Ana Sayfa Blog Sayfa 3201

Samson Dağı’nda RES için on binlerce ağaç kesildi!

Aydın Kuşadası’daki Samson Dağlarında RES direkleri için on binlerce ağacın kesildiği ortaya çıktı.

Son derece zengin bir biyoçeşitlilik ve orman örtüsü barındıran Aydın Kuşadası’daki Samson Dağlarında RES direkleri için on binlerce ağacın kesildiği ortaya çıktı. Kuşadası ve çevresinde faaliyet gösteren Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneğinden (EKODOSD) yapılan açıklamada Samson Dağlarında on binlerce ağacın kesildiği dile getirildi.

Yaban hayatının son sığınağı

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre bölge, Dilek Yarımadası Milli Parkı’na da sınır komşusu. Dernek Başkanı Bahattin Sürücü, Samson Dağlarının bulunduğu Dilek Yarımadası’nın Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar olan bitki türlerini bünyesinde barındıran, çok zengin bir biyolojik çeşitlilik içerdiğini dile getirerek yarımadanın Türkiye’nin en önemli milli parkları arasında başı çektiğini kaydetti. Deniz, orman, sulak alan, Akdeniz’de en iyi korunmuş maki topluluklarını barındıran ve yaban hayatının son sığınağı olan Dilek Yarımadası Milli Parkı’nın sınırlarının, denize uzandığı Dipburun’dan başlayarak Güzelçamlı’nın üstlerinde sona erdiğine dikkat çeken Sürücü, Samson Dağları olarak bilinen bu coğrafyanın, Milli Park sınırlarıyla harita üzerinde bıçak gibi kesildiğinin altını çizdi.

“RES yapılacak, milli parkı genişletemeyiz”

Dilek Yarımadası’nın doğusunda kalan bu bölgenin, biyolojik çeşitlilik açısından milli parktan hiçbir farkı olmadığını kaydeden Sürücü, orman toplulukları açısından yer yer daha da zengin kaynaklara sahip olduğunun da görüldüğünü vurguladı.

Aynı özelliklere sahip olan bu coğrafyanın, Fındıklıkale ve Kurşunlu Manastırı’nın içine dahil edilip sınırlarının genişletilerek milli park kapsamına alınması için Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne resmi başvuruda bulunduklarını aktaran Sürücü, Bakanlıktan gelen yanıtla ilgili şunları dile getirdi: “Bakanlıkça, milli park sınırlarının genişletmek için yeterli gerekçe olmadığı, bu bölgenin Orman Genel Müdürlüğü tarafından üretim amaçlı olarak kullanıldığı, üzerinde birçok RES santrali için izin verildiği bildirildi. Şimdi görüyoruz ki Samson Dağlarının doğu bölümünde RES santralleri için geniş yollar açılmış ve bu alanda on binlerce ağaç kesilmiş.”

667 yaşındaki ağaç, 20 metreyle kurtulmuş

Kurşunlu Manastırı’ndan milli park sınırına kadar olan alanın tamamıyla doğal ormanlardan oluştuğuna, endemik birçok bitki topluluklarını ve ender görülen ağaç türlerini barındırdığını aynı zamanda da zengin bir yaban hayatının devam ettiğine vurgu yapan Sürücü; “Şu anda ne yazık ki Kurşunlu Manastırı yolunda mevcut yolun genişletilmesi amacıyla, içinde çok ender ağaç türlerinin olduğu binlerce ağaç kesilmekte. Yol kenarında bulunan kızılçam, çınar, meşe, pırnal meşesi, ıhlamur, kestane ve birçok ağaç türünün kesildiği görülmekte.

Halbuki böyle biyolojik çeşitliliği zengin olan doğal alanlarda, ormanlar ve içinde barınan canlılar için gerekli olan ve biyolojik çeşitlilik açısından bulundukları ortama büyük katkı sağlayan ölü orman ağaçlarına bile dokunulmamaktadır. Oysa burada, bırakın ölü orman ağaçlarını, asırlık çam ağaçlarının bile kesildiği görülmektedir.

Yol kıyısındaki nadir kestanelerden bazıları kesilmiş. Prof. Dr. Hüseyin Cahit Şat’la birlikte yaş tespiti yapılan 667 yaşındaki Anadolu kestanesi 20 metre mesafeyle kesilmekten kurtulmuş” dedi.

“Milli parkın sınırları genişletilmeli”

Bu ormanların Kuşadası’nın akciğerleri olduğunu ve hiçbir ağacın kesilmemesi gerektiğini söyleyen Sürücü, “milli parkın sınırları Kurşunlu Manastırı’nı da içine alacak şekilde genişletilmelidir. Bu hem biyolojik çeşitlilik açısından hem de sürdürülebilir turizm açısından çok önemli. Bu alanın, konusunda uzman bilim insanları tarafından araştırılıp milli park kapsamına alınması için gerekli girişimler yapılmalı” dedi.

(Evrensel)

Diyarbakır’da emniyet müdürlüğü binasında patlama; 1 ölü, 4 yaralı

Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ek binasında çok şiddetli bir patlama meydana geldi. Valiliğin patlamayla ilgili yaptığı açıklamaya göre, 1 kişi hayatını kaybetti.

Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde şiddetli bir patlama sesi duyulması üzerine olay yerine güvenlik güçleri ve ambulanslar sevk edildi. Patlamanın, İl Emniyet Müdürlüğü’nün Bağlar’daki ek binasının içerisindeki atölyede panzer tamiri sırasında meydana geldiği bildirildi. Patlama sesi kentin pek çok bölgesinden duyuldu.

Patlamaya ilişkin bir diğer iddia ise, “bölgede yapılan operasyonlarda ele geçirilen bombaların infilak etmesi” nedeniyle yaşandığı yönünde oldu.

Şiddetli patlamanın ardından, emniyet müdürlüğü içindeki spor salonu çöktü.

Patlama anı güvenlik kameralarına da yansıdı:


Diyarbakır Valiliği, patlamaya ilişkin bir açıklama yayımlayarak, olayda 1 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Valiliğin açıklamasına göre, patlamanın sebebi henüz tespit edilemedi.

Diyarbakır Valiliği’nin açıklaması şöyle:

“İlimiz Bağlar İlçesinde bulunan, İl Emniyet Müdürlüğü ek birimlerimizin yer aldığı alan içerisindeki Bakım-Onarım Şube Müdürlüğüne ait tamir atölyesinde 11.04.2017 Salı Günü Saat 10.47 de panzer aracının tamiri esnasında sebebi henüz bilinmeyen bir patlama meydana gelmiştir.
Patlamanın hemen ardından olay yerine AFAD ve 112 ekiplerimiz sevk edilmiştir.

Meydana gelen patlama neticesinde 1 sivil personel kaldırıldığı hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetmiştir. Yaralılarımızın ise tedavileri sevk edildikleri hastanelerde devam etmektedir.

Olay ile ilgili adli ve idari soruşturma hemen başlatılmış olup, detaylı açıklamalar daha sonra yapılacaktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

(Yeşil Gazete)

Cerattepe’de ‘orman kanunları’: Kafkasör yaylasını koruyan halka ‘ormanı işgal ettiniz’ davası!

Artvin Orman Bölge Müdürlüğü, Cengiz’in çalışmalarına gözünü yumup, Cerattepe halkına karşı ‘çevreci’ kesildi. Yaşam savunucularına ‘ormanı işgal ettikleri’ iddiasıyla dava açtı.

Artvin’in Kafkasör Yaylası Cerattepe bölgesinde, Cengiz Holding’in maden çalışmalarına karşı direnen yaşam savunucularının 245 gün boyunca nöbet tuttukları kulübe, Artvin Orman Bölge Müdürlüğü tarafından suç unsuru ilan edildi. Yeşil Artvin Dernek Başkanı Nur Neşe Karahan’a, Dernek Yönetim Kurulu Üyeleri Nursal Bülbül’e ve Hikmet Çelik’e ‘ormanı işgal etme’ suçlamasıyla dava açıldı.

Halk, ormanını korudu

Dava için Cerattepe bölgesinde kulübelerin bulunduğu alanda mahkeme heyeti keşif yaptı. Keşfin ardından açıklama yapan Yeşil Artvin Dernek Yönetim Kurulu Üyesi ve aynı zamanda derneğin avukatı Bedrettin Kalın, tutulan nöbetin ormana zarar vermediğini aksine ormanı maden şirketinden korumaya çalıştıklarını belirterek şöyle konuştu: “Keşifte durumu izah ettik. Savunmalarımızı da mahkemede yapacağız. Burada görünen kulübelerin orman alanına herhangi bir zararı vermediğidir. Dahası Artvin Halkı 245 gün nöbet tutularak ormanı korunmaya çalışmıştır. Bu kulübeleri sadece ismi gecen kişiler değil Artvin halkı el birliğiyle yapmıştır.”

Nöbet sırasında hava koşulları sebebiyle kapalı alana ihtiyaç duyulduğunu belirten Kalın, şöyle devam etti: “İnsanlar nöbet tutarken kapalı alana ihtiyaçları vardı. Kış döneminde korunmak için yapılmıştı. Ayrıca kulübeler, ormana zarar veren yerde değil geniş bir yol kenarında kurulmuştur. Asla suç konusu olmaları mümkün değildir.” Kalın açıklamasının devamında, Cerattepe’nin yaşam alanı ve doğa mücadelesinde bir direniş sembolü olduğunu hatırlattı.

Mücadeleye devam

Yeşil Artvin Dernek Başkanı Nur Neşe Karahan da açıklama yaparak, ”Buralar, Artvin halkının sembolik olarak yaptığı kulübelerdir. Artvin halkı haklı mücadelesini sürdürmektedir sürdürmeye deva edecektir” dedi.

Akkuyu yer lisansının iptali davasına şipşak bilirkişi incelemesi!

11 Temmuz 2016 tarihinde yapılan Akkuyu Bilirkişi İncelemesi’nin,  Akkuyu Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunu onaylayan bir rapor üretmesinin  üstünden henüz 1 ay geçmişken Akkuyu dün bir kez daha Bilirkişilerle  birlikte Davalı olan şirketin yetkilileriyle Davacı meslek örgütlerini ağırladı. 10 Nisan 2017 Günü, Türkiye Barolar Birliği(TBB) ile Mersin Tabip Odası tarafından TAEK Başkanlığının Akkuyu Nükleer Santrali için 6.12.2013 tarih ve 130/2 sayılı Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş. Güncelleştirilmiş Yer  Raporunun (lisansının ) iptali  için  Davalı  Rosatom şirketi ile Akkuyu NGS, ilaveten  Çevre ve Şehircilik Bakanlığından yetkililerin de hazır bulunduğu ortamda Bilirkişi İncelemesi gerçekleştirildi.

Foto1 :Bilirkişiler, Davacı ve Davalılar Akkuyu sahasında

1976 yılında yer lisansı verilmiş olan Akkuyu NGS için santralin kurulacağı bölgede yapılacak etüt çalışmalarına başlanması amacıyla  tam 38 yıl sonra 2013 yılında yer lisansı güncellenerek onaylanmıştı. Sözkonusu güncellemenin iptaline yönelik olarak Davacı Vekilleri olan Av.Arif Ali Cangı ile Av. İsmail Hakkı Atal tarafından hazırlanan dilekçelerle, Prof Dr Hayrettin Kılıç ve Prof. Dr Doğan Kantarcı tarafından hazırlanan bilimsel raporların ekli olarak heyete sunulmasının ardından saha turuyla  gerçekleştirildi.  Bilirkişi incelemesinin sonucu 90 gün sonra alınacak.

Davacı taraftan aldığımız bilgiye göre, Bilirkişi heyetinin alana ulaşmasının gecikmesi üzerine salondaki inceleme-değerlendirme kısmı,  öngörülen saatten yarım saat sonra öğlen 12 :00’da başladı. Buna rağmen önceki Bilirkişi incelemelerinden farklı olarak  dilekçelerin okunmasının ardından gelen soruların yok denecek kadar az olması ve saha turunun çok kısa zamanda tamamlanması nedeniyle esasen iki gün(10-11Nisan) olarak planlanmış olan Bilirkişi İncelemesi aynı gün öğleden sonra tutanağın tutulmasının akabinde, saat 15:00’da nihayetlendi. Diğer taraftan dikkat çeken  diğer hususlar da Bilirkişi Heyeti içinde kadın Bilirkişi sayısının artmış olmasıyla Bilirkişi Hakiminin fazla genç oluşuydu. Saha incelemesi de yine kısa sürmesine rağmen Aralık ayından bugüne geçen süreçte farklılıkları ortaya koyuyordu: Batı limanı tamamen  doldurularak liman yapılmaya hazırlanmıştı. Diğer taraftan reaktörlerin kurulacağı yerler de reaktörlerin sayısına göre 1-2 -3 -4 şeklinde numaralandırılmıştı.

Foto2:Nükleer Ada

Davacı Mersin Tabip Odası’nın üyelerinden Dr Ful Uğurhan Bilirkişi incelemesinde konuyu sağlık etkileri üzerinden ele almaya çalıştıklarını aktardı. Zira Dr Uğurhan’a göre 31 yıl önce meydana gelen Çernobil Nükleer Kazası ile 6 yıl önce nükleer felaketin bir başka boyutunun tecrübe edildiği Fukuşima Nükleer Santral Kazası insanlık tarihi için göreceli yeni kazalardı ve her ikisi de ayrı ayrı felaketlerin başlangıcıydı. Akkuyu’yu kabul etmeye zorlanarak  insanlık aslında sonuçlarını yeni yeni öğrendiği ve hala tam bilemediği bir felaketin riskleri elektrik üretimi için üstlenmek durumunda bırakılıyordu, üstelik ekosistem de  insanlığın bu hatasından hertürlü payını alacaktı.

Davacı vekillerin  özellikle  Akkuyu’da  yer lisansı verilen bölgenin depremselliğine dikkat çektiği dilekçelerde Kıbrıs dalma batma kuşağının ve Ölüdeniz Kırığının etkisi; Kaza senaryoları özellikle yaşanmış Fukuşima felaketi örneğine uyumlu olup olmadığı; Akdeniz’deki sismik çalışmalarla saptanan çökeller ve deniz tabanını etkileyen faylara ilişkin bilgi ve öngörülerin, karot alımının nası yapıldığı; Kıbrıs adasının bulunduğu alanı tektonik olarak aktif bir yer olması nedeniyle Kıbrıs’ın güneyinde gerçekleşen dalma batma olayından dolayı bu kesimde oluşacak bir depremin Kıbrıs kuzeyinde deniz tabanında heyelanları tetikleme olasılığı incelenip incelenmediği; nükleer santralin kurulması halinde zaten sıcak olan Akdeniz’in deniz suyunun sıcaklığında meydana gelecek artış; deniz üstü ve altındaki tüm yaşamı bitirecek faaliyetlerin yapılacak oluşu gibi çevreyi ve insan sağlığını yakından ilgilendiren konulara yönelik sorular hazırlanmıştı. Geçen ay onaylanan  Akkuyu Bilirkişi İncelemesi’nden akıllarda kalan Akdeniz’deki fokların korunmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğu altında olduğu kabul edilirken “santral kurulacak ama foklara hassas davranılacaktır” şeklindeki trajikomik ibaresiyse de Davcılar bir kez daha sözkonusu fok canlı türünün Barselona sözleşmesiyle deniz kaplumbağalarının ise Yaban Hayatı Koruma Anlaşması (Bern Sözleşmesi) ile koruma altında olduğunu hatırlattı. Aynı şekilde mesele küresel iklim değişikliği üzerinden ele alınarak her an deniz seviyesinin ani şekilde yükselmeye başlama riskine de dikkat çekilerek  yer seçimi yapılırken, Akkuyu NGS”nin projelendirildiği kıyı alanındaki deniz seviyesi yükselme riskinin hesaba katılıp katılmadığı da soruldu.

Foto3 :Nükleer Ada’nın kuşbakışı görünüşü

Bu arada  3 Mart günü Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) tarafından Akkuyu Nükleer Santrali İnşaat Lisansı başvurusu için yeterlilik kontrolü süreci başlatıldıktan yalnızca 4 gün sonra 7 Mart’ta  inşaat lisansının verilmiş olduğunu da belirtelim. Dolayısıyla ayrı olarak yer lisansı davalık olan projenin inşaatına başlanmış olması kadar inşaat lisansının çok kısa sürede verilmesi de yine bir tartışma konusu. Zira diğer pek çok örneklerinin yanında, eskiden ormanlık olan  Akkuyu nükleer santral arazisinin üzerindeki ağaçların kesilmesi ve alanın tamamen traşlanması zaten eğimli olan arazide erozyon olabileceğine işaret ederken Doğu Limanı’nın yapılacağı koyun, inşaat lisansı bile alınmamışken tamamen doldurulmuş olması da Bilirkişi incelemelerinin hiçbir sonucu değiştirmeyeceğini ve maalesef hukuki sürecin sadece bir formaliteden ibaret olduğunun somut bir göstergesi.

Diğer taraftan enerji alanındaki yatırım kapsamına girmesi nedeniyle Akkuyu’da 2023 yılı itibariyle direkt ilgilendirecek  Stratejik Çevre Etki Değerlendirme (SÇED) yönetmeliği de üç gün önce 8 Nisan tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak onaylandı.  SÇED stratejik önemi olan mega projelerini ki Akkuyu da bunlardan biri, Madde 17’de açıkça belirtildiği üzere düzenleme yetkisi tamamen Çevre ve Şehircilik Bakanlığının görev alanına bırakılıyor ki bu durum, yeni Anayasanın 16 Nisan referandumunda onaylanarak kabulü halinde Akkuyu ile ilgili tüm kararların da Cumhurbaşkanı tarafından alınması demek oluyor.

Öyleyse,  Akkuyu’nun hemen yanıbaşındaki koyda baharın nasıl karşılandığına aşağıdaki fotoğrafta bakalım,  belki Akkuyu’da doğanın çimentoyla doldurulmuş olduğunu gösteren yukarıdaki fotoğraflarla tazelenen hafızamızla 3 saat içinde neredeyse hiç soru sorulmadan  tamamlanmış olan Bilir kişi İncelemesinin bir başka  Bitir işi raporunun hazırlanacağının sinyallerini vermesi  16 Nisan’da yeni hayır’lara vesile olur!

Foto 4: Akkuyu yakınlarındaki Hayat Motel civarında  bahar

(Yeşil Gazete) 

Fotograflar:Ful Uğurhan

Pınar Demircan

 

 

 

 

Türk Toraks Derneği hava kirliliği alarmı verdi: Bazı bölgelerde sınır 5 kat aşıldı!

Türkiye’nin 2016 yılı il il hava kirliliği raporu açıklandı. Dünya Sağlık Örgütü’nün hava kirliliği sınırı Muş, Ağrı Doğubeyazıt, Iğdır, Tekirdağ ve Kayseri’de 5, Ankara’da 3, İstanbul ve İzmir’de ise 2 kat aşıldı.

Türk Toraks Derneği’nin Antalya’da yapılan 20. Yıllık Kongresi’nin kapanışındaki basın toplantısında hava kirliliği, sarin gazı, asbest ve kentsel dönüşümün sağlığa etkisi, astım, tütün kontrolü gibi birçok konuda bilgi verildi.

Türk Toraks Derneği (TTD) Hava Kirliliği Görev Grubundan Doç. Dr. Haluk Çalışır, “Türkiye’de hava kirliliği ölçümü yapan istasyonların 2016’daki sonuçlarını ortaya koyan araştırmada, partikül madde kirliliği açısından Muş, Ağrı Doğubeyazıt, Iğdır, Tekirdağ Merkez ve Kayseri Hürriyet istasyonlarında, DSÖ’nün izin verdiği üst sınırın 5 kat üzerinde kirlilik tespit edildi.” dedi.

Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) hava kirliliğini “görünmez katil” olarak tanımladığını, her yıl 7 milyondan fazla kişinin bunun yol açtığı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiğini vurgulayan Çalışır, “DSÖ verilerine göre, akciğer kanserine bağlı ölümlerin yüzde 36’sı, kronik obstrüktif akciğer hastalıklarına bağlı ölümlerin yüzde 35’i, inmeye bağlı ölümlerin yüzde 34’ü ve kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin yüzde 24’ünün sorumlusunun hava kirliliği olduğunu anlatan Çalışır, Türkiye’de uzun yıllardır hava kirliliği sorunu bulunduğunu belirtti.

Nefes alınacak bir kaç yer kaldı

Kongrede, Türkiye’de hava kirliliğinin yaşanmadığı, nefes alınabilecek yerler sadece Tunceli, Artvin, Biga (Çanakkale) ve Doğankent (Adana) açıklandı.

Çalışlar, hava kirliliği raporunu şöyle özetledi:

1. PM10 düzeyleri açısından Türkiye genelinde hava kirliliği sorunu tüm ciddiyetiyle 2016 yılında da devam etmektedir.

2. PM10’dan daha ölümcül sağlık sorunlarına yol açan PM2.5 ölçümü Türkiye genelinde istisnai örnekler dışında yapılmamaktadır.

3. 2016 yılında Türkiye genelinde pekçok istasyonda 2015 yılına kıyasla kirlilik oranlarında artış yaşanmıştır.

4. Termik santral yapımının planlandığı Bursa, Hatay, Mersin, Adana ve Zonguldak illerinde halen hava kirliliği ciddi bir sorundur ve yapılması planlanan santrallerin bu sorunu ağırlaştıracağı öngörülmelidir.

5. Sadece İstanbul’da 150.000 kişi, hava kirliliğine bağlı gelişen bir hastalık nedeniyle sağlık kurumuna başvurmuş ve Sosyal Güvenlik Kurumu ödemelerine göre bu kişiler için 9 milyon TL kaynak sarfedilmiştir.

(Cumhuriyet)

Öğrencilerin yaptığı kedi ve köpek evlerini yaktılar!

Manisa’nın Şehzadeler ilçesindeki bir okulun yanına hayvanseverlerin ve öğrencilerin desteğiyle yapılan kedi ve köpek evlerinden 5’i, kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce yakıldı.

Mimar Sinan Mahallesi sakinleri, öğrencilerle birlikte Ali Rıza Çevik Ortaokulu’nun duvarının önüne kedi ve köpek evleri yaptı. Kış boyunca soğuklardan korunmak için sokak hayvanları evlere girdi. Geçen cumartesi gecesi kimliği belirsiz kişi ya da kişiler, evleri ateşe verdi. Hayvanlar için hazırlanan evlerden 5’i kül oldu. Alevler, okulun duvarlarına da zarar verdi. Alevleri fark eden mahalleli yangına müdahale etti. Ancak kedi ve köpek evlerini ateşe veren kişi bulunamadı.

Manisa Hayvanları Koruma Derneği Başkanı Reyhan Erbirliler, okulun bir faciadan kurtulduğunu belirterek, yanan kısmın iç tarafından okulun deposunun ve doğalgaz sisteminin bulunduğunu söyledi. Yuvalara zarar veren kişilerin bulunması ve ceza verilmesini isteyen Erbirliler, “Burası bütün kış mahallelinin ve çocukların desteğiyle sokak hayvanlarına yuva oldu. Ancak geçtiğimiz gece geç saatlerde birisi gelmiş, yakmış. Biz buraya daha derli toplu olsun diye kendimiz yuva yaptıracaktık. Şimdi nasıl güveneceğiz, nasıl cesaret edeceğiz? Tedirginiz, endişeliyiz ” diye konuştu.

(Hürriyet)

AİHM: Trans bireylere yapılan kısırlaştırma işlemi insan haklarına aykırı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) perşembe (6 Nisan) günü, yasal toplumsal cinsiyet tanıma değişikliğini talep edilen kişilerin sterilize edilmesini ((Sterilizasyon, kısırlaştırmanın tıbbi adı), insan haklarının ihlal edilişi olarak tanımladı.

Gmag’da yer alan habere göre 22 Avrupa ülkesi hala daha toplumsal cinsiyet kimlik tanınmasını için sterilizasyona ihtiyaç duyuyor. Fakat bu durum perşembe günü çoğunlukla değişti. Trans bireylere yapılan sterilizasyona ilişkin yasaların değiştirilmesiyle, yapılan bu ayrımcılık yakın bir zamanda son bulacak.

OutRight Action International Genel Direktörü Jessica Stern’ün kararla ilgili yaptığı yorumda; “Bugün dünya, translar için mücadele ediyor. Bir kişinin cinsiyetinin yasal olarak tanınması gibi temel bir insan hakkına erişmek için gereksiz tıbbi müdahalelere başvurmak barbarca bir şeydir. Dünyadaki diğer ülkelerinden de toplumsal cinsiyet kimliği tanıma kanunlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Avrupa Mahkemesi’nin aldığı karar, dünya yasasını iyi bir hale getirmiştir.” diye konuştu.

İnsan hakları örgütü olan Transgender Europe’un genel direktörü Julian Ehrt’de alınan karar hakkında “Bugünü unutmamalıyız. Bugün trans bireyler ve Avrupa’daki insan hakları için bir zaferdir. Bu karar translara yapılan sterilizasyonun bittiği gündür. Sterilizasyonun hala yapıldığı 22 ülke de eninde sonunda bu karara uyacaklardır. Diğer ülkelerin de bu konuyla ilgili yapacakları kanun yeniliklerini dört gözle bekliyoruz.” yorumunu yaptı.

Güney Hukuk Merkezi tarafından anti-LGBT grubu olarak görülen Uluslararası İttifak Savunuculuğu, bu davayla ilgili olarak mahkemeye yazılı bir müdahale sunarak, devletlerin ilgili konulara değinerek sorunları çözme hakkına sahip olduğunu belirtti. Trans bireylerin ulusal bağlamlara dayalı olduğunu ve mahkemelerin, cinsel kimlik ve cinsel yönelim ile ilgili bir dizi uluslararası ilkeden oluşan Yogyakarta İlkeleri’ni dikkate almamaları gerektiği belirten Uluslararası İttifak Savunuculuğu ise verilen karara karşı çıktı.

Bundan önce trans bireyler, boşanmak ve cinsiyet değiştirme ameliyatını yaptırabilmek için psikiyatrik gözleme ve sterilizasyona tabi tutuluyorlardı. Atılan bu adımlar, transların cinsiyet değişikliğini resmi belgelerde gösterebilmek için gerekliydi.

Psikiyatrik gözleme ve sterilizasyona maruz kalmak istemeyen trans bireyler, ömürleri boyunca kendi cinsiyetleri ile eşleşmeyen kimlik kartlarıyla yaşamak zorundalardı.

Yeni kurallara göre artık, trans bireyler için psikiyatrik gözlemler gerekli değil. Psikiyatrik gözlemlere tabi tutulmayan translar hala daha boşanabiliyor ve cinsiyet değiştirebiliyorlar.

 

(Gmag)

‘Kendinizi severken çevreyi de sevmeniz için’: Mastürbasyon yaparken üretilen enerjiyle telefon şarj edilebilecek

ABD’li porno sitesi Pornhub’ın piyasaya sunmaya hazırladığı bileklik sayesinde hem kadın hem de erkekler mastürbasyon yaparken enerji üretebilecek.

Günlük 41 milyon ziyaretçisi bulunan PornHub sitesi, her gün internet üzerinden milyonlarca saat porno izlendiğini ancak bu enerjinin boşa gittiğini ifade etti. Bunun üzerine bir icat yapmaya karar verdiğini açıklayan site yetkilileri, “Kendinizi ‘severken’ çevreyi de sevmenizi sağlayacak ilk giyilebilir teknoloji ürünü ‘Wankband’i tanıtıyoruz” duyurusunu yaptı.

Bilekliğin mastürbasyon sırasında elin yukarı aşağı ve ileri geri hareketleri sayesinde enerji depoladığı belirtildi. Bileklikte biriken bu enerjiyle, USB kablosu kullanarak telefon ya da bilgisayarların şarj edilebileceği ifade edildi.

Henüz test aşamasında olan bilekliğe sahip olabilmek için, PornHub’ın websitesi üzerinden kayıt formu doldurulması gerekiyor.

(Diken)

Yaşamı, özgürlüğü, dayanışmayı savunanlar Roma Bostanı’nda buluştu: Bahar illa gelir!

8 Nisan Cumartesi günü Roma Bostanı İnsanları, Emek Sineması İnisiyatifi, Bombalara Karşı Sofralar ve yeşile, kamusal yaşam alanlarına değer veren çok sayıda kişi Cihangir Roma Bostanı’nda toplandı.

Roma Bostanı İnsanları hazırladıkları tohumları ve fidanları, Bombalara Karşı Sofralar ise pişirdikleri yemekleri gelenlerle paylaştılar. Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi belgeseli de ilk kez açık havada birlikte izlendi.

Buluşmanın yemekleri Bombalara Karşı Sofralar’ın elinden hazırlandı

‘Bahar illa geliyor’

Roma Bostanı İnsanları’ndan bir gönüllü ‘Kalabalık olduğumuzu hatırlamak çok güzel’ dedi. ‘Yaşamı savunmak için bir araya gelmeye hazır, şehirde toprağa değmek isteyen, dayanışmanın değerini bilen o kadar çok insanız ki. Ektiğimiz tohumlar fide veriyor, bahar illa geliyor.’

Özgürleşen Seyirci belgeselinin gösteriminin ardından konuşan bir izleyici ise, ‘Mücadeleler kaybedilmiyor aslında hiç. Zaman, doğrunun ve dayanışmanın, mücadeleyle öğrenilen insanı değerlerin birikmesi anlamına gelir.Yaşam hep kazanır,’dedi.

Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi belgeselinin ilk açık hava gösterimi de Roma Bostanı’nın eşsiz manzarasında gerçekleşti

İnşaat, hukuka rağmen sürüyor

Cihangir’deki Roma Bostanı çevresi, Beyoğlu’nda lehindeki bilirkişi raporuna rağmen sosyal tesis inşaatının devam ettiği alanlardan yalnızca biri. Rapor,”Koruma amaçlı planlama ilkelerine, kamu yararına ve bireysel mülkiyet haklarına aykırı kararlar içermesi nedeniyle Beyoğlu Koruma Amaçlı İmar planlarının hukuka aykırı olduğu” yönünde görüş bildirmişti. Rapor, ”Yeşil alanın sadece yeşil bir üst doku değil, aynı zamanda toprakla doğrudan bağlantı anlamına geldiği, olası bir afet halinde toplanma alanı olarak açık alanlara ihtiyaç duyulduğu ve bu nedenlerle mevcut yeşil alanlar üzerinde öngörülen her türlü yapılaşma kararının şehircilik ilkeleri ve kamu yararı ile örtüşmediğini”  de net bir şekilde ifade ediyordu.

Buluşmada fide ve tohum takası da ihmal edilmedi

Beyoğlu Planları çerçevesinde devam eden inşaatlar için yürütmeyi durdurma kararının derhal verilmesi gerektiğini tekrar eden katılımcılar, ‘Gözlerimiz, kalplerimiz, emeğimiz, umudumuz ve tohumlarımız yaşam alanlarımızın üstünde; buradayız, vazgeçmeden tohum ekiyoruz, paylaşıyoruz.’ dediler.

 

Haber: Sevil Baştürk

(Yeşil Gazete)

Suriyelilerle ilgili yanlış bilgiler nasıl üretiliyor, neden yayılıyor?

Türkiye’ye gelen (ya da başka ülkelere giden) Suriyelilerle ilgili yalan yanlış bilgiler etrafta durmadan yayılıyor. Sivil toplum insanlarının da bu yalan bilgilerin foyasını ortaya çıkarmaya yönelik ivmesi artan hareketlerini izliyorum. Geçen haftalarda haberleri doğrulamasıyla tanıdığımız teyit.org, Suriyeliler hakkında üretilmiş yalan yanlış bilgileri derlemiş, doğruluklarını kontrol edip bir analiz yayınlamış. Ben oldukça şaşırdım. Böyle haberler duymaya –maalesef- alışmıştık ama bu analizdeki yalan bilgilerin, görece daha karmaşık bir hikaye yapısı veya kendine göre onu doğru kılan kanıtları -fotoğraf, şahit gibi- var. Teyit.org’un derlediği 6 yanlış bilgiden bir tanesi şöyle:

Aklımda iki soru belirdi.

-Bu bilgileri kim, hangi motivasyonla üretiyor olabilir?

-Bu bilgilere maruz kalan kişinin bu bilgiye inanıp inanmamasını ve bu bilgiyi yaymasını nasıl bir faktör belirliyor olabilir?

Bilgiyi ilk üreten kişilerin, bunu kendi deneyimiymiş gibi paylaşıyormuş gibi görünen, siyasi gündem yaratmak isteyenlerin kişilerin üretmiş olabileceği aklıma düştü daha sonra. Ama yine de yeterli bir cevap değil. Yine de bu insanları bu şekilde üretim yapmaya iten şey yalnızca siyasi çıkarlar olamazdı. Sorularımı uzman psikolojik danışman ve sosyal psikoloji doktoru adayı Nur Ağdelen’e danıştım. Şöyle diyor:

“İnsanların nasıl bir motivasyonla bu bilgileri ürettiği ya da yaydığı konusunda elimizde yeterli araştırma bulgusu olmamasına rağmen, insanların bu davranışlarının, analitik düşünmeden, sorgulamadan düşünmeye eğilimli olmalarından kaynaklanıyor olabileceğini düşünebiliriz. İnsanların, kendilerini bir gruba ait hissetmek ve bu grubun saygınlığını muhafaza etmek amacıyla, kendi grubundan olmayan yani dış grupta olan kişilere yönelik ayrımcılık yapıyor olması da bu davranışlarının motivasyonlarından biri olabilir.

Diğer yandan, insanlar kendi konumlarının ne kadar kırılgan olduğuna dair temel bir korku duyuyor ve kendi koşullarının değişebileceğine dair korkularıyla karşılaşmakta zorlandıkları için ‘tehlikeli öteki’ veya ‘istenmeyen misafirler’ rollerini Suriyelilere yükleyerek, kendilerine bu zor durumdaki insanlardan daha iyi durumda olduklarını hatırlatıyor olabilirler. Unutmayalım ki Suriyeliler de daha dün kendi ülkelerinde doktor, mühendisti. Bu açıdan onlar, bulunulan konumların ne kadar değişebilir olduğunun fiziksel kanıtı olarak insanların etrafında dolaşıyorlar ve bazı insanlar onları ne sokakta ne de hiçbir yerde görmek dahi istemiyor. Bu konuda Baumann, prekarite olarak adlandırılan bir sınıftan bahsediyor.

Ayrıca, Suriyeliler varlıklarıyla birer savaş hatırlatıcısı olurken, ucuz iş gücü olarak sömürülebilmekte ve bu yanlarıyla ‘yerli işçi’lere rakip olabilmektedir. Bu, iki açıdan da insanların varoluş kaygısını artırıyor olabilir. ‘Tüp bebek tedavileri karşılanıyor’ vb. iddialarla Suriyelilerin bilinçli bir biçimde çoğalmalarına dair duyulan korkular dile geliyor olabilir.”

Prekarya! Teorinin fark ettiriciliği ile aydınlandım. Baumann, bu ‘yeni’ kavramı şöyle anlatıyor:

“Prekarya, fransızca ‘précarité’ kelimesinden gelir ve ‘précarité’ geniş anlamıyla çevirirsek hareket eden kumların üzerinde yürümektir. Ve şimdi, Suriye ve Libya’dan gelen insanlar uzak ülkelerden bizim arka bahçelerimize tehditler getiriyorlar. Bir anda yanımızda beliriyorlar.

Onların varlıklarını görmezden gelemeyiz. Onlar, tüm korkularımızı sembolize ediyorlar, korkularımız onlarda vücut buluyor. Daha dün ülkelerinde kuvvetli ve mutlu insanlardı. Tıpkı bugün bizim olduğumuz gibi. Ama bakın bugün ne oldu onlara. Evsizler. En temel varoluş koşullarına dahi sahip değiller.”

Korku. İnsan türünün tahmin edilemez, kaotik belirleyicisi.

Meselenin toplumsal psikolojik kısmını bu şekilde kavramak, sorularıma şimdilik bir cevap oldu.

Bilgilerin nasıl geniş kitlelere yayıldığının bir diğer/ek cevabını ise zamanın eğilimlerine bakarak görebiliriz. Günün “güvencesiz olmayan” diyebileceğimiz, kentli toplumsal kesiminin yaygın yaşam biçiminin yalan haberlerin yayılmasına zemin olabileceği sonucunu bana veren, bir araştırma oldu. Teyit.org’un çevirisini yayınladığı, yalan haberlerin inandırıcılığının başlıklardan başladığını söyleyen bu araştırma, benim için meselenin zamansal boyutuna şimdilik açıklık getirdi. Araştırmanın sonucunda şöyle diyor:

“Bir kişinin eğitimsiz veya ilgisiz olduğu için değil, yalnızca enerjisi olmadığı veya kafası dolu olduğu için yanlış haberlere ikna olabileceği bulgusu endişe vericidir. (Öğle yemeği yemediniz mi? Facebook molanızda yanlış haber paylaşabilirsiniz! Ne kadar eğitimli olursanız olun…) Ne yazık ki, yanlış haberlerin başlıklarındaki yanlış yönlendirici iddialar makul tartışmalarla değiştirmesi güç, yerleşik inançlara dönüşebilir (özellikle de bu yanlış inançlar önceden inandığınız şeylerle örtüşüyorsa).

 

Pelin Atakan