Ana Sayfa Blog Sayfa 3203

Mısır’da üç aylık olağanüstü hâl ilan edildi

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi, Pazar günü gerçekleşen bombalı saldırıların ardından üç aylık olağanüstü (OHAL) hâl ilan etti.

Kıptî kiliselerine düzenlenen saldırılarda en az 45 kişi yaşamını yitirmiş, saldırıları Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) üstlenmişti.

Mısır yasalarına göre OHAL süresince yetkililer tutuklama ve arama emri olmadan tutuklama ve arama yapabilecek.

Ulusal Savunma Konseyi’yle toplantısının ardından Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda bir konuşma yapan Sisi, cihatçılara karşı savaşın “uzun ve acılı” olacağını söyledi.

Sisi, ülke genelinde kritik altyapı tesislerini korumak için orduyu görevlendirdi. Mısır’da parlamentonun çoğunluğu da Cumhurbaşkanı Sisi’yi destekliyor. Daha önce de Kıptîleri hedef alan IŞİD, saldırılarının devamının geleceğini açıklamıştı.

Patlamalar Hıristiyanların kutsal gününde ve Papa Francesco’nun Mısır’a planladığı ziyaretten haftalar önce gerçekleşti.

Kıptîler Mısır’da nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturuyor

Mısır’da nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan Kıptî Hristiyanlara yönelik şiddet olaylarında özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşler’den Muhammed Mursi’nin devrildiği askeri darbenin gerçekleştirildiği 2013 yılından bu yana önemli bir artış olduğu görülüyor.

Ülkedeki Hıristiyanlar marjinalleştirilmiş ve saldırılara açık hissediyor. BBC’nin Arap işleri editörü Sebastian Usher’a göre cihatçı saldırıların artmasıyla birlikte bu hisler de yoğunlaşırken Kıptîlerin devletin kendilerini koruyabileceğine yönelik inancı azalıyor.

 

(BBC Türkçe)

Mısır’da iki Kıpti kilisesine bombalı saldırı

Mısır’ın Tanta ve İskenderiye kentlerinde bulunan iki Kıpti kilisesinde birkaç saat arayla patlamalar meydana geldi. Patlamalarda en az 45 kişi yaşamını yitirirken, onlarca insan yaralandı. Daha önce Kıpti Hristiyanları hedef alacağı tehdidinde bulunan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) saldırıları üstlendi.

İlk patlama Kahire’nin yaklaşık 94 kilometre kuzeyinde Nil Deltası içinde yer alan Tanta’daki St George Kıpti Kilisesi’ndeki Palmiye Ayini sırasında meydana geldi.

Patlamada en az 29 kişi yaşamını yitirirken, onlarca insan da yaralandı.

Eyalet Valisi Ahmed Deyif, devlete ait Nile News kanalına yaptığı açıklamada, “Kiliseye ya bomba yerleştirilmiş ya da bir intihar saldırısı söz konusu” dedi.

AFP haber ajansına konuşan İçişleri Bakanlığı Sözcüsü General Tarık Atiya da patlamanın mihraba yakın bir noktada meydana geldiğini söyledi.

Patlamanın ardından kilisede başka patlayıcı düzenek olabileceği şüphesiyle arama yapıldı.

Bu olaydan birkaç saat sonra İskenderiye kentinde bir intihar bombacısının üzerindeki düzeneği ateşlemesi sonucu ikinci bir patlama oldu.

Mısır Devlet Televizyonu, St Mark Kıpti Kilisesi’nin önünde yaşanan patlamada en az 16 kişinin yaşamını yitirdiğini belirtti.

Kıpti Kilisesi’ni lideri Papa Tavdros II’nin İskenderiye’deki patlama sırasında içeride olduğu belirtildi.

Resmi basın organları, Papa Tavdros’un patlamada yara almadığını duyurdu.

Saldırganın üzerindeki bomba düzeneğini kilisenin içinde patlatmasını engelleyen polis memurunun da saldırı da hayatını kaybettiği açıklandı.

Palmiye Pazarı ve bugünle birlikte başlayan Kutsal Hafta nedeniyle Mısır’da güvenlik önlemleri artırılmıştı.

Saldırıları IŞİD üstlendi

IŞİD, kendisine bağlı Amak ajansı üzerinden saldırıları üstlendi. Açıklamada, iki kiliseye yönelik saldırıyı “IŞİD’e bağlı bir güvenlik biriminin gerçekleştirdiği” belirtildi.

IŞİD’in Aralık 2016’da Kahire’deki bir kiliseye yine ayin sırasında düzenlediği bombalı saldırıda 25 kişi yaşamını yitirmişti.

Örgüt, Şubat ayında yaptığı açıklamada Kıptilere yönelik yeni saldırılar düzenleneceği tehdidinde bulunmuştu.

Mısır’da nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan Kıpti Hristiyanlara yönelik şiddet olaylarında özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşler’den Muhammed Mursi’nin devrildiği askeri darbenin gerçekleştirildiği 2013 yılından bu yana önemli bir artış olduğu görülüyor.

Bazı İslamcılar, darbeden dolayı Hristiyanları sorumlu tutuyor.

 

(BBC Türkçe)

HDP’nin “Bêjin na!” afişleri engellenemez – Tarık Ziya Ekinci

Tarık Ziya Ekinci’nin yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Anayasa değişikliği bağlamında yapılacak halkoylaması için AKP’liler Kürt illerinde her tarafı Kürtçe “Evet deyin” (Bêjın Herê!) afişleriyle donatmayı ve parti büyüklerini Kürtçe pankartlarla karşılamayı kendileri için bir hak saymaktadırlar. Ama HDP’nin seçmenlerine “Bêjin na” demesine tahammülleri yoktur. Oysa 8 Nisan 2010 tarihli kanun bütün siyasi partilerin seçmenlerine anadilde hitap etmelerini ve oylarının rengini anlatmalarını bir hak olarak tanımıştır. Kimi idare amirleri bu hakkı AKP’lilerin özgürce kullanmasına müsamaha gösterdikleri halde, HDP’ye yasaklamaktadırlar. Bunun için OHAL koşullarını gerekçe göstermekte ve KHK’lardan yararlanarak HDP’nin “Bêjin Na” afişlerini toplatmakta, şarkılarını yasaklanmaktadır. Bu ikiyüzlü bir davranıştır. Şiddetle kınıyorum.

Son olarak Mersin’de bir sulh ceza hâkimi Bêjin Na şarkısını bütün Türkiye’de yasaklama kararı aldı. Bir sulh ceza hâkiminin açık yasa hükümlerine karşın böyle bir yasak kararı vermeye hakkı ve yetkisi yoktur. Sayın yargıç Kürtçe propaganda yapılmasına olanak tanıyan kanunu anayasaya aykırı görüyorsa önce bu kanun için defi yoluyla AYM’de iptal davası açması gerekir. Kanun iptal edildikten sonra Kürtçe slogan ve şarkıları yasaklayabilir. Anayasanın değiştirilemez maddelerine atıfta bulunarak yasaklama kararı alması ise hukuksal değil, tamamen siyasidir. Çünkü bu maddeler siyasal içeriklidir. Sosyolojik gerçekleri yadsımak için araç olarak kullanılamazlar. Örneğin Türkçe’nin anayasada resmi dil olarak tanımlanması Kürtçe’nin yok sayılması için bir gerekçe olamaz.

Nitekim 2007’de değiştirilemez maddelerini yorumlayarak türbanın kullanılmasını yasaklayan AYM’nin aldığı karar kısa bir süre için uygulanmış ve hayatın gerçeği karşısında bugün fiilen ortadan kalkmıştır.

Unutmamak gerekir ki anayasanın 68/2 maddesine göre “Siyasi Partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilemez unsurlarıdır.” Bu maddenin içerdiği bir diğer hüküm de “Siyasi partilerin idare karşısında eşit oldukları ve farklı muameleye tabi tutulamayacakları” gerçeğidir

Keza OHAL de bir anayasal rejimdir. Keyfi olarak uygulanamaz. Nitekim anayasanın 15/2 maddesinde OHAL koşullarında bile “(…)kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; (…) suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz”  hükmüne yer verilmiştir.

Bir halkın dilini yok saymak onun dokunulması yasaklanan manevi varlığını ortadan kaldırmak demektir. Diğer bir deyimle asimle etmektir. Dolayısıyla anayasanın bu açık hükümleri karşısında idare AKP’ye Kürtçe propaganda imkânı tanırken HDP’nin aynı nitelikteki uygulamasını engelleyemez. Yargı da kararlarında siyasi partilerin eşitliği ve demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmak zorundadır. Aksine davranışlar anayasa ihlalidir ve suç sayılır.

HDP’nin yürüttüğü halkoylaması kampanyasını başarısız kılmak için yapılan her türlü yasadışı eylem ve işlemleri şiddetle kınıyorum. Ve ben de, HDP’lilerle birlikte, tüm Kürt kardeşlerime hitaben “Bêjın Na! sed hezar car Na…”[1] diye sesleniyorum.

Tarık Ziya Ekinci – t24.com.tr
[1] Hayır deyin! Yüz bin kez hayır…

[Kuşlar, Orman ve Ben] ‘Abi mezgeldek bu!’

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

18

‘Abi mezgeldek bu!’

Bu yazıları yazmanın büyük zorlukları var. Birincisi düzenli yazmak. Geçekten zor bir iş benim için. Kao-dinamik* bir yaşamım var, bir gün orada, iki gün burada. Eskiden de böyleydim, huyum kurusun. Disleksia var bir de serde. Sağı solu, yönleri karıştırmak var, zihin parçalı bulutlu sürekli. Hal böyle olunca oturup konstantre olmak, bir hikayeyi kaleme almak oldukça zor. Ki dikkatinizi çekerim, bir hikaye değil binbir hikaye var.

İkincisi, yaşanmış hikayeleri yazı gibi kalıcı bir mecraya aktarmak için özen gerekiyor, hafızayı yoklamak, teyid etmek, fotoğrafların arkasında yazan tarihlere bakmak, anıları yeniden yeniden yaşamak gerekiyor. Takdir edersiniz ki kafada devreler yanıyor bir noktadan sonra. (Bir yazı okudum, insan beyninde hatırlanmaya çalışılan anı ne kadar geçmişten ise o kadar fazla yeni nöral bağlantı kuruluyormuş)

Lakin gelin görün ki bahanelere mahal yok. Yazacaksan yaz kardeşim, değil mi ama? Alper perişan oldu, yazık değil mi ona?

Sonuç olarak oradan oraya atlamamda sakınca yoktur sizler açısından herhalde, illa tarih sırasıyla olsun gibi bir derdimiz de yoksa eğer ki benim yok.

Yıl 1993-1995’lere geldiğimizde ara ara hatırladığım irili ufaklı pek çok seyahate çıktığımı hatırlıyorum. İç Anadolu’nun dağlarında Kara Akbabalar, Göksu Deltasında Yaz Ördekleri, İstanbul Boğazında kuş göçleri, Eymir ve Mogan Gölleri, Konya Havzası’nın benzersiz bozkırları ve sazlıkları ve elbette Burdur Gölü’nde Dikkuyruklar derken eni konu kuşla yatıp,  kuşla kalkar olmuştum.

Bu arada “sulakalan”, “doğal yaşlı orman”, “primer bozkır” gibi habitatlarla tanıştım, pek sevdim her birini.

***

Yıl 1994. Bahar ayları olmalı. Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin Kuş Koruma Bölümü, o dönemde Türkiye’nin Önemli Kuş Alanları envanterine yoğunlaşmıştı. İşin sonunda bir de kitap basmak vardı tabii. O zaman böyle web siteleri falan yok şimdiki gibi (böyle bir cümle kurabildiğime inanamıyorum bu arada). Bu nadide eseri hakkıyla bitirebilmek için Murat (Yarar) ve Gernant (Magnin) dağ taş geziyorlardı. Elbette onlara arada bir katılan kuşçu takımından birileri vardı ama yine de eldeki kuşçu potansiyelinden maksimum faydalanmak gerekti.

Murat’ın ofisteki masasında meşhur bir telefon defteri vardı. O zamanlar şimdi olduğu gibi böyle cep telefonları da yoktu. (Tanrım, ikinci defa oldu). İçi neredeyse Türkiye’de kuşlarla ilgilenen ne kadar insan varsa hepsinin telefonlarıyla doluydu. Defter bayağı ince bir defterdi. O defterde hep adını duyduğu, ama hiç tanışmadığı Güven de vardı. İsminin yanında şöyle yazıyordu: “Güven Eken (İzmir’li Kuşçu)”. Önemli bir kişiydi, zira İzmir’den, Gediz Deltası’nda düzenli olarak kuş gözlediği bilgisi ulaşmıştı merkeze. Gediz Deltası da oldukça önemli bir sulakalandır.

Neyse uzatmayayım, Murat’la İzmir’e Güven’i ziyarete gitmeye, Gediz Deltası’nı görmeye karar verdik. Ben Ankara’dan, Murat İstanbul’dan atladık, İzmir’e geldik. Güven bizi Çiğli’de karşıladı. Tanışmakla çok vakit kaybetmeyip doğrudan kuş konusuna girdik. Zaten kuşçular (ya da herhangi başka bir tutkusu olanlar diyelim) pek tanışmakla uğraşmazlar. Varsa yoksa kuş.

‘Abi mezgeldek bu!’

Biraz konuşup, birşeyler atıştırıp Delta’ya doğru yol aldık. Bayağı toplu taşım araçlarıyla falan. Bir araba vardıysa da hatırlamıyorum, sanıyorum yoktu. Bütün günü enfes bir sulakalanda kuş bakarak geçirdik.  Güven’in kişisel hikayesini dinledik. Tam deltayı terk ederken, güneşin batayazdığı ve eskilerin o garipler vakti dediği saatte yolun karşısından, yerden bir kuş kalktı. Hızlı hızlı kanatlarını çırparak önümüzde bir yay çizdi ve şaşkın bakışlarımız eşliğinde karşı tarafa geçerek çamurlu zeminde bir yere pıt diye kondu. Öyle iyi bir kamuflaj giysisine de sahipti ki…

Kuşun uçuşunu, Murat ve Güven’in “abi mezgeldek bu” diyerek attıkları sevinç çığlıklarını ve birbirlerine maç sonrası galibiyet duygusuyla sarılan taraftar gibi sarılarak zıpzıp zıpladıklarını dün gibi hatırlarım. Mezgeldek’in o günkü kaydından bir önceki kaydı sanırım 14-15 yıl önce yapılmıştı. Uzun süredir kuşçular tarafından görülmeyen bir kuştu, kuş gözlem tarihinin tozlu sayfalarına gömülmek üzereyken gözlere takılan bu kuş bayağı bir süre konuşulacak, “vay be, adamlara bak, ne şanslılar” dedirtecek, diğer kuşçuları hüzünle (kendileri o kadar şanssızdı ki görememişlerdi), karışık bir sevince (çünkü mezgeldek vardı ve yaşıyordu) boğacaktı.

Her güzel kuş kaydını kutlayan kuşçular gibi biz de o akşam Kordon’da “vay be ne kadar şanslıyız” diye diye kutladık o eşsiz anı. Bir bira içip dağıldık.

Biz onlara Kara Akbaba deriz’

1995 Mayıs’ıydı  sanırım, evet öyle olmalı, İç Anadolu ormanlarında Kara Akbaba peşinde koşuyoruz. İspanya’dan gelen araştırmacılar Borja Heredia ve Steve Parr , Güven Eken ve Murat Yarar’la birlikte (bir de Yasin diye biri vardı, köy bakkalından aldığı bayat cikletle zehirlenmişti, seyahati yarım bırakıp dönmek zorunda kaldı) Mihaliççık, Kökez, Türkmen Dağı gibi mevkilerde köy köy, dağ dağ dolaşıp bu nadir kuşları aradık.

Kara Akbaba, Türkiye’de yaşayan dört akbaba türünden biri. Diğerleri, Kızıl Akbaba, Küçük Akbaba ve Sakallı Akbabadır.  Bunların arasında yuvasını çam ağaçlarının tepesine yapan tek tür. O nedenle çok tipik. Kanat açıklığı 2,5 m yi bulan bu dev hayvan uçanlar içinde en uzun kanatlara sahiplerden biri. Fantastik bir hayvan yani. Elbette bu kocaman hayvanın kocaman bir de yuvası var. Ve bu kocaman yuvayı taşıyabilecek kocaman, yaşlı, ulu ağaçlara ihtiyacı var. Bu ağaçlar da tahmin edebileceğiniz gibi doğal yaşlı ormanlarda bulunabiliyor.

Köylüler bu hayvana aralarında genelde kara kartal diyorlar ki, Beşiktaş’taki fantastik heykel dışında kara kartal diye bir kuş yok. Bizim de yanımızda Kara Akbaba resmi olan ufak el broşürleri, posterleri filan var, gittiğimiz yerde arabadan inip insanlara, nasıl olsa Kara Akbaba desek bilmiyorlar düşüncesiyle “Ağalar, buralarda bu kuşlardan varmış, koca koca kuşlar, kara kartallar, hiç gördünüz mü?” diyerekten ve kollarımızı da var gücümüzle açıp hayvanın eşgalini tarif de ettikten sonra “ha evet, kara kartal. Şurada, burada”  gibi istihbaratlarla yolumuza devam ediyorduk. Biz diyorum ama ben genelde bu sahnelerde gözlemciyim. Ya arabanın içinden ya da arkadaki noktalardan birinden olanı biteni seyrediyorum.

Nihayet kuşları hakkıyla tanıyan bir köye geldik. Kökez civarıydı sanırım. Murat yine aynı kendinden eminliğiyle arabadan indi –biz de indik tabii. “Selamün Aleyküm, biz böyle koca koca kuşlar, kara kartallar arıyoruz, siz biliyor musunuz buralarda var mı o kuşlardan?” diye sordu. Üstüne üstlük, kuşu tarif etmedeki performansı öncekilerden çok daha iyiydi. Artık tecrübe kazanmasından mı, yoksa seyahatin sonuna yaklaşırken ki sabırsızlığından mı bilinmez. Adamlar durumu hemen anladılar ve neredeyse bir ağızdan: “Ha evet, şu dağın ardında ağaçların üzerine yuva yapıyorlar” diyerek karşıdaki ormanla kaplı tepeyi gösterdiler. Ağacın üzerindeki yuvayı belirtmediğimiz için bu detay hepimizin hoşuna gitmişti, belli ki aradıklarımızdı onlar. Pek hoşnut teşekkür edip hızla hedefe doğru yol almaya davranmışken amcalardan biri iki adım atıp yaklaştı “yalnız” dedi, durduk biz de, “Biz onlara Kara Akbaba deriz”.

Türkçe kuş isimleri listesi

Bir ara, sanırım 1995 yılının son aylarından birinde, Türkiye’deki kuşların isimlerini bir liste haline getirme ihtiyacı doğdu. Bir toplantı tertip ettik. Bu toplantı sadece Türkçe Kuş isimlerini bir araya getirmedi, aynı zamanda 3 kuşak kuş gözlemcisini de buluşturdu, iki gün boyunca uzun uzun kuşlar, isimler üzerine konuşup tartışmalarını sağladı.

Belki bu da bir ilkti. ODTÜ Biyoloji Bölümü’nün ev sahipliği yaptığı toplantıyı AKGT ve DHKD ortaklaşa koordine etti. Ayrı ayrı kuş listeleri derlendi, farklı kullanımlar üzerinde tartışmalar yapıldı ve tek bir isim listesine ulaşıldı sonunda. Bu neden bu kadar önemli diye soranlarınız vardır şimdi. Önemliydi, çünkü değişik değişik kaynaklarda, konuya her el atan, başka bir isim kullanıyordu ve bu büyük bir karmaşa yaratıyordu. Koca koca adamların bir kuşun adı üzerinde bu kadar titizlenmeleri de kuşçulara has bir özellik olabilir aslında. Böylesine ciddi bir iştir işte kuş gözlemciliği. Yanlış hatırlamıyorsam Büyük Sumru isimli hayvancağızın ismi Hazar Sumrusu’mu olsun, Büyük Sumru’mu olsun tartışması oldukça zaman almıştı! Konunun güzelliğine bakar mısınız?

Elbette her şey gibi o liste de değişti sonra. İleriki yıllarda, 2002 yılına gelindiğinde Kerem Ali Boyla tarafından tercüme edilen, kapağı Sancar Barış tarafından resmedilen ve Doğal Hayatı Koruma Derneği tarafından basılan ilk kapsamlı Türkçe kuş rehber kitabında bir sonraki versiyonu ortaya çıktı.

Kitap basılınca üstünde dumanı tüterken DHKD ofisine geldiğinde büyük heyecanla gidip aldık. Kitabın genel sahibi her ne kadar İngiliz bir yayıneviyse de üzerindeki isimler tanıdık, kelimeler Türkçe idi. O mutluluk tarifsiz (böyle şeylerle mutlu oluyorduk o zamanlar). O zamana kadar kuşçuların çoğu bu kitabın İngilizcesiyle birlikte uyuyorlardı. Kitapların hemen hepsi lime lime olmuştu neredeyse.

Önsöz Tansu Gürpınar tarafından yazılmış, Kapak resmi Sancar Barış tarafından resmedilmiş, kitabın kendisi Kerem Ali Boyla tarafından Türkçe’ye çevrilmişti. Her birine tek tek imzalattım.

Sancar’ın yazdığı cümle derin bir nefes sonrası gelen rahatlık hissi gibi:

Güneşin, Şükürler olsun ki bunu imzalama şansımız oldu… Sevgilerle, Sancar, 21.04.2002

*Kao-dinamik: Ben uydurdum, itiraf ediyorum. Öylesine çıktı ağzımdan. Kaotik ile dinamikin birleşimi bir kelime. Dinamik ama aynı zamanda kaotik. Düzensiz ve hareketli de diyebiliriz. 

(İlla ki) Devam edecek…

 

Güneşin Aydemir

 

Ilgın’ın hamilelik ve annelik günlükleri

3 Eylül 2016

siz hepiniz biz beş!??????

26 Eylül 2016

Eşe dosta duyurana süpriz öpücük atıyorum :)

Çoluk çocuk yapıcaz diyorum, koca yaz yattık diyorum bilmem anlatabildim mi : )

27 Kasım 2016

Merhaba canımlar.

Benim yakınlarda amerikaya gidip dönecek benim de minnak (ayı gibi ikiz emzirme yastığı) bir isteğimi yerine getirecek bir panpam var mıdır listemde? Çok panpa olmasak da olur, bavulda yer olsa yeter : )

Cefakar ananın fedakar arkadaşları! Bi seslensenize : )

Hadi yea.

10 Aralık 2016

On gün sonra dışarı çıktım. Arabaya binip kahve icebileceğimiz bi yerin önüne gittik, sandalyeye kadar yürüdüm ve aynı yerden arabaya binip eve geri döndüm. İki kere de tuvalete gittim ve giderken birkaç vitrine baktım.

Çok hamileyim. Riskli bir gebelik geçiriyorum ve mümkün olduğunca yataktan çıkmamam gerekiyor. Bunlar sağ cepte. 31 yaşındayım. Gezmeyi çok seviyorum ve şu anda ailemizin gelecek yeni üyeleri için, doğum için deliler gibi hazırlık yapmak istiyorum. Bunlar da sol cepte. Kalbimin üzerinde de baska bir cep var. Hani baba tişörtlerinin sol yanında içinde maltepe sigarası ve muhtar çakmağı konulan cebi gibi bir cep. Hah işte o cepte de terazi var. Gençlik ateşiyle, korumacı anaçlığı orada dengeleyip beynime “otur kıçının üzerine” sinyallerini oradan yolluyorum. Zor oluyor. Ama oluyor işte. O kafamıza yıllarca kakılan “ben seni 9 ay karnımda taşıdım”ların anlaşılma zamanı benim için bugünlermiş.

Neyse konu bu değil. Konu pazara gidememek. Zihinsel olarak pazara gitmeye çok hazır olmak ama fiziksel olarak bunu başaramayacağına bir türlü ikna olamamak. Annem zihinsel melekelerini yitirip artık yatalak olduğunda, babamın ana dilini konuşarak “işeyeceğim” diyerek üstünü açıyordu. Kalkamıyordu ama bunu günde yirmi kere falan yapıyordu. Bende günde yirmi kere bişeyleri yapmanın programını yapıyorum. Sonra işemeye gidip nefes nefese geri dönüyorum.

Konuya bir türlü giremiyorum, yazmak da böyle birşey işte. Konu konuyu açıyor. Demem o ki; birşeyleri yapabiliyorken yapın. Bişeyleri yapmayacağınız günler zannettiginiz kadar uzakta olmayabilir. Hahaha. Tabi ki böyle birşey demiyorum. Böyle şeyler diyecek olmam için gasilhanede memur olmam gerek. Değilim. Çok şükür.

Diyeceğim şu; pazara gidin pazara. Pazar çok güzel. Donlar hem yumuşacık hem de bedavadan biraz pahalıya.

9 Ocak 2017

Birkaç haftaya doğuracağım ve çocukların yüzünden çok; ne zaman rakı kalamarlı bir akşam yaşarım, ne zaman midye biraya gömülürüm, munchies munchies dediğin nedir ki gülüm ben muzu süt reçeline sokup yemişim gibi meseleleri düşünüyorum.

Allahın izniyle sex, drugs ve fantezi müzik diyorum.

15 Ocak 2017

Ay hamilelik çok kutsal. Annelik daha kutsal. Ay ikisi de ne biçim de kutsal şeyler. Vallahi bir kadının yaşayacağı en özel deneyim.

Bi siktirin gidin.

Hamilelikle ilgili konuşulmayanların neden konuşulmadıklarını aşırı merak ediyorum. “Ay doğurunca hepsini unutuyorsun!” diyenler için önlem olarak doğurmadan bunları şuraya iliştiriyorum.

  1. Hamilelik aynı zamanda hormonal bir mesele ve hem baskılanan hem de coşan hormonlar insanın anasını ağlatıyor. Menapozdasınız ama aslında yatakta on kaplan gücündesiniz ve karnınıza demir külçe bağlamışlar. Üstelik beyaz önlüklü biri elinde kırbaçla “şimdi değil” diye poponuza vuruyor.
  2. Çok kutsal bir gaz çıkarma rutininiz var. İlk zamanlar “ay tutamadım” dedirtiyor, sonra “ay çıksa da keşke tutamasam” diyorsunuz. Kutsal osuruk.
  3. O çok kutsal memeler yeşil damarlarla doluyor, mis gibi meme ucunuz kafam kadar olup karardıkça kararıyor. Seksapeli kutsallığa kurban ettik.
  4. Ay ne şirin karnın var diyip ellerini hiç sormadan karnınıza yapıştıran bir takım gerizekalılarla muhattap olmak zorunda kalıyorsunuz çünkü memlekette güvenlik alanına saygı falan yok, dua edin eliyle vajinal kontrol yapmıyor. Çünkü göbek çok kutsal.
  5. Kutsal göbeğin ortasından kahverengi ayı gibi bir çizgi geçiyor. Göbek deliği genişledikçe genişliyor, en sonunda isyan edip çatlamaya başlıyor. Yıllarca düz olsun diye kıçınızı yırttığınız göbek için artık yapacak bişey yok, çatlak için çare yok. Kutsal çatlak, hayrını görün.
  6. Hamilelikte mide bulantısı diye bişey var, hani diZilerde sabah lavaboya koşan kadınlar var ya, bayılınca hamile olduğunu anlayanlar falan. Hah işte onlar devede kulak. İnsan sekizinci katta pişen yumurtanın kokusundan sekiz kere kusup, yine de kusacak bişey olsun diye bi bardak su içemez hale gelebiliyor. Ama bunlar hep geçicek, bebeğinizi kucağınıza… tövbe tövbe.
  7. Hamilelik reflüsü. Kutsal reflü. Yemek borunuzda bebek ayağı hissedeceğiniz günler geliyor ve insan o an “canım evladım” falan demeden babasının şarap çanağına sövüp sayıyor. İşte bunlar hep bebek saçlandığı için : )
  8. Zurnanın zırt dediği yer: hamilelik basuru! Hadi zenginseniz sizin için hemoroid diyeyim. Götünüzle ilgili derdinizin bitmediği bu kutsal sürecin son noktası işte o kutsal meme. Doğurun geçecek, vallahi bak.
  9. Otuzbeş sene önce doğurmuş teyze tavsiyeleri! Ayva yeme bebek tüylü olur da var isterseniz, doğar doğmaz şekerli su içir bebek sarılık olmasın da var sinirleriniz kaldırırsa. Ama işte bunlar hep o kutsallığı daha öne yaşamış insanların şeyleri çünkü çok kutsal.
  10. Sizinle birlikte hamile kalan kayınvalide, kayınpeder, baba, anne falan var bir de. Çünkü bu kutsallığın parçası olmasalar ölürler, alınganlıklar tripler, osuruktan nem kapmalar bir tür lohusalık. Aile de aşırı kutsal bi kurum çünkü. Köküne turp suyu sıktığım.
  11. Ay kaç kilo aldın? Aşırı kutsal bi soru mesela. Cevabını kimsenin beğenmediği bi soru. Az aldıysan çocuklar büyümedi çok aldıysan ay kendine almışsındır. Ama herkesin kilo ile ilgili söyleyecek bişeyi var. Çünkü göt göbek de kutsal.
  12. İkiz mi doğuracaksınız, hah şimdi iki kere boku yediniz. Çünkü kendiliğinden mi oldu tüp bebek mi? Ay keşke biri kız biri erkek olsaydı. Erken doğar onlar. Besleneniliyorlar mı bari? Sezeryan tabi di mi? Ay sizin masrafınız çok olur. Hep ağlayacaklar. Hep sıçacaklar. İkizler kolik olur. Dostum kutsal dediğin kadının tüm hayallerini sikip attın afedersin. Ama olsun. Evlat çok kutsal.

Hah, bir de “bunlar iyi günlerin, daha karnındalar” diyenler var, Allah akıl fikir versin.

Doğurunca gelip “ay vallahi unutuluyor” dersem ağzıma kürekle vurun.

Ilgın Doğurdu doğuracak.

23 Ocak 2017

Dardaysanız zaman geçmiyor gibi hissedebilirsiniz. Sayılı gününüz varsa saatler saatleri kaplumbağa hızıyla kovalıyor gibi yapabilir. Bunlar hep, zaman algılayana bağlı, yani, îzâfî bir kavram olduğu içündür.

Mesela doğuracaksanız ve hamilelik de gıcıksa..

Ahahah tam didaktik olucam bi gülme geliyor : )

Lan neyse, geçiyor işte. Ben yarın doğurucam. İt sürüsü resmen aramıza katılacak. Hem göt korkusu hem heyecanı bi arada yaşamak için hamile kalın bence. Paranızı saçma sapan sporlara, bancicampinklere vermeyin. Doğurun.

9 Şubat 2017

‘ Doğurunca gelip “ay vallahi unutuluyor” dersem ağzıma kürekle vurun. ‘

demiştim ya hani, küreğini alan kapımıza dayanabilir. Öyle de sözümün eriyim.

Ilgın Anamgaripanam

14 Şubat 2017

17 Şubat 2017

Kul kurar felek gülermiş edebiyatını hatmettiğim hamileliğim son numerosunu da yapıyor ve biz iki şubatta doğum için hazırlanırken çarşı karışıyor. 23 Ocak’ta doktorum yarın alalım bebekleri diyor.

Ay “Eğer bir doktor bebekler için almak tabirini kullanıyorsa zaten oradan kaç” diyordum önceden kendi kendime. Çünkü doğal Doğum kitaplarını yemekle meşguldüm ve evde doğum için araştırmalarımı yapmış herşeye hazırdım.

Nah babam afedersin.

Tek yumurta ikizlerine hamileyim ve ikizlerin arasında kan transfüzyonu şüphesi var. Kadın alalım değil, keselim dese “ay en iyisini siz bilirsiniz” diyecek durumdayım.

Yatışımız yapılıyor, analara babalara haber veriliyor. Bir takım ahlar vahlar ve bir takım hayırlısı telkinleri geliyor o taraftan..

Ve ben çok korkuyorum.
Kesin kan kaybından öleceğim, çocuklarım kimlerin elinde büyüyecek acaba? Serhat’a sıkı sıkı tembihlemek istiyorum: kimseye bırakma kendin büyüt çocukları, en çok sana güveniyorum diye. Ama sonra diyorum ki ölürayak kontrol manyaklığı yapma ılgın, hayat olması gerektiği gibi akar. Bari akıl etse de anne sütü paylaşım sayfalarından falan süt bulsa çocuklara!

Sabah oluyor, otel odası kılıklı hastane odamızda nefis bir kalabalık var. Sabahın köründe kırmızı burnuyla Baran giriyor mesela kapıdan. Kübra neredeyse benim yerime doğuracak. Duygu tüm süreçte yanımda olmuş, yine orada. Ukrayna’dan Ragip gelmiş odada bir bayram havası..

Derken beni almaya geliyorlar. Giyotine gidiyorum sanki. Ama kameralara poz veriyorum falan. Çünkü yiğitliğime hayatta bok sürdürmem.

Serhat da doğuma girmek üzere benimle ameliyathaneye iniyor. Ayrı yerlere gideceğiz, onu Doğum başlarken alacaklar.

Ameliyathaneye giriyorum. İşte cenazemin çıkacağı o soğuk yer! Aşırı üşüyorum. Ellerim ayaklarım buz kesiyor. İçerde yirmi kişiye yakın insan var. Hasta bakıcının birine sarılıyorum. Çıplağım. Sonradan benim ona değil onun bana sarıldığını çözeceğim. Epidural takılacak. İşte ölmesem bile felç kalacağım noktaya geldik! Tekerlekli sandalyemde Çanakkale sahilinde iki bebek bir köpekle hayal ediyorum kendimi.

Sonra tuhaf bi sakinlik geliyor. Yatırılıyorum. Önüme perdeler çekiliyor. Güzel bi uyuşukluk geliyor.

Ummanın evine gidiyorum. İki sene önce İzmir’e çıkartma yapıp, kafamızı fena halde yaptığımız bir güne. Benim fena olup sobanın dibinde saatlerce titrediğim, bir türlü ısınamadığım bir parti gecesine.

O esnada Serhat’ı fark ediyorum. Yanımda duruyor ve bana sesleniyor. Ne güzel kocam da buradaymış!

Fakat neden karnımın içindeki her şeyi hissediyorum? Dün gece duygu her şeyi hissedeceksin ama hiç acımayacak derken bundan mı bahsediyordu? Kafamı toplayamıyorum.

İşte tam o an, doktorumun “hoş geldin” dediğini duyuyorum. Minik bir kuş sesiyle birlikte. Az sonra yeni bir “hoş geldin” daha geliyor, bu gelen bir canavar olmalı çok gürültücü!

Sonra birinin elinde bebekle bana yaklaştığını görüyorum. Dudaklarım bebeğin yanağına değiyor ve diyorum ki “bu Gece!”. Aylarca hangisi Uzay hangisi Gece olacak diye boşuna kafa yormuşuz. Demek böyle oluyormuş. Sonra uzayı getiriyorlar. Dünyanın en güzel çocuklarını doğurmuşum.

Ölmeyeceğim.

Ağlıyorum. Serhat da ağlıyor.
Bitecek kurtulacağız diye gün saydığımız zorlu hamilelik yerine, hiç bitmeyecek bir analık babalık ağrısının başladığını idrak edemesek de hissediyoruz.

Fonda “sevmek zamanı” çalıyor..

 

25 Şubat 2017

Nasılsın, bebekler nasıl, napıyorsun, aradım açmadın, yazdım görmedin gibi tüm cümlelerin cevabı aynı: emziriyorum. Evet, nerdeyse hep.

6 Mart 2017

Uykusuzluk demiş miydim?

Merhaba,

Uzun ve tatlı bir yazıyla neden böylesi geciktiğimizi, Uzay ve Gece’nin aramıza katılışını,
dört kişilik bir ekip ve yancımız Gustav’la ilgili
hayallerimizi anlatmaya niyet etmiştik.
ama elimizde uykusuzluk, kirli bezler, gaz sancıları dışında henüz pek birşey yok! uykusuzluk demiş miydim?!

Bir cesaret yeniden yollara düşeceğiz, serhat istanbul’a geliyor. Yumurtalar, peynirler, zeytinler özleyenleri için yeniden kutulara dolacak…

Sevgiler…

15 Mart 2017

Annelik benim için evli birine evli olduğunu bilmeden aşık olup, öğrendikten sonra da kapı dışarı edememek gibi birşey oldu.

Ay evet çok aşığım ama hayatım bok gibi.

(Arka arkaya üç saat gece uykusu uyuyanlar teselli vermesin pls. )

18 Mart 2017

Memeeeaaa!

23 Mart 2017

Sonuçta kimse delirmek için doğurmuyor. Ama deliriyor.

24 Mart 2017

Ayna mı kırdım, merdiven altından mı geçtim, kara kedi mi gördüm ne bok yedim?! Bu çocuklar niye böyle huysuz lan?

(Bkz.Genetik faktörünü es geçmek)

25 Mart 2017

İlişkilerde mülkiyet üzerine yıllarca düşündüm ve son kertede altına sıçan iki veletin mülkü oldum. Adam mememi ısırınca, mememi çekmeye korkuyorum çünkü avazı çıktığı kadar bağırıp, bir süre söyleniyor.

Var canım, mülkiyet var. Yıllarca kocamı yediğimle kaldım. Pardon beybicim.

Ilgın the meme

29 Mart 2017

Çocuklu hayat bildirimleri vol.36789

Yemek yemeyi severim. Yemeğin iyisine ayrıca düşkünüm. Yemeği pişirene karışıp, edepsizleşebilirim. Sufleme tarçın attılar diye mekan terketmişliğim, az pişmiş bonfile pişiremediler diye mutfak basmışlığım falan vardır; öyle ayıyım.

Evde geçen cuma serhatımın getirip beni sevindirdiği yabani kuşkonmaz var. Ölürüm. Yumurtayla güzel pişirilirse gerekirse adam öldürürüm.
Tabi burası çocuklu ev, gerekirse kuru ekmek için de adam öldürülür. Neyse.

Ben bu mereti pişirip, kızarmış ekmek ve çayla yemek hibi bir sevdaya düştüm. Vericem koyun peynirini vericem koyun peynirini. Planım da şahane; iki emzirme arası yapıcam bunları yaklaşık bi saatim var! Bu arada bu evde başka bi plan şekli olmadığından planlarken kafam da yorulmadı. Ohhh.

İlk önce çaydan vazgeçtim. Ne olacak dedim, ilk ben miyim yani çaysız kahvaltı eden? Allah Allah! Sonra ekmekler kızarmasa da olur dedim. En son ekmek gariban işi, ben yemeyeyim diyordum. Yumurta tavaya konup konup ısıtılmaktan biscoti sertliğine geldi, kuşkonmazlar ağladı. Ben ne yaptım? Yedim. Çünkü anayım ben ana! zütüm mü azalsın?

Hala korunmaya başlamadıysanız diye söylüyorum; şu an serçe parmağımda minik sarı bi bok var.

İyi günner.

31 Mart 2017

Ilgın the çıtır diyorlardı bana! Ne ara oldu bu?!

Video

3 Nisan 2017

Ne demek banyoya girmek? Ne demek rahatlamak? Saçmasapan konuşma allasen annea yea.

Uzay , 03.04.2017
Çanakkale

 

Derleyen: Ceylan Yurdakuler

 

 

 

 

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Balık Tutma Dersi – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Balık Tutma Dersi

Ekonomik ve siyasi krizler, artan döviz kurları, işsizlik, terör sorunları, göç dalgaları, doğa katliamları, hallaç pamuğuna dönmüş eğitim sistemi… Saatlik, günlük, mevsimlik kötü haberler sağanağı altında yaşıyoruz. Her an tetikteyiz. Gevşemeye, düşünmeye, içimize dönmeye ve asıl ihtiyaç duyduğumuz anlam arayışlarına yönelmeye bir türlü sıra gelmiyor. Bu arada daha fazlanın daha iyi kabul edildiği bir dünyada yaşıyor, biriktiriyor ve tüketiyoruz.

Daha büyük evlerde oturmak, daha lüks arabalar kullanmak, daha çok eşya alabilmek için daha çok çalışıyor, daha çok para kazanıyor ve daha çok para harcıyoruz. Bu döngü bize mutluluk yerine stres getiriyor.

Alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp kendimize limitler koyduğumuzda, en gerekli olanı seçerek günlük rutinlerimizi basitleştirdiğimizde, gerçekten ihtiyaç duyduklarımızla yetindiğimizde daha iyi ve anlamlı bir hayat sürmemiz mümkün mü? Heinrich Böll‘ün ünlü İş Etiğinin Çöküşü Üzerine Bir Anekdot isimli kısa öyküsünden uyarlanan Balık Tutma Dersi bu soruların cevabını veriyor.

Hikâyeyi hep birlikte anımsayalım. Batı kıyılarında bir limanda gezinti yapan turist, kayığında uyuklayan balıkçıyı görür. Bu güzel havada avlanmak yerine neden uyukladığını merak eder. Balıkçı ihtiyacı kadar balık ve ıstakoz avladığı için kıyıya döndüğünü açıklasa da turist, balıkçının azla yetinmesini kabullenemez. Günde bir kez yerine iki, üç ya da dört kez avlanmaya çıkarsa neler olabileceğini açıklamaya koyulur. İkinci bir kayık, motorlu tekneler, soğuk hava deposu, balık restoranı, füme balık tesisi, konserve balık fabrikası, Paris’e canlı ıstakoz ihracatı… Turist, burada duraklar. Hayalleri sona ermiş gibidir.

Sınırlı kaynaklara hırsla saldırmayan, yalnızca ihtiyacı kadar avlanan, azla yetindiği için kendisine zaman ayırabilen,  yaşadığı ânın tadını çıkaran balıkçı ve günün birinde çalışmak zorunda kalmamak için çok çalışmanın bir erdem olduğuna inanan turistin karşılaşma hikâyesi üzerinden kurgulanan Balık Tutma Dersi bize başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu gösteriyor ve bizi sürdürülebilir yaşam, gönüllü sadelik kavramları ile tanıştırıyor.

Metin: Heinrich Böll
Uyarlayan: Bernard Friot
Resimleyen: Emile Bravo
Türkçeleştiren: Figen Müge Erel
Desen Yayınları
40 sayfa
Her yaş

 

Tuğba Alaybeyoğlu

 

Bugün Romanların günü

Bugün dünya üzerinde 15 milyondan fazla Romanın yaşadığı rivayet ediliyor. Yarı göçebe, yarı yerleşik bir topluluğun sayımını yapmak kolay değil.

1922

1050’ de Hindistan’ dan, Pencap- Sind nehri havzasından yola çıkmışlar, İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmışlar. Bu yolculuğun neden başladığına dair birçok rivayet var. Bugün atalarının gezgin ruhlarının peşinde dur durak bilmeden yolda olan Roman sayısı çok fazla değil. Birçoğu bulundukları ülkelerin nüfus kayıtlarına geçirilmişler ve yaşadıkları ülkenin yaşam biçimine uyum sağlamaya çalışmışlar.

Türkiye’ de de 500 binden fazla Roman yaşıyor. Romanların İstanbul’ a gelişi ise Fatih Sultan Mehmet döneminde olmuş. Balat’ a gelip yerleşmişler. Bugün de o bölgede çok renkli bir Roman nüfusun yaşadığını biliyorum. Hele içlerinde birisi var ki, unutmaya imkân yok: Balat’ ta bir moda dükkânı olan, Romanların modacısı, şarkıcı Kobra Murat. Her yeni kreasyonunu Panagia’ nın önündeki alanda yapılan şarkılı sokak defilesiyle kutlarmış. Onu ilk kez 8 Nisan 2010’ da Haliç kıyısına kurulan sahnede izlemiştim.

Çocukluğumdan anımsıyorum, 1970’ li yıllarda her bahar ayında Küçükçekmece Gölü’ nün çevresindeki düzlüklere at arabalarıyla göçebe Romanlar gelir, çadırlar kurulurdu. Ekin biçme işi, hayvan güdücülüğü, kalaycılık, bohçacılık, düğünlerde çalgıcılık yaparlar ve kış gelince bir anda ortadan kayboluverirlerdi. Sonraki bahara bu renkli göçebe gruplar yine gelirlerdi.

Zaman içerisinde at arabaları yerini kamyon ve kamyonetlere bıraktı. Bazı Romanlar da gitmeyip yerleşik yaşama geçtiler. Hatta içlerinden birisi uzunca bir süre köyün bekçiliğini de yaptı. Adı Mustafa’ ydı ama herkes ona Pırtık derdi. Çocukları arkadaşlarımdı. Sonra bir gün onlar da gittiler. Bugün Sazlıdere’ nin batı kıyısında küçük bir Roman mahallesi var. Buralarda bugün de onlara birer potansiyel suçlu gibi bakıldığını görüyorum ne yazık ki.

Tarihleri boyunca hangi topraklarda yaşıyor olurlarsa olsunlar Romanlar her zaman toplumun en alt sınıfı olarak görüldüler ve ayrımcılığa tabi tutuldular.

2.Dünya Savaşı’nda (1943-1945, Fransa) Yahudiler gibi Romanlar da Almanlar tarafından büyük bir kıyıma uğratıldılar. 200.000-800.000 arasında Roman çoluk çocuk aşağı ırktan oldukları gerekçesiyle Macaristan, Polonya ve Çekoslovakya’daki Nazi kamplarında yok edildiler. Çingene asıllı yönetmen Tony Gatlif’ in Korkoro (Yetim) filmi soykırım günlerinde 15 kişilik bir Çingene ailesinin Alman’ lardan kaçışını ve yolda onların peşine takılan ve onlarla kalmak isteyen, ailesi ölmüş küçük bir çocuğun gerçek hikâyesini anlatıyor. Filmin bir yerinde ailenin asi karakterinin özgürlük tanımı bence ele avuca sığmaz bu toplumun genel ruh halini de çok güzel özetliyordu: “İnsanlar bizim nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı bilmediği zaman ancak özgür oluruz”

Bu insanların yazılı bir dilleri yok ve bu nedenle bir edebiyatları da yok. Ama müzisyenlikleri tartışmasız. Burada en ünlü Roman gruplarından birisinden bahsetmek istiyorum. İsimleri Türkçede “Haydutlar Çetesi” veya “Haydutlar Orkestrası” olarak da okunabilen grubun aslında korkulacak bir tarafı yok (!) Kendi halinde Rumen köylüleri Romanya’nın Clejani köylerinde eş dost toplantılarında çalarken batıda da tanınmaya başlamışlar. Bugün dünyanın en iyi Roman topluluğu olarak anılan grup Türkiye’de de konserler verdi. Tony Gatlif ” Latcho Drom” filminde grubun öyküsünü anlatır. Bu videoda halen eşe dosta çalmaya devam ediyor gibiler. Galiba en çok da kendileri için çalıyorlar. Bir söz vardır: “Romanın malını eşeğe yüklemişler dolmamış, keyfini deveye yüklemişler almamış.” Bu şarkıda yüzlerindeki keyfi görebilirsiniz…

Özellikle seçim dönemlerinde siyasilerin aklına gelen Türkiyeli romanların bugün, konut, istihdam, sağlık, erken evlilik vs. gibi birçok sorunu var. Bir oy deposu olarak görülen romanların önündeki en büyük engel bana göre sağ ve sol partilerin onların gerçek meselelerine yaklaşımlarındaki gayri samimi durum. Her seferinde bu sorunların bir sistematiğe oturtulup, çözülmesini amaçladıklarını söyleyen sağ- sol siyasetçiler var fakat bu sistematik bir türlü kurulamıyor.  Bugünlerde yine 8 Nisan çalıştayları yapılıyor. Okuyoruz gazetelerde. Ağızlarına bir parmak bal sürüp, çözümü bir sonraki seçimlere- Roman günlerine ötelemekten öte bir şey çıkmıyor bu çalıştaylarda.

Bu durum toplumun diğer mağdur kesimleri için de üç aşağı- beş yukarı farklı değil. Sağda ve solda yer alan iki büyük popülist parti ve daha solda yer alan onlarca parçaya bölünmüş bir muhalefetle Romanların da diğer mağdurlar gibi umudu başka baharlara kalacak gibi görünüyor.

Geçen aylarda hayata veda eden Romanların divası Esma Recepova’ yı bizim gazeteye yazmıştık. Ne diyordu Romanları bir araya gelmeye davet eden şarkısında Recepova: Ah çingeneler, ah kardeşlerim, gelin gelin tüm dünyadan, yollar açık bizlere…”

Fotograf: Kara Çocuk/ Bruno Paixao

Bu çağrı ilk kez 8 Nisan 1971’de Londra’ da gerçekleştirilen ilk Dünya Roman Kongresi’nde yapılmıştı. Bu şarkı o kongrede dünya romanlarının marşı olarak kabul edilmişti. Bu şarkı birçok Roman grubu ve topluluğu tarafından temelde Jarko Jovonovic sözleriyle yorumlanmış, çeşitlenmiş ve sınırlar aşmıştı. İlk kez Türkçe sözlerle Bandista tarafından seslendirilen “Kara Çocuk Raksı” için grubun üyeleri “…bu şarkı bizim için ‘yolculuğa ve topraksızlığa dair bir övgüdür, marşımızdır.” diyordu.

Toplumun bütün mağdurları gibi Romanlar da popülist partilere- liderlere kulak asmayıp, kendi göbeklerinin bağını kesmeyi öğrenemedikleri, bir araya gelemedikleri sürece bu mağduriyetler devam edecektir. Bizlerin de bugün toplumsal yaşamda Romanlardan aşağı kalır bir yerimiz yok. Bizim de onlar gibi tonlarca sorunumuz var; bizim de onlar gibi bir araya gelemeyen onlarca derneğimiz, grubumuz, partimiz vs. var. Üstelik kendi halimize bakmıyoruz, zaman zaman Romanlara da ne yapmaları gerektiğini öğretmeye çalışıyoruz. Siyasetçimiz de bunu yapıyor, sanatçımızda…Üstten, yukarıdan bakarak Romanlara yaklaşıyoruz ve fakat hep birlikte kafamızı kaldırıp yukarıya bakmayı akıl edemiyoruz. Birileri yukarıdan altta kalmışlığımızı, bölünmüşlüğümüzü, çaresizliğimizi avuçlarını sıvazlayarak seyrediyor.

Yani devlet katında hepimiz aslında Romanız!

Dünya Roman Günümüz kutlu olsun!

 

Ercüment Gürçay

[Eşyaların Hikayesi] Yemek odası takımının 100 yıllık öyküsü

1 Aralık 2014 – 1 Aralık 2015 arasında 1 yıl süre ile gıda/ilaç gibi temel ihtiyaçları ve sayısı 5’i bulan istisnalar dışında hiçbir şey satın almama üzerine yaşadığı deneyimi ALMADIM blogundan paylaşan Selma Hekim ile gönüllü bir anlaşma yaptık.

Selma Hekim’in gönüllü sadelik deneyimini paylaştığı “ALMADIM” blogundaki ilk yazının ilk paragrafı

Anlaşmamız da şu; Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’de evindeki ve elindeki ‘şey’leri [Eşyaların Hikayesi] yazı dizisi üzerinden okurlarımız ile paylaşacak. “Satın almadan edindiğimiz, hayatımıza kattığımız şeylerin bir öyküsü, ardında bıraktığı bir hatırası var” diyor Hekim. Biz de sözü ona bırakıyoruz.

***

Yemek odası takımının 100 yıllık öyküsü

Geçen hafta eşyaların hikayesini bir türlü yazamadım. Halbuki evdeki en değerli eşyaları yazmaya niyetlenmiştim: aslan yakalı masa ve büfeden oluşan yemek odası takımı. Geçmişleri hakkında pek bir bilgim yoktu yazmaya oturduğumda. Anlatmaya İlker’in, Melih’in anneannesinden kalan bu takımı bana vermesiyle başlayacaktım. En iyisi yine oradan başlamak.

ÖKM (Öğrenci Kültür Merkezi), bizim üniversite yıllarımızda nice arkadaşlıkların, aşkların, ortaklıkların başladığı kutsal bir mekandı. Benim hayatıma da birçok insan ÖKM vasıtasıyla girmiştir, özellikle de kitleleri buluşturma konusunda uzman olan arkadaşımız İlker’in sayesinde. İlker’in sadece insanla insanı buluşturmayıp, insanla eşyayı da buluşturduğunu Melih’ten aldığı masa ve büfeyi yeni taşınacağı ev uygun olmayınca bana vermesiyle anladım.  Dedi ki, “Melih bir gün bunları geri alabilir ama o zamana kadar sende kalsın.” O günün üzerinden yaklaşık beş yıl geçti, Melih’ten bu süre içerisinde ses seda çıkmadı. Bu ikili takımın hikayesini yazmaya karar verince Melih’i arayıp da nedir bunların hikayesi diyemedim. Diyemeyince de haliyle güzel bir hikaye çıkaramadım, bir şeyler eksikti.

Geçen hafta tesadüfen büyük ÖKM buluşması yapıldı. Ben gidemedim ama baktım fotoğraflarda İlker, Melih herkes orada. Bir de whatsapp grubu kuruldu arkasından. Çekine çekine dedim ki whatsapp’ta “Melih eğer benden eşyaları geri almayacaksan sana bir sorum var, nedir bu eşyaların hikayesi?

Melih’in genç yaşında PTT müdürü olan dedesi Mehmet Atıf Bey’in, eşi Cahide Hanım ile beraber Kocaeli’den  İstanbul Mecidiyeköy’de yapılan Güvenevler sitesine taşınmasıyla başlıyor hikaye. Gerisi Melih’ten gelsin:

“Anneannemler 1955 senesinde Mecidiyeköy’deki eve yerleştiklerinde evde masa ve büfe yokmuş. Sen sorana kadar ben bunların yeni olarak satın alındığını hayal etmiştim, ikinci el olarak alınmış olabileceği aklıma gelmemişti.

Komşularından Albay Kerim Bey ve eşi o dönem eşyalarını değiştirmek istemişler, ananem de makul bir fiyatta anlaşıp bu eşyaları satın almış. Annemin tahmini Kerim Beylerin de bu eşyaları 1920’lerde ya da 30’larda almış olabileceği şeklinde. Nereden bu tahminde bulundun dediğimde de “yaşlı insanlardı, o yüzden öyle dedim” diyor. Ev mobilyasını değiştirmek sık yaşanan bir durum olmadığından annemin tahmini 5-10 sene yanılmayla da olsa doğru olabilir.

Kaba bir hesapla kullandığın eşyaların yaşının 100 seneye yakın olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu eşyalarla 1955 senesinde 10 yaşında olan annem ve iki kardeşi, sonrasında 1992 senesine kadar  kardeşim ve ben birlikte büyüdük. Anneannem de Karamürsel’e temelli olarak yerleşene, yani tahminen 2012 senesine kadar bu eşyalarla yaşadı”

Bunları öğrenince iyi ki hikayeyi geçen hafta yazamamışım yoksa bütün bu bilgiler eksik kalacaktı diye düşündüm. Bu bilgileri almasam benim yazacaklarım eşyalara bakıp çıkaracağım ipuçları olacaktı.

Mesela masanın açılıp büyümesi ve içinde kalan kısmın renginin soluk kalması,  büfenin camlarına  yapışmış kağıtlar ya da soldaki kapağın iç kısmına çizilmiş resimler ve yazılar gibi. Kapaktaki o resimlere bakınca bir dönem Melih ve kardeşinin dolabı kitaplarını koymak için kullandıklarını düşündüm. İsimler, bir basketbolcu resmi, yapıştırılmış boncuklar var. Kapak bir çizgiyle ikiye ayrılmış, dolabın altıyla üstünü ayıran yere denk geliyor çizgi. Üstte birinin adı var altta diğerinin.

Şimdi biz o alt kısma alet edevat, üst kısma da örtüleri koyuyoruz. Acaba anneanneler ne koyuyordu aynı dolaba diye düşünüyorum ya da Albay Kerim Beyler. Bizden sonra neler koyulacak?

 

Selma Hekim

Son dönemin Kent Kitapları

İmkansız Medeniyet : TOKİ Aktaş Mahallesi Örneğinde Feminist Bir Etnografi

“Yani burada baksana üst üste üst üste. Görsen kimi görürsün bu kattakini, onu da nasıl göreceksin, kapıyı açamazsın bile. Ama gecekonduda kapın zaten açık, kim gelmiş kim gitmiş görürsün. İstemesen bile konuşursun. Burada evlere kapandık, tepeden baykuş gibi bakıyorsun işte… [eskiden] sokakta oturursun, bahçeler vardır orda, hep bahçelerde buluşursun. Hele yaz akşamları çok güzel olurdu, komşu gezmelerinde gülüp eğlenirdik. Bak onu çok yapamazsın işte binada. Bahçe mi var ki zaten, o da ayrı yani.”

Kentsel dönüşüm Türkiye’nin gündemine çok hızlı girdi. Bunun bir “medeniyet projesi” mi yoksa yeni bir rant mekanizması mı olduğu tartışıladursun, Burcu Hatiboğlu Eren, gecekonduların çok katlı TOKİ binalarıyla yer değiştirmesinin kadınlar açısından anlamını araştırıyor. Ankara’nın Aktaş Mahallesi’nde yaptığı araştırmanın bulgularını bizimle paylaşıyor. (Tanıtım yazısından)

İmkansız Medeniyet : TOKİ Aktaş Mahallesi Örneğinde Feminist Bir Etnografi
Burcu Hatiboğlu Eren
Ayizi Kitap
2017

***

Kadınsız Kentler

 

Bugün tüm dünyada kadınların toplumsal konumlarında kökleşmiş olan eşitsizlik ile eğitimden sağlığa, ulaştırmadan güvenliğe kadar daha birçok alanı kapsayan cinsiyet ayrımı Türkiye’de de yaşanmaktadır. Ülkemizde kamu politikaları sürekli olarak erkeğin lehine ‘güç ve iktidar’ ilişkilerini üreten bu sistemden beslenmekte; kadınları iktisadi kaynaklara ve kamusal alana erişimden uzak tutmaktadır. Bu politikalar bu haliyle yeni eşitsizlik alanları yaratmakta; var olanları güçlendirmektedir. Bununla birlikte söz konusu kamu politikaları, toplumsal cinsiyete duyarlı biçimde tasarlandıklarında farklı uygulamaları da gündeme sokabilir, ya da belirli öncelikler temelinde bu eşitsizlikleri gidermenin yollarını sunabilir.

Kamu politikalarının tasarlanmasından uygulanmasına kadar her aşamada toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşım ile kamu hizmetlerinin üretim ve sunumunda kadınların özel deneyimlerini dikkate alan bir politika geliştirilirse; toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda önemli aşamalar elde edilebilir. Kamu politikalarının bu yönde etkin hale getirilmesi ancak toplumsal cinsiyetin ana akımlaştırılması ile mümkün olabilir.

İşte elinizdeki bu çalışmaya zemin oluşturan araştırmayı yürütenler, Birleşmiş Milletler Ortak Programı, Kadın Dostu Kent Projesi kapsamındaki Kars, Şanlıurfa, Nevşehir, İzmir, Samsun ile bu kapsamda olmayan komşu kentlerin, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Manisa ve Ordu’nun belediye plan ve programlarını toplumsal cinsiyet perspektifi ile kadınların yapabilirlikleri açısından inceledi. Belediye bütçelerinin yapısı yine kadınların dirliği gözetilerek ayrıştırıldı. Kent merkezlerine ziyaretler yapılarak, hizmet sunanlar ile hizmetten yararlananların görüşleri karşılaştırıldı; günlük yaşamda, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından gözlemler yapıldı.

Araştırma kapsamında, sözkonusu kentlerin çeşitli maddi göstergeler açısından gelişme ve iyileşme eğilimine rağmen, toplumsal yaşam bağlamında aslında eşitlik tesis etmekten uzak, birer “kadınsız kent” görünümü taşıdığı sonucuna varıldı. Eşitlikçi yerel politika tasarımı ve uygulaması için öneriler sunuldu.(Tanıtım yazısından) 

 
Kadınsız Kentler
Gülay Günlük Şenesen,  Ayşegül Yakar Önal, Nuray Ergüneş,  Burcu Yakut Çakar, Yelda Yücel
Bilgi Üniversitesi Yayınları
2017

 *** 

İcat edilmiş şehir: Ankara

 

Ankara’nın geçirdiği fiziksel ve söylemsel inşa süreçlerini kurumların ve insanların hikâyelerine eşlik ederek anlatan İcad Edilmiş Şehir: Ankara bozkırın ortasındaki şehre farklı ilgi alanlarından, disiplinlerden ve açılardan bakan araştırmacıların, yazarların katkılarıyla oluşturulmuş çok sesli ve renkli bir çalışma.

Yazılarda ev içlerine de giriliyor, okullara da… Kâh tribünlerde bağırılıyor, kâh türbelerde mum yakılıyor, kâh sinema sinema geziliyor… Eski zamanlardan günümüze Ankara kurumları, iklimi, mimari biçimleri, yaşam tarzları, kültürel ve sanatsal birikimi, resmî ve sivil mimarisi, gelenekleri, inanç sistemleri, sportif etkinlikleri ve önemli kişileriyle ele alınıyor. İçinden Ankara geçen romanlar, anılar ve şiirler ihmal edilmiyor…

İcad Edilmiş Şehir: Ankara okurun elinden tutup geçmişten günümüze uzanan başkenti farklı yönleriyle bazen tatlı tatlı, bazen de sert mizacıyla anlatıyor, etraflı bir şehir turuna çıkarıyor…

İcat edilmiş şehir: Ankara
Derleyen: Funda Şenol Cantek
İletişim Yayınları
2017

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

HDP’den cezaevi raporu: Açlık grevleri 52 gündür sürüyor!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Cezaevi Komisyonu Enformasyon Masası, 15 Şubat’ta PKK ve PJAK davalarından tutuklu veya hükümlü olanların İzmir Şakran Cezaevi’nde başlattığı ve birçok hapishaneye yayılan açlık grevlerine ilişkin raporunu yayınladı.

Raporda, eylemin devam ettiği hapishanelerde açlık grevindeki mahpusların yaşadıkları hak ihlalleri aktarıldı. Verilen bilgilere göre, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ne savcılık kararıyla hiçbir suretle kargo gönderilemezken, Tarsus Cezaevinde, talep etmelerine rağmen açlık grevindekilere B vitamini verilmiyor.

Raporda yer alan bir diğer bilgiye göre, 3 Nisan tarihinde Şakran T4 bölümündeki açık görüş esnasında açlık grevindeki bir mahpus ve yakınları, gardiyanlar tarafından taciz edilip fiziki saldırıya maruz bırakıldı.

Hangi hapishanede kaç gün?

Bugün itibariyle 17 cezaevinde 148 mahpus tarafından sürdürülen açlık grevlerinin devam ettiği cezaevleri ve günleri şu şekilde:

– Şakran Hapishanesi’nde beş kadın mahpus açlık grevinin 45., yine Şakran Cezaevi T4’te 7 mahpus açlık grevlerinin 17., 8 mahpus 38., T2 ve T3’ten toplam 13 mahpus 52., Şakran T2’de 12 kişilik ikinci grup ise açlık grevlerinin 2. gününde.

– Sincan Kadın Hapishanesi’nde 7 kadın mahpus, açlık grevlerinin 44., 9 kadın mahpus 5. gününde.

– Tekirdağ Hapishanesi’nde 10 mahpus, açlık grevlerinin 26. gününde.

– Tarsus Kadın Hapishanesi’nde 5 kadın mahpus, açlık grevlerinin 24. gününde.

– Bolu F Tipi Cezaevi’nde 10 mahpus, açlık grevlerinin 12. gününde.

– Antalya L Tipi Cezaevi’nde 5 mahpus açlık grevlerinin 9. gününde.

– Hatay T Tipi Cezaevi’nde 11 mahpus açlık grevlerinin 7. gününde.

– Düzce T Tipi Cezaevi’nde 4 mahpus açlık grevlerinin 4. gününde.

– Menemen T Tipi Cezaevi’nde 4 mahpus açlık grevlerinin 3. gününde.

– Gebze M Tipi Cezaevi’nde 7 mahpus açlık grevlerinin 3. gününde.

– Silivri 5 No’lu Cezaevi’nde 10 mahpus açlık grevlerinin 3. gününde.

– Ceyhan M Tipi Cezaevi’nde 3 mahpus açlık grevlerinin 2. gününde.

– Kırıklar F2 Cezaevi’nde 12 mahpus açlık grevlerinin 2. gününde.

Açlık grevinde olanların talepleri

PKK ve PJAK davalarından tutuklu veya hükümlü olan mahpusların Türkiye’deki birçok cezaevinde süreli veya süresiz olarak devam ettirdikleri açlık grevinin talepleri şöyle sıralanıyor:

“PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki ağır tecrit koşullarının kaldırılması.”

“Kürt illerinde gerçekleşen yıkım ve yasaklara son verilmesi.”

“Cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine son verilmesi.”

(Bianet)