. Yokuştu yol, yokuştu zaman. İki gün sonra onu anmaya on binlerce toplandık yine Agos’un önünde. “Beş yıl değil doksan beş yıl da geçse bu dava böyle bitmez” dedi o gün Hrant’ın Arkadaşları. Yıllar boyunca arkadan vuranlara hedef olmuş canlarımızın yakınları da oradaydı. Akrabalar zaten hepsi, acının akraba ettiği insanlarımız. Omuz omuza caddeyi kapladılar bir baştan öbür başa…

Bir asır önce Hrant Dink’in halkını bu topraklardan yok eden karanlık tekrar çıkmıştı karşımıza. “Emin misiniz, son kararınız mı?” diye sormuştuk. Karar verenler bile emin değildi kararından. Ama adet böyleydi bu topraklarda. İyiliğin bayrağını açanları kötülüğün bekçileri hedef gösterir. Bir çocuk tetik çeker bir tarih devrilir. Acılar birikir, adaletsizlik büyür. Ama tarihin de bir adaleti var, gün olur devran döner. Altıncı yılında yeniden başladı mahkeme. “Müsamereyi bırakın, asıl sorumluları yargılayın” dedi o gün Hrant’ın Arkadaşları.

Sesimizi biriktirdik, anlatmaya devam ettik. Dünya duydu feryadımızı. Her 19 Ocak’ta “Buradayız Ahparig” diye Agos’un önüne geldik. Bazen az, bazen çok. Bazen kar, yağmur yağdı üstümüze. Cinayetin sekizinci yılında nihayet genişledi dava. Hrant Dink’i korumakla yükümlüyken, bir yıl önceden bildikleri cinayeti önlemek için parmağını bile kıpırdatmayanlarla, tetik çekenlerin yanında duranların bir kısmı çıkarıldı bu sefer hakim karşısına. Onlar birbirlerine suçu yıkmaya çalışırken, Hrant’ın arkadaşları “Hepiniz oradaydınız” diyorduk mahkeme önlerinde. Kimi terfi etmişti çoktan, kimi hala görevde. Mahkeme Çağlayan’daki “Adalet Sarayı”na taşındı. Hrant’ın Arkadaşları sarayın önüne.

Dokuzuncu yılı da bitirdik adalet nöbetinde. Üstüne örtülmeye çalışılan kalın perdeye rağmen, cinayetin hemen arkasından apaçık görülen yerdeyiz şimdi. O perdeyi kaldırmaya birazcık niyet etseydi muktedirler belki devletin kendini temize çekmesine bir vesile olurdu bu dava. Hrant Dink’in dediği gibi belki gerçekler, belki tarih konuşurdu. Geçen on yılda yeni acılar eklendi acılarımıza.

Duyduklarımızı on yıl önce de biliyorduk

23 Ocak 2007 günü. Hrant Dink’in cenazesi. Bülent Aydın, Tayfun Mater ile birlikte anons aracının üzerinde.

Davanın ilk gününden beri tüm adalet nöbetlerine katılanlardan biriyim. Bazen koşa koşa, bazen umutsuzlukla gittim adliye önlerine. Adaletle alay ediliyordu ilk davanın duruşmalarında. Birbirimize sarılarak merhem olduk aslında. Zafer için değildir aslında adalet talebi. Öldürülenin anısına saygı, hakkı yenmişin yanında durma iradesidir o talebi canlı tutan.

Geçen yıl, cinayette sorumluluğu olan kamu görevlilerinin yargılandığı duruşmaların ise hemen hepsine katıldım. 9 celse halinde 32 duruşma yapıldı. Bu bölümün son celsesi 16-17-18 ve 20 Ocak günlerinde yapılacak. Cinayete giden yolun taşları döşenirken her şeyden haberdar olanların bir kısmı çıkarıldı bu kez hakim karşısına. Trabzon’da, Ankara’da, İstanbul’da görevli istihbaratçılar, polis şefleri, müfettişler birbirlerini suçladılar duruşmalar boyunca. Ama hiçbiri Hrant Dink’i korumak için hareket etmemişlerdi. Bunu neredeyse hiç düşünmemişler bile. Uzun uzun mevzuat ve prosedür anlattılar.

O salonda duyduklarımızın çoğu irkilticiydi. Bugün ortaya çıkanları on yıl önce de biliyorduk biz aslında. Israrlı adalet talebi bütün bu yıllar boyunca davanın sürmesinde etkili oldu. Kamu görevlilerinin yargı önüne çıkarılması ise 9 yıl sonra, devlet içinde örgütlenmiş bir yapıya suçu yıkma olanağı ortaya çıkınca mümkün oldu. Dava dışında da önemli gelişmeler oldu. 25 Temmuz darbe girişimi ardından Trabzon ve İstanbul’dan jandarma istihbarat görevlilerinin cinayet mahallinde katili kolladığına dair görüntüler ortaya çıktı. Bunu da 10 yıl önce biliyorduk. Yeni tutuklamalar oldu. Jandarmalarla ilgili dava henüz ortada yok. Davanın açılmasını ve kamu görevlilerinin tetikçilerle birlikte yargılandığı davayla birleştirilmesini bekliyoruz. O takdirde on yıldır haykırdığımız talebimiz kısmen gerçekleşecek.

Trabzon Emniyetinden görevliler başka suçlara da karışmış olan tetikçi ekibi önce takip etmiş, İstihbarat Daire Başkanlığı ve İstanbul Emniyeti’ne Hrant Dink’in kesin olarak öldürüleceği raporunu yazdıktan sonra tetikçileri takibi bırakmış. Cinayetin önlenmesi için, tetikçi ekibin bir parçası olan muhbirlerinin ikna kabiliyetine güvenmiş başka önlem almamışlar.

Cinayetin hemen arkasından inceleme için Trabzon’a gönderilen müfettişler, jandarmanın bağlantısını tespit ettiklerini fakat sağlıklı bir araştırma yapmalarının engellendiğini, ifade alamadıklarını jandarma binasına bile yanlarında askeri müfettişler olmadan giremediklerini anlattılar. Trabzon Jandarma komutanının görevden alınmasını istemişler fakat yapılmamış. Jandarmanın da baştan beri haberi var tetikçilerin hazırlığından.

İstanbul Emniyeti, zaten sürekli tehdit altında yaşayan, üstelik öldürüleceği bilgisi alınan Hrant Dink’i korumaya gerek görmemiş.

Dönemin İstihbarat Daire Başkanı, İstanbul Emniyet Müdürü’nün cinayeti neredeyse bir yıl önceden haber veren evrakı yok etmesini kendisinden istediğini duruşmada söyledi. “Yoksa hepimiz yanarız” demiş. Bu ifade üzerine duruşma salonunda ikisi arasında tartışma yaşandı. Sonraki duruşmada bu konu tekrar gündeme geldi. İstihbarat Daire Başkanı Ankara’ya döndüğünde tartışmayı İçişleri Bakanı, Müsteşar ve Emniyet Genel Müdürüne ve dönemin Başbakanına aktardığını anlattı. Hepsinin bu cinayetin örtbas edilmek istendiğinden haberi varmış.

İstanbul Emniyet Müdürü cinayeti haber veren evrakı önceden görmediğini söyledi. Cinayetten sonra İstanbul’a gelip inceleme yapan müfettişler ise İstanbul’da evrak üretildiğini gördüklerini, Emniyet Müdürünün görevden alınmasını istediklerini ama bunun yapılmadığını anlattılar.

Neredeyse bir yıl önce Trabzon’dan İstanbul emniyetine gelen cinayet ihbarı ve tetikçi bağlantısı bilgisi üzerine ne yapıldığını sordu mahkeme İstanbul İstihbarat Müdürüne. Hiç birşey yapılmamış. Hatta verilen adrese gidilmemiş bile. Cinayette sonra incelemeye gelen müfettiş gidip bulmuş adresi.

Sadece Dink ailesi avukatları değil, hakimler de İstanbul Emniyet Müdürü ve İstihbarat şefine linç girişimleri, tehditler ve Trabzon’dan gelen cinayet hazırlığı ihbarına rağmen Hrant Dink’in neden korunmadığına dair defalarca soru yönelttiler. Trabzon emniyeti ve İstihbarat Daire Başkanlığı neden önleyici bir operasyon yapmadı? Bunların hiçbirinin ikna edici yanıtını duymadık.

Ben o duruşmalarda tanık olduğum önemli ifadeleri bu davayı takip eden insanlarla mümkün olduğunca paylaşmaya çalıştım. Yine Hrant’ın Arkadaşları sosyal medya hesapları üzerinden de bunu sağlamaya çalışıyoruz. Bilinen nedenlerle sayıları giderek azalsa da duruşmaları düzenli bir şekilde izleyen gazeteciler var. Her duruşma kamuoyuna yansıyor. Bunca yıldan sonra adalet nöbetlerine ilginin doğal olarak azaldığını görüyorum. 14. Ağır Ceza Mahkemesinin büyük salonunda yapılıyor duruşmalar. Davanın önemli bir aşamasındayız.

16-17-18-20 Ocak günlerinde yapılacak celsede kendini en sona bırakmayı tercih eden dönemin İstihbarat daire başkanlığı ırkçılık ve azınlıklara yönelik suçlarla ilgili şube müdürünün savunma ve sorgusu yapılacak. O bu davanın en önemli sanıklarından biri. Daha sonra tanıkların dinlenmesine geçilecek. 9 yıldır süren Hrant Dink cinayeti davasının neresindeyiz onu söylemek zor. Ancak günün ortamı, sahiden sonuç almaya yönelik sağlıklı bir yargı sürecine dair umut beslemeyi zorlaştırıyor.

Hrant’ın Arkadaşları olarak biz bu davayı sonuna kadar takip etmeye devam edeceğiz. Hrant Dink’i öldüren tetikçilerden, cinayeti planlayanlara, katillerle işbirliği yapan, cinayeti önleyebilecekken parmağını bile kıpırdatmayan kamu görevlilerine ve bütün bu süreçte sorumlulukları olan bürokratlara, siyasetçilere kadar bütün sorumlular yargı önüne çıkmadan bu dava bitmeyecek.

19 Ocak’ta Agos’un önünde olacağız

19 Ocak Perşembe günü, vurulduğu yerde, saat 14.30’da Agos’un önündeyiz.

On yıldır Hrant yok, adalet var mı? Ne geçti elinize öldürdünüz arkadaşımızı? Gerçekler gizlenir belki bir zaman ama tarihi susturmak mümkün mü? O iyi insanı kötü ilan edenler, kardeşlik bayrağını elinden almak için ona düşman diyenler, konuştukça yaraları iyileştiren dilini susturmak için sıraya girenler, onu mahkemelere çekip linç ettirenler, hain ilan edenler, tertip kurup arkasından vuranlar, ne geçti elinize?

Hrant Dink’e Anadolu’nun her köşesinden bir selam getirerek, isimleri değiştirilmiş caddelerden, sokaklardan geçerek, dilimizde adı, yüreğimizde özlemi ve birikmiş öfkemizle düştüğü yere geleceğiz. 19 Ocak günü bir kez daha orada Hrant Dink ile konuşacağız. Biliriz artık duyamaz bizi. Ama onun hep istediği gibi biz kalanlar ne zaman birbirimizin sesini gerçekten duyacak ve acısını anlayacağız?

Fotoğraflar: Bülent Aydın arşivi

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Aydın

Evrim Teorisi, politik ekoloji ve gelecek – Çağdaş Dedeoğlu

Türkiye, her anlamda, oldukça ilginç bir ülke… Gündemi takip etmek oldukça zor; gündemin tamamına hâkim olabilmek neredeyse imkânsız. Açık ki bu Türkiye’ye has bir gerçeklik değil, ancak oydaşmacı öğelerin eksik olduğu –kamu politikalarının yangından mal kaçırır gibi üretildiği- ülkelerde gündem takibi ve hâkimiyeti daha da zorlaşıyor. İfade edilen gerçeklikte, dişe dokunur yorumlar için iyi organize olmuş, yetkin ekip üyelerine sahip olmak elzem. Bu, gündem yaratma ihtimali daha fazla olan politikacı ve bürokratlar için olduğu kadar –belki de daha çok- gündemi mercek altına alan, gündem maddelerini yorumlayan, onlar hakkında alternatif bilgi üretmeye, halkı “aydınlatmaya” çalışan haberciler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri vb. için de geçerli. Söz konusu durum, evrim teorisinin –diğer bazı konularla birlikte- Milli Eğitim lise müfredatından çıkartıldığı haberinin gündeme oturmasından sonraki gelişmelerde de gözlemlenebilir. 16 Ocak 2017 günü Habertürk’te yayımlanan Türkiye’nin Nabzı programı da evrim teorisine dair gerçekleştirilen programlardan bir tanesiydi. Bu yazının ana fikri, söz konusu programa katılan profesörlerden bazılarının, evrim teorisi tartışmasında ortaya koydukları tavırlarına istinaden doğdu.

Bu çerçevede, yazının amacı, kimseye, evrim teorisini kabul ettirmek veya onun karşısında birtakım iddialarda bulunmak değil. Aksine, evrim teorisinin–adı üstünde düşünmeyi mümkün kılan bir çerçeve olarak teorinin–düşünmeye imkân verdiği bazı noktaları tartışmaya açmak… Çünkü bu bazı noktaları tartışmadan, politik ekolojik meselelerimizin çözümünde yol alamayacağımızı düşünüyorum. Burada, “politik ekolojik meselelerimiz” ifadesini, iktidarın, insan veya insan olmayan bileşenleriyle doğada, belli bir düşünme biçimi temelinde, yol açtığı bütün sorunları ifade edecek şekilde kullanıyorum.

Politik ekolojik meselelerimizin çözümüyle evrim teorisi hakkında ve onun üzerinden düşünebilmemiz arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Biraz açmaya çalışayım. İnsan, doğumundan itibaren “çevresi”ni kavramaya ve yorumlamaya çalışır. Hayat yolculuğu boyunca kendisine sunulan bilgiyi alıp kullanır ve bazen de yeni bilgiler üretir. Metafizik, epistemoloji (bilgi kuramı) ve etik, insanın, gerçekliğin ne olduğu, hayatını hangi bilgiler temelinde ve buna bağlı olarak nasıl (hangi ilke ve değerler aracılığıyla) sürdürdüğü şeklinde özetlenebilecek sorulara verdiği cevapların toplandığı alanlardır. Kişinin sahip olduğu metafizik, epistemolojik ve etik yapılar, yıllar geçtikçe kişiliğinin ayrılmaz parçaları haline gelmektedir. Eğitimse–sadece okul dönemi değil, okul öncesi eğitim de dâhil olmak üzere–bu açıdan ciddiye alınmalıdır.

Bugün üstesinden gelmekte zorluk yaşadığımız politik ekolojik meseleler, iktidar olan “ben”in, doğanın içerisinde kendisini konumlandırışıyla yakından ilgili görünmektedir. Bu konumlandırmada insan merkezde olduğu için, tektanrıcı dinlerin hâkim yorumunda da bu, böyle olmaktadır. Dahası, tektanrıcılık, ataerkilliğin, anaerkilliğin yerine geçtiği bir gerçeklikte hâkim hale geldiği için erkek insan, kendisini, yeryüzü hiyerarşisinin tepesinde görmektedir. “Gökler hiyerarşisi” de tabii ki bu denklemi yansıtmaktadır. İşte evrim teorisi, insanın, bu denklemi sorgulamasına yol açma potansiyelini bünyesinde barındırması sebebiyle risklidir. Söz konusu risk, verili metafizik-epistemolojik-etik kurgunun bozulmasıyla ilgilidir. Bu risk alınmadan, politik ekolojik sorunlara yol açan iktidar ilişkilerinden kurtulmak ise mümkün görünmemektedir.

1860 yılında Oxford Doğal Tarih Müzesi’ndeki bir tartışma sırasında, Piskopos Samuel Wilberforce, kendisine, ‘büyükanneniz tarafından mı, yoksa büyükbabanız tarafından mı maymunlarla akrabasınız?’ diye sorduğunda, Thomas Henry Huxley, “bilimsel düşüncelerle dalga geçerek tartışmaktan kaçınan bir insan yerine, bir maymunla akraba olmayı tercih edeceğini” söylemişti (Warburton, 2016: 218-219). Felsefede agnostisizm (bilinemezcilik) kavramını ilk kez kullandığı kabul edilen İngiliz biyolog Huxley, Darwin’le anılan evrim teorisinin en önemli savunucularındandı. Bu nedenle, Huxley’in yukarıdaki ifadesini, Darwin’in aşağıda yer verilen ifadesiyle birlikte değerlendirmek anlamlı olabilir:

Şahsen ben, düşmanlarına işkence etmekten hoşlanan, kurban kesen, vicdan azabı duymadan çocukları öldüren, utanma duygusundan habersiz ve en basit batıl inançların kurbanı olan bir vahşinin soyundan gelmektense, bakıcısını kurtarmak için korkunç düşmanına meydan okuyan küçük yiğit bir maymunun ya da tepelerden inerek şaşkın köpek sürüsünden kurtardığı genç dostunu görkemli bir biçimde alıp götüren şu yaşlı babuinin [habeş maymununun] soyundan gelmeyi tercih ederim.” (Darwin’den [The Descent of Man] aktaran Acot, 2005: 82-83).

Tabii ki kimse, kimseyi Darwin’in ya da Huxley’in yukarıda yer verilen görüşlerini tam anlamıyla sahiplenip kendi türünü diğer türlerle eşit görmeye zorlayamaz. Bu, yapısal-tarihsel gerçekler ışığında çok kolay bir mesele de değildir. Lakin kimsenin, bunun tam tersi noktada, sırf geçmişte kendisine öğretilenlerle örtüşmediği için evrim teorisiyle dalga geçme hakkı da yoktur. Eğitim müfredatının amacı da kişiliğin oluşum aşamasında, çocuğun, tüm görüşlere eşit mesafede duran metafizik, epistemolojik ve etik yapılarla muhatap olmasını sağlamaktır.

Günün sonunda, evrim teorisi, yukarıda ifade edilen yeniden düşündürme ihtimaliyle ilgilidir. İnsan türü, hâkim tektanrıcı kabulün iddia ettiği gibi kendinde özel bir tür olmayabilir. Bu alternatif yorum, inanç özgürlüğü bağlamında da değerlidir. Kişi, başkalarına zarar vermemek kaydıyla, inancını istediği şekilde “çerçeveleme” özgürlüğüne sahiptir.

‘’Türlerin Kökeni adlı kitabı 1859 yılında yayımladığı andan itibaren… İnsanlar artık özel değildi: Her hayvan gibi doğanın bir parçasıydı.’’ (Warburton, 2016: 219) Kişi için, doğanın sıradan bir parçası olduğunun, ne tür ne de cinsiyet bağlamında biricik olmadığının farkına varmak, doğanın gerçekleriyle uyumlu bir gerçeklik inşa etmenin bir ilk adımı olarak görülebilir. Ancak bundan sonra ve buna uygun olarak alternatif bilgi üretmek mümkün olacaktır ki etik kodlar ve de hukuk normları tüm bunların üstünde yükselebilsin. Bu, evrim teorisini peşinen kabul etmek demek değildir; fakat evrim teorisi üzerine düşünmek, politik ekolojik meselelerin çözümü ve geleceğin barışçıl inşası için gerek şarttır.

  • Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, Baskı, İstanbul: Alfa Yayınları, 2016.
  • Pascal Acot, Bilim Tarihi, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2005.

Yazıya temel oluşturan ve 16 Ocak Pazartesi günü Habertürk’te yayınlanan “Türkiye’nin Nabzı” programıbu linkten izleyeblirsiniz. İlgili programda “Yeni Müfredat ve Evrim Teorisi” konusu 3 saat 23 dakika süren programın 54.dakika 16. saniyesinde başlıyor ve programın sonuna kadar devam ediyor

 

Çağdaş Dedeoğlu

Adını ABD başkanından alan güve: Neopalpa donaldtrumpi

Yeni keşfedilen bir güve türüne ABD başkanlığına seçilen Donald Trump’ın adı verildi.

Güve, California Üniversitesi Entomoloji Müzesi’nde böcek koleksiyonlarını inceleyen Dr. Vazrick Nazari tarafından keşfedildi.

Uzmanlar, bir güvenin diğerlerinden farklı olduğunu fark etti. Daha sonra bunun hiç bilinmeyen bir tür olduğu anlaşıldı.

Dr. Nazari, sarı tüyleri olan hayvana Trump’ı çağrıştırdığını söyleyerek ‘Neopalpa donaldtrumpi’ adını verdi.

Geçen yıl da bir balık türüne ABD Başkanı Barack Obama’ya “benzerliği” nedeniyle ‘Tosanoides Obama’ adı verilmişti.

 

(BBC Türkçe)